Blog

  • 30 AĞUSTOS 2025

    30 AĞUSTOS 2025

    Bu yazdıklarım kanı bozuk vatan hainlerinin hoşuna gitmez, çünkü birilerine yaranmak için Atatürk ve arkadaşlarının yaptığı savaşları,devrimleri,Cumhuriyeti inkar ederler,yok saymaya çalışırlar,vicdanları nasıl elveriyorsa.Beni en çok kahreden de “keşke yunan kazansaydı “diyenler.

    Öylesine cahil bırakıldılar ki,onlara ne söylense inanıyorlar.Belirli televizyon kanallarını seyrediyor, tembelliklerinden gazete-kitap okumuyorlar,araştırmıyorlar…

    Ben kurtuluş Savaşını ilk ağızdan dinledim.Ninelerim dedelerim, neler çektiklerini anlattılar bana ocakta çıtır çıtır yanan çalışların ve gaz lambası eşliğinde.

    Afyon ‘nun küçücük bir dağ köyünde doğdum ben…Kurtuluş Şavaşının başladığı kasabaya bir kaç kilometre uzaklıkta…

    Yunan işgal ettiğinde köyümüzü, komutan toplamış köy meydanına savaşa gidemeyen yaşlı çocuk ve kadınları.”Bizim sizlerle bir derdimiz yok,eğer askerime ekmek ve yemek yaparsanız,biz de kimseye dokunmayız”demiş…

    Köyde erkek kalmamışki…Kim sesini çıkarsın.O arada hamile bir genç kadın ”Ülkemizi biz kadın ve çocuklarla da koruruz,asla teslim olmayacağız,bir öldürseniz,bin dünyaya getiririz,bakın yeni mehmet yolda”der demez oradan bir Yunan askeri süngüsünü taktığı gibi kadının karnını yarıp çocuğu süngünün ucuna takıp çıkarmış.

     “Genç kızları ve gelinleri samanlığa,samanların altına gömüyorduk,ağızlarına gudile kamışı verip,düşman askerleri tecavüz etmesin diye”demişti ninem.

    Klavye silahşörlerine de bir çift sözüm var.Kimsenin görmediği mesajlara bayrak ve Atatürk resmi gönderip duracağınıza,alın bayrağımızı elinize,çıkın sokaklara bayramı kutlayın göğsünüzü gere gere…

    Tarihe bir bütün olarak bakmayıp,Anafartaları, Çanakkale Zaferini,23 Nisan’ı ,30 Ağustos Zaferini tek bir kelime etmeyip, unutturmaya çalışıp, İstanbul’un Fethini, Malazgirt Zaferini   Osmanlı’yı ön plana çıkararak yeni bir tarih yazmaya kalktığınızda ,hem tarihi çarpıtarak yakın tarihe haksızlık etmiş olursunuz hem de toplumun bölünmesi yetmemiş gibi bir de tarih olarak bölmeye çalışmış olursunuz…

    Yılmaz Özdil ne diyor;”Malazgirt  Savaşı ile Alpaslan Türklere Anadolu’nun kapılarını açtı,siz Anadoluyu suriyeli,afgan,kaçak afrikalılara,filistinlilere,ıraklılara,pakistanlılara, açtınız. Mısırda, libyada,yemen’de ne kadar kaçak arap varsa soktunuz Anadoluya. Üstelik Malazgirt,muşu,ahlatı,bitlisi,Mustafa Kemal kurtardı 1916 yılında.

    Daha o günlerde Mustafa Kemal’e yenilen Rus Genelkurmayı raporunda “cesur, müstakil fikir sahibi,halk tarafından en çok itibar gören Türk komutan”diye yazdı.

    Mustafa Kemal Paşa“Ben, birkaç gün sonra yola çıktım.Gidişimi belirli birkaç kişiden başka bütün Ankara’dan gizledim.Benim Ankara’dan ayrılacağımı bilenler,burada imişim gibi davranacaklar. Dahası,benim Çankaya’da çay şöleni verdiğimi de gazetelerle yayımlayacaklardı.Bunu elbette o zamanlar işitmişsinizdir.

    Trenle gitmedim.Bir gece otomobille Tuz Gölü üzerinden Konya ’ya gittim. Konya’ya gidişimi orada hiç kimseye telle bildirmediğim gibi Konyaya varır varmaz telgrafhane i gözaltına aldırarak Konya’da bulunduğumun da hiçbir yere bildirilmemesini sağladım.

    20 Ağustos 1922 günü öğleden sonra saat dörtte Batı Cephesi Karargâhı’nda, yani Akşehir’de bulunuyordum.Kısa bir görüşmeden sonra,26 Ağustos 1922 sabahı düşmana saldırmak için Cephe Komutanına buyruk verdim.”

    37687 atlı süvari,131.409 yaya asker emir bekliyorlardı…8658 subay birliklerinin başlarındayken,Başkomutan Mustafa Kemal ”Hakkınızı helal ediniz”dedi Fahrettin Altay’a…Askerler  “helal olsun”dedi sessizce… Arkasından”ordular ilk hedefiniz akdenizdir ileri”dedi.

    Birinci Dünya Savaşı sonrasında,Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşmasıyla yurdumuz düşmanlar tarafından paylaşılmıştır. Bunu Kabul etmeyen Mustafa Kemal 19 mayıs 1919 da Samsun’a çıkarak Kurtuluş Savaşı’nı başlatmıştı…

    Amasya Genelgesi’nin ardından,Erzurum ve Sivas Kongreleri yapıldı.Daha sonra Ankara’ya gelerek,23 Nisan 1920 de TBMM’ ni kurdu.Ülkenin her yerinden gelen temsilcilerle,yurdumuzu kurtarmak için” Misak-ı Milli sınırlar içinde vatanın bir bütün olduğu ve asla paylaşamayacağı düşüncesiyle kurtuluş için çareler aramaya başladı.

    Hemen düzenli bir ordu kurarak savaşmaya başladı.1. ve 2. İnönü Savaşları kazanınca ,yunan ordusu yeniden saldırıya geçti. Mustafa Kemal ordularına”Hattı müdafaa yoktur ,sathı müdafaa vardır.Bu satıh bütün vatandır.Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz”emrini verdi.

    23 Ağustos-12 eylül tarihleri arasında,Sakarya Meydan Savaşıyla ilk defa savunmadan ,taarruza geçilmiştir.Bu savaşta Mustafa Kemal’e “Gazi “unvanı ve “Mareşal” rütbesi verildi.

    Fahrettin Altay Paşa konuşmasına şöyle başladı:“Bana Mustafa Kemal’i anlatır mısınız? dediler.Ben de memnuniyetle kabul ettim ve geldim.Ancak anlatımım kısa olacak. Size 26 Ağustos 1922 sabahı taarruz anındaki bir olayı aktaracağım.Bu şekilde Mustafa Kemal’i anlatmış olacağım.”

    Paşanın,Mustafa Kemal’i nasıl anlatacağını herkes merak etti.Önündeki bardaktan bir yudum su içti ve konuşmasını, sonradan avukatlığa başlayan Sabri Tanrıkut’un tuttuğu nota göre şöyle sürdürdü:

    “Planlandığı şekilde 26 Ağustos 1922 sabahı saat 05.00’te başta Mustafa Kemal olmak üzere İsmet Paşa,Fevzi Çakmak,Nurettin Paşa, ben ve diğer komutanlar,ordu karargahı olarak Afyon Kocatepe’deydik.Plan gereği taarruz, önce top atışlarıyla başladı.

    Bu bir baskındı.(20) dakika sürdü.Ardından Tahrip’ atışları yapıldı.Bu da 10 dakika devam etti.Yunan mevzilerindeki makineli tüfek yuvaları,Yunan topları, tel örgüleri hedef alındı. Komutanlar olarak bizler de top atışlarının sonucunu görmeye çalışıyor,alt kademelere iletmek üzere Mustafa Kemal’in emrini bekliyorduk.

    Sonuçta,Yunan mevzilerinde alevlerin yükseldiğini,hedeflerini vurulduğunu, düşmanın mevzilerini terk ederek geri çekilmekte olduğunu gördük.

    Mustafa Kemal’e yöneldik.O’nun taarruz ve takip emrini bekliyorduk. Ne var ki O, gözlerini Yunan mevzilerinden ayırmıyor ve geri çekilen Yunan ordusunu izliyordu.

