Blog

  • ANKARA BAROSU BAŞKANLIĞI VE ADAYLIK

    ANKARA BAROSU BAŞKANLIĞI VE ADAYLIK

    ANKARA BAROSU BAŞKANLIĞI VE ADAYLIK

    Baro’lar; Avukatların kayıtlı bulunduğu, kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır. Ancak konuya esprili bir bakış açısından bakmak için belirtmek gerekir ki, argo’da “baro” sözcüğü “kardeş, ekip, dayı” şeklinde “yakışıklı ve paralı” kişi anlamında da kullanılmaktadır. Ancak kabul etmek gerekir ki hukukun ve adaletin temeli olan “Avukatlar”, hakim ve savcı dahil yargıda görev yapan her kurum ve kişiden önde gelir ve adaletin vazgeçilmez ögeleridirler.

    Avukatlık Kanunu uyarınca, Baro Başkan ve yönetimleri, iki yılda bir ve iki yıllık bir dönem için Ekim ayında seçilirler. Geçtiğimiz 2012 yılında yapılan seçimde Ankara Barosu Başkanlığına Av.Metin Feyzioğlu seçilmişti ve görev süresi 2014 yılının Ekim ayında sona erecekti.

    Ancak bu arada Türkiye Barolar Birliği Başkan ve yönetimlerinin süresinin dolması üzerine Mayıs ayında yapılan seçimde Av.Feyzioğlu, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığına seçilmesi sonucunda Baro Başkanlığından ayrıldı ve böylece Ankara Baro’su Başkanlığı boşalmış oldu. Böylece on bini aşkın Avukatın kayıtlı bulunduğu Başkent Barosunda yeniden “seçim sathı mailine” girilmiş oldu.

    Ankara Baro’su Yönetim Kurulu’nun aldığı karar üzerine, ikinci toplantısı 6-7 Temmuz tarihinde yapılacak olan 63. Olağanüstü Genel Kurul’da seçilecek olan Ankara Barosunun yeni Başkanı, bir önceki Başkan’dan arta kalan yaklaşık 1,5 senelik bir dönem için görev yapacak.

    Uzun bir süreden beri yazmaktan ve okurları tarafından izlenmekten gurur duyduğum bu sayfada, ben de ilk kez, “Ankara Barosu Başkanlığına aday olduğumu” açıklamaktan kıvanç duymaktayım.

    Kısaca belirtmek isterim ki; “Avukatlığı, bir yaşam biçimi olarak seçmiş bulunmaktayım. Yerel Yönetimler Hukuku, Muhtarlık Hukuku, Emlak Vergisi Mevzuatı, Tüketici Sorunları Hukuku, Ermeni Sorunu ve Türkler isimli kitaplarım bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk hakimlerinden olup 1926 yılında ‘Müstantik’ olarak görev yapan ve daha sonra Avukatlık yaparken vefat eden babam Mahir Akyüz yanında, Ankara Barosu Avukatı olan eşim dahil olmak üzere, ailemde çok sayıda hukukçu bulunmaktadır. Vazgeçilmez temel ilkem; Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve milleti ile bölünmez birliği yanında Atatürk ilke ve devrimleridir. Ankara Barosu mensubu olarak, kırk yılı aşkın süreden beri, Ülkenin temeli olan adaletin gerçekleşmesi için çalıştım ve çalışmaya devam edeceğim. Adliye koridorlarından geldim, adliye koridorlarında gideceğim.”

    Av.A.Erdem Akyüz
    [email protected]

  • Türkiye, artık eski Türkiye değil…

    Türkiye, artık eski Türkiye değil…

                                               Bizi yönetenler şunu anlamak istemiyor:

                                               Taksim Gezi Parkı ile başlayan eylemler, bir milletin baskıya, şiddete, yaşam tarzına müdahale etmeye çalışanlara, özgürlükler alanlarını kısmaya yönelik kararları alanlara karşı topyekûn baş kaldırısı olmuştur. Bu insanlar, bindirilmiş kıtalar hiç değildir. Şiddetten uzak, vurmadan, kırmadan, dökmeden, kırıp dökmek isteyenlere de engel olan, polisine çiçek verecek kadar vatanını, bayrağını, insanlarını seven ve kucaklayan topluluklardır.

                                                 Cin şişeden çıkmıştır.

                                                 Türkiye, asla eski Türkiye değildir ve olmaza da. Meydanları dolduranların istekleri v hedefleri bellidir. Bunlara “terörist” demek, “çapulculukla” suçlamak ortaya konulan en büyük yanlıştır. Bakıyoruz, Başbakan hala ateşe körükle gidiyor. Sapla samanı karıştırıyor. PKK teröristleri ile aşırı uç örgütlerle, bunların yaptıkları ile bu topluluğu bir aynı kefeye koyarak belki de siyasi hayatının en büyük hatasını yapıyor.

                                                DIŞARIDAN EYLEMCİLERE DESTEK

                                                 Eylemlerle birlikte polisin, aldığı talimatlarla ortaya koyduğu orantısız güç, sivil giyimlilerin ellerindeki sopalarla eylemci avı, aşırı biber gazı, tazyikli su kullanması bugün hala tartışılıyor. İçte olduğu kadar dışta da Amerika ve Batı ülkeleri açıklama üzerine açıklama yapıyor. Polisin orantısız güç kullanımından endişe duyanların açıklamaları da dikkate alınmıyor.

                                                   Türkiye’deki eylemler dışta gözlem altına alınmıştır ve biz bunu çok önemsiyoruz. Çünkü en büyük müttefikimiz Amerika, eylemlerin başladığı günden bugüne kadar hep eylem yapanların arkasında yer almıştır. Sık sık yapılan açıklamalarda da “Polisin orantısın güç kullanmasından endişe ediyoruz” denilmiştir. Özetle Amerika, ir mesaj değil midir?

                                                     İngiltere, Fransa, Almanya resmi açıklamalar yapıyor. Eylemcilere yapılan orantısız güçten rahatsızlık duyduklarını söylüyorlar. Hükümetin, eylem yapanları dinlemesi gerektiğini vurguluyorlar. Aynı şekilde dış basının saygın gazetelerinde de eylemcilere destek verilirken, polisin şiddet uygulamaları köşelere taşınıyor, Başbakan Erdoğan eleştiriliyor.

                                                    MERKEL DE HÜKÜMETE SERT ÇIKTI

                                                     Bu satırlar yazılırken Almanya Başbakanı Angele Markel Gezi Parkı olayları ile ilgili bir açıklama yaptı. Almanya Başbakanı Merkel açıklamasında hükümetin protestoculara şiddet uygulamaktan vaz geçmesi gerektiğini anımsatıp “ Türkiye’deki gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Ülkenin sorunları gençlerle masaya oturulup görüşülmeli ve protestoculara karşı şiddet uygulanmamalı. Gösteri hakkı, hukukla yönetilen bir ülkenin parçasıdır. Göstericilere hukuki yolla müdahale edilmelidir. Umarım Türkiye de bun yapar” demiştir.

                                                           Dikkat ediniz, dışarıdan hükümete destek gelmiyor, tam tersi hükümet olanların dikkati çekiliyor. Başbakan yaptığı açıklamalarda “Kendi işlerine baksınlar” diyorsa da kazın ayağının öyle olmadığını biz altını çizerek anımsatalım. Hatta bu gelişmeleri değerlendiren uzmanlar “Amerika Erdoğan’ı gözden çıkardı” değerlendirmesinde aynı noktada buluşuyorlar.

                                                             OYUN İÇİNDE OYUN VAR

                                                             Bölgede küresel güçler büyük oyun oynuyor. Bu oyun içinde Türkiye’nin de zayıflatılması, güçsüz düşürülmesi de var. Eğer, eylemcilere destek yağıyor, hükümet köşeye sıkıştırılmak isteniliyorsa bunun da bu oyunun bir parçası olarak değerlendirmek gerekir. O zaman, Başbakan’ın, kurmaylarının bu oyunu görmesi gerekmiyor mu? Bu inatlaşma, bu kin, bu hırcınlık, intikam duygusu ülkeyi dış güçlerin istediği ortama sürüklemez mi? Sorunlarımızı kendi içimizde çözmek, güç birliği yapmak, barış ortamını sağlamak ve yarınlarımıza güvenle bakmak atılacak en doğru adım olacaktır. Toplumsal barışı sağlamak yerine, hala ayrımcılık, hala ortamı germek bu ülkeye yapılacak en büyük ihanet olacaktır. Herkesin bundan kaçınması gerektiğini özellikle söylemek istiyoruz.

                                                               Şimdi içten ve dıştan böylesine destek varken, kendiliğinden oluşan ve hiç kimsenin zoru olmadan meydanları dolduran eylemcileri polisle karşı karşıya getirmenin faturasının ağır olacağı açık biçimde görülmüştür. Çünkü bundan sonra eğer polis müdahalesi olursa, iç ve dış baskı daha da ağırlaşabilir. Belki de polisin ağır müdahale yapmasını isteyen bazı yasa dışı güçler provokasyona bile girebilirler, bu endişemizi de dile getirelim. Özetle, Türkiye artık Taksim Gezi Parkı eylemleri öncesi Türkiye değildir.

     

  • Bu eli sopalılar kimse ortaya çıkarılmalıdır…

    Bu eli sopalılar kimse ortaya çıkarılmalıdır…

     

                                              Taksim Gezi Parkı ile başlayan eylemlere yurdun hemen her yerinden destek verildi. Şiddete baş vurulmadığı, yakılıp, yıkılmadığı, çevreye zarar vermekten kaçınıldığı bu tür eylemler demokratik bir haktır ve herkesin saygı duyması gerekmektedir. Ancak, eylemlerde polisin orantısız güç kullandığı, biber gazı sıktığı, eylemcilere acımasız davrandığı ortaya çıkınca bu durum hem içte, hem de dışta sorgulanmaya başlandı. Bazı illerde mobese kameraları incelendiğinde ya da eylemciler tarafından çekilen görüntülerde tüyleri diken diken eden bazı karelere de rastlandı.

                                                Polislerin arasında Ortaya çıkan eli silahlı sivillerin, eylemcileri acımasızca dövdüğü, hatta bu sopalıların hastanelerde tedavi eden hemşire ve doktorlara da saldırdığı ortaya çıktı. Bunların önce sivil polis olduğu, daha sonra bunların AKP’nin milisleri olduğu iddia edildi. İç İşleri Bakanı, bu eli sopalıları bulmak, ortaya çıkarmak, cezalandırmak durumundadır. Bu konuda sessiz kalınmamalıdır.

                                                     BU ELİ SOPALILARI DERHAL BULUN

                                                        Konunun sadece İzmir ile sınırlı kalmadığını da söyleyelim. Eli sopalı milislerin Ankara, Adana ve Antalya’da da terör estirdiği, eylemci avı başlattığı ve bunun da son derece tehlikeli bir tırmanış olduğunu hemen belirtelim. Ne oluyor, meydan savaşı mı veriyoruz? Hangi demokratik il ortamda polis, ya da hükümet yanlısı milisler ellerine sopalar alarak halkın üzerine yürümüştür? Biz, demokrasiden, barıştan, kardeşlikten, huzurdan söz ediyorsak, böyle görüntülere de izin vermememiz gerekiyor.

                                                Biz, bu görüntülerin çoğunu sosyal medyadan izliyoruz. Bizi yönetenler bunlar hakkında niye konuşmuyor? Yalansa bunları yalanlasınlar. Doğru ise suçluları derhal çıkarıp hesap sorsunlar. Bize ulaşan bilgilere göre İzmir’de ortaya çıkan eli sopalı milislerin görüntülerinde AKP İnebolu Gençlik Kolları Başkanı’nın da var olduğu ifade ediliyor. Doğru ise “doğru” deyin, yanlış ise yalanlayın. Ancak ortada görüntüler ve görgün tanıklarının olduğunu da unutmayın.

