Blog

  • K I R K A L T I L I K

    K I R K A L T I L I K

    ABD Suriye ve çevresinde yaşanan ekonomik,siyasi,askeri ve islami terör krizinin komşu ülkelere, bölgeye -hatta, dünyaya yayılma olasılığını geç de olsa farketmiştir.
    Bu yüzden Rusya ve Çin’in küresel barış, istikrar ve gelişmeye katkı sağlamaları -mesela,İsrail-Filistin arasında yeni bir barış planı çerçevesinde, İsrail’e güçlü bir teşvik oluşturulmak üzere Suriye savaşının ve radikalizmin bölgeye yayılmasının önlenmesi, yeni Suriye’nin kurulması ve İran’ın nükleer programına ilişkin işbirliği karşılığında BM Teşkilatı merkezli hukukun üstünlüğünün uluslararası sistem ağlarına yansıtılmasında uzlaşılmıştır.
    İşte, hep birlikte Suriye’ye siyasi çözüm için Cenevre Konferansına gidiliyor…

    *
    Bu noktada Recep Tayyip Erdoğan, Suriye’yede iç savaşa yönelik siyasi diyalog ve çözüm yollarını tıkamak, başta Nusra Cephesi ve bu cephenin tabi olduğu El Kaideli teröristler olmak üzere daha başka silahlı terör gruplarının toplanmaları, barınmaları, silahlandırılmaları, eğitilmeleri, finanse edilmeleri ve Suriye topraklarına geçirilmeleri için Türkiye topraklarını merkezlere dönüştürmek,
    Direk ve dolaylı yollarla Suriye’nin içişlerine müdahalelerde bulunmak suretiyle BM temel anlaşmasına, uluslararası yasa ve kararların yanı sıra devletler arasındaki ilişkileri belirleyen temelleri ihlal ederek bölge ve dünya güvenlik ve istikrarını tehdit etmek suçlarıyla itham ediliyor.
    Şimdi, taşeronluğunun bedelini Suriye İç savaşının taraflarından biri olmaya yükümlendirilerek ödemeye yönlendiriliyor.

    *
    Türkiye’de ise Taksim Gezi Parkı’nın yıkılıp yerine alışveriş merkezi yapılmasını engellemeye çalışan kent dostu bir kitle -bir kez daha, Erdoğan’ın kendilerine yönelik önyargılarıyla yüz yüze gelince;
    Çok kısa zamanda evrilmiş, devleşmiş ve “rejimin bekçisi polisin” en sert müdahaleyi yapmasına aldırmadan, derin bir kararlılıkla k Türkiye’nin tüm yaşam alanlarında, “Başbakan İstifa, Yüce Divana” sloganında halk’laşmış bulunmaktadır.

    *
    Bu noktada da Recep Tayyip Erdoğan,Türk insanının özelinde bilge,sonsuz,yaratıcı tanrı tasavvurunda ebedi mutluluğu için ya da değil bir evren bilgisiyle yetkinleşmesine engel olmakla suçlanıyor.
    “Ben Recep Tayyip Erdoğan, Müslümanım ama lâik değilim” tavrı, çağdaş Türkiye’de fikir hayatına,ekonomik ve siyasal yönetim anlayışına ve dinamik bir toplumsal yapının inşa edilebilmesine olanak tanımıyor.
    Bu önyargısı ile “İnsanların ön yargılarını parçalamak, bir atomu parçalamaktan daha zordur”diyen Einstein’a rahmet okutuyor.
    Türk halkı önyargılarıyla egosunu biçimleyen Erdoğan’a -artık,tahammül edemiyor.

    *
    ABD’de yaptığı görüşmede Başkan Obama’nın “Beşşar Esad olmaksızın demokratik Suriye’ye dönüşümü desteklemeye yönelik uluslararası çabalar noktasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ön saflarda yer aldığını, Türkiye’nin önümüzdeki günlerdeki görüşmelerde Suriye’de tarafların bir araya gelmesinde önemli rol oynayacağı “ifadesini de anlamazdan gelmiştir.
    O yüzden ABD ve Rusya’nın Cenevre Konferansına engel olacak adımlardan kaçınılmasını isteyen,” Bu tür adımlar tek taraflı olarak tüm günahlardan Esad rejiminin suçlanması, teröristlerin yaptıkları zulüm ve muhalif güçler tarafından işlenen insani hukuk ihlallerinin göz ardı edilmesi ve bu durumun BM Genel Kurulu’nda tek taraflı kararlarla kabul ettirmek istenmesindendir” açıklamasının muhatabıdır.

    *
    Erdoğan’ın -hem, uluslararası -hem de,ulusal hukuku ihlal etmekle itham edildiği sürec henüz başlamıştır.
    Bu durum Fransız Anayasa hukuku uzmanı Maurice Duverger işaret ettiği,”İktidarın meşruluğu,onun, topluluk üyeleri ya da hiç değilse bunların çoğunluğu tarafından bir iktidar olmasıdır. Bu iktidar,eğer meşruluğu konusunda bir görüş varsa meşrudur.Meşru olmayan bir iktidar, iktidar olmaktan çıkar;güçten başka birşey değildir artık ve o da ancak kendisine boyun eğilmesini sağlayabildiği sürece vardır” tanımına oturuyor.

    *
    O kendisine isyan eden Türk Halkını ardında bırakarak hâlâ kurtuluşu peşindedir-işte, Fas,Cezayir ve Tunus’a öncelikle Suriye Cumhurbaşkanı Esad karşısında “İslam Birliği rüyamız bitiyor” vâveylası çekmek, müşterek bir Arap İslamı cephesi oluşturmak ve Esad’lı bir Cenevre Konferansına engel olmak üzere gidiyor.
    Düşüncesine rağmen hayali geniştir, “Rusya ve İran Suriye’ye destek vermeyi sürdürürse çözüm tabii zorlaşır ama çözülmez diyemeyiz. Onlarla da görüşmelerimiz sürecek” derken, Suriye ve çevresindeki barışın yalnızca kendi öngörüsü merkezinde, Esad yollanırsa gerçekleşeceğini sanıyor- vallahi,bir yılana sarılıyor.

    *
    Başbakanlık makamında her dakika Türkiye’yi felakete götürürken -farklı saiklerle -hem, dünya -hem de, Türk halkı onu düşürmekte kararlıdır.
    Bunun nasıl sağlanacağı konusunda çok yöntem bulunuyor; istifa eder mi,gensoru ile düşer mi, güven oyu almaz mı, bakanlar kurulu istıfa eder mi, gemiyi terkedeceklere yenilir mi -ya da, atamaya yetkili bir makamın atama işlemini geri almasını da kapsayan Genel Hukuk kuralları çerçevesinde Anayasa 109.maddesine göre Cumhurbaşkanınca görevinden azledilir mi -yoksa, Hakimler Savcılar Kanunu’nun verdiği yetkiyle bir Özel Yetkili Savcı soruşturma açar mı, bilinmez?

    *
    Bilinen uluslararası hacker grubu Anonymous’un Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve AKP iktidarı başta olmak üzere birçok devlet kurumuna siber savaş geliştirdiği bilgisidir.
    Yarın piyasalar bu ya da başka kaynaklardan Erdoğan ile ilgili bilgi,belge,CD, video’larla donanırsa şaşmamak gerekiyor -doğrusu,heyecanda veriyor.
    Üstelik onların daha bir dolu oyunu,entrikası,hilesi,dalaveresi,katakullisi de vardır…

    *
    Türkiye yeni Suriye’nin oluşturulması nedeniyle rölantide olması gereken Kürt Sorununda istim sağlayıcı, Erdoğan’ın Başkanlık hülyasıyla tıkadığı yeni anayasa yerine -ancak, geçici anayasasını yapacağı ve daha lâik olacağı bir milli birlik hükümeti sürecine giriyor.
    O hâlâ aynı havadadır,Kuzey Afrika’dan imdat istemek için yola çıkarken Taksim Gezi’den tüm yurda sıçrayan direnişle ilgili,”Tencere tava hep aynı hava” diyor.
    Halbuki bu bayın ve şürekasının lehinde tek alternatif kalmıştır -o da, bir takım mafya mensubunun ağır cezadan yırtmak için aldığı “akli yetisi suça meyilli olduğundan toplumdan bir müddet uzak tutulması ve psikolojik tedavi görmesi gerekir”şeklinde düzenlenen kırkaltılık raporu!

    4.6.2013

  • Verilmek istenilen mesaj hala anlaşılamamışsa…

    Verilmek istenilen mesaj hala anlaşılamamışsa…

                                               Taksim Gezi Parkı’nda başlatılan tepki gösterileri, bugünkü AKP Hükümeti’ne halkın vermek istediği Bir mesaj olarak altı çizilmelidir. Ancak, Başbakan Erdoğan ve tayfası hala bu olayların nedenini ve kökenini anlamak istemiyor gibi bir görüntü ortaya çıkıyor. Erdoğan, yaptığı açıklamalarda hala bazı siyasi partileri, bazı marjinal grupları suçlamaya kalkıyor. Daha da ileriye gidip “Bir avuç çapulcuya pabuç bırakmayız” diyor.

                                               İstanbul’da başlayıp, yurdun her tarafına dalga dalga yayılan tepki gösterilerinin vermek istediği mesaj hala anlaşılamamışsa, ya da anlaşılmak istenilmiyorsa, Başbakan da, tayfası da çok büyük bir yanılgı içine girmişler demektir. Çünkü tepki olayları halkın kendi iradesi ile ortaya koyduğu tepki yumağıdır. Dikkat edilecek olursa bu olaylarda lider de olmamıştır.

                                                    SAĞDUYU GALİP GELMELİDİR

                                                       Biz, her zaman sağduyulu hareket edilmesinden, şiddetten uzak kalınmasından yanayız. Polisin orantısız güç kullanmasına karşın, halkın sağduyulu hareket ettiği de görülmüştür. Polisin çekilmesi ile meydanların da yine halkın bizzat kendisi tarafından temizlenmiş olması da bu sağduyunun, bu kırıp dökmenin karşısında olduğunun bir göstergesidir. Milletimiz şiddete, ayrımcılığa, yaşam tarzına karışılmasına, yapılan yanlışlara karşıdır. İşte bunu da tepkileri ile ortaya koymuştur.

                                                    Şunu özellikle vurgulamakta yarar görmekteyiz:

                                                      Bu tepki gösterileri sırasında bazı provokatörlerin karışmış olması doğaldır. Zaten, halkın sokaklardan çekilmesinden sonra kontrolün de provokatörlere geçtiğini de söyleyebiliriz. Kırıp dökmenin, şiddetin, etrafa zarar vermenin tamamen karşısındayız. Provoke hareketleri de hiçbir zaman desteklemedik ve destekleyenlerin de karşısındayız.

                                                     Geçen yazımızda değindik ve uyardık. Millet, bu tepkiyi sadece Taksim Gezi Parkı’na AVM yapılmasına karşı çıkmak için değil, AKP Hükümeti’nin yaptığı yanlışlara tepki vermek için ortaya koymuştur. Mesaj açıktır. Buna rağmen halen bu mesaj alınmamış, uyanılmamışsa, bundan sonra çok daha önü alınamayacak olayların meydana gelebileceğini de herkes bilmeli ve görmelidir.

                                           BAŞBAKAN HALEN TEHDİT SAVURUYOR

                                                    Başbakan, konuşmalarında, açıklamalarında halen sağduyudan uzak duruyor. Halen yaptığı açıklamalarda yine herkese sataşıyor, tehdit savuruyor. Özellikle de CHP’yi hedef gösteriyor. İnsanları “çapulcu” olarak aşağılıyor. Yangına körükle gidiyor. Daha yumuşak, daha sağduyulu, daha kucaklayıcı olması gerekirken tam tersini ortaya koyuyor. “Yüz binlerin karşısına bir milyonu çıkarırım” diyor. Ayrımcılık yapıyor, insanları kamplara bölüyor. Biz,                                     bunları tehlikeli görüyoruz, endişe duyuyoruz. Yönetim kadrosundakilerin daha anlayışlı, daha kucaklayıcı, daha sağduyulu hareket etmesinin doğru olacağını düşünüyoruz.

                                                     Şunu anlayamıyorlar:

                                                      Tepkiyi ortaya koyanlar siyahla-beyazın bir araya gelmesinden oluşmuş topluluklardır. Her partiden, her görüşten, her kesimden insanların bir araya gelip, birleşip, bütünleştiği bir eylem grubudur. İstanbul’un dışına da aynı amaç uğrunda bu tür topluluklar kendiliğinden oluşmuştur. Belli bir grup değildir, belli bir siyasi partinin militanları hiç değildir. Yaşlısı ile, çocuğu ile, gençleri, kadınları, sanatçıları ile bu eylem dalga dalga yayılmış, verilmek istenilen mesaj da verilmiştir.

                                                   YANLIŞTAN DÖNMEK DE ERDEMDİR

                                                      Şimdi yapılması gereken, bizi yönetenlerin şapkalarını önleri koyup, “Biz nerede ne gibi yanlışlar yapıyoruz?” demeleri ve kendilerine çeki düzen vermeleridir. Halkın vermek istediği mesajı iyi okumalarıdır. Tepki olaylarının çok iyi değerlendirilmesi gerektiği görüşündeyiz. Konunun “Birkaç çapulcu” diye üstü örtülmemelidir. Olayların kökeni iyi anlaşılmalıdır.

                                             Yazımızın sonunda şunu da ekleyelim:

                                                 Tepkilerin ortaya koyanlara karşı polisin orantısız güç kullanması neyle izah edilecektir? Tepki için meydanlara toplananlar kırıp dökmemiş, şiddet uygulamamış, kesici alet, silah kullanmamış, ellerinde Türk bayrakları ile meydanları doldurmuşlardır. Bu suç mudur? Suç ise, Doğu’da, Güneydoğu’da “Kürdistan” diye slogan atanlara, sözde Kürdistan bayrakları ile miting yapanlara polis neden seyirci kalmaktadır? Hala şiddet uygulayanlara, kimlik sorgulayanlara, suç işleyenlere karşı polis nerededir?

