Blog

  • Suriye’deki çatışmalar bölgeselleşebilir…

    Suriye’deki çatışmalar bölgeselleşebilir…

                                             Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Suriye’de uyguladıkları hatalı politikalar, bölgede en büyük zararı Türkiye’ye vermiştir. Suriye krizi ile birlikte bu politikaların faturası 1,5 milyar doları aşmış bulunuyor. Bundan sonra bu rakamın daha nereye dayanacağını şu an için kimse bilemiyor.

                                             Teşhisleri doğru koymak gerekiyor:

                                              Bugün artık Suriye’de Esad ile Suriyeli muhalifler çatışmıyor. Ülkede ithal güçlerin savaşı var. Nusra Cephesi, Türkiye’nin de bugüne kadar desteklediği bir örgüt olarak biliniyor. El Kaide’ye bağlılığını açıklamış olan bu örgütün dışında 4 ayrı aşırı İslamı grubun da Esad’a karşı savaştıkları biliniyor.

                                                   ESAD MUHALİFLERİ EZMEYE BAŞLADI

                                                       Suriye Devlet Başkanı Esad, kendi ordusunun yanı sıra İran destekli Hizbullah örgütünün desteğini alarak muhaliflerine karşı savaş veriyor. Son bir ay içinde Suriye ordusuna Lübnan’dan binlerce Hizbullah militanı katıldı. Güç kazanan Suriye ordusu, daha önce muhaliflerinin eline geçen çok kritik noktalara ani baskınlar yaparak zorlu çatışmalardan sonra bu yerleri yeniden ele geçirdi.

                                              Suriye’de bulunan Batılı gazeteciler, son bir hafta içinde Esad güçlerinin muhaliflere karşı mevzi kazandığını, çatışmaların bölgesel bir savaşa doğru yol alabileceği görüşünü paylaşıyorlar. Bir yıldan bu yana El Nusra Cephesi’nin elinde bulunan stratejik bazı yerlerin de yeninden Esad yönetimine geçtiği haberleri geliyor.

                                               Burada şu konuyu da görmezden gelemeyiz:

                                                 Hizbullah, sadece bir örgüt olarak görülmüyor. Lübnan Hükümeti’nin de en büyük ortağı olarak değerlendiriliyor. 2006 yılında İsrail’e yenilgiyi tattırmış olması nedeni ile değer kazanmış. İsrail ile savaşmayı göze alabilen bir örgüt olarak şimdi Suriye’de Esad muhaliflerine karşı savaşması da Hizbullah’ın artısı olarak değerlendiriliyor.

                                                       HİZBULLAH İSRAİL’İ KAŞIYOR MU?

                                                          Yazımızın başlığını “Suriye’deki çatışmalar bölgeselleşebilir” diye attık. Hizbullah, İsrail’in de en büyük düşmanı. Golan Tepeleri’nde İsrail’e ait bazı araçların yok edilmesinde Hizbullah’ın parmağının olduğu söyleniyor. Bu, bir yerde İsrail’i de savaşın içine sokma taktiği olabilir mi? Bu noktada, Hizbullah eğer İsrail’i çatışmaların içine çekebilirse, bu bir yerde Esad muhaliflerinin meşruiyetini yitirmesi anlamına da gelir. Bu da bir taktiktir. İsrail, dolaylı da olsa savaşın içine girerse, İran boş durmayacaktır. Kaldı ki, Suriye’ye baştan bu yana destek veren Rusya’nın varlığını da unutmamak gerekiyor. Bu arada şunu da ekleyelim, Rusya Golan Tepeleri’ndeki çatışmalardan tedirginlik yaşayabilir.

                                                  Şimdi, bu güçler Suriye’de birbirine üstünlük kurmak için mücadele ediyorlar. Suriye’de savaşan gruplara baktığımızda bu savaşın Esad ile Suriyeli muhalifleri aştığını da görmüş oluruz.  Eğer, Haziran ayında toplanması planlanan Cenevre görüşmelerinde kalıcı bir barış için karar çıkmaz ise, Suriye’deki çatışmaların da daha uzun süre devam edeceği görülecektir.

                                                     TÜRKİYE’NİN KONUMU

                                                        İşte biz, bütün bu gelişmelerin iyi değerlendirilmesi gerektiği görüşündeyiz. Bu, Türkiye’nin Suriye üzerinde oynadığı politikalarda köklü değişikliklere gitmesi gerektiği gerçeğini de ortaya koyuyor. Bugüne kadar Suriye batağına boğazına kadar batan Türkiye, bu yükü daha ne kadar taşıyacak? Ya da bir bölgesel savaşta nasıl bir tavır sergileyecek? Bu bölgesel savaşın mezhep çatışmalarına dönmesi halinde Türkiye bunun dışında kalabilir mi? Ortada o kadar çok sorun var ki, biz bu nedenle Suriye konusunu hep bugünlerde ön planda tutuyoruz.

                                                  Dikkat edilecek olursa, Suriye konusunda Türkiye’nin birlikte yola çıktığı ülkeler ortalarda görünmüyor. En büyük müttefikimiz Amerika bile Başbakan Erdoğan’a Amerika gezisinde görüşmelerde “Başınızın çaresine bakın” demiştir. Suudi Arabistan, Katar gibi ülkeler arazi olmuştur. Bunlar yetmiyormuş gibi Türkiye bir de komşularıyla sorunlu hale gelmiştir. 400 bine yakın Suriyeli sığınmacı da bu işin tuzu-biberidir.

                                                          Ortada böyle bir tablo var. Bölgede sıkıntı daha da büyüyor. Türkiye, kaderi ile baş başa bırakılmıştır. Birkaç ay ömür biçilen Esad, iki yıldan fazladır ülkesinin başında bulunuyor. Bundan sonrası da bilinmiyor. Bütün bunlara karşın “Suriye politikalarımızdan vaz geçmeyeceğiz” demek hatalar zincirine yeni halaların eklenmesi anlamına gelmez mi?

                                                 

  • AMERIKAN SENATOSUNDAN EL-KAIDE’YE DESTEK

    AMERIKAN SENATOSUNDAN EL-KAIDE’YE DESTEK

    Senato’dan Suriyeli Muhaliflere Silah Yardımına Onay

    Çarşamba, 22 May 2013 02:22 AM

    senatoABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi, Suriyeli muhaliflere silah yardımı yapılmasını içeren tasarıyı onayladı.

    Komite Başkanı Demokrat Robert Menendez ile Cumhuriyetçi Bob Corker tarafından sunulan tasarı, komitede 3’e karşı 15 oyla kabul edildi.

    Suriye’de 2 yıldır devam eden çatışmalar süresince ABD Kongre üyelerinin onayladığı bu türden ilk askeri adım niteliği taşıyan tasarının şimdi Senato Genel Kurulu’nda görüşülmesi bekleniyor.

    “Suriye’nin Geçiş Sürecine Destek” adlı tasarı, ABD hükümetince kapsamlı bir inceleme sürecinden geçen Suriyeli muhalif gruplara sınırlı ölçüde silah ve silah dışı yardım ve askeri eğitimin verilmesi, Esed rejimine silah ve petrol ürünleri satışına yaptırımlar getirilmesi, Suriye halkına insani yardımlar sağlanması ve Esed sonrası bir Suriye için planlamaların yapılmasını içeriyor.

    “Suriyeli silahlı muhalif gruplara, silahlar, askeri eğitim ve silah dışı malzeme sağlama” yetkisi tanıyan tasarıda, “ABD hükümetince kapsamlı bir inceleme sürecinden geçen, insan hakları, terörizm ve kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesi konularında belirli kriterleri karşılayan grupların, bu yardımlara hak kazanabileceği” belirtiliyor.

    ABD Kongresi’nin bazı üyeleri, Başkan Barack Obama’ya, Suriyeli muhaliflere yardım için daha fazla adım atması yönünde baskı yapıyor. Bununla birlikte, Kongre’deki her iki partiye mensup üyelerden, Suriyeli muhaliflere silah sağlanmasının, bu silahların El Kaide ile bağlantılı olanlar da dahil “yanlış ellere” ulaşması riskine dair endişeler de dile getiriliyor.

    Tasarının Kongre’den geçmesi için önce Senato Genel Kurulu’nda, daha sonra da Temsilciler Meclisi’nde onaylanması gerekiyor ancak cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu Temsilciler Meclisi’nde, Suriyeli muhaliflerin silahlandırılmasına yönelik isteğin daha az olduğu biliniyor. Bu nedenle tasarının Kongre’den geçip geçmeyeceği ve imza için Başkan Obama’nın masasına gelip gelmeyeceği şu an için belirsiz.

  • IMF’YE CENAZE NAMAZI

    IMF’YE CENAZE NAMAZI

    IMF’ YE İZMİRDE CENAZE NAMAZİ – TIRMANAN DIS BORCLARIMIZ

    Benim ekonomi konusunda onemli (uluslararasi ) gorevlerde de bulunmus iki dostum var. Bu mesaji esas onlara yollamaktayim. Kendilerini bilirler. Adlarini yazmayayim. Zira herkes yatirimimi nereye yapayim diye baslarini agritir.

    Bu dostlar hep kamu menfaatine calistiklari icin culsuz kalmislardir. Kamu gorevinden sonra da ceplerini doldurmak icin ozel sektorde spikosculuk -danismancilik gibi islere de girmediler. Sovanin yasini yazin yiyorlar, geriye kalanini da kis aylarinda , gecinip gidiyorlar

    Efendim,

    Allah’a cok sukur Turkiye’miz, melun, ve mesh’uum IMF’ye olan borcunun son taksidini bugun 14 Mayis 2013 te odedi. Sayin Babacan kameralarin onunde “push the button” yapti . Benim en sevdigim el hareketi ve karaoke biciminde soylenen sarkidir bu…..

    Benim iki arkadasimdam biri İzmir civarinda su aralar

    Bugun Musluman gencler, İzmir’de Konak meydaninda IMF’nin cenaze namazini kildilar.Arkadasim da elbet aralarindadir diye baktim. Ne de olsa eski bir yakin dostunun cenazesine gider ve hocafendi “atin denize bu tabutu ” dediginde bir el verir diye dusundum. Gitmemis, nankor.

    Sonunda musulman gencler, haklarini helal de etmedikleri mevtayi denize onsuz attilar.

    Zeki Muren’in talimde eline verilen el bombasini “kahrol dusman” diyerek nasil attigini bilir misiniz? İste aynen oyle

    Pek nezih ve zeka kalitesi ile estetik olculeri yuksek bir torendi yapilan. EXPO İzmir’e laayik. Cok sukur Allahima…

    Neyse, derken 5N1K yayininda Cuneyt Ozdemir Sabah gazetesinden ekonomist yazar Suluman beyi konusturdu. Bu zat zamaninda da IMFden borc alinmasina karsiymis. Pek memnundu. “Benim dediklerim cikti ” dedi

    Tam o sirada – hic kuskusuz cehepeli munafiklardan biri- pismis asa su katmak istemez mi? Turkiye’nin borcu altiyuzkusur milyar dolaras demez mi? Yani “pusdibatin” ettiler ama, IMF’den almadiklari borcu baskalarindan almislar. Turkiye’nin su sirada toplam borcu 1 Tirilyon yeni Turkis demez mi? Oha oldum ! birden… Bunu da genclerden ogrendim, aynen, o bicim.

    Suluman bey (Sayin Cumhurbaskani degil) hemen cevirdi kazin altindaki gazi- yemek yansin istemedi- o borc ozel sektorun borcu dedi;

    Veee Ben tam olup bitenleri helecanla izlerken, sevgilim geldi; Alaman televizyonunda “Rosenheim Polisleri” varmis.Onu gorecekmis. Kumandayi ver dedi ve push the button yapti

    Ciktim odama. Notlar almisim bir yerlere, Gercegi hem o iki iktisatci arkadasa sorayim, hem de monser dinozorlardan cevap veren olur belki , beni aydinlatirlardedim. Aldim elime kalemi, yazdim basima geleni.

    Dostlar, gardaslar, bacilar

    Kurtarin beni, meraktan.

    Turkiya’mizin 2002 de kamu dis borcu 129,6 milyar dolaros iken bu 2012 de 336,9 dolarosa cikmis. % 425 artmis.

    Turkiya’mizin ozel sektorunun dis borcu ise ayni donemde 43,1 milyardan 226 milyar dolarosa cikmis.

    (“Vermeselerdi, veren dusunsun” diyetrek pis pis siritsak mi?)

    Turkiya’mizin kamu ic borcu 155 milyar Turkisten 408 milyar Turkise cikmis 2002-2012 arasinda

    Tuketici kredileri ve Kredi karti borcları 6,54 milyar dan 255 milyar Turkise cikmis ayni donemde

    Simdi arkadaslar, (yayin yasagi gelmeden) su isin esasini bir anlatin

    1) Bu sayilar cehepeli munafiklarin uydurmasi midir? Herhalde oyledir degil mi? N ‘olur? Rahatlatin beni.

    2) Degilse, BORC YİGİDİN GAMCİSİDİR ama bu gamci daha ziyade lobuta benzemekte. Acitmaz mi nihayetimizi?

    3) Ankara Belediyesinin borcu basta olmak uzere Belediyelerin borclarinin hepisi kamu garantisi altinda midir?

    4) İstanbul Ganalinin maliyeti-Yeni havaalani maliyeti- ve diger buyuk ve de cilgin piroceler (Camlica Selatin camii serifi dahil) icin ongorulen rakamlar da eklenince kim nasil karsilayacak bu geri odemeleri ve piroce giderlerini?

    Yani nasil hazirlik yapsak? Yani, yasi sekseniyi gecmis olanlara is verirler mi? (Yani vekalet-i celileye donelim demedim, zinhaar) baska islerdir muradim. Yani,endiselendim. Ama yarin degerli dostlar beni rahatlatacak aciklama yaparlar belki.

    Sen aldirma o munafiklara. Hersey gulluk gulistanliktir. Eset meselesini de halledim, Kimse tutatamaz bizi” diyeceklerdir.

    İsallah.

  • Suriye, tarihimizin en ağır dış politika hatası

    Suriye, tarihimizin en ağır dış politika hatası

    “AKP İKTİDARI TÜRKİYE’NİN SINIRLARINI  KANLI ARAP BAHARINA  VE TERÖR DALGASINA AÇMIŞTIR

     dundar

    Mayıs 20, 2013 |

    Bilge diplomat Şükrü Elekdağ’dan çarpıcı analiz:

    Uğur DÜNDAR / SÖZCÜ

    Şükrü Elek­dağ, “AKP, Su­ri­ye­’de gir­di­ği ba­tak­tan çı­ka­bil­mek için kur­ta­rı­cı arı­yor­du Başbakan bunun için ABD’ye gitti. An­cak Oba­ma Tür­ki­ye­’yi yal­nız bı­rak­tı­” de­di

    Sev­gi­li okur­la­rım,
    Baş­ba­kan Er­do­ğa­n’­ın Was­hing­ton zi­ya­re­ti­nin ön­ce­lik­li ko­nu­su Su­ri­ye kri­ziy­di. Baş­ba­ka­n’­ın Baş­kan Oba­ma ile yap­tı­ğı gö­rüş­me­nin asıl ama­cı, AB­D’­yi as­ke­ri alan­da ak­tif adım­lar at­ma­ya ik­na et­mek­ti. An­cak, 16 Ma­yı­s‘­ta­ki zir­ve­den son­ra ya­pı­lan ba­sın top­lan­tı­sın­da, Oba­ma, Bir­leş­miş Mil­let­le­r‘­i işa­ret ede­rek, AB­D‘­nin tek ba­şı­na Su­ri­ye­‘ye mü­da­ha­le­si­nin ye­ter­li ol­ma­ya­ca­ğı­nı söy­le­di. Ay­rı­ca çö­zü­me Rus­ya­‘nın da da­hil ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­nin al­tı­nı çiz­di. Böy­le­ce Er­do­ğan-Da­vu­toğ­lu iki­li­si­nin ıs­rar­la kar­şı çık­tı­ğı Ce­nev­re­‘de ye­ni­den ya­pı­la­cak Su­ri­ye Kon­fe­ran­sı­‘n­da so­ru­na çö­züm aran­ma­sı zo­run­lu­lu­ğu­nu vur­gu­la­dı. Esa­d‘­ın git­me­si ko­nu­sun­da Baş­ba­kan Er­do­ğa­n‘­la ay­nı fi­kir­de ol­du­ğu­nu söy­le­mek­le ye­ti­nen Oba­ma, Türk Hü­kü­me­ti­‘nin bek­len­ti­le­ri­ni kar­şı­la­ya­cak hiç­bir söz ver­me­di. Bu­na rağ­men, 17 Ma­yıs Cu­ma gü­nü Tür­ki­ye­’de­ki ga­ze­te­ler ger­çek­le­ri çar­pı­ta­rak, du­ru­mu Türk ka­mu­oyu­na, “Er­do­ğan-Oba­ma zir­ve­sin­de tam mu­ta­ba­kat sağ­lan­dı­” şek­lin­de yan­sıt­tı­lar. Baş­ba­kan Er­do­ğa­n’­ın tüm ta­lep­le­ri­nin Oba­ma ta­ra­fın­dan ka­bul edil­di­ği iz­le­ni­mi­ni ya­rat­tı­lar. An­cak, ay­nı gün Broo­kings Ins­ti­tu­te­‘de bir ko­nuş­ma ya­pan Er­do­ğan, Oba­ma­‘nın İkin­ci Ce­nev­re Kon­fe­ran­sı öne­ri­si­ni ka­bul et­ti­ği­ni açık­la­dı. An­la­şı­lan, ba­sın top­lan­tı­sın­dan son­ra Be­yaz Sa­ra­y‘­da ve­ri­len ak­şam ye­me­ğin­de­ki mü­za­ke­re­ler so­nu­cun­da Baş­ba­kan, gö­rü­şü­nü de­ğiş­tir­mek zo­run­da kal­dı!
    Ben de her söy­le­di­ği doğ­ru çı­kan de­ne­yim­li dip­lo­mat, bil­ge in­san Şük­rü Elek­da­ğ’­a Baş­ba­ka­n’­da­ki bu tu­tum de­ği­şik­li­ği­nin ne gi­bi si­ya­si ve as­ke­ri so­nuç­lar do­ğu­ra­ca­ğı­nı sor­dum. İş­te