                                                          DEHŞET VEREN GÖRÜNTÜLER VAR

                                                           Yetmedi, yeni bilgiler ve görüntüler de var:

                                                              Adana’daki 4 Haziran gecesi meydana gelen çatışmalarda, el sopalı sivillerin, AKP İl Başkanlığı binasına doğru yürüyüşe geçen vatandaşar polisin yaptığı müdahalenin dağılıyor. Ardından eli sopalı milisler devreye giriyor. Milisler, ara sokaklara dağılan vatandaşlara sopalarla saldırıyor. Canlarını kurtarmaya çalışan vatandaşlar koçarken, milisler de ellerinde sopalarla arkalarından koşuyor. Milisler daha sonra olay yerine gelen zırhlı bir polis aracına doluşarak olay yerinden uzaklaşıyor.

                                                                Benzer görüntüler de Antalya’da da yaşanırken, vatandaşlar, Ankara’da da 1 Haziran’dan itibaren yoğunlaşan çatışmalar sırasında polisin gaz bombaları, tazyikli su ve panzerlerle yaptığı müdahalenin ardından, özellikle gecenin geç saatlerinde eli sopalı, bazıları eli satırlı sivillerin, sokaklarda eylemci avına giriştiğini söyledi. 

                                                                Hatay’daki çatışmalar sırasında, gösterilere katılan vatandaşlar, yüzlerce eli sopalı sivilin polisin yanında kendilerine saldırıda bulunduğunu söylemişti. Hataylı vatandaşlar, bunlardan birini dün yakalayarak, polise teslim etmişti.

                                                             BU GÖRÜNTÜLER BİZE YAKIŞMIYOR

                                                     Şimdi bütün bunları alt alta koyduğumuz zaman, bu milislerin polislere de zarar verdiğini görüyoruz. Polisin imajını zedeliyorlar, verdikleri görüntülerle polise olan güveni sarsıyorlar, daha da önemlisi millet ile polisi karşı karşıya getiriyorlar. Son derece tehlikeli bir oyun oynanıyor. Eylemcilerin de, milletin de hemen her kesimin de bu eli sopalılardan endişe duyduğunu söylemeliyiz.

                                                       Her şeyi korku ve sindirme politikalarının üzerine oturtmak dönüyor dolaşıyor gelip “diktatörlüğe” oturuyor. Bu görüntüleri çağdaş Türkiye’ye yakıştıramıyoruz. Bu millet de, bu eylemci çocuklar da bunu hak etmiyor. Aslında bu tür hareketlere göz yumanlar, bunlara meydan verenler Türkiye’ye çok büyük kötülük yapıyor. Biz, bunun için bu eli sopalıların derhal tespit edilerek ortaya çıkarılmasını v hak ettikleri cezaya çarptırılmasını ısrarla istiyoruz. Yoksa, bunun ortaya koyacağı faturanın ve yıkımın altından hiç birimiz kolay kolay kalkamayız.

  • Bodrum Cafe Theatre ile tanıştı…

    Bodrum Cafe Theatre ile tanıştı…

    Bodrum Konacık’ta açılan Aveneu AVM’de bir cafe theatre açan sanatçı Metin Zakoğlu’nun mekanının açılışında dostları yalnız bırakmadı. (Soldan sağa) Bodrum Halk Eğitimi Merkez Müdürlüğü  öğretmenleri Müzetda Tokmak Bulu, Hacer Sönmezateş, Gazeteci , Metin Zakoğlu, MHP Bitez Belde Başkanı Nevzat Kanber, Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun, Red Dragon Çin Lokantalarının işletmecisi Haşim Işık ve iş adamı Fahrettin Arslan.

    Cafe Theatre’nin açılışında sanatçı Metin Zakoğlu’na verilen hediyelerden biri de Atatürk, İnönü ve Çakmak’ı içine alan bir tabloydu. Büyük alkış alan tablo ile sanatçı Metin Sakoğlu ve eşi,oğlu ve Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun ve eşi birlikte sahnedeler.

     

    STAND UP USTASI METİN SAKOĞLU

    KONACIK’TA DA BİR TİYARO AÇTI

     

                                                      Yılların sanatçısı stand up ustası Metin Sakoğlu, Bodrum Konacık’ta Cafe Theatre açarak Bodrumluları kucakladı. Halen İstanbul’da Suadiye’de Bağdat Caddesi’ndeki Cafe Thetre’da sahne alan sanatçı, yaz boyunca Bodrumlularla olacak. Cafe Thetre sahnesinde dönüşümlü olarak tanınmış sanatçılar gösteri yapacaklar.

                                                     Bodrum Konacık’ta yeni açılan Avenua AVM içinde Cafe Thetra açan Metin Sakoğlu, ilk gösterisini AVM’nin açılışı nedeni ile yapmıştı. 7 Haziran gecesi de cafe’nin açılışı nedeni ile gösterilerine de başladı. Cafe’nin açılışını Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun ile birlikte kurdeleyi keserek açan sanatçı “Hedefim, Cafe Thetra’ları yaygınlaştırmaktır. Şimdi Antalya ve Ankara’da da birer Cafe Theatre açmak için çalışıyorum” dedi.

                                                       Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun ise, konuklarla yaptığı sohbette, beldelerinde sanata, sanatçılara destek verdiklerini, bunun aynı zamanda bir belediyecilik kültür hizmeti olduğunu söyledi. Başkan Tosun “Bodrum giderek kabına sığmıyor. Konacık ise, Bodrum’da örnek gösterilen bir belde haline geldi. Burada kültür ve sanatsal etkinlikler de ağırlıklı olarak dikkat çekiyor. Biz de belediye olarak bu etkinliklere ve hizmet verenlere yardım ve desteğimizi esirgemiyoruz” dedi.

                                                        Metin Zakoğlu, 1994 yılında kurduğu tiyatrosunu birbirinden farklı mekânlarda yaşatmaya devam edecek. Evde tiyatro, hastanede tiyatro, engellilere tiyatro gibi mekân deneyimlerinden sonra şimdi de Bodrum’lularla buluşan sanatçı şimdi de Türkiye’de bir ilki gerçekleştirerek Cafe Theatre alanında iddiasını sürdürüyor.

                                                      

     

  • ÇERİK-ÇÜRÜK BİR NESLİN ÇAPULCULARI

    ÇERİK-ÇÜRÜK BİR NESLİN ÇAPULCULARI

    Erdoğan ve Fethullah Gülen hayallerini süsleyen “Güçlü Türkiye” için kitlelere “herkesin iyi eğitim aldığı Türkiye’mi güçlüdür ya da ordusu güçlü Türkiye’mi” sorusuyla yanaştılar ve vatandaşlık yerine din, eşitlikler yerine din birliği, adalet yerine insan olmayı öngören yüzde 50’lik yeni bir toplumla ağlarını ördüler.
    Vahyi akla tercih ettiler -o yüzden, Batı’daki aydınlanma ile başlayıp, Atatürk’ün gösterdiği “hayatta en hakiki mürşid ilimdir” sürecini tersleyen eğitim-öğretim programları uyguladılar.
    Artan nicelikleri ve etkin olmak hırsları ile hedefinin bir yerinde TÜrkiye’yi ve Türkleri bertaraf etmek olan emperyalizmin teveccühüne mazhar oldular.

    *
    O sırada TSK; Başkomutan’ı Atatürk’ün,”Cumhuriyet Orduları,Cumhuriyeti ve kutsal topraklarını güvenle koruma ve savunma kudretindedir ve hazırdır” direktifinin ters istikametinde; Amerika’lıların güvenlikleri noksanlıkları olan uluslararası sisteme rağmen küresel işbirliği sayesinde yaratılacak barışcıl ve istikrarlı dünya ile sağlanacaktır esasında “ABD Ulusal Strateji Belgesi” doğrultusunda seyretmekteydi.
    O gün-bu gün, ABD’nin barışçıl ve istikrarlı dünya için farklı coğrafyaların sorunlarının sadece askeri değil insan odaklı yöntemlerle çözüleceği konsepti TSK’yı avucunun içine almış, eğitiminden stratejilerinin belirlenmesine,silahlanma yapısından taktik becerisine kadar tüm kimliğinin belirleyeni olmuştur.

    *
    O yüzden Büyük Atatürk’ün,”Baylar ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensublar memleketi olamaz. En doğru ve en hakikî tarikat, medeniyet tarikatıdır” yönlendirmesine -rağmen,
    Fethullah Gülen, bir süre önce geniş kitleleri etkileyen cemaatinin partilere siyasetleri bazında destek vermesi ve gerekirse bunu geri çekmesi halinin toplumsal sigorta mekanizması gibi düşünülmesini istemiş -bu suretle, cemaatinin hükümet dışındaki güç ya da yeni Türkiye’nin kurucu-kollayıcı iradesi olduğunu söylemeye-getirmiş kişidir -deerkeen;

    *
    Gezi Parkı eylemcilerinin önüne çıkarılan polisin zulmüyle internet sosyal ağlarından gelişen, tüm ülkede çoğu genç milyonlarca insan “Başbakan İstifa” kararlılığında pekişmiştir -işte, günlerdir direniliyor.
    Gözlerin faltaşı gibi açılmasına neden olan harikulade bir sonuç gerçekleşmiştir; internetin dünya çapındaki ağı, siber uzay ve siber kültürle yerelinden küreselleşmiş çok sayıda genç insan, entellektüel sermayeleri ile tüm üretim faktörlerinin önüne geçtiklerinin farkında -mütemadiyen,daha çok entellektüel sermaye üretebilmenin dinamiğinde;
    Aman Allah’ım! Üstelik Erdoğan ve Gülen’in 11 yıllık ortak iktidarlarında yetişmiş olmalarına – rağmen,onların mezhebî fikir hayatına, ekonomik ve siyasal yönetim anlayışına, dinamik bir toplumsal yapının inşa edilmesine olanak tanımayan politikalarına karşı bulundukları her yerde ayaktadır,Türkiye aydınlığının sahipleri olduklarını yedi düvele gösteriyorlar…

    *
    Başbakan Erdoğan’ın direnenlere “Çapulcular” ithamına Fethullah Gülen üç unsuru öne çıkaran bir mesajla destek veriyor.
    Birincisi, sistemin elden geçirilmesinde gösterilen ihmalin sonucunda ” çerik-çürük hale gelmiş, enkaz halindeki bir neslin” gözden kaçırılmış olmasını direnişin amili olarak gösteriyor.
    İkincisi, bu neslin asla hafife alınmadan elden geçirilmesi,restorasyona tabi tutulması, beyinlerin ruh ve mana köklerinden akıp gelen yeni bir adab u erkan ile talim edilerek yeni nesillerin yetiştirilmesi zorunluluğuna işaret ediyor.
    Üçüncüsü,Peygamberin yolunda bu gayreti sağlamak zorunda olan kitleye Necip Fazıl Kısakürek’in dizeleriyle sesleniyor,” Ey senelerden beri sürüm sürüm olan nesiller,’ayağa kalk artık Sakarya’ “diyor!

    *
    Oh,ne âlâ! Kendileri Kısakürek’in Sakarya Türküsü’ndeki “İnsan bu,su misali,kıvrım kıvrım akar ya:/Bir yanda akan benim,öbür yanda Sakarya./Su iner yokuşlardan,hep basamak basamak;/Benimse alın yazım,yokuşlarda susamak.
    Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir:/Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir./Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat:/Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!” dizelerinde oluktan akan nurdur, çerik-çürük nesil olmakla itham ettikleriyse kir!