    Fevzi Çakmak,sessizliği bozdu.‘Haydi Kemal,düşman kaçıyor, taarruz emrini ver’dedi.

    Mustafa Kemal:‘Dur Abi’ diye cevap verdi.

    Bir süre sonra Fevzi Çakmak,‘Kemal, tarihi bir fırsatı kaçırıyorsun, düşman yeni mevzilerine yerleşecek,emrini ver artık diye ısrarda bulundu.

    Mustafa Kemal,yine‘ Dur abi’ dedi.

    Bir süre daha geçti.Fevzi Çakmak bu kez”Allah aşkına Kemal ver şu emri, komutanlar seni bekliyor,yeter artık”diye sesini yükseltti.

    Mustafa Kemal yine ‘Dur Abi’ dediği sırada beklenmedik bir olay meydana geldi.

    Yunan ordusunun terk ettiği mevzilerde cehennemi patlamalar başladı. Mustafa Kemal’in taarruz ve takip emrini geciktirme sebebi anlaşıldı.

    Yunan ordusu,geri çekilirken cephe boyunca mevzilere saatli bombalarını yerleştirmiş, askerlerimize tuzak hazırlamışlardı.

    Mustafa Kemal’in öngörüsü,büyük bir felaketi önlemişti.

    Taarruzda ısrar eden.Fevzi Çakmak, Mustafa Kemal’e sarıldı.‘Seni bize Allah mı gönderdi Kemal?’dedi.

    Müteakiben süngü hücumu ve ileri top atışları emrini aldık.Alt kademelere ilettik. Sonucu biliyorsunuz.

    Bana ‘Mustafa Kemal’i anlat’ dediler.İşte Mustafa Kemal budur”Dedi.

    Bu zaferden sonra,1922 Ağustos ayına kadar hazırlıklar tamamlandı. 26 Ağustos 1922 de düşmana saldırıya geçildi.30 Ağustos da Mustafa Kemal’in başkomustasında kazanılan ilk zaferdi .

    Bu savaşa “Başkomutanlık Meydan Muharebesi”denildi.

    Asıl savaşın başladığı nokta bizim köyün yanındaki Anıtkaya Kasabası,iki yıl çalıştığım bu köyde doğmuştu küçük oğlum.

    9 Eylül 1922 de düşman Ege Denizi’ne döküldü.

    İçim kan ağlayarak dinliyorum haberleri.Sırf kişisel hırsları yüzünden,terörü yok edeceğiz deyip,teröristlerle anlaşmaya çalışarak,Fetö taktikleriyle Atatürkçüleri birer birer hapse gönderip,işin ehli olmayan insanları çeşitli mevkilere getirerek,ülkenin dibine dinamit koymaya devam ediyorlar.

    Atatürk’ün yunanlıları denize döktüğü Ege denizi,bugün Yunan Gölü.Niye mi?Adalarımıza sahip çıkamadık,ekonomimizin bozulmasıyla çok ucuz olduğu için insanımız tatile Yunanistana gidiyor.

    30 Ağustos zaferi, tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri,yalnızca bizim mi? Ezilmiş bütün ulusların,bütün insanlığın, özgürlüğe, kurtuluşa, onuruyla yaşama kararlılığına attığı bir adımın bayramıdır.

    Geçenlerde sosyal medyadan bir öğrencim yazdı.”Hocam Allah sizden razı olsun,bizlerin temelini öyle sağlam attınızki hiç korkmayın,bizler Atatürk gençleri olarak ülkemize, Cumhuriyetimize sahip çıkacağız.”mutluluktan ağladım.

    Umutlarımız her geçen gün yeniden yeniden yeşeriyor.Artık eminim ,Türk Gençliği eninde sonunda ülkesine ve değerlerine sahip çıkacaktır.

    30 Ağustos Zafer Bayramımız Kutlu Olsun…

  • Türkiye’nin Sessizliği Sona Ermeli: Gazze ile İsrail Arasında Tampon Bölge Kurulmalı

    Türkiye’nin Sessizliği Sona Ermeli: Gazze ile İsrail Arasında Tampon Bölge Kurulmalı

    Sembolik kınamalar yetmez; somut adımlar ve tüm ilişkilerin askıya alınması zamanı

    İsrail’in Saldırıları Karşısında Türkiye Ne Yapıyor?
    İsrail, Netanyahu yönetiminde Gazze ve Filistin’de sohkırım ve insanlık suçları işlemeye devam ediyor. Çocuklar dahil siviller aç bırakılırken ve öldürülürken, Türkiye hâlâ her hangi bir derneğin yayınlayabileceği gibi yalnızca kınama mesajları yayınlıyor, bildirgeler hazırlıyor. İç kamuoyunu sakinleştiren bu adımlar, uluslararası hukuk ve vicdan karşısında hiçbir değer taşımıyor. Artık sembolik adımlar yeterli değil.

    Ekonomi ve Stratejinin Gölgesinde Vicdan

    Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri sadece diplomatik nezaket üzerine kurulu değil. Bakü-Ceyhan petrol hattı, savunma ve istihbarat teknolojileri, ticari anlaşmalar ve askeri iş birlikleri, hükümetin radikal adımlar atmasını engelliyor.

    Oysa artık zamanı geldi: tüm ekonomik, siyasi, diplomatik, istihbari ve askeri ilişkiler kesilmeli, büyükelçilikler karşılıklı boşaltılmalıdır.

    Gerçek soru: Halkın vicdanı bu sembolik kınamalarla tatmin olur mu? Hayır.

    Gazze ile İsrail Arasında Tampon Bölge

    Türkiye’nin yapabileceği en etkili adım, Gazze ile İsrail arasında tampon bölge oluşturmak üzere savaş gemileriyle bölgeye girmektir.
    Bu adımın hukuki meşruiyeti:
    • Türkiye’nin Filistin devletini tanıması
    • Gazze halkının resmi daveti
    • BM yasaları çerçevesinde hareket edilmesi

    Tampon bölge, sivillerin güvenliğini sağlayacak, insani yardımların geçişini kolaylaştıracak bir alan olarak işlev görecektir.

    BM Hukuku ve Meşruiyet
    • BM Güvenlik Konseyi Kararları: Sivillerin korunması ve insani yardımın sağlanması için geçici önlemler alınabilir.
    • Uluslararası İnsan Hakları Hukuku: Sivillerin korunması, savaş hukukunun temel prensiplerindendir.
    • Filistin Devleti ve Gazze Halkının Rızası: Müdahalenin hukuki meşruiyeti burada sağlanır.

    Bu adımlar aynı zamanda Türkiye’nin diplomatik, ekonomik ve askeri ilişkileri askıya almasını da meşrulaştırır; çünkü tampon bölge kurulumu, barış ve sivillerin korunması için hayati öneme sahiptir.

    Sembolik Politikaların Sonuçsuzluğu

    İç kamuoyuna yönelik kınamalar ve bildirgeler sadece kısa süreli tatmin sağlar. Gerçek politika, görünmeyen fakat etkili adımlarla yürütülür. Türkiye’nin mevcut durumu, çıkarlar ve vicdan arasındaki çelişkinin en bariz örneğidir.

    Türkiye’nin savaş gemileriyle Gazzeye gidip, başka ülkelerlede bir koalisyon oluşturup İsrail ve Filistin arasına bir tampon bölge oluşturması, Türkiye’nin askeri ve diplomatik kapasitesini gösterecek ve İsrail’e güçlü mesaj gönderecektir. Artık rol yapmak, sembolik adımlar atmak yetmez.

    Tarihsel Örnekler
    • Bosna-Hersek (1990’lar): BM “safe zones” ile sivillerin güvenliği geçte olsa sağlanmıştı.

    . Doğu Timor (1999): Endonezya’dan bağımsızlığını kazanan Doğu Timor’da, sivillerin korunması ve istikrarlı geçişin sağlanması amacıyla BM ve uluslararası güçler tampon bölgeler kurdu. Bu alanlar, sivillerin güvenliğini sağladı ve insani yardımların ulaşmasını kolaylaştırdı.
    . Sierra Leone (1997-2002): İç savaş sırasında BM ve Afrika Birliği güçleri, çatışma bölgelerinde tampon alanlar oluşturarak sivillerin insani yardım operasyonlarını güvenli hâle getirdi.