     

  • MANZARA-İ UMUMİ

    MANZARA-İ UMUMİ

    MANZARA-İ UMUMİ

    Atatürk, Nutuk isimli eserinin “Manzara-i Umumi” başlığı altındaki bölümünde, Kurtuluş Savaşı’ndan önceki dönemde ülkenin içinde bulunduğu durumu şöyle anlatıyor :
    “Ulus, yorgun ve yoksul durumda. Saltanat makamında oturanlar, kendini ve yalnız tahtını koruyabilecek önlemler araştırmakta. Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta. Her yanda yabancı devletlerin görevlileri ve özel adamları çalışmakta. Yurdun dört bucağında bazı azınlıklar gizli, açık amaçlarının elde edilmesine, devletin bir an önce çökmesine çaba harcıyorlar. Gizli bir takım dernek ve parti adı altında kuruluşlar var. Yandaş basın organları çalışmakta. Felaketin korkunçluğunu ve ağırlığını anlamaya başlayanlar, kurtuluş çareleri saydıkları yollara başvuruyorlar.”
    * * *
    Biz de, içinde bulunduğumuz günlerin manzarai umumiye’sini yani Genel Görünüş’ünü, basın organlarından derlemelerimiz ile şöyle özetlemekteyiz:
    Yalnız büyük şehirlerde değil, diğer il, ilçe ve mahallelerde protesto yürüyüşleri artarak yayılıyor.
    Hiçbir şey yapamayan, birli ikili guruplar halinde kadınlar, genç kızlar ellerinde tencere tava çalarak sokak aralarında dolaşıyorlar.
    Yoldan geçen arabalar korna çalarak onlara katılıyor, evlerin balkonlarından pencerelerinden bayraklar sallanıyor.
    Bir gün önce gösteri yapılan meydan ve sokaklardan, ertesi gün geçen insanların, bir gün önce sıkılan gazlardan ötürü boğazları yanıyor, gözleri yaşarıyor.
    O kadar yoğun gaz sıkılmış ki adeta duvarlara, sokak lambalarına, ağaç dallarına takılmış kalmış.
    Halka sıkılan tazyikli suların içindeki, niteliği bilinmeyen katkı maddeleri kaldırımları, asfaltı değişik bir renge boyamış.
    Yürüyüşleri sabote etmek için meydanlara sokulan sinyal kesici araçlar yüzünden iletişim aksamış, yayınlar yapılamıyor, internet bağlantıları aksıyor cep telefonları çalışmıyor.
    Evladından haber alamayan anne babalar çocuklarına ulaşamıyor. Evlerine dönemeyen insanlar ailesine durumunu haber veremiyor, sokaklarda yatan yaralılara ambulanslar ulaşamıyor.
    Yaralıların, gözaltına alınanların, tutuklananların sayısı bilinmiyor. Zehirli gazdan korunmak için kullanılan limon, yüz maskesi suç unsuru haline geldi. Çantasında limon, burun maskesi bulunan kişiler potansiyel suçlu olarak kabul ediliyor.
    Şiddetli müdahaleden kaçan insanların sığındığı mekanlara ve hatta camilere bile giriliyor. Sokak aralarında dolaşan kimliği belirsiz, eli sopalı, bıçaklı kişiler, kıstırdıkları göstericilere şiddet uyguluyor, etrafı kırıp dağıtıyor.
    Halkın katıldığı yürüyüşlere yapılan müdahaleler, sıkılan gazlardan kaçışan katılımcılar, atılan gaz bombalarından bayılan insanlar, tazyikli sular altında devrilen gençler, yaralılar, dövülen ve göz altına alınan insanların bulunduğu yerlerin adı yazılmasa, bu görüntülerin nerede çekildiği bile anlaşılmayacak.
    Bu meydanların Azatlık Meydanı’ndan, Tahrir Meydanı’ndan farkı kalmamış.
    Bu; artık Gezi Meydanı’nda ağaçların kesilmesini önlemek için yapılan bir kaç gösteri, Topçu Kışlası, AVM inşaatı sorununu geçti. Uzun zamandan beri Türkiye Cumhuriyeti’ne, Atatürk İlkelerine karşı süregelen olumsuz davranış, eylem ve söylemlerden, yolsuzluk iddialarından ötürü bir rejim sorununa dönüştü.
    Olayların boyutu Türkiye sınırlarını aştı. Diğer ülkelerin değişik şehirlerinde, Türkiye’deki göstericiler lehine, gösteriler yapılıyor.
    Üçüncü dünya ülkelerinde, Afrika ve Arap devletlerinde yapılan zulme başkaldıran sanatçılardan, Madonna’dan, Bruce Wills’ten açıklamalar geliyor.
    Yerli basın yayın organlarında yayınlanamayan, televizyonlarda gösterilmeyen yürüyüşler, protestolar, gazlı-coplu şiddetli müdahaleler yabancı basın yayın organlarında yer alıyor.
    Avrupa Birliği, Amerika ve diğer gelişmiş ülkelerden tepkiler ve kınamalar geliyor.
    Uluslararası kuruluşlar ve aydınlar halka yapılan zulme karşı çıkıyorlar.
    * * *
    Nutuk’daki Manzarai Umumi şöyle devam ediyor :
    “Bu durum karşısında tek bir çıkış yolu vardı. Ulus egemenliğine dayalı, tam bağımsız bir Türk Devleti.”
    Ve Gençliğe Hitabesi’ni şöyle bitiriyor :
    “Ey Türk istikbalinin evladı ! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen,Türk İstiklal ve Cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”

    Av.A.Erdem Akyüz
    [email protected]

  • LONDRANIN HYDE PARKI VE TAKSİM GEZİSİ

    LONDRANIN HYDE PARKI VE TAKSİM GEZİSİ

    Hyde Park, Londra’nın tam merkezindeki parkların en büyüğüdür. İlk defa 1637 yılında halkın hizmetine açılmış olan bu kraliyet parkı, bütün dünyada, bir köşesinde yer alan özgür konuşmacılar bölümü ile ünlüdür. Biz de diğer turistler gibi ilk önce bu köşeyi arayıp bulmuştuk. Bu park o kadar büyüktü k, bize göre sanki şehrin 1/4ünü kapsıyordu ve Londra’nın kalbi gibiydi. 142 Hektar büyüklüğündeki bu arazi içinde yüzme, kürek, bisiklet, binicilik ve piknik alanları gibi pek çok faaliyet yapılabiliyordu.

    Resmi kayıtlara göre bu park 1536 yılında, İngilizlerin Kanuni Sultan Süleyman muadili kralları VIII nci Henry tarafından Westminster keşişlerinden alınmış ve öncelikle avcılık için kullanılıyormuş. Daha sonra Kral Inci Charles tarafından halkın hizmetine açılmış. Parkın düzenlemesi Mimar Decimus Burton tarafından 1825 yılında yapılmıştır. Bu muhteşem Park 1730 yılında Kral IInci George’un eşi Kraliçe Karolin tarafından uzun bir göle kavuşmuş Serpentin olarak adlandırılan bu suni göl sayesinde Londralılar kürek ve yüzme sporlarını yapma imkânına da sahip olmuşlardır.

    Serbest konuşma köşesine gelince; kayıtlara göre Hyde Park 19ncu yüzyılda mitingler için çok popüler bir mekân olmuştu. 1872 yılındaki tıpkı günümüz Taksimdeki mitinglere benzer şekilde, bir politik toplantı sırasında polisin mitingi önlemek için yaptığı sert müdahaleler toplumu fazlasıyla rahatsız edince, yurttaşların özgürce fikirlerini söyleyebileceği bir yer oluşturulmak istenmiştir. Bunun için Hyde Parkın bir köşesi seçildi. O zamandan beri her Pazar günü, konuşmak isteyen kişi bir sandık üzerine çıkarak siyasi ve hatta dini konularda dilediği gibi konuşma özgürlüğüne sahiptir. Tabii bu arada konuşurken dinleyicilere muhatap olmaya ve tartışmalar yapmaya da hazır olmalıdır.

    Londra gibi büyük bir şehir ve görülecek pek çok yere sahip olunca, yaşınız ne olursa olsun yine de yoruluyor ve içki veya yiyecek satan yerlerin dışında biraz nefes alacağınız bir alan arıyorsunuz. O zaman kendinizi içine atmak istediğiniz en ferah, en dinlendirici ve hatta en eğlendirici mekân bir park oluyor. O zaman Hyde Parkın ve onun gibi açık, yeşil ve dinlendirici alanların bir büyük şehir için ne kadar önemli olduğunu anlayabiliyorsunuz.
    Böyle bir gün, yine birkaç Türk arkadaşımızla parkta oturup dertleşirken “neden zamanında üç kıtaya hükmetme başarısı göstermiş ülkemizde böyle güzel ve ferah bir yer yok?” konusunu tartışmaya açtık. Mesela İstanbul’da neden böyle bir park yoktu? Gülhane parkı, Sultanahmet meydanı, Yıldız Parkı ve Taksim veya Maçka parkı gibi küçük parklar İstanbul Halkının ihtiyacını karşılamak için yeterli değildi. Üstelik İstanbul her sene milyonlarca turistin ziyaret ettiği dünya çapında bir üne sahip, tarihi şehirlerimizden biriydi. Sonunda hepimizin espriye dökerek kabul ettiği gerçek: İstanbul un merkezinde böyle bir sahayı kimsenin boş bırakmayacağı, rantiyecilerin elinde arazinin buharlaşıp yok edileceği şeklindeydi.
    Taksimdeki Gezi Parkı küçüklüğüne rağmen yine de şehrin en mutena bölgesinde, dinlenecek ve nefes alınacak tek yerdi. Bu bölgede, ünlü Sultanımız III: Selim’in modern bir ordu oluşturmak amacıyla kurduğu Nizamı Cedit askerleri için, 1806 yılında Halil Paşa Topçu Kışlası adıyla Osmanlı, Rus ve Hint mimarisinden izler taşıyan büyük ve ihtişamlı bir kışla yapıldı. Kışla binası pek çok savaş gördü. Özellikle, 31 Mart Olayları’ndan sonra önemli hasarlar aldı ve onarım bekledi. Ancak mimari ve tarihi açıdan önemine rağmen kışla, 1940 yılında dönemin İstanbul Valisi Lütfi Kırdar tarafından, Henri Prost’un hazırladığı imar planı çerçevesinde yıktırıldı.
    Kışla yıkılmadan önceki yıllarında, içindeki alan düzenlenerek Taksim Stadı olarak spora açıldı. Türkiye Milli Futbol Takımı ilk resmi futbol maçını Romanya ile Gezi Parkı’nın bugün bulunduğu, bu statta 26 Ekim 1923’de oynadı ve maç 2–2 berabere sonuçlandı.
    Kışlanın yıkılması sonrasında, tam da Hyde Parkta bilmeden tahmin ettiğimiz şekilde, çevrede yapılan otellere tahsis edilen alanlar ve düzenlemeler ile parkın kapladığı alan zaman içinde küçüldü. Buna rağmen yinede İstanbul’un merkezinde önemli bir dinlenme alanı oldu ve sık sık düzenlemelerle görünümü değişti. Şimdi başta Başbakanımız olmak üzere devlet büyüklerimiz çağın, halkın ve şehrin ihtiyaçlarını hiç dikkate almadan bu açık sahayı yeniden bir beton ve çelik yığınına dönüştürmek için yarışıyorlar. Bir avuç İstanbullu hemşerim inanılmaz bir inanç ve cesaretle, hiçbir menfaat beklemeden sadece ve sadece bölgedeki tek nefes alanlarını korumaya çalışıyorlar. Bu çok ideal ve çok asil bir direniş oldu. Bütün dünyada dikkatle ve ibretle izlendiğinden kimse şüphe etmemeli. Bu safhada, öncelikle ben İstanbulluyum diyen herkes, daha sonra da ben Türküm diyen herkes tereddütsüz bu soylu direnişe destek vermeli ve AKP’nin muhafazakâr lider kadrosunu bu anlamsız ısrardan vazgeçirmeye çalışmalıdır. Ancak onları bu cami ve kışla yapma inadından vazgeçirmek ancak ülke çapında halkın böylesine güçlü bir direniş göstermesiyle mümkün olabilir.
    Bu konudaki son sözümüz polis ve emniyet kuvvetleri içindir. Halka karşı sert tutumunuz ve grupların yapısına göre davranışlarınız dikkatlerden kaçmıyor. Ama üniformalı polis memurunun yanındaki sivillerin varlık nedeni kamuoyunca şüpheli bulundu. Genel kanı; bu sivillerin AKP’nin yeni oluşturmaya çalıştığı “Devrim Muhafızlarının öncüleri” oldukları şeklindeydi. Ne Türkiye, nede hiçbir demokratik ülkede resmi elbiseli emniyet kuvvetleri dışında bu ilkel devrim muhafızlığı anlayışına iltifat edilemez. Ya bu sivillerden birileri nümayiş yapan, cop, gaz, su darbesi yiyen grubun eline geçerse, polis olduğunu anlatana kadar hayatını bile kaybedebilir. Emniyet güçlerimizin menfaati için, halkın karşısına sadece üniformalı polislerin çıkarılmasını, halkı yatıştırma amacıyla yapılan müdahalelerde sivillerin kullanılmamasını tavsiye ederiz.

    Dr. M. Galip Baysan

  • Condemn the actions taken against peaceful protesters in Istanbul Turkey.

    Condemn the actions taken against peaceful protesters in Istanbul Turkey.

    we petition the obama administration to:

    Statue_of_Liberty,_NY

    There are gross human rights violations occurring in Istanbul, Turkey. Police have fired water cannons and smoke bombs into peaceful protests against the plans to put a development in the park Gezi in Taksim.

    Signing this petition would help draw international attention to the issue.

    Created: May 31, 2013
    Issues: Environment, Human Rights, Urban Policy
    Learn about Petition Thresholds

    Signatures needed by June 30, 2013 to reach goal of 100,000

    93,938

    Total signatures on this petition

    6,062
    Sign this Petition

    A whitehouse.gov account is required to sign Petitions.

    WHY?
    Sign In

    or

    Create an Account

    If you’re logged in, but having trouble signing this petition, click here for help.