    *
    Halbuki o, “Dünya İmamı” olmak gafletiyle Türkiye ve İslam ülkelerinde insanlara kendi algısındaki Allah’ın birliğine inanmalarını satan,tüm yaşamda Allah’ın hükmünden başka hüküm tanımamalarını bildirme hayalinde bir bedbahttır.

    *
    Şükür olsun ki, O’nun yönlendirmesiyle toplumların iyilik,güzellik ve mutluluğa ulaştırılmasında “Vah’yin” yegane yol gösterici,
    “Hakimiyet”in bütün varlıkları külli hakimiyetinde tutan Allah’ın olduğu -o yüzden,
    Kutsalmışcasına -mesela, Türkiye Anayasa’sında Cumhuriyetin niteliklerini oluşturan “… Atatürk milliyetçiliğine bağlı,başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan..” bir devletin olamayacağı,
    Siyaseten bu hakimiyetin müslüman halklar tarafından kullanılacağı düşüncesinden zoraki geliştirilen “İslam Birliği” ya da “Yeni Osmanlı” düşü;

    *
    Ya da ABD’nin Türkiye’de Erdoğan ve Fethullah Gülen, Arap ülkelerinde Müslüman Kardeşler Örgütüyle kurduğu işbirliğinde askeri yöntemler kullanmaksızın Ortadoğu’yu sömürüye açmak üzere ulusal devlet modelinin aşılmasını öngören yeniden yapılandırma projesinde;
    Sınırların anlamsızlaşması ve Müslüman,Hristiyan,Musevi,Arap,Türk,Kürt her din,her mezhep, her etnik kimliğin Ortadoğu’yu ortak vatan sayması safsatası çökmüş bulunuyor.

    *
    Safsata çökerken -nihayet, ABD,Rusya ve Çin; Fethullah Gülen ya da Müslüman Kardeşler’in dinin demokrasiye aykırı olmadığı vesvesesinden geliştirdikleri İslam düşüncesinin akla-bilime ve vicdan-düşünce özgürlüğüne değil taassuba dayalı toplumlar oluşturduğunu fark etmiştir.
    Kandırılarak müslümanlıktan koparılan çok sayıda insanın, Batı’nın İslam’a ve peygamberine vurmak için alanlar açtığı sanısında düşmanlık pekiştirdiklerini, yalnızca bu kaynağın radikal terörü ürettiğini geç de olsa görmüştür.
    Radikalizmle -ancak, ortak mücadele verilebilirse küresel barış, istikrar ve gelişmeye katkı verilebileceği anlaşılmıştır.

    *
    Yeni Dünya’nın planı; İsrail-Filistin arasında yeni bir barış planı çerçevesinde, İsrail’e güçlü bir teşvik oluşturulmak üzere Cenevre Konferansıyla başlamak kaydıyla Suriye savaşının ve radikalizmin bölgeye yayılmasının önlenmesi, yeni Suriye’nin kurulması,Irak’ın düzenlenmesi ve İran’ın nükleer programına ilişkin işbirliği karşılığında ortaklaşarak BM Teşkilatı merkezli hukukun üstünlüğünün uluslararası sistem ağlarına yansıtılması,
    Diğer sorunların da çözülmesi ardından meşruiyeti ve güvenilirlik sorunu ile tartışılan BM Güvenlik Konseyinde, ulusal çıkarları için ayrıcalıklı pozisyonlarını dünya siyasetinin belirleyicisi yapan mevcut statükonun değişmesi işbirliğine ilişkindir.

    *
    Bu süreçte Türkiye’nin yükümlülüğü fazladır -işte,Tayyip Erdoğan’ın ve Fethullah Gülen’in islamcı felsefesine parsa toplamak karşılığında,
    ABD’nin Ortadoğu çıkarlarından devraldığı yetkilerle radikalizmi üreten bir Eşbaşkan ve bir Dünya İmamı olmanın bedeli -şimdilerde, ödenmek noktasındadır.

    *
    Türkiye’nin her yerinde protesto edilen bu ikilinin İslamcı felsefesinin yansıdığı mezhebî fikir hayatı, ekonomik ve siyasal yönetim anlayışı,toplumsal dinamiği yavaşlatıcı eğitim-öğretim politikasının revize edileceği,
    Ya da Türkiye’nin siyaset merkezini -ne yazık ki, Ulusalcı değil -fakat, asla İslamcı da değil muhafazakar liberal AKP zihniyeti ile Atatürk’ün ilke ve devrimlerinin özünün sıkıştırıldığı lâik,demokratik,sosyal hukuk devleti olmak zihniyetinde, bölüşüm ve sınıfsal sorunları takan, kişi hak ve özgürlükleri savunuculuğu yapan sosyal demokrat yeniCHP’nin oluşturacağı günlere gidiliyor.

    *
    Onlar yüzde 50’lik toplumlarını “Tay-yi-bin as-ker-le-ri-yiz” diye avaz avaz bağırtırken,dünya içten içe radikalizmin dehşetiyle titriyor -ne ki,yeni plan kolay değildir, böyle aheste işliyor…
    Direniştekiler ” çerik-çürük bir neslin çocukları” olmak ithamını,”kem söz sahibine aittir” olgunluğunda sahiplerine iade etmektedir.

    8.6.2013

  • Türkiye Ekonomisi ve Gerçekler

    Türkiye Ekonomisi ve Gerçekler

     

    Herkes ekonomi bilmek zorunda değil . Bu nedenle yalan yanlış bilgilerden etkilenilmemesi için , sırası gelmişken bir iki ufak saptama yapmak isterim .

    Ekonomi , AKP Hükümeti sayesinde şöyle iyi oldu böyle iyi oldu deniyor sürekli olarak… Konuşulmayan gerçekleri benden de dinleyin isterim .

    2002 yılından itibaren uygulanan ekonomik program , kriz sonrası IMF tarafından Türkiye’ye dikte ettirilen programdır ve hedef makro ekonomideki dengeleri iyileştirmektir , esas itibariyle bütçe dengelerini daha kabul edilebilir düzeye indirmektir . Bu gibi programlar önce negatif etki yaratır daha sonra düzelme başlar.

    DSP-MHP-ANAP hükümeti , özellikle Bahçeli’nin telaş içinde istifası ve Kemal Derviş’in çabaları ile DSP’nin zayıflatılması sonucu , apar topar seçime gitmiştir . AKP işbaşına geldikten sonra da IMF programı aynen devam ettirilmiştir , yani uygulanan ekonomik program AKP’ye ait değildir . Tam tersine , bir IMF programıdır .

    Bu arada , dünya ekonomisinin konjoktürel değişimleri ile beraber para arzının artması , başıboş dolaşan paranın bir bölümünün Türkiye’ye gelmesine neden olmuştur . İlaveten , kamu kurum ve kuruluşlarının birer birer satılarak ek nakit girişleri sağlanması ve çeşitli vergi afları ile ekstra nakit girişleri , bütçede bahar etkisi yaratmıştır .

    Fakat , dışarıdan para girişleri çoğunlukla borç kapsamındadır ve kamu kuruluşlarının satılması da ülkenin elindeki sabit kıymetlerin elden çıkarılması işlemidir . Nitekim , dış borçlarımız birkaç kat artmış ve elimizde de satılacak çok fazla bir kamu kuruluşu kalmamıştır .

    Uzun lafın kısası , ortada bir ekonomik mucize yoktur ! Zaten , ekonomide mucize de olmaz !

    Olsa olsa , şans faktörü olur ki , gerek dünya ekonomisinde 2002’den itibaren süren parasal genişleme ve gerekse 2008 dünya finans krizi nedeniyle başta ABD olmak üzere dünya merkez bankalarının piyasaya sürekli ekstra para vermeleri AKP’nin şansı olmuştur . Son söz , yavaş yavaş denizin sonuna gelmekteyiz ve bizi bu kadar bol ve şanslı günler beklemiyor !!! Bilinsin istedim…

     

     

     

    Son olarak , Taksim Gezi Parkı olaylarının uzamasının , Türkiye ekonomisinde olumsuz

    sonuçlara yol açması riski vardır ; çünkü , bu noktadan sonra , provokasyonların artması

    kaçınılmaz olacaktır ve polisin de bunlara karşılık vereceği bir gerçektir . Olayları önlemek

    veya büyütmek , sadece ve sadece Başbakan’ın tasarrufundadır !!!

     

  • Konacık Belediyesi’nden Kosova’ya yardım yağdı…

    Konacık Belediyesi’nden Kosova’ya yardım yağdı…

    Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun ve beraberindekiler Kosova’da yaşayan Türkleri unutmadılar. Toplanan malzemeler Prizren’deki bulunan bir ilkokula verildi.

    Türk çocuklarının ağırlıklı olarak yaşadıkları Prizren Bölgesi’ne giden ekipte yer alan MHP Bodrum İlçe Başkanı Asım Başaran, çocuklara yardım paketi ile Türk bayrakları armağan etti.

    Prizren’deki çocuklar,kendilerine verilen hediyeler ve Türk bayrakları ile, heyette bulunanlarla hatıra fotoğrafları çektirdiler.

    BODRUM KONACIK BELEDİYE BAŞKANI MEHMET TOSUN

    VE BERABERİNDEKİ HEYET PRİZREN’DEKİ BİR İLKOKULA

    TOPLANAN YARDIM MALZEMELERİNİ TÖRENLE VERDİ

                                                                           Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun, eşi ve meclis üyelerinden oluşan grup, soydaş Kosova’da yaşayan Türkleri unutmadılar. Kosova’nın Türklerin ağırlıklı yaşadığı bölgesi Prizren’de bulunan iki ilkokula yardım götüren heyet, burada Prizren’in Türk Belediye Başkan Yardımcısı Orhan Lopar tarafından karşılandılar. Heyette MHP Bodrum İlçe Başkanı Asım Başaran da yer aldı. Başaran, Prizren’deki okul çocuklarına hediyelerin yanısıra Türk bayrakları de hediye ett.

                                                                            Muğla Gençlik Merkezi ve Karya Gençlik Kulübü üyesi gençler tarafından, Muğla Valiliği, Konacık Belediyesi, Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüğü, Muğla Teknoloji ve Kültür Koleji himayesinde başlatılan yardım kampanyası kapsamında toplanılan 5 adet bilgisayar, iki adet sinevizyon cihazı, kırtasiye malzemeleri, spor malzemeleri, kitap, t-şhirt ve bayraklardan oluşan paketleri Kosovalı Türk çoçuklara dağıtan heyet, Prizren’de bayram havası yaşanmasına neden oldu.

                                                                              “Evladı fatihan” olarak nitelediği Kosova’da yaşayan Türklerin eksiklerini bir nebze de olsa gidermenin, her yıl buraya düzenli olarak gelerek Türk soydaşlarla buluşmanın önemine değinen Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun, “Biz yılda bir kez, bir iki gün de olsa burada olmaktan, burada soydaş genç ve çocuklarımızla buluşmaktan, onlara ufak da olsa bir katkı sağlamaktan son derece mutluyuz. Onlara, Konacık’ın, Bodrum’un selamlarını, muhabbetlerini getirdik. Yılldrdır sürdürdüğümüz bu yardımlaşma ve dostluğumuz bundan önce olduğu gibi bundan sonra da devam edecektir” dedi.

                                                                                Yardımların Muğla Gençlik Merkezi ve Karya Gençlik Kulübü üyelerinin oluşturduğu bir grupla Kosava’ya karayolu ile ulaşmasını sağlayan Grup Lideri İlker Cömert ise, “Bu önemli faaliyeti gerçekleştirmemiz için destek veren başta Konacık Belediye Başkanımız Mehmet Tosun olmak üzere Gençlik Hizmerleri ve Spor İl Müdürümüz Bekir Çeker ve Muğla Teknoloji ve Kültür Kolleji Yönetimi’ne teşekkür ediyoruz. Ömrümüz yettiğince buradaki kardeşlerimizi desteklemeye devam edeceğiz.” dedi. Özellikle Almanya ve ABD’den burada ki gençleri kendi lehlerine kazanabilmek için önemli projeler yürütüldüğünü, büyük paralar harcandığını belirten Cömert, “Bu yüzden Konacık Belediyemizin verdiği bu destek çok önemli buraları ve burada yaşayan gençlerimizi yalnız bırakmayacağız.” şeklinde konuştu.

