Blog

  • Nefret Edilen Korkunç Azınlık

    Nefret Edilen Korkunç Azınlık

    Kıbrıslı Rumların hiç akıllanacakları yok anlaşılan. Siyasileri de, ruhbanları da Kıbrıs adasının sadece kendilerine ait olduğunu zannettiklerinden olsa gerek, hep aynı ağızla konuşuyorlar. Düşünceleri, davranışları, etkinlikleri ve kararları da hep bu yönde.

    Onlara göre Kıbrıs adasının tümü Rumlara ait ve biz Kıbrıslı Türklerin en ufak bir hakları bile yok adanın üzerinde.  Zaten bu nedenle de 1960 Kıbrıs Cumhuriyetinin anayasasını tek taraflı ve kanunlara aykırı bir şekilde değiştirdikten sonra, Cumhuriyet üzerindeki tüm haklarımızı da yok ettiler. Çok değil daha geçen ay aldıkları bir kararla Kıbrıslı Türklerin sağlık hizmetlerinden faydalanmasını da yasakladılar.

    Elbette kendileri bilir ne yaptıklarını ama bu tür davranışlarla gittikçe Kıbrıslı Türklerin nefretini kazandıklarını anlayacaklar. Zaten arada samimiyet oluşturmak için çok geç kalmışlardı, şimdi geçinde geçi oldu. Geri dönüş çok zor.

    Haftaya bazı Rumlarla yaptığım konuşmaları, köşe yazıma dökeceğim. Düşüncelerin nasıl değiştiğini sizlerde göreceksiniz. İnanılması güç ama Annan Planını bile arar oldular.

    Rum halkı, Rum siyasiler ve Rum papazlar daha evvelden biz Kıbrıslı Türklere “Türk azınlık” diyorlardı ve Kara Papaz Cani Makarios’un döneminde de korkunç bir soykırım uygulamışlardı bizlere.

    Şimdi bazıları bu tanımı değiştirdiler ve bir adım daha ileri giderek bizleri “Korkunç azınlık” olarak tanımlamaya başladılar. Bu bazıları dediğim de, kendilerini “Allah’ın insanlarla ilişkilerindeki aracılar” olarak tanıtan ruhban sınıfı, yani Rum Ortodoks papazlar. Hz. İsa’nın öğretilerine göre insanları din, dil ve ırk ayırımı yapmadan kucaklamaları gereken kişiler.

    Hz. İsa öyle demiş ve o şekilde davranmalarını istemiş ama nerde bu davranış bizim adamızdaki Rum papazlarda. 1963-1974 döneminde elde silah, Türklere mermi sıkan Rum papazların resmini isteyen okuyucuma gönderebilirim. İnsanlığa faydalı olmak ve Allah’ın öğretilerini yaymak, elde silah insanoğlunu öldürmek şeklinde mi ifade edilmektedir, bilemiyorum.

    Baf Metropoliti Yeorgios, evvelki gün Kara Papaz Cani Makarios’un 100. doğum günü kutlama etkinliklerinde yaptığı konuşmada bizleri aynen, kelimesi kelimesine “Nefret edilen korkunç azınlık” olarak tanımladı.

    Üstelik bir de, ” Nefret edilen korkunç azınlık ve cuntanın Helen karşıtları işini baltalamasaydı bugün vatanımız Türk işgalini yaşamayacak, halkımız özgürlüğün tadını çıkaracaktı” diyerek, kendileri adada bize soykırım uygularken, geleceğimizi ellerimizden alıp, yaşantımızı kabusa dönüştürürken, yollardan, işyerlerinden ve tarlalardan silah tehdidi altında topladıkları Kıbrıslı Türkleri öldürüp bedenleri bulunmasın diye kuyulara atarken, kendileri de “özgürlüğün tadını” çıkarıyorlarmış ama Türk ordusu gelmiş, adayı işgal etmiş ve bizlerin kan ve gözyaşları üzerine inşa ettikleri özgür yaşamlarını da bozmuş!

    Hala daha bir keçi inadıyla, adayı geri alacaklarını ve bizleri adadan atarak adanın tümüne sahip olacaklarına inanıyorlar.  Siyasileri de aynı kafada, papazları da…

    Yarın Rum Ulusal Konseyi toplanacak. Rum Meclisinde sandalyesi olan partilerin başkanları ile eski Rum Cumhurbaşkanları, RMMO komutanı ve Rum Ortodoks Kilisesinin başı, yeni Rum lider Anastasiades’in başkanlığında bu toplantıya katılacak.

    Alacakları kararı ben size şimdiden söyleyebilirim.

    Hristofyas tarafından müzakere masasına konan “Dönüşümlü Başkanlık, Çapraz Oy” benzeri önerilen geri çekilmesi, Papadopulos-Talat anlaşmasının uygulamaya konması ve Rum Ulusal Konseyi’nin 2009 tarihli kararından yola çıkılarak, Anastasiades ile Eroğlu arasındaki görüşmelerin sene sonuna doğru “kerhen” başlatılması.

    İşte Rum adadaşlarımız aynen böyle düşünüyor. Bizi “Nefret Edilen Korkunç Azınlık” olarak tanımlayan komşuların ne “Müzakerelere de başlamak” gibi bir niyeti var, ne de ortak bir devlet kurmak…

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    17 Haziran 2013

  • Egemen Bağış: Taksim’e çıkan terörist muamelesi görür

    Egemen Bağış: Taksim’e çıkan terörist muamelesi görür

    Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış dün akşam A Haber’de canlı telefon bağlantısında Taksim’deki müdahale sonrası durumu değerlendirdi.

    Radikal.com.tr – AB Bakanı Egemen Bağış, Taksim Gezi Parkı’nda dün yaşanan polis müdahalesinin ardından A Haber’de katıldığı programda şunları söyledi, “Ben özellikle bu eylemlere bugün destek veren tüm vatandaşlarımızdan rica ediyorum. Lütfen evlerine dönsünler. Şu saatten sonra orada bulunan her kişiyi devlet maalesef terör örgütünün mensubu olarak değerlendirmek zorunda kalacaktır.”

    ====================================================

    From: reşat burhan arslan [mailto:[email protected]]
    Subject: egemen bağış’ayazdığımız

     

    Dostlar,

    Bakan Egemen BAĞIŞ’ın “BU SAATTEN SONRA TAKSİM GEZİSİNE ÇIKANLAR TERÖRİSTTİR!” demesini görsel medyada duyduktan sonra, kendisinin web sitesindeki iletişiminden kendisine yazdığımı sizlerle paylaşmak istedik.

    Selam olsun hepinize,
    RBA

    Egemen BAĞIŞ, sen, TC. DEVLETİNİN SİYASİ İKTİDARI’nın bir BAKAN’ısın ama bunun yanında bundan da önemli TÜRKİYE CUMHURİYETİ VATANDAŞLARININ MİLLETVEKİLİ’sin. Biraz evvel  “BU SAATTEN SONRA TAKSİM GEZİSİNE ÇIKANLAR TERÖRİSTTİR” dediğiniz duyuruldu görsel medyada. Bunun doğru olup olmadığını ancak siz doğrulayabilir veya yalanlayabilirsiniz.
    Oraya çıkanların orada çadır kurup oturmaları, düşüncelerini dile getirmeleri anladığımıza göre, SİYASİ İKTİDARIN LİDERİ olan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın uyguladığı içe dönük siyasetini beğenmiyerek siyasi iktidarın uygulamalarının ALEYHİNE GÖSTERİ YAPMALARI, yaptırımları “PROTESTO ” etmeleri SUÇ MUDUR? Herhangi bir şiddet gösterisi yok! Bunları, GÖSTERİ YAPANLARI, PROTESTO EYLEMİ YAPANLARI “TERÖRİST” olarak görmenizi, TÜM TÜRKİYE CUMHURİYETİ VATANDAŞLARININ bir MİLLETVEKİLİ olmanız hasabiyle size yakıştıramadık ki, bilhassa siz devamlı yurt dışında olmanız hasebiyle, oralarda pankartlarıyla, küfür içermiyen sözleriyle GÖSTERİ YAPANLARA, PROTESTO EYLEMİ ( konuyla ilgili ise,  bir alışveriş merkezinin önünde dahi olabilir ) YAPILMASI HİÇ BİR ZAMAN ANTİ DEMOKRATİK olarak ALGILANMAZ ve TERÖRİST DAMGASIYLA damgalanmazlar, değil mi ?
    Umarız, tarafınızdan söylendiği ifade edilen bu sözleri tekzip edersiniz.
    Her dakika taraftarı artan, bu düşüncede olanların tasvipçileri ve destekçileriyiz.
    DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN İFADELENMESİNİ ÖNLEMEYE ÇALIŞAN, ANAYASAL BİR HAK OLAN BU EYLEMİ KONTROLU ALTINDA BULUNDURDUĞU “POLİS KUVVETİYLE”    “JANDARMA GÜCÜYLE”  ÖNLEMEYE, BASTIRMAYA ÇALIŞAN BİR ZİHNİYETİ KABUL EDEMİYORUZ.
    Hele gene düşmana karşıymış gibi, eylemcilere, saldırılmasını aklımız hafsalamız almıyor.
    Düşüncelerimizi ATAMIZIN bir deyişi ile bitimek istiyoruz.
    “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE !”
    Saygılarımızla
    Reşat Burhan ARSLAN
    Yaşar Aksoy Sokak, No. 45/3 , Karşıyaka
    35600 , İZMİR.
    tel            0232 365 08 68
    cp            0544 365 08 68
    e.mail      [email protected]

  • Bravo Erdogan

    Bravo Erdogan

    Bravo Erdogan,

    Kaderin sana dünyayı değiştiren liderler arasına girebilme şansını vermişken, şeriat isteyenlerin karanlığa giden yolunda yürümeyi tercih ettin.

    Arkanı dönüp gittiğin sadece üç beş ergenin isyanı değil, müslümanlığa medeni dünyada bir yer açabileceğine inanan insanlık oldu.

    Bundan sonra gezi parkındaki halkı zorla evlerine döndürebilirsin, referandumla istediğin yere semboller dikebilirsin, hatta oylarını daha da arttırabilirsin ama Türkiye’nin bir kaç onyılına yön vermiş despot bir siyasetçiden öteye geçemeyeceksin.

    Seni iktidara taşıyan zamanın ruhu senden giderek derinleşen islam ve medeniyet çatışmasında orta yolu bulmanı bekledi. Seni seçti çünkü oryantalizmin değerlerini üstünde toplamış, bunları kullanarak kitleleri peşinden sürükleyebilecek gözüküyordun.

    Sen bunu iyi değerlendirdin İslam dünyasında sözünü dinlettin ancak dünyayı sadece Kuran’dan, muhafazakar orta sınıf değerlerinden, oryantal unsurlar katılmış bir batı demokrasisi ve ekonomisinden anlamaya çalışmanın yeterli olmadığını gösterdin.

    Medeni dünyanın felsefi birikimini, düşünce şeklini danışmanlarının sana geçtiği kitap özetlerinden anlayamayacağını medeniyetleri buluşturmaya aday birinin bizzat o kitapları okuması gerektiğini gösterdin.

    Aşkı sevgiyi sadece muhafazakar aile değerlerinden değil, Müslüman dünyasını, batı medeniyeti ile buluşturmaya adaysan eğer, gençliğinde bizzat sevgilinle elele plajlarda koşarak tatman gerektiğini gösterdin. Belki de bir parkda bir ağacın altında sevgiline masum, utangaç bir öpücük kondurmadan hem müslümanları hem batı medeniyetini anlayamayacağını gösterdin.

    Bunu Dünyaya gösterdin de, kendin anlayabildin mi göreceğiz.

  • Bundan sonra huzuru çok arayacağız…

    Bundan sonra huzuru çok arayacağız…

     

                                                      Taksim’de eylemcilere karşı polis şiddetini, parkta bulunan vatandaşlara yapılanları televizyonlardan izledik. Doğrusu söylemek gerekirse, demokratik bir ülkede yaşanmaması gerekenler yaşandı. Vatandaşlarımız, layık olmadığı bir polis saldırısı ile karşı karşıya kaldı. Biz, üzüldük, böyle olmamalıydı. Hak arayışı içinde olan, etrafı festival havasına çeviren, kadını, çocuğu, babası, annesi ile parkta bulunanlara “terörist” anlayışı ile saldırmak, “çapulcular” diyerek aşağılamak, “marjinal gruplara yönelik operasyon yapıyoruz” diyerek suçluluk duygusundan sıyrılmaya kalkmak Taksim’de yaşananların üstünü hiçbir zaman örtemeyecektir.

                                                    YİNE ORANTISIZ GÜÇ KULLANILDI

                                                    Bizi yönetenlerin unuttukları şudur:

                                                    Taksim’in polis gücü ile boşaltılması, ortada var olan sorunu çözmeyecektir. Bu gençler bilinçlenmiş, uyanmış, zor ve zorbalığa karşı direnmesini bilen Atatürk gençliğidir. Konu, sadece İstanbul ile de sınırlı değildir. Taksim Gezi Parkı ile başlayan eylemlere yurdun her tarafından destek gelmiştir. Desteği veren grupları “Her yer Taksim, her yer direniş” çağrıları konunun sadece Taksim ile sınırlı olmadığı gerçeğini de ortaya koymaktadır.