    • Promote this Petition
    Signatures: 59 of 6,062
    creator
    M. G.
    Bronx, NY
    May 31, 2013
    Signature # 1
    P. K.
    June 02, 2013
    Signature # 6,062
    E. Ö.
    San Jose, CA
    June 02, 2013
    Signature # 6,061
    I. E.
    June 02, 2013
    Signature # 6,060
    Z. U.
    June 02, 2013
    Signature # 6,059
    E. S.
    June 02, 2013
    Signature # 6,058
    K. H.
    Douglas, AZ
    June 02, 2013
    Signature # 6,057
    Z. S.
    June 02, 2013
    Signature # 6,056
    L. W.
    Los Angeles, CA
    June 02, 2013
    Signature # 6,055
    O. B.
    June 02, 2013
    Signature # 6,054
    S. K.
    June 02, 2013
    Signature # 6,053
    I. B.
    June 02, 2013
    Signature # 6,052
    O. K.
    June 02, 2013
    Signature # 6,051
    T. ş.
    June 02, 2013
    Signature # 6,050
    U. S.
    June 02, 2013
    Signature # 6,049
    E. K.
    June 02, 2013
    Signature # 6,048
    E. S.
    June 02, 2013
    Signature # 6,047
    C. U.
    June 02, 2013
    Signature # 6,046
    S. P.
    June 02, 2013
    Signature # 6,045
    G. E.
    June 02, 2013
    Signature # 6,044
    M. T.
    June 02, 2013
    Signature # 6,043
    Z. W.
    New York, NY
    June 02, 2013
    Signature # 6,042
    D. K.
    Neptune, NJ
    June 02, 2013
    Signature # 6,041
    T. B.
    Los Angeles, CA
    June 02, 2013
    Signature # 6,040
    O. G.
    June 02, 2013
    Signature # 6,039
    S. N.
    State College, PA
    June 02, 2013
    Signature # 6,038
    S. E.
    Marina Del Rey, CA
    June 02, 2013
    Signature # 6,037
    S. A.
    June 02, 2013
    Signature # 6,036
    B. P.
    Vanderbilt Beach, FL
    June 02, 2013
    Signature # 6,035
    Z. C.
    New York, NY
    June 02, 2013
    Signature # 6,034
    O. H.
    June 02, 2013
    Signature # 6,033
    D. K.
    June 02, 2013
    Signature # 6,032
    U. K.
    June 02, 2013
    Signature # 6,031
    F. K.
    Chelmsford, MA
    June 02, 2013
    Signature # 6,030
    N. H.
    June 02, 2013
    Signature # 6,029
    T. Y.
    June 02, 2013
    Signature # 6,028
    J. L.
    Davis, CA
    June 02, 2013
    Signature # 6,027
    H. T.
    Hadley, NY
    June 02, 2013
    Signature # 6,026
    E. E.
    June 02, 2013
    Signature # 6,025
    G. C.
    June 02, 2013
    Signature # 6,024
    A. S.
    Lecanto, FL
    June 02, 2013
    Signature # 6,023
    D. O.
    June 02, 2013
    Signature # 6,022
    B. E.
    June 02, 2013
    Signature # 6,021
    O. K.
    June 02, 2013
    Signature # 6,020
    L. Y.
    Mount Prospect, IL
    June 02, 2013
    Signature # 6,019
    L. A.
    June 02, 2013
    Signature # 6,018
    S. O.
    Goleta, CA
    June 02, 2013
    Signature # 6,017
    T. G.
    June 02, 2013
    Signature # 6,016
    A. I.
    June 02, 2013
    Signature # 6,015
    O. I.
    June 02, 2013
    Signature # 6,014
    T. O.
    June 02, 2013
    Signature # 6,013
    Y. K.
    New Orleans, LA
    June 02, 2013
    Signature # 6,012
    I. R.
    June 02, 2013
    Signature # 6,011
    H. A.
    Chantilly, VA
    June 02, 2013
    Signature # 6,010
    E. S.
    Newport, RI
    June 02, 2013
    Signature # 6,009
    A. S.
    Tallevast, FL
    June 02, 2013
    Signature # 6,008
    S. D.
    June 02, 2013
    Signature # 6,007
    U. A.
    June 02, 2013
    Signature # 6,006
    S. K.
    June 02, 2013
    Signature # 6,005

    Load Next 20 Signatures

  • ISTANBUL AGLIYOR

    ISTANBUL AGLIYOR

    Istanbul’u Fatih Sultan Mehmet aldi,Ataturk kurtardi…

    Istanbul agliyor,sadece Istanbul mu! Ulkem agliyor! Gormuyor musunuz gozyaslarini,duymuyor musunuz cigliklarini!Ulkemde demokrasi vardi ben buralara geldigimde…Artik yok mu?Diktayla mi yonetiliyor? Padisah mi var basimizda, astigi astik ,kestigi kestik…

    Bu kadar uzaktan bile duyabiliyorum istanbul’umun sesini

    .”kiymayin bana,birakin yesilim yesil,erguan agaclarim mor kalsin!Birakin parklari –bahceleri birilerine peskes cekmeyin,insanimiz nefes alsin,cocuklar kosup oynasin koynumda,kucagimda sevgililer asklarini fisildasin, her bir bankta ,agac altinda,insanlar sevsin, sevilsin,sen kahkahalar yukselsin cicekler arasindan…Ressamlar tualini almis bekliyor kiyida,guzelligimi dunyaya yansitmak icin,bakin, bakin oradaki simit satan cocuga bakin,nasil da hayran hayran seyrediyor bogazin guzelligini parkta durmus…Kameralar dolmus etrafa,tarih kokan her kose bucagimi filmlerine nakis nakis islemek icin,ya su parktaki adam ne yapiyor ,almis kalem kagidini ,beni anlatmaya calisiyor dunyaya…Yaziyor… yaziyor… yaziyor…Siir mi dedi birisi! En guzel siirler, benim dogal guzelligim ustune yazilmadi mi?Dunyanin dort bir yanindan gelen turistler, benim dogal guzelligimin ve tarih kokan her bir kosemin resmini cekmiyorlar mi?Ya butun hafta calisip yorulan insanimiz,hafta sonu coluk-cocugunu alip,soyle bir parka cikip yurumek istediginde ne yapacak?Lutfen beton yiginina cevirmeyin beni!

    Hani hep Amerika’ya gidersiniz ya!New York’un ortasindaki koskocaman Central Parki hic mi gormediniz?Elin adami ormandaki agaclari bile kesmiyor ve yaslaninca kendiliginden devriliyor!Hic mi gormediniz gecerken ucsuz bucaksiz balta girmemis ormanlari?Benim gunahim ne ! Niye bana kiyiyorsunuz…niye…niye…niye……

    Sevgiye mi dusmansiniz,ulkeye mi,insana mi?Niye bu kadar nefret dolusunuz…Neden cigerlerimi sokuyorsunuz,neden gokyuzunu gormeye calisan fidanlarimi deviriyorsunuz?Nicin bir yudum nefes diye karsi koymaya calisan insanlara copla,biber gaziyla saldiriyorsunuz? Nedir sizin derdiniz!”

    Diyen haykirislari uykularimi boluyor geceleri ,uyuyamiyorum,ruyam da bile goremiyorum Istanbul’umu artik,kulaklarimi sagir ediyor yalvarisi…

    Sagcisiyla,solcusuyla,milletin mi ,yoksa parti baskanlarinin mi vekili oldugu belli olmayan ve bizim hala milletin vekili sandigimiz meclisteki sandalyede oturanlar,sizlere sesleniyorum!Milletin vekilligini yapamiyorsaniz,kaybettiginiz vicdaninizi bulmaya calisin da sizler kulak verin doganin sesine…Yok ettirmeyin yesilli,parki,bahceyi, Istanbul’u…Ben tatile geldigimde yine Uskudar’daki parka oturup karsidan erguanlarimi seyredebileyim,bogazin her bir kiyisinda gonlumce yuruyup dinlenebileyim,gozlerim yesilin guzelliginin zevkine varirken, cigerlerim bayram etsin temiz havayla…

    Taksim’e cikip alabildigince yuruyebileyim, ozlemle, hasretle…Parka oturup, o cok ozledigim bol susamli simitimi yerken ,tavsan kani cayimi yudumlayabileyim…

    Eger degisiklik yapacaksaniz,iyiye,guzele dogru ve dogadan yana degisiklikler yapin ki, ulke sizinle gurur duysun,herseyi yakti-yikti,satti- savdi, gibi soylentiler birakmayin arkanizda…Tuyu bitmedik yetimlerin,dogmadik cocuklarin,kanini- canini ugruna veren sehitlerin hakki var bu ulkede,bu guzel sehirde…Gelin kulak verin Istanbul’un sesine,beddua degil dua etsin arkanizdan,hani siz muslumansiniz ya….

    Istanbul Istanbul olali boylesi zulum gormedi…Kiymayin ,aglatmayin Istanbul’umu,duyun sesini; Istanbul agliyor…

    S

    Umran Unlu

  • Kıbrıs’ta Çözüm Süreci Başlıyor (1)

    Kıbrıs’ta Çözüm Süreci Başlıyor (1)

    Doğu Akdenizdeki enerji kaynaklarının varlığının kesin tespitinin Kıbrıs adası yakınlarına kadar ulaşmasına paralel olarak, Orta Doğudaki enerji kaynaklarının haritası, politik güç odaklarının yeri ve bölgedeki ekonomik çıkarlar da değişikliğe uğrayınca, Kıbrıs konusu ister istemez derin dondurucudan çıkarıldı.

    Kıbrıs adasında 1958 yılından beri süregel huzursuzluk ve iç çatışmalar, soğuk savaş dönemine rastgeldiği için, İkinci Dünya savaşından sonra yer küre üzerinde oluşan iki kutuplu düzenin Doğu Akdeniz’deki dengelerini bozmak, Anglo Amerikalıların ve Rusya’nın işine gelmedi.

    Üstelik bu dengeyi pekiştirmek, daha da kalıcı yapmak ve adadaki Kıbrıslı Türklerin haklarını BM Güvenlik Konseyi kararları dışında sağlayabilmek için hem Amerika hem de Rusya, ağız birliği etmişçesine, 20 Temmuz 1974 tarihinde Türkiye’nin adada bozulan düzeni, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Ek I, Madde 4’e göre, tekrardan ihdas etmesine, hiç bir müdahalede bulunmadan ve de ses çıkartmadan onay verdiler.

    Aslında bu “sessiz ve müşterek” onayın nedeni, Anglo Amerikalıların 1968 yılından beridir Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon varlığının ve yataklarının yerini bilmeleri.

    Adada Türk ve Rum dengelerinin sağlanması, çatışmaları ortadan kaldıracağını ve belli bir zaman süreci içinde de adadaki dinleri, dilleri, kültürleri ve tarihleri farklı iki halkın barışık hale geleceklerini varsaymışlardı.

    Gerçekte bu varsayım veya da kurgu doğru çıktı. 1974’den sonra adada yaşamlarını ayrı bölgelerde sürdürmüş olan iki halk hiç çatışmadı ve ABD ile BM ve AB, aynı zamanda garantör de olan İngilizlerin desteği ile iki toplumlu faaliyetleri başlattılar ve belli bir ölçüde de yakınlaşmayı sağladılar.

    Ama gelinen bu çatışmasız yaşam ve yakınlaştırma aşaması başarılı da olsa,  Rumların adanın tümüne sahip olmak hırsı ve tanınmış devlet olma avantajlarını hep kendi çıkarları doğrultularında kullanmaları nedeni ile Doğu Akdeniz’deki hidrokarbonu sorunsuz olarak çıkarmaya yetmedi.

    Üstelik eldeki veriler Meis adası- Girit-Kıbrıs üçgeninde de bol miktarda doğalgaz varlığını gösterince, düğmeye basmak gerekti.

    Önce Amerikalılar ve Yahudi Lobisi Yunanistan ve Kıbrıs Rum Dışişleri bakanları ile görüşerek, Türkiye ile ortak bir arama ve çıkarma yapmalarını tavsiye ettiler. Bunu Yunanistan Başbakanı Karamanlis ile Rum lider Papadopulos reddetti. Buna ilaveten Papadopulos Annan Planı ile ilgili yalan söyleyip ABD’yi ve AB’yi kandırınca, gitmesi vacip oldu ve Cumhurbaşkanı olarak seçimi bırakın kazanmayı, daha ilk turdan elendi.

    ABD zaten Papadopulos’a güvenini sıfırladığından, Kıbrıs Rum tarafının İsrail ve Mısır ile yaptığı Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmalarının “kesin onayı”nı ve sınırların belirlenmesini dondurdu ve rafa kaldırdı. Mısır hükümetine birden vahiy gelmedi, Rum hükümeti ile imzaladığı Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmasına itiraz etmek için.

    2008 Şubatında Rum tarafında yapılan seçimlerde Hristofyas’ın seçilmesini değerlendiren ABD, Hristofyas’ın çözüme duyduğu ateşli isteğin, kendi düşünce ve planları doğrultularında Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölgenin kullanımını kabul edeceğini varsayarak kendilerini “İki bölgeli federasyon” görüşünü desteklemeye ve Türkiye’ye baskı yapmaya mecbur hissettiler.

    Hristofyas hükümetinin- Anglo Amerikalıların planının tümünü değilse bile bir kısmını anlamaya başlamasına rağmen- İsrail’in ve de özellikle Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölgelerin kullanımında ABD’denin ne dereceye kadar yer almak istediğini anlayamayan Liebermann’ın teşviki ile Rusya’daki, Fransa’daki, Çin’deki, İtalya’daki ve diğer ülkelerdeki büyük enerji şirketleri ile temasa geçmeye başlaması, Kıbrıs Rum Cumhuriyetinin çökertilmesi sürecini başlattı….. (Devam Edecek)

    ÖZEL NOT ve DÜZELTME: Kıymetli dostum Sayın Özel Tahsin beni arayarak ” 7’ler 5’ler 9’lar ve 8’ler” başlıklı yazımda düzeltme yapılmasını ve kendisinin UBP’den istifa ettikten sonra herhangi bir partiye girmediğinin belirtilmesini rica etmiştir. Düzeltir, tüm okuyucularımın bilgisine getiririm.   

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    3 Haziran 2013

  • O güvendiğin polisler de …

    O güvendiğin polisler de …

    Senin o ‘ayyaş’ dediğin insanlar var ya hani…
    Onlar olmasaydı mazallah, adın Yorgo Erdoğan felan olurdu bir ihtimal…

    Ayran içerek Davos’da Perez’e kafa tutacak gibi oldun ama yemeyince
    – Benim tavrım moderatöre idi…, diyerek içtiğin ayranın da hakkını veremedin!
    O kullandığın polis var ya, o da o “ayyaş” dediğin adamların sayesinde ekmek yiyor ülkemizde.
    Onlar da yarın isyan ederse şaşma yani, zira yarin halkın yüzüne bakacaklar….