  • ODTÜ’de Kimya Finali

    ODTÜ’de Kimya Finali

    Sevgili Arkadaşlar, ODTÜ’de Kimya dersi finali ile ilgili yayınladığım yazı hakkında arkadaşımın açıklamasını yayınlama gereği duyuyorum. Bilginize…

    Gençler, bu sınav sorusu konusunda asılsız haberler dolanıyor. Bazı haberlerde anlatıldığı gibi sınava geldim de cebimden kağıt çıkardım, tek bir soru vardı vs. olmuş bir olay değil. Böyle bir soru finalde sorulmadı, anlatılanlar yaşanmadı. Ben sadece o sorunun maymun edilmemiş halini öğrencilere e-posta olarak yolladım, telafi sınavının tarihini bildirirken, kimya anlamında sa bir şeyler öğrensinler araştırsınlar istedim ve destek oldum. Lütfen yayacaksanız bunu yayın. Asılsız efsane modundaki paylaşımları uyarınız . Gerçekler her zaman en doğrusudur.

    Sorulan soru :

    – Biber gazının etkisini azaltmak için, magnezyum ve kalsiyum hidroksit karışımı nasıl kullanılmalıdır?
    a. Hidrojen seviyesi azaltılmalıdır
    b. Hidrojen seviyesi arttırılmalıdır
    c. Magnezyum seviyesi arttırılmalıdır
    d. Kalsiyum seviyesi arttırılmalıdır
    e. Bize her yer Taksim, her yer direniş

    547113_484231401650736_1481683132_n

  • Herkesin Başbakan’ı olabilmek…

    Herkesin Başbakan’ı olabilmek…

                                                   Taksim Gezi Parkı ile başlayan eylemlerin hedefi ve verilmek istenilen mesaj bellidir. Başbakan yurt dışındayken, gerek Cumhurbaşkanı Gül, gerek Başbakan Yardımcısı Arınç “Mesaj alınmıştır, gereği yapılacaktır” açıklamalarında bulundular. Hatta Arınç, polisin orantısız güç kullanması nedeni ile özür dilemişti. Polisin olay yerlerinden çekilmesi ile başlayan süreçte de eylemcilerle polisler arasında başlayan dostane ilişkiler doğrusunu söylemek gerekirse istediğimiz, beklediğimiz bir tablo olarak karşımıza çıktı.

                                                  Ancak, Başbakan’ın yurt dışından gelmesi ve Havaalanında kendisini karşılamaya gelenlere karşı yaptığı konuşma yine inat, yine tehdit, yine sindirme kokuyordu. Başbakan’ın bitmek tükenmek bilmeyen öfkesi, konuya bir türlü yaklaşmaktan uzak kalması, yangına körükle gitmesi, toplumsal barışı sağlayacak adımlar atmak istememesi açık söylemek gerekirse bir düş kırıklığı yaratmıştır. Bugün yaşanan gerilimi düşürmek yerine, daha da artırmak doğru bir adım olarak değerlendirilebilir mi?

                                                          BAŞBAKAN YANLIŞ YÖNLENDİRİLİYOR

                                                  Bunca insan sokaklara taşıyor, bunca insan kırmadan, dökmeden sıkıntılarını dile getirmek için meydanlarda sabahlıyor, eylemlere destek veriyorsa hiç kuşkusuz bunun bir nedeni vardır. Meydanlara taşan, eylem yapanlar da bu vatanın çocuklarıdır ve Erdoğan da bunların Başbakanıdır. Başbakan, hala “Siz, biz” meydan okumasını sürdürmekle, aslında bu işi daha da alevlendiriyor. Bir noktada insanları kamplara bölüyor. Cumhurbaşkanı’nın çabalarını, Arınç’ın yumuşak yaklaşımını da hiçe sayıyor. Siyaseti cepheleştiriyor.

                                                    Daha önce çok yazdık, bir kez daha vurgulayalım. Öyle sanıyoruz ki, Başbakan yanlış yönlendiriliyor. Bir ülkenin bu kadar ayrımcılık yaparak, öfke ile, inat ile yönetilemeyeceğini birilerinin kendisine söylemesi gerekiyor. Herkes Başbakan’ı sevmek, onun her dediğini uygulamak durumunda değildir. Ama Başbakan, herkesin, Başbakan’ı olmak durumundadır. Bu, demokrasilerin olmazsa olmazlarındandır.  

                                                         ERDOĞAN’A YAKIŞAN

                                                     Başbakan Erdoğan, daha yumuşak bir dil kullansa, herkesi kucaklayıcı bir tavır sergilese, herkesin Başbakan’ı olduğu imajını yaratsa, eylem de yapsalar kendi vatandaşlarına karşı kin ve nefret duygularından uzaklaşsa eminiz Türkiye bugünkü tablodan uzaklaşacaktır. Biz, gerginlikten, kırmaktan, dökmekten yana değiliz. Bunu önleyecek olan da bu ülkeyi yönetenlerdir. İşte bu noktada Başbakan’ın tavrı ve konuşmaları çok önemlidir.

                                                   Türkiye, içinde bulunduğumuz şu günlerde bugüne kadar görülmemiş biçimde bir gerilim yaşıyor. Bu gerilimin düşürülmesi şart. Bunu düşürecek olan da Başbakan Erdoğan’ın kendisidir. Bu konuda kendisine bilgi verildiğini de sanıyoruz. Bütün bunlara rağmen, Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan Yardımcısının ve diğer hükümet yanlılarının görüşüne rağmen Erdoğan hala geri adım atmıyor, gerilimi daha da gerecek açıklamalar yapıyorsa bunun sorumluluğu da kendisinde olacaktır.

                                                       “SESİMİZİ HÜKÜMET DİNLESİN”

                                                           Eylemciler ve kalabalıklardan gelen ses tek bir noktada birleşiyor: “ Biz, bilek güreşi yapmak istemiyoruz, Hükümetin bizi dinlemesini istiyoruz” diyorlar. Hükümet olanların, sokaklara, meydanlara taşanları dinlemesi, onların isteklerine kulak vermesi bu kadar zor mu? Eğer Erdoğan herkesin, her kesimin Başbakanı ise, bu insanları da dinlemek, onların sorunlarına çözüm bulmak zorundadır. Toplumsal barış böyle sağlanır. Yoksa kırmadan, dökmeden, şiddetten uzak, çevreye zarar vermeden yapılan eylemler karşısında “ çapulcu” demek, “100 binlerin karşısında 1 milyon çıkarırım” demek Başbakan’a yakışmıyor. Bu sözler, gerilimi daha da artırıyor.

                                                   Dikkat edilecek olursa, bu tür olaylar Türkiye’ye çok zarar veriyor. Dış dünyada imajımız zedeleniyor. Ekonomik alanda tahmin edilemeyen zararlarla karşı karşıya kalıyoruz. Demokrasiden, toplumsal barış ortamından uzaklaşıyoruz. Dışarıda, Türkiye tartışılıyor. Polisin orantısız güç kullanması nedeni ile dikkatimiz çekiliyor. Bunlar iyi ve güzel şeyler değildir. Biz, koşullar ne olursa olsun, ortaya çıkan tablo bize neyi gösterirse göstersin, bu gerilimi ortadan kaldırmak, herkesi kucaklamak, ayırımcılıktan uzaklaşmak durumundayız. Yazımızın başında da değindiğimiz gibi, Başbakan Erdoğan, bu ülkede herkesin Başbakan’ı olmak durumundadır.

                                                       Şunu da ekleyelim:

                                                          Demokrasilerde seçimle iş başına gelenler, eğer istenmiyorlarsa seçimle giderler. Bunun dışındaki hiçbir alternatifi kabullenmemiz de söz konusu değildir. Eğer, bugünkü Hükümet ile milletin bir hesaplaşması olacaksa bunun çözüm yolu da sandık olmalıdır.

                                                    

  • NİSAN/MAYIS 1915–4

    NİSAN/MAYIS 1915–4

    ( TEHCİR KARARINA DOĞRU )

    24 Nisan’da İstanbul’da Ermeni İsyanlarının elebaşlarının tutuklandıkları gün, Rusya’nın Eçmiyazin Katolikosu’ndan ABD Cumhurbaşkanına şu telgraf gönderildi.
    “Sayın Başkan, Türk Ermenistan’ından aldığımız son haberlere göre, orada ‘katliam’ başlamış ve organize bir tedhiş Ermeni halkının mevcudiyetini tehlikeye sokmuştur. Bu nazik anda Ekselanslarının ve büyük Amerikan milletinin asil hislerine hitap ediyor, insanlık ve Hıristiyanlık inancı adına, büyük Cumhuriyetinizin Diplomatik temsilcilikleri vasıtasıyla derhal müdahale ederek, Türk Fanatizminin şiddetine terk edilmiş Türkiye’deki halkımın korunmasını rica ediyorum.
    Kevork Başpiskopos ve bütün Ermenilerin Katalikosu (1)
    Katalikos’a paralel olarak Rus Hükümeti, 27 Nisan günü İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na, Eçmiyazin Katolikos’unun Türkiye’deki Ermenilerin katledildiğini iddia ettiğini söylemiştir. Rusya’nın Washington ve Roma Elçilerine de Ermeni protesto hareketlerinin desteklenmesi yolunda talimat verilmiştir. (2)
    Bu olayın perde arkasında bir dostluk gösterisi vardı. Dâhiliye Nazırı Talat Paşa, 24 Nisan’dan hemen önce, eski arkadaşı Ermeni Milletvekili Vartkes’e İstanbul’u terk edip gitmesini tavsiye etmiş, sıkıntısı varsa para yardımı yapabileceğini bile söylemişti. Fakat Vartkes Efendi yerinden kıpırdamamayı tercih etti. Daha sonra yapılan soruşturmalar sırasında Vartkes efendi’nin Taşnak Komitesinden aldığı talimat nedeniyle İstanbul’da kaldığı anlaşılmıştır.”(3)
    Eçmiyazin Başpiskoposu’nun tevkif olaylarının başladığı aynı gün harekete geçmesi bu nedenle sürpriz değildir. Talat Paşa ve İttihatçıların dostlarını koruma arzusu, Ermeniler için uyarıcı olmuştur. Ermenilerin tehcir kararı ile ilgili yorumları bu uyarılara dayandırılarak daha sonraki yıllarda bakın nasıl farklı bir temel’e oturtulacaktır.
    “Hükümetin Mayıs 1915’te aldığı karar esasen uygulanmakta olan geçmişte yapılmış bir olay için çıkarılmış bir karardı. Çünkü Kilikya’da tehcir ve soykırımlar başlamıştı.” (4)
    Ermeniler için alınacak tedbirler polisiye bir tedbir olmaktan çok askeri bir tedbir olacaktı. İlk olarak Başkent’teki komite ve militan üyeler yakalandı ve yargı karşısına çıkarıldılar. Askeri tedbir için Komutanlar baskı yapıyordu. Harbiye Nazırı Enver Paşa 2 Mayıs 1915’te İçişleri Bakanı’na şu yazıyı yolladı.
    “Van gölü etrafında ve Van Valiliğince bilenen belirli yerlerdeki Ermeniler isyanlarını sürdürmek için daima toplu ve hazır bir haldedirler. Bu toplu halde bulunan Ermenilerin buradan çıkarılarak isyan yuvasının dağıtılması düşüncesindeyim.3ncü Ordu Komutanlığı’nın verdiği bilgiye göre, Ruslar 20 Nisan 1915’de kendi sınırları içindeki elli bini aşkın Müslüman’ı, sefil ve perişan bir halde sınırlarımızdan içeri sokmuşlardır. Hem buna karşılık olmak ve hem yukarıda belirttiğim amacı sağlamak için, ya bu Ermenileri aileleriyle beraber Rus sınırı içine göndermek yahut bu Ermeni ve ailelerini Anadolu içerisinde çeşitli yerlere dağıtmak gereklidir. Bu iki şekilden uygununun seçilmesiyle yapılmasını rica ederim. Bir sakınca yoksa isyancıların ailelerini ve isyan bölgesi halkını sınırlarımız dışına göndermeyi ve onların yerine sınırlarımız içine dışarıdan gelen İslam halkın yerleştirilmesini tercih ederim.” (5)
    (Mareşal) Fevzi Çakmak da hatıralarında Van isyanından şu sözlerle bahsetmektedir:
    “5.6.7 Mayıs tarihlerinde Rusların saldırıları (kuzey kesimde) durdurulmuş X. Kolordu, İslâm –Kötek – Stenis hattını savunmak üzere tertibat almıştır. Bu sırada Van isyanı devam etmiştir. Asi Ermeniler sayıca az buldukları yerlerdeki, jandarma, memur ve ahaliyi, kadın, çocuk, yaşlı demeden öldürmüşler, genç kız ve kadınlara tecavüzlerde bulunmuşlardır. Van şehrini kan ve ateş içinde bırakmışlardır.” (6)
    Tebriz’de 6 Mayıs 1915’te harekete geçen General Şarpantiye Komutasındaki Rus Süvari tümeni Van ve Adilcevaz üzerine harekete geçti. Olaylar gün geçtikçe Ermenilerin lehine ve Türklerin aleyhine gelişmeye başladı. 8 Mayıs günü Ermenilerin bir Türk mahallesine hücum ederek birçok evi yaktıkları bildirildi. İşte bu durum üzerine Van Valisi Cevdet Bey halkın başka yerlere göçmesine ve Van’ın yavaş yavaş terk edilmesine karar verdi.