                                                             Polis, şiddet kullanmıştır, orantısız gücünü ortaya koymuştur. İnsanları gaza boğmuştur. Taksim’i boşlatmıştır ama İstanbul’un ayağa kalkmasını önleyememiştir. Polisin acımasızca saldırısını, “terörist gruplara karşı” savunması sadece aldatmaca, yanıltmacadır. Biz, her yazımızda değiniyoruz, burada yineleyelim: Terörist gruplara her zaman karşıyıyız. Yakmaya, yıkmaya, çevreye zarar vermeye yönelik her hareketin de karşısında olduk. Şiddet, nereden gelirse gelsin öncelikle buna karşıyız. Polisin, önüne gelen herkesi ezercesine şiddet uyguladığını bizim gibi herkes televizyonları karşısında canlı olarak izlemiştir.

                                                  DÜŞMAN CEPHESİNE GİRER GİBİ

                                                  Şiddete baş vurmadan hak arayışında bulunmak, eylem yapmak, seslerini duyurmak için çaba göstermek demokratik haktır. Bu gençler, bu topluluk bu hak arayışı içinde bulunuyor. Şiddet de baş vurmuyor. İstedikleri belli ve bu çerçeve içinde demokratik haklarını kullanıyorlar. Hükümet olanlar, bundan niye bu kadar rahatsız oluyor? Bu gençler, kendilerine zorla dikte ettirilmek istenilen şeylere de karşı çıkıyorlar. Yıllardır içlerinde birikmiş olan sıkıntıları ortaya döküyorlar. Bunların neler olduğunu da hepimiz biliyoruz.

                                                            Polisin bir düşman cephesine girer gibi kendi vatandaşlarını yukarılardan gelen emirle ezip geçmesi, kadın-erkek, çocuk-yaşlı, engelli-sağlıklı ayırımı yapmaksızın önüne gelene şiddet uygulaması bizce bir insanlık sucudur. Çokları, bunun altında kalacaklardır. Dalga dalga yapılan bu saldırılar bu ülkenin çocuklarına, vatandaşlarına yapılmıştır. Polisin gücü ve şiddeti ile Taksim boşaltılmıştır ama bilinçlenmiş insanlar daha da güçlenmiştir. Asıl unutulan budur.

                                                    Kendi vatandaşlarını ezmek, bir kahramanlık destanı yazmak ise, bu yapılmıştır. Ancak, bu gençler, bu kadınlar, bunlara destek verenler artık uyanmışlardır. Türkiye’nin her noktası, her alanı öyle sanıyoruz ki artık Taksim olacaktır. Hükümet olanlar, “siz-biz” ayrımcılığı ile bunu körüklüyor. Beklenen sağduyulu hareketlerin hiçbirini göremiyoruz. Halbuki hükümet, kucaklayıcı olmak, herkese aynı mesafede bulunmak, herkesin,her kesimin hükümeti olmak durumundadır. Hiddetle, şiddetle, tehditle, korku imparatorluğu ile bir noktaya varılamayacağı artık görülmelidir. Zaten,bugün bu eylemlerin altında yatan gerçekler de bunlardır.

                                                  HUZUR OLMADIKTAN SONRA

                                                  Konu ile ilgili yazdığımız yazılarda “Artık Türkiye, eski Türkiye olmayacaktır” demiştik. “Artık gençler, kadınlar, vatandaşlarımız bu ülkede nasıl yaşayacaklarına kendileri karar verecektir” demiştik. “Cin şişeden çıkmıştır” diye de nokta koymuştuk. Bugün, geldiğimiz noktaya baktığımızda Taksim’in dağıtılması ile bütün bunların ortadan kaldırılamayacağını görüyoruz. Bundan sonra daha bilinçli, daha doğrulardan yana olan, şiddetin karşısında demokratik hak arayışlarını sürdürecek insanlarımızı meydanlarda göreceğiz. Taksim Gezi Parkı eylemleri, bunun bir ilki, bir başlangıcı olmuştur.

                                                           Sorun, eylemcilerin dağıtılması, Taksim’in boşaltılması sorunu değildir. Sorun, ülkemizin huzur ve barış ortamı içinde bulunup bulunmaması sorunudur. Bundan sonra huzur gelecek mi? Barış ortamı sağlanacak mı? Toplumsal kucaklaşma gerçekleşebilir mi? Bizi, bundan sonra bu sorunlar bekliyor. İnsanları kamplara ayrıştırmak, bölmek, birbirine düşman hale getirmek için Hükümet olanların attığı yanlış adımlar ne yazıktır ki, bundan sonra ülkemizde huzuru, barışı ve kardeşçe yaşamayı zora sokmuştur.

     

  • ERDOĞAN YENİ DÜNYAYI  TÜKENDİĞİ DELİĞE ÇEKİYOR

    ERDOĞAN YENİ DÜNYAYI TÜKENDİĞİ DELİĞE ÇEKİYOR

    ABD bölgesel pazarlarla çeşitlenmeye yönelen “Yeni Dünya”nın barış, istikrar ve gelişmeye katkı sağlamasını öngörüyor.
    Bu yüzden geleneksel siyasetleri,ekonomi ve askeri güçleriyle Rusya ve Çin ile müttefiklik düzeyini geliştiriyor.
    İşbirliği ile kurulmakta olan Yeni Dünya’nın -sonuçta,BM merkezli uluslararası hukukun üstünlüğünün uluslararası sistem ağlarına yansıtılması -böylece,
    Güvenirlilik ve meşruiyeti sorunu ile tartışılan BM Güvenlik Konseyinde, ulusal çıkarları için ayrıcalıklı pozisyonlarını dünya siyasetinin belirleyicisi yapan mevcut statükonun değiştirilmesi ardından ilanı bekleniyor.

    *
    Yeni Dünya için başta Suriye Sorunu olmak üzere IMF ve Dünya Bankasının yeniden yapılanması, kota ve karar verme sisteminin yeniden kurulması,gelişmekte olan ülkelerin rollerinin arttırılması, Füze savunma sistemleri,Kuzey Kore ve İran nükleer füzeleri sorunu, siber terör,NATO’nun genişlemesi gibi pek çok sorunun ortaklaşa çözülmesi gerekiyor.

    *
    Mesela,Suriye savaşı bir kara ya da hava harekâtı ile engellenebilmenin çok ötesindedir.
    Mevcut durum dahi İslamcı radikal çatışmaların bölgeye ya da dünyaya yayılması halinde barış ve istikrarın önünde tehdit oluşturuyor.
    Şimdi, yeni Dünya’nın kurulmasında ABD müttefiklik düzeyini yükseltiği Rusya ile birlikte -elbette, merkeze aldıkları İsrail’in güvenliği için Filistin ile yeni bir barış sürecinin başlatılması -teminen,
    İsrail’i teşvik etmek üzere Suriye sorununun diplomatik ve siyasal müzakerelerle çözülerek yeni Suriye’nin inşaî ve eş zamanlı bölgeye ait diğer sorunlarla ortak hemhal olunmasına ağırlık veriliyor.

    *
    ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel, Senato Silahlı Kuvvetler Komitesinde “Suriye ve bölge için en iyi sonuç, Esad sonrası döneme doğru müzakere edilmiş bir siyasi dönüşümdür”diyor.
    Suriye’de beklenmedik bir duruma ilişkin askeri planları saklı kalmak kaydıyla -işte,ABD müttefik ve partnerleri yanısıra Suriyeli muhaliflerle çalışıyor,insani yardım sağlamak,şiddete son vermek,aşırılıkların güvenli bölgeler oluşturmasını engellemek,kimyasal ve biyolojik silahların güven altında olmasını sağlamaya çalışıyor.

    *
    ABD’nin Suriyeli muhaliflerle çalışması; Suriye’de halen süren silahlı çatışmalarda hayatını kaybeden 6 bin 500’ü çocuk 93 binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini bildiren BM raporları çerçevesinden başlıyor.
    Madem yeni bir Dünya’ya ve yeni bir Suriye’ye gidilmektedir-bu yolda, BM’nin bütün bu kayıplardan,bu ağır insani hukuk ihlallerinden yalnızca Esad rejiminin suçlanmasının doğru olmadığı,
    İslamcı terör uygulayan muhalif örgütlerin ve onları destekleyen ülkelerinde en az o kadar pay sahibi olduğu ve bunun BM Genel Kurulunda çok taraflı kararlarla kabul edilmesine teşvikinden hareket ediliyor.

    *
    Birincisi, yeni Suriye yolunda müzakere edilmiş siyasi bir dönüşüm sağlayabilmek üzere çok sayıda İslamcı terör örgütünü sinesinde barındıran Suriye muhalefetinin ve alanda rejimle birlikte savaşan radikal örgüt unsurlarının tasfiye edilmesi süreci işletiliyor.
    Esad Ordusu muhaliflerden El-Kuseyr’i kentini alırken İslamcı radikaller ağır kayıplar veriyor -ne güzel! Lübnan Hizbullah Örgütü Suriye’de hangi amaçla olursa olsun iç savaşa dahil olduğunu ilan ettiğinde hedef menziline giriyor ya da Esad’ın ordusu Halep çevresi mahallelerini ele geçirmek için yaptığı operasyonda radikal unsurlar ağır zayiat vermek üzeredir!

    *
    İkincisi, müzakerelerle yeni Suriye’nin oluşturulması sürecinde halkından büyük destek alan Esad’ın iyi eğitilmiş,istikrarlı ve silahlanmış gücü karşısında ayakta kalabilir bir muhalif kanadın güçlendirilmesine çalışılıyor.
    Bu yüzden ABD,askeri güç dengesini değiştirmeyeceğini bile bile muhaliflere ağır silahları kapsamayan askeri yardımda bulunuyor.
    Ürdün sınırında güvenlikli bir bölgede muhaliflere eğitim vereceği ya da füze saldırılarıyla Esad’a zayiat verileceği söylentileriyle muhalefeti beklentide tutuyor,Esad’a ise gözdağı verirken,Cenevre’de müzakere masasına ayar yapıyor.

    *
    Üçüncüsü Türkiye ile ilgilidir;ABD ve müttefikleri İslami radikalizmi tahrik eden esas unsurun -bir zaman, özel kuvvetleri ve istihbarat ajanları ile Türkiye’de besleyip yetiştirdiği İslamcı dini ve siyasi liderler, siyasetçiler, İslami özgürlük savaşçıları ve aktivist kuruluşlar olduğunu -artık,biliyor.

    *
    Bu durumu Beşar Esad, “ABD yönetimindeki batılı güçler Suriye’yi ele geçirmek üzere hepsini bir düşünce şemsiyesi altında topladığı El Kaide ya da Nusra Cephesi gibi örgütlere verdiği bilumum destekle savaş yürütüyor.
    Erdoğan şahsi çıkarları için ülkesinin tümünü feda edebilir karakterdedir -o yüzden, çok şey satın alıp satarak, Filistin davasını sözde destekleyerek, Arap ve İslam arenasında kendisine yer bulmaya çalıştı.
    Efendilerinin kendisine biçtikleri rolü aşıp,izin verilenin çok ötesine gitti.
    Bu rolden geri adım atması gerekiyordu -ama, Suriye’nin rolünde ısrar etmesi sıkıntı yaratmıştır.
    Bu nedenle Suriye davası, o’nun için siyasi açıdan sıkıntı yaratan ölüm- kalım meselesi haline geldi” ifadesiyle açıklıyor.

    *
    Erdoğan, BM merkezli uluslararası hukukun üstünlüğünün uluslararası sistem ağlarına yansıtılması suretiyle kurulacak yeni Dünya yolunda İslami radikalizmin en önemli mümessili olduğuna karar verilmiş kişidir.
    Egemen Suriye Devletinin iç işlerine müdahale etmek, barışı tehdit edici uygulamalarda bulunmak,sorunları barışçıl yollardan çözme yerine savaş yöntemlerine başvurmak, hukuku ihlal edenlerle yardımlaşmak ve iç savaşı körükleyerek uluslararası hukuku ihlal etmek -bu suretle,93 bin insanın hayatını kaybetmesine,sönen ocaklara,tüm acılara sebep bir kanadın baş failidir- o yüzden, uluslararası hukuka ceza ödemenin potansiyel sanığıdır -işte,devletle bağı kopartılmak ve tasfiye edilmek isteniyor.

    *
    Üstelik Erdoğan -yine,Orta Doğu’nun normalleşmesi kapsamında Türkiye’nin başına “Demokratik Çözüm”ü sardığı sürecte,
    Türk halkının, Kürt ve Kürdistan sorunları çözülürken vatanı ve milletinin varlığı ve bölünmez bütünlüğünden hangi kesintilere gidileceği ve uluslararası hukuk teminatı olan Lozan Barış Anlaşmasının hangi konularda delineceği endişesinin suçlusudur.