    Türkiye, Gazze’de benzer bir mekanizmayı hayata geçirerek hem bölgesel liderliğini gösterebilir hem de sivillerin hayatını koruyabilir.

    Türkiye’nin Ahlaki ve Stratejik Sorumluluğu

    Türkiye, diplomatik temkinle hareket ederek hem tarih önünde hem de halkın vicdanında sorumluluğunu yerine getiremiyor. İnsan hakları ihlalleri karşısında somut ve caydırıcı adımlar atılmazsa, sembolik tepkiler sadece PR niteliğinde kalır.

    Atılması gereken adımlar:
    • Büyükelçiyi geri çağırmak ve büyükelçiliği boşaltmak
    • Tüm ekonomik, siyasi, diplomatik, istihbari ve askeri ilişkileri kesmek
    • İsrail’i tanımayı askıya almak
    • Gazze ile İsrail arasında tampon bölge kurmak

    Meşruiyet, Filistin devleti ve Gazze halkının resmi talebi ile sağlanır.

    Artık Rol Yapma Zamanı Geçti

    Türkiye’nin dış politikası, çıkar ve pragmatizm kalkanının arkasına gizlenmiş bir vicdansızlık pratiğine dönüşmüş durumda.

    Soru: Türkiye vicdanını mı yoksa çıkarlarını mı koruyacak?

    Eğer hükümet gerçekten stratejik ve ahlaki bir vizyona sahip olsaydı, bugün Gazze ile İsrail arasında savaş gemileri ile tampon bölge kurulmuş, tüm ilişkiler askıya alınmış ve Filistin devleti ile Gazze halkının resmi talebi doğrultusunda BM yasalarına dayanarak siviller korunuyor olurdu.

    Rol yapmak artık yeterli değil. Türkiye’nin hem tarih önünde hem vicdan nezdinde itibar kazanması, somut, cesur ve halkın rızasına dayalı eylemlerle mümkün olabilir.

  • 1937’den Bugüne Türkiye’de Güvenlik ve İstihbarat Kurumlarının Dönüşümü ve Sonuçları

    1937’den Bugüne Türkiye’de Güvenlik ve İstihbarat Kurumlarının Dönüşümü ve Sonuçları

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu (1923), yalnızca bir siyasi rejim değişikliği değil, aynı zamanda emperyalizme karşı verilmiş bir bağımsızlık mücadelesinin sonucudur. Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları, emperyalist işgalcilere karşı askeri ve siyasi bir zafer kazanmış, Türk milletinin kendi iradesiyle devletini kurmasını sağlamıştır. Bu nedenle Cumhuriyet’in temeli, Atatürk’ün ifadesiyle “tam bağımsızlık” ilkesidir.

    Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu bağımsızlık ruhu yalnızca dış politikada değil, güvenlik, istihbarat ve kolluk kurumlarının işleyişinde de kendini göstermiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), polis ve jandarma teşkilatları ile Milli Emniyet Hizmeti (MEH), doğrudan Türk milletinin çıkarlarını gözetmiş ve halkın bağımsızlığı için çalışmıştır.

    Fakat 1938’de Atatürk’ün vefatıyla birlikte bu çizgi giderek zayıflamış, 1937–1946 arasında devletin yönetici kadroları bağımsızlıkçı felsefeden kopmuştur. 1946 sonrası Batı’ya yöneliş hızlanmış, 1952 NATO üyeliğiyle birlikte Türkiye emperyalizme teslim edilmiştir. Bu süreçte Türk milleti, devletin asli unsuru olmaktan çıkarılmış ve devlet kurumları Türk milletine değil, Batı’ya hizmet eder hale gelmiştir.

    Bu makale, Cumhuriyet’in bağımsızlıkçı çizgiden kopuşunu, güvenlik ve istihbarat kurumlarının dönüşümünü ve anti-emperyalist perspektiften bugünkü tabloyu incelemektedir.

    1937–1946: Bağımsızlıkçı Çizgiden Kopuş

    Atatürk’ün sağlığında Türkiye, hiçbir gücün etkisine girmeyen bağımsız bir devletti. Ekonomide devletçilik uygulanıyor, dış politikada denge korunuyor ve ordu yalnızca Türk milletine bağlı bir yapıda işliyordu. Ancak 1937’den itibaren, özellikle Atatürk’ün hastalığı döneminde, yönetici kadrolarda Batı’ya bağımlı bir anlayış gelişmeye başladı.

    1938’de Atatürk’ün ölümünden sonra bu anlayış tamamen hâkim oldu. İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye’nin bağımsızlıkçı yönü törpülendi. İkinci Dünya Savaşı boyunca tarafsızlık politikası izlenmiş olsa da, savaş sonrasında ülke hızla Batı blokuna yöneltildi. Bu yıllar, anti-emperyalist bakış açısından Cumhuriyet’in bağımsızlık temelinden uzaklaştırıldığı, Atatürk’ün kurduğu devletin adım adım devrildiği yıllardır.

    1945 sonrası gelişmeler bu süreci daha da hızlandırdı. ABD’nin öncülüğünde kurulan yeni dünya düzeninde Türkiye’ye biçilen rol, Batı’nın çıkarlarını korumaktı. Türk milleti, devlet yönetiminde asli özne olmaktan çıkarılarak uluslararası sistemin nesnesi haline getirildi.

    Bu nedenle 1937–1946 arası, Türkiye’de bağımsızlığın kırıldığı, Türk milletinin kendi devletinden uzaklaştırıldığı kritik bir dönemdir.

    1946–1952: Çok Partili Hayat ve Teslimiyet

    1946’da çok partili hayata geçiş, demokrasi söylemiyle meşrulaştırıldı. ABD ile yapılan Kahire Kültür Anlaşması ile ilk defa somut olarak ABD’nin etkisi altına girildi. Anti-emperyalist perspektiften bakıldığında, bu süreç Türkiye’yi Batı’ya bağlamanın bir aracı oldu. Demokrat Parti’nin yükselişi ABD’nin desteğiyle gerçekleşmiş; finansman, propaganda ve uluslararası baskı, Türkiye’nin siyasi sistemini Batı’ya eklemiştir.

    1947 Truman Doktrini ve 1948 Marshall Yardımı, Türkiye’nin bağımsızlığını fiilen ortadan kaldırmıştır. Ekonomik bağımlılık, siyasi bağımlılığı beraberinde getirmiştir. Ordu ve güvenlik kurumları ABD yardımlarıyla şekillendirilmeye başlanmıştır.

    Bu dönemde TSK, polis ve jandarma artık ulusal kurumlar değil, Batı blokunun çıkarlarını gözeten yapılar haline gelmiştir. MEH, CIA ile koordinasyon içinde çalışmış ve Türk milletinin güvenliğini korumak için kurulmuş kurumlar, emperyalizmin denetiminde Türk milletine yabancılaşmıştır.

    1952’ye gelindiğinde teslimiyet tamamlanmıştır. Türkiye, NATO’ya katılarak bağımsızlığını emperyalizme devretmiştir.

    1952: NATO’ya Katılım ve Bağımsızlığın Kaybı

    Türkiye’nin 1952’de NATO’ya katılması, bağımsız bir ulus-devlet olarak varlığının sonudur. NATO üyeliği, askeri, siyasi ve istihbarat alanlarında emperyalizme bağlanmak demektir. Bu tarihten sonra TSK, NATO ordusunun bir parçasına dönüşmüş ve bağımsız hareket etme yeteneğini kaybetmiştir.

    Anti-emperyalist bakış açısından NATO’ya katılmak, yalnızca askeri bir tercih değil, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in teslim edilmesidir. Bu tarihten sonra devletin bütün kurumları “light” versiyonlara dönüşmüştür: TSK light TSK, polis light polis, jandarma light jandarma, MEH light MEH (MİT) olmuştur.

    Türk milletinin değil, emperyalizmin çıkarlarını koruyan bir devlet yapısı inşa edilmiştir. Bu durum, Türklerin devlet yönetiminden dışlanması anlamına gelmektedir.