    VAN BÖLGESİ TAHLİYE EDİLİYOR

    Bu çekilme Türkler için inanılmaz zor şartlar altında yapılmaya başlandı. Göç sırasında erkeklerinin çoğu, uygulanan bölgesel seferberlik nedeni ile cephede Ruslarla savaşan Ordu’ya katıldığı için, yetersiz kuvvetlerle savunulmaya çalışılan Türk Halkı, yollarda Ermenilerce soykırıma ve akıl almaz işkencelere maruz bırakıldılar. Böylece bölgede 15-20 gün içindeki ikinci Tehcir (Zorunlu Göç) olayı Ermenilere değil fakat yine Türk ve Müslümanlara karşı bu sefer Ruslar tarafından değil ama Türkler tarafından uygulandı. Nedense Ermeni taraftarı yazarların hemen hemen tümüne yakın bir kısmı bu olaya temas etmedikleri gibi, olayı tamamen ters yüz ederek Van’da Türklerin Ermenilere kıyım uyguladıklarını, hatta rakam olarak 60.000 Ermeni’nin öldürüldüğünü beyan etmişlerdir. Bununla birlikte biraz daha ileri giderek Ermenilerin Türklerin zulmüne karşı kahramanca direndikleri ve Türkleri ağır bir yenilgiye uğrattıkları yolunda taraflı yayınlar yapmışlardır.(7)
    Aynı günlerde Van Bölgesinde yaşayan Türk ve Müslüman halk büyük bir sorunla baş başa kalmışlardı. Tatvan ve Bitlis’e giden bütün yollar asi Ermeni çetelerin kontrolü altındaydı.
    Türk ve Müslümanların çekilme yolları sınırlı idi:
    1.Van Gölü kuzeyinden geçen Van-Erciş –Ahlat –Bitlis yolu,
    2.Van Gölü güneyinden geçen Van-Gevaş-Bitlis yolu ve
    3.Uygun vasıtalar temin edildiği takdirde Van-Tatvan deniz yolu idi.
    O tarihlerde karayolu için motorlu ve motorsuz araç pek mevcut değildi. Gölde 2000 kadar insan taşıyabilecek 70 kadar yelkenli gemi mevcuttu ve muhtelif köylerin iskelelerinde bağlı bir durumda bulunuyorlardı. Göçe zorlanan Türk ve Müslümanlar için en büyük talihsizlik, bu gemilerin hemen hemen tümüne yakın bir kısmının Ermeniler tarafından çalıştırılıyor olmasıydı.
    Karayollarını büyük bir bölümü asi Ermeni Çetelerinin elinde bulunuyordu. Bu nedenle bu yollardan gidenlerin çoğu Ermeni asilerin saldırılarına hedef oldular. Göçmenler tümü ile savunmasız olduklarından bin bir türlü vahşi işkencelere maruz kalarak çok büyük zayiat verdiler, en talihlileri katledildi.
    Gemilerle gidenlerin büyük bir kısmı yolculukları veya dinlenmeleri sırasında Ermenilerin yaşadığı adalarda ve bilhassa Çarpanak adasında ve kıyıdaki köylerde çocuk, kadın yaşlı ve hasta demeden hunharca öldürüldüler.(8) Van Gölü kan gölü oldu ve askerler uzun süre Van Gölü kıyılarından, masum Türk insanının cesetlerini toplayıp gömmekle meşgul oldular.

    DİPNOTLAR:

    (1) Kamuran Gürün: Ermeni Dosyası, s.210–211( TTK, Ankara-1983)
    (2) Salahi R.Sonyel: The Great War and The Tragedy of Anatolia, Turks And Armenians in The Maelstrom of Major Powers.122–123 (TTK; Ankara-2000)
    (3) Yılmaz Akbulut: Ermeniler ve Bingölde Ermeni Tehcirleri, s.71 ( Kültür Bakanlığı, Ankara-1998)
    (4) Richard G.Hovannasian: Armenia On The Road of to İndependence, s.51(University of The Californian Pres Ltd. USA- 1967)
    (5) Genelkurmay, No 1/1, KLS 44, Dosya 207, F.2–1.
    (6) Fevzi Çakmak, Büyük Harpte Şark Cephesi Hareketleri, s.86-87 (Şark Vilayetlerimizde, Kafkasya’da ve İran’da, 1935 de Harp Akademilerinde verilen Konferanslar, Ankara –1936); E. Akçora, a.g.e., s.126.
    (7) Ermeni Komitelerinin A’mal ve Harekatı İhtilaliyesi ,s.263-281( Ankara-1983)
    (8) Ahmet Hulki Saral: Ermeni Meselesi, s. 142 (Ankara-1970/1985); Ergünöz Akçora: Van ve Çevresinde Ermeni İsyanları, s.192 (İstanbul-1994) Van’da Ermeni Mezalimi, s.60-67, Hüseyin Çelik, Görenlerin Gözüyle Van’da Ermeni Mezalimi, s.29-97 (Yüzüncü Yıl Üniversitesi)

    Dr. M. Galip Baysan

  • AB’li Olmanın Bedeli

    AB’li Olmanın Bedeli

    Her şeyin bir bedeli var. Dünyada hiçbir şey karşılığını ödemeden alınamıyor. Bir menfaat, bir kazanım elde edilecekse, illaki karşılığı bir gün ödenmek zorunda.

    Kıbrıs Rum Kesimi de şimdi bu aşamada.  1 Mayıs 2004 tarihinde havadan AB’ye girmenin bedelini ödeme zamanı geldi, çattı.

    Bugünlerde Brüksel’de Rumların Euro Bölgesine girişinin büyük bir yanlış olduğu iddiası gündemde ve tüm diplomasi emekçilerinin kafasında. Üstelik yanında kocaman da bir soru işareti var, hediyesi olarak.

    Hem Kıbrıs Rum Kesimi’nin Euro Bölgesine girişinin, hem de Euro Bölgesinin sanayisi olmayan ve ulusal gelirini sadece turizm ve bankacılık işlerinden elde eden Kıbrıs Rum Kesimini kabul etmesinin büyük bir yanlışlık olduğu iddiaları tartışılıyor ciddi makamlardaki, üst düzeydeki kişiler tarafından…

    Bunlardan biri Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Christine Lagarde. Lagarde, evvelki gün Washington merkezli Brooking Enstitüsünde yaptığı konuşmada, Kıbrıs Rum tarafının yerlerde sürünmekte olan ekonomisinin emeklemeye başlamasının bile iki seneden fazla bir zaman alacağına değindi.

    Rum ekonomisinin eski düzenine değil de, AB ve ABD tarafından kabul edilebilir, kara para aklamasının yer almadığı, off shore bankaların bulunmadığı normal olarak kabul edilebilecek bir düzene girmesinin uzun olarak addedilecek bir zaman dilimi içinde gerçekleşebileceğini öngördüğünü söyledi. Bütün iyi niyeti ile ümidinin de, Rum tarafında var olan hizmet sektörünün bu üçkağıda dayalı finansal aktivite ile bir bağının bulunmadığı yönünde olduğunu belirtti.

    Rum ekonomisi içinde bulunduğumuz 2013 yılında yüzde 8.7 ve gelecek yıl da yüzde 3.9 daha küçülecek ve belli bir dönem sürecek olan durgunluktan sonra da ancak iyileşme sinyalleri verecek. Toplamda ekonomik küçülme yüzde 25’lere kadar yükselecek.

    Buna paralele olarak işsizlik oranı da yükseliş trendi gösterecek. İçinde bulunduğumuz yıl yüzde 15.5’a yükselen işsizlik oranı, gelecek sene de yüzde 16.9’a çıkacak. Rum tarafındaki çalışan nüfus baz alındığı vakit yüzde 16.9 oranı, sayısal olarak 93 bin kişiye denk gelmekte. Bu sayı KKTC’nin çalışan nüfusu ile kıyaslandığında, çalışan nüfusumuzun yarısından da fazlası demektir işsiz olan Rumların sayısı.

    Bayan Lagarde’ye göre Rumların ekonomik durumu berbattan da berbat.

    AB Uzmanları ise Rum ekonomisinin hiçbir şekilde borçlarını ödeyemeyeceğini ve kurtarılması için verilen kredilerin üzerine bir bardak soğuk su içilmesini tavsiye ediyor.

    Kıbrıs Rum Yönetiminin Euro Bölgesine girmeden evvel, turizm ve kara para aklamaya yönelik bankacılık sistemlerinin, AB üyesi diğer ülkelerin ekonomileri ile uzaktan yakından hiçbir ortak noktası olmadığını,  bu nedenle de Avrupa Birliği ekonomisinin dıştan gelecek bir darbe ile temelinden sarsıldığı vakit, gerek AB’nin, gerekse de AB Merkez Bankasının kendilerine mali açıdan yardımcı olamayacaklarını çok iyi görmeleri ve algılamaları gerekmekteydi.

    AB’ye katılarak, Avrupa Birliği üyesi ülkeleri arkalarına alıp, Türkiye’yi dize getirip adadan atabileceklerini zannetmenin sarhoşluğu ile göremedikleri veya da görmek istemedikleri bu ayrıntının bedelini şimdi çok ağır bir şekilde ödemeye başladı Rumlar. Bu nesil, bu hatayı ödeyemeden dünyadan göçüp gidecek. Gerçek şu ki bu neslin torunları da bu bedeli ödemeye devam edecek ama bir türlü bu bedelin tamamı ödenemeyecek.