    *
    Recep Tayyip Erdoğan, farklı ideoloji,görüş ve inançta,içe kapalı siyasi oluşumlarıyla Kürtlerin demokratikleşme perspektifinde kurumsal kimlikleri esasında birlik ve dirliklerini teminen ortak dille siyasal nicelik ve niteliklerini kazanması talebi -ardından,
    Türkiye, İran,Irak,Suriye’de bölünmüş Kürdistan’da kendi üstünde başka egemenliği kabul etmeyen Kürdistan ulus devletin inşası gayreti önünde Uludere Katliamını örtbas etmek ve faili meçhul cinayetlerin araştırılmasını tıkayan faildir.

    *
    Ya Gezi Direnişi ?Bütün yurtta kendiliğinden kökleşerek yayılırken, lidersiz ve herkesin kendi görüşünü,kendi hoşnutsuzluğunu esas aldığı ya da belli bir ideolojinin olmadığı bir görünümdedir -ama, gücünü çağdaş Türkiye idealinden alıyor.
    Erdoğan’ın İslamcı felsefesiyle Batı’daki aydınlanma sürecini tersleyen yöntemlere başvurarak vatandaşlık yerine din, eşitlikler yerine din birliği, adalet yerine insan olmak benzeri öngörüleri sonucunda oluşturduğu;
    Dinamik bir toplumsal yapının inşa edilmesine olanak tanımayan ekonomik ve siyasal yönetim anlayışına ve fikir hayatına isyan büyütüyor.
    Hem bunun ceremesini hem de direniş sırasında polis şiddetinin bir neticesi olarak hayatını kaybeden Ethem Sarısülük, Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert ve Mustafa Sarı’nın ve pek çok yurttaşın kaybettiği uzvunun bedeli o’ndan isteniyor.

    *
    BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği de, “Türkiye’de hükümete karşı gösterilere katılanlara karşı polisin tutumu ile ilgili acil ve bağımsız bir araştırma yapmalıdır. Makamların yetkinin kötüye kullanılmış olması ihtimalini mümkün görmelerini, ayrıca kanunları ve uluslararası insan hakları standartlarını çiğnemiş polis görevlilerine karşı soruşturma yapılması çağrısında” bulunuyor.

    *
    Re-cep Tay-yip Er-do-ğan, Re-cep Tay-yip Er-do-ğan
    İşte tertiplediği Ankara Mitingi akşamında Gezi Parkı’nda son numarasını sergiliyor.
    Esad’ın “şahsi çıkarları için ülkesinin tümünü feda edebilir” ifadesini haklı çıkarırcasına, kapana kısılmış bir suçlunu çırpınışı gösteriyor.
    Yalan,tezvir,aldatma içeren bilgiyle bombardıman ettiği ve hissen,fikren zayıflattığı kitlesini kardeşin kardeşi vuracağı bir güne hazırlıyor.
    Rejiminin bekçisi haline getirdiği polisi ile Türkiye’nin diğer yarısını vuruyor.
    Eskiyen dünyayı Türkiye’den ekonomik,siyasi istikrarsızlıkla tehdit ediyor,uluslararası ve ulusal hukukun üstünlüğüne posta atıyor;acınması haram bir zavallıdır.

    16.6.2013

  • Gezi Parkı’nın tapusu… ERDOGANA UYARMA

    Gezi Parkı’nın tapusu… ERDOGANA UYARMA

     gezi - TAPU

    Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası, Türkiye’nin ve dünyanın tartıştığı Gezi Parkı’nın tapusunun kime ait olduğunu, koşullarıyla birlikte açıkladı.
    İşte o tapu ve tapudaki şartların ayrıntılarının bulunduğu açıklama :
    “İstanbul-Taksim-Gezi Parkı‘nda, yapı alanı 7 bin 500 metre kareye ulaşan Topçu Kışlası görünümlü AVM yapılmak istenmesine karşı, doğanın ve çevrenin korunması talebiyle yaşam alanlarına sahip çıkmak için başlayan barışçıl gösteriler, tahrike yönelik bir kısım beyanlar ile emniyet güçlerinin aşırı şiddet uygulaması sonucunda kontrolsüz bir noktaya doğru evrilmiştir.
    Odamız, 3 Haziran 2013 tarihinde “Bu şiddet hemen durdurulsun!” başlığı ile bir basın açıklaması yaparak konuya ilişkin tavrını kamuoyu ile paylaşmıştır.
    Şimdi de, “Gezi Parkı” için referanduma ya da plebisite gidileceği söylenmektedir.
    Plebisite ilişkin tespit ve görüşlerimizi de basın ve kamuoyu ile paylaşmayı görev biliyoruz.
    Gezi Parkı‘nda, halk oylamasıyla bile, Topçu Kışlası-AVM yapılamaz…
    İŞTE O TAPU
    Yaklaşık 29 bin 550 metre kare yüzölçümlü Taksim-Gezi Parkı taşınmazı, tapuda İstanbul Belediyesi (Büyükşehir) adına 751 ada, 2 no.lu parsel olarak tescillidir. İstanbul Belediyesi bu taşınmazı koşullu edinmiştir.
    Koşul bir: Gezi Parkı taşınmazı umumi hizmetlerde (meydan, park, yeşil saha vb.) kullanılmak üzere İstanbul Bş. Belediyesi adına tapuya tescil edilmiştir.
    Koşul iki: İstanbul Bş. Belediyesi, Gezi Parkı taşınmazını ne satabilir, ne de umumi hizmetler dışında başka bir amaç için kullanabilir.
    Koşul üç: Gezi Parkı taşınmazı, ileride imar planında değişiklik yapılarak umumi hizmetlerden gayri bir maksatla tahsis edildiği takdirde, hazine adına tescil edilmek üzere İstanbul Bş. Belediyesi‘nden geri alınır.
    Tapu Kütüğünde yazan bu koşullar, gerek 2290 sayılı Kanun‘un 8. Maddesinde, gerek 6785 sayılı Kanun‘un 31. Maddesinde ve gerekse halen yürürlükte bulunan 3194 sayılı Kanun‘un 11. Maddesinde, hiçbir kuşkuya yer verilmeyecek şekilde, açıkça belirtilmiştir.
    Gezi Parkı alanının İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ne tahsis amacı umumi hizmetlerde kullanımına dönük olduğu gibi, bu amacın halen devam ettiği açıktır. Çevre, kültürel ve doğal miras yönü ile birlikte tahsis amacının umumi hizmete dönük yeşil doku yaratmak amacı olduğu unutulmadan, kentlerimizde çok ihtiyaç duyduğumuz yeşil ve açık alanların bir kısmının veya tamamının yapılaşmaya açılmasında kamusal yarar bulunmamaktadır.
    Kaldı ki, ortada bir yargı kararının bulunduğu ve konunun çevre ve yaşam hakkı gibi bir temel hak ve özgürlükler sorunu olduğu dikkate alındığında, referandum ve plebisite düşüncesinin sadece hukuksuzluk ve haksızlığa bir meşruiyet kazandırma çabası olduğu da açıktır.
    Hukukun üstün, etkin ve egemen kılınması için, umuyoruz ve diliyoruz ki, hukuk dışı söylem, arayış ve uygulamalar sonlandırılır ve Gezi Parkı, Gezi Parkı olarak kalır.
    Saygılarımızla.
    TMMOB
    Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası”

  • Yandaş Medya’dan Profesöre sansür

    Yandaş Medya’dan Profesöre sansür

    Taksim olaylarının yankıları sürerken, Show TV ekranlarında şok bir olay yaşandı. Her hafta Saba Tümer ile Yaşar Nuri Öztürk’ün programı bu hafta reklama girdikten sonra geri dönmedi.

    Profesör Yaşar Nuri Öztürk, canlı yayında Başbakan ve AKP hükümetini eleştirince, programa reklam arası verildi. Saba Tümer, reklama girerken “dönüşte izleyicilerin sorularını yanıtlayacağız” dedi. Ancak programa tekrar geri dönülmedi.

    Reklam dönüşü yayında yemek programı vardı.

    Yandaş Medya Profesöre sansürünü uygulamış oldu.

    Mustafa Çelebi

    Video izlemek için TIKLA (Video yayından kaldırılmıştır)

  • Medyanın yapamadığını sosyal medya yaptı…

    Medyanın yapamadığını sosyal medya yaptı…

     

                                                Türkiye’de medyanın tam bağımsız olup olmadığı hala tartışılıyor. Özellikle, dışarıda Türk medyasının üzerinde baskıların olduğu, birçok gazetecinin tutuklu bulunduğu, medyanın baskı nedeni ile görevini tam anlamı ile yerine getirmediği vurgulanıyor. Hükümete bu nedenle kınama bile geliyor. Son Taksim Gezi eylemlerinde ortaya konulan yayıncılık, haber verme olaylarına da bakacak olursak, medyanın bağımsızlığından söz etmenin mümkün olmadığını bir kez daha görmüş oluruz.

                                                   Gezi olayları nedeni ile yapılan eylemler, birçok yandaş medyada yayınlanmadığı gibi, eylemleri naklen yayınlayan bazı TV’lere getirilen para cezaları, yine medyaya baskı olarak yorumlanıyor. RTÜK tarafından ard arda verilen cezalar hiç kuşkusuz uzun süre tartışılacaktır.

                                                             SUÇ VE SUÇ OLMAYAN

                                                     Gezi Parkı eylemleri bir büyük gerçeği daha ortaya koymuştur. Medyanın yapamadığını sosyal medya başarmıştır. Gerek facebook, gerek twıtter gibi paylaşım siteleri, haberleşme ve iletişimi başarı ile gerçekleştirmiştir. Hatta olayların başlamasından sonra Başbakan Erdoğan “Twitter denilen bir bela ile karşı karşıyayız” diyerek bu gerçeğe parmak basmak durumunda kalmıştır.

                                                         Ancak, şimdi Siber Suçlarla Mücadele Başkanlığı, Gezi Parkı olayları ile ilgili olarak twıtter’den seçilen yaklaşık 5 milyon twıtter’i incelemeye almış bulunuyor. Bilindiği gibi Gezi Parkı ile ilgili tüm haberleşmeler, bilgilendirmeler twıtter üzerinden organize edilerek yapılmıştı.

                                                        Suç işleyen, suça teşvik eden, şiddet içeren ne olursa olsun, yakmaya, yıkmaya, hakarete yönelik her türlü yayına karşı olduğumuz gibi, bu tür konuların sosyal medya kanalı ile de yapılmasının karşısındayız. Bunlar ayrı şeylerdir. Ancak, haberleşme, paylaşma, bilgilendirme gibi konuların sosyal medya yolu ile yapılması suç değildir. Sosyal medya ağlarının incelemeye alınması bir noktada korku, sindirme ve tehdit kokan bir hareket olarak algılanıyor.

                                                        MEDYA ÜZERİNDEKİ GÖLGE

                                                        Şuna da inanıyoruz:

                                                        Eğer Türkiye’de medya Gezi Eylemleri ve bu eyleme destek veren diğer gösterileri tarafsız yayın ilkesi çerçevesinde kamuoyuna yansıtmış olabilseydi, sosyal medyaya bu kadar iş düşmeyebilirdi. Bu yapılmadı, yapılamadı. O zaman bu boşluğu sosyal medya doldurmak zorunda kaldı. Demek ki baskı ile, korkutma, şantaj ve tehdit ile bir noktaya varılamıyor. Gezi Parkı eylemleri bu gerçeği de ortaya koymuş oldu.

                                                                  Zaten Türkiye’deki medyanın bağımsız olup olmadığı yıllardır içeride de dışarıda da tartışılıyor. Son olarak Avrupa Parlamentosu, özel olarak yaptığı Türkiye oturumunda bu konuda yayınladığı raporunda yine medyanın baskı altında tutulduğuna ve özgür medyanın olmadığına değindi. Bunu önemsememek mümkün değil. AB’nin Dışişleri ve Savunma Bakanı konumundaki Yüksek Temsilcisi Catherine Asthon Taksim olaylarını değerlendirirken Türk basının durumu konusunda şu açıklamayı yapmıştır:

                                                       “ Türkiye’deki gösterilerin ulusal medya tarafından cılız bir şekilde duyurulması ve olaylar sırasında ana iletişim kanalını oluşturan sosyal medyanın kınanması ve kullanımının sınırlanması çabası karşısında şaşırdığımı söylemeliyim. Medya özgürlüğü Türkiye’de kaygı konusudur.”

                                                              SOSYAL MEDYANIN ÖNEMİ

                                                                  Catherine Aston da ulusal medyanın başaramadığını sosyal medyanın başardığına vurgu yapıyor. Sosyal medyanın da baskı altına alınmasından kuşku duyduklarını dile getiriyor. Konuyu bu açıdan değerlendirdiğimizde 5 milyon twitter’in incelenmeye alınmış olması da dışarıda yine tartışılacak ve Türkiye’nin imajı yine zarar görecektir.