    ***

    Utanmadın mı şunu söylediğinde:
    – Yüzbin getirirlerse biz bir milyon getiririz…
    Milyon geldi ama Halka destek için geldiler…
    Ak saçlı ninem su dağıttı halkın genç evlatlarına, hepsini evladım diye bağrına basarak.
    Ak saçlı dedeler polisin üstüne yürüdü…
    Al yazmalı teyzelerim limon dağıttı, ekmek verdi, aş verdi…
    Yetmedi, saçlarında masumiyet kokan çocukları ile meydana çıktı analar babalar…
    Bu tertemiz insanlara öyle bir söz ettin ki, zehir zemberek oldu.
    Ne dedin?
    – Oradaki ağaçlarda bunları sallandıracaksın, dedin mi demedin mi?
    Dedin dedin.. hemde hiç utanmadan, sıkılmadan dedin bu sözü.

    Ne oldu biliyor musun?

    Sabah ezanını duyup namaz kılmak isteyenlere, Sosyalistler, Ateistler, Aleviler; Namazlarını bitirene kadar onları kollayıp korudular.
    Barikat kurdular onlara Polis ilişmesin diye…
    Nöbet tuttular baş uçlarında… tinerci dediğin gençler!!!
    Belki utanırsın, onun için anlatıyorum!

    “bunların derdi doğa felan değil” dedin ya…
    Ne tuhaf, senin polislerin mi temizledi Taksim meydanını? Git bir gez bakalım, her yeri pırıl pırıl etti o “Terörist” diye nitelendirdiğin Vatan evlatları.

    Dikkat et usta, bu Vatan evlatları nice haini gerekirse bir gecede ipe dizdi…,
    Mazallah…, o Gezi parkındaki ağaçlardan birine….
    Galeyana gelirse halk… öyle ya…!

    Bunlar Kurtuluş Savaşında Emperyalist güçleri duman eden gazi dedelerin evlatları!
    Alevisi – Sunnisi ile, Kürdü Türkü ile…

    İpe dizerler adamı…
    çuvallar gidersin…!

    O güvendiğin polisler de alkışlar senin cumburlop gidişini seyir ederken…

    Mazallah..!

    Mustafa Çelebi

  • GÜNDEM

    GÜNDEM

    GÜNDEM

    HÜSEYİN MÜMTAZ

                   “Gündem”i oluşturan gündem mühendislerinin oyununa gelme ey okuyucu.

    Oluşturulan “Gündem”in peşine takılıp gitme.

    “Gündem” sensin..

    Perdeyi bir arala, arkasına bakmayı dene.. Perdenin arkasını gözden kaçırma..

    Beyaz ekmek, kürtaj, zina, sigara, alkol, köprünün ismi derken…

    Bir bakmışsın bir gece ansızın haşırt diye Suriye’ye girivermişsin..

    Al sana gırtlağına kadar Sünni, Şii, Nusayri, Baas, Hizbullah, Hamas çok bilinmeyenli denklemi..

    Sarin marin diyordun ya, Sarin meğer Adana’daymış, Suriyeli muhaliflerdeymiş.

    “Adana Emniyet Müdürlüğü’nün, Reyhanlı katliamının ardından başlattığı El Kaide ve bu örgütle irtibatlı El Nusra Cephesi’ne yönelik operasyonda gözaltına alınan zanlılara ait adreslerde 2 kilogram da sarin gazı ele geçirildi” diyor basın.

    Yahut sen Taksim Gezi parkı ile uğraş(tırıl)ırken bir sabah uyanmışsın ki; ciğerinin bir köşesi, “4 parçalı Kürdistan”ın bir parçası oluvermiş..

    “Diyarbakır’da hafta sonucu yapılacak olan Ticaret ve Sanayi Odası Başkanlığı seçimleri için 3 ayrı grup arasında kıran kırana bir mücadele sürüyor. Mavi, Sarı ve Bağımsızlar adlı grupların yarışacağı seçimler için ilk defa gruplar yerel gazetelere tam sayfa destek ilanları verip kentteki bilboardlara afişler astırdı. Beyaz ve Sarı grup adı altında seçime girecek olan iki grup, yerel gazetelere ilanlar verirken, BDP ve DTK’nin yaptığı açıklamalar ile açıkça desteklediğini söylediği Mavi grup ise bilboardlara afişler astırdı. Mavi Grup tarafından bilboardlara asilan afişlerde geçmişte yazılması ve kullanılması suç olan ‘Kürdistan’ sözlerinin kullanılması da dikkat çekti.

    Asılan Türkçe ve Kürtçe afişlerde, ‘Kürdistan’ın dört parçasının ekonomik birliği için mavi listeyi destekleyelim’ ve, ‘Talan edilen Kürdistan kaynaklarını yeniden inşa etmek için tüm yurtsever ve demokratları Diyarbakırlıları Ticaret ve Sanayi Odası seçimlerinde Mavi listeyi desteklemeye çağırıyoruz’ yazıldı” diyor basın.

    S.S.Önder; “Kürtlerin yaşadığı yere Kürdistan denir” diyor.

    Peki ama neden Türklerin yaşadığı yere Türkiye den(il)emiyor?

    “Şimdi Diyarbakır sokaklarında, üstünde Kürdistan yazılı tişörtler ve formalar satılıyor.

    Kaldı ki dün ve bugün söylenen sözler, yapılan değerlendirmeler var.

    Şimdilerde ‘barış güvercinleri’ uçuran, geçen hafta İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 200 kişilik Diyarbakır gezisini yere göğe sığdıramayan Belediye Başkanı Osman Baydemir, Güneydoğulu gazetecilere verdiği yemekte ne demişti, anımsayalım:

    ‘Kuzey Irak’ta özerk bir Kürdistan kuruldu. Başşehri Erbil’dir. Kuzey Suriye’de özerk bir Kürdistan kuruldu. Başşehri Kamışlı’dır. İran’da da özerk bir Kürdistan kurulacak. Başşehri Mahabad olacak. Türkiye’de de bir özerk Kürdistan kurulacak. Diyarbakır’ın ismi değiştirilerek ‘Amed’ yapılacak. Başşehir Amed olacak. Bu 4 başşehir Avrupa Birliği’nde olduğu gibi yanlarına Ermenistan ve Ürdün’ü de alıp, sınırları da kaldırarak ‘ortak para birimine’ geçecek ve ‘Büyük Kürdistan Birliği’ hayat bulacak.’

    Bu sözlerinin neresinde şimdi Baydemir ?

     Ya BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın, geçen hafta ‘Lazkiye’yi alalım’ haberleriyle ilgili yanlış anlaşıldığını belirtirken, yaptığı açıklamaya ne dersiniz?

     Özetleyeyim:

    ‘Türkiye Kürdistan’dan, Kürtlerden korkmamalı. Kürt halkı da Türklerden korkmamalı. Petrolümüzü, gazımızı niye başkası getirsin, satsın kardeşim. Türkiye üzerinden de Lazkiye üzerinden de dünyaya satabiliriz. Böyle düşünüyorum. Suriye’deki, Irak’taki Kürtlere böyle bakabiliriz. Burada Lazkiye işgal edilsin diye bir şey yok’.

    Tünelin ucunda ne var?

    Bir ışık mı, bir tren mi?” diyor Serdar Kızık.

    Bu kadar Kürdistan nağmesi yükselirken; pırıl pırıl tören üniformalı, sabunlu bezle silinmiş tertemiz mekaplı, sıfır keleşli, sinekkaydı traşlı, röfleli saçlı “tabur tabur” teröristlerin terki diyar edişlerini kimse göremiyor ama nedense renkli fotoğrafları mebzul miktarda piyasada..

    “Bir sabah bakacaksın ki bir tanem”… diyordu Selahaddin İçli, sözleri Hüceste Aksavrın’a ait Kürdili Hicazkâr şarkısında..

    Bir sabah uyanıvermişsin ki okuyucu…

    Üzerinden tren geçivermiş..

    Geçmiş olsun…1 Haziran 2013

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

     

  • SANIK AYAĞA KALK

    SANIK AYAĞA KALK

    10 yıllık iktidarında siyasi kimliği, suya atılan taşın yaydığı dalgalar gibi kendisinin bulunduğu merkezden Türkiye’ye ve geniş Ortadoğu’ya nefreti ve türevi radikalizmi, karşısında da aşk’ın türevi isyanı yaratmaktan başka işe yaramadı.
    Bugün Türkiye,Atatürk’ün,” Muhterem milletime, şunu tavsiye ederim ki; sinesinde yetişerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki asıl cevheri, çok iyi incelemek dikkatinden bir an vazgeçmesin” ifadesi doğrultusunda Başbakan Erdoğan’ı sorguluyor.

    *
    O -hâlâ,içine sıvanmış nefret duygusunun yansıdığı karanlık yüzüyle, Taksim Gezi Parkı’nın yıkılıp yerine alışveriş merkezi yapılmasını engellemeye çalışan kent kültürü ve kamu bilinci yüksek kitlelere,”İstediğiniz kadar itiraz edin,biz karar verdik” diyor
    -inanılmaz bir densizlikle, milletin öfkesini parlatıyor!
    Kimse polisin en sert müdahaleyi yapmasına aldırmıyor, eylemler derin bir kararlılıkla Türkiye’nin yaşam alanlarına yayılıyor.
    Gök kubbe yarılmış, yer harekete uğramıştır,herkes sel olmuş “Başbakan İstifa, Yüce Divana” sloganında bir can gibidir.
    O yine nefret haykırıyor,”100 bin topladığınız yere 1 milyon insan toplarım”diyor!
    Ne oluyor, yine ne diyor yahu?

    *
    “Güc” sermaye ile devlet politikasının asimetrik karışımıdır -ki,”Asimetri” kapitalist ve devlet adamı arasında güce ilişkin güdüler ve çıkarların birbirine indirgenmeyen iki farklı mantığını gösteriyor.
    Kapitalist nerede daha yüksek kâr varsa oraya yatırım yapmanın peşindedir, devlet adamı başka devletler karşısında gücü koruyup arttırmayı hedefliyor.
    Tekelci güçler devletlerinin yardımıyla birikimleri için pazarda değiş-tokuş ilişkileri esnasında ortaya çıkan bu temel asimetriden yararlanıyor – bu suretle, bir ülkede zenginlik ve refah artışı başka ülkeye zarar yazıyor.

    *
    ABD bu çerçevede İslam ekonomilerinin serbest piyasa güçlerine entegrasyonunu teminen,Başbakan Erdoğan ile Türkiye’yi o ülkelerin üzerine salmış, ulusal devlet modelinin aşılması, Ortadoğu’da sınırların anlamsızlaştırılması ve Osmanlı modelinde herkese ortak vatan edilmesi projesine yöneltmiştir.
    Ne ki,ABD’nin bu bölgenin radikal dönüşümleri için verdiği savaşımda egemenliğini bir kısım halkın kanaatleri veya hükümetlerle değişmeyecek denli köklü ilişkiler üzerinden geliştirmek üzere devletin en üst yönetimi ve askerle kurduğu yakınlıktan oluşturduğu, bunu güvencesi olarak değerlendirdiği durum -artık, ne Türkiye’de ne de diğerlerinde -en azından, istendiği biçimde yürümüyor, yürütülmek istenen projeler her ülkede ardarda tıkanmıştır, halklar her yerde isyana kalkıyor…

    *
    Halbuki kâr ve zararı ince bir çizgi dengede tutmaktadır -nitekim, dünyada yaşanan krizde bir sektörde ya da bir ülkede yaşanacak krizin kolayca komşu ülkelere, bölgeye -hatta, dünyaya yayılma olasılığı -işte, ülkeleri işbirliğine zorluyor,entegrasyonun derinleşmesi için sınır ötesi iş yapmanın önündeki engellerin kaldırılması,mali piyasaların geliştirilmesi, makroekonomik politikalarda uyum sağlayıcı güvenlik ağları,denetim mekanizmaları ve uluslararası hukukun üstünlüğünün uluslararası sistem ağlarına yansıtılması kaçınılmaz hale geliyor -çünkü,yeni bir dünya kuruluyor…
    Ülkeler birbirlerinin çabalarını gölgelemek yerine birbirlerini tamamlayıcı politikalar geliştirmeye, fikir ayrılıklarını barış görüşmeleriyle çözmeye yöneliyor.

    *
    Önce Suriye krizinin komşu ülkelere, bölgeye -hatta, dünyaya yayılma olasılığının önüne geçilmesi,yeni bir Suriye oluşturulması ardından bölgede kaynakların küresel ekonomiye entegre edilmesi,istikrar ve güvenliğin sağlanmasına yönelik adımlar atılıyor.
    ABD Rusya’nın siyasi,ekonomi ve askeri gücüyle küresel barış, istikrar ve gelişmeye katkı sağlayacağı iddiasına ve BM Teşkilatı merkezli uluslararası hukukun üstünlüğünün uluslararası sistem ağlarına yansıtılması şartına,
    Rusya ise ABD’nin başlattığı İsrail-Filistin arasında yeni bir barış planında İsrail’e güçlü bir teşvik oluşturmak üzere Suriye savaşının bölgeye yayılmasının önlenmesi, yeni Suriye ardından İran’la nükleer programı konusunda diplomatik işbirliğine katkı vermeye razıdır. Stratejik müttefiklik düzeyi gelişiyor, müttefiklerle birlikte Suriye’ye siyasi çözüm için Cenevre Konferansına gidiliyor.
    Konferansın ardından Esad rejiminin ve muhalif kanadın neden,nasıl bir iç savaşın tarafları haline geldiği, iç savaşın dış saiklerinin sorgulanacağı süreç başlıyor.

    *
    BM’de Suriye’nin Başbakan Erdoğan hükümetini suçlayan iki başvurusu bulunmaktadır.
    İkisinde de Başbakan Erdoğan iç savaşa yönelik siyasi diyalog ve çözüm yollarını tıkamak, başta Nusra Cephesi ve bu cephenin tabi olduğu El Kaideli teröristler olmak üzere daha başka silahlı terör gruplarının toplanmaları, barınmaları, silahlandırılmaları, eğitilmeleri, finanse edilmeleri ardından Suriye topraklarına geçirilmeleri için Türkiye topraklarını merkezlere dönüştürmek,direk ve dolaylı yollarla Suriye’nin içişlerine müdahalelerde bulunmak suretiyle,BM Misakı’na ve uluslararası karar ve yasaların yanı sıra devletler arasındaki ilişkileri belirleyen temelleri ihlal etmek -bu suretle, bölge ve dünya güvenlik ve istikrarını tehdit etmekle itham ediliyor.