    Buna karşın Avrupa Birliği de 2008 yılında Kıbrıs Rum Kesimini Euro Bölgesi içine almakla büyük bir hata yaptı. Bu şekilde davranarak, AB’nin ana direğini oluşturan devletlerin ekonomik yapılarından çok farklı bir ekonomik yapıya sahip olan Kıbrıs Rum Kesiminin, Euro’nun mali disiplinine uyum sağlayıp sağlayamayacağı daha ilk baştan sorgulanmalıydı. Sorgulansaydı zaten, AB son birkaç yıldır yoğun olarak yaşadığı mali krizin içine belki de düşmeyebilirdi.

    İşin doğrusu Brüksel’in bu üst düzey bürokratları ve yöneticileri “Kıbrıs Rum Yönetimi bu yapay ekonomisi ile asla Euro bölgesi içine alınmamalıydı” diyor ve bu beladan kurtulmanın çarelerini arıyor, yana yana…

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    7 Haziran 2013

  • Şiir Şöleni’nin büyük ödülleri Kırgızistan’da verildi…

    Şiir Şöleni’nin büyük ödülleri Kırgızistan’da verildi…

                                                                   Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te 29 Mayıs Çarşamba günü başlayan Türkçenin 10. Uluslararası Şiir Şöleni, Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi Kasım Tınıstanv Konferans Salonu’nda düzenlenen katılım beratı ve büyük ödüllerin takdimi ile 1 Haziran Cumartesi günü sona erdi.

                                                                   Bu yıl dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’a ithaf edilen etkinliğin kapanış konuşmasını Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni Daimi Heyet Başkanı D. Mehmet Doğan yaptı. Daha sonra ise Manas, Yusuf Has Hacib  ve  Namık Kemal Büyük Ödülleri sahiplerine verildi. Yusuf Has Hacib Büyük Ödülü, Brontoy Bedurov’a, Manas Büyük Ödülü Hicabi Kırlangıç’a, Namık Kemal Büyük Ödülü de Rifat Salahov’a takdim edildi. Etkinliğe katılan şairler, toplu halde Cengiz Aytmatov’un kabrini de ziyaret etti. Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni’ne Türkiye’den Adem Turan, Ali Ayçil, Celal Fedai, Fatma Şengil Süzer, Halil İbrahim Özdemir, Hicabi Kırlangıç, Hüseyin Akın, İhsan Deniz, İsmail Göktürk, M. Ali Köseoğlu, Mehmet Aycı, Nazım Payam, Osman Özbahçe, S. Ahmet Kaya, Şahan Çoker, Şeref Akbaba, Vural Kaya, Yahya Demeli ve Yunus Emre Altuntaş katıldı.

     

  • Şiddetin her türlüsüne karşı çıkmak…

    Şiddetin her türlüsüne karşı çıkmak…

                                                     Günlerdir Taksim Gezi Parkı ile başlayan eylemleri yazıyoruz. Yazılarımızda özellikle de eylemcilerin şiddetten uzak kaldıklarını, kırıp dökmediklerini, çevreye zarar vermemek için büyük mücadele içinde olduklarını vurguladık. Özellikle de şiddete baş vurulmadıkça, herkesin demokratik hakkı olan eylemleri yapmasında bir sakınca olmadığı görüşümüzü de sizlerle paylaştık.

                                                         Bu arada bazı marjinal gruplar eylemcilerin içine sızmadı mı? Hiç kuşkusuz sızdı ve sızmaya da devam edecek. Bunlarla mücadele etmek, ayıklamak devletin işidir. Güvenlik güçleri bunlarla mücadele de etmelidir. Biz, her zaman, şiddet uygulayan, yakan, yıkan, çevreye, insanlara zarar verenlerle mücadele edilmesinden yanayız ve polisimizin de yanındayız.

                                                           POLİS DEĞİL EMİR VERENLER SUÇLU

                                                               Eyleme katılanlar nasıl demokratik haklarını kullanıyor, şiddete baş vurmuyor, polise çiçek veriyorsa, güvenlik güçlerinin de bu eylemcilere aynı sıcaklıkla, aynı anlayış ve hoş görü ile yaklaşması gerekiyor. Her önüne gelene biber gazı sıkan, tazyikli su ile sindiren, şiddet uygulayan, orantısız güç kullanan, göz altılarında abartıya kaçan polisler de kendilerine çeki düzen vermelidir.

                                                              Burada doğrudan polisleri değil, onlara emir verenleri suçlamak gerekiyor. Ancak, buna rağmen, polislerin içinde de ayıklanması gerekenleri var olduğunu son yaşanan olaylarda açık biçimde gördük. Orantısız güç ile sadece ülke genelinde değil, ülke dışında bile polislerimizin tepki gördüğünü yazmaya gerek var mı bilmiyoruz?

                                                          Nitekim Taksim’deki olaylardan sonra polis emir alınca çekilmiştir. Buradaki ince nokta, olaylara polislerin değil onları yönlendirenlerin verdiği emirler neden olmuştur. Eylemlerin başladığı noktada bir bayram havası estirilmeye başlanmış, eylem yapanlar meydanın temizliğini bile el ele kol kola gerçekleştirmişlerdir.

                                                        ORANTISIZ GÜÇ ENDİŞE YARATIYOR

                                                           Öyle ki, en büyük müttefikimiz Amerika bile bu konuda Türkiye’yi uyarıp “Polis, eylemcilere karşı aşırı güç kullanmamalıdır, bunu endişe ile izliyoruz” demiştir. AB’den de aynı şekilde itirazlar gelmiştir. Bunların Türkiye’nin imajını zedelediğini görüyoruz. “Bir polis devletine doğru mu gidiyoruz?” endişelerimiz haklılık kazanıyor.

                                                       İzmir’de eylem yapanlara karşı, polislerin arasındaki sivil giyimli kişilerin ellerinde sopalarla önüne geleni altına alıp, acımasızca dövmesi, kabul edilir bir olay değildir. Kimdir bu kişiler? Sivil polislerse, ellerinde soplar ne arıyor? Polis, cop kullanır, kelepçe kullanır, mümkün olduğunca da şiddetten uzak durur. Üstelik sivil giyimlilerin polisin arasına karışıp, eylemcilere karşı şiddet uygulaması ve acımasızca dövmesi hiçbir şeyle izah edilemez.

                                                       Nitekim Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Vekili Arınç ve bazı Hükümet yetkilileri eylemcilerin mesajlarının alındığını, polisin orantısız güç kullandığını, şiddet uyguladığını kabul ettiklerini de söylediler. Buna rağmen, halen polis şiddet uygulamasını sürdürüyor. Biz, baştan bu yana söylediklerimizi yineleyelim: Eylemcilerin de, güvenlik güçlerinin de şiddetten uzak kalmaları çağrısını bıkmadan usanmadan söylemek istiyoruz. Şiddet, nereden gelirse gelsin herkesin de bunun karşısında olması gerekiyor. Çünkü, görülüyor ki, şiddet her zaman şiddet doğuruyor.

                                               HERKES BARIŞ VE HUZUR ORTAMI İSTİYOR

                                                          Eylem yapanlara karşı orantısız güç kullanılması, hiç kuşkusuz olayların yayılmasına ve şiddetlenmesine de neden olmuştur. Toplumsal barışı, demokratik istikrarı, can güvenliğini, temel hak ve özgürlükleri tehdit eden bu olayların sona erdirilmesi, Hükümetin sağduyulu hareketi ile mümkün olabilecektir. Meydanlara çıkanlar, Hükümet olanlara çok önemli mesajlar vermişlerdir. Bu mesajlar iyi değerlendirilir, doğru adımlar atılırsa, barış ve huzur ortamının bir an önce gelmesi de sağlanmış olur.

                                                 Yazımızın sonunda şu önemsediğimiz konuya da değinelim:

                                               Bazı illerimizde sosyal medyada paylaşım yapan gençler birer suçlu gibi gözaltına alınmışlardır. Daha sonra bu gençlerin serbest bırakıldığı haberlerini aldık. Bu uygulamanın da ayrı bir sindirme, baskı ve şiddet olayı olduğunu görüyoruz. Şiddete baş vurulmadığı süre içerisinde sosyal medyada paylaşım yapmak, yazışmak, uyarı niteliğinde mail atmak demokratik bir haktır ve suç değildir. Uzmanların ve hukukçuların görüşünün de bu doğrultuda olduğunu söyleyelim.

     

  • DİRENİŞİN ARKASI VE ÖNÜ

    DİRENİŞİN ARKASI VE ÖNÜ

    Taksim Gezi Parkı’nın yıkılıp yerine alışveriş merkezi yapılmasının engellenmesi eylemi, iktidarın rejimin bekçisi ettiği ve eylemcilerin önüne çıkarttığı polisin zulmüyle internetin sosyal ağlarından gelişti ve başka bir boyuta evrildi.
    Milyonlarca vatandaş 11 yıllık iktidarında Başbakan Erdoğan’ın bağımsızlıkçı,antiemperyalist ve çağdaş Türkiye ideali yerine ikame ettiği mezhebî fikir hayatına, ekonomik ve siyasal yönetim anlayışına, dinamik bir toplumsal yapının inşa edilmesine olanak tanımayan politikalarına karşı bulundukları her yerde fasılasız alanlardadır ve “Başbakan İstifa, Yüce Divana” kararlılığında direniş sürdürüyor.
    Bir direnişin olmazsa-olmaz karakterini Devrimci Önder Atatürk gösteriyor,”Milli mücadelede şahsi hırs değil,milli ideal,milli onur asıl etken olmuştur”diyor.

    *
    Bağımsızlıkçı,antiemperyalist ve çağdaş bir karakter olmayınca ne millî bir ideal ne de millî bir onur yeşermiyor, -nitekim,karşı-devrimci Başbakan Erdoğan -bakınız, nasıl da vebal ödemeye hazırlanıyor?
    Şöyle başlamak gerekiyor -ki, ABD Türkiye’de Erdoğan ve Fethullah Gülen, Arap ülkelerinde Müslüman Kardeşler Örgütüyle kurduğu işbirliğinde askeri yöntemler kullanmaksızın Ortadoğu’yu sömürüye açmak üzere ulusal devlet modelinin aşılmasını öngören bir yeniden yapılandırma projesi işletmiştir.

    *
    Dışarıda Müslüman Kardeşler örgütü,Türkiye’de Erdoğan ve Gülen hareketleri aynı kanala açılmak kaydıyla yılların içinden muhtelif alanlarda oluşturdukları insan sermayesi yatırımı, bu insanlar arasında kurulan ilişkilerle bir hedefe yönelişlerinden sağlanan sosyal sermaye yatırımından gelişmiş,
    Türkiye’de AKP hükümetinin katkısı ve Marmara sermayesinin küresel sermayeye bağlılığından istifadeyle islami sermaye birikimi yapılmış, Cumhuriyet devletinin icra-yasama-yargı erkleri, tüm kurumları ve TSK üzerinden yeniTürkiye ve İslam Birliği, vatandaşlık yerine din, eşitlikler yerine din birliği, adalet yerine insan olmayı öngören yüzde 50’lik yeni bir toplum oluşturulmuştur.

    *
    Güya sınırlar anlamsızlaşacak ve Müslüman,Hristiyan,Musevi,Arap,Türk,Kürt her din,her mezhep, her etnik kimlik Ortadoğu’yu ortak vatan sayacaktı!
    Olmadı, projenin uygulandığı her ülke ekonomik ve sosyo-politik değişkenlerinin etkileşmesiyle istikrarsızlığa yuvarlandı, etkisizleşti.
    İslam Birliği hayalini oluşturacak ülkeler birer birer ABD’nin dipsiz sömürüsüne yakalandı -ama, ABD bunları sömürmek öncesinde milyarlarca dolar yardım etmek zorunda olduğu anladı…

    *
    ABD, İslam dininin demokrasiye aykırı olmadığı savından geliştirilen ve inananları rencide eden Ilımlı İslam düşüncesinin akla-bilime ve vicdan-düşünce özgürlüğüne değil taassuba dayalı toplumlar oluşturduğunu -nitekim,
    Müslümanlıktan koparılan çok sayıda insanın, Batı’nın İslam’a ve peygamberine vurmak için alanlar açtığı düşmanlığında pekiştiğini, radikalizmi yalnızca bu kaynağın ürettiğini de farketti.