    CHP es­ki Mil­let­ve­ki­li Şük­rü Elek­da­ğ’­ın sar­sı­cı ana­liz­le­ri:

    ABD ak­tif rol al­ma­ya­cak

    ŞÜK­RÜ ELEK­DAĞ (ŞE): İzin ve­rir­se­niz ön­ce, Türk ta­ra­fı­nın Ame­ri­ka­‘ya han­gi ta­lep­ler­le git­ti­ği­ni kı­sa­ca ha­tır­la­ya­lım.
    Baş­ba­kan Er­do­ğan, Oba­ma­‘dan ne is­te­ye­ce­ği­ni Was­hing­ton zi­ya­re­tin­den he­men ön­ce AB­D‘­de ya­yın ya­pan NBC News te­le­viz­yo­nu­na ver­di­ği özel rö­por­taj­da açık­la­mış­tı. Er­do­ğan, Su­ri­ye hü­kü­me­ti­ni ken­di hal­kı­na kar­şı kim­ya­sal si­lah kul­lan­mak­la suç­la­mış ve Baş­kan Oba­ma­’nın Su­ri­ye­‘ye kar­şı ey­le­me geç­mek için ge­rek­li gör­dü­ğü kır­mı­zı çiz­gi­nin bu şe­kil­de aşıl­mış ol­du­ğu­nu vur­gu­la­mış­tı. Tür­ki­ye­‘nin AB­D’­nin Su­ri­ye­‘de uçu­şa ya­sak böl­ge ilan et­me­si ya da as­ker­le­ri­ni bu ül­ke­ye gön­der­me­si­ni des­tek­le­yip des­tek­le­me­ye­ce­ği so­ru­su­na ise Er­do­ğan, “Bu tür ope­ras­yon­la­rı Tür­ki­ye­’nin en ba­şın­dan be­ri des­tek­le­me­ye ha­zır ol­du­ğu­” ce­va­bı­nı ver­miş­ti. Ya­ni, Baş­ba­kan Er­do­ğan, Be­şar Esa­d’­ı dü­şür­mek için Oba­ma­’dan “ya­sak böl­ge­” ve­ya “gü­ven­li böl­ge­” te­si­si­ni -ki bun­lar as­ke­ri ope­ras­yon ge­rek­ti­rir- ya da mu­ha­le­fet güç­le­ri­nin mo­dern ve ağır si­lah­lar­la do­na­tıl­ma­sı­nı is­te­mek için Was­hingto­n’­a git­ti.

    UĞUR DÜN­DAR (UD): Pe­ki Oba­ma, Er­do­ğa­n’­ın bu ta­lep­le­ri­ni ka­bul et­ti mi?
    (ŞE): Ha­yır, ka­bul et­me­di. Oba­ma, Su­ri­ye kri­zi­nin ba­şın­dan be­ri Be­şar Esa­d‘­ın dü­şü­rül­me­si­ni is­ti­yor ve Esad yö­ne­ti­mi­ni gay­rimeş­ru ola­rak ni­te­li­yor. Fa­kat, Esa­d‘­ın dev­re dı­şı bı­ra­kıl­ma­sı­nın sa­de­ce dip­lo­ma­tik yön­tem­le­rin kul­la­nıl­ma­sı yo­luy­la ya­pıl­ma­sı­nı öne­ri­yor. Bu ba­kım­dan, Baş­ba­kan Er­do­ğa­n‘­ın Su­ri­ye­‘ye kar­şı as­ke­ri kuv­vet kul­la­nıl­ma­sı­nı ge­rek­ti­ren “u­çu­şa ya­sak böl­ge­” ve­ya “gü­ven­li böl­ge­” oluş­tu­rul­ma­sı hu­su­sun­da­ki öne­ri­le­ri­ne hiç­bir za­man sı­cak bak­ma­dı. Ni­te­kim Oba­ma, Esad yö­ne­ti­mi­nin dü­şü­rül­me­si­nin as­ke­ri de­ğil, dip­lo­ma­tik yön­tem­ler­le ger­çek­leş­ti­ril­me­si ge­rek­ti­ği­ni ba­sın kon­fe­ran­sın­da bir so­ru­ya ce­va­ben şu ifa­de­ler­le or­ta­ya koy­du: “A­sıl so­ru, bu­nun (Esa­d’­ın dü­şü­rül­me­si­nin) ne şe­kil­de ola­ca­ğı. Za­ten bun­la­rı ko­nuş­tuk. Su­ri­ye­’de­ki şid­det ve sı­ra dı­şı du­rum için si­hir­li for­mül yok. Ol­say­dı sa­yın Baş­ba­kan ve ben bu­nun­la il­gi­li ha­re­ke­te ge­çer­dik ve çok­tan bi­tir­miş olur­duk. Bu­nun ye­ri­ne yap­tı­ğı­mız şey, ulus­la­ra­ra­sı bas­kı­yı ar­tır­mak, mu­ha­le­fe­ti güç­len­dir­mek. Ce­nevre­’de­ki gö­rüş­me­le­rin, Rus­ya­’nın ve Su­ri­ye­’de­ki her ke­si­mi içe­re­cek si­ya­si ge­çi­şin tem­sil­ci­le­ri­nin de ka­tı­lı­mıy­la so­nuç ve­re­ce­ği­ni dü­şü­nü­yo­rum.” Ya­ni, Oba­ma bu ifa­de­ler­le AB­D’­nin Su­ri­ye­‘de ak­tif bir rol ala­ma­ya­ca­ğı­nı, ke­sin­lik­le as­ke­ri bir ope­ras­yo­nu dü­şün­me­di­ği­ni, Rus­ya ile iş­bir­li­ği ha­lin­de dü­zen­le­ne­cek İkin­ci Ce­nev­re Kon­fe­ran­sı­‘n­da dip­lo­ma­tik yön­tem­ler­le so­ru­na çö­züm ara­na­ca­ğı­nı vur­gu­la­dı. Bu­ra­da­ki “mu­ha­le­fe­ti güç­len­dir­me­k” ifa­de­si de kim­se­yi ya­nılt­ma­sın ve “si­lah des­te­ği­” şek­lin­de yo­rum­lan­ma­sın. Çün­kü Oba­ma ba­sın top­lan­tı­sın­da­ki ko­nuş­ma­sı­nın bir ye­rin­de “mu­ha­le­fe­ti si­ya­si ba­kım­dan güç­len­dir­me­” di­ye­rek bu hu­su­sa açık­lık ge­tir­di.
    (UD): So­nuç­ta, Was­hing­ton zir­ve­sin­de Baş­ba­kan Er­do­ğa­n’­a, çö­züm yön­te­mi ola­rak ABD ile Rus­ya­’nın bir­lik­te dü­zen­le­ye­cek­le­ri 2. Ce­nev­re Kon­fe­ran­sı­’nın top­lan­ma­sı da­ya­tıl­dı. An­la­dı­ğım ka­da­rıy­la bu se­fer­ki kon­fe­rans da, ön­ce­ki kon­fe­ran­sın te­mel il­ke­le­ri­ni be­nim­si­yor. Ya­ni, çö­züm sü­re­cin­de Be­şar Esa­d’­ın dev­re dı­şı bı­ra­kıl­ma­sı­nı ön­gör­mü­yor…

    Tür­ki­ye­’ye da­nış­ma­dı­lar

    (ŞE): Evet, Rus­ya bu ko­nu­da ıs­rar­lı… ABD, mu­ha­lif güç­le­rin yo­ğun si­lah yar­dı­mı al­sa­lar da­hi, Esad yö­ne­ti­mi­ni dü­şür­me şan­sı­na sa­hip ol­ma­dık­la­rı­nı ve çö­züm­de Rus­ya­‘nın ki­lit un­sur ola­rak öne çık­tı­ğı­nı gö­rün­ce, Mos­ko­va ile iş­bir­li­ği­ni ön pla­na çı­kar­dı. ABD ya­kın müt­te­fi­ki (!) Tür­ki­ye­‘ye da­nış­ma za­ru­re­ti­ni gör­me­den Rus­ya ile Su­ri­ye ko­nu­sun­da te­mas­la­rı­nı yo­ğun­laş­tır­dı. Ni­te­kim, 8 Ma­yı­s’­ta ABD Dı­şiş­le­ri Ba­ka­nı John Kerry, Mos­ko­va­’da Rus­ya Dev­let Baş­ka­nı Vla­di­mir Pu­tin ve Dı­şiş­le­ri Ba­ka­nı Ser­ge­i Lav­rov ile yap­tı­ğı mü­za­ke­re­ler so­nu­cun­da bir çö­züm for­mü­lü üze­rin­de an­laş­tı. Bu mu­ta­ba­kat, or­tak dip­lo­ma­tik gi­ri­şim yo­lu­nu açı­yor ve as­ke­ri mü­da­ha­le se­çe­ne­ği­ne ka­pı­yı ta­ma­men ka­pa­tı­yor. Bu ye­ni gi­ri­şi­me gö­re Mos­ko­va ile Was­hing­ton bir ulus­la­ra­ra­sı kon­fe­rans top­la­ya­rak 2012 Ha­zi­ra­n‘­ın­da Ce­nev­re­‘de üze­rin­de an­la­şı­lan fa­kat uy­gu­la­na­ma­yan mu­ta­ba­ka­tı esas ala­cak­lar. Ce­nev­re mu­ta­ba­ka­tı, 1) Su­ri­ye­’de ate­şin ke­sil­me­si­ni, 2) mu­ha­le­fe­tin de yer ala­ca­ğı bir ge­çiş hü­kü­me­ti ku­rul­ma­sı­nı ve 3) par­la­men­to ile baş­kan­lık için se­çim­le­re gi­dil­me­si­ni ön­gö­rü­yor­du. Bu mu­ta­ba­ka­tın o za­man ya­şa­ma ge­çi­ri­le­me­me­si­nin ne­de­ni, ABD ve Tür­ki­ye da­hil, Ba­tı­lı ve Arap dev­let­le­ri­nin uy­gu­la­ma­dan ön­ce Esa­d‘­ın çe­kil­me­si­ni şart koş­ma­la­rın­dan kay­nak­lan­mış­tı. Rus­ya ise Esa­d‘­ın bu ge­çiş sü­re­cin­de se­çim­le­re ka­dar iş­ba­şın­da kal­ma­sın­da ıs­rar et­miş­ti. Mos­ko­va­‘dan ya­pı­lan açık­la­ma­la­ra gö­re Kerry ile ya­pı­lan an­laş­ma, çö­züm sü­re­cin­de Esa­d‘­ın he­men çe­kil­me­si ön­şar­tı­nı içer­mi­yor. Bu­na mu­ka­bil, Esa­d‘­ın ge­çiş hü­kü­me­tin­de yer al­ma­sı da ön­gö­rül­mü­yor. Bu du­rum, Was­hing­to­n’­un es­ki po­zis­yo­nun­dan ge­ri adım at­tı­ğı­nı gös­te­ri­yor. Be­lirt­ti­ğim bu hu­sus­lar, Baş­ba­kan Er­do­ğa­n’­ın, Baş­kan Oba­ma­’yı Su­ri­ye kri­zin­de as­ke­ri yön­tem­le­ri öne çı­ka­ran da­ha ak­tif bir rol al­ma­ya ik­na et­mek şöy­le dur­sun, bi­la­kis şim­di­ye ka­dar kar­şı çık­tı­ğı Ce­nev­re Kon­fe­ran­sı­’nın top­lan­ma­sı­nı bir çö­züm yön­te­mi ola­rak ka­bul et­mek zo­run­da kal­dı­ğı­nı or­ta­ya ko­yu­yor.
    (UD): Bu nok­ta­da si­ze stra­te­jik önem­de bir so­ru yö­nel­te­ce­ğim. Er­do­ğan Hü­kü­me­ti Su­ri­ye­’de mu­ha­le­fe­ti or­ga­ni­ze et­ti, Öz­gür Su­ri­ye Or­du­su­’nun (ÖSO) ku­rul­ma­sın­da ön­de ge­len bir rol al­dı, bu şe­kil­de iç sa­va­şa an­ga­je ol­mak­tan da öte ta­raf ol­du. Aya­ğa kal­dır­dı­ğı, bir an­lam­da ate­şe sür­dü­ğü bü­tün bu in­san­lar Tür­ki­ye­‘den li­der­lik bek­li­yor­lar, si­lah teç­hi­zat ve fii­li as­ke­ri des­tek bek­li­yor­lar. Bu du­rum­da Tür­ki­ye ne ya­pa­cak?
    İki ayrı tehdit önümüzde…
    (ŞE): Bu du­rum Tür­ki­ye için çok cid­di risk ve teh­dit­ler ya­ra­tı­yor. Zi­ra An­ka­ra­‘nın ya­ra­tıl­ma­sı­na kat­kı­da bu­lun­du­ğu so­ru­nu çöz­me ka­pa­si­te­si yok. Bu ne­den­le gir­di­ği ba­tak­tan çı­ka­bil­mek için kur­ta­rı­cı arı­yor ve bu hu­sus­ta AB­D’­ye gü­ve­ni­yor­du. Ne var ki, Oba­ma kur­ta­rı­cı ol­ma­yı red­de­de­rek Tür­ki­ye­’yi yal­nız bı­rak­tı. İkin­ci Ce­nev­re Kon­fe­ran­sı top­lan­dı­ğı ve ABD-Rus­ya mu­ta­ba­ka­tı çer­çe­ve­sin­de bir ka­rar al­dı­ğı tak­dir­de, bu ge­liş­me Esad re­ji­mi­ne mo­ral des­tek sağ­la­ya­cak ve eli­ni kuv­vet­len­di­re­cek­tir. Ay­rı­ca, Ce­nev­re Kon­fe­ran­sı ka­rar­la­rı yü­rür­lü­ğe gi­rin­ce, mu­ha­le­fe­te ha­len ya­pı­lan ki­fa­yet­siz si­lah yar­dı­mı ta­ma­men du­ra­cak­tır. Bu şart­lar­da esa­sen çok par­ça­lı olan mu­ha­le­fet güç­le­ri za­yıf dü­şe­cek ve eri­me­ye yüz tu­ta­cak­tır. Bu du­rum­da, eğer ku­ru­la­bi­lir­se, ge­çi­ci hü­kü­met Su­ri­ye­’nin Ba­as Par­ti­si­‘nin ga­yet güç­lü ola­rak tem­sil edil­di­ği bir hü­kü­met ola­cak­tır. He­men be­lir­te­yim ki, bu, Was­hing­to­n’­la Mos­ko­va­‘nın ar­zu­la­dık­la­rı bir ge­liş­me ola­cak­tır; zi­ra her iki­si de, Su­ri­ye­’de bir Müs­lü­man Kar­deş­ler/Se­le­fi ha­ki­mi­ye­ti­ni ön­le­mek is­ti­yor­lar. Oy­sa bil­di­ği­niz gi­bi, AKP Hü­kü­me­ti­’nin ama­cı Su­ri­ye­’de Müs­lü­man Kar­deş­le­r’i ik­ti­da­ra ge­tir­mek­ti. AKP ik­ti­da­rı­nın ar­tık bu ha­yal­den vaz­geç­me­si ge­re­ki­yor… Şim­di risk ve teh­dit­le­re ge­li­yo­rum. Hü­kü­me­t’­in Su­ri­ye po­li­ti­ka­sı Tür­ki­ye­’yi iki ay­rı teh­dit­le kar­şı kar­şı­ya bı­ra­kı­yor. Bi­rin­ci­si, Su­ri­ye­’de ku­ru­la­cak Ba­as ağır­lık­lı hü­kü­met, Tür­ki­ye­’yi bir nu­ma­ra­lı düş­ma­nı ola­rak gö­re­cek ve ül­ke­mi­ze za­rar ver­mek için fır­sat kol­la­ya­cak­tır. İkin­ci ola­rak, Su­ri­ye­’de­ki mu­ha­le­fet güç­le­ri de -ki bun­la­rın ba­zı­la­rı el-Kai­de gi­bi te­rör ör­güt­le­ri­dir- Tür­ki­ye­’nin ken­di­le­ri­ni ya­rı yol­da bı­rak­tı­ğı dü­şün­ce­siy­le ül­ke­mi­ze kar­şı şid­det ha­re­ket­le­rin­de bu­lu­na­bi­lir­ler. Rey­han­lı gü­ven­lik ma­kam­la­rı­mı­za ib­ret ol­ma­lı… Uzun la­fın kı­sa­sı, AKP ik­ti­da­rı Tür­ki­ye­’nin sı­nır­la­rı­nı kan­lı Arap Ba­ha­rı­’na ve te­rör dal­ga­sı­na aç­mış­tır. Cum­hu­ri­yet dö­ne­min­de dış po­li­ti­ka­da en bü­yük ha­ta­lar de­yin­ce ak­la ilk ön­ce 1961’de Jü­pi­ter fü­ze­le­ri­ni Tür­ki­ye­’de ko­nuş­lan­dır­ma ka­ra­rı ve 1979’da Ro­gers Pla­nı­’nın ka­bu­lü ge­lir. An­cak, bun­la­rın do­ğur­du­ğu za­rar, AK­P’­nin Su­ri­ye po­li­ti­ka­sı­nın Tür­ki­ye­’yi kar­şı kar­şı­ya bı­rak­tı­ğı risk ve teh­dit­ler­le kar­şı­laş­tı­rıl­dı­ğın­da de­ve­de ku­lak ka­lır

  • Vatandaşlığa karşı Olmak

    Vatandaşlığa karşı Olmak

    Nedense aramızdaki bazı kişiler, bazı medya kuruluşları, bazı sendikalar ve bazı siyasi partiler bu vatandaşlık işine kafayı takmışlar, alnının teri ile yıllarca ülkemizde çalışıp vatandaş olmaya hak kazanmış kişilerin vatandaş olmalarına karşılar.