                                                       Konu bu kadarla da sınırlı değil. Avrupa Komisyonunun Genişlemeden Sorumlu Komiseri Stefan Füle de yaptığı açıklamada “ Türkiye’de medyanın özgür biçimde çalışabilmesi hayati önemdedir” diyerek Asthon’a destek çıkmıştır. İkili aynı zamanda sosyal medyanın iletişim, meşru protesto ve diyalog açısından değerli bir mecra olduğunun da altını çizmiştir.

                                                        Özetleyecek olursak, Türkiye’deki medya, Avrupa’da mercek altındadır ve Gezi Eylemleri ile bu konu yeniden gündeme gelmiştir. Avrupa Parlamentosu’nun oy çokluğu ile kabul ettiği Gezi Parkı ile ilgili kararda 15 maddenin 3 maddesinin medya ile ilgili olması da çok iyi değerlendirilmelidir.

                                                                

  • ÇOK DUYGULANDIM

    ÇOK DUYGULANDIM

    ÇOK DUYGULANDIM

    Hüseyin MÜMTAZ

    Org. Özel’in katıldığı tatbikatta, ekmeklerle mesaj yazılmış.

    Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel ve komutanlar, 06 Haziran 2013 tarihinde 2’nci Zırhlı Tugay Komutanlığı/Maltepe’de icra edilen 1’inci Ordu Komutanlığı Lojistik Tatbikatı’na katılmış.

    Yıllık Tatbikat Programına uygun olarak icra edilen Lojistik Tatbikatı’nın personel ve birliklerin lojistik seviyelerinin yükseltilmesi maksadıyla, Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve 1’inci Ordu Komutanlığı lojistik unsurları tarafından icra edildiği belirtilmiş.

    “Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, kurulan çadırda pişirilen yemekleri tek tek denemiş. Sahra Çadırında pişirilen ekmekten -Mehmetçik Daima Hazır- yazılması başta Org. Özel olmak üzere bütün komutanları duygulandırmış”.

    Vallahi ben de ne kadar duygulandığımı anlatamam..

    Kuş uçmaz, kervan geçmez dağlara taşlara, en ufak bir estetik kaygı taşımayan kirece boyanmış kocaman taşlarla “ÖNCE VATAN” yahut “NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE” yazmak yerine fırın tepsisine sandviçlerle yazılan ince, hassas, duygu yüklü sloganın önünde fotoğraf çektirmek ne kadar derin bir insanî-bediî mesaj ihtiva ediyor..

    Günün mana ve ehemmiyetini çok güzel aktarıyor.

    Değil mi?  14 Haziran 2013

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

  • ERMENİ’lerin  TALEBİ AMERİKA’da DUVARA TOSLADI

    ERMENİ’lerin TALEBİ AMERİKA’da DUVARA TOSLADI

    AVRASYA İNCELEMELERİ MERKEZİ
    CENTER FOR EURASIAN STUDIES

    TÜRKMENELİ İŞBİRLİĞİ VE KÜLTÜR VAKFI
    TURKMENELI COOPERATION AND CULTURAL FOUNDATION

    Sayı – Number : 1192 Tarih – Date : 14.06.2013

    Bu konuya ilği duyan dostları dikkatine sunulmak üzere.

    İyi günler dileklerimle

    Refik Mor

    www.refik-mor.de

    asala

    ERMENİLERİN TALEBİ DUVARA TOSLADI – Prof. Dr. Ata ATUN

    Tamamen uydurma hikayelere ve kulaktan dolma bilgilere dayalı Ermeni iddiaları, olayların geçtiği iddia edilen 1915 yılının 100’üncü senesine yönelik çalışmalarında hiç beklemedikleri bir darbe aldı. Üstelik de Ermenilerin ABD’de yoğun olarak yaşadıkları California Eyaletinde.

    Ermenilerin beklentileri çok büyüktü ve sonuçtan da yüzde yüz emindiler. Çalışmışlar çabalamışlar, her türlü parayı döküp, destekçileri siyasilerin girişimleri ile California Eyalet Meclisinden bir yasa çıkarttırarak, Ermenilerin California’da “Soykırım” iddiası ile sigorta şirketleri aleyhine dava açıp tazminat talep etmek haklarını yasallaştırmışlardı.

    İlk adım olarak California Eyalet Meclisinin sözde Ermeni Soykırımı’nı tanıması için girişim başlatmışlar ve 2000 yılında da Eyalet Meclisinden bu kararı çıkarttırmayı başarmışlardı. Arkasından da sigorta bedellerini almak için ilgili sigorta şirketlerine karşı tazminat talebi davası açmak haklarını yasallaştırdılar.

    Califorina Eyalet Meclisinin arka arkaya aldığı bu kararlardan yola çıkan Ermeniler, önce Fransız AXA sigorta şirketi ile New York kökenli Life Insurance sigorta şirketine karşı tazminat davası açmışlar ve her iki şirketle de kapalı kapılar ardında mahkemenin sonucunu beklemeden bir ödeme mutabakatına varmışlardı.

    Almanya kökenli Münich-Re sigorta şirketine ise Ermeni rahip Vazken Movsesian dava açmış ve Münich-Re şirketinin büyük direnci ile karşılaşmıştı. Münich-Re sigorta şirketi hem ödemeyi reddetmiş, hem de Eyalet Meclisinin bu konuda yetkisiz olduğunu iddia ederek konuyu California Federal Temyiz Mahkemesine götürmüş ve yasayı düşürtmüştü.

    Bu kararı kabullenemeyen Ermeniler bu sefer 2003 yılında davacılar Harry Arzoumanian, Garo Ayaltin, Miran Khagerian ve Ara Khajerian, Münich-Re adlı sigorta şirketi aleyhine 1915 yılında gerçekleşen sözde soykırım nedeni ile ödenmeyen sigorta bedellerinin ödenmesi talebi ile Yüksek Mahkemede itiraz davası açtılar. Bu mahkeme aynı soydan gelen kişilerin sigorta şirketlerine karşı tazminat davası açmasının Federal Hükümetin ABD’nin Dış İlişkilerini yönetmesine haksız bir müdahale olarak değerlendirdi ve reddetti.

    Aynı mahkeme aradan daha iki yıl bile geçmeden bu sefer kararını değiştirdi ve Ermenilerin istinaf iddialarını kabul etti. Bu sefer de Alman Münich-Re sigorta şirketi itiraz dosyalayınca Alman şirketini haklı buldu ve Ermeniler konuyu Yüksek Mahkemeye taşıdılar.

    İşe bakın ki, savcı olan Ermeni Vartkes Yeghiayan bu itiraz davasını bizzat kendisi dosyalamış ve dava hiyerarşik olarak bir dizi istinaf mahkemelerinden geçerek Amerika Birleşik Devletlerinin en yüksek mahkemesi olan ve kararı artık temyiz edilemeyen ABD Yüksek Mahkemesinin (US Supreme Court) önüne gelmişti.

    İşin ilginç yanı, Ermeniler sözde soykırım iddiaları ile ilgili davalarını o şekilde açıyorlar ki, Türkiye hiç bir şekilde taraf olamıyor. Ermenilerin endişesi ve korkusu Türkiye Cumhuriyeti
    taraf olursa, mahkemenin önüne gerçek belgeleri koyacak ve “Uydurulmuş Ermeni Soykırım” iddialarını kökünden çürütecek.

    Bu davada da böyle oldu ve Türkiye davaya taraf olamadı.

    Olmaya olamadı ama endirekt olarak taraf olmayı başardı. Türkiye’nin Washington Elçiliği, Büyükelçi (BE) Nabi Şensoy ve BE Namık Tan’ın çalışmaları ve girişimleri ile süreç içinde yer alan istinaf mahkemelerine çok sağlam ve güçlü, belgelere dayalı “Dostça Bilgiler” (Amicus Briefs) hazırladı. Türkiye’nin avukatları Günay Evinç ve David Saltzman da bu bilgileri mahkeme formatında hazırlayıp mahkemeye sundular.

    Türkiye’nin Yüksek Mahkemelere sunduğu temel prensip “ABD’nin Dış politikaları konusunda California Valisinin mi, yoksa ABD Dışişleri Bakanının mı söz sahibi olduğu” idi ve ABD Yüksek Mahkemesi’nin de konu hakkındaki nihai ve değişemez kararı da, “ABD Dış İşleri Bakanı” şeklinde oldu ve bu kararla Ermenilerin uyduruk iddialara dayalı davası da çöpe atıldı.

    Bakalian ve Davoian davalarından sonra Ermenilerin kaybettiği ve ABD hukuk sisteminde örnek oluşturan Üçüncü dava oldu bu Movsesian davası. Gerçekte Ermeniler bu davaya çok bel bağlamışlardı ve kazanacaklarından da yüzde yüz emindiler…

  • Mesaj alınmıştır..!

    Mesaj alınmıştır..!

    Değerli okurlar defaten vurguladığımız üzere Başbakan’ın yaptığı her eylem veya söylem öyle alelade gelişmiş değildir. Yani günümüzün moda deyimiyle spontane (kendiliğinden) veya tesadüfen gerçekleşen veya gerçekleştirilmek istenilen hiçbir şey yoktur. Her şey bir plan dâhilinde yürütülmektedir.

    Bu bir yargı değil hemen herkesin vakıf olabileceği basit bir tespittir…

    Geçenlerde görsel medyada çalışan bir okurum aradı. Biraz hasbıhal ettikten sonra bana dedi ki: “Abi sen köprü ve benzeri yerlere böylesi tartışmalı türden isim koymaların veya ‘Topçu Kışlasını yeniden yaparak eskiyi yeniden canlandırıyoruz’ demelerin bir amaca yönelik olduğunu muhakkak biliyorsundur.” demesi bile bu tespitin ne denli doğru olduğunu açıklar niteliktedir.

    Altını kalın harflerle çizmek gerekir ki, iktidarın mağdur ve mazlum edebiyatının (2007 yılı sonu itibariyle) iflasından sonra yeni geliştirdiği stratejisi şudur:

    İnsanlarımızı birbirleriyle hemen her alanda sürekli tartıştırıp, toplumun enerjisinin tükendiğini anladığı anda, kafasındaki projeyi uygulamaya yöneldiğini görmek gerekmektedir.

    Bu stratejiyi özellikle son zamanlarda en şedit bir biçimde uygularken; diğer bir taraftan da, topluma “aman ufak, tefekler başta olmak üzere her şeyi tartışıp enerjimizi boş yere tüketmeyelim. Ne olur birbirimizi üzmeyelim.” Türünden lafları, etraflarında menfaat karşılığı kümelenmiş olan fakat gemi battığında ilk olarak terk edecek karakterdeki embesiller vasıtasıyla pompalamaktadır.

    Bunları görüp yaşadıkça, yahu “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!..” demekten inanın kendimizi alamıyoruz.

    Neyse işte işin aslını söyledik. Vakıa işler bu kurgular üzerine gelişmektedir. Toplumun kafasının bu taktikle karıştırılmasının ardından, öldürücü darbe muhakkak gelmektedir…

    İşin bir başka boyutunda ise çoğu bakımdan örnek aldıkları ABD’den (ç)alıntı yaptıkları bir başka taktik ise “iyi polis, kötü polis” rolünü oynamaya çalıştıkları gözlemlenmektedir…

    Yaptıkları bayat bir numara olmakla birlikte (bile bile yiyenler ayrık) halkımızın arasında hâlâ bu numarayı yiyenlerin olması gerçekten üzüntü verici…

    Değerli okurlar son 10 yılda, fay hatları gibi sürekli stres yüklenen ve toplumun önemli bir kesiminin adeta deprem etkisiyle infiale dönüşen müthiş tepkisinin diğer bir adı olan “Gezi Parkı” olaylarında yukarıda anlattığımız oyunu yine gördük. Eylemcilerin yakma, yıkma ve çevreye zarar/ziyanlarının yanı sıra polisin de aşırı şiddet kullanmasını asla onaylamadığımız bu olayların patlamasının ardından, “mesaj alınmıştır bu nedenle eyleme katılanları anlamak gerekir” diyen Cumhurbaşkanı ile Bülent Arınç bahse konu rolde ilk anda “iyi adamı” oynarken. Her önemli olayda olduğu gibi bu olaylar yaşanırken, yine çareyi yurtdışında geçirmekte bulan Başbakan diğer tarafta yer aldı. Diğer taraf dediğimiz zaten Başbakan’ın asli tavrıdır… O nedenle bizim tarafımızdan bu tavrı hiç yadırganmamaktadır…

    Ezcümle bu beyanların aksine alınan herhangi bir mesaj olmadığı gibi, hükümet halkın toplumsal infialine sebep olan olayı iyi teşhis edememiş, edemediği gibi yanlış uygulamalarıyla yangının büyümesine neden olmuştur…

    Burada yine dikkat çekici bir husus çok yakında uyguladıkları taktiği yeniden tekrarlarıdır…

    Şöyle ki:

    AKP hükümeti, önce PKK’yı terörist listesinden fiilen çıkartmış ve ardından onun meclisteki uzantısı BDP ile kurduğu siyasi koalisyonuyla bebek katilinin taleplerini bir bir yerine getirirken toplumun dikkatlerini başka tarafa çekmek için “akil adamlar” heyeti kurmuştu.. Bu heyet toplumun kızgınlığını göğüslemek, hatta tabir yerindeyse hükümetin yerine (siyasi) dayak yemek üzere Anadolu yollarını arşınlamıştı…

    Taksim’de yaşanan bu olay sonrası, Ankara Belediyesince (devlet kesesine yüklenerek) organize edilen ve Esenboğa Hava Limanı ile şehir merkezi arası yapılan 4 miting yetmemiş gibi. Şimdi de oynadığı dizide bazen mafyayı, bazen derin devleti, bazen de hükümeti temsil eden ve 10 yıldır binlerce kişiyi tek başına öbür dünyaya gönderen kahraman(!) olan nam-ı diğer Polat Alemdar, oluşan tepkileri “akiller” gibi kendi üzerine alma görevini üstlenmiş gözüküyor. Başbakan tıpkı onun gibi memleket meselelerine kel alaka bir şahsiyet olarak bildiğimiz, fakat bizim bildiğimizin aksine Türk toplumuna örnek olup, çeşitli alanlarda önemli katkılar sağladığı varsayılan sanatçı(!) Hülya Avşar’la da bir görüşme yaptı. Yaptı ve “bir yerlerin adamı” sıfatını layıkıyla yapan Necati Şaşmaz gibi bu hanım artisti de adeta bir paratoner olarak toplumun önüne attı…

    Bu bağlamda okurlarıma buradan yapacağım âcizane çağrı şudur:

    Bahse konu bu iki oyuncu ile bunlara heveslenip benzeri açıklamada bulunan Hasan Kaçan veya diğerlerinin söylediklerini dikkate almamaları yönünde olacaktır.