    Teşkilat-ı Mahsusa, MEH ve MİT: İstihbaratın Dönüşümü

    Osmanlı’nın son döneminde kurulan Teşkilat-ı Mahsusa, doğrudan emperyalizme karşı bir örgütlenmeydi. Birinci Dünya Savaşı yıllarında işgalci güçlere karşı istihbarat, propaganda ve özel harp faaliyetleri yürütmüş ve ulusal direnişin ilk örneklerinden biri olmuştur.

    Cumhuriyet döneminde 1926’da kurulan Milli Emniyet Hizmeti (MEH), Atatürk’ün bağımsızlıkçı vizyonunu sürdürmek için oluşturulmuştur. MEH, Türk milletinin güvenliğini ve bağımsızlığını koruyan bir istihbarat örgütüydü.

    Fakat 1952 NATO üyeliği ile birlikte MEH fiilen sona ermiş, emperyalizme bağlı hale gelmiş ve CIA ile koordineli çalışır duruma getirilmiştir. Böylece bağımsız Türk istihbaratı ortadan kaldırılmıştır.

    1965’te kurulan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), adı “milli” olsa da bağımsız değildi. Kuruluş modeli, Batı ve İsrail istihbarat servisleriyle uyumlu şekilde tasarlanmıştır. MİT, emperyalizme bağlılığın kurumsallaşmasıdır. Türk milletini gözeten, anti-emperyalist hareketleri bastıran bir yapı olarak işleyen MİT, Teşkilat-ı Mahsusa ve MEH’in bağımsızlıkçı misyonunu tamamen tasfiye etmiştir.

    TSK, Polis ve Jandarma’nın Bağımsızlıktan Kopuşu

    TSK, Milli Mücadele’nin ordusuydu. Türk milletinin özgürlüğü için savaşmış, bağımsızlık sembolü olmuştu. Atatürk’ün ordusu tam bağımsızlığın güvencesiydi. Polis ve jandarma da halkın güvenliği için milli bir çizgide faaliyet gösteriyordu.

    Fakat 1952’den itibaren bu kurumlar bağımsızlık karakterlerini kaybetmiştir. TSK, NATO ordusuna bağlanmış; polis ve jandarma Batı güvenlik doktrinlerine göre yeniden yapılandırılmıştır. Türk halkını koruması gereken kurumlar, Batı’nın çıkarlarını koruyan yapılara dönüşmüştür.

    Anti-emperyalist bir perspektife göre 1952 sonrası dönemde Türk ordusu, “Türklerin ordusu” olmaktan çıkmış; emperyalizmin askeri aparatına dönüşmüştür. Polis ve jandarma da emperyalist sistemin yerel uzantıları hâline gelmiştir.

    Türklerin Devlet Yönetiminden Dışlanması

    Cumhuriyet’in kuruluşunda devlet Türk milletine aitti. Türk milleti, kendi iradesiyle kendi kaderini tayin ediyordu. Ancak 1937’den itibaren bu durum değişmiştir. 1946 sonrası Türk milleti devletin asli unsuru olmaktan çıkarılmıştır.

    1952 sonrası süreçte devlet artık Türklerin devleti değildir. Yönetici kadrolar emperyalizme bağlı, Batı hayranı ve Türk milletinden kopuk kesimlerden oluşmuştur. Bu kadrolar, Türk milletinin çıkarlarını değil, Batı’nın çıkarlarını savunmuştur.

    Bugün Türkiye’nin yaşadığı kimlik bunalımı, işte bu süreçten kaynaklanmaktadır. Devlet, Türk milletinden koparılmış ve emperyalizme teslim edilmiştir.

    1952’den Günümüze Emperyalist Müdahaleler ve Türklerin Devletten Koparılması

    1952’de Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle devlet, Türk milletinin elinden alınmış ve emperyalizmin doğrudan denetimine girmiştir. Türkiye, bağımsız bir ulus-devlet olmaktan çıkarak ABD’nin ileri karakolu hâline gelmiştir. ABD yalnızca güvenlik kurumlarını değil, devletin siyasetini, ekonomisini ve kültürünü de kontrol altına almıştır. Türk milleti, kendi devletinde ikinci plana itilmiş ve “devletin sahibi” olma vasfını kaybetmiştir.

    Emperyalizmin bu bağımlılık sürecini sürdürmek için 1960, 1971, 1980, 1997 ve 2016 müdahaleleri organize edilmiştir. Anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı tüm kadrolar tasfiye edilmiş, ABD çıkarlarına bağlı bir siyasal düzen inşa edilmiştir. Her darbe sonrası bağımsızlıkçı subaylar, aydınlar ve örgütler baskı altına alınmış, Türk milletinin devlet üzerindeki etkisi zayıflatılmıştır.

    Bugün yaşanan gelişmeler de bu sürecin devamıdır. Emperyalizme bağlı yöneticiler, “açılım süreci” adı altında Türkiye’nin parçalanmasına hizmet etmiş; mecliste kurulan “BOP Eşbaşkanlığı Komisyonları” ile ülkenin bölünmesinin altyapısı hazırlanmıştır. Türk’ün adının anayasadan çıkarılması ve “Büyük Kürdistan” projesine zemin hazırlanması bir tesadüf değildir. Bu, 1952’de başlatılan teslimiyet sürecinin günümüzdeki somut sonucudur.

    Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’nin politikaları da bu sürecin birer sürdürücüsüdür. Erdoğan’ın “BOP Eşbaşkanlığı” söylemi ve Bahçeli’nin sahte milliyetçilik üzerinden sistemin bekçiliğini üstlenmesi, Türk milletinin bağımsızlıkçı damarını bastırma çabasından başka bir şey değildir. Bugün Türkiye’nin emperyalist projelere eklemlenmesi, Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesinden kopuşun en açık göstergesidir.

    Çözüm ve Öneriler

    Türkiye’nin yeniden bağımsız olabilmesi için anti-emperyalist bir çizgiye dönmesi zorunludur. Atatürk’ün ilke ve devrimleri, bu çizginin temelidir.

    Türk milleti, kendi iradesini sivil, siyasi ve kültürel alanlarda örgütlemelidir. Sendikalar, siyasi partiler, dernekler ve sivil toplum kuruluşları, anti-emperyalist bir çizgide birleşerek halkın iradesini yeniden devletin sahibi hâline getirmelidir.

    Devletin asli unsuru olan Türk milleti, bu şekilde emperyalizmin etkilerini kırabilir ve milli iktidarı yeniden inşa edebilir. Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesi, yalnızca bir tarihsel miras değil, bugün uygulanması zorunlu olan bir yol haritasıdır.

    Milli iktidarın yeniden inşası, yalnızca devlet kurumlarının bağımsızlaşması ile sınırlı kalmamalıdır; toplumun bütün kesimlerinin bu bağımsızlık perspektifini benimsemesi gerekmektedir. Eğitim, kültür ve siyasi bilinçlendirme çalışmaları, milli diriliş için kritik öneme sahiptir.

    Bağımsız bir Türkiye için, örgütlenmiş bir hareket, bağımsız istihbarat ve güvenlik yapıları ile sivil ve askerî alanlarda etkin milli kadroların oluşturulması şarttır. Atatürk’ün mirası, bugünün Türkiye’si için uygulanması gereken somut bir yol haritasıdır. Bu mirasın yeniden hayata geçirilmesi, Türk milletinin devlet üzerindeki asli kontrolünü geri kazanmasını sağlayacaktır.

    Sonuç

    Türkiye Cumhuriyeti 1923’te tam bağımsızlık üzerine kurulmuş, fakat 1937’den sonra bu çizgiden kopmuştur. 1946–1952 arası teslimiyet dönemi yaşanmış ve 1952 NATO üyeliği ile bağımsızlık tamamen kaybedilmiştir.

    Teşkilat-ı Mahsusa’nın anti-emperyalist ruhu, MEH’in bağımsızlıkçı karakteri tasfiye edilmiş; MİT emperyalizme bağlı bir yapı olarak doğmuştur. TSK, polis ve jandarma bağımsızlıktan kopmuş, emperyalist sistemin aparatlarına dönüşmüştür. Bu nedenle günümüz siyasetine hâkim olan Erdoğan ve Bahçeli gibi liderler, BOP çerçevesinde devlet ve millet üzerinde kontrolü sürdürmekte; Türk devletini ve milletini yok etme amacına hizmet etmektedir. Mecliste kurulan BOP-Barrack komisyonu da bu sürecin hızlandırıcı bir aracı olmuştur.