    “İş, emek, çalışma, hak, hukuk, emek en yüce değerdir” gibi lafları ederler ama alın terleri ile çalışıp  vatandaşlık hakkı kazananların bu hakkı elde edene kadar harcadıkları emeği göz ardı edip, vatandaş olmalarına karşı çıkarlar.

    Bu mantığı anlamak mümkün değildir.

    Ekonomik yönden batağın da batağına saplanmış olan Rumlar bu işin çoktan suyunu çıkarmışlardı ve yıllar önce de Kıbrıs Rum vatandaşlığını satış bankosunun üstüne koymuşlardı. Parayı bastıran anında vatandaş oluyordu Rum tarafında.  Bu iş yıllarca böyle devam ederken, ağzını açıp sesini çıkarmayan aramızdaki Rum hayranı bazı kişiler, bazı medya kuruluşları, bazı sendikalar ve bazı siyasi partiler, KKTC’deki yasal vatandaşlık işlemleri gündeme geldikçe yaygarayı koparıyorlar. Fazla mesai yapan İç İşleri Bakanlığına da gidip niye çalıştıklarını sorgulamadan “vatandaşlıkları bir gecede yapmak için çalışıyorlar” diye suçlamaktan da hiç geri kalmıyorlar.

    Hem de ne yaygara, ne saçma sapan sözler, ne provokatif yayınlar. Amaç bu ülkeye yıllarca alın terini akıtmış, hayatının bir bölümünü vermiş insanların vatandaş yapılmasını önlemek. Kafalarındaki fikirler de hastalıklı.

    Onlarca yıl bu ülkede yaşamış, çoluk çocuğu ülkemizde doğmuş bu güzide insanlar asla vatandaş yapılmayacak. Kendilerine uyduruk bir geçici kimlik verilecek ve köle gibi addedilerek sadece çalışmalarına müsaade edilecek. Başka da hiç bir hakları olmayacak.

    Aklıma yaklaşık iki bin yıl evvel Roma İmparatorluğunda uygulanmış olan vatandaşlık sistemi geliyor, insan haklarının tavan yaptığı bu 21. yüzyılda, vatandaşlık karşıtı bu çağdışı söylemleri okudukça ve duydukça.

    Bu kişilere ve hastalıklı beyinlere göre aynen Roma’da olduğu gibi, adamıza çalışmaya gelen  köleler bizim her işimizi yapmalı ama asla vatandaşımız olmamalıdırlar.  Veya da hayatlarının emeklilik dönemlerini KKTC’de geçirmek isteyen İngiliz köleler de paralarını KKTC’de harcamalıdırlar ama asla vatandaşımız olmamalıdırlar. Çünkü biz ayrıcalıklı bir sınıfız. Bizden başka hiç kimsenin KKTC vatandaşı olmak gibi bir hakkı da bulunmamalıdır.

    Ülkemizde yaşayan insanlarımızı sınıflara ayırmanın Yirmi birinci yüz yılın insan hakları ve demokrasi kavramına aykırı olduğu kesin. Hem de kesin kes kesin.

    Anayasamızın madde 67(5)’i vatandaşlık hakkının nasıl kazanılacağının yasa ile yapılacağını emrederken, madde 8(1), imtiyazlı zümreler yaratılamayacağını söylemektedir.

    Yürürlükteki mevcut yasalarımıza göre ülkemizde beş yıl ikametini dolduran, vergisini ödeyen ve herhangi bir suça karışmamış kişiler ayırıma tabi tutulmadan KKTC vatandaşı olabilmelidir. Bunun aksini yapmak özellikle de AB’de yaygın bir şekilde uygulamada olan insan haklarına ve vatandaşlık haklarına aykırıdır.

    Ülkemize gelip asgari beş yıl çalışmış veya da çalışmadan ikamet etmiş, herhangi bir suça karışmamış kişilerin, uyrukları ne olursa olsun vatandaşlığa baş vuru yapmak hakkını kazanmaktan da öte, kısıtlamasız vatandaş yapılmaları gerekmektedir.  Çağımızın “İnsan Hakları Kuralları” ve AB’deki uygulamarı bunu gerektirmektedir.

    Aramızdaki söz konusu kesimin hayranı olduğu Rum Yönetimi, vatandaşlık işinin suyunu çoktan çıkardı ve ekonomi kötüye gittikçe, vatandaşlıkları da alenen satmaya başladı.

    Listenin başında daha evvel Ruslar vardı, şimdi liste başı Suriyeliler oldu. Rami Makluf dahil olmak üzere Beşşar Esad’ın akrabaları tümden bir gecede vatandaş yapıldı. Aralarında vatandaşlık almak için gerekli koşulları taşımayanlar da var ama AB üyesi olmalarına rağmen uyduruk ve batak bir devlet olduklarından AB’ye uyumlaştırdıklarını iddia ettikleri yasaları takmıyorlar.

    Rumlar mevcut yasalara uymaya da gerek duymuyorlar. Yasada, Güney Kıbrıs’ta 7 yıl ikamet eden bir kişinin -ister çalışma izni ve mührü olsun ister olmasın- vatandaş olabileceği amir hükümken, Rum Yönetimi bol tarafından 2 veya 3 yıl ikamet etmiş kişileri vatandaş yapmaya başladı.

    Rumlar, bol keseden Kıbrıs Rum Yönetimi vatandaşlığını golifa gibi dağıtırken, bizim ülkemizdeki Grekofiller ve Grekogil gazeteler de, Bakanlar kurulumuz tarafından vatandaş yapılan 5-10 kişiyi sanki de suç işlemişler gibi afişe etmeye çalışmaktalar.

    Bu Grekofil kişiler, kurumlar, sendikalar, medya, siyasi partiler ve gazeteler niye son 42 yılda Rumların 300 binden fazla Rum olmayan kişiyi vatandaş yaptıklarını yazmazlar veya da dile getirmezler hiç anlamış değilim….

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    24 Mayıs 2013

  • Ermenilerin Mavi Kitabı ve Hakan Albayrak’ın  Reyhanlı İftiraları

    Ermenilerin Mavi Kitabı ve Hakan Albayrak’ın Reyhanlı İftiraları

    Bilindiği gibi Mavi Kitap, James Bryce ile Arnold Toynbee isimli iki İngiliz yazar tarafından 1916 yılında yazılan ve 1915 yılında Türkiye’de yaşanan Ermeni olayları konusunda Ermenilerin iddialarını destekleyen bir kitaptır. Kitap yalan ve uydurmalarla dolu olup, ABD’nin Birinci Dünya Savaşı’na müdahil olmasını sağlamak üzere yazılmış bir kara propaganda kitabıdır. 2000 ve 2005 yıllarında yeniden yayınlanan Mavi kitap, Türkiye tarafından büyük tepki görmüştür(1). Rus kökenli İngiliz yazar Andrew Mango, hiçbir ciddi tarihçinin Mavi Kitap’a önemli bir belge gözüyle bakmadığını, hatta kitabın yazarlarından Arnold Toynbee’nin bile ciddi bir tarihçi olması sebebiyle daha sonra yazdığı bir kitabında Mavi Kitap’ın propaganda amacıyla yazıldığını itiraf ettiğini belirtmiştir(2).

    Anlaşılan Mavi Kitap, Türklere yapılan iftiralarla ve uydurma dedikodularla dolu bir kitap özelliği taşımaktadır. Böyledir böyle olmasına da, ancak şimdiye kadar Ermenilerin, iddialarını güçlendirmek için sarıldıkları en sağlam ip konumundadır Mavi Kitap!

    Hakan Albayrak’ın Reyhanlı’ya İlişkin İftiraları!

    Star Yazarı Hakan Albayrak’ın “A Haber” isimli yandaş TV kanalında Reyhanlı’ya ilişkin söylediklerini duyunca, nedense 1915 olaylarına ilişkin Ermeni tezlerini savunan Mavi Kitap geldi aklıma. Zira her ne kadar bu konuda özür dilemiş olsa da, Hakan Albayrak’ın Reyhanlı olayları hakkında ileri sürdüğü iddialar, önümüzdeki zamanlarda tıpkı Mavi Kitap’ta ileri sürülen iddialar gibi gündem yaratacaktır dünyada. Türk düşmanları, özellikle de Araplar, vakti geldiğinde bu sözleri, Türklerin aleyhine olmak üzere inadına ve alabildiğine kullanacaklardır. Hakan Albayrak özür dilemişmiş! Adam sen de. Andrev Mango’ya göre; Mavi Kitap’ın yazarlarından Arnold Toynmbee de, yazdıklarının propaganda amacı taşıdığını, dolayısıyla asılsız olduğunu itiraf etmiş sonraki yıllarda. Peki, bu itiraf, yazmış oldukları kitabın oluşturmuş olduğu pisliği temizlemeye yetmiş mi? Yetmemiş. Tıpkı bunun gibi, Hakan Albayrak’ın, dilemiş olduğu özür de, Reyhanlı olayları hakkında Reyhanlı halkına ve Türk Milleti’ne yapmış olduğu iftiraları temizlemeye yetmeyecektir biline…

    Reyhanlı Halkı’na Hakaret-Türk Milletine İftira- Ermenilere Yağcılık!

    Nedir Hakan Albayrak’ın iddiaları? Daha doğrusu iftiraları? Şunlar:

    “Bombalı saldırıdan hemen sonra Suriyeliler kafaları ezilerek öldürüldü, doktorlar otopside bunu saklamaya zorlandı. Bu insanlar maazallah Ermeni olsaydı acaba ne yapardık! Reyhanlı onlara ne yapardı! Kafasına taş vurarak öldürüyorsun Reyhanlı’da, sen kime ne yapmazsın! Bu müthiş bir utanç! Bunun acısıyla konuşuyorum… Maalesef Reyhanlı halkı bu vahşete göstermemesi gereken tepkiyi gösterdi. Katillerin, provokatörlerin arzu ettiği şekilde davrandı ve davranmaya devam ediyor. Kan gövdeyi götürüyor böyle bir ortamda birileri ölüleri yaralıları bırakıp, gördükleri Suriyeli mültecilere saldırıyorlar. Koca koca taşlarla kafalarına vurabiliyorlar. Bombalı saldırılarda öldüğü söylenen kişilerin birçoğu maalesef Reyhanlı’daki sokak teröristleri tarafından öldürülmüştür… Bildiğiniz neonazi terörü bu, Berlin 1933. Sokakta o zaman sosyalist neonazi gençleri gördükleri Çingene ve Yahudilere saldırıyorlardı, onların kafalarını asfalta vurarak öldürüyorlardı, maalesef Reyhanlı’daki birtakım neonaziler sokaklarda faşist bir terör estiriyorlar. Bu terör devam ediyor. Bu memlekette en çok sevdiğim yerlerden biri idi Reyhanlı, dehşet içindeyim…

    Tekrar ediyorum insanlar öldürülmüştür! Bombalı eylemlerden hemen sonra beş on dakika içinde birçok Suriyeliye saldırıldı, kafaları ezilerek öldürüldüler! Bir tanesini ben kesin olarak biliyorum. Bombalı saldırıda öldüğü ileri sürülen üç kişinin sokak çetesi tarafından öldürüldüğü söyleniyor, ben en az bir tanesinin öldürüldüğünü biliyorum…”(4).

    Reyhanlı Esnafına İftira!

    TV’deki sunucu Selin Ongun’un “Bunu yapanlar kim” sorusu üzerine Albayrak, arenada hızını alamayan boğanın, matadorun elindeki kırmızı pelerine saldırdığı gibi saldırmaya devam ediyor:

    “Reyhanlı’lı gençler, Reyhanlı’lı adamlar… Bu bombalı saldırıdan üç gün önce zaten Reyhanlı’da bir provokasyon yapılmıştı… Şu anda hiçbir Suriyeli doktora gitmesi gerekse bile sokağa çıkmıyor. Ben oradayken yaşananı anlatayım. Bir Suriyeli bir eczaneye gidip ilaç alması gerektiğini söylüyor. Eczacı bu ilaç yok diyor. Eczacının açıklaması şöyle alışveriş bir iki dakika sürerdi, birileri burada Suriyeli biri olduğunu görüp, dükkâna saldırırdı diye korktum diyor. Az önce bir telefon geldi, bir Suriyeli kardeşimiz bakkala gidiyor, kendisine sen Suriyelisin sana ekmek yok deniliyor. Neonazi terörü diyorum ırkçı bir şiddetten bahsediyorum ama zannedilmesin ki, bunu sadece oranın Türkmenleri yapıyor. Araplar, Arap kökenli vatandaşlarımızda bunu yapıyor. İnanılır gibi değil, koca bir şehir Baas ve neonazi terörüne teslim olmuş durumda…

    Esad’ın yerinde olsam sevinçten göbek atardım, Türkiye bu kadar kolay manipüle edilebilir bir yermiş diye, bombayı koyan istihbaratçılara aferin derdim… Yahu sen Müslüman değil misin, sen insan değil misin, bu insanlara kucak açmasaydık kendimizden şerefli bir ülke olarak bahsedebilecek miydik? Bana dokunmayan yılan bin sene yaşasın diyen bir ülkenin canı cehenneme… Reyhanlı ahalisi bir avuç sokak serserisinin arkasından gidebiliyorsa Reyhanlıya yazıklar olsun… Suriyeli mülteciler başımızın tacıdır deyip onlara zulmedenlerin karşısına dikilmezlerse bütün Reyhanlı zan altında kalır…

    Türk Sağlık Personeline İftira!

    Böyle bir linç iddiası var, cesetler taze, otopsi tekrar edilecek, hukukçuların gözetiminde yapılmalıydı… Bakın benim arkadaşım bir Suriyeli kadını öldürülmekten korumaya çalışırken satırla yaralandı, adamın bacağı gidiyordu. Şu anda Gaziantep’te bir hastanede yatıyor, Reyhanlı’da yatamıyor. Bu da ayrı bir utanç… Eski doktorlar oradaki öteden beri hastalara kötü davranıyorlar mezhebi, ideolojik bir düşmanlık yüzünden. Hastalara kötü davranan doktorlar hala görevde, Suriyeli mültecilere kötü davranan askerler hala görevde, listede isimler burada önümde. Ama şimdi söylemeyeceğim, bir sıkıntı olabilir diye. Ama bunları açıklayabilirim, doktorların, askerlerin, hemşirelerin isimleri hepsi mevcut, durum rezalet!

    Almanya’daki Türk İşçilerine Hakaret Neo-Nazilere Teşekkür!

    Asaletsizlikten ölüyor Reyhanlı ve Hatay… Hükümet niye mazlumlara sahip çıkılması gerektiğini anlatamadı. Almanlardan neonazilerden böyle zulüm görülmedi. 3 milyon Müslüman Türk Almanya’da, giyimi, felsefesi, tipi, kıyafeti farklı 3 milyon Türk orada yaşıyor. Almanlar ne mübarek adamlarmış gibi 40 yıldır bunlara tahammül ediyorlar. İki sene şurada kamplara sıkışmış 200 bin mülteciyi bu memleket kaldıramadı. 500 liralık eve bin beş yüz liraya kiraya verirken iyiydi. Suriyeli garibim elindeki altını Hatay’ın kuyumcularında bedavaya bozdururken iyiydi Suriyeliler! 40 yıldır Almanya’da Türklere tahammül eden Alman hükümetine, Almanya’ya hatta Neo–Nazilere Türklere karşı bu kadar az suç işledikleri için tebrik ediyorum. Hatta onlara teşekkür ediyorum!

    Bu insanlar senin dayının oğlu, akraban, komşun, din kardeşin… bu mazlumların yaşadıklarını onlara hak gören Reyhanlılar hepsini demiyorum, ama bu suçlara sesini yükseltmediği için bütün Reyhanlı bu utancın altında ezilmelidir. Yazıklar olsun!”(5).

    Hükümete Göz Kırpacağım Derken Türk Milleti’ni Aşağılıyor!