    *
    Uluslararası Ceza Mahkemesi, insancıl hukuk kapsamındaki kimi suçları kovuşturan ve uluslararası insancıl hukukun egemenliğine katkı yapan uluslar-üstü mekanizmadır.
    Soykırımı,insanlığa karşı suçları, savaş suçları ve saldırı suçlarında devletleri değil kişi sorumluluğu ilkesi esasında yalnızca gerçek kişileri yargılıyor.
    Gerçek kişiler bizzat suçu işleyenden suç işlenmesi emri verene, en alt düzeyde suça iştirak edenden en üst düzey Devlet görevlilerine, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar, Genelkurmay Başkanı’na kadar uzanabiliyor.
    Amaç mağdurlara ve ailelerine adalet ile gerçeğe ulaşma ve uzlaşma şansı vermektir.
    Türkiye Uluslararası Ceza Mahkemesinin dayandığı Roma Statüsüne taraf değildir -ama, taraf devletlerin işbirliği ile kişi mahkemeye verilebiliyor.

    *
    Başbakan Erdoğan Suriye İç Savaşının barışa evrilmesi halinde yargılanacağının billincindedir.
    Yargıdan kaçabilmek için önünde biricik ihtimal Esad rejiminin düşmesi,muhaliflerin kazanmasıdır -teminen, Türkiye sınırı boyunca uçuşa yasak bölge oluşturulması,insani yardım diye NATO ile birlikte Suriye içlerine sızıp rejimi düşürmek hesabını yapıyor.
    Fakat nafiledir;ABD ve Rusya Cenevre Konferansına engel olacak adımlardan kaçınılmasını isterken,” Bu tür adımlar tek taraflı olarak tüm günahlardan Esad rejiminin suçlanması, teröristlerin yaptıkları zulüm ve muhalif güçler tarafından işlenen insani hukuk ihlallerinin göz ardı edilmesi ve bu durumun BM Genel Kurulu’nda tek taraflı kararlarla kabul ettirmek istenmesindendir” açıklamasında birleşiyor.

    *
    Taksim Gezi Parkı’nın yıkılıp yerine alışveriş merkezi yapılmasını engellemeye çalışanlar -giderek,Tunus’ta,Libya,Mısır’da olduğu gibi internetin sosyal ağlarından Türkiye’nin yaşam alanlarındadır.
    Onların bu isyanlarında yegane farkları;binlerce yıllık süreçte Türk Milletinin bazen efendi, bazen memluk ve bazen birbirlerinin amansız düşmanı olarak bozkırdan batıya hareketinde ihtilafları ve ittifaklarının engin sentezinde tam bağımsızlık, huzur ve refaha sahip olmak,devletin millet egemenliğini esasına dayanması, aklın ve ilmin rehberliğinde Türk Kültürünün çağdaş uygarlık düzeyine çıkarılması hedeflerinin günümüz izdüşümünde;devlet hayatını,fikir hayatını,ekonomik hayatı ve toplumsal yapıya ilişkin fikir ve ilkeleri kapsayan Atatürkçülük’tür.

    *
    İşte, Recep Tayyip Erdoğan ve şürekasının iktidarı sorgulanıyor,aralarındaki bağlar koparılıyor,meşruiyeti kırılıyor,güçsüz-dermansız bırakılırken, kademe kademe arkalarında devletin olmayacağı gerçek kişiler haline getiriliyor.
    Bir Türk vatandaşının uluslararası ceza mahkemelerinde yargılanmasının bir dolu komplikasyonu vardır -ama, “Sanık ayağa kalk” demenin heyecanı da tüm yurdu sarmıştır…

    2.6.2013

  • Tepkilerin nedeni iyi okunmalıdır…

    Tepkilerin nedeni iyi okunmalıdır…

     

                                                          İstanbul Gezi Parkı’nda başlatılan gösteriler hiç şüphesiz, bugüne kadar yapılan gösteriler içinde en etkili olanıdır. Eylemciler ile polisin karşı karşıya geldiği, biber gazı, tazyikli suyun sıkıldığı, şiddetin ve orantısız güç kullanımının doruğa çıktığı bu gösteriler ve olaylar konusunda ortaya konulan tepkiler de önemsenmelidir.

                                                         Şimdi eğri oturup, doğru konuşalım. Gezi Parkı eylemi, sadece buraya yapılmak istenilen AVM’ ye karşı konulmak istenilen bir tepki değildir. Bu tepkiler, baskıya, şiddete, tek adamlığa, yanlış yönetilmeye karşı konulan tepkilerdir. Bu tepki, sadece birkaç grubun, marjinal grubun ortaya koyduğu bir tepki de değildir.

                                                      TEPKİLERİN ADRESİ AKP HÜKÜMETİ

                                                      Şuraya herkesin dikkat etmesi gerekiyor:

                                                         Tepkiler, bugünkü Hükümetedir, Başbakan’a ve tayfasınadır. Eylemin bir anda büyümesi, başka illere de sıçraması bunu açık biçimde ortaya koyuyor. Herkes, hiç kimsenin etkisinde kalmadan, aralarında örgütlenerek eyleme destek vermesi, halkın birdenbire aralarında kenetlenmesi, önemsenmesi gereken çok önemli bir mesajdır. Hükümet olanların bunu çok iyi okuması gerekiyor.

                                                         Olayları bir noktada toplamak, bir partiyi, bir sivil toplum kuruluşunu, ya da marjinal bir grubu suçlamak çok büyük bir hata olur. Çünkü tepkileri ortaya koyanlar Atatürk’e, onun devrimlerine, cumhuriyete, bayrağımıza, milli değerlerimize bağlı insanlarımıdır. Bunların içinde her partiden, her kesimden vatandaşlarımızın olduğu görülmüştür. Farklı görüş ve düşüncedeki insanlar bir anda ülke için, geleceğimiz için birlik ve bütünlük tablosu sergileyebiliyorsa buraya bir nokta koymak gerekiyor.

                                                 MİLLET BİR ANDA KENETLENİVERDİ

                                                        Olayların perde arkası da var, ona da bakalım:

                                                    Tepki verenler, ev kadınlarıdır, yaşlılardır, çocuklar, gençlerdir. Esnaf, siyasetçi, öğrenci, gazeteci, hangi meslekten kimi ararsan onlardır. Eğer, meydanlara bazı minibüsler, özel halk otobüsleri ücret almadan taşıma yapmışsa, eğer TV programlarına topluca konuk olanlar programa girmeden meydanlara yürümüşse, esnaf kepenk kapatıp eyleme destek vermişse bizi yönetenler işte burada durmalıdırlar. Bu eylem kendiliğinden başlamış, gelişmiş, yurdun her tarafından da desteklenmiştir. Sadece İstanbul ile sınırlı kalmaması da altı çizilmesi gereken bir gerçektir.

                                                         Halk için, halk tarafından iktidara getirildiklerin söyleyenlere, Taksim Gezi Parkı eyleminde halka rağmen bir polis vahşeti sergilemişlerdir. Dış basında konu enine boyuna tartışılmıştır. Amerika, Avrupa Parlamentosu, İnsan Hakları Derneği polisin davranışını “vahşet” olarak değerlendirmiştir. “Orantısız güç kullanımı endişe verici” denilmiştir. Şiddet uygulayan polisler için suç duyurusunda bulunulmuş, soruşturma açılması istenmiştir.

                                                      Hiç kuşkusuz burada biz doğrudan polisi suçlamıyoruz. Polise emir verenleri, böylesine bir şiddet ve sindirme hareketi içinde bulunmalarını isteyen yetkililerin tek sorumlu olduğu görüşündeyiz. Çok tehlikeli bir oyun sergileniyor ve vatandaş ile polis karşı karşıya getiriliyor. Böyle bir yönetim şekli olabilir mi?

                                                    BARDAĞI TAŞIRAN SON DAMLA

                                                                Kaldı ki eylemciler sadece eylem yapıyor. Oturuyor, slogan bile atmıyor. Getirilen yiyecekleri polisle paylaşanlar bile var. Eylem yapmak, yürümek, bir yanlışa karşı ortak hareket etmek ne zamandan bu yana suç sayılıyor?

                                                             Dikkat edilecek olursa uzun zamandan bu yana milli değerlerimize saldırılıyor. Asker, hukuk başta olmak üzere bütün kurum ve kuruluşlarımız ayaklar altına alındı. Her gün kavga, her gün çatışma, her gün hakaret yağdırılıyor. Atatürk, Türk adı, bayrağımız ile adeta alay ediliyor. Teröristlerle kuçaklaşılıyor, sınırlarımız yol geçen hanına dönmüş, yolsuzluklar diz boyu, düşünce ve yaşam koşullarına müdahale başlamış. İşte bütün bunları alt alta koyduğumuz zaman Taksim eyleminin asıl nedenlerini daha iyi analiz etmiş oluruz. Bu eylem, aslında bir baş kaldırı, bir silkeleniş, bir hesap sorma eylemidir. Demokrasiye, yaşadığı kente sahip çıkma mücadelesidir. Bu eylemi başka noktalara taşımak ve bazı parti ve kurumlara yıkmak, yapılan yanlışlara yenilerini eklemek demek olacaktır.

                      

      

  • Sıradaki gelsin..!

    Sıradaki gelsin..!

    Bir iki üç derken 4’üncüsü de geldi. 5’incisi ise yolda…

    Herhangi bir maraton koşusundan veya bisiklet yarışında finişe gelen atletlerden yada sporculardan bahsetmiyoruz.. AKP’nin şu meşhur yargı paketlerinden bahsediyoruz.

    Adalet Bakanı Sadullah Ergin’e ve Hükümete göre adı yargı paketi denilen hukuki düzenlemeler bazı suçları suç olmaktan çıkartıp, özellikle siyasi suçlular olmak üzere çeşitli suçluları af etmenin diğer bir adı..

    Daha açık bir ifadeyle “yargı paketi” adıyla cilalayıp janjanlı ambalajlara da sarıp millete yutturmaya çalıştıkları iş. Bal gibi Mehmetçik-polis katili PKK’lı teröristlere ve onun şehir yapılanması olan KCK’lılara yönelik affın AKP/BDP eliyle kanunlaştırılmasıdır.

    Nitekim AKP ile BDP’nin ortaklığında yürürlüğe konulan son Dördüncü Yargı Paketiyle, terör örgütünün şehir yapılanması olan KCK’lı bir çok sanık veya hükümlü sessizce serbest kaldı..

    Yaptıkları bu aflar genele yönelik değil, bilakis direk nokta aflarıdır. Yani terör örgütü mensuplarına AKP hükümetince çıkartılmış özel aftır. Yazı girişinde de belirttiğimiz gibi ilk dördü (3.’üncü yargı paketinden 35.000, 4’üncü yargı paketinden ise 45.000 kişiye af çıktı) terör örgütü mensuplarının tamamının dışarı çıkmasına kifayet etmemiş olmalı ki 5.’incisi de yolda.

    Çünkü AKP’nin –resmi olmayan- koalisyon ortağı BDP’ li yetkililerden bu yönde yeni istekler gelmeye başladı.

    Güya bağımsız vekil Ahmet Türk dahil hepsi diyorlar ki, “eğer varılan mutabakat gereği yürütülen ‘barış sürecinin’ sekteye uğramadan kesintisiz devamı isteniyorsa AKP Hükümeti yeni yargı paketini de çıkartmalıdır..”

    Mesela yine Gültan Kışanak Ş.Urfa’da aynı meyanda yaptığı bir açıklamasında “…binlerce Kürt politik tutsak ve cezaevlerinde. Şimdi sıra ceza evlerini açmaya geldi. Halka terörist diyen bu yasaları kaldıracağız. Tüm siyasi tutsaklar halkı ile buluşacak.” diyor (Basın 16.05.2013)

    Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Eski Genel Kurmay Başkanını “terör örgütü üyesi” iddiasıyla suçlu ilan edip, âdeta mahkûm ettirilmesine gayret gösterilirken. Anlaşılan iş kademe kademe bebek katili ve gerçek terörist-katil Apo’ya kadar uzayacak…

    Bunu biz kafamızdan uydurmuyoruz gidişat o yönü işaret ediyor. Hem hatırlarsanız İmralı’daki bebek katili tarafından çizilen yol haritasında, böylesi kapsamlı afların yapılması özellikle şart koşulmuştu.. Üstelik şimdilik bu kadarıyla iktifa etmekle birlikte ve (kendisinin affı da dahil) devamı afların yürürlüğe konulması kaydıyla.. Apo’nun yol haritasına harfiyen uyan AKP Hükümeti; Avrupa Konseyi’nin veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (sadece bizim ülkemizde uygulanmasını talep ettiği) bazı kararlarıyla ilişkilendirerek. Daha doğrusu fırsat bu fırsat diyerek böylesi bir kılıf altında terör örgütü elebaşına verdiği sözleri bir bir yerine getirmektedir…

    Bunlarla da yetinmeyen hükümet, siyasi manada gerçekleştirdikleri ve sonucunun mutlaka karşılıklı olarak yeni anayasaya dayandırdıkları “barış surecinden” sonra. Şimdi de mali konuda da “varlık barışı” adı altında daha yeni yürürlüğe koydukları uygulama ile 130 milyarı bulduğu iddia edilen ve menşei belli olmayan oldukça büyük bir para, %2 gibi cüzi bir vergi ödemek suretiyle sorgusuz sualsiz aklanacaktır. Ki bu paranın 30 milyar (eski parayla 30 katrilyon) lirasının; uyuşturucudan veya kaçakçılıktan elde edilen ve PKK’ya ait para olduğu yine dillendirilen iddialar arasındadır..

    Demem o ki, sahiplerinin her kim olduğunu bilmediklerimizin paralarının aklanmasının(!) yanı sıra; siyaseten önünü açtıkları bölücülerin, mali/iktisadi yönden de önlerini açtıkları gün gibi aşikârdır.