    Bugün devlet, Türk milletinin değil, emperyalizmin çıkarlarının hizmetindedir. Bu durumun değişmesi, Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesine dönmek, Türk milletinin kendi iradesini örgütlemesi ve milli iktidarı yeniden kurması ile mümkündür. Bağımsızlıkçı bir perspektif benimsenmeden, Türkiye gerçek anlamda özgürleşemez ve kendi geleceğini tayin edemez.

    Dolayısıyla, milli diriliş yalnızca tarihsel bir idealle sınırlı kalmamalı; örgütlenmiş bir hareket, bağımsız istihbarat ve güvenlik yapıları ve sivil ile askerî alanlarda etkin milli kadrolar aracılığıyla somutlaştırılmalıdır. Atatürk’ün mirası, bugünün Türkiye’si için uygulanması gereken yol haritasıdır ve bu mirasın yeniden hayata geçirilmesi, Türk milletinin devlet üzerindeki asli kontrolünü geri kazanmasıyla mümkündür.

    Kaynakça
    • Ahmad, Feroz. Modern Türkiye’nin Oluşumu. İstanbul: Kaynak Yayınları, 2015.
    • Zürcher, Erik J. Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. İstanbul: İletişim Yayınları, 2021.
    • Şener, Cemal. Milli Mücadelede İstihbarat. İstanbul: Cumhuriyet Kitapları, 2007.
    • Uyar, Hakan & Akşin, Sina. Çağdaş Türkiye Tarihi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020.
    • Soysal, Mümtaz. Ordu ve Siyaset. Ankara: Bilgi Yayınevi, 1969.
    • Yerasimos, Stefanos. Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye. İstanbul: Belge Yayınları, 1980.
    • Yalçın, Soner. Efendi 2: Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı. İstanbul: Doğan Kitap, 2004.
    • Kodaman, Bayram. Atatürk ve Türkiye’nin Yeniden Doğuşu. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1991.
    • Hale, William. Türkiye’de Ordu ve Siyaset. İstanbul: Hil Yayın, 1994.

  • Bozuk Düzende Sağlam Çark Olmaz: Türkiye’de Sistem Değişimi Üzerine Teorik Bir İnceleme

    Bozuk Düzende Sağlam Çark Olmaz: Türkiye’de Sistem Değişimi Üzerine Teorik Bir İnceleme

    Günümüzde Türkiye’deki mevcut siyasi ve askeri yapının bozukluğu ve bu yapının sağlam bir sistem değişikliği için ne engel teşkil ettiği, sivil ve askeri akademik çevrelerde ciddi bir biçimde tartışılmalıdır. Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimler örnek alınarak, sistem değişikliğinin önündeki engeller ve bu engellerin aşılma yolları incelenmeli ve sistem değişikliği için yeni bir yapılanma yaratılmalıdır. Mevcut sistemin bozukluğuna rağmen, sağlam bir çarkın mümkün olamayacağı ve sistem değişikliğinin ancak sivil ve askerin birlikte örgütlendiği, ideolojik ve kitlesel güçle mümkün olabileceğinin artık anlaşılması gerekmektedir.

    1.  Türkiye’nin mevcut siyasi ve askeri yapısı, dış etkiler ve emperyal bağımlılıklar nedeniyle birçok yapısal çelişkiyi barındırmaktadır. Bu çelişkiler, klasik bir memur zihniyeti ile yönetilen bürokratik yapılar tarafından daha da pekiştirilmektedir. Sistemin işleyişini anlamadan yapılacak reform girişimleri, kağıt üzerinde kalan değişikliklerden öteye geçememektedir.

    Mevcut sistem, dışarıdan dayatılan kurallarla şekillenirken, iç dinamikler ve tarihsel deneyimler genellikle göz ardı edilmektedir. Bu durum, değişimin önünde en büyük engeli oluşturan “sistem içi memur anlayışı”nı ortaya çıkarmaktadır. Memur zihniyeti, çoğu zaman statükoyu korumayı hedefler ve radikal sistem değişikliklerini engeller.

    Bu makalede, Türkiye’de sistem değişikliğinin teorik ve tarihsel ön koşulları ele alınacaktır. Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimler örnek alınarak, mevcut sistemin demokratik ve seçim temelli sınırları tartışılacaktır. Makale, sistem değişiminin ancak örgütlü, ideolojik ve kitlesel güçle mümkün olabileceği tezini savunmaktadır.

    1. Sistem ve Memur Anlayışı

    Devlet bürokrasisi, çoğu zaman değişimin önünde duran en görünür engeldir. Memur zihniyeti, işini “mevzuata uygun” şekilde yürütmeye odaklanır ve sistemi sorgulama gereğini hissetmez. Bu yaklaşım, değişim girişimlerini formaliteden öteye taşıyamaz.

    Bozuk bir düzende sağlam bir çark olamayacağı gerçeği, bürokratik yapıların yapısal sorunlarını gözler önüne sermektedir. Sistem içindeki memurlar, çoğu zaman risk almak yerine mevcut durumu korumayı tercih eder. Bu durum, radikal reformların hayata geçirilmesini neredeyse imkânsız hâle getirir.

    Tarihsel örnekler, bürokratik direncin sistem değişikliklerini nasıl sınırladığını göstermektedir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde, memur zihniyeti birçok reformun yavaşlamasına veya sığ kalmasına neden olmuştur. Atatürk dönemi reformları ise, bürokratik direnci kıracak bir strateji ve kararlılıkla hayata geçirilmiştir.

    Bu nedenle, sistemin değiştirilebilmesi için sadece yasal düzenlemeler ve anayasal uyum yeterli değildir. Sistemin işleyiş mantığını ve bürokratik direnci anlamadan yapılacak girişimler, kısa vadede etkisiz kalır. Sistem değişimi, yapısal ve ideolojik bir dönüşümü gerektirir.

    1. Demokratik Mekanizmaların Sınırlılıkları

    Demokrasi, teorik olarak halkın iradesini yansıtır; ancak bozuk bir düzende işlevi sınırlıdır. Seçimler, var olan yapıyı sadece kozmetik olarak değiştirebilir; sistemin temel çarkları olduğu gibi kalır. Bu durum, seçimlerin ve demokratik mekanizmaların sınırlılıklarını gözler önüne sermektedir.

    Seçimlerin aldatmacası, özellikle Türkiye bağlamında sıkça gözlemlenen bir olgudur. İktidar ve anlaşmalı muhalefet, çoğu zaman emperyal güçlerin güdümünde hareket eder ve sistemin yapısal sorunlarını çözmek yerine mevcut statükoyu korur. Bu bağlamda demokrasi, halkın zamanını çalmak ve sistemin ömrünü uzatmak için bir araç hâline gelir.

    Bölgesel ve küresel güç dengeleri de demokrasi ve seçimlerin sınırlılıklarını derinleştirir. Türkiye gibi jeopolitik açıdan kritik ülkelerde, dış müdahaleler ve ekonomik bağımlılıklar iç siyaseti şekillendirir. Bu nedenle, demokratik süreçler, yapısal dönüşüm için yeterli bir araç değildir.

    Bu bağlamda, sistem değişimi ancak örgütlü, ideolojik ve kitlesel güçle mümkün olabilir. Demokrasi ve seçimler, sadece kısa vadeli kozmetik değişiklikler sağlar; köklü dönüşümler için yetersizdir. Sistem değişikliğinin ön koşulları, tarihsel ve teorik perspektiften ele alınmalıdır.

    1. Tarihsel Perspektifte Sistem Değişimi

    Atatürk dönemi, Türkiye’de sistem değişiminin başarılı bir örneğidir. Mevcut düzenin bozuklukları ve memur zihniyeti karşısında radikal reformlar gerçekleştirilmiştir. Bu reformlar, yalnızca yasal düzenlemelerle değil, ideolojik ve örgütsel bir kararlılıkla hayata geçirilmiştir.

    Silahlı ve kitlesel, ideolojik ve siyasi olarak örgütlü, programlı bir güç, tarihsel olarak sistem değişiminin ön koşullarından biri olmuştur. Atatürk, hem askeri hem de siyasi güç merkezlerini stratejik olarak kullanarak sistemi dönüştürmüştür. Bu durum, memur zihniyetinin sınırlarını aşmak için gerekli olan güç ve kararlılığı ortaya koymaktadır.