    Hakan Albayrak, TV’deki konuşmasında belki de ne olur ne olmaz düşüncesiyle tedbirini almaktan da geri durmuyor ve bütün bunları Hükümete sahip çıkma ve AKP iktidarına puan kazandırma adına yaptığını da itiraf etmek durumunda kalıyor. Bakar mısınız lütfen:

    “Bu hükümet, bu ülkeye iki numara büyük. Bu hükümetin Suriye siyasetenin asaleti, şerefi, şanı bu ülkeye beş numara büyük… Sokaklarda insanlar toplanmış hükümete sövüyor, hiç kimse bu cinayeti işleyen Esad rejimine bir şey demiyor. Hükümete sövüyorlar ve Suriyelilere saldırıyorlar, tam olarak provokatörlerin yaptığı şeyi yapıyorlar. Ana avrat sövüyorlar, kelli felli adamlar bunun şakşakçılığını yapıyor. Oradan bakan geçiyor, Adalet Bakanı Sadullah Ergin, bir meczup el kol hareketleri ile hareketlerde bulunuyor. Hep birlikte herkes alkışlıyor. Elbette bütün Reyhanlı değil bunu yapan ama bütün Reyhanlı bu vahşet, barbarlığa göz yumuyor, ya alkışlıyor ya da sessizliğiyle destekliyor… İnsanlar öleceksek Suriye’de ölelim diyor, bu nasıl bir rezalet! Ve buna sevinen vatandaşlarımız var, onlarla aynı ülkenin çocuğu olmaktan utanç duyuyorum. Bu hükümet bu ülkeye iki numara büyük. Bu hükümetin Suriye siyasetenin asaleti, şerefi, şanı bu ülkeye beş numara büyük! Bu ülkenin değerini bilene değil, ama bu anlattığım vatandaşa!”(6).

    Bak Hele Sen! Hakan Albayrak İspiyonculuk da yapıyormuş?

    Hakan Albayrak, gazeteciliğin yanında bir nevi hükümet adına ispiyonculuk ve istihbaratçılık yaptığını da itiraf ediyor konuşmasında. Bakar mısınız lütfen:

    “Bunları iki yıldır rapor ediyoruz. Daha Başbakan’la görüşemedik, randevu istedik alamadık! Daha şu ambulans sayısının artırılması konusunda konuşamadık hükümetle! Şimdi ben de hükümeti suçluyorum evet! İki yıldır bir savaş var orada. Açıktan açığa söylüyorum, yaralılar Sünni diye eziyet eden doktorlar, hemşireler, tercümanlar var. Hatay Devlet Hastanesi’ne mi Antep’e mi götürsek yaralıyı diye tereddüt içindeyiz, acaba birileri öldürür mü diye. Rezalet! Bükülmez Karakolu (hakkında) kaç tane şikâyet aldık, hala orada bir başçavuş beyefendi millete eziyet ediyor… Neden Kürt meselesindeki akil adamlar gibi bir uygulama burada yapılmıyor…”(7).

    Özrü Kabahatinden Büyük!

    Bu konuşmasından dolayı kamuoyundan gelen baskı sebebiyle Hakan Albayrak özür dilemiş! Hem de ne özür. Özrü kabahatinden büyük bir özür! Zira ÖSO adına militanlık ve hükümet adına müfettişlik yaptığını açık açık itiraf etmiş özründe. Aha da adı geçenin özür cümleleri:

    “Gerek televizyondaki konuşmalarımda ve gerekse gazetedeki yazımda maksadımı aşan ifadeler oldu, evet. Bunlar için Reyhanlı halkından, MHP camiasından ve bütün Türkiye’den özür dilerim. ‘Esed rejiminin cinayetlerini konuşacağımız yerde neler konuşuyoruz’ diye giriştiğim bir işte ben de hedefin saptırılmasına katkıda bulundum maalesef… Rizeli bir delikanlı -Hakan Albayrak gazeteci mi, ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) militanı mı, müfettiş mi- diye sormuş. Cevap veriyorum: Her üçü de…”(8)

    Türk Milleti’ne Hakaret Suçu İşlenmiştir!

    TCK’nın eski 301’inci maddesi olsaydı, Hakan Albayrak hakkında direk “Türklüğe hakaret ve Türklüğü aşağılama” davası açılırdı. Kanaatimce 301’in yeni düzenlemesine göre de adı geçen hakkında dava açılabilir. Zira yeni düzenlemede de “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini veya Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” hükmü yer almaktadır. Ayrıca yine aynı madde hükmü gereğince “Devletin askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, 1. fıkra hükmüne göre cezalandırılır.” şeklinde bir düzenleme bulunmaktadır. Reyhanlı Emniyet Müdürü’nün görevden alınmış olması, bu hakareti ortadan kaldırır mı bilmiyorum. Ancak bana göre Hakan Albayrak, Reyhanlı halkından tutun da, sağlık çalışanlarına, esnafa ve Almanya’daki gurbetçilerimize varıncaya kadar toplumun pek çok kesimine hakaretler yapmıştır. “Bu hükümet bu ülkeye iki numara büyük” diyerek ülke nüfusunun kahir ekseriyetini teşkil eden Türk Milleti’ni büsbütün aşağılamıştır.

    Almanya’da binbir mihnetle ve alın teriyle çalışarak kazanan gurbetçilerimizle, aylardır Türkiye’nin sırtında bir yük olan ve ekmek elden su gölden beslenen Suriyeli sığınmacıları bir tutarak Almanya’daki vatandaşlarımıza açıkça hakaret etmiştir. Ona göre Alman Neo-Naziler bile Reyhanlı halkından çok daha asillermiş! Suriyeli sığınmacılar “Öleceksek Suriye’de ölelim…” diye geri dönüyorlarmış! Bak bak bak. Madem öyle bu adamlar ölümü göze almışlar, neden Suriye’de Esat’a karşı savaşmak yerine Türkiye’ye kaçmışlar?

    H.Albayrak’ın Reyhanlı hakkında söyledikleri sözler, eleştiri sınırını ziyadesiyle aşmıştır biline…

    Gelecek yazının başlığı: “Şirin Payzın nereden biliyor bizim kendisiyle kavgalı olduğumuzu?”
    __________
    1-http://haber.gazetevatan.com/Mavi_Kitap_Mecliste_dagitilacak/244652/1/gundem,
    2-BBC Türkçe Servisinden Ayça Abakan’ın “Mavi Kitap’la gündeme gelen tartışmalar” başlıklı yazısı röportaj yazısı, ,
    3- Hakan Albayrak, “’MHP’liler cinayet işledi’ demedim” başlıklı yazısı, ,
    4- ,
    5-Aynı kaynak.
    6-A.k.
    7-A.k.
    8- bk. 3 nolu dipnot.

  • Reyhanlı cinayetinin üstü kapatılmamalı…

    Reyhanlı cinayetinin üstü kapatılmamalı…

                                                  Reyhanlı’da bomba yüklü iki aracın patlatılması sonunda meydana gelen olayda 51 vatandaşımız hayatını yitirmişti. Hükümet yetkilileri acele ile yaptıkları açıklamalarda olayda Suriye Devlet Başkanı Esad’ın parmağının olduğunu söylediler. Olaydan sonra da işin taşeronluğunu yapan birkaç kişiyi yakalayıp, cezaevine gönderdiler. Reyhanlı olayı’nın bu şekilde kapatılacağı hesaplanmıştı ama olmadı. Tıpkı aylar önce Uludere’de meydana gelen olay gibi Reyhanlı olayı da uçu açık tartışma ortamına sürükleniyor.

                                                     Konuyu yakından takip eden medya mensubu arkadaşlarımızın çoğu, son yazılarında ve TV’lerdeki konuşmalarında “Reyhanlı olayında Esad’ın parmağının olacağını düşünmüyoruz” diyorlar. Bunun gerekçelerini de anlatıyorlar. Kapı aralandıkça bu işi kimin veya kimlerin yaptığı görülecektir. Ancak, Esad’a karşı savaşan muhalifleri bugünkü AKP Hükümeti desteklediği için, bu olayın muhaliflerce yapılmadığı imajı yaratılmaya çalışılıyor.

                                                   GERÇEKLER AÇIKLANMALI

                                                      Ancak, Reyhanlı’da yaşayan halk, bu patlamaların kimin veya kimlerin yaptığını biliyor, ya da tahmin ediyor. Bu nedenle yapılan protesto gösterilerinde AKP Hükümeti’ne karşı tepkiler veriliyor. Sanıyoruz, Başbakan’ın hemen Reyhanlı’ya gitmemesinin ardında yatan gerçek de budur. Erdoğan konunun soğumasını ve halkın öfkesinin dinmesini bekliyor.

                                                     Geçenlerde bölgede araştırma yapan bir heyet, bombalama olayı konusunda “El Muhaberat değil, başka bir gizli servis yapmış” şeklinde bir açıklama yaptı. Ancak, bu gizli servisin adını vermediler. Sonra da konu bir daha açılmadı.

                                                       Reyhanlı olayı Cumhuriyet tarihimizde eşi benzeri görülmemiş bir katliam ve cinayettir. Bunu kimler yaptıysa, suçlu kimse bugünkü Hükümetin ortaya çıkarmasını bekliyoruz. Bu konuyu da Uludere olayı gibi uzatmasınlar, unutturmaya çalışmasınlar. Milletin beklentisinin de bu yönde olduğunu belirtelim.

                                                    REYHANLI’DA EL NUSRA ŞÜPHESİ

                                                    Şimdi, ortaya yeni belgeler çıktı. Bu belgeler, patlamanın Suriye’de Esad’a karşı savaşan ve Türkiye’nin de desteklediği El Nusra Cephesi’nce gerçekleştirildiği ifade ediliyor. Belgeler elden ele dolaşıyor. Ne kadar doğru bilemiyoruz ama, olayda El Nusra Cephesi’nin adı şu an için ön plana çıkmış görünüyor. Zaten dış basında yer alan haber ve analizlerde de Reyhanlı olayını Esad’ca planlanmamış olduğu görüşü ağır basıyor.

                                                       Hayat İl Jandarma Komutanlığı tarafından hazırlanan “gizli” ve “ivedi” damgalı uyarı yazısında Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad karşıtı El Kaide’ye yakınlığı ile bilinen El Nusra Cephesi’nin bomba yüklü araçlarla Türkiye’de eylem yapacağı iddiaları yer alıyor. Redhack tarafından yayınlanan Kahramanmaraş İl Jandarma Komutanlığı’ndan jandarma Genel Komutanlığı’na gönderilen ihbar yazısında ise Suriye plakalı ve bomba yüklü 4 araçla ilgili bilgilere yer verilmiş. Yazıda “El Nusra Cephesi’nde faaliyet gösteren şahıslarca bomba yüklü araçların Türkiye’ye yönelik saldırıda kullanılacağı, son gelişmeler ışığında olayın sınır bölgelerimize ve dolayısıyla ülkemiz yönelebileceği değerlendirilmektedir” deniliyor.

                                                        BU BELGELER GERÇEK Mİ?

                                                        Şimdi ortada belgeler de var. Olayın Esad tarafından tezgâhlanmamış olduğu da netleşmeye başladı. Esad, ülkesinde kendi derdinde, dışarıyı görecek, böylesine olayları planlayacak gücü zaten yok. Nitekim açıklamasında da olayla bir ilişkilerinin olmadığını, hatta konunun aydınlatılmasında birlikte çalışmaya hazır olduklarını da söyledi. Bugüne kadar elde edilen çalışmalarda ne gibi sonuca ulaşıldığı açıklanmıyor. Belgelerin ortaya çıkmasından sonra Hükümet kanadındaki suskunluk sürüyor. Zaten, istihbarat konusundaki zafiyet ve kopukluk 51 vatandaşımızın göz göre göre ölümüne neden oldu.

                                                          Biz, savaştan, vurmadan, kırmadan yana değiliz. Ama bize kötülük yapan, içişlerimize kadar müdahale edenlere karşı da kendimizi korumalıyız. Benim 51 vatandaşım cinayete kurban gitmiş, Cumhuriyet tarihimizdeki en büyük patlamayla karşı karşıya kalmışız, bunu elimiz kolumuz bağlı seyretmemiz düşünülebilir mi? Ancak, Suriye’deki iç karışıklıklardan sonra, meydana gelen birçok olay Esad’a mal edildi. Son Reyhanlı olayında da Hükümet bileti Esad’a kesti. Eğer, bunlar sapına kadar doğruysa ve elde de kanıtlar varsa, bunların hesabı zaman geçirilmeden Esad’dan sorulmalıdır. Eğer doğru değilse, başkaları yapıyorsa bunlar açıklanmalıdır. Bu da yapılmıyor. Bir yerde Türkiye şamar oğlanına döndü, biz de bunu kabullenemiyoruz.

  • Seçimlerin Arifesinde Siyasi Tablomuz

    Seçimlerin Arifesinde Siyasi Tablomuz

    SEÇİMLERE BİR YIL KALA SİYASİ TABLOMUZ

    2014 seçimlerine bir yıl kaldı. AKP’nin geçen 10 yıllık iktidarından memnun olan veya olmayanların siyasetle ilgileri ve siyasi partilerin ve o partilere gönül verenlerin görüş ve düşüncelerinin ele alınması zamanının geldiğine inanıyor ve bu yazımızda bazı hatırlatmalar ve bazı uyarılarda bulunmanın değişiklik isteyenler için yararlı olacağını düşünüyoruz.
    Başbakan Erdoğan bir araştırma ajansının yaptığı değerlendirmeye göre partisinin oylarının %50’yi 5-7 puan aşacak kadar yükseldiğini belirtirken, CHP’nin oylarının %20lere ve MHP’nin oylarının da %10’lara düştüğünü söyledi. Bir başka anket son olaylar nedeni ile AKP oylarının aynı oranda düştüğünü belirtirken bir başka iddia da elektronik oyunlarla iktidarın %10 oyunun başlangıçtan itibaren ölmüş kişilerin isimlerinden de yararlanarak sisteme yerleştirileceği şeklinde. Bu ifadelerdeki yüzdelerin, kişilerin veya kurumların olmasını arzu ettiği yüzdeler olduğu kabul edebilir ve sempati duyduğunuz partinin oylarının yüzdelerinin daha yüksek olduğunu belirtebilirsiniz. Ama değişmeyen bir gerçek var, o da bütün iyi niyetli beyanlara rağmen bu tablonun İktidar Partisini değiştirmek ve Türkiye üzerindeki etkinliğini azaltmak için asla yeterli olmayacağıdır. Devreye yeni bir anlayış ve yeni faktörler sokulmadığı sürece sonuç ve dolayısıyla iktidar asla değişmeyecektir.
    Tabii böyle bir inanç ve moral bozukluğuyla seçim dönemine girmenin büyük hata olacağı kabul edilebilir. O zaman; yeni bir anlayış ve yeni fikirlerle seçime hazırlanmak ve seçimlere girmek muhalefet partileri için ilke olarak ele alınmalı ve siyasi kadroların daha şimdiden büyük çaba göstermeleri beklenmelidir.