    Bütün bu işler bazen sessiz, bazen de büyük gürültüler arasında gerçekleşti veya gerçekleşecek. Fakat maalesef ki dikkat çektiğim gibi gerçekleşecek. Çünkü milletin büyükçe bir çoğunluğu hâlâ olayların ya farkında değil, yâda hipnotize olmuş durumda.

    Eğer öyle olmasa, çeşitli gerekçelerle 15 sene öncesinde şiddetle karşı çıktığı 3.’üncü köprünün geçtiğimiz günlerde temelini İstanbul’da bizzat atan, çark etme ustası Başbakan Erdoğan’ın; yılını ayını değil, saati saatini tutmayan beyan veya uygulamalarına ufakta olsa bir ikaz yapardı…

    Hal böyle olmasına rağmen ümitsiz miyim?

    Bursa’yı, İzmir’i ve Adana’yı gördükten sonra diyorum ki…

    Asla!

    Velhâsılıkelam, “bayrak inmesin, ezan susmasın ve dilimiz çatallaşmasın” diyen vatan ve millet sevdalılarına çok iş düşüyor.

    Bu bağlamda, “alnı secdeli” zannedip fakat aksine Müslüman katili ABD’nin taşeronu veya bölücü başıyla siyasi koalisyon kurarak bölücülerin hamisi çıkanları.. İktidara getirmekle düştüğü gaflet uykusundan Türk milletini bir an önce uyandırmak üzere; yılmadan, usanmadan her alanda çok çalışmaya devam..

    Yeni bir yazımızda buluşmak üzere esen kalınız…

  • Petrol bölgelerimiz peşkeş mi çekilecek?…

    Petrol bölgelerimiz peşkeş mi çekilecek?…

     

                                                       Bugünkü AKP iktidarı, çok özel kanunları gece yarısı baskınları ile Meclis’ten geçirmekte ustalaştılar. Son olarak Türk Petrol Kanunu Tasarısı gece yarısı operasyonu ile Meclis’ten geçirildi. Dikkat ediniz, Türkiye’de petrol arayan bazı yabancı şirketler var. Bunların tespit ettikleri petrol alanları da bulunuyor. Ancak, Shell, BP, Exxson Mobil gibi petrol şirketlerinin beklentilerini karşılayacak kanun bugüne kadar çıkarılmamıştı. Şimdi, düğmeye basıldı. Dünyanın her tarafını talan eden Amerikalı, İngiliz, İtalyan ve Fransız petrol şirketleri şimdi çok önemli yerlerde petrol arayacaklar.

                                               Adı geçen şirketlerin petrol arayacağını söylemek istemiyoruz. Zaten, nerede ne kadar petrol ve rezerv var hepsini biliyorlar. Çıkarmak istedikleri petrol yatakları yasaya takılıyordu. Şimdi yasa çıkınca bu alanlara girecekler. Kanuna göre askeri yasak bölgeler ile güvenlik bölgeleri de bu alanların içinde bulunuyor. Kanun, aynı zamanda ormanlık ve SİT alanlarında da petrol aranmasının önündeki engelleri kaldırıyor.

                                                     KANUN YABANCILARA YARAYACAK

                                                        Hemen her gün gündem değişiyor. Kamuoyu, 3.Köprünün adı ile, Taksim Gezi Parkı’na yapılacak olan AVM ile meşgul ediliyor. Bunlara yeni gündem maddeleri de ekleniyor. Dikkatler çeşitli alanlara dağıtılıyor. Bu arada gece yarısı verilen ve önceden hazırlanan önergelerle de Türkiye parsel parsel satılıyor, pazarlanıyor.

                                                       Kanun tasarısı ne içeriyor, ona da bakalım:

                                                          Petrol hakkı sahibi, arama veya işletme ruhsatında veya civarında petrol işlemi için gerekli arazinin kullanma hakkını, arazi özel mülkiyete ait ise anlaşma, anlaşmazlık durumunda ise kamulaştırma yoluyla elde edebilecek. Kanuna göre petrol sahaları gerekli görüldüğünde açık artırmaya çıkarılacak. Devlet ise çıkarılacak petrolün sadece 8’de birini devlet hissesi olarak alabilecek.

                                                          Yine kanuna göre, petrol arayıcı veya işletmecisi, ürettiği petrolün sekizde birini toptan fiyatları esas alarak devlet hissesi olarak ödeyecek. Arama veya işletme ruhsatları ile ilgili olarak yapılan petrol işlemlerinde kullanılan petrolden devlet hissesi alınmayacak.

                                                     

                                                      PEŞKEŞ Mİ ÇEKİLİYOR?

                                                         Petrol hakkı sahibi yabancılar, Türk kara sularında petrol arama ve üretim faaliyeti yapabilecek. Petrol hakkı sahipleri, 1980’den sonra keşfettikleri petrol sahalarında ürettikleri ham petrol ve doğalgazın kara sahalarındaki yüzde 35’ini ve deniz sahalarında yüzde 45’ini ihraç edebilecek. Geri kalan kısım ile 1980’den önce bulunmuş sahalardan üretilen ham petrol ve doğalgazın tamamı ülke ihtiyacına ayrılacak.

                                            

                                                        Şimdi ister istemez, apar topar gece yarısı önergesi ile çıkarılan bu kanun “Türkiye’deki petrol sahaları yabancılara peşkeş mi çekiliyor?” sorusunu akıllara getiriyor. Daha önce bu konu ile ilgili bazı çalışmalar yapılmış, Türkiye’nin “Petrol denizi üzerinde yüzen bir ülke” olduğu raporlara geçirilmişti.

                                                Bir not daha düşelim:

                                                Bir İngiliz petrol devinin Türkiye’deki petrollerle ilgili hazırlattığı raporun bir bölümünde “Sadece Türkiye’nin toprakları değil, Karadeniz, Ege ve Akdeniz’in altı da zengin petrol ve doğalgaz yatakları ile dolu” ifadeleri kullanılmış. Zaten uzun zamandan bu yana konu ile ilgili çalışma yapan bilim adamları da aynı şeyleri söylemiyorlar mı?

                                                   HANGİ ALANDA NE VAR BİLİNİYOR

                                                   1958 yılında Amerikalılar TPAO ile birlikte Anadolu’nun birçok bölgesinde petrol araması çalışması yapmıştı. Çok yerde de petrol bulunduğu ortaya çıktı. Daha sonra bu kuyular kapatıldı. Gerekçe olarak da “Çıksa bile maliyeti karşılamaz” denildi. Ya da “Kalite bakımından yetersiz” görüşü öne sürüldü. Türkiye’nin hangi noktalarında hangi kalitede ve rezervde petrol yataklarının bulunduğunu şu anda Amerikalılar ve İngilizler bizden daha iyi biliyor. Yıllardır yapılan çalışmalarda elde edilen verilere göre şimdi bu sahaları ele geçirip talan etmenin hesaplarını yapıyorlar. Bugünkü Hükümet’ten de istedikleri kanunları çıkartabiliyorlar.

                                                     Türk Petrol Kanunun Tasarısı, 18 petrol bölgesine ayrılan Türkiye’yi kara ve deniz olmak üzere iki petrol bölgesine ayırıyor. Petrol hakkı sahibi yabancılar Türk kara sularında da arama ve üretim yapabilecekler.

  • 5.RADEV Artı ödülleri sahiplerini buldu…

    5.RADEV Artı ödülleri sahiplerini buldu…

    TÜRK DÜNYASI İLE ÇALIŞMALARI İLE DİKKATLERİ

    ÇEKEN AVRASYA EKONOMİK İLİŞKİLER DERNEĞİ BAŞKANI

    HİKMET EREN “EN İYİ SİVİL TOPLUM ÖRGÜTÜ” ÖDÜLÜ ALDI

    Radyo severleri bir çatı altında toplama hedefi ile kurulan ve kısa zaman içinde Türkiye’nin en büyük medya Derneği olarak adından söz ettiren Radyo Evi Derneği ( RADEV), her yıl geleneksel olarak düzenlediği RDAV Artı ödüllerinin 5.ncisini de bu yıl gerçekleştirdi. Çeşitli kollarda başarılı olanlara düzenlenen bir törenle plaketleri verildi. 5. RADEV Artı ödüllerinde Ekonomik Avrasya İlişkiler Derneği Yılın Pozitif Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşu (STK)’ya layık görüldü. Düzenlenen törende Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği Başkanı Hikmet Eren’e ödülü verildi.

    Ödül töreninde bir konuşma yapan Hikmet Eren, “Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği olarak Türk Dünyasına yönelik birleştirici ve bütünleştirici çalışmalarımıza daha bir önem ve ağırlık vereceğiz. Bu ödülü de tüm Türk Dünyası adına alıyorum.” dedi. Eren, ayrıca Azerbaycan ve yavru Vatan KKTC ile daha sıkı işbirliği çalışmaları içinde olacaklafrını da söyledi.

     

  • NİSAN/MAYIS 1915–3 ( ERMENİ İSYANI )

    NİSAN/MAYIS 1915–3 ( ERMENİ İSYANI )

    Ermeni isyanı, 15 Nisan 1915 günü Van’ın bütün bölgelerine yayıldı ve genel bir havaya girdi. O günleri yaşayan Em. Tümgeneral Ahmet Hulki Saral, şahit olduğu olayları şu sözlerle anlatıyor:
    “15 Nisan 1915 günü Van bölgesinde kendini gösteren ilkbaharın parlak güneşli bir gününde gök gürültüsünü andıran silah sesleri ile uyandık. Sokakların ve evlerin arasından yansıyarak geçen mermiler, acı bir inleyiş gibi vızıldıyordu. Her taraf toz duman içinde ve her yerden ağır bir barut kokusu geliyordu. Herkes heyecan ve endişe içinde idi. Bütün Vanlılarda adeta derin bir ölüm sessizliği vardı.
    Van, Ermenilerin ilk önce ele geçirmek istedikleri bir şehirdi. Bir noktada şansları da kendilerine yardım ediyordu. 33.Piyade Tümeni savaş dolayısıyla Erzurum’a gönderilmişti. Van şehrinde böylece hiç bir askeri kuvvet kalmamıştı. Sadece Jandarma kuvveti kalmıştı. Böylece Ermenilerin şehri işgalleri nispeten daha kolay bir hale gelmişti. Fakat her ihtimale karşı Rus Ordularının Türk topraklarına girmelerini ve (İklim şartlarından rahatsız olmamak için) baharın gelmesini beklemişlerdi. Bu suretle Ruslarla müşterek hareket ederek daha başarılı olacakları inancındaydılar.
    Uzun yıllardan beri silahlanan, tüfek, tabanca ve el bombaları gibi türlü silahlarla donanmış olan Ermeni çeteleri Van’da toplanmışlardı. Köylerde aynı şekilde silahlandırılmış, harekete hazır hale getirilmişlerdi. (1)
    Bir Rus Generali’nin (Maflofiski) bu isyanla ilgili anıları şöyledir:
    “Van mıntıkasında vaziyet karışık bir hal almıştı. 14 Nisan’da, Van’da kıyama başlamışlardı. Ermeniler Van’daki küçük Jandarma kıtasını katl ve tard etmişlerdi. Bunun üzerine Türkler Kazım Bey’in 5. Mürettep Fırkası’nı göndermişler ve iç kalede ve şehirdeki Ermenileri muhasara etmişlerdi. Aynı şekilde Van’daki Ermenilere yardım için General Truhin komutasında bir birliğin Van’a sevk edilmesi Kolordu’ya bildirilmişti” (2)
    20 Nisan’da Ermeniler karakollara ve Türk hanelerine silahla taarruz ederek isyanlarını genişletmişlerdi. Van içinde Vali Cevdet Bey Ermenilerle kıyasıya bir mücadele’ye girmişti.(3) Artık Van ve çevresinde, Rus Cephesi’nin hemen yanı başında Ermeniler kendi anavatanlarına karşı tam bir iç isyan hareketi içindedirler. Rafael de Nogolis adlı bir yazar “Hilal altında dört yıl” adlı eserinde isyan hakkında şunları söylüyor:
    “Nisanın sonuna doğru başlayan isyan gelişmeye yüz tuttu. Vilayet merkezinde çok kuvvet yoktu. Ancak Türk jandarmaları ile birkaç eski top vardı. Van’da fazla kuvvet bulunmadığını bilen Ermeniler Van’ı yakıp yıkmaya başladılar. Ermeni mahallerinde jandarma ve polis kuvvetlerine ateş açtılar. Kışladaki erleri şehit ettiler.” (4)
    Nisan ayının ikinci yarısından itibaren hem Van ve Doğu Anadolu Bölgesinde hem de Gelibolu Yarımadasında çok ciddi olaylar gerçekleşmektedir. Osmanlı Hükümeti sık sık toplanarak gelişen olumsuz durumlar için acil kararlar almaktaydı. Doğu Anadolu Bölgesinde iç ve dış tehditlerin nasıl geliştiğini zamanın Başbakanı Talat Paşanın anılarından izliyoruz.
    “Van’daki olayları dâhildeki öteki isyan hareketleri izledi. Kıtalarına katılmak üzere gönderilen bazı münferit askeri birliklerin bu isyankâr Ermeni çeteleri tarafından öldürüldüğü anlaşılmıştır. Kumandanların genel karargâha gönderdikleri rapordan anlaşıldığına göre, Müslümanlara karşı şehir, köy ve yollarda yapılan kıyım ve saldırılar, Rus Cephesindeki o çevre halkından oluşan askerler üzerinde çok kötü etkiler bırakmaktadır.
    Ordu Göç ettirme kanununun uygulanmasını yeniden gündeme getirdi ve ısrar etti. Ben yine karşı çıktım. Birçok acı durumlar bana göstermiştir ki, Hıristiyanların Müslümanlara yaptıkları zulümler Avrupa’da büyük bir hoşgörüyle, sessiz karşılandığı halde, Müslümanların en ufak bir hareketi gereğinden fazla büyütülüyordu. Bu bakımdan, Rusların bu savaşta Ermenilerin yanı başında bulunması yüzünden çıkacak olan düzensizliklerin bize karşı kötüye kullanılacağını önceden biliyordum.
    Bu görüşmeler sırasında meslektaşlarımdan bazıları beni duygusuzluk ve vatana ihanetle suçlayacak kadar ileri gittiler. Gerçekte de Ordu, son derece tehlikeli bir durumda bulunuyordu.” (5)
    Aynı günlerde çok yakınlarda 1878’den beri Rusların elinde kalan Kars-Ardahan bölgesinde seri cinayetler işleniyordu. Sarıkamış Harekâtı sırasında, 37 yıllık bir esaretten sonra kurtuluş ışıkları gören Kars ve Ardahan halkı sevinçlerini gizleyemediler. 4 Ocak 1915 günü Ardahan’ı baskınla alan Kazak Sibir alayı, Çıldır’dan Göle’ye kadar Türk köylerinde “Türklerin gelişini alkışladınız” diye silahsız ahaliyi, çoluk çocuk demeden katliama başladılar. 1915 başından itibaren üç ay Ruslar, Kars ilindeki silahsız Türk-müslüman ahaliyi kırıp sindirmekle uğraştılar. Bakû’daki “İslâm Cemiyeti Hayriyesi” nin “Felâket ve Harbzadelere Yardım Şubesi” Çardan resmen izin alıp 1915 Nisan başında yardıma gelinceye kadar, pek vahşice yapılan bu Rus mezalimi devam etti. En az 40.000 Türk katledildi. Bu cemiyet; resmen kayıtlı “22.000 harbzade” Karslıya 1917 sonlarına kadar yardıma devam edip ölmekten kurtardı. (6)
    Van ve çevresindeki Ermeni isyan ve cinayetleri Kuzey ve Doğu’daki Rus Ordusu ilerleyişi ile işbirliği içinde, bazen onlara paralel ve bazen de davet eder tarzda büyümüştür.
    “Ermeni ekseriyeti olan yerlerde çekilmek isteyen memurların, memur ailelerinin ve masum çocukların kanları ile dereler boyandı. 23 Nisan’da isyan devam etti. Her taraftan Van’a mümkün olan kuvvet ve bir kaç toptan başka Türkleri savunacak bir kuvvet yoktu. Ancak kuzey’deki Rus baskısı ve harekâtı gittikçe artarken onlarla birleşip Türkleri katletmek isteyen Ermeniler daha önceki planları gereği Van’daki isyanları ve kıyamları başlatmışlar (ve geliştirmişler)’dir.”(7)