    İdeal ve fiili sonuçlar arasında daima fark vardır. Atatürk reformları, teorideki hedeflere ulaşmada başarılı olmuştur; ancak tüm toplumsal yapıyı kısa sürede değiştirmek mümkün olmamıştır. Bu fark, sistem değişiminin karmaşıklığını ve zorluklarını göstermektedir.

    Özetle, tarihsel perspektif günümüzdeki sistem tartışmaları için yol gösterici niteliktedir. Sistem değişimi, yalnızca yasal veya seçim temelli araçlarla değil, örgütlü güç ve ideolojik kararlılıkla mümkün olmaktadır.

    1. Teorik Çerçevede Güç ve İktidar

    Güç ve iktidar, sadece ülke içi değil, küresel ve bölgesel düzeyde de belirleyici unsurlardır. Türkiye özelinde, emperyal güçlerin etkisi ve bölgesel dinamikler, sistem değişimini doğrudan şekillendirmektedir. Bu nedenle, teorik çerçevede güç analizleri kritik öneme sahiptir.

    Asker-sivil ilişkileri, sistem değişiminde belirleyici bir faktördür. Memur zihniyeti ile yönetilen bir ordu, değişimin önünde engel oluşturur. Ancak stratejik ve ideolojik bir vizyonla hareket eden bir güç, sistemi dönüştürebilir. Bu bağlamda, ihtilalcilik kavramı, yalnızca devrimci şiddet anlamında değil, yapısal dönüşümü sağlayacak stratejik bir yaklaşım olarak ele alınmalıdır.

    Teorik olarak, güç merkezi oluşturmak, örgütlü ve kitlesel hareketin ön koşuludur. Sistem değişimi, yalnızca yasal ve demokratik yollarla değil, ideolojik ve örgütsel yapılar üzerinden mümkün olur. Bu durum, Türkiye’deki mevcut siyasi yapı için kritik bir değerlendirmedir.

    Bu durumda, güç ve iktidar ilişkilerinin analizi, sistem değişiminin ön koşullarını anlamak için elzemdir. Tarihsel ve teorik perspektif, gelecekteki olası dönüşümler için yol gösterici olmaktadır.

    1. Geleceğe Dönük Çıkış Yolları (Teorik Tartışma)

    Yeni Atatürkler yaratmak, teorik olarak mümkün ve gereklidir. Toplumsal rahim, liderlik ve kararlılık kavramları, sistem değişiminin temel unsurlarını oluşturur. Bu bağlamda, toplumsal ve askeri örgütlenme, sistem değişimi için kritik öneme sahiptir.

    Kitlesel ve ideolojik örgütlenme, yalnızca güç merkezi oluşturmakla kalmaz; aynı zamanda toplumsal bilinç ve stratejik vizyon kazandırır. Bu bağlamda, sistem değişiminin ön koşulları, silahlı, kitlesel olarak örgütlü ve ideolojik yapıların varlığıyla doğrudan ilişkilidir.

    Demokrasi ve seçim mekanizmalarının sınırlılıkları göz önüne alındığında, uzun vadeli stratejik planlama ve örgütlenme kaçınılmazdır. Bu, Türkiye gibi emperyal etkiler altında olan ülkelerde daha da kritik hâle gelir.

    Netice itibarıyla, sistem değişimi için gereken ön koşullar, tarihsel deneyimler ve teorik analizler ışığında ortaya konmuştur. Örgütlü, silahlı ve ideolojik bir yapı olmadan bozuk düzenler içinde sağlam çarklar oluşturmak mümkün değildir.

    1. Sonuç ve Tartışma

    Bu çalışma, Türkiye’de sistem değişiminin zorluklarını ve ön koşullarını teorik ve tarihsel perspektifle ele almıştır. Memur zihniyeti, demokratik süreçlerin sınırlılıkları ve emperyal etkiler, değişimin önünde engel oluşturan başlıca faktörlerdir.

    Tarihsel örnekler, özellikle Atatürk dönemi devrimleri, sistem değişiminin yalnızca yasal ve demokratik yollarla değil, örgütlü ve ideolojik güçle mümkün olduğunu göstermektedir. Bu durum, günümüzdeki sistem tartışmaları için de yol gösterici niteliktedir.

    Geleceğe dönük stratejiler, silahlı, kitlesel, siyasi ve ideolojik örgütlenmeye dayanmalıdır. Yeni Atatürkler yaratmak, yalnızca sembolik değil, yapısal ve teorik bir gerekliliktir. Bu bağlamda, sistem değişimi için gereken ön koşullar, tarihsel deneyimler ve teorik analizler ışığında ortaya konmuştur.

    Sonuç olarak, bozuk düzende sağlam çark oluşturmak mümkün değildir; ancak örgütlü, ideolojik ve kitlesel güçle sistem değişimi teorik ve fiili olarak mümkün hâle gelir.

    Kaynakça
    1. Zürcher, E. J. Turkey: A Modern History. I.B. Tauris, 2017.
    2. Mango, Andrew. Atatürk: The Biography of the Founder of Modern Turkey. Overlook Press, 2002.
    3. Ahmad, Feroz. The Making of Modern Turkey. Routledge, 1993.
    4. Lewis, Bernard. The Emergence of Modern Turkey. Oxford University Press, 2001.
    5. Keyder, Çaglar. State and Class in Turkey: A Historical Perspective. Verso, 1987.
    6. Hanioğlu, M. Şükrü. Preparation for a Revolution: The Young Turks, 1902–1908. Oxford University Press, 2001.
    7. Zürcher, Erik J. Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. İstanbul: İletişim Yayınları, 2008.

  • Rus turistler için yine en uygun tatil rotası Türkiye…

    Rus turistler için yine en uygun tatil rotası Türkiye…

    Turvizor’un araştırmasına göre, bu yaz Rusya’nın tatil merkezi Soçi’de beş yıldızlı otellerde iki kişi için bir haftalık konaklama ortalama 197 bin rubleye ulaştı. Bu rakam, başta Türkiye olmak üzere birçok popüler tatil destinasyonunun oldukça üzerinde.

    Yazıyoruz uyarıyoruz ama Ruslar yine de Türkiye’den vaz geçmiyor. Antalya’daki otelleri çok lüks görüyorlar. Erken rezervasyon fiyatları da düşürüyor. Antalya ve Alanya’daki oteller şimdiden doldu.

    Araştırmaya göre aynı standartlarda bir haftalık tatilin maliyeti Alanya’da 117 bin ruble, Şarm el-Şeyh’te 108 bin, Hurgada’da 99 bin, Dubai’de 90 bin ruble civarında. En uygun fiyatlı seçenek ise Tayland’ın Phuket adası oldu;

    Travelata.ru, yaz satışlarının %26 yükseldiğini, ancak bunların %90’ından fazlasının yurt dışı turları olduğunu açıkladı.

    TürkRus’ta yer alan haberde, araştırmaya göre aynı standartlarda bir haftalık tatilin maliyeti Alanya’da 117 bin ruble, Şarm el-Şeyh’te 108 bin, Hurgada’da 99 bin, Dubai’de 90 bin ruble civarında. En uygun fiyatlı seçenek ise Tayland’ın Phuket adası oldu; burada iki kişi için bir haftalık tatil ortalama 56 bin rubleye bulunabiliyor. Bu verilerle Soçi, fiyat açısından Türkiye dahil yabancı rakiplerini geride bırakarak en pahalı destinasyonlardan biri haline geldi.

    Soçi’de yalnızca standart oteller değil, zenginler için özel konseptli tesisler de dikkat çekiyor. Şehir merkezinde özel plaj ve geniş park alanlarına sahip tasarım apartmanlarda bir haftalık tatil için 1,5 ila 2,3 milyon ruble talep ediliyor. Üstelik Soçi’deki çoğu otel, Türkiye ve Mısır’daki yaygın “her şey dahil” sistemini sunmuyor; kahvaltı ile sınırlı paketler tercih ediliyor. Bu durum, fiyat/performans açısından Soçi’yi birçok turist için daha az cazip hale getiriyor.

    Yüksek fiyatların etkisiyle Rusya içi tatillere olan ilgi de azalmış durumda. Intourist verilerine göre 2025 yazında Rusya içi rezervasyonlar geçen yıla kıyasla %56 düştü. Buna karşın toplam tatil satışları %6 artarken, büyümenin tamamı yurtdışı destinasyonlardan geldi.