    Hoşlansak da, hoşlanmasak da kabul etmek gerekir ki, radikal milliyetçilerin dışında kalan bütün Sağ kanat oyları, Başbakan Erdoğan’ın akıllı politikaları ile AKP’de toplanmış gibidir. Bu kanattaki belirli bir oy potansiyeli olan siyasi parti liderlerinin vefatı iyi değerlendirilmiş ve verilen küçük tavizlerle en az birkaç milyon oyun AKP çatısı altına girmesi sağlanmıştır. Keza bu partinin belki kendi anlayışları ve belki de maddi imkânsızlıklar nedeni ile, bu güne kadar yöneticilerce ihmal edilen Engelliler gibi kesimlere gösterdiği yakın ilgi, kendilerine yüz binlerce oy kazandıracak yeni kaynaklar olmuştur.
    Hâlbuki, aslında aynı anlayışı muhalefet partilerinin göstermesi ve en azından kişisel bazda bazı değerlendirmeler yapılarak oyların bir kısmını kazanmaları beklenirdi. Mesela Ecevit’in vefatından sonra, ayni sosyal demokrat görüşleri paylaşan CHP yöneticileri, benzer bir yaklaşım yerine, adeta kapılarını kapayarak sanki bu sosyal demokrat partinin erimesinden yarar umar gibi bir tutum izlemişlerdir. İlgisizlik ve desteksizlik bu partiyi ve merkez sağın ünlü partilerini bitirme noktasına getirmiş ve bitirmiştir. Ama bu politika sonunda oyların CHP’ye veya MHP’ne aktığını söylemek oldukça zordur. CHP yöneticileri hala solda tek umut olma arzusunda görünüyorlarsa da bu parti ile birleşmek istemeyen radikal sol ile merkez sol ve sağ kesimlerin yeni arayışlar içinde bulunması gözlerden kaçmıyor.
    Atatürk’ün, daha doğru bir deyimle askerlerin kurduğu Cumhuriyetin ilk siyasi partisi mensuplarının, Radikal Dinci kesimin propagandaları ve artık her yönü ile bilinen iç-dış güçlerle siyasi yöneticilerin desteklediği Orduyu tasfiye hareketine karşı beklenen reaksiyonu göstermemeleri de ayrı bir küskünlük nedeni olmuştur. Radikal dincilerin yıllardır yaptığı CHP+Ordu= İktidar sloganından kurtulmak için, askerlerin ve M. Kemal yanlısı aydınların yaratılan bahanelerle tutuklanıp yıllarca dört duvar arasında acı çekmelerine adeta sessiz kalmaları ve siyasi tartışmalarda genellikle AKP iktidarının gerisinden gitmeleri, gündem yaratma konusunda beklenen ölçüde becerikli olmamaları bu partiden kopmalara neden olmuştur.
    Şu anda görülebildiği kadarı ile sol kanatta en ciddi mücadele ve atılımlar, CHP’nin başını çektiği merkez sol tarafından ziyade, radikal sol tarafından yapılmaktadır. Ancak bu kesimin oylarını %10 barajını geçecek seviyeye yükseltmesi imkânsız gibidir. Yeni oluşum peşinde olanların da durumu aynidir. Günümüz şartları içinde sosyal demokrat veya merkez sağ çizgide oluşturulacak her yeni oluşum iktidarın değil ama muhalefetin oylarını kaybetmekten başka hiçbir işe yaramayacaktır. Bize göre gün; bölünme değil birleşme günüdür. Eğer mevcut iktidarın değişmesini istiyorsak, hoşlansak da hoşlanmasak da seçimlere katılmak ve siyasi eğilimlerinize göre Muhalif Partilerden birine destek vermek mecburiyetindeyiz. Ancak bu şekilde oy birikimiyle iktidarın anladığı tek lisanla ulusun derdini anlatma imkânı bulmuş olabiliriz.
    Yeni bir siyasi oluşum kurma peşinde olanlara her şeyden önce Anadolu ve Trakya’yı dolaşmalarını, halkla görüşme yanında İstanbul, İzmir, Ankara gibi modern şehirlerin atmosferinden çıkıp, bir süre halkın arasında yaşamalarını tavsiye ederiz. O zaman halkın ne kadar saf duygularla din adamlarına ve dolayısıyla bu insanların desteğiyle iktidar olan siyasilere bağımlı olduğunu görebilirsiniz. Tahminimize göre yeni oluşumlar bu kesimden değil ama Laik düşünce sahiplerinin ait olduğu gruptan oy alabilecek ve muhalif partileri zayıflatmak ve iktidarın kazancını arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Özetlemek gerekirse yeni siyasi kadro oluşturma hareketleri esas sorun olan; halen ülkeyi yöneten Radikal sağcı iktidarın oy kaybetmesi yerine oy kazanmasına neden olacaktır. Bu nedenle önümüzdeki seçimlerde merkez Sağ ve Merkez sol oy sahiplerinin iktidar hayallerini bir süre erteleyerek birlikte mevcut muhalefet partilerine destek vermelerini tavsiye ederiz.
    Önümüzdeki seçimlere renk ve şekil verecek en büyük kaynak da seçimlere katılmayan veya katılmak istemeyen tarafsızlardır. Bu konuya şöyle açıklık getirelim. Her seçim döneminde seçimlere katılım %70–80 civarındadır. Seçimlere katılma konusunda AKP seçmenleri en iddialı konumdadırlar ve parti yurt dışı oylar dâhil bir tek oy bile kaybetmemek için büyük gayret gösterir. Seçimlere katılmak istemeyenlerin çok büyük bir çoğunluğu genellikle büyük şehirlerde yaşayan merkez sol ve sağ kesimin seçmenleridir. Muhalefet partileri önümüzdeki bir yıl içinde sıkı bir çalışma ile bu kesim insanlarının pasif kalma yerine seçime katılmalarını sağlayabilirlerse, yüz binler bir yana milyonlarca oy kazanabileceklerdir.
    Kanaatimizce Türk Halkının asıl sorunu AKP’ye kayan, Merkez Sağın oylarının geri alınmasıdır. Bu konuda eski ANAP ve DYP yöneticileriyle Liberallerin, AKP bünyesinden kopma konusunda çok faal olmaları ve sadece bu önümüzdeki seçimlerde, Muhalefet partilerini desteklemeleri beklenmelidir.
    Bir başka büyük kaynak: seçme çağına yeni girmiş gençlerdir.İlk defa oy verecek gençlerin sayısı da yine milyonlarla ifade edilebilir.Bu gençlerin çoğu ailelerinden aldıkları yönlendirmelerle, büyük ölçüde ebeveynlerin daha net bir deyimle babalarının partisine oy vereceklerdir. Bunları uyandıracak ve yeni istikametlere yönlendirecek en önemli kaynak eğitim kurumları ve aldıkları eğitimdir. Bu konunun önemini çok iyi anlayan AKP bütün imkânları kullanarak eğitim kurumlarını dinsel eğitim yuvalarına dönüştürmek istemektedir. Bu konuda bayağı ileri gittiğini kabul etmek mecburiyetindeyiz.
    Ancak tarih boyunca akıl ve bilimin, duygu ve inancın önünde gittiğini de unutmamak lazım. Bu nedenle eğitimli gençlerimizin gerçekleri görmeleri sağlanabilirse o zaman onların oyları da gerçek dünyaya yönlendirilebilir.

    Dr. M. Galip Baysan

  • Bodrum Sağlık Vakfı ilklere imza atıyor…

    Bodrum Sağlık Vakfı ilklere imza atıyor…

    Bodrum Sağlık Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Bicer, Bodrum’da unutulmaz bir konsere imza atan Çinli sanatçılara çeşitli armağanlar ve çiçekler vererek teşekkür etti.

    “Merhaba Çin” gecesinde Bodrumlulara müzik ziyafeti çeken Çinli sanatçılar, kendilerini konuk eden Bodrum Sağlık Vakfı Yöneticileri ile toplu halde.

    Çin’den gelen konuklar, etkinlik sonrası kendileri için verilen yemekte yorgunluk attılar. Çin Büyükelçiliği Kültür Müsteşarı Yu Jian, Bodrum Sağlık Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Biçer, vakfın Genel Sekreteri Şafak Yaşar birlikte.

    Red Dragon Çin Restoranlarının işletmecisi Haşim Işık, Çin’den gelen konuklar için Marina Red Dragon’da bir öğle yemeği verdi. Yemeğe Bodrum Sağlık Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Biçer, MHP Bodrum İlçe Başkanı Asım Başaran, iş ad amı Fahrettin Arslan, Gazeteci , fotoğraf sanatçısı Oğuz Hamza da katıldı.

    “MERHABA ÇİN” GECESİ

    BODRUMLULARI BÜYÜLEDİ

    BODRUM SAĞLIK VAKFI YÖNETİM KURULU BAŞKANI

    AHMET BİCER” BİZ AYNI ZAMANDA KÜLTÜREL

    ETKİNLİKLERİMİZLE BODRUM TURİZMİNE DE

    HİZMET ETMEK İSTİYORUZ” DEDİ.

     

     

                                                  Bodrum Sağlık Vakfı tarafından Bodrum Belediyesi Nurol Kültür Gecesi’nde düzenlenen “Çin Kültür Gecesi-Merhaba Çin” gösterisi büyük ilgi gördü. Kaymakam Dr. Mehmet Gödekmerdan, Belediye Başkanı DP’li Mehmet Kocadon, Yalıkavak Belediye Başkanı CHP’li Mustafa Saruhan, Çin Büyükelçiliği Kültür Müsteşarı Yu Jian Bodrum Sağlık Vakfı Başkanı Ahmet Biçer, Çinli turistlerle yaklaşık 600 kişinin izlediği gösteride, Schian Konservatuarı Geleneksel Çin Müzik Orkestrası’nın 16 sanatçısı, yöresel özgün müziklerle sanatseverlere ziyafet çekti. Gecede aynı zamanda Çin’den Bodrum’a gelen 4 gazeteci de konuk olarak bulundu. Gösterinin sonunda, Ahmet Biçer Çinli sanatçılara engelli çocukların yaptığı seramik tabloları vererek teşekkür etti.

                                                    Bodrum turizmine de katkıda bulunmak amacı ile bu geceyi düzenlediklerini söyleyen Bodrum Sağlık Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet S. Bicer, bu tür etkinliklere daha çok ağırlık vereceklerini, sağlık konusunda yaptıkları çalışmalara kültürel etkinliklerle de destek vereceklerini söyledi. Gecenin sunuculuğun üstlenen Bodrum Sağlık Vakfı Genel Sekreteri Şafak Yaşar’ın başarılı bir performans sergilediği “Merhaba Çin” gecesi öncesi konuklara Çin yemeklerinden oluşan bir de kokteyl verildi.

                                                     Çin ile Türkiye arasındaki ilişkilerin giderek gelişmesi üzerine Çin’den Türkiye’ye daha çok turistin gelmesi hedefleniyor. Bodrum ise, bu pastadan daha çok pay almanın çalışması içinde. Bodrum’da düzenlenen “Merhaba Çin” etkinliği ile Bodrum’un tanıtımına da katkı sağlanmış bulunuyor. Son günlerde Bodrum’daki otellerde ve sokaklarda Çinli turistlere de sıkça rastlanıyor.

                                                       Red Dragon Çin Restoranlarının işletmecisi Haşim Işık, Çin’den gelen ekibe Marina Red Dragon’da bir öğle yemeği vererek bu etkinliğe katkı sağladı. Çinli aşçıların hazırladığı yemekler konuklara ikram edildi.

     

  • Dindar mı, kindar mı?!!

    Dindar mı, kindar mı?!!

    Yurtdışı gezilerinin çoğunu milli bir bayramımıza özellikle denk getirme ustası Başbakan Erdoğan 5 günlük ABD gezisini tamamlayıp yurda döndü. Amerika Birleşik Devletlerine gidip gelmede Guinness rekorlarını kıran Başbakan, yurda gelir gelmez ayaklarının tozuyla yine bir melanet projesini daha açıkladı..

    Sandıkta 3+8+11 formülü. Yani 2014’ün Mart’ında yerel, Ağustos’unda Cumhurbaşkanlığı, Kasım ayında da Anayasa referandumu yapmayı hedefliyor..

    Seçimlerin veya referandumun yapılmasının neresi melanet projesi diye bilirsiniz?
    Elbette sandığa veya seçimlere, demokrasiyle inanmış biri olarak bizim seçimlere karşı çıkmamız asla mümkün değil. Fakat eğer bir ülkenin başında AKP gibi bir hükümet varsa ve demokratik kuralların çoğu, anlamından farklı uygulanıyorsa biliniz ki, bunda da mutlak karşı çıkılması gerekli olan bir hinlik vardır.

    Hatta hinoğlu hinlik vardır.

    Aslında bu proje de tıpkı diğerleri gibi yine bir sisteme dayalı olarak yürürlüğe konma ya başlandı.

    Fakat bundan evvel, daha 6 ay öncesine kadar dünyanın en kanlı bölücü terör örgütü olduğu için büyük mücadelelerin yapıldığı, şehit ve gazilerin verildiği bir anda unutularak. Adeta ülkeyi alabora edecek tarzda, PKK ile yakınlaşmaların yanı sıra onlarla karşılıklı cilveleşmeler sergilendi..

    Öyle ki, 10 yıllık iktidar dönemlerinde yatıp, yatıp ardından terör örgütüne en ağır darbeleri vurdukları son bir buçuk yılın İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in başını yiyerek işe başladılar..

    Açıkçası teröriste göz açtırmayan İdris Naim’in gitmesi gerekiyordu. Çünkü iktidara gelmelerine, iktidarda bu denli uzun süre kalmalarına vesile olan velinimetleri ABD yine bir, Proje değişikliğine gitmişti.

    Bunlar yapılmadan evvel ABD için ikinci bir İsrail olan Kuzey Irak’taki oluşum iyice güçlendirilmiş, ileriki aşamada devlet olarak ilanı beklenir hale getirilmiştir.

    Beri taraftan Rusya’nın sıcak denizlerdeki son kalesi olan Suriye’de Baas rejimi ile ABD’nin ve Türkiye’nin örgütlediği ÖSO karşılıklı katliamlar yapmakta. Arada kalan binlerce Suriyeli ise maalesef hunharca katledilmektedir.

    Tunus, Libya ve Mısır’ı kolayca özgürlüğüne(!) kavuşturan ABD’nin taşeronu Erdoğan iktidarının her türlü destek ve çabasına rağmen Esat’ın direnmesinin sebebi; herkesin bildiği üzere Rusya-Çin ve İran üçlüsünün karşı koymasıdır. Her birinin ayrı hesabı olduğunu bildiğimiz bu üç ülkeden en fazla karşı çıkanı ise Rusya’dır. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi kendisi için hayati önemdeki askeri kara ve deniz üsleri Suriye’dedir. Lâskîye yakınlarındaki Tartus limanına “ziyaret maksatlı” gelip gidiyorlar denilse de, aleni konuşlanmış hatırı sayılır güçte bir donanması sürekli bulunmaktadır. Özetle Rusya bölgede varlığını hissettireceği sıcak denizlerdeki tek üssünden vazgeçip, bölgeyi tamamen ABD’nin kontrolüne bırakmak istememektedir..

    İkincisi de malum olduğu üzere İran faktörü. Onlarda Suriye’den sonra özgürleştirilme sırasının kendilerine geleceğinin bilincinde olarak Baas rejimine büyük bir destek veriyorlar…

    Fakat dediğim gibi bu meselenin bu denli uzamasının asıl nedeni Rusya’dır. Eğer Türkiye’yi devre dışı bıraktıkları Cenevre görüşmelerinde Rusya’yı da ikna(!) ederlerse; bu iş Esat’a veya onun güçlerini ve esamisi bile okunmayan Suriye halkını falan dinlemezler birkaç gün içinde bu sorun halledilir!

    İşte böylesi karmaşık ve matruşka gibi iç içe geçmiş meselelerde ABD’nin peşine takılmış olan AKP iktidarı, kendisinin kurtuluş reçetesi olarak gördüğü ve bizzat Başbakan’a has olarak bir diktatöre ancak verilebilecek imtiyazları içinde barındıran başkanlık sistemiyle donatılmış yeni anayasayı bir an önce yürürlüğe koymak için her türlü oyunu sergilemektedirler…

    Bu bağlamda, tek adam veya başkanlık histerisine tutulmuş olan Başbakan ile onun peşinden giden ekibinin Türk milletine ve Türkiye Cumhuriyeti Devletine yapmayacağı kötülük yoktur.

    Bunun için bir bakarsınız kah düşman olduklarıyla dost olur, kah bebek katilini “önemli adam” statüsüne yükseltir.. Bu da yetmez ağzının içine bakılan konumdaki bebek katili Apo sanki binlerce vatandaşımızın ve şehitlerimizin kanlarının sorumlusu değilmiş gibi, toplum nezdinde unutturulma stratejisi yürütülür. En kötüsü katiller sürüsü güya sınırı terk edip gittiler diye bir masal uydurulur..

    Ardından başta milletvekilleri olmak üzere seçmenlere çeşitli kalemden oluşan mali rüşvetlere boğmaya başlar.. Veyahut dün kara dediğine bu gün ak der!

    Kısaca amaca ulaşmak için papaz elbisesi giymek dâhil her şeyi yaparlar…

    O nedenle yazı girişinde bahsettiğimiz genel ve yerel seçimi sembol eden 3+8+11 formülünden ilk ikisini kazasız atlatmak için, yeni siyasi koalisyon ortağıyla yani PKK/BDP ile bölücülere federasyon kapısını dahi aralayacak tavizler verip, formülün 3’üncü ayağı olan AKP anayasasını meclisten sorunsuz geçirmeyi.. Eğer onu başaramazlarsa bile en azından referanduma götürmeyi amaçlamaktadırlar..

    Bu amaçlarını gerçekleştirmek uğruna riyakârlıklarını, adeta 5’inci kol faaliyeti yürüten akillerini, cep ve mide düşkünü dönme dolap liboşlarını, “ileri demokrasi” adına devlet gücünü alabildiğine kullanmaktan çekinmeyeceklerdir.

    Hâsılı dindar gözüktükleri halde dindarlıkları şüpheli fakat kendisi gibi düşünmeyenlere kesinlikle kindar olanların önlenemez hırslarının önüne; ferasetine çok güvendiğimiz ve/veya geçmişte AKP’ye oy vermişlerde dâhil bütün Türk milleti geçecektir!

    Bunun ışıkları Bursa’da gözükmeye, İzmir’de gittikçe yükselmeye başladı. Sanırım devamı inşallah Adana’da ve diğer illerimizde de gelecektir!

    Yeni bir yazımızda buluşmak üzere esen kalınız…

  • SICAK BARIŞ

    SICAK BARIŞ

    Nihayet ABD ve İsrail iki küsur yıldır süren Suriye savaşının askeri bir harekâtla durdurulması halinin bir felâkete-fakat,rejimin düşmesi halinde de radikal örgüt çatışmalarının benzer sonucu yaratacağını farketmiş, Orta Doğu’da Rusya ile kesişen çıkarlarında ayrışmaları halinin bölgeye barış getirmeyeceğini görmüştür.

    *
    Şimdi bu durumun biricik çözümüne yürünüyor; ABD, İsrail’in güvenliğini merkeze alıyor ve Filistin ile yeni bir barış sürecini başlatmayı öngörüyor.
    Ama İsrail’den istenebilecek bir tavize karşılık, İsrail’e güçlü bir teşvik oluşturmak adına İsrail’in bulunduğu coğrafyada güvenliğini garantilemeyi istiyor- bu yüzden,

    *
    Suriye krizinin çözümü önüne koyduğu “Esad’sız çözüm” rezervi kaldırılmıştır.
    Suriye’nin dağılmaması ya da kuzeyinde Kürtlerin yeraldığı yeni Suriye Federasyonu oluşumu öngörüsünde uluslararası bir konferans düzenlenmesi,tarafların BM arabuluculuğunda müzakere masasına oturması ve iç savaşın sona erdirilmesi,
    Irak alanında da -muhtemelen, bağımsız bir Kürdistan ulus devletinin inşası ve zengin kaynakların bu yoldan alınıp-verilmesi düşünülüyor-ki,bu yöntem Türkiye’nin giderek Kürdistan lehinde küçüleceği anlamındadır.