    Çünkü çöreklendikleri maddi imkânların şehvetine kapılanlardan, menfaatlerini korumak adına her türlü şeyi yapmaları beklenir…

    Fakat olayların ilk günü söylediğim gibi “korku dağları sarmış” ve “cin artık şişeden çıkmıştır.”

    Bir hususa daha değinerek bu günkü yazıma son vermek istiyorum.

    Ziyaret için gittiği Rize’de onuruna verilen yemekteki konuşmasını televizyondan izlediğim Cumhurbaşkanı Gül’ün “Kürt derken bile 10 sene önce zorlanarak söylenirdi.” Sözleri sonrası bende, “iyi güzel de siz ve içinden çıktığınız AKP sayesinde bu ülkede ‘Türk’üm’ demek neredeyse suç; Türk Bayrağını taşımak ise ‘tahrik unsuru’ sayıldığını unuttunuz galiba” demekten kendimi alamadım.

    Yeni bir yazımızda buluşmak üzere esen kalınız…

  • AYNA

    AYNA

     

    AYNA

    HÜSEYİN MÜMTAZ

                    İlişikteki üç fotoğrafa dikkatle bakın..

                    Sizce bu fotoğrafların;

    a)      Üçü de Türkiye’de çekilmiştir;

    b)      İkisi Türkiye’de çekilmiştir;

    c)       Hiç biri Türkiye’de çekilmemiştir, hepsi dekordur.. 14 Haziran 2013

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

  • Dış güçler, Suriye’deki çatışmaların uzamasını istiyor…

    Dış güçler, Suriye’deki çatışmaların uzamasını istiyor…

                                                     Suriye’de iç çatışmaların boyutu giderek büyüyor ve yayılıyor. Başta Amerika olmak üzere, tüm dış güçler Suriye’deki çatışmaların devamlılığından yana tavır alıyorlar. Buradaki bütün hedef, tarafların güç yitirmesi olarak değerlendirilebilir. Dikkat edilecek olursa, Hizbullah Amerika, İsrail ve bazı dış güçlerin belalısı bir örgüt olarak biliniyor. Hizbullah, şimdi Esad’ın güçleri ile birlikte Suriyeli muhaliflere karşı savaşıyor. Bu savaşta Hizbullah ne kadar insan yitirir, güçünü azaltırsa bu Amerika ve İsrail’in lehine bir gelişme olacaktır.

                                                     Buradaki bütün incelik, iç çatışmaların uzayarak sürmesidir. Bunun için de Esad’ın ömrü uzadıkça, muhaliflerin de yerlerde sürünmemesi gerekiyor. Dış güçler, Suriye’de iki tarafın da ne galip gelmesini, ne de yenilgiye uğramasını şu aşamada istemiyor. Bu nedenle, Esad’ın bazı kaleleri geri alması ve muhalefetin zayıflamasının görülmesi üzerine, muhaliflere olan destek hemen artırılıyor.

                                                           MÜSLÜMANLARI KIRDIRIYORLAR

                                                     Konu ile ilgili olarak daha önceden de yazdık ve uyardık. Dış güçler, Müslümanları birbirine kırdırıyor. Bu kirli oyunda tek bir silah atmıyorlar, tek bir askerlerini kullanmıyorlar. Suriye’deki çatışmalarda ölenler, yaralananlar hep Müslüman kitlelerdir. Yakılan, yıkılan yerler Müslümanlara aittir. Kendi çıkar ve amaçları için Müslüman güçleri kullanıyorlar. Türkiye’yi, dış güçlerin bu kirli oyunlarının içinde olduğu için Başbakan’ı da, Dışişleri Bakanı’nı da hep bunun için eleştiriyoruz. Kaldı ki, Suriye’deki gelişmelerin nereye dayanacağı, bu ateş çemberinin nerelere yayılacağını söylemek bile bugün için imkânsız görünüyor.

                                                       Hizbullah’ın Esad güçleri ile birlikte, muhaliflere karşı mücadelesinde muhalifler güç yitirdiler ve zor durumda kaldılar. Amerika, bunu görünce harekete geçmeye başladı. Muhaliflere daha fazla desteğin yapılması, silah yardımının artırılması gerektiği gerekçesi ile ard arda kararlar çıkarıldı. Yukarıda da vurguladığımız gibi Suriye’deki iç çatışmalarda dengelerin kurulması gerekiyor.

                                                         ABD “KIRMIZI ÇİZGİ”Yİ ANIMSADI

                                                             Muhaliflere çeşitli desteğin verilmesi için bir gerekçenin de olması gerekmiyor mu? Bu gerekçe de bulundu. Beyaz Saray, Suriye’de Esad rejiminin sarin sinir gazı dahil kimyasal silah kullandığını teyit etti. Bu silahlarla düzenlenen saldırılarda da şu ana kadar 100-150 kişinin hayatını yitirdiği belirtildi. Beyaz Saray “Kırmızı çizgisi” olarak gösterdiği kimyasal silah kullanımı konusunda yeni bulgulara ihtiyaç olduğunu daha önce belirtmişti.

                                                     Aslında, Başbakan Erdoğan Amerika gezisinde Obama ile yaptığı görüşmede bir dosya dolusu belge ve bilgiyi vermiş, Esad güçlerinin kimyasal kullandıklarını söylemiş ancak Obama “Şu anda bunun daha çok kanıtla ispatlanmış olması gerekir” diyerek “Kırmızı çizgi”de frene basmıştı. Amerika, ne zaman nasıl hareket edeceğinin zamanlamasını da çok iyi yapıyor. Şimdi muhaliflerin zor durumda kalması ile birlikte “kırmızı çizgisini” de anımsamış bulunuyor. Bu da Suriye’de taraflar arasında dengenin bozulmaması için atılan bir adımdır. Sonuç itibari ile çatışmaların sürmesi, Müslümanların birbirini boğazlaması, düşmanların güç yitirmesi gerekiyor. Çıkarları uğruna bunu da yapıyorlar ve sonuç da alıyorlar.

                                                     YENİ BİR POLİTİKA OLUŞTURALIM

                                                     Biz, Suriye’deki iç çatışmaların uzamasından en fazla etkilenen ve zarar gören ülkeyiz. “Esad rejimi birkaç ay sonra çökecek” diyerek işin üzerine balıklama atlamakla da dış politikada onarılması güç bir hataya imzamızı attık. Eğer, dış güçler bu kirli savaşın uzamasından yarar sağlıyor, bunun için çaba gösteriyorlarsa, biz de kendi çıkarlarımızı ön plana alarak Suriye politikalarımızı yeniden oluşturmak durumundayız.

                                                              Suriye’den gelen sığınmacılar, onların onlarca sorunu, sınırımızın yol geçen hanına dönmesi, Suriyeli Kürtler ve PKK konusunda yaşananlar, Suriye konusunda komşularımızla sorunlu hala gelmemiz, konu ile ilgili tek başımıza kalmamız bizi gelecekte çok daha sıkıntılara sokabilir. Biz, bu konuda silkelenmemiz, doğru olanı seçmek ve “zararın neresinden dönsek kardır” anlayışı ile hareket etmemiz gerektiği görüşündeyiz.

                                                   Suriye konusu, artık bizi aşmış, bölgesel sorun haline gelmiştir. Esad’ın arkasında Rusya, Çin ve İran gibi ülkelerin olması sorunu daha da çıkmaza itiyor. Bütün bu gelişmeler iyi değerlendirdiğimizde, Suriye politikalarımızda yeni bir yol haritası çizmemizin de kaçınılmaz hale geldiğini görebilmekteyiz.

  • Hal-i  pür  melalimiz

    Hal-i pür melalimiz

    Çok konuşmayı sevmem , ama ağzım laf yapar , kalemim de iyi sayılır… 

     Ancak ;

    Koskoca  T.C.  (TÜRKİYE CUMHURİYETİ)

    Olmuş

    T.C.  (TAYYİP  CUMHURİYETİ)

     Biz daha neyin referandumundan , demokratik halk tepkisinden , anayasal hak ve özgürlüklerinden bahsediyoruz !!!???…

     Seçimlerden bahsediliyor… Bu seçim düzeni ve sistemi ile hiçbir halt değişmez ! Kimse    kendini kandırmasın !!! Seçim sistemini bu İktidar değiştirdi demiyorum , o şeref (!?) ta   1980’lerde  Turgut Özal’a ait !… Şöyle bir örnekleme yapayım , detaya girmeden : 2011 Seçimlerinde AKP’nin aldığı oy oranı (geçerli oy sayısına göre) % 49,95 çıkardığı milletvekili sayısına göre oran % 59,45 ; CHP’nin aldığı oy oranı % 25,98 çıkardığı milletvekili sayısına göre oran % 24,55 ; MHP’nin aldığı oy oranı % 13,05 çıkardığı milletvekili sayısına göre oran % 9,64 . Bu arada , yaklaşık 2 milyon oy da , baraja takıldığı için , o oyu kullananlar açısından çöpe gitmiş sayılabilir . Şu meşhur % 50 muhabbetine de dokunacak olursak , AKP’nin aldığı oy oranı toplam seçmen sayısına göre % 38,89 ; yani % 50 sözü kimsenin gözünü korkutmasın . Seçim sistemimize ek olarak , her seçimde çöplerde ortaya çıkan oy pusulaları , ölmüş insanların seçmen listelerinde yer alması , ABD’den ithal bilgisayarlı seçim sistemi (ki ABD’de mahkemelik olmuş ve Yunanistan tarafından da red edilmiştir) , bunların hepsinin sorgulanması ve yenilenmesi gerekmektedir . Son olarak , her bir sandıktan Yüksek Seçim Kurulu’na kadar olan zincirde , her aşamada sayımları kontrol etmek ve belgelemek şarttır . Yani , oyların sayılmasını bekleyen değil , oy sayan olunmalıdır . Bakın , milletvekili adaylarının , parti parti , bölge yoklamaları yoluyla seçilmesi konusuna girmedim bile !…

     Demokratik sistemin üç temel öğesi , Yasama , Yürütme ve Yargı erkleridir . Türkiye’mizde  bugün , Yasama , zaten Yürütme’nin kontrolunda ve maalesef el kaldırma-indirme konumundan öteye geçemiyor . Yargı deseniz , son değişikliklerle , o da Yürütmenin etkisine girdi . Peki , bir kriz durumunda , sistemin emniyet sübabı kaldı mı ? Hayır… Şimdi , Allah aşkına , bu rejimin adı demokrasi olabilir mi ? Elbette hayır !.. Basını hiç saymıyorum , halleri ortada…

     Sivil örümcek ağı örülmüş , kurban (halk) ağa takılmış , iş hazmetmeye kalmış !…                                                 Gezi olayları , o ağdan kurtulma çırpınışlarıdır… Heyhat , artık çok geç…                                                                                             Sakın , gençlerimizin direnişini küçümsediğim sanılmasın , onlar ellerinden geleni yapıyorlar .                                                      Fakat , gençlere gelene kadar , biz yetişkinler ne yaptık , uyumaktan başka !?…

    Gezi olayları demişken , Hükümet , şu anda çok klasik bir taktik uyguluyor : Böl ve yönet… İlgili ilgisiz çeşitli tanınmış kişilerle görüşerek ve onların aracılığıyla görüntüde bazı makul önerilerde bulunarak , bu direnişe katılanları ve dolayısıyla halkı bölmeye çalışıyor ve konuyu sadece bir park meselesine indirgemek istiyor . Şunu unutmayalım , halk , elbette özgürlük ister , ama diğer taraftan güvenlik ve refah da ister . İşte , insanları bu ikileme soktuğunuz zaman , bölünme de başlamış demektir …

     En başta sarı öküzü vermeyecektik !… Ergenekon Davası , Balyoz Davası , Askeri Casusluk Davasıve hatta Şike Davası , (sözüm meclisten dışarı) hep “sarı öküzlerin” teslim edildiği davalardı !