    Travelata.ru, yaz satışlarının %26 yükseldiğini, ancak bunların %90’ından fazlasının yurt dışı turları olduğunu açıkladı. Ostrovok da benzer şekilde yurtdışı otel rezervasyonlarında %25 artış kaydetti. Uzmanlar, Soçi’deki fiyatların Türkiye gibi rekabetçi destinasyonlardan bile yukarıda seyretmesinin Rus turistleri hızla yurt dışına yönlendirdiğine dikkat çekiyor.

    Antalya Ticaret ve Sanayi Odası (ATSO) Yönetim Kurulu Başkanı Yusuf Hacısüleyman, Ağustos ayı meclis toplantısında turizmin antalya ekonomisinin lokomotif sektörlerinden biri olduğunu vurgularken, sektörde henüz anlamlı bir iyileşme görülmediğini ifade etti.

    Hacısüleyman, “Sadece yüzde 1’lik küçük bir değişimden bahsediyoruz. Bu sektörün genel durumu açısından yeterli değil” dedi. Artan yatak kapasitesini karşılayacak talep hacmine ihtiyaç olduğuna dikkat çeken Hacısüleyman, geçen yıldan bu yana kârlılık oranlarında düşüş yaşandığını ve maliyet artışlarının bu durumu etkilediğini belirtti.

    Turizmin ülke ekonomisine yansımasının fiyat artışları şeklinde görüldüğünü söyleyen Hacısüleyman, “Artık insanlar eskisi gibi dışarıda harcama yapamıyor, tatil bütçelerine öncelik veriyor” dedi.

    Başkan Hacısüleyman, Antalya’daki planlama eksikliğine de değinerek, “Henüz hangi iş yerlerinden ne kadar açılacağını, hangi mahalleye kaç restoran, market veya eczane gerektiğini bilimsel olarak belirleyen bir çalışma yok. ATSO olarak bu çalışmayı başlatmayı planlıyoruz” ifadelerini kullandı.

    Projeyi uzun soluklu bir çalışma olarak tanımlayan Hacısüleyman, mahalle bazlı nüfus, iş kapasitesi ve sektörel dağılım analizlerini içerecek bir model üzerinde çalışacaklarını açıkladı. Başkan, “Antalya kısa süreli değil, uzun yıllar yaşanacak bir şehir. Planlı bir stratejiyle turizm potansiyelini en iyi şekilde kullanmalıyız. Bu çalışma için yeni bütçe döneminde kaynak aktarımı talep edeceğiz” diye konuştu.

  • Rusya’ya ambargo kalkarsa turizm nefes alır…

    Rusya’ya ambargo kalkarsa turizm nefes alır…

    Savaşlar arkasından ambargoları getiriyor. Bir ülke ambargo yediği andan itibaren de çöküş başlıyor. Bugün Rusya’nın durumu böyle. İlgililer “Rusya’ya ambargo kalkarsa turizmde yaşanan kriz aşılır” diyor.

    Covid-19 pandemisinin ardından küresel boyutta turizm sektöründe önemli kayıplar yaşandı. Amerika kıtasından tutun da Afrika’ya, Uzak Doğu’dan Avrupa’ya tüm dünyayı etkileyen bu kriz nedeniyle ülkeler turizm gelirlerinde milyonlarca zarara uğradı. Bu anlamda kendi tanıtımını yapan ülkeler hızla toparlanma sürecine girerken Türkiye ve Avrupa’nın güneyindeki ülkelerinin toparlanması enflasyon nedeniyle zor oluyor.

    Örneğin; Türkiye’ye gelen yabancı ziyaretçi sayısı, Temmuz 2025’te bir önceki yıla göre yüzde 5 azalarak 6.97 milyona düştü. Bu rakam, turizmin lokomotifi olan Türkiye için kötü bir rakam. Erdinç Cündübeyoğlu’nun dikGazete’de yer alan haberinde göre, bunun tek sebebi enflasyon. Küresel çapta hissedilen ekonomik krizler nedeniyle Türkiye’de de yaşanan enflasyon, turizmi baltalamaya yetti.

    Birçok Avrupa ülkesinde de bu durum söz konusu. Kültür başkentleri, bu durumdan daha az etkilenirken turizm gelirlerinin büyüğünü yaz turizminden elde eden ülkelerde ise zarar daha büyük olmuş oldu.

    Rusya’ya bakacak olursak hem turist kabulünde öncü ülkelerden olan hem de nüfusa oranla birçok ülkeye turist gönderen Rusya için durum bambaşka. Hala devam eden Ukrayna-Rusya çatışmaları, Rus turizmini olumsuz yönde etkiliyor. Ancak Rus hükümeti tarafından yapılan turizm yatırımları günümüzde olmasa da gelecek için ümit verici.

    Rusya’nın, Abhazya başta olmak üzere kendi turizm sahillerine de yaptığı yatırımların meyvesini önümüzdeki yıldan itibaren toplayacağı kesin. Çünkü, Sovyetler Birliği döneminden beri tatil kültürü edinen Rus turistlerin durağan dönemden sonra turistik bölgelere daha fazla ilgi göstereceğini düşünüyorum. Ayrıca, Ukrayna’nın Rus turizm kentlerini hedef alan saldırıları, Rus turistlerde büyük panik yaratmadı. Bu yıl Ruslar yine de Soçi gibi yaz turizminin lider kentlerine giderek yaz dönemlerini geçirmeye devam ediyor.

    Bundan sonraki yıllarda da Rus turistlerin Soçi ve Krasnodar ve Kırım’ın turistik sahillerine akın edeceğini, bunun yanı sıra Abhazya ve Gürcistan’a talebin daha da artacağını düşünüyorum. Özellikle Gürcistan hükümeti ile Rus hükümeti arasında gelişen diyaloğun yaz turizmi için daha da güvence oluşturacağı, aynı zamanda Rus yatırımcıların Abhazya’ya olan yatırımlarının önümüzdeki yıllarda daha da etkili olacağını düşünüyorum.

    Karayolu ulaşımının yanı sıra Abhazya’ya hava yolu ve deniz yolu ulaşımının arttırılması ve geliştirilmesi, bölge turizmi açısından önemli bir yer tutuyor ve Rus turistler için bu bölgelere gitmek daha cazip hale gelecek. Ancak Türkiye için aynı şeyi söylemek pek olası değil. Türkiye’de yaşanan ekonomik sorunlar ve enflasyon, Rus turistlerin bu ülkeye olan talebini daha da düşürebilir.

    Rusya ve Ukrayna arasında devam eden çatışmaların yanı sıra batılı ülkeler ile Rusya arasında devam eden politik gerilim, turizmi olumsuz yönde etkilerken hala çatışma sürecinin sona ermesine yönelik devam eden müzakere süreçleri etkili olursa önümüzdeki yıldan itibaren Rusya’ya uygulanan ekonomik ve ulaşım ambargolarının kalkacağını düşünüyorum.

    Bu Rusya’nın lehine değil ambargo uygulayan batılı ülkelerin lehine bir karar olacaktır. Uygulanan ambargolar batılı ülkelerin ekonomilerini olumsuz yönde etkiledi. Turizm gelirleri de bu kayıpların öncüsü durumunda. Batılı ülkeler, sorumluluk alır ve Rusya’ya uygulanan ambargoları kademeli de olsa kaldırma kararı alırsa özellikle Avrupa’da yaşanan turizm krizinin de önüne geçilecektir.

    Şunu unutmamak gerekir; Ruslar, Avrupa turizmi için önemli bir halk. Yoğun nüfusları ve turizm kültürünün olması nedeniyle Ruslar asla kaybedilemez konumdalar; batılı ülkeler bunu anladığı takdirde küresel turizm krizinin büyük ölçüde önüne geçilecektir.

  • Ay çiçek yağına güç yetmiyor…

    Ay çiçek yağına güç yetmiyor…

    Hasat dönemi olmasına rağmen ayçiçeği fiyatlarındaki artış, rafları da ısıtmaya başladı. Son iki haftada ayçiçeği yağı fiyatlarına 35 lira zam yapılırken, zincir marketlerde en ucuz 5 litrelik ayçiçek yağı 385 liraya yükseldi. İlgililer “Bu fiyatlar durmayacak. Sıkıntın büyüğüne hazır olun” diyor.