    *
    Üstelik -birincisi, müzakereler sürecinde Suriye İç Savaşının amili unsurları -mesela, Türkiye’nin egemen bir devlet olan Suriye devletine karşı uluslararası hukuk ihlali varsa -bunun,müeyyideleri ve içtihadları gibi hükme bağlanacak bir çok parametrenin uluslararası sistem ağlarına yansıtılmasının yolu açılıyor.
    İkincisi -son olarak, Boston’daki saldırıda küresel tehdit olduğu bir kez daha anlaşılan ılımlı İslam’la bağnazlaşmış liderler, terör örgütleri ve militanların tasfiyesine başlanılıyor.

    *
    Bu süreç; İran nükleer sorunu ve kimi diğer sorunların da diplomatik çözüme ulaştırılması halinde meşruiyeti ve güvenilirliği tartışılan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde, ulusal çıkarları için ayrıcalıklı pozisyonlarını dünya siyasetinin belirleyicisi yapan “mevcut statüko”nun değişebileceği umududur.
    Eski dünyayı düzenleyen NATO,IMF,Dünya Bankası ve AB gibi gerek ekonomik gerek siyasi kuruluşlarla uluslararası sistemin yeniden düzenlenmesini ve bugünün Orta Doğu’daki paylaşım kavgasının “Kürdistan” üzerinde paylaşımın dengelenmesine dönüşüdür.
    En önemlisi Türk Halkının Türkiye’nin nasıl bir kör kuyuya atıldığını görmesi vesilesidir…

    *
    ABD ve İsrail İslam dünyasında izlediği politik stratejileriyle hem İslami fundamentalizmin etkisizleştirilmesi gerekçesiyle bölgenin işgaline ve askeri şiddetin kullanılmasına zemin hazırlanmasını hem de bölge ülkelerinin siyasal rejimlerinin yeniden biçimlenmesini öngörüyordu..
    İslamcı teröre karşı önlem olarak Ilımlı İslam devletlerinin yaratılması ardından ülkeleri küreselleşme politikalarıyla kapitalist dünya sistemine entegre etmeyi düşündüler.

    *
    Ne ki, insanlar gerçek müslümanlıktan koparılırken, Batı’nın “İslam’a ve peygamberine vurmak için alanlar açtığı,şer’i ahkâma savaş açtığı -bu suretle, insanın şer’i yükümlülüklerin hilafına yaptıklarında hiçbir faziletli inanca bağlı kalmadan özgür olmasına yol açıldığı inancı pekişti.
    Giderek Türkiye ve İslam ülkelerinde İslami fundamentalist hareket, milliyetçi ve laik ideolojiyi koruyan ordularla doğrudan mücadele etmek -yerine,

    *
    İslam’ın yeni entellektüel ve iktisadi eliti, orduları kendi politikaları doğrultusunda kullanmak ve yeni rejimlerinin temelini oluşturmak üzere İslam’ı uysallaştırma ve transformasyona uğratma -bu suretle,İslami Hareketle önce iktidar olmak ardından İslam Birliği hedefinde geliştiler.
    Bugün bu inançtakilerin BM’in esas aldığı insan hakları müeyyidelerini davalarına şahit tutup -mesela,herkesin düşünce,vicdan ve din özgürlüğü ya da herkesin görüş ve yorum özgürlüğünü koruma hakkı vardır iddialarına karşı söz kalmadı!

    *
    Çağdaş akıla-bilime ve vicdan-düşünce özgürlüğü esasına dayanan İslam dini yerine ikame edilen Ilımlı İslam’ın yukarıdaki tezinden hareketle üreyen radikal örgütler -bugün,yıkımın, acımasızlığın,kan ve gözyaşının temsilciliğini yapıyor.
    Yalnızca hedefleri doğrultusunda bu örgütleri kullanan ABD ve İsrail dünyasını değil Çeçenistan,Dağıstan gibi hassas bölgelerde Rusya’yı,Balkan ülkelerini,Uygur Türkleri yoluyla Çin’i,Türk ve İslam’ın olduğu heryeri tehdit ediyorlar.

    *
    ABD ve Rusya yeni müttefiklik ilişkisine giderken -sonuç olarak, İsrail güvenliğinin sağlanmasını teminen İslami fundamentalizmin gerçek anlamda etkisizleştirilmesi sürecini başlatmıştır -ki,bu noktada Türkiye’nin konumunu ve rolünü görmek gerekiyor.

    *
    2005’te İstanbul’da 40 İslam ülkesinden üç yüzü aşkın sivil toplum kuruluşunun katılımıyla “Uluslararası İslâm Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Konferansı: Değişen Dünyada Yeni Bir Vizyon Arayışı” başlıklı konferans düzenlenmiştir.
    İslam dünyası sivil toplum kuruluşları arasında sürdürülebilir gelişim,birlik,karşılıklı işbirliği çerçevesinde teknik ve sosyal faaliyetlerde çalışmalar ve birlik gayesinde ortak refleksler geliştirmenin koordinasyonunun sağlanması öngörüsü ardında,
    40 İslam ülkesinin sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte hedef;İslam coğrafyasının topyekün siyaseti,ekonomisi ve sosyo-kültürel yapısının ılımlı İslam’a dönüştürülmesidir.

    *
    Bugün Başbakanlığa bağlı TİKA, Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansıdır, yukarıdaki amaçla kurulan tüm sivil toplum örgütlerini ve diğer yardım kuruluşlarını da şemsiyesinde tutuyor.
    Ilımlı İslamcı medeniyet kurma iddiasında AKP dış politikasının bazen ekonomik,bazen ilişkide olduğu halklarla ya da ülkelerle bağlantılarını güçlendirmek,bazen yeni nufuz alanları açmak görevi yürütüyor.

    *
    Arap Baharında muhalif hareketini yürüten terör örgütleriyle el-ele islami örgütlere Tunus’ta Libya’da, Mısır’da Suriye’de açıkça hem yurt içinde hem yurt dışında stratejik,taktik hizmet ve lojistik sundular.
    Ya da Balkan ülkelerinde yaygın yolsuzluk ve devlet yapılarındaki zayıflamaya paralel büyüyen İslamcı harekete verdikleri türlü destekle -işte, Kosova’da Forumi, Pagja Studentore, Bashkohu gibi İslami örgütlerin nufuz kazanmasına, Arnavutluk’ta ve Makedonya’da Müslüman Kardeşliği modelini geliştirmeye çalışıyorlar.
    Ya da İslam dini üzerinden Çeçenistan,Dağıstan gibi hassas bölgelerde Rusya’yı, Uygur Bölgesinde müslüman Türklerle Çin’in tehditinde önemli rol oynuyorlar; radikal örgütlerin arkasında akan kanın,dökülen gözyaşının failidirler.

    *
    Paylaşımın dengelenmesi süreciyle Ilımlı İslam politikasında Türkiye’nin fiziki, siyasi ve sosyal yapısının yeniden düzenleneceği anlaşılıyor..
    Re-cep Tay-yip Er-do-ğan derken -Allah muhafaza, Diyarbakır Kürdistan’a, Van Ermenistan’a, Türkiye Konstantinapolis’e mi gidiyor?

    23.5.2013

  • Yolsuzluğa karşı mücadileyi nütfesində rişvət olmayanlar aparmalıdır

    Yolsuzluğa karşı mücadileyi nütfesində rişvət olmayanlar aparmalıdır

    Gülnara İnanc

    Cəmiyyətimizin rüşvət bəlası və bundan qurtulma yolları vətəndaşlar arasında ən çox müzakirə olunan mövzulardandır. Harama meylin genetik ötürülməsi, oğurluğun miqdarından asılı olmayaraq günah olması, ilk yalançının şeytan olması və sair mövzuları islamınsesi.az saytı üçün Azərbaycan İslam Partiyasının sədr müavini Hacı İnqilab Əhədli şərh edir.
    – İslamda rüşvət və oğurluq, yəni halal və haram necə müəyyənləşib?
    – İslamda halal və haram əxlaqi amildir. Halal və haramı tanımaq insanın İslamı ən yüksək səviyyədə əxlaqa malik olmasına dəlalət edir. Əgər hər hansı bir cəmiyyət, rəhbər, məmur haram və haramın yerini bilirsə, onun ədalətinə dəlalət edir. Ədalət əxlaqdan doğur. Hətta insan öz ailəsində , tabeçiliyində olan həddi-buluğa çatmamış övladına qarşı belə ədalətlidir. Bu ədalət insandan ailəsinə, oradan cəmiyyətə siraət edir.
    Peyğəmbər (s.a.s) buyurur ki, mən gözəl əxlaqları həyata keçirirəm. Birinin bildiyi bir mövzunu başqasından səbrlə dinləməsi belə ədalətdir və əxlaqdır. Əxlaq içində bir səbr də var. Həzrəti Məhəmməd (s.a.s) onun vasitəçiliyi ilə İslamı qəbul edən Əbuzər Ğəffaridən məsləhət alırdı. Əbuzər təvazökarlıqdan bunu etmək istəməyəndə Həzrəti Rəsul israrla dedi ki, demirəm ki, mənə elm öyrət, deyirəm ki, mənim yadıma sal. Yüksək əxlaq odur ki, qarşımdakı insanı elə dinləyirəm ki, o, elə bilir ki, mən ondan nəsə öyrənirəm.
    İman gətirdiyimiz Allahın əmrinə görə halal və haram nəyi bilibsə, onu şəksiz və müzakirəsiz qəbul etməliyik. Allah-Təala bizi od, torpaq, hava, su kimi ünsürlərdən əlavə bir İlahi eşqlə yaratdı. Məhəbbətdən yaranan insan onu Yaradanın göstərişlərinə – Qurana sözsüz itaət etməlidir.
    Məhəmməd (s.a.s) buyurur ki, ey Allahın bəndələri, siz xəstə, bütün aləmləri yaradan Xaliq isə həkimdir. Xəstənin sağlamlığı həkimin məsləhətinə qulaq asmaqdadır. Xəstə Həkimə təslim olmasa , o, şəfa tapa bilməz.
    «İnsan» sözünün bir mənası da «unutqan» deməkdir. Qurani Kərimdə Allah dəfələrlə «Allahdan qorxun» əmrini təkrar edir. Allah yaratdığı insanın unutqan olduğun bildiyi üçün ona müxtəlif vasitələrlə – peyğəmbərlər, imamlar, övliyalar və sair vasitələrlə Yaradanı xatırlamağa çağırır.
    Peyğəmbər (s.a.s) bizə səbrli olub dinləməyi və məsləhət almağı bir irs qoyub gedib.
    Halal insanın geyimindən tutmuş yeməyinə, nitqindən tutmuş ailəsinə qədər ictimai-siyasi, şəxsi-mədəni-sosial həyatında olan hər şeyə aiddir. Sözün də halalı və haramı var. Sözlərimizdən şəxsə və cəmiyyətə ziyan gəlirsə, bu artıq haramdır.
    Qazancın da halal və haramı var. Məsələn, əti yeyilməyən heyvanların, spirtli içkilərin satışı da haramdır. Bir insan ki, övladlarına haram tikə yediribsə, həmin uşaqdan halal gözləmək olmaz. Biri Peyğəmbərdən (s.a.s.) soruşdu ki, doğulmuş uşağı necə tərbiyə edim? Allahın Rəsulu cavab verdi ki, sən artıq gecikmisən. Həmin şəxs dedi ki, axı uşaq bu gün doğulub? Mən necə gecikə bilərəm? Məhəmməd peyğəmbər isə cavabında dedi ki, sən o uşağın nütfəsi qoyulanda tərbiyəyə başlayaydın, yəni özündən. Bir ata, malına haram qatmadan çörək qazanıbsa, onun övladı halal-haram bilər. Məsələn, satılan süddən iki cür qazanmaq olar. Biri südə su qatar və heç kəs bilməz deyə haram qazanar. O birisi isə südü olduğu kimi satar və halal pul qazanar. Başqasından aldığın südün qiymətinin üstünə az miqdar pul qoyub qazana bilərsən. Bu halaldır. Ehtiyacın olması insana haram qazanca, başqasının malını qəsb etməyə rəvac vermir. Başqasını aldadanda kimsə bilməsə də sən özün və Allah bilir sənin oğurluğunu və haramını. Əgər cəmiyyətin gözəl əxlaqlı və ədalətli olmasını istəyiriksə, övladlarımızı halal zəhmətlə böyütməliyik. Ədalət elmlə olmur. Ədalət bir də təkrar edim ki, ən yüksək əxlaqdır. Əxlaq və ədalətin mayası insanın nütfəsilə qoyulur və genetik olaraq nəsildən nəsilə keçir.
    Yalan danışmaq böyük günahdır və haramdır, Şeytanın hiyləsidir. İlk yalan danışan Şeytan olub. O, Adəm və Həvvanı aldadıb cənnətdən çıxardı. Halalı yalanla qazanırsansa, bu haramdır. Məsələn, mal əti halaldır, amma onu yalanla evə gətirirsənsə, bu haramdır.
    – Cəmiyyətdə belə bir fikir formalaşıb ki, kasıb kimisə 50 qəpik aldadırsa, yaxud işlədiyi yerdən bir kq. qənd oğurlayırsa bu, haram deyil. Amma məmurun 50 mln. dövlət büdcəsindən etdiyi oğurluq haramdır. Haram çəki və məbləğlə ölçülə bilərmi?
    – Şəriətdə oğurluğun nə 50 qr. var, nə də 50 min tonu. Nə 50 qəpiyi var, nə də 50 mln. manatı. Haram zərrə qədər də olsa haramdır, çox da olsa. Əgər düşünsək ki, az oğurlasam cəzam az olar, çox oğurlasam çox, bu zaman Allahda ədalətli olmaz (nəuzu billah) ki?! Allahın haram dediyini az və çox olmasından asılı olmayaraq haramdır. Ən böyük günah günahları kiçik bilmək, özünə bəraət verməkdir. Yəni, mən filankəsə nisbətdə neyləyirəm ki?! İstər ailə, istər dövlət, istər cəmiyyətdə halal-harama riayət olunsa, Allahın rəhməti o məmləkətin üstünə yağar.
    Korrupsiyanın yayğın olduğu bir cəmiyyətdə yaşayırıq. İslama görə, rüşvət ən böyük əxlaqsızlıqdır. Əgər biri mütəxəssisi işə götürəndə onun biliyi və təcrübəsini nəzərə almayaraq, rüşvətlə işə götürürsə, onlar arasında əxlaq pərdəsi götürülür. Rüşvət alan rüşvət verənin qarşısında xəcalətli olur, ondan işin keyfiyyətini tələb edə bilmir. Məmləkətin taleyüklü məmurları rüşvətlə işləyirlərsə, ən dərin əxlaqsızlıq quyusuna yuvarlanıblar. Məhkəmədə məhkum olunanın günahı təsdiq olunmursa, hakim ədalətli qərar çıxarmalıdır.
    – Hətta bəziləri öz əməllərinə bəraət verərək deyir ki, dövlətin malını oğurlamaq halaldır…
    – Dövlətdən oğurlamaq halaldır kimi bəraətlərin ortaya çıxması cəmiyyətdə korrupsiyanın kök salması nəticəsində yaranıb. Amma bu, oğurluğa və harama bəraət vermir. Dövlət – xalq deməkdir. Dövlətin malını mənimsəyən 9 mln. xalqın malını mənimsəyir. Paltarın çirkini çirkli su ilə yumazlar, təmiz su ilə yuyarlar. Dövlətdən oğurlamağın halal olduğunu deyənlər, çirki çirklə yuyurlar. Əgər hakimiyyətin haqqımızı yeməməsini istəyiriksə, mübarizə aparmalıyıq, haqqımızı onlara verməməliyik, oğru olmamalıyıq.
    Əgər biri gəlib mənim malımı oğurlayıb, mən də bunu üzə vurmuram və gözləyirəm ki, vaxt gəlsin mən də ondan oğurlayım. Allah təala deyir ki, insanlar azad yaranıb. Yalnız Allaha xidmət etməyə, onun qoyduğu qanunlarla yaşamağa çalışsan, cəmiyyət səndən xeyir görər. Allaha xidmət edən dövlətə xidmət edir, xalqa, vətəninə xidmət edir. Allah deyir ki, başqasının malına əl uzatma. Demir ki, kimsə görməsə əl uzat və oğurluq elə. İnsan içində Allah xofu və daxili vicdanı ilə yaşasa, harama əl uzatmaz.
    Allah Quranda buyurur ki, haqqınızı tələb edin. Mübarizənin mərhələləri var. Bütün yolları sınayırsan, haqqının yeyilməsinə imkan vermirsən, rüşvət vermirsən və rüşvət almırsan.
    – Başqa bir fikir yayqındır ki, cəmiyyətimizdə rüşvət verməmək mümkün deyil. Bu, vətəndaşların haqqını rahatca verməsi və haqqı uğrunda mübarizə aparmamasına bəraət deyilmi?
    -İslamda rüşvət vermək də, almaq da günahdır. Bunu deməkdə məqsədim rüşvəti müdafiə etmək deyil. Rüşvəti verməmək və rüşvətə qarşı mübarizə aparmaq lazımdır. Məsələn, donuzun əti haramdır, amma donuz ətindən başqa yeməyə bir şey olmadığı yerdə müvəqqəti olaraq donuz əti yemək olar. Məsələn, əgər birinin övladı ağır xəstədir və təcili əməliyyata ehtiyacı var. Onu dövlət xəstəxanasına gətirəndə həkimlər ona yaxın durmur və səndən rüşvət istəyir. Bu halda valideyn rüşvətə qarşı olsa da , mübarizə aparmaq istəsə də çaşır. Çünki onun övladının taleyi həll olunur. Düzdür, bu halda biz rüzvət verməklə mübarizədən soyuyuruq, lakin həmin valideynin yerinə özümüzü qoysaq neyləyəcəyimizi demək çətindir.
    Millət rüşvətlə və digər eybəcərliklərə qarşı mübarizədə israrlı olmalıdır. Allah Təala deyir ki, bir millət öz taleyini dəyişmək istəməsə, Mən onun taleyini dəyişməyəcəym. Biz bir millət kimi həm halal və haramı tanımalı, həm də onu təbliğ etməliyik. Özümüz bu qaydaya riayət etməliyik, yəni rüşvət verməməliyik, rüşvət almamalıyıq ki, bunu başqalarına təbliğ edək. Yalnız bu halda təbliğatımızın təsiri olacaq.
    Peyğəmbərin (s.a.s) yanına bir kişi öz oğlunu gətirdi. Uşağın qızdırması vardı. Peyğəmbər (s.a.s) ondan soruşdu ki, uşaq gün ərzində nə yeyib. Məlum olur ki, uşaq xurma yeyibmiş. Məhəmməd səlavatullah kişiyə deyir ki, indi uşağı apar, sabah gələrsən. Sabahısı gün gələndə isə kişiyə deyir ki, qoy uşaq daha xurma yeməsin. Kişi deyir ki, bəs niyə bunu dünən demirdin. Mən bu qədər yolu gedib gəldim. Peyğəmbərimiz (s.a.s) deyir ki, dünən mən özüm xurma yemişdim. Odur ki, sözümün təsiri olmazdı. Korrupsiyaya qarşı korrupsiya ilə məşğul olmayan, rüşvət almayan insanlar məşğul olmalıdır.
    Təbii ki, həyatda mübariz, prinsipial insanlar var. Onlar nə qədər çətinlik olursa – olsun rüşvət vermirlər və almırlar. Təəssüf ki, hələ də cəmiyyətimiz mübarizəyə hazır deyil. Çünki rüşvət alan məmurların və rüşvət verən vətəndaşların nütfəsi haramla qoyulub. Peyğmbərimiz deyirdi ki, dibinə şərab tökülən ağacın meyvəsi 150 il haramdır.
    İnsanlar var ki, ondan rüşvət istəməməmiş sənədlərinin arasında pul qoyur. Təəssüf ki, cəmiyyətimizdə rüşvət şərti refleksə çevrilib.
    Azərbaycanda mənəvi maarifləndirmə olmalıdır. Amma bununla məşğul olan adamlara qarşı yasaqlar qoyulub. Xalqı idarə edən hakimiyyət tövbəkar olmalıdır. Hətta onların günahlarına bəzi dindarlarımız belə rəvac verir.
    – İnsanları Həccə göndərməklə savab qazanmağa çalışan məmurlarımız da var. Bu yolla haramın günahı yuyularmı?
    – Həccə getməyin şərtlərinə görə, sağlamlığım olmalı, maddi imkanım olmalıdır. Əgər mən Həcc üçün yetişmişəmsə, kimsə mənim ziyarətimin xərcini çəkmək istəyirsə, bu, savabdır. Amma Həcc pulunu verən şəxsin qazancının mənbəyi bilinməlidir- halal və haram olması məlum olmalıdır. Əgər biri, haramla pul qazanıbsa, özünü Allahın qabağında qarantiyaya almaq istəyirsə, yəni Allahla ticarət edirsə, bu, haramdır. İnsan imanlı olsa, özünü hazırlayar və əvvəl-axır Həccə gedər.
    Əgər nazir, yaxud başqa bir məmur, rüşvətindən deyil, aldığı halal maaşının zəkatını və xümsünü verdikdən sonra, ailəsinin illik gəlirini çıxardıqdan sonra yerdə qalan pulunu toplayıb kimisə həccə göndərə bilər. Məni həccə göndərən kəsin məqsədi də məlum olmalıdır. Bəlkə həmin şəxs məni gələcək siyasi məqsədləri üçün istifadə etmək niyyətindədir. Kimsə birini Məkkəyə göndərirsə, həm xərcin halallığı , həm də göndərənin məqsədi məlum olmalıdır ki, başqalarına alət olmasın. Məmurların əksəriyyəti dindarları həccə məhz siyasi məqsədlərlə göndərdiyinə əminəm.