    Sivas Valisi 22 Nisan 1915 günü İçişleri Bakanlığı’na aşağıdaki telgrafı yollamıştı.
    “Vilayet içinde Ermenilerin toplu olarak bulundukları yerler Şebinkarahisar, Suşehri, Hafik, Divrik, Gürün, Gemerek, Amasya, Tokat ve Merzifon’dur. Şimdiye kadar Suşehri’ni Türk köyleriyle civarında ve Hafik’in Tuz hisar, Horasan köylerinde ve Merkeze bağlı Olaraş nahiyesinde yapılan aramalarda pek çok yasak silah ve dinamit bulundu. Ermenilerin bu vilayetten 30.000 kişiyi silahlandırdıkları, bunlardan 15.000 kişinin Rus Ordusuna katıldığı, 15.000 kişinin de, Türk Ordusunun başarısızlığı halinde, ordumuzu gerisinden tehdit edeceği yakalanan sanıkların ifadeleriyle kesinleşmiştir. Ermeni Taşnak Komitesinden Murat’ın sığındığı Tuz hisar köyüne gönderilen güvenlik birlikleriyle Ermeniler arasında çarpışmalar olmuştur, kaçanlar takip edilmektedir.” (8)
    Diyarbakır Valisi de şu bilgileri veriyordu:
    “Diyarbakır’da asker kaçağı, silah ve mermi araması yapılmıştır. Sonucunda pek çok silah, cephane, askeri elbise, patlayıcı madde bulunmuştur. Ermeni komitacılardan yalnız merkezde 1.000’den fazla asker kaçağı ele geçirilmiştir.” (9)
    Aynı günlerde Zeytun ve Muş’da da isyanlar devam etmekteydi. Ermenilerin Ruslarla işbirliği içinde olduğu açıkça biliniyordu. Doğudaki bu hareketlerin yanında, Batıda Çanakkale bölgesinde İngiliz ve Fransızlar İmparatorluğun başkentini ele geçirmeyi hedef alan büyük bir çıkarma harekâtı hazırlığı içindeydiler. İç ve dış baskılar yöneticileri ağır bir baskı altına almışlardı.
    Bütün bu gelişmeler üzerine İçişleri Bakanlığı 24 Nisan 1915’te bir genelge yayınladı. Bu genelge ile Ermeni parti, komite merkezi ve şubelerinin kapatılması, evraklarına el konması, elebaşlarının gözaltına alınması, gerekenlerin askeri mahkemeye verilmesi ve suçluların cezalandırılması isteniyordu. Bunun üzerine 2345 kişi tutuklanarak mahkemeye verildi. İşte Ermenilerin soykırım günü olarak kutlanmalı diye bastırdığı “24 Nisan” günü, bu yasal tedbirlerin başlatıldığı gündür.(10)
    O gün, İstanbul’da yaşayan 77.735 Ermeni’den 235’i eyleme geçtikleri için tutuklanmışlardır. Bu tutuklananlar arasında 1908 II. Meşrutiyet Meclisi’nde Kozan Milletvekilliği yapan Kamparsum Boyacıyan Murat, Erzurum Milletvekili Karakin Pastırmacıyan, Armen Garo, Van Milletvekili Vohan papazyan… Takma adlar kullanarak “çetebaşılık” yaptıkları için tutuklanmışlardır.” (11)

    DİPNOTLAR:

    (1) Ahmet Hulki Saral, Ermeni Meselesi s.135–136 (Ankara –1970).
    (2) General Maflofski, Umumi Harpte Kafkas Cephesi’nin Tenkidi, s.194–195 (Çeviren Kaymakam Nazmi, Ankara, 1935).
    (3) Ali İhsan Sabis, C.2, s.218–219.
    (4) Refael de Nogolis, Hilal Altında Dört Sene ve Buna Cevap, s.73 (Çeviren Kaymakam Hakkı, İstanbul, Askeri Matbaa, 1931)
    (5) Talat Paşa’nın Anıları, s.82–83 (Bas. Haz. Mehmet Kasım, Say Yayınları, İstanbul – 1986)
    (6) Kırgızoğlu, M. Fahrettin, Kars Tarihi, Cilt –1, s.553–554 (Taş Çağlarından Osmanlı İmparatorluğu’na Doğru, İstanbul–1953); Ahmet Ender Gökdemir, Cenüb-i Garbi Kafkas Hükümeti, s.14–15 (Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara –1988)
    (7) Aziz Samih, Büyük Harpte Kafkas Cephesi, Hatıraları (Zivin’den Peteriç’e); s.41 (Ankara, Büyük Erkân-ı Harbiye Matbaası, Ankara- 1934).
    (8) Genelkurmay, No.4/3671, KLS 2820, Dosya 69, F–3–45.
    (9) Genelkurmay, No.4/3671, KLS 2820, Dosya 69, F–3–82.
    (10) Yılmaz Akbulut, Ermeniler ve Bingöl’de Ermeni Tehcirleri, s.68 (Kültür Bakanlığı, Ankara – 1998); K.Gürün a.g.e., s.213.
    (11) Nurşen Mazıcı, Belgelerle Uluslararası Rekabette Ermeni Sorunu’nun Kökeni, 1878 – 1918, s.80 (İstanbul–1987)

    Dr. M. Galip Baysan

  • B E D E L

    B E D E L

    Bir zaman sonra küresel sorunların ekonomileriyle derdi olan Batılı ülkeler tarafından değil de güçlenen Asya tarafından çözüleceğine ilişkin kanaatler güç kazanıyor.
    Dünyada yaşanan krizde bir sektörde ya da bir ülkede yaşanacak krizin kolayca komşu ülkelere, bölgeye -hatta, dünyaya yayılma olasılığı bulunuyor.
    O yüzden ülkeler işbirliğine zorlanmaktadır, tedarik zincirleri ve üretim ağları gelişen Asya ile sınır ötesi iş yapmanın önündeki engeller kaldırılırken entegrasyon derinleşiyor.
    Mali piyasaların geliştirilmesine ve finansal entegrasyona yönelik makroekonomik politikalarda uyum sağlayıcı güvenlik ağları,denetim mekanizmaları ve uluslararası hukukun üstünlüğünün uluslararası sistem ağlarına yansıtılmasına çalışılıyor.

    *
    Elbette ülkeler arasında etkileşim artarken,çıkar çatışmalarının kaçınılmaz olduğu kabul ediliyor.
    Ama insanlık -giderek, kimsenin bencilce kazançları için bir bölgeyi hatta dünyayı kaosa götürmesine izin vermeyeceğini de gösteriyor.
    Ülkeler birbirlerinin çabalarını gölgelemek yerine birbirlerini tamamlayıcı politikalar geliştirmeye, fikir ayrılıklarını barış görüşmeleriyle çözmeye yöneliyor.

    *
    İşte, Ürdün’de Dünya Ekonomik Forumu’nun “Ekonomik Büyüme ve Canlandırma” başlığında ertiplediği Ortadoğu ve Kuzey Afrika Zirvesinde mevcut siyasi ve ekonomik durumda büyüme ve istihdamın artması için gereken önlemler tartışılmaktadır.
    Bölgenin gelişmesine uygun politika ve ticari stratejilerin eksikleri,ekonomik işlemlerde şeffaflığın bulunmaması,özel sermayeli işletmelerin gelişme zorlukları,alt yapı eksikleri gibi kilit sorunlar -heeepsi;
    Suriye’de şiddetin sona erdirilmesi ve krizin siyasi yollarla çözülmesi gerekliliği, bölünme riski ve mülteci krizinin ortadan kaldırılması şartına bağlanıyor.

    *
    Nitekim-bir süredir, ABD ve Rusya -başlangıç olarak, Suriye krizinin komşu ülkelere,bölgeye -hatta, dünyaya yayılma olasılığının önüne geçilmesi,yeni bir Suriye oluşturulması ardından bölgede kaynakların küresel ekonomiye entegre edilmesi, büyüme, istihdam, istikrar ve güvenliğin sağlanmasına yönelik adımlar atıyor.
    ABD, Rusya’nın siyasi,ekonomi ve askeri gücüyle küresel barış, istikrar ve gelişmeye katkı sağlayacağı iddiasına ve BM Teşkilatı merkezli uluslararası hukukun üstünlüğünün uluslararası sistem ağlarına yansıtılması şartına,
    Rusya ise ABD’nin başlattığı İsrail-Filistin arasında yeni bir barış planında İsrail’e güçlü bir teşvik oluşturmak üzere Suriye savaşının bölgeye yayılmasının önlenmesi, yeni Suriye ardından İran’la nükleer programı konusunda diplomatik işbirliğine katkı vermeye razıdır; stratejik müttefiklik düzeyi gelişiyor, müttefiklerle birlikte Suriye’ye siyasi çözüm için Cenevre Konferansına gidiliyor.

    *
    Suriye – bugün rejimi sürdürebilmek için yürüttüğü politikalar ile ulusal güvenliğini tehdit eden ve insanların kaderi için endişe yaratan politikalar nedeni ile hiç olmadığı kadar gerek kendi insanlarının gerekse uluslararası kamuoyunun yoğun baskısındadır.
    Suriye’yi farklı kılan temel faktör hem Suriye’nin mezhep temelli dini yapısı hem de başta İran olmak üzere İran’ın müttefiki olan bazı ülkelerin Esat rejimi yanında yer almasıydı.
    Şimdi Cenevre Konferansı ve gelecek süreçte birbiriyle çatışan ve 2 yıldır 90 binden fazla cana mâl olan fakat yenişemeyen mezhep ve etnik kimliklerin bölgelerinde böldüğü Suriye’nin yeni Suriye’ye evrilmesi öngörülürken;
    Uzlaşmanın sonucu olarak Esad rejimi yanında yeralan İran ve müttefikleri yukarıdaki tümceden düşüyor…

    *
    Geriye birincisi, fiilen birarada yaşaması olanaklı görülmeyen Sünni Araplar ile Nusayrilerin biraraya getirilmeleri sorununun aşılması,
    İkincisi, Türkiye gibi kimi ülkenin çok açık biçimde Esad rejimi karşısında muhalif grupların yanında yer alırken İslam dünyasında oluşan mezhep ayrılıkları sorununun dengelenmesine kalıyor.
    Üçüncüsü,ülkede çarpışan ve kimi bölgede İslam Devleti oluşturmaya yönelen radikal örgütlerin tasfiye edilmesi tüm müttefiklerin ortak vecibesi olarak ayrı bir kalemi oluşturuyor.

    *
    Nusayriler -Arap Alevisi olarak adlandırılıyor, Suriye’de iktidardır ve nufusun yüzde 12’sini oluşturuyor.
    Her ne kadar inançlarının temelinde Hz. Ali figürü olsa da, Suriye Nusayrileri ile Türkiye Alevileri ve İran Şiileri tarih, kültürel, sosyolojik ve teolojik açılardan farklı sosyal yapıları ifade ediyor.
    Mesela Türkiye’de Hatay, Adana, Mersin’de Arap Uşağı ya da Fellah olarak tanınan Nusayriler vardır -ama, Türkiye Alevileriyle birliktelikleri bulunmuyor -bu,Suriye mezhep geriliminin Türkiye’de taban oluşturmasının olasılığının bulunmadığını gösteriyor.
    Ya da oluşturulan Şii ve Sünni eksenlerin siyasi amaçlı olduğu anlamına geliyor.

    *
    Böylece bölgesel bir mezhep savaşı olasılığı azalırken -bu kez, Suriye’de Sünni’lerle, Nusayrilerin birlikte yaşaması olanaklı görülmüyor.
    Yeni Suriye’de ne muhalefetin Sünni Arap bölgelerindeki egemenliği ne de Esat rejiminin Alevi Arap bölgelerinde egemenliğinden söz edilemiyor!