    *
    Elbette ABD’nin dünyası bu denli küçük değildir!
    Mesela -geç de olsa, füze savunma sisteminde Rusya ile işbirliği yolunda engellerin kaldırarak iki ülke ilişkilerinin yeni müttefiklik düzeyine çıkarılması,
    Uçuş yörüngeleri Rusya hava sahasından geçen Kuzey Kore ve İran nükleer füzelerine karşı işbirliği,
    Batı’nın tümünü ve Kuzey Kafkasya’da Rusya’yı da tehdit eder duruma yükselen-şu gün, Suriye ve Irak konumlu radikal muhalefetin, radikal terör örgütlerinin engellenmesinde ortak mücadele,
    Asya-Pasifik’te sosyalist hukuk anlayışından gelişen Çin ile işbirliğinin geliştirilmesinden başka yol olmadığını da gördü!

    *
    Nasıl yürüyeceği bilinmez ama -işte, ABD,Rusya ve Çin arasında işbirliği gelişiyor.
    İsrail’in güvenliği merkeze alınmış, İsrail-Filistin arasında yeni bir barış planı yavaş yavaş geliştirilirken,
    İsrail’e güvenliği konusunda teşvik vermek üzere Suriye savaşının bölgeye yayılmasının önlenmesi,radikalizmin tasfiye edilmesi, yeni Suriye’nin kurulması ardından,Irak’ta bir düzen ve İran’la nükleer programında diplomasiyle çözüm -karşılığında,
    Diğer sorunların da çözülmesi ardından meşruiyeti ve güvenilirlik sorunu ile tartışılan BM Güvenlik Konseyinde, ulusal çıkarları için ayrıcalıklı pozisyonlarını dünya siyasetinin belirleyicisi yapan mevcut statükonun değişmesi işbirliği yürütülüyor.

    *
    Nihayet küresel paylaşım kavgası karşılıklı olarak paylaşımın dengelenmesine dönüştürülüyor.
    Üç ülke aralarında stratejik müttefiklik düzeyini geliştiriyor -mesela, Ortadoğu’da paylaşımın dengelenmesi sağlamak üzere Suriye’ye siyasi çözüm için Cenevre Konferansına gidiliyor.
    Esad rejiminin ve muhaliflerin neden,nasıl bir iç savaşın tarafları haline geldiği,dış saiklerinin sorgulanacağı bileşkesinden yeni Suriye’nin kurulmasına gidiliyor -ki,
    Tayyip Erdoğan’ın islamcı felsefesine parsa toplamak karşılığında ABD’nin Ortadoğu çıkarlarından devraldığı yetki -şimdi, radikalizmin arkasında bir Eşbaşkan olmanın bedelini ödemesini gerektiriyor…

    *
    Üstelik Eşbaşkan Erdoğan idaresinde Türkiye; ABD, Rusya ve Çin’in geliştirdiği küresel paylaşımın dengelenmesi işbirliğinde, Türkiye’de,İran,Irak,Suriye’de bölünmüş Kürdistan’da kendi üstünde başka egemenliği kabul etmeyen Kürdistan ulus devleti üzerinden yapılacağı olasılığının işletildiği bu süreçte,
    Silahların bırakılmasıyla terör sorununun sona ermesi karşılığı Kürt kimliğinin anayasal güvence ile kurumlaşması,Türklerin ve Kürtlerin bir arada kardeşçe ve eşitlik içinde yaşayacağı demokratik düzenin kurulacağı hayalini işletiyor.
    Kürtleri Kürdistan Sorununda demokratik ve barışçıl yöntemleri esas alan kitlesel eylemleri sürdürecekleri mücadele zeminine terfi ettiriyor.

    *
    Bu bağlamda Erdoğan reelpolitiğin Türkiye’nin temel siyasi kimliği ve tarihsel birikimini kuşatmasına ve “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı kavramı üzerinde odaklaşılmalıdır” tezinde yeni bir anayasa talebine sıkıştırmıştır.
    Ne ki Erdoğan şahsi hırsıyla başkanlık ısrarı nedeniyle yeni bir anayasa için gerekli olan siyasî mutabakatı,
    Üstelik Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun CHP’yi AKP’nin oluşturduğu merkezin diğer kutbu haline getirmek misyonu -bu yüzden, Cumhuriyet’in yok edilen niteliklerine sahip olmak mücadelesi vermek yerine bölüşüm tartışması, sınıfsal sorunlar, kişi hak ve özgürlükleri savunuculuğuna soyunan ve Kemalist Türk Devleti idealini yem eden politikasına rağmen kuramamıştır.

    *
    Şimdi,Suriye gelişmeleri paralelinde Türkiye, CHP’ninde katılacağı geçici bir anayasa ile Kürtlerin demokratik ve barışçıl yöntemleri esas alan kitlesel eylemlerini sürdürmesine yol açacak bir sürece ilerliyor.
    CHP’nin katkısıyla anayasada başlangıç ilkelerinin korunacağı,cumhuriyetin niteliklerini öz bakımından laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti çerçevesine sıkıştıran, yerel yönetimlerin yetki ve ilişkilerinin yeniden düzenleyen,Milli Güvenlik Kurulunu anayasal kurum olmaktan çıkaran geçici bir anayasa!
    Erdoğan’ın Ergenekon,Balyoz davalarındaki kilitlemelerinin aşılacağı, Özel Yetkili Mahkemeler ve Terörle Mücadele Kanununda gelişme sağlayacak ve Ergenekon’a karşı KCK tutuklularına da af getirecek bir süreç…

    *
    Ortadoğu’da dengenin kurulabilmesi için Erdoğan’ın -bilhassa,Suriye’de İç Savaşta bir tarafta aktif olması halinin,
    Türkiye’de dengenin oluşması için de siyasi değil yönetsel ihlallerden,kusurlardan,suistimallerden -hem;uluslararası hukuka -hem de,ulusal hukuka karşı bedel ödeyeceği çok açıktır.
    Türk halkının direnişi bu temaya oturuyor- ama, kurulmakta olan bu dengenin Türkiye önüne çıkaracağı, Kürdistan Sorunu ve bunu emsal alacak Ermenistan Sorunu ile başetmesi için;
    Hepimizin ve önderlerin, Atatürk’ün “Milli mücadelede şahsi hırs değil,milli ideal,milli onur asıl etken olmuştur” şiarında olması gerekiyor.

    6.6.2013

  • Kör imam talimat verince …

    Kör imam talimat verince …

    Kör imam medya ya “üç maymun gibi olacaksınız” diye talimat verince…
    Habertürk gözünü kapadı, Show tv ağzını, Samanyolu da kulaklarını.
    Diğerleri de bunların böyle yaptığını görünce, ee maymun ya.. Maymun maymunu taklit eder!
    Taklit ettiler.

    Haliyle göremediler,
    Avukatların meydanda olduğunu,
    Hukukçuların meydanda olduğunu,
    Sanatçıların,
    Müzisyenlerin
    Ev hanımların
    Anne-Babaların
    Gençlerin- Yaşlıların
    Memurların
    İşçi sınıfının
    Türkü-Kürdünün
    Alevi-Sunninin
    Yabancı-yerlinin…. meydanları doldurduğunu

    Göremediler gençlerin nasıl joplandığını, dakika başı evlere, hastahanelere yağmur gibi gaz yağdığını.
    Göremediler halkın gözyaşını, göremediler halkın isyanını.
    Onlar dansöz oynattı, laylaylom havaları çaldılar.

    Görmedi Medya!
    Anlayamadı halkın ne demek istediğini, dinlemediği için!
    Acı içinde kıvranan çığlıkları duymadı Medya.

    Oysa halk çok anlattı, duyuramadığı için bağırdı. Olmadı isyan ettiler.
    Şunu bağırdı Halk:;
    Seni o koltuğa biz oturttuk biz, hakkını veremediğinde, sana in dediğimizde inmen için!
    Biz sana hizmet etmek için seni o koltuğa oturtmadık ey kör İmam, sen bize hizmet etmen için oturduldun!
    Polislerin bizi gazlar altında inletmesi, dövmesi, kovalaması için getirtmedik seni o mevkiye!
    Kaç çocuk yapacağımıza karışamazsın, istediğim kitabı okur istediğim siteyi gezerim!
    İçki içeceksem günahı bana, sana ne oluyor be kör İmam!
    Abdullah Cömert gibi kardeşlerimizi öldürtmen icin oturtmadık seni o koltuğa.
    Sen ne yaptin ey kör İmam? Her konuştuğunda zehir zemberek kelime ettin bize.
    Kırdın, incittin, vurdun, dövdün, sövdün.
    YETEER!

    Kör İmam bütün bunları duymamış gibi geziye çıktı.

    Halkta faturasını kesmek için şiirler ile seslendi kör imama…:

    Eşeği saldım çayıra
    Otlaya karnın doyura
    Gördüğü düşü hayıra
    Yoranın da avradını

    Münkir münafıkın soyu
    Yıktı harap etti köyü
    Mezarına bir tas suyu
    Dökenin de avradını

    Derince kazın kuyusun
    İnim inim inilesin
    Kefen dikmeye iğnesin
    Verenin de avradını

    Dağdan tahta indirenin
    Iskatına oturanın
    Hizmetini bitirenin
    İmamın da avradını

    Müfşidin bir de gammazın
    Malı vardır da yemezin
    İkisin meyyid namazın
    Kılanın da avradını

    Kazak Abdal söz söyledi
    Cümle halkı dahleyledi
    Sorarlarsa kim söyledi
    Soranın da avradını

    Mustafa Çelebi

  • Biber gazına maruz kaldıysanız 10.000 EURO Tazminat alabilirsiniz!

    Biber gazına maruz kaldıysanız 10.000 EURO Tazminat alabilirsiniz!

    Biber gazına maruz kaldıysanız 10.000 EURO Tazminat alabilirsiniz!

    Pepper_spray_DemonstrationAvrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM); 2004 yılında İstanbul Mecidiyeköy’de bir gösteri esnasında biber gazından etkilenen Ali Güneş isimli kişinin başvurusunu, başvuranın yüzüne biber gazı sıkılmasının bundan kaynaklanan zihinsel ve fiziksel acının kötü muamele oluşturduğuna ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 3. maddesine aykırı olduğuna ve Ali Güneş’e 10.000 EURO ( 24.600,00 TL) tazminat ödenmesine karar verdi.

    Özellikle kapalı yerde biber gazı kullanılması ve kişinin hedef alınarak doğrudan yüzüne biber gazı kullanılması, masum bir toplantıyı dağıtmak için gereksiz yere biber gazı kullanılması bu açık ihlali oluşturuyor.

    Yapılacak iş:

    – Biber gazına maruz kaldıktan sonra bu durumu belgeleyin . Fotoğraf video v.s.
    – Hemen bir hastaneden rapor alın.
    – Cumhuriyet Savcılığına bu belgelerle baş vurup şikayetçi olun.
    – Savcının takipsizlik kararı vermesi halinde bu karar itiraz edin. İtirazınız da olumsuz sonuçlanırsa;
    – Bir ay içinde Anayasa mahkemesina başvurun.Anayasa mahkemesi de talebinizi reddederse 6 ay içinde AHİM mahkemesine başvurma hakkınız var.