  • MALAYA VE ANTELOPE

    MALAYA VE ANTELOPE

    MALAYA VE ANTELOPE

    HÜSEYİN MÜMTAZ

    Başlıktaki isimler size hiç yabancı gelmesin.. Her ikisinin de Türk tarihinde çok önemli yerleri var..

    Hiç unutulmamalıdırlar, asla akıldan çıkarılmamalıdırlar.

    Gelecek nesillere öğretilmeli, millî bir miras gibi nesilden nesile aktarılmalıdırlar.

    1839’da başlayan yolculuk devam ediyor.. “Gavura gavur denilmeyecek”den 174 yıl sonra ilk olarak “teröriste terörist denilmeyecek” durağına ve son olarak da “haine hain denilmeyecek” kavşağına geldik.

    Karabük’te bir konuşma yapan M.A.Şahin,  yıllardır Vahdeddin’in vatan haini gösterildiğini ve bu görüşe katılmadığını söyleyerek, “Milli Eğitim Bakanımız Nabi Avcı’ya çağrıda bulunuyorum, son padişahla ilgili hala aynı hüküm devam ediyorsa tarih kitaplarını değiştirin” demiş.

    Olur..

    Her şeyi hallettik, de sıra Vahdettin’e geldiydi..

    Tarihin, M.A. Şahin’in okumadığı bölümünü biz okuyalım..

    Bütün bildiklerinizi unutun, şu tek örnek yeter mi yetmez mi karar verin.

    “İngiliz Yüksek Komiseri Sir Rumbold, Halife Vahdettin’in görüşme isteğini öğrenince 6 Kasım 1922 günü tercümanı ile birlikte kendisini ziyarete gitti.

    Vahdettin sözü uzatmadan sordu: ‘İki yıl önce yetkili makamlarınız, bir tehlike olduğu takdirde, beni koruyacakları hakkında söz vermişlerdi. Bu söz şimdi de geçerli mi?’

    ‘Evet efendim şimdi de geçerli.’

    Vahdettin korku içindeydi:‘İlk fırsatta İstanbul’dan ayrılmak istiyorum. Beni nereye götürürsünüz? Mısır’a mı, Kıbrıs’a mı, nereye?’

    Sir Rumbold, ‘Mısır tehlikeli, Kıbrıs da olmaz. Geçici olarak başka bir yer olabilir. Mesela Malta. Ayrılış gününü kararlaştırdığınız zaman General Harrington’a birini yollayınız’ dedi.

    Vahdettin 10 gün sonra General Harrington’a gizli bir mektup gönderdi:

    ‘İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere devlet-i fahimanesine iltica ve bir an evvel İstanbul’dan Mahall-i ahara naklimi (başka yere götürülmemi) talep ederim, efendim. 16 Kasım 1922. Müslümanların Halifesi Mehmet Vahdettin.’

    Ertesi sabah saat 06.00’da Vahdettin Efendi, oğlu Ertuğrul ve bazı adamları ellerinde bavullar, çantalar ve içi para ve mücevher dolu olan çantayı sıkı sıkı tutan Halife’nin doktoru Reşat Paşa sarayın Merasim Köşkü’nün arka kapısında buluştular.

    İngilizlerin gönderdiği iki ambulansla iki otomobile bindirildiler ve Kabataş rıhtımına getirildiler. Oradan İngiliz bayrağı taşıyan bir motora bindirilerek açıkta bekleyen Malaya Zırhlısı’na götürüldüler.

    Motor, Malaya Zırhlısı’na yanaştığında Vahdettin, General Harrington’a teşekkür ettikten sonra ‘Eşlerimi size emanet ediyorum general’ dedi.

    Malaya Zırhlısı’na çıkan Vahdettin işbirliği ettiği İngilizlere sığınarak ülkesinden kaçtı”.

    İşte böyle..

    Malaya; Vahdettin’in memleketten tüymek için kapağı attığı İngiliz Zırhlısının adıdır.

    Söz Malaya’ya gelince ister istemez Antelope de geliyor akla..

    Sultan II’inci Abdülhamit; “Cennetmekân”, “Ulu Hakan”, “Kızıl Sultan” “Gök Sultan” Abdülhamit, Vahdettin’in ağabeyidir.

    “Padişah ve bakanları devamlı toplantı halindeydi. Her an İstanbul’un Rusların eline geçmesinden korkuyorlardı. 24 Ocak 1878’de İngiliz Hükümeti donanmasını İstanbul önlerine göndermeye karar verdiğinde, Londra’dan gelen şifreyi Layard, Yıldız Köşkü’ne iletti.Ertesi günü bu haber İstanbul’da yayıldı. Türkler ve yabancı azınlıklar haberi sevinçle karşıladılar. Binlerce azınlık mensubu insan Marmara Denizi’ni gören yerlerde toplanarak coşku ve sevinç içinde İngiliz donanmasının İstanbul önlerine gelişini beklemeye koyuldu.

    Fakat İngilizler bu kararı ani olarak değiştirdi…

    …İngiliz donanmasının gelişini iptal eden karar İstanbul’da bir şok etkisi yaptı; İngilizlerin yardımına bel bağlayanları derin bir hayal kırıklığına uğrattı. Babı Âli panik içindeydi. Başta Padişah Abdülhamit olmak üzere devlet büyükleri Rusların İstanbul’u ele geçirmek için harekete geçecekleri korkusu içinde sığınacak bir yer arıyorlardı…

     …Padişah Abdülhamit bu düzensizlik ve panik içinde hayatının tehlikede olduğuna inanıyordu. İngiliz Büyükelçisi Layard’a gizli bir mesaj göndererek fevkalade ahval tahtında kendisi ve ailesi için İngilizlere sığınma isteğinde bulundu. Böyle bir durumda Abdülhamit ve ailesi için İngiliz Elçiliği hücumbotu Antelope hazırlandı”.

                       (“İngiliz Yönetiminde Kıbrıs-2”. Ahmet Gazioğlu. CYREP Yayınları. İstanbul. Nisan 1996. Sayfa 8. Layard’ın eşinin hatıralarına atfen)

                    Ağabey Abdülhamit’in Antelope’sinin, kardeşi Vahdettin’in Malaya’sı gibi hiçbir zaman kullanılmamış olması; böyle bir istekte bulunulduğu gerçeğini örtbas etmeye, tarihten silmeye yetmez..

    Şimdi soru şu;

                    Yabancı bir orduya sığınan-sığınmaya kalkana; devlet başkanı/padişah/sultan/kral… bile olsa ne denir?

    ??

                    Demek ki neymiş, içinde bulunduğumuz “restorasyon” döneminde “teröriste terörist-haine de hain denilmeyecek”miş..

                    Malaya ile Antelope’yi de bir kenara not alın..

                    Tarih yazmak öyle kolay değildir efendiler, herkesin harcı da değildir…

    Ama önce okumak, hazmetmek gerekir.

                    Çünkü “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir, yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”

    Vesselâm.. 22 Mayıs 2013

     

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

  • Bodrum Sağlık Vakfı’ndan “Merhaba Çin…”

    Bodrum Sağlık Vakfı’ndan “Merhaba Çin…”

    Bodrum Kaymakamı Mehmet Gödekmerdan, “Merhaba Çin” gecesinde Çin Büyükelçiliği Kültür Müşteşarı Yu Jian’a plaketini veriyor, sağ başta Bodrum Sağlık Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet S. Biçer ile birlikte.

    “Merhaba Çin” gecesi öncesi verilen kokteyde soldan sağa: Red Dragon Çin Restoranlarının işletmecisi Haşim Işık, Bodrum Deniz Ürünleri Market sahibi Fahrettin Arslan, gazeteci , Çin Büyükelçiliği Kültür Müsteşarı Yu Jian ile birlikte.

    Merhaba Çin” gecesine katılan Türk sinemasının unutulmaz jönü Salih Güney, Çin Büyükelçiliği Kültür Müsteşarı Yu Jian, Halk Eğitimi Merkezi öğretmeni Müzeyda Tokmak Buluz birlikte

    Bodrum Sağlık Vakfı Halkla İlişkiler Müdürü Şafak Yaşar “Merhaba Çin” in tanıtımını ve sunumunu başarı ile yerine getirdi.

    “.

    Geceye katılan protokol Çin etkinliklerini ilgi ile izledi.

    Bodrum Sağlık Vakfı, bir ilke daha imza attı. 17 yıldır kar amacı gütmeden sağlık alanında hizmet veren Bodrum Sağlık Vakfı, şimdi de Bodrum turizmine katkı sağlamak amacı ile “Merhaba Çin” adı altında bir gece düzenledi. Sağlık hizmetlerinin yanı sıra kültürel ve turizme yönelik çalışmaları ile dikkati çeken vakfın düzenlediği “Merhaba Çin” gecesi Oasis Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi. Kısa bir süre de olsa, Bodrumlular’ı yemekleri,müzikleri, sohbet ve slaytları ile Uzakdoğu’nun sihirli ülkesi Çin’e taşıyan bu gece öyle sanıyoruz ki uzun süre hafızalardan silinmeyecektir.

    Bodrum Sağlık Vakfı kurulduğu günden bugüne sağlık alanında verdiği hizmetler yanında kültürel ve turizme yönelik etkinliklerin de içinde olmuştur. Vakfın Yönetim Kurul Başkanı Ahmet S. Biçer’i yakından tanıyoruz. Yine Vakfın Yönetim Kurulu üyesi Gazeteci ağabeyimiz Can Pulak, Vakfın Genel Sekreteri Şafak Yaşar ve diğer yöneticilerle Bodrum Sağlık Vakfı 17 yıllık geçmişinde hem kıskanılacak, hem de örnek alınacak bir konuma taşınmıştır. Vakfın çalışmaları ile ilgili bir başka yazımızda sizlerle birlikte olacağız. “Sevgi engel tanımaz” sloganı ile yola çıkan ekibin bitmez tükenmez enerjisi ile çalışmalarına ortak olmak hepimiz için bir görev olmalıdır.

    TÜRK-ÇİN DOSTLUĞUNA DESTEK

    Bodrum turizminde Çinli turistlere ayrı bir önem ve yer veriliyor. Bu amaçla Bodrum-Çin arasında bir köprü kuruldu. Çin’deki Turizm Fuarlarına katılan Bodrumlu turizmciler, bazı bağlantılara da imza attılar. Artık, Bodrum otellerinde, sokaklarında Çinli turistlerle karşılaşmak sürpriz olmuyor. İşte Bodrum Sağlık Vakfı da “Merhaba Çin” ile bu çalışmalara katkı sağlamayı hedeflemiş bulunuyor.

    Bilindiği gibi geçen yıl Türkiye’de “Çin Yılı” kutlandı. Bu yıl da Çin’de “Türk Yılı” kutlanıyor. Bodrum’da gerçekleştirilen “Merhaba Çin” gecesi ile bir anlamda bu yıla ve dostluğa da destek verilmiş oldu. Çin Büyükelçiliği Kültür Müsteşarı Bay Yu Jian’ın da katıldığı gecede Çin Schiuan Konservatuarı Geleneksel Çin Müzik Orkestrası’nın 16kişilik sanatçı kadrosu Bodrum’lulara unutulmaz bir müzik ziyafeti çekti.

    Anadolu Ajansı Pekin Temsilciliği yaptığı dönemde TRT, NTV, BBC serbest muhabirliği de yapan Kamil Aydoğdu’nun Çin’deki anılarını dile getirdiği gecede, uluslararası alanda fotoğraf sergileri ve gösterileri gerçekleştirmiş olan fotoğraf sanatçısı Oğuz Hamza, Çin’de çektiği ilginç fotoğraflarını bir slâyt gösterisi ile izleyicilerle paylaştı. Biz, meslakdaşımız Kamil Aydoğdu’nun küresel bir güç olan, ekonomide dünyada hızla büyüyen Çin’de Türk medyasından temsilciliklerin bulunmamasının çok büyük eksiklik olduğu görüşüne aynen katıldığımızı da burada ifade edelim.

    HEDEF BODRUM’U DAHA İYİ TANITMAK

    Hiç kuşkusuz böylesin etkinliklerde sponsor olarak destek de çok önemlidir. Bodrum Sağlık Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet S. Biçer, kendilerini destekleyen kuruluşlar konusunda kısaca şu bilgileri de veriyor:

    “ Bu etkinliği oluşturmak için yola çıktığımızda sponsorlukları ile bizi yalnız bırakmayan Bodrum Kaymakamlığı, Bodrum Belediyesi, Via Turizm, THY Bodrum, Chinese İnn Oasis, Gala Müzik, Oğuz&Özay Ajans ve Boytav’ın yanı sıra gönülden destek olan Bodrum Belediyesi Halkla İlişkiler Birimine, Denizciler Derneği’ne, Ada Digital’e, Bodrum Müze Müdürlüğüne, teşekkürlerimizi sunarız.”

    Bu tür etkinlikler Bodrum’un tanıtımına çok önemli katkılar sağlayacaktır. Uzun süre Ankara’da görev yapan, değerli dostumuz Çin Büyükelçiliği Kültür Müsteşarı Yu Jian ile birlikte 4 Çinli gazeteci de Bodrum’a geldiler. Bodrum’u ve turizmi Çin’deki gazete ve dergilerinde tanıtacaklar. Burada yaptıkları röportajları ve izlenimlerini de köşelerine taşıyacaklar. Etkinlik sonrası kendileri ile görüştük. “Bodrum, Çinli turistler için bir cazibe merkezi olabilir. Çok güzel, çekici ve dinlendirici bir yer. Tarihi eserlerle de dikkatleri çekiyor” görüşünde birleşiyorlar. Bu tür tanıtım ve dostluk ilişkilerinin sürekliliğinde de fayda gördüğümüzün altını çizelim.