    *
    Ama Suriyeli Kürtlerin Sünni Araplar ve Alevi Araplarla birlikte yaşaması önünde bir engelinin olmaması Yeni Suriye yolunda sorunların çözülmesine ilham veriyor.
    Tüm bileşenleriyle ABD ve Rusya’nın destekleyeceği, Suriye’nin Kuzeyinden Hatay’a ve oradan Lazkiye-kıyı şeridiyle Lübnan’a kadar uzanan bölgede yaşayan Kürtlerin; Hıristiyanlar, Sünni Araplar ve Nusayriler ile yeni Suriye Federal Devletini oluşturması birlikte yaşamın anahtarı olarak görülüyor…

    *
    Başbakan Erdoğan izlediği politikayla Kuzey Irak’ta bağımsız Kürt Devletinin oluşmasına, Kuzey Suriye Kürtlerin federatif bir yapıya yönelmesine,Türkiye’de uyguladığı Kürt Açılımı ile Türkiye Federasyonuna can vermiştir.
    Şükür olsun ki -hiç değilse, egemen Suriye Devletinin iç işlerine müdahale etmek, barışı tehdit edici uygulamalarda bulunmak,sorunları barışçıl yollardan çözme yerine savaş yöntemlerine başvurmak,hukuku ihlal edenlerle yardımlaşmak ve iç savaşı körüklemekle töhmet edilmektedir ve 90 bin insanın hayatını kaybetmesinde,sönen ocaklarda,tüm acılarda,gözyaşlarındaki vebalinin diyetini ödemesi zamanı geliyor.

    *
    Buna Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov , Cenevre Konferansına engel olacak adımlardan kaçınılmasını isterken,” Bu tür adımlar tek taraflı olarak tüm günahlardan Esad rejiminin suçlanması, teröristlerin yaptıkları zulüm ve muhalif güçler tarafından işlenen insani hukuk ihlallerinin göz ardı edilmesi ve bu durumun BM Genel Kurulu’nda tek taraflı kararlarla kabul ettirmek istenmesindendir” açıklamasıyla işaret ediyor.

    *
    Başbakan Erdoğan hükümeti hâlâ Katar’la birlikte Cenevre’de BM İnsan Hakları Konseyi’ni acil olarak toplantıya çağırıyor.
    Onlar ipe un sermek peşindeyken, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov BM İnsan Hakları Konseyi’nin Suriye’yi kınama yönünde bir kararı kabul etmesi halinde Cenevre’de yapılması planlanan uluslararası konferansa zarar vereceği uyarısında bulunuyor!

    *
    Erdoğan giderek hikayeleşiyor, Kürdistan – siz,Ermenistan’ıda ekleyiniz, Türkiye Türkiye olalı-beri insanının böyle bir kah’rı yaşamadığını her gün daha çok anlayacağı günlere giriliyor…

    31.5.2013

  • Toplum Üzerine Düşünceler

    Toplum Üzerine Düşünceler

    May 30 , Rasim Can ÇAKIR

    toplumBir toplumu iktidarlar, yasalar, yargıçlar, askerler yönetmez. Esasında toplum kendi kendini yönetir, yargılar, düzene sokar. En başta bahsedilenler, sadece bu sürecin sonuçlarıdır.

    Şöyle izah etmek gerek: insanlar daima idarecilerden, bürokrasiden yahut kanunlardan, hukuk sisteminden, mahkemelerden yakınır. Kendisini koruması gereken kolluktan kendini korumaya çalışır. Peki neden? Günümüzde her iş yasalara göre yapılıyormuş neden bu hengame?

    Aslında bir diğer sorun da budur: toplumu yönetenlerin, toplumdan basiret ve feraset namına ne bir adım ileride ne bir adım geride olmasıdır. Bu da yine en baştaki bahsin sonucudur.

    Şimdi bu soyut anlatımı yaşama indirmeli: Kanun nedir? Yahut hukuk? Hatta düzen nedir?

    Hukuk, kanun değildir. Kanun denilen, yazıdan ibarettir. Hukuk ise doğrudan doğruya muhakeme ve vicdandır. Bu kadar, sadece bu kadar. Yani insani iki meziyetin birleşmesidir.

    Gelelim düzene… Tüm sorunun kalbi, bu kelimenin zihinlerde kazınmış olan “idrak” şeklidir. Düzen yoldaki kırmızı ışık değildir. Düzen karakoldaki tutanak yahut kelepçe de değildir. Düzen ne koskoca adalet saraylarıdır ne de yüce meclislerdir. Bunlar sadece binadır, kağıttır, demirdir.

    Düzen bunlarla sağlanmaz. Yalnız kalamayacak kadar aciz olan insanoğlunun, toplum halinde yaşarken birbirine tahammül edebilmek namına, kendi elleriyle yaptığı, kurduğu şeylerin tahakkümü altına girmesi, insanların zihnine düzen olarak kazınmıştır. Yani insanlar zanneder ki; hakim önündeki kanunda öyle yazıyor diye öyle hüküm vermektedir. Yöneticiler, devletin âli menfaatleri öyle gerektirdiği için öyle bir yönetim sergilerler. Veznedeki memur, sırf sistem çalışmadığı için hiçbir şey yapamayacak vaziyettedir. İşte insanlar bu denli komik yanılgıları bütün bir hayatları boyuncu toplar, üst üste koyar. Sonra diğer insanlarla yan yana gelirler ve böylesine toplumlar ortaya çıkar.

    Bakunin’e atfedilen bir söz vardır: hukuk iktidarların fahişesidir. Hukukun tanımını yukarıda yaptık. “insan” aklı da vicdanı da kimseye fahişelik etmez. Kanunlar dersek, kağıt ve mürekkebin de böylesine bir özelliği olabileceğini düşünmüyorum. Bu tatsız yakıştırmayı olsa olsa yukarıda bahsedilen insanların hayatı idrak biçimleri hak eder. Yoksa bir “ide” ve bir kağıt tomarı değil.

    Düzen kavramı ne değildir’i açıkladıktan sonra ne olduğunu da açıklamak gerek. Düzen basit bir şekilde kişilerin dünyayı, hayatı kavrayışlarından ibarettir. Yani hakim hüküm verirken elbette yasalar ona yol gösterecektir; elbette bu düzenin getirisidir. Ancak o yasalar düzen değildir. Toplumun genel ihtiyaçları ve sorunları hakkında bir çerçevedir. Yoksa ona her durum için farklı farklı olarak akıl ve vicdanıyla şekil verecek olan hakimdir. Yani düzenin temeli dediğim gibi insan zihnidir; onun o son şekillenmiş halidir. Bu nedenle de bürokrasi, insanlığın zavallılığının göstergesidir. Toplum yaşamında elbette yapılan işlerde usuller olacaktır; ancak sırf bu usullerle bir sistem kurmak, memurun saat tam beş olunca onca sıraya rağmen vezneyi kapatıp gitmesi kadar komik ve sinir bozucudur.

    Kendini yeryüzündeki en üst varlık olarak gören insanoğlunun bu deli saçması hayat şekline katlanmasının, boyun eğmesinin hatta üstünlük sahibi bir konuma geldiği anda bu garipliklerin en sadık ve en cevval bir uygulayıcısı olmasının sebebi nedir peki? Basit: insanlara nasıl “insan” olunacağı öğretilmeden neyi nasıl en iyi şekilde yapacağı öğretildiği takdirde ortaya işini iyi yapan hayvanlar çıkmaktadır. Aynen bugün olduğu gibi.

    İşte bu nedenle toplumları ne çalıştıkları fabrikaların patronları ne de itaat ettikleri yasalar yönetir. Toplumu da insanda olduğu gibi “idraki” yönetir. Yani insan gözünü açınca ne görüyor, gördüğünden ne anlıyor, anladığına karşı nasıl bir tepki aklında ve vicdanında ortaya çıkıyor ve son olarak bu tepkiyi dışa nasıl aktarıyor; bütün bunlar idrak yeteneğinden doğar. Toplum için de bu durum böyledir. Toplumun da bir kavrayış biçimi vardır, buna göre ürettiği hareketleri vardır. Hareketlerinin meydana getirdiği sonuçlara karşı bir duruşu vardır. Yine örneklemek gerekirse; toplumdaki yöneticiler, hakimler  komutanlar, patronlar toplumun mahsulleridir. Toplum yapısının neticesinde, bir süreç içinde gelişmiş ve ortaya çıkmışlardır. Eğer o hakime kanunu nasıl uygulayacağı ve hangi hallerde hangi şekilde hüküm vermesi gerektiği değil de; ta en baştan, daha çocukken hakkı gözetmenin ne denli kutsal bir iş olduğu, kişinin doğru bir iş yaptığında tattığı o hazzın en yüce haz olduğu ve diğer cismani hazlardan ne denli üst ve haklı olarak kalıcı olduğu küçük hakime verilseydi; önce nasıl “insan” olabileceğini öğrenmiş olurdu. Yahut küçük fabrika patronuna, küçük iş adamına çalışan kişiye hakkını zamanında teslim etmediği takdirde o kişinin çocuğuna küçük bir hediye dahi alamayacağı zaman yavrusunun yaşayacağı his tattırılsa veya tefekkür ettirilebilse; o küçük patron büyüdüğü zaman insanları meta, sermaye; metayı ise yaşamın kaynağı olarak görmezdi.

    Bu çarpıklığın düzelmesinin tek yolu, toplum genelinde bunun görülmesidir. Eğer bütün bunlar toplumda “yanlış” olarak algılanmazsa, toplumun ürettiği her nesil yine aynı basamaklar üzerinden gider ve yine aynı neticelere ulaşır. Bu kısır döngüye girmemek için toplumun, toplumda da her insanın önce kendini daha sonra ise evladını nasıl ve hangi değerler üzerinden yetiştirmesi gerektiği kesinlikle kavranmalıdır. Yoksa ortaya çıkan her yaşam, birbirinin aynı olan bir milyon konserveden farksız olur.

    Rasim Can ÇAKIR

  • 7’ler, 5’ler, 9’lar ve 8’ler

    7’ler, 5’ler, 9’lar ve 8’ler

    Adeta bir şifreye benzeyen bu başlık, 1975 yılında kuruluşundan günümüze geçen 38 yıl içindeki Ulusal Birlik Partisi (UBP) bünyesinde dikkate değer milletvekili isyanlarını vurgulamakta. Ben bu başkaldırı hareketlerinin ortasında hiç yer almasam da siyasetin içinde olmam nedeni ile canlı olarak gelişmelere şahit oldum.

    UBP içindeki ve de aynı zamanda KTFD Meclisi içindeki ilk başkaldırı hareketi,  20 Temmuz 1974 tarihinde gerçekleştirilen Mutlu Barış Harekatından sonra Kıbrıslı Türklerin 13 Şubat 1975 günü kurdukları Kıbrıs Türk Federe Devletinin ilk Yasama Meclisinde yaşanmıştı.

    20 Haziran 1976 günü yapılan seçimlerde, Ulusal Birlik partisi büyük bir zaferle çıkmış ve o dönemde 40 milletvekilinden oluşan KTFD Meclisinde 30 sandalye sahibi olarak, Anayasayı bile değiştirebilecek bir çoğunlukla Lefkoşa UBP Milletvekili Nejat Konuk Başbakanlığında ilk hükümetini kurmuştu.

    İlk birkaç yıl yoğun bir çalışma ile geçtikten sonra, ilk kabinede yer almayan rahmetli abimiz İsmet Kotak 21 Nisan 1978 tarihinde Osman Örek Başbakanlığında kurulan 2. kabinede de yer almayınca ilk isyan bayrağını açmıştı. İsmet Kotak, Nejat Konuk, Özel Tahsin, Hüseyin Curcioğlu, Erol kazım Andaç ve iki milletvekili daha UBP’den istifa etmişler ve Demokratik Halk Partisini kurmuşlardı. 1981 seçimlerine giren DHP 11 Milletvekili çıkararak, 19 Milletvekili çıkaran UBP’nin arkasından 2. parti konumuna gelmişti. 12 yıl Kıbrıs Türk Siyasi hayatında faaliyet gösteren DHP, 1990 yılında kapanmıştı.

    UBP içindeki İkinci isyan ise 1982 yılında Başbakan Mustafa Çağatay’a karşı Dr. Derviş Eroğlu, Mustafa Karpazlı, Taşkent Atasayan, Enver Emin ve Mehmet Bayram tarafından gerçekleştirilmişti. Bu başkaldırının sonunda Mustafa Çağatay UBP Başkanlığından ayrılmış ve yapılan Genel Kurulda Dr. Derviş Eroğlu Genel Başkanlığa seçilmişti. 1983 yılında UBP genel Başkanı olan Dr. Derviş Eroğlu, 19 Temmuz 1985 tarihinde de Başbakan olarak ilk kabinesi kurmuştu.

    UBP içindeki Üçüncü isyan ise 1992 yılında Başbakan Dr. Derviş Eroğlu’na karşı 9’lar Grubu tarafından gerçekleştirildi. Ulusal Birlik Partisinin tekrar gözden geçirilerek bir reform yapılması istemi ile harekete geçen Hakkı Atun, Serdar Denktaş, Taşkent Atasayan, Süha Türköz, Mustafa Adaoğlu, Nazif Borman, Erkan Emekçi, Aytaş Beşeşler, bu hareketleri nedeni ile disiplin kuruluna verilince UBP’den istifa etmişler, Demokrat Parti’yi kurmuşlar, 1993 yılında yapılan seçimlerde 15 milletvekili çıkararak UBP’den sonra 2. parti olmuşlardı.

    UBP içindeki Dördüncü isyan ise 2013 yılında başını Gazimağusa Milletvekili Ahmet Kaşif’in çektiği Hasan Taçoy, Afet Özcafer, Türkay Tokel, İlkay Kamil, Zorlu Töre, Ejder Aslanbaba ve  Ergün Serdaroğlu’ndan oluşan ve “8’ler Hareketi” olarak adlandırılan grup tarafından gerçekleştirildi. Grup üyelerinin tümü UBP Disiplin Kuruluna verilince, 8’ler UBP’den ihraç edilmek yerine istifa etmeyi tercih ettiler.

    Ulusal Birlik Partisi, her büyük partinin kaderinde yer alan “Doğurganlık”  vasfına sahip olup, yıllar içinde içinden sayısız siyasi parti çıkarmıştır ancak kuruluşundan bugüne değin kendisinden ayrılan milletvekillerince kurulan siyasi partilerden “Demokrat parti” haricinde hiçbiri siyasi yaşamını devam ettirememiştir.

    Genelde anavatan Türkiye’de de büyük partinin adayı olarak seçim kazanmış milletvekilleri aldıkları oyların kendi oyları olduğunu sanıp, büyük gürültülerle partilerinden istifa ettikten sonra kurdukları siyasi partiler, birkaç seçim sonra kapanma kaderinden hiç kurtulamamışlardır.

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    31 Mayıs 2013