    “Teslim ettik de ne oldu” diyorsanız hala , sizlere söyleyeceğim tek bir şey var :

    Özgürlüğümüzü ve Birliğimizi kaybettik arkadaşlar !!!

     “Nasıl vermeyecektik” diye soranlar olabilir . Cevap basit , bugün gençlerin yaptığı gibi ,demokratik tepki koyarak !… Bir futbol maçına giden insanlar kadar insanı bir araya getirip , “biz bu işlerden rahatsızız” mesajı veremedik ! Her tepki , doğru zamanda yapılırsa etkilidir …

     “Efendim , ülkemiz yabancı askerlerin işgali altında mı” diyenler olacaktır mutlaka . İşgaller artık askerlerle yapılmıyor arkadaşlar , o en son ve en radikal durumlarda başvurulan çözüm yolu !… Hırsıza evin anahtarını teslim etmek örneğinde olduğu gibi , Cumhuriyet Rejimi ile kan davası olanlara  ülkenin anahtarını vermişiz !… Gerisini anlatmama gerek var mı !?…

     Bir ülke düşünün ki , eski Genelkurmay Başkanı , Kuvvet Komutanları ve üst rütbeli subayları , ayrıca öğretim üyeleri , gazetecileri “terör örgütü kurmak , yönetmek , üyesi olmak” suçlaması ile hapislerde tutuluyor , bir fikri olan ve bunu söylemeye çalışan insanlar “halkı kin ve isyana teşvik” suçlaması ile içeri alınıyorlar , Türk bayrağı taşıyan insanlar darp ediliyor , bütün bunlara mukabil , 30-40.000 insanın ölümünün baş sorumlusu teröristbaşı “barış güvercini” olarak lanse ediliyor , ülkenin üniter yapısını bozup federatif yapı istemek “fikir açılımı” oluyor , terör örgütü bayrak ve posterleri hoşgörü ile karşılanıyor !… En vasat zekaya sahip olan bir insan bile “neler oluyor” diye tepki gösterir…

     Şimdi liboş arkadaşlar düşünüyordur “biz ne halt etmeye bu kadar destek verdik” diye… Onlar için üzülmüyorum , onlar nasıl olsa bukalemun gibi kendilerini ortama uydururlar !

    * * * * *

     Yazımın sonunda , yukarıdaki konulardan bağımsız olarak , ülkemizi bekleyen üç yakın tehlikeye dikkat çekmek istiyorum .

     Bunlardan birincisi , halkımızın genel olarak karşı çıkmasına rağmen , Suriye iç savaşında resmen taraf olmamızdır . Bu konuda daha da ısrar edilmesi halinde , ülkemizin kana bulanması kaçınılmaz olacaktır , Reyhanlı patlamalarında olduğu gibi . Taraf olmaktan vazgeçmemiz ve acilen yol geçen hanına dönen sınırlarımızda kontrolu tekrar sağlamamız şarttır .

     İkinci olarak , “açılım tiyatrosu” altında , PKK ve ayrılıkçı Kürtlerin ekmeğine yağ sürülmektedir . Bunu bilmek için uzman olmaya gerek yok , zaten kendileri de artık saklamıyorlar . Bu devletin üniter yapısı ile ilgili gösterilecek bir zaaf , bölünme ile sonuçlanır . “Kürtlere eşit haklar” diye sunulan bu tiyatro , yarın özerklik , öbür gün de tam bağımsızlık ve yakın gelecekte de Büyük Kürdistan ile sonuçlanır . Bu gelişmeler , Barzani’nin de , İsrail’in de , ABD’nin de planlarında öngördükleri senaryoya uymaktadır ve hepsinin de kendilerine göre önemli gerekçeleri vardır .

    Son olarak , Ermeni Diasporası ve Ermenistan , büyük bir gayretle 2015’e hazırlanmaktadır . Amaç , 1915 olaylarının 100ncü yılında , tüm dünya ülkelerine ve Birleşmiş Milletler’e sözde Ermeni Soykırımını kabul ettirmektir . Bunu başarmaları halinde , tazminat ve toprak talepleri arkadan gelecektir . Bu konuda , bir Devlet politikası ile karşı atakta bulunmak , hayati önem taşımaktadır . Artık , sadece reddetmek yetmeyecektir !!!…

  • AKP Gençlik kolları hakkında SUÇ DUYURUSU.

    AKP Gençlik kolları hakkında SUÇ DUYURUSU.

    AKP Gençlik kolları hakkında
    SUÇ DUYURUSU.
    T.C. Hamburg Başkonsolosluğu nezninde
    Sayın Başkonsolos Devrim Öztürk
     ve
    T.C. Berlin Büyükelçiliği nezninde
    Sayın Büyükelçi Avni Karslıoğlu
    aracılığı ile
    T.C.
    İçişleri bakanlığına
    T.C.
    Cumhuriyet Başsavcılığına
    Ivedilikle iletilmesi ricası ile
    Sayın  yetkili,
    kendilerini  internet ortamında, e-posta yazışmalar sayesinde giyaben tanıdığım
    1.
    Haluk TARCAN ve
    2.
    Naci KAPTAN
    Isimli, demokrasi adına duyarlı iki kişiden, aşağıda örneğini sunduğum bir ileti almış
    bulunuyorum.
     Bu iletideki iddiaya göre, sözü edilen AKP-Gençlik kolları ..v.s gibi unsurlar halkı birbirine
    Kırdırmanın planlarını yapmaktadırlar.
    Bu hain oyunu bozmanın tek yolu, bunu tezğahlayanların tesbit edilip, adalet önünde hesap
    vermesidir.
    Bu olayın faillerine ulaşmanın esas ve  tek yolu ise, bizlere gelen e-posta adreslerinin tersine
    doğru takip edilip, birinci dereceden olan şahitlere ulaşıldıktan sonra, bu bilğileri veren  kişi
    ve kişilerin ifadesinin alınmasıdır.
    Bu metod ile faillere ulaşmak, günümüz teknolojisi açısından çok basit bir mesele olduğunun
    altını çizmeme gerek yoktur diyorum.
    Konunun kamu oyu açısından hayati önem taşıdığı aşikar olup, bu suç duyurumun dikkate
    alınmaması durumunda ise, Almanya’da yaşayan Türk kökenli yerel milletvekili sıfatı ile
    hakkınızda, vazifenizi yeterince yapmadığınızdan dolayı suç duyurusunda bulunup, olacak
    olayların sorumlusu olarak hakkınızda  kamu davası açacağımı, tarafınıza bildirmek isterim.
    Ek Not: Alacağınız neticenin en kısa zamanda kamu oyu ile paylaşılması ricası ile.
    Sayğılarımla
    Refik Mor
    Neumünster-Meclis Üyesi / Almanya
    Neumünster Türk Dernekleri Başkanı.
    Geibelstr. 13
    24536 Neumünster
    Deutschland
    www.refik-mor.de
    SAYIN HALUK TARCAN’dan BANA İLETİLEN E-POSTA:
    Kimden:                          Mehmet Gozgucu [[email protected]]
    Gönderme Tarihi:          Salı 11 Haziran 2013 16:11
    Kime:                               Mehmet Gözgücü
    Konu:                              Re: Haber
    Haberiniz olsun, paylasalim
    Arda Ergün
    ismini vermemizin tehlikeli olduğunu düşündüğümüzden ismini kullanmayacağımız akp il başkanlığında görevli bir arkadaşımızın vasıtasıyla öğrendiğimiz şunlardır
    -1-  tüm ülke çapında akp gençlik kollarına mensup seçilmiş kişilerle gizli toplantı ve haberleşme başlamış verilen bilgiler sadece ağızdan ağza hiçbir iletişim cihazı kullanılmaksızın kanıt bırakılmayacak şekilde aktarılmaktadır.
    -2-   taksim, ankara ve izmir olaylarına müdahale etmek için çevik kuvvet polisi kılığına sokulup polis gücünün sayısı arttırılacaktır. kimin hangi bölgeye gideceğini sadece kendisine söylenmektedir.
    -3-   eylemcilere müdahale etmek adına polisle çatışmaya girebilecek kişiler seçilip eylemcilerin arasına sokulmakta veyahut eylemcilere yakın bölgede çatışma çıkarıp polisi eylemcilerin üzerine sürmek amaçlanmaktadır.
    -4-    pkk dhkpc bdp gibi terörist gruplar desteklenerek başlatılan açılım, barış süreci, akil insanlar gibi durumların tekrar gündem olmasını ve gezi parkı eylemlerinin terörize olarak daha kolayca dağıtılması amaçlanmaktadır. öcalanın yaptığı açıklama neticesinde akp desteğiyle özellikle taksim meydanı pkk mitingine çevirilmeye uğraşılacaktır.
    -5-   olayları terörize etmek için toplanan pkk ve destekçilerini engellemeye çalışan kişilere karşı gelinecek, saldırılacak ortamda karmaşa çıkarılacaktır. böylece gezi parkı ve ülke çapında yapılan eylemler haksız terörist faliyet görüntüsü verilecektir.
    -6-   günlerdir oluşan durgunluk ve belirsizlik neticesinde insanların ilk iş günü sabahında alanlardan çekildiği sırada bu eylemler net olarak gerçekleştirilecektir. —Bilgiler net ve kesindir.
    Arkadaşımızın kimliğinin belirlenmemesi için biz direkt olarak yayamıyoruz ancak haber kanallarına bunları geçicez.
    Siz de bu haberi yayın ve işlerin yüzünün değişmesine engel olun.
    SAYIN NACİ KAPTAN’dan BANA İLETİLEN E-POSTA:
    12 Haziran 2013   tarihinde
    MUSSOLONİ’nin KARA GÖMLEKLİ FAŞİSTLERİNDEN AK TOSUNLARA
    Aşağıdaki dehşet verici ithamlarla dolu mektup bana 2. el başka bir göndericiden geldi.Ben de mektubu gönderenlerin adını belirtmeden sizlerle paylaşıyorum.
    Mektup şöyle başlıyor ;
     DAHA FAZLA DETAY ICIN E-MAILIN SAHIBI MEHMET GOZGUCU ILE TEMAS KURUN ..E-MAILI YUKARDA
    http://nacikaptan.com/wp-content/uploads/2013/06/gezimsj1.jpg
  • HANGİ % 50  ??  ya da  NEDEN % 50 ??

    HANGİ % 50 ?? ya da NEDEN % 50 ??

     

     AKPARTI

    Değerli arkadaşlar, 

    AKP  son 3 seçimde üst üste kazanarak siyasal iktidar oluyor ve Ülkeyi 11 yıldır tek parti hükümetiyle yönetiyor. Gerçi  bir çok Ülkede 3 kere üst üste seçim kazanan iktidarlar olmuştur; ancak her seferinde oy yüzdesini artırarak (%34 – %47 – % 50) iktidara gelen sadece AKP var.   

    2002 seçiminde Türkiye tam anlamıyla bir şok yaşadı.  d’Hondt sistemi yanı sıra %10 baraj ve Vilayet kontenjanı gibi ekstra kısıtlar getiren çarpık mantıklı, ucube seçim yasası nedeniyle  halkın % 60 kadarı mecliste temsil edilemedi. seçmenin % 23 ü zaten seçime katılmamıştı!  geri kalan % 37 yi alan  Partiler de  (DYP, MHP, GP, DHP, ANAP, SP, DSP, YTP, BBP, …) %10 barajına takılmışlardı. Dolayısıyla,  Meclise  Ülkedeki seçmenlerin sadece %40 ını temsil eden iki Parti, AKP ve CHP girdi.  Dünyada eşi benzeri görülmeyen en anti-demokratik seçim olan 2002 seçimi Türk Siyasetinin dönüm noktası olmuştur. 