    Daha önce BOYTAV ve Bodrum Belediyesi Çin’deki Turizm Fuarı’na katılmış, Bodrum’u burada kurulan bir stant ile tanıtmışlardı. Şimdi, Bodrum’da Çince broşürler ve tanıtım kitapçıkları ile bu hizmet destekleniyor. Bodrum Sağlık Vakfı gibi kuruluşların da böylesi etkinliklerle bu hizmet kervanına katılmış olmaları hiçbir zaman küçümsenmemelidir. Biz, bu nedenle tüm Bodrum Sağlık Vakfı yöneticilerini yürekten kutluyoruz.

  • Politik Satranç

    Politik Satranç

    KKTC’nin politik hayatında bu son birkaç hafta içinde yaşananlar, bir ömürde ancak kazanılacak siyaset dersi değerinde. Santranç oyunundaki taşların birkaç hamle sonrasını hesap etmenin heyecanı yaşandı son birkaç günde.

    Geçen haftanın politik oyunu, muhalefet partilerinin, yanlarına UBP içindeki muhalefet kanadını alarak, önce İrsen Küçük hükümetine Güvensizlik Oyu verip düşürmek, sonra da 27 sandalyelik bir hükümet kurmak ve seçimi de 29 Eylül’de yapmaktı.

    UBP içindeki muhaliflerin stratejisi de, İrsen Küçük hükümetini düşürdükten sonra Bakanlar Kurulunda yer almak, geçici Başbakanlığa talip olmak ve İrsen Küçük taraftarlarını bir kenara itip UBP’ye hakim olmaktı. Bu operasyon için de 29 Eylül’e kadar olan dört buçuk aylık zaman dilimi yeter de artardı bile.

    Bu harekatın detayları inceden inceye hesaplandı. Kusursuz mükemmel bir parti içi harekat ve hükümet düşürme operasyonu gibi gözüküyordu, her ne kadar UBP’li muhaliflerin, Meclisteki muhalefet ile birleşip kendi partileri olan UBP’nin kurduğu hükümeti düşürmenin planını yapmış olsalar da.

    Bu güne değin ben dünya politikası içinde, yaşanılan siyasi olayları takip edebildiğim ülkeler arasında, kendi partisini iktidardan düşürmek için muhalefet ile işbirliği yapmış olan bir siyasi partiye daha rastlamadım, Yunanistan olsun, İtalya olsun, İsrail olsun veya da diğer bölgemizdeki ülkeler olsun. Bırakın muhalefet ile işbirliği yapmayı, sıkı fıkı olanın veya da Meclis kürsüsünden alenen kendi hükümeti aleyhine konuşanın bile siyasi hayatı hemen bitiyor bu ülkelerde. Seçmen ve parti yönetimi asla affetmiyor.

    Başbakan İrsen Küçük’ün Türk günü kutlamalarına katılmak ve bir dizi geleceğe yönelik müzakereler yapmak için ABD’de olmasından da faydalanılarak Güvensizlik oyu konusunu kendisi yurt dışındayken Meclise getirmek, kurulan kusursuz oyunun ilk adımı oldu.

    Olmaya oldu da, fena halde duvara çarptı ve içinde Başbakanlık koltuğunun hayallerinin de yer aldığı pembe hayaller, kırılan kocaman bir camın yere düşen küçücük parçaları gibi parça parça olup yerlere saçıldı.

    Alelacele, Güvensizlik Önergesinin verileceği günden bir gün evvel KKTC’ye dönen Başbakan İrsen Küçük, bu politik satrancın en önemli ve en öldürücü adımını atarak UBP’nin ezeli rakibi CTP ile erken seçim konusunda mutabakata varıp, seçim gününü 28 Temmuz’a çekti.

    Meclisin Hukuk ve Siyasi İşler Komitesinde aynı gün görüşülüp, bu komiteyi oluşturan UBP ve CTP milletvekillerinin oy birliği ile kabul edilen öneri, Meclis Genel Kurulunda görüşülmek üzere Başkanlık Divanına da sıcağı sıcağına sunuldu.

    UBP son sekiz ay içinde 2 kez Kurultay yaptığından seçime hazır. CTP’de de köy ve ilçe bazında tüm gerekli kongreler yapıldığından ve son adım olarak Parti Başkanlığı kaldığından, CTP de seçime hazır.

    Geriye erken seçime mali ve örgütsel olarak hazırlanmaya fırsat bulamamış iki küçük parti ile UBP içindeki 8 muhalif milletvekili kalıyor.

    UBP’li muhaliflerin, kendi hükümetlerine karşı muhalefet ile birleşip UBP Hükümetini düşürmek amaçlı Güvensizlik Oylaması Önergesine imza atmaları, UBP Disiplin Kuruluna verilmeleri için yeterli bir neden.

    UBP iç tüzüğüne göre de Disiplin Kuruluna verilmiş partililerin, Disiplin Kurulu haklarında karar verene dek seçimlerde herhangi bir mevkiye aday olmaları olanaksız. Bu nedenle bu 8 muhalif UBP’linin 28 Temmuz seçimlerinde UBP listesinde yer almaları mevcut Tüzüğe göre mümkün değil.

    Seçim ve Halk oylaması Yasasına göre, siyasi partilerin 5 ilçede örgütlenmelerini 90 gün evvelden tamamlamış olmaları gerektiğinden, bu 8 muhalif milletvekilinin yeni bir siyasi parti kurması da olanaksız.

    Seçenek olarak geriye, bir başka partiye geçmeleri ve onların listesinden aday olmak kalıyor. TDP ve CTP’nin bu muhalif milletvekillerini kabul etmeyeceği kesin. Tek çare ve yegane siyasi kapı olarak geriye DP kalıyor, seçime 90 gün kala örgütlenmesini 5 İlçede tamamlamış ve mukayyite bildirmiş başka bir siyasi parti olmadığından.

    Bu sekiz UBP’li muhalif milletvekili için yolun sonu sanki de uzaktan gözüktü. Hırs mantığın önüne geçince, sonrası illaki kayıp, illaki felaket oluyor.

    Deneyim çok önemli politikada. Deneyimin yoksa veya da yeterli değilse, rakibin seni silindir gibi ezip geçiyor aynen bu oyunda olduğu gibi.

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    22 Mayıs 2013

  • Cemaatin kalbine operasyon

    Cemaatin kalbine operasyon

    ODA TV’nin bildirdiğine göre İçişleri Bakanı Muammer Güler’in Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığı’na yeni atama yapmasıyla birlikte kadro operasyonu başlatıldı. Daire başkanı olarak atanan Engin Dinç’in göreve gelmesiyle birlikte dairede başkan yardımcısı ve şube müdürü olarak görev yapan 13 kişinin başka birimlere tayini çıkarıldı. Tayini çıkarılan personelin yerine 20 yeni atama yapıldı.

    ‘SIRADIŞI’ OPERASYON

    Milliyet’in aldığı bilgiye göre, Reyhanlı’da yaşanan bombalı araç eylemi sonrasında istihbarat birimleri arasında zafiyet tartışmaları kamuoyundaki yerini korurken, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi’nde “sıradışı” tayin operasyonu gerçekleştirildi.

    İçişleri Bakanı Muammer Güler’in iki hafta önce göreve getirdiği yeni EGM İstihbarat Dairesi Başkanı Engin Dinç’in göreve başlamasının hemen ardından daire bünyesinde kadro değişikliği için düğmeye basıldı. Daire başkan yardımcıları ve şube müdürlerinden oluşan 13 üst düzey yöneticinin tayini Polis Akademisi Başkanlığı’na çıkartıldı.

  • Türkiye, bölgede “tarafsız” konuma gelebilir mi?…

    Türkiye, bölgede “tarafsız” konuma gelebilir mi?…

                                               Suriye’deki iç çatışmaların daha uzun süre devam edeceği görülüyor. Amerika, Suriye konusunda son noktayı koydu ve Türkiye bölgede tek başına kaldı. Reyhanlı saldırısı da, Türkiye’nin bölgede en riskli bölge konumunda olduğunu bir kez daha gösterdi. Esad rejimine karşı muhalifleri destekleyen ve tarafsız olmaktan çıkan Türkiye’nin kendisine çeki düzen vermesi ve yeni, tarafsız politikalar üretmesi gerektiğini düşünüyoruz. Geç de olsa, Türkiye bunu başarabilecek güçtedir.

                                                 Uluslar arası Kriz Grubu’nun Türkiye Proje Direktörü Hugy Pope, konu ile ilgili bir analiz yaptı. Türkiye’nin dengeli bir pozisyona çekilebileceğini söyledi. Pope, açıklamalarında “Türkiye, Suriye’de Sünni kampın tarafını tutarak ne kadar partizan bir Sünni aktör olarak algılandığının farkında değil, hem de Sünni kampın içindeki bir gruba destek vererek” diyor. Burada Başbakan’ın ve dışişleri Bakanı’nın resmen mezhepçilik yaptığını anlatmaya çalışıyor.

                                                  BÖLGESEL SORUN YAŞIYORUZ

                                                    Körü körüne Suriye batağına girdik, şimdi çırpınıyoruz ve bu işi başlatanlar tarafından da yalnız bırakıldık. Başbakan Erdoğan da Dışişleri Bakanı Davutoğlu da yaptıkları açıklamalarda, hiçbir devletin Suriye konusunda elini taşın altına koymadıklarından yakınıyorlar. Biz, Cumhuriyet tarihimizde en kötü ve hatalarla dolu dış politika uygulamasının Suriye’de gerçekleştirildiğini söylüyoruz.

                                                  Bir de Türkiye’nin desteklediği grupların Suriye’de uyguladıkları vahşet görüntülerin dünya medyasında ve sosyal paylaşım sitelerindeki yayınlanması, Suriye batağında Türkiye’nin konumunu ve geldiği noktayı da gözler önüne seriyor.  

                                                     Şu anda bölgesel bir sorun yaşıyoruz. Bu sorunu, kendi başımıza kendimiz sardık, Başbakan da, Dışişleri Bakanı da hala bunu kabullenmiyorlar. Erdoğan, konuşmalarında Birleşmiş Milletlere sitem ediyor, Güvenlik Konseyi’nin görevini yerine getiremediğinden yakınıyor. Bunları bir kenara bırakın, siz bölgesel sorunun içinden tarafsızlığınız koruyarak çıkmanın hesaplarını yapın, doğru olan bu olacaktır.

                                                        BÖLGE ÜLKELERİNDE GÖRÜŞ AYRILIĞI

                                                            Şimdi de, bölgeyi daha da ısıtacak gelişmelerin ayak seslerini duyar gibiyiz. Suriyeli muhalifleri destekleyen bölge ülkeleri arasında görüş ayrılıkların ortaya çıkması ile Türkiye daha da zor duruma düşebilir. Müslüman Kardeşler’in, Suriye’de yönetimi ele geçirmesine karşı çıkan Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün “Kesinlikle buna izin vermeyeceğiz” diyorlar. Mısır ve Tunus’taki Müslüman Kardeşleri destekleyen Türkiye ve Katar şimdi karşı cephede kaldı.

                                                   Geçenlerde İngiltere’nin saygın gazetelerinden Guardian’ın başyazısında da bu konu gündeme taşındı. Bölgenin daha da karışacağına, Türkiye’nin bu ateş çemberinden kurtulmasının imkânsız hale geleceğine dikkat çekilen başyazıda şu noktalara da vurgu yapılıyor:

                                                    “Doha ve Türkiye’deki Suriyeli gruplar arasında bölünmeler var. Müslüman Kardeşler’in Suriye’de kontrolü ele geçirmesine izin vermeyeceklerini söyleyen Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün ile, Mısır ve Tunus’taki Müslüman Kardeşler’in hakimiyetindeki rejimleri destekleyen Türkiye ve Katar arasındaki çatlak büyüyor. Kuseyr’de Sünni El Kaide, Şii Hizbullah’a karşı savaşıyorsa, Körfez’deki Sünni rejimler birbirlerinin dış politikalarını da batırıyor demektir.”

                                                              TARAFSIZLIK POLİTİKALARI

                                                      Bizim baştan bu yana endişe ettiğimiz mezhep çatışmalarının böylece daha da genişleyeceği görülüyor. Aslına bakılacak olursa bölgedeki mezhep çatışmaları Amerika, İsrail ve Batı’nın işine geliyor. “Müslümanlar birbirini boğazlasınlar. Biz de tek kurşun atmadan bunu izleyelim” politikası uyguluyorlar. Başbakan Erdoğan’ın Amerika gezisinde Başkan Obama ile görüşmesinden sonra bu konu daha da açığa çıkmıştır.

                                                        Suriye’deki iç çatışmalarda hiçbir ülke elini taşın altına koymuyor, Türkiye’nin izlediği politikaları desteklemiyorsa, buraya bir nokta koymak gerekiyor. Türkiye, artık bölgede tarafsız olmak, kendisine çeki-düzen vermek ve çatışmaların boyutunun daha da genişlemesinin önüne geçecek politikalar üretmek durumundadır. Dikkat edilecek olursa, Suriye krizinde en fazla zarar gören ülke durumundayız. Şimdi de bölge ülkeleri arasında patlak veren görüş ayrılıkları Türkiye’yi daha da zora sokacak bir gelişmedir.

     

     

  • Türkiye Nükleer Enerjiye Kavuşuyor

    Türkiye Nükleer Enerjiye Kavuşuyor

    Türkiye, Rusya’nın Mersin’de yapacağı nükleer santralin ardından Sinop’ta inşa edilecek ikinci nükleer santral için Japonya ile anlaşmıştır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Japon Başbakanı  Şinzo Abe, 3 Mayıs’ta  Sinop’a yapılacak olan ve 2023 yılında faaliyete geçmesi  planlanan 22 milyar dolarlık bir nükleer enerji santrali kurulması protokolünü  Ankara’da imzalamıştır.

    4 üniteden oluşacak santralin kurulu gücü 4 bin 480 megavat olacaktır. Yıllık 40 milyar kilovat saat elektrik üretecek santralin ilk ünitesinin 2023 yılında, son ünitesinin ise 2028’de üretime geçmesi planlanmıştır. Santralin yaklaşık 7-8 milyar dolarlık bölümü Türk şirketleri tarafından yapılacaktır.

    Türkiye’de nükleer çalışmalar,  atom enerjisinin barışçı amaçlarla kullanılması konusunda düzenlenen 1’nci  Cenevre Konferansı’ndan  sonra 1955 yılında başlamış, 1961 yılında  Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi‘nde eğitim ve  araştırma nitelikli  1 MW gücünde bir deney reaktörü kurulmuştur.

    Elektrik üretimi için tasarlanan nükleer santralle ilgili ilk fizibilite etüdleri 1968 yılında başlatılmış, 1976 yı­lın­da nük­le­er san­tral iha­lesi için gi­ri­şim­de bulunulmuştur. 2 Ka­sım 1983 tarihinde Nükleer Elektrik Santralleri Kurumu  kararnamesi yayınlanmıştır.

    Kenan Evren Türkiye’de üç ayrı tipte üç nükleer santralın kurulacağını açıklanmasına rağmen NELSAK kararnamesi uygulamaya geçirilememiş, 1988 yılında TEK Nükleer Santraller Dairesi de kapatılmıştır.

    2010-2020 yılları arasında 5 bin megavatlık üç nükleer santral kurmayı amaçlayan Nükleer Enerji Yasası 17 Ocak 2007 tarihinde  çıkarılmış olmasına rağmen  dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, santralı kuracak şirketle ilgili olarak anayasaya aykırılıklar olduğu gerekçesiyle yasanın üç maddesini veto etmiştir.

    Türkiye’de bazı kesimler nükleer enerjiye karşı çıkmaktadır. Ama, Türkiye’nin enerji açığı olan bir ülke olduğunu, elektrik enerjisi üretimi için her yıl dışarıya milyar dolar  ödendiğini bilmemektedir.

    2010 yılındaki 71.6 milyar dolarlık dış ticaret açığının 34 milyar dolarla yaklaşık yarısı, net enerji ithalatından kaynaklanmıştır.  Ham petrol ve doğal gaz ile akaryakıt, sıvılaştırılmış petrol gazı ve kömür gibi enerji maddeleri ithalatına ödenen net fatura ise 40 milyar doları aşmıştır.

    Türkiye’de 2012 sonu itibarıyla  elektrik enerjisi kurulu gücü 57.072 MW`tır. 2012 yılı elektrik enerjisi üretimi ise  239,1 milyar kWh`tir. Elektrik enerjisi üretimi giderek  doğal gaza kaymaktadır. Bu da dışa bağımlılığı artırmaktadır.

    Aşağıdaki grafikten bu durum açık bir şekilde görülmektedir. 2012 yılında sistemin maksimum ani puantı 27 Temmuz`da 39.045 MW olarak gerçekleşmiştir.

    27 Avrupa ülkesi ile seçilmiş 15 G-20 ülkesi arasında nükleer enerjiye sahip olmayan dört  ülkeden biri  Türkiye’dir. AB ülkelerinde  elektrik enerjisi üretiminin yüzde 27.4’ü, ABD de yüzde 7.1’i, Rusya’da yüzde 16.5’i, Çin’de yüzde 1.9’u nükleer kaynaklıdır.