    NOT: Ayrıntılar için 04.06.2013 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi eski yargıcı Rıza Tüzmen’in “Biber Gazı : İnsan Hakları İhlali” başlıklı yazısını okuyun

  • Millet, korku ve tehdit duvarını aştı…

    Millet, korku ve tehdit duvarını aştı…

                                                Taksim Gezi Parkı ile başlayan eylemlerin kısa sürede yurdun her tarafına yayılması ve halkın desteği ile büyümesi, üzerinde düşünülmesi ve durulması gereken çok önemli bir konudur. Özellikle altını çizelim, bu eylemler eylemin haklılığının kabul edilmesi açısından da önemlidir. Bugün, aksin kafa ile düşünecek ve olayları analiz edecek olursak “Bugüne kadar hiç sokağa çıkmamış, eyleme katılmamış insanlar niye bu eyleme destek için meydanlara çıktı? “sorusuna yanıt bulmamız gerekecektir.

                                                     Biz, hep şundan endişe ettik: “Türkiye, bir polis devletine doğru mu gidiyor? Korku ve tehdit imparatorluğu mu kuruluyor?” Başbakan Erdoğan’ın söylemleri, tehditler, ayırımcılık politikaları, millet üzerinde kurulmak istenilen sindirme operasyonları bu eylemlerin patlama noktasına gelmesinde önemli rol oynamıştır.

                                                   POLİS ŞİDDET SORUNU ÇÖZMÜYOR

                                                      Polis şiddetinin karşısında olduk. Kırıp, dökmenin bir yarar getiremeyeceğini savunduk. Polisimizin, herkes için bir güvence olduğunu, zorda kalanın sığınacağı güvenli bir liman olduğunun altını çizdik. Güvenlik güçlerimizin hep yanında olduk, yine de olacağız. Ancak, polisimizin şiddet kullanmasını emredenlerin ülkeyi hangi noktaya götürmek istediklerini de sorgulamak durumundayız. Çünkü bu eylemlerde millet ile polis karşı karşıya getirilmek istenmiştir.

                                               Eğer, eylemler hızla yayılmış, tepkiler çığ gibi büyümüşse bunda polisin kullandığı şiddet baş rol oynamıştır. Gaz kullanımı işi çığırından çıkarmıştır. Nitekim Başbakan Erdoğan dışında hemen herkes polisin aşırı şiddet uyguladığını, gaz kullandığını açık biçimde itiraf etmiştir. Dış basında bile polis gazı gündem olmuştur. Dış dünya bu şiddet karşısında endişeli olduğunu duyurmuştur.

                                                      KORKU VE TEHDİT DUVARI YIKILDI

                                                         Bir defa, eylem yapanlar masumane isteklerini dile getirmek, ağırlığını hissettikleri korku, endişe ve tehdit duvarını yıkmak için harekete geçmişlerdir ve polisin bütün şiddetine ve orantısız güç kullanımına karşılık bunu başarmışlardır. Yaşam tarzlarına olan tehdit duvarını yıkmışlardır. Demokratik haklarını en sağlıklı biçimde kullanmışlar, yaptıkları eylemle dünyaya bile örnek olmuşlardır.

                                                          Polis niye şiddete başvurur? Niye gerektiğinde orantısız güç kullanır, gaz sıkar? Karşısındakiler kırıp döker, tehdit eder, kesici alet taşır, silah çeker, etrafa zarar verirse hiç kuşkusuz güvenlik güçleri de kendilerine düşen görevi yerine getirirler. Bu eylemlerde polis sadece savunma içinde olması gerekirken, orantısız güç kullanıp, saldırıya geçmiş, kadın, çocuk, genç, yaşlı demeden önüne gelene saldırı başlatmıştır. Bu davranış, eylemcileri daha da çoğaltmış, bilinçlendirmiş, buna karşılık yine de polisle kucaklaşmayı, elindeki ekmeği paylaşmasını bilmiştir. Polise çiçekler verilmiş, kumanyalar ikram edilmiştir. Evlerde pişirilip getirilen böreklerin bile polislere verilmeye çalışıldığını gördük. Eylem yapanların güvenlik güçlerimize yaklaşımları gerçek anlamda örnek olmuştur.

                                                       EYLEME KATILANLAR DÜNYA’YA ÖRNEK OLDU

                                                       Bu eyleme katılanların ortaya koyduğu tablo şudur:

                                                       1.- Güvenlik güçlerine karşı saldırı olmayacak.

                                                      2.- Şiddet, vurma, kırma, dökme, etrafa zarar verme gibi bir girişimin içinde olunmayacak. Olanlar varsa bunlara engel olunacak.

                                                      3.- Aramıza katılmak isteyen provaktörler olabilir bunlara karşı dikkatli hareket edilecek, fırsat verilmeyecek.

                                                         4.- Türk bayrağının dışında bayrak, pankart taşınmayacak, kışkırtıcı slogan atılmayacak. Güvenlik güçlerimize karşı saygılı hareket edilecek.

                                                      Şimdi siz kalkıp, bu topluluğa karşı gazla, sopa ile, plastik mermi ile, saldırı yapar, eylemcileri gözaltına alıp, korku ve endişeye sevk eder, tehditte bulunursanız, karşınızda daha bilenmiş, daha bilinçlenmiş, güçlenmiş topluluklar bulursunuz. Polislerin arasına eli sopalı sivilleri sokup, milletin üzerine yürütmek yapılan yanlışların en büyüğüdür. Bu eylemciler, verilmesi gereken mesajları vermişlerdir. Türkiye, artık Taksim Gezi Parkı olayları öncesi Türkiye değildir ve millet önüne konulan tuzağa düşmemiş, ancak korku ve tehdit duvarını yıkıp, aşmıştır. Biz, bizi yönetenlerin bu mesajı çok iyi okumaları ve değerlendirmeleri gerektiğini bir kez daha anımsatmak istiyoruz.

    e.mail@

  • Kıbrıs’ta Çözüm Süreci Başlıyor (2)

    Kıbrıs’ta Çözüm Süreci Başlıyor (2)

    Türkiye, Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölge ve de Kıbrıs konusunun geldiği bu süreçte, odak noktasındaki yerinin kaymaya başladığını görünce olayların içine George Soros’un karışması kapısını araladı hemen.

    2009 yılında Davos’ta Başbakan Erdoğan ile görüşen George Soros, kendisine Doğu Akdeniz’deki Hidrokarbon yatakları üzerinde hak iddia edebilmesi ve oyuna dahil olabilmesi için bir takım ödünler pahasına Yunanistan, İsrail ve Kıbrıs Rum Yönetimi ile üçlü bir anlaşma içine girmesini tavsiye ettiğinden, ilk iş onu oyuna sokmak oldu.

    Devreye giren Soros ilk iş olarak Başbakan Erdoğan ile Papandreu ve Merkel arasında gözlerden ve basından uzak bir görüşme yapılmasını sağladı. Merkel ve Papandreu Soros’un tüm düşüncelerini onaylarken, üç liderin yaptıkları gözlerden uzak bir sonraki toplantıya, Libermann’ın yolunda giden Hristofyas yerine o dönemde DISY Başkanı ve Rum Cumhurbaşkanlığı için ideal aday olarak görülen Anastasiades çağrıldı.

    Liderlerin yaptığı gözlerden uzak toplantıda;

    Almanya’nın Yunanistan’ın batmasına izin vermeyecek şekilde davranmasına ve gerektiğinde de Türkiye’nin Yunanistan’a yardım etmesine,

    Hristofyas’ın Münhasır Ekonomik Bölge konusundaki olumsuz tutumu ve söylenenleri yapmaması nedeniyle ve de Anastasiades’in de seçimi kazanması amacı ile Kıbrıs Rum Ekonomisinin, gerekli yaptırım ve girişimlerle çökertilmesine karar verildi.

    George Soros, Kıbrıs Rum tarafında herhangi yeni bir yatırım yapılmasına mani olarak ve de Moddy’s, Fitch gibi Uluslararası Değerlendirme Kuruluşlarını etkileyerek Rum tarafının finansal olarak çöküşünü sağladı.

    Anastasiades ise Hristofyas’a karşı muhalefetini arttıracak, ekonomiyi düzeltmek için yapacağı girişimleri sıfırlayarak seçimi kazanacak ve Rum halkında öylesine bir psikolojik bir ortam ve inanış yaratacaktı ki, Rumlar bir müddet sonra önlerine konacak uygulamayı veya da planı kabul etmek düşüncesinde olsunlar.

    Aralık 2012 tarihinde Berlin’de Soros, Başbakan Erdoğan, Şansöyle Merkel ve Başbakan Samaras bir araya geldiler ve sonuca gidecek planın uygulanmasını kabul ettiler.

    Kıbrıs Rum ekonomisinin planlı bir şekilde çökertilmesi ve Rum halkının Arap baharı gibi bir isyanda bulunmasına meydan vermeden alınacak çok sert tedbirleri kabul etmesini sağlayarak ne pahasına olursa olsun Anastasiades’in seçilmesini sağlamak.

    Rum halkında korku ve gelecekten şüphe duymasına yol açacak denli kötü bir finansal durumunu olduğunu açıklayarak, Troika ile boğucu bir anlaşma imzalamak.

    Kıbrıs konusunun en kısa zamanda çözüme kavuşturulması için müzakerelerin başlatılması ve Türkiye ile Yunanistan’a endirekt söz sahibi olacakları bir mutabakata varılması. Bu bağlamda mülkiyet konusunda yeni bir düzenleme yapılması ve tazminat ödenmesi, iki toplumlu ve iki bölgeli, zayıf merkezi hükümeti olan ve egemenliği de AB’den kaynaklanan Federal bir devletin kurulması. Türk ve Yunan askerlerinin ada dışına çıkarılması, RMMO’nun lavedilmesi ve adada güvenliğin sağlanabilmesi için içinde Türk, Yunan ve AB birliklerinin yer alacağı bir Avrupa Birliği’nin kurulması.

    Çözüm Anlaşmasının imzalanmasından ve de Türkiye’nin AB’ye kabulünden sonra Türkiye, Yunanistan ve Federal Kıbrıs bir “Dostluk Anlaşması”ı imzalayacaklar, Münhasır Ekonomik Bölgeden elde edilecek doğal ve mineral zenginlikleri de Türkiye yüzde 40, Yunanistan yüzde 30, Kıbrıs  yüzde 20 ve AB’de yüzde 10 oranında pay alarak bölüşecekler.

    Bu anlaşmaların uluslararası camia tarafından onayında sonra Türkiye bir iyi niyet adımı olarak Kıbrıs Rum Yönetiminin mali borcunun yüzde 50’sini ödeyecek, geri kalan yüzde 50’yi de AB yeni Federal devlete destek olarak kendisi ödeyecek.

    Son olarak da Türkiye, Federal Kıbrıs, Yunanistan ve AB ortaklaşa olarak, bölgeden çıkarılacak petrolün ve doğalgazın Türkiye üzerinden AB’ye ulaştırılabilmesi için döşenecek boru hattının maliyetini karşılayacaklar.

    İşte bu nedenle AB Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle, Maraş’ın eski sahiplerine iadesi karşılığı Ercan Havaalanının uluslararası uçuşlara açılması için bir girişim başlattı ve komite kurdu. Ercan’ın uluslararası uçuşlara açılması demek, Türkiye’nin limanlarını ve hava sahasını Rum bandıralı gemi ve uçaklara açması demektir. Bu da beraberinde Türkiye AB Katılım Müzakerelerinde Kıbrıs Rum tarafınca dondurulan başlıkların açılmasını ve Türkiye’nin AB’ye kabulünü getirecek demektir.

    Bu bilgilerin kaynağı Brüksel’de, Kıbrıs konusunda kaynayan kazanın içindeki diplomat bir arkadaşım. Elçiye zeval olmaz…

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    5 Haziran 2013