     

    2002 de Ülke genelinde tüm seçmenlerin  %26 sının oyunu  (sayılan oyların %34 ünü)  alan AKP meclisteki sandalyaların  %66 sını aldı; yani seçim yasası  AKP’ye hak ettiğinin 2  mislini  bahşetmişti; herkes şaşırmış, şok olmuştu.  Durumu kavrayamayan, komplo kurgularına meyyal  şaşkın muhalefet,  dış destekli bilgisayar hilelerinden ve oy hırsızlığından bahsetmeye başladı.  O zamanlar yaptığım söyleşilerde tamamen Seçim yasasından kaynaklanan bu garabeti açıklamaya çalışmıştım. (Hile yapılmadığını söylemek istemiyorum. Ancak böyle gudubet bir  seçim yasası  varken birinci konumdaki siyasal Partinin hileye tevessül etmesine gerek kalmıyor)

    Tabii AKP bu yasama gücünün verdiği avantajla 5 yıllık iktidarında  tüm sosyo-ekonomik alt yapıyı, hukuksal altyapıyı öylesine kendi lehine düzenledi ve istediği gibi değiştirdi ki,  sonraki seçimlerde de açık farkla kazanmaya devam etmesi, tek parti iktidarını sürdürmesi işten bile değildi. Nitekim öyle oldu. 

    Seçimler dolayısıyla tanık olduk;  Matematik nosyondan mahrum  (innumerate) yöneticiler tarafından yönetilen YSK ve TUIK  gibi  çok önemli kurumlar, nüfus ve seçmen sayısını belirlemekte  acınacak bir zavallılık gösterdiler. Türkiye’nin en son nüfus sayımı 2000 yılında yapılmış ve Ülke nüfusu 67,8 milyon olarak tespit edilmişti. 1960 taki nüfus ta 28 milyon kadardı, yani Ülke nüfusu 40 yılda 40 milyon, yılda ortalama 1 milyon artmıştı. (Bunu zaten her yıl 1 milyonun üzerinde çocuğun ilkokul çağına gelişinden, 500 binin üzerinde erkeğin askere alınışından anlıyoruz) En azından bu basit kıyastan yola çıkarak, 13 yılda  en az 13 milyon artışla 2013 nüfusumuzun 80 milyonun  üzerinde olduğunu görmekı gerekmez miydi?  TUIK verilerine göre,  2012 yıl sonu nüfusumuz 75,6 milyondur!  Benim analizlerime göre (bkz. ek)  Türkiye’nin 2013 yılı nüfusu 83 milyondur;  arada 7,1 milyon ! fark var.  Bizim analizlerimizi ciddiye almayan kimi çevreler basında yayınlanan  bir CIA raporu üzerine  meselenin ciddiyetini anladılar, sorgulamaya başladılar. (CIA’nın  raporunda Türkiye nüfusunun 80 milyonun üzerinde olduğu belirtilmişti)

    Nüfusa bağlı olarak, seçmen sayıları da oldukça tutarsız ve yanlış.YSK seçmen yaşının 20 olduğu 2002 seçiminde seçmen sayısını 41,4 milyon olarak ilan etmişti.  5 yıl sonra, 2007 seçiminde ise 42,8 milyon olarak ilan etti. Oysa  5 yıl içerisinde nüfusumuz en az 5 milyon artmıştı, üstelik seçmen yaşı 20 den 18 e düşürülmüş olduğuna göre seçmen sayısı en az 7 milyon artmış  olmalıydı. Muhalefet partileri bunun üzerine gitmediler, “nerede bu hesaba katılmayan 7 milyon seçmen?” diye sorgulamadılar. 2011 seçiminde ise seçmen sayısı (belki çeşitli çevrelerde yaptığımız  açıklamaların da etkisiyle doğruya biraz yakın ) 52,5 milyon olarak verildi. 5 yıllık arada 1 milyon artan seçmen sayısı  bu sefer 4 yıllık arada 10 milyon artmıştı !!  Muhalefet bu tutarsızlıkların, çelişkilerin üzerine gideceğine, gereğinden fazla bilgisayar hileleri ve komplo teorileri üzerine odaklandı. 

    Değerli arkadaşlar,  

    AKP nin Parti tüzüğü amaçlar bölümünü alıntıladım aşağıda… genelde kulağa hoş gelen ve pek de itiraz edilemeyecek düşünceler denebilir; Ancak gerçek uygulamalara bakıldığında hiç  de amaçlar bölümünde verilen sözlerle uyumlu davranılmadığını görüyoruz.  AKP  kendi Tüzüğüne aykırı davranmaktan, yani Ulusa verdiği sözü tutmamaktan dolayı “kapatılmak istemiyle”  Mahkemeye verilebilirdi.  Dikkati çeken bir başka nokta da AKP Tüzüğünde “Laiklik” kelimesinin yer almamasıdır… Bu konu takiyeye bile gerek görülmeden es- geçilmiştir.

    İşte Bu AKP ye Kredi kartı mahkûmu mütedeyyin yurttaşlarımızın önemli bir bölümü  oy vermiştir; herşeye rağmen oy vermeye de devam etmektedir. Anlaşılan, bu insanlar için kısa vadeli ve kişisel, küçük ama somut çıkarlar  uzun vadeli soyut Ulusal çıkarlardan çok daha önemli gelmektedir. Laiklik, Demokrasi, Özgürlük, Eşitlik, Bağımsızlık gibi soyut kavramlar bu insanlara makarna, nohut, kömür kadar anlaşılır  gelmemektedir.  Dolayısıyla daha uzun yıllar, bu çoğunluğun baskın demokrasisinde yaşamaya mahkûmuz. Öncelikle   “adil”  bir seçim yasasının uygulamaya geçirilmesi  için var gücümüzle çalışmalıyız. Bence Seçim Yasası Anayasadan bile daha önemli ve önceliklidir;  Çünkü adil olmayan bir seçim yasasının getirdiği tek parti iktidarı ne kadar mükemmel olursa olsun Anayasanın arkasından dolanarak Faşizme giden yolları döşeyebiliyor.. æ

    (*)  Ekte “Şeytan Üçgeninde Demokrasi Oyunu” başlıklı söyleşimin yansıları var. Umarım yeterince anlaşılır açıklıktadır. sevgilerimle. æ

    AKP nin 64 kurucu üyesi arasındaki  7  (türbansız) kadın  (%11) vitrinlik mi?.. Güldal Akşit(53), Mihrimah Belma Satır(52), Nimet Baş(48), Nuray Oral(77), Remziye Öztoprak(64), Sema Karabıyık(42) ve Yasemin Kumral(59)

    AKP Tüzüğü Amaçlar bölümünden bazı alıntılar…

    AKP,

    • Türk Milleti”nin en önemli yönetim kazanımının Cumhuriyet olduğuna ve egemenliğin, kayıtsız ve şartsız milletimize ait bulunduğuna inanır. 
    • Milli irade” nin tek belirleyici güç olduğunu kabul eder. Millet adına egemenlik yetkisi kullanan kurumların ve kişilerin gözetmeleri gereken en üstün gücün, “hukukun üstünlüğü ilkesi” olduğunu savunur.
    • Akıl, bilim ve tecrübenin yol gösterici olduğunu benimser. 
    • Türk Milleti’nin Ülkesi ve Devletiyle bölünmez bütünlüğünü savunur. 
    • Geçmişten gelen değerlerimizi koruyarak, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği muasır medeniyet seviyesine ulaşmak ve hatta onu aşabilmek için.. faaliyette bulunmayı, siyasi hayatın zemini kabul eder.
    • En üstün hizmetin, insana hizmet olduğuna inanır. İnsanın mutluluğu, huzuru, güveni ve sağlığı çalışmalarının hedefini teşkil eder
    • İnsanların farklı inanç, düşünce, ırk, dil, örgütlenmek ve yaşamak gibi doğuştan var olan tüm haklara sahip olduklarını bilir ve saygı duyar. 
    • Piyasa ekonomisinin, tüm kurum ve kurallarıyla tesisini amaçlar. Devletin ekonomi içindeki rolünü, düzenleyici ve gözetici fonksiyonları ile tanımlar. 
    • Gelir dağılımındaki dengesizliği ve işsizliği, ülkemizin en önemli sosyoekonomik sorunu olarak görür. 
    • Küreselleşmenin meydana getirdiği fırsatlardan yararlanmak ve  olumsuzluklarından korunmak amacıyla gereken yapısal dönüşümlerin gerçekleştirilmesini savunur.
    • Temsili demokrasinin çoğulcu, katılımcı ve yarışmacı niteliğini önemser. Bu özelliklerin hayata geçirilmesinde ve verimli, kaliteli ve denetimli bir kamu yönetiminin kurulmasında ve sürdürülmesinde, sivil toplum örgütlerinin önemine ve vazgeçilmezliğine inanır.
  • KAHROLASI O KAFA

    KAHROLASI O KAFA

    Taksim Gezi Parkı’nın yıkılıp yerine alışveriş merkezi yapılmasının engellenmesi eylemi, iktidarın rejimin bekçisi ettiği ve eylemcilerin önüne çıkarttığı polisin zulmüyle internetin sosyal ağlarından gelişti, başka bir boyuta evrildi.
    Milyonlarca vatandaş her yerde 11 yıllık iktidarın bağımsızlıkçı, antiemperyalist ve çağdaş Türkiye ideali yerine ikame ettiği,
    Vahyi akla tercih eden -o yüzden, Batı’daki aydınlanma sürecini tersleyen yöntemlere başvurarak vatandaşlık yerine din, eşitlikler yerine din birliği, adalet yerine insan olmak benzeri öngörüleriyle,
    Dinamik bir toplumsal yapının inşa edilmesine olanak tanımayan ekonomik ve siyasal yönetim anlayışını,oluşturulan fikir hayatını -kısacası, İslamcı zırvayı protesto ediyor.
    Tencere ve tavalarla Başbakan istifaya davet ediliyor ve Yüce Divan’da yargılanması isteniyor.

    *
    Gezi Parkı Direnişi’ni, PKK Hareketi ve kendisine destek veren demokratik kimi unsurlar da sahip çıkıyor.
    Eğer,Abdullah Öcalan demokratikleşme ve demokratik bir anayasa ihtiyacını bu kadar dile getirmeseydi,askeri unsurları sınır dışına çekerek demokratik siyaset ve ideolojik mücadelenin önünü açmasaydı;
    Kürtçüler yeni bir Türkiye yapılanması yolunda sürecin istedikleri yönde ilerlemesi için Gezi Parkı Direnişi’nde üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmezlerdi, deniyor!

    *
    Gezi Direnişi’ne ortak çıkan Kürt milliyetçiliği;
    Birincisi farklı ideoloji,görüş ve inançta,içe kapalı siyasi oluşumlarıyla Kürtlerin demokratikleşme perspektifinde kurumsal kimlikleri esasında birlik ve dirliklerini teminen ortak dille siyasal nicelik ve niteliklerini kazanması talebi olan Kürt Sorunu,
    İkincisi dil birliğinin sağlanması ardından Türkiye, İran,Irak,Suriye’de bölünmüş Kürdistan’da kendi üstünde başka egemenliği kabul etmeyen bir ulus devletin inşası anlamında Kürdistan Sorununa oturuyor.
    Bütünü Demokratik Ulus İlkesi, Ortak Vatan, Demokratik Cumhuriyet, Demokratik Anayasa, Demokratik Çözüm, Bireysel ve Kollektif Hakların Ayrılmazlığı, İdeolojik Bağımsızlık- Özgürlük, Tarihsellik- Şimdilik İlkesi, Ahlak ve Vicdan, Demokrasilerin Öz Savunması ilkeleri olmak üzere 10 ilkeye dayanıyor.

    *
    İstanbul,Ankara,İzmir ve daha bir çok yerde Gezi Direnişi’ne ortak çıkılırken -öte yanda ,BDP’li belediyelerin yönetimlerinde uyguladıkları örgütlü toplum,demokratik katılım,ekolojik yaklaşım ve toplumcu ekonomi modelini konfederal ulus,anayasa,siyaset ve vatan konsepti ile Cumhuriyetin ulusalcı ve milliyetçi esasına karşı direniştedirler.
    Türkiye’de yaşanılan muhayyel Kürdistan’da durmaksızın demokratik siyaset zihniyetinde köy,sokak,mahalle,ilçe ve illerde kendilerini siyasal,ekonomik,sosyal,kültürel ve öz savunma alanlarında örgütlüyorlar.
    Konfederal kurumlaşma ile Demokratik Özerklik çatısı altında kendi öz yönetimlerine hazırlanıyorlar.
    Bir çok sivil toplum örgütü kuruyorlar, Kürtçe anadillerinde eğitimi sağlayacak kendi okul sistemlerini oluşturuyor,boşaltılmış Kürt yerleşim yerlerinde yeni bir yaşam başlatıyorlar.

    *
    15-16 Haziran’da Diyarbakır’da Bütün Kürdistan örgütlerinin dayanışmasıyla “Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı”na hazırlığındadırlar.
    Konferans Kuzey Kürdistan olarak anılan bir kısım Türkiye topraklarında -güya,ortak yaşamda anayasal Kürt Statüsü talebinde olacaktır-ama,Türkiye,Suriye,Irak ve İran’da dört parçadaki Kürtlerin iradesini ortaya çıkarsın -mutlaka, Kürt Birliğini sağlasın istiyorlar.
    Gelecek seçim dönemine kadar cezaevlerindeki mahkumların salıverilmesini, göçe zorlananların geri dönüşlerinin sağlanmasını, Kürt dili önündeki engellerin kaldırılmasını, Kürdistan’a statü sağlanmasını, Kürdistan’ı temsilen bir müzakere heyetinin kabul edilmesinin talebine hazırlanıyorlar.

    *

    Başbakan’ın “Demokratik Çözüm” adıyla sunduğu terör sorunun çözümlenmesi -Türkiye’yi hızla Kürt Sorunu ve Kürdistan Sorunu belasına götürüyor.
    O’nun,”Tutturmuşlar Kürt sorunu. Kürt sorunu yok. Ben Kürt kardeşimi seviyorum ama Kürtçülüğü reddediyorum.Bu topraklarda bir olalım. Ben yaratılanı Yaratan’dan ötürü severim” İslamcı zırvası,
    Türk halkının, Kürt ve Kürdistan sorunları çözülürken vatanı ve milletinin varlığı ve bölünmez bütünlüğünden hangi kesintilere gidileceği ve uluslararası hukuk teminatı olan Lozan Barış Anlaşmasının hangi konularda delineceği endişesini gidermiyor.

    *
    Başbakan İslamcı hüviyetine isnat edilecek yükümlülüklerden kaçmak üzere yeni Anayasa ile Türk usulü Başkan’lığa terfi etmekte pekiştiği çabasında da -işte, Gezi Direnişiyle tamamiyle köşede sıkıştırılmıştır.
    Rağmen Gezi Direnişi’nde karşısına çıkan bir kısım direnişçinin Demokratik Çözüm kapısını araladığı Kürtler olduğunu dahi söyleyemiyor!
    Üstelik Kürtlerin çatışmazlık ortamını kalıcı olarak ilan etmeye yakınlaştığı bir sürece girilirken,Başbakan değil yeni bir anayasa demokratikleşme’nin anayasa ve yasalara işlenmesiyle ilgili tek maddesini dahi kapsayan geçici bir anayasayı yapmak kudretinde olmadığının da anlaşılmış olunmasının dehşetli paniğindedir!

    *
    Başbakan’ın kenara alınmasıyla ,CHP’nin katkısıyla anayasada başlangıç ilkelerinin korunacağı,cumhuriyetin niteliklerini öz bakımından laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti çerçevesine sıkıştıran, yerel yönetimlerin yetki ve ilişkilerini yeniden düzenleyen,Milli Güvenlik Kurulunu anayasal kurum olmaktan çıkaran geçici bir anayasanın çıkarılması öngörülüyor.
    Yeni Siyasi Partiler Yasası,yeni baraj sistemi,siyasi partilere hazine yardımı,Başbakan’ın kilitlediği Ergenekon,Balyoz davalarının aşılması karşılığında Özel Yetkili Mahkemeler ve Terörle Mücadele Kanununda gelişmeler, Ergenekon’a karşı KCK tutuklularına da af getiren bir süreç…

    *
    Herşeye rağmen “Başbakan İstifa,Yüce Divan’a” sloganının gerçekleşmesi Türkiye için İslamcılık’tan arınmaktır ve yeni bir başlangıca umud olabilir…
    Ulusalcılar görev bekliyor.

    14.6.2013

  • AVRUPA PARLEMENTOSUNDAN GEZI PARKINA DESTEK

    AVRUPA PARLEMENTOSUNDAN GEZI PARKINA DESTEK

    AP, Başbakan’ın itiraz ettiği o metni oy birliğiyle onayladı

    13.06.2013 13:39:460 yorum

    AP--

    AP, Başbakan Erdoğan’ın ‘tanımayız’ dediği ‘Taksim Gezi Tasarısı’nı oy birliğiyle kabul etti

    T24

    Başbakan Erdoğan, belde belediyeleri toplantısında yaptığı açıklamada Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’deki olaylarla ilgili toplanmasını eleştirmiş ve AP’nin alacağı kararı tanımayacaklarını açıklamıştı.

    Erdoğan’ın bu açıklamasından dakikalar sonra Avrupa Parlamentosu, Türkiye’deki gelişmelerle ilgili hükümeti ve Başbakan Erdoğan’ı eleştiren metni oy birliğiyle kabul etti.

    AP Genel Kurulu’nda kabul edilen ve sonra nihai halini alacak o taslak metin:

    -1950 İnsan Hakları üzerine Avrupa Sözleşmesini ve sözleşmenin toplanma özgürlüğü hakkı ve ifade özgürlüğü hakkını dikkate alarak,

    -1966 tarihli Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesini ve özellikle sözleşmenin ifade özgürlüğünü koruyan 19. Maddesi ve toplanma özgürlüğünü koruyan 21 ve 22. Maddelerini dikkate alarak ve ayrıca bu hükümlerin örgütlenme özgürlüğü hakkı ve sendika kurma hakkını garantilediğini ve bunların Uluslararası Çalışma Örgütünün tanımlayıcı ilkeleri olduğunu hatırlatarak,

    -komisyonun 2012 Türkiye İlerleme Raporunu dikkate alarak, (SWD(2012)0336)

    -Avrupa Birliği Temel Haklar Şartını dikkate alarak,

    -14 Aralık 2010, 5 Aralık 2011 and 11 Aralık 2012 tarihli konsey kararlarını dikkate alarak,

    -Türkiye ilerleme raporundaki geçmiş kararları dikkate alarak,

    -Usul Kanunu 110(2) hükmünü dikkate alarak,

    A.katılım müzakereleri ile Türkiye kendisini reformlar, iyi komşuluk ilişkileri ve AB ile ilerleyici işbirliği yapmaya adamıştır ve bu çabalar Türkiye’nin kendini modernize etme ve demokratik kurumlarını , hukukun üstünlüğünü ve insan hakları ve temel özgürlüklerinin gözetilmesini pekiştirme ve geliştirme fırsatı olarak görülmelidir,

    B.Türkiye Hükümeti neoliberal ekonomik reformlar ve AB’ye katılım süreciyle bağlantılı deregülasyonlar konusunda hızlı bir tempoda ilerlemekte iken insan haklarına saygı gibi politik ve demokratik reformlarda aksine çok yavaş bir ilerleme kaydetmiş,

    C.Protestoculara karşı sistematik şiddet Türkiye’de yaygın bir olgu haline gelmiş,

    D.Gezi Parkı’nın yeniden yapılandırılmasına karşı başlayan protestolar hızla baskıya, polis şiddetine ve protestoculara kullanılan şiddete karşı bir tepki hareketine dönüşmüş,

    E. İnsan hakları organizasyonları ve doktorlar birliğinin olmasına rağmen, şiddet tüm ülkeye yayılmış durumda, dört kişi öldürülmüş ve İstanbulda bin beşyüzden fazla, Ankarada yediyüzden fazla yaralı bulunmakta;

    F. Göz yaşartıcı gaz polis tarafından barışcıl protestoculara karşı yaygın olarak kullanılmış ve helikopterlerden diğer bir çok bu gibi şeyler protestocuların olmadığı yaşam alanlarına bırakılmış; gereklilik ve oran prensipleri yok sayılarak yine bazı olaylarda evlere göz yaşartıcı gaz atılmış;

    G. Turkiye Devleti sosyal ağları ve internet erişimini kesme girişiminde bulunmuş olduğuna dair ciddi suçlamalar var, hükümet karşıtı toplantılarıların gündeminden bilgi akışını kesme girişimlerinde bulunulmuş, başbakan Recep Tayyip Erdoğan sosyal medyayı “bir tehtid” olarak isimlendirmiş;

    H. Büyük çaplı gösteriler ülkedeki politik sallantıyı gözler önüne sermiş; halkın seferberliği ideolojik bir spektrum göstermesine rağmen, halk Türk Halkı’nın bir kısmına, Erdoğan hükümetine ve partisi AKP ye açık bir öfke patlaması göstermekte;

    I. İslamcı bir gündem uygulama ve sürdürme Türkiyedeki sosyal, politik ve ekonomik gruplar arasında anlaşmazlık ve çatışma ortaya çıkarmış;

    J. Protestolar ve büyük çaplı katılımlar gösteriyor ki insanlar çok sayıda ve köklü problemler yaşıyorlar, Türkiyedeki ekonomik büyüme insanların yaşama kalitesinde bir artışı da yanında getirmiyor, görünen o ki Türk vatandaşları ve işçileri yürürlükteki haklarından, özgürlüklerinden haz etmiyorlar, maaşları ve gelirleri ise gerçekten az;

    K.Bir diğer temel memnuniyetsizlik sebebi ise Erdoğan’ın Suriye ile ilişkiler konusunda benimsediği dış politikalar; Suriye’deki iç savaş üzerindeki müdahaleci duruşu, muhalif güçlerle işbirliği –ülke sınırları içindekilerle bile- ve komşu ülkedeki savaş iklimini Türkiye’ye taşıması,

    L.Çevik kuvvetin siyasi partileri hedef aldığı, TKP ofislerine ve Nazım Hikmet Kültür Merkezine bir saldırı gerçekleştirildiği rapor edilmiş,

    M.11 Haziran 2013 sabahı çevik kuvvet göz yaşartıcı gaz ve tazyikli su kullanarak Taksim Meydanına geri dönmüş,

    N. Türkiye halihazırda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından eylemcilerin haklarının ihlal edilmesi ve gözaltına alınanlara kötü muamele yüzünden üç kez mahkum edilmiş,

    O.Türkiye, AB üyeliğine aday bir devlet olarak, demokrasiye saygı duymak ve desteklemek ve demokratik hakları, insan hakları ve özgürlüklerini güçlendirmek yükümlülüğü altındadır. Komisyonun 2012 Türkiye İlerleme Raporunda Katılım Öncesi Mali Yardım Aracından yargı ve polis reformu için 810 milyon euro tahsis edildiği not edilmiş,

    P.Demokratik bir hak olan protesto etme hakkı artan bir tehlike altındadır. Dünya üzerindeki insanların neo-liberal ve anti-sosyal politikalara karşı öfkesi de aynı şekilde artmaktadır.

    1.Türkiye Hükümetinin protestoculara ve Türk Halkına karşı uyguladığı devlet şiddetini kesinlikle kınıyoruz.

    2.Türk çevik kuvvetinin siyasi partileri hedef almasını kınıyoruz.

    3.Türk Hükümetine protestoculara karşı uyguladığı şiddeti hemen durdurulması ve gözaltında bulunan barışçıl protestocuların tamamının serbest bırakılması çağrısında bulunuyoruz.

    4.Göstericilerin demokrasiye, demokratik haklar, insan hakları ve özgürlüklerine saygı taleplerinin yanında olduğumuzu ifade ediyor ve vatandaşlık hakları, kadın hakları ve sosyal ve ekonomik hakların hiçbir dini inanış tarafından göz ardı edilmemesi gerektiğine inanıyoruz.

    5.Anaakım Türk medyasının olayları gözardı etme girişimlerini kınıyoruz.

    6.Barışçıl protestoculara karşı şiddet uygulanmasına sıfır tolerans gösterileceğinin altını çiziyor ve işkence, kötü muamele ve kolluk görevlileri tarafından güç kullanımı iddialarının soruşturulması için insan hakları örgütleri, göstericilerin komiteleri ve müdahil olanların katılımıyla bağımsız ve tarafsız bir komisyon kurulması çağrısında bulunuyoruz.

    7.Türk Hükümetine otoriter yönetim tarzına son vermesi ve şiddetin yükselmemesi ve daha fazla insanın mağdur olmaması için protestocuların örgütleri ile görüşmeler düzenlemesi için çağrıda bulunuyoruz.

    8.Çoğunluğu sol kanat ya da Kürt eylemciler olan 10 000 politik hükümlünün ve hukukun üstünlüğü ilkesine aykırı şekilde tutuklanmış gazetecilerin derhal serbest bırakılması çağrısında bulunuyoruz.

    9.Gezi Parkı’nın olayları tetikleyen durum olması dolayısı ile Türk Hükümetine, halkın ayaklanmasının asıl sebebi olan; sosyal, politik, kültürel ve ekonomik yapılarını gözden geçirmesi çağrısı yapıyoruz.

    10.Türk yetkililer tarafından yapılan ve durumu normalleştirmeye yardım etmek yerine alevlendiren ve daha çok huzursuzluğa neden olan açıklamaları kınıyoruz.

    11. Türkiyedeki sivil toplum örgütleri para cezaları ile karşı karşıya kalmaya devam ediyor, kapatma işlemleri, yönetim engelleri ve ticari ortakların ve işçilerin haklarına saygı duyulmaması; Türk Hükümetini işçi ve ticaret ortaklığı hususlarında – AB müktesebatında ve Uluslararası Çalışma Örgütü kongrelerinde, özellikle grev hakkı ve toplu görüşme hakkı konularında – acilen yeni bir mevzuat yapmaya çağırmaktadır.

    12.Başkanımıza bu kararı konseye, komisyona, Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi/Komisyon Başkan Yardımcısına, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanına, üye devletlerin hükümet ve parlamentolarına ve Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Türk Hükümetine iletmesi için talimat veriyoruz.