    Türkiye’de ayçiçeği hasadının sürdüğü bugünlerde hem yağlık ayçiçeği çekirdeğinde hem de raflardaki ayçiçek yağında fiyat artışları hız kazandı.

    Bölgelere göre değişen fiyatlar dikkat çekerken, piyasada yağlık ayçiçeği çekirdeğinin kilogram fiyatı 32,5 – 33 lira aralığına kadar yükseldi. Bu işin sonu nereye varır bu soruya henüz cevap bulunamadı.

    Hasat döneminde Trakya Birlik, 44 randımanlı çekirdeğin kilosunu 28 liradan alırken, Konya Şeker ise bir hafta vadeli alım fiyatını 32 lira olarak açıkladı. Geçtiğimiz hafta Ceylanpınar TİGEM’in açtığı ihale ise 33 liradan sonuçlandı. Bölgelere göre değişen fiyatlar dikkat çekerken, piyasada yağlık ayçiçeği çekirdeğinin kilogram fiyatı 32,5 – 33 lira aralığına kadar yükseldi.

    Dünya Gazetesinden Mehmet Gülel’in haberine göre raflarda da son iki haftada yüzde 10,1 zam yaşandı. Zincir marketlerde en ucuz 5 litrelik ayçiçek yağ iki hafta önce 349,5 lira iken bugün 385 liraya çıktı.

    En yüksek 5 litrelik ayçiçek yağı fiyatı ise 460 lira seviyesinde bulunuyor. Rafta ayçiçek yağının fiyatı yılbaşından bu yana 80 lira artış gösterdi. Sektör temsilcileri, artış trendinin sürmesi halinde raf fiyatlarının kısa sürede 400 lira barajını aşmasının beklendiğini ifade ediyor.

    Ayçiçek yağı fiyatları yurtdışında olduğu gibi iç piyasada da artış gösteriyor. Uluslararası piyasalarda ham ayçiçek yağının ton fiyatı bin 280 dolara yükselirken,
    iç piyasada ise son dönemde artan grafikle 73 bin lira seviyesine çıktı.

    Şimdi kara kara düşmek zorundayız:

    Yakında fiyatı giderek artan ayçiçeği yağını ithal etmek de zorlaşabilir. Aileler bunun muhasebesini yapıyor.

    İzmir’in bereketli topraklarıyla ünlü Tire ilçesi, zengin tarımsal potansiyeliyle Ege Bölgesi’nin önemli üretim merkezlerinden biri konumunda. Ancak bu bereketin ardında, çiftçilerin yaşadığı zorluklar ve çözüm bekleyen sorunlar da yer alıyor.

    Tire, coğrafi yapısı ve iklimi sayesinde çok çeşitli tarım ürünlerine ev sahipliği yapıyor. İlçe, özellikle süt ürünleri ve incir ile ün kazanmış durumda.

    Yüksek kalitede üretilen Tire sütü, Türkiye’nin dört bir yanına gönderilirken, ilçenin meşhur Tire yoğurdu ve tereyağı da gastronomi dünyasında kendine özel bir yer edinmiştir.

    Ayrıca Tire, incir üretiminde de önemli bir rol oynuyor. Meşhur Lop İnciri ve Sarı Lop İnciri gibi çeşitler, hem iç pazarda hem de ihracatta büyük talep görüyor.

    Tire’nin verimli topraklarında yetişen diğer önemli ürünler arasında;

    Zeytin ve Zeytinyağı: Kaliteli zeytin ve zeytinyağı üretimi, ilçenin ekonomisine önemli katkılar sağlıyor.

    Meyve ve Sebzeler: Enginar, kiraz, nar, şeftali ve çilek gibi ürünler, hem taze tüketim hem de sanayi için yetiştiriliyor.

    Tahıllar: Buğday, arpa ve mısır gibi tahıl ürünleri de önemli bir üretim kalemini oluşturuyor.

    Çiftçilerin Sorunları ve Talepleri de bitmiyor.

    Sorunların başında, artan üretim maliyetleri geliyor.

    Gübre, ilaç, tohum ve mazot fiyatlarındaki yükseliş, çiftçilerin kâr marjını düşürüyor ve üretim yapmalarını zorlaştırıyor. Çiftçiler, girdi maliyetlerindeki bu artışların kontrol altına alınmasını ve desteklerin artırılmasını talep ediyor.

    Bir diğer önemli sorun ise pazarlama ve ürün değerlemesi. Ürünlerin tarladan tüketiciye ulaşana kadar yaşadığı fiyat farkı, çiftçilerin emeğinin karşılığını alamamasına neden oluyor. Ürünlerin kalitesine göre fiyatlandırılmaması ve pazarlama kanallarındaki sıkıntılar, çiftçileri aracılara bağımlı kılıyor.

    Çiftçiler ayrıca tarımsal sulama ve kuraklık gibi çevresel faktörlerden de endişe duyuyor. Sulama altyapısının yetersiz olduğu bölgelerde, verim kayıpları yaşanıyor. İklim değişikliğinin etkileriyle mücadele edebilmek için, daha modern ve verimli sulama yöntemlerine geçiş yapılması gerekiyor.

    Tireli çiftçiler, sorunlarının çözümü için kooperatifleşme ve bir araya gelme çabalarını artırıyor. Yetkililerden de bu konularda destek bekleyen çiftçiler, Tire’nin tarım potansiyelini korumak ve gelecek nesillere aktarmak için mücadele ediyor.

  • Yapılan Çalışmalar Geleceğin Tarımına Işık Tutuyor

    Yapılan Çalışmalar Geleceğin Tarımına Işık Tutuyor

    SHARInG-MeD Projesi Kapsamında Akdeniz Kurak Alanlarında Toprak Sağlığı ve Tarımsal Dayanıklılığın Güçlendirilmesi Konusunda Yapılan Çalışmalar Geleceğin Tarımına Işık Tutuyor

    Akdeniz havzasında iklim değişikliğinin etkileri belirgin düzeydedir; bölge topraklarının yaklaşık %70’inde bozulma saptanmış, toprak kalitesi ve verimliliği düşmüştür. Bunula birlikte bir tarafta kuraklık, diğer tarafta mevcut sucul ekosistemlerin azalması ile doğal biyoçeşitliliğin azalması yeniden iklim değişimlerine neden olan faktörleri tetiklemektir. Diğer taraftan aran kimyasal kullanımı, kulanım yoğunluğuna bağlı artan plastik karışımı toprak sağlığını bozmaktadır. Bu durum Avrupa Birliği Toprak Bürosu ve FAO gibi kuruluşların gündeminde olup, arazi bozulumunun Avrupa ekonomisine yıllık yaklaşık 50 milyar avro maliyet getirdiği ifade edilmektedir. Aşağıda mevcut bilgilerden ve uydu verileri kullanılarak üretilen haritalarda kuraklık ile arazi bozulumunun en yoğun Akdeniz’de yaşandığını göstermektedir.

    “Akdeniz Kurak Alanlarının İklim Değişimleri ve Toprak Bozulması Sonucu Bozulan Toprak Sağlığının ve Tarımsal Dayanıklılığın Sağlanması (SHARInG-MeD (Soil Health And Agriculture Resilience Through An Integrated Geographical Information System Of Mediterranean Drylands))” projesi kapsamında laboratuvarımız, geniş ölçekli toprak analizleri ve arazi çalışmaları yürütmektedir. Bu çalışmalar, kuraklık ve arazi bozulumuna karşı tarımsal dayanıklılığı artırmayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda SHARInG-MeD projesi hakkında TRT’ye laboratuvarımızda yürütülen çalışmalar hakkında ekteki videodaki bilgileri açıkladık.

    https://www.facebook.com/share/v/15ttVAg1R8

    Aşağıda son dönemlerde üretilen küresel haritalar iklim değişimlerine bağlı kuraklık ve arazi bozulmasının en yağın yaşandığı bölgeler içinden en yağın Akdeniz bölgesinde yaşanmaktadır. Bu bağlamda PIRIMA bu konuda son dönemlerde milyarlarca Euro ‘lük projeler üretmektedir. Bu bağlamda bizlerinde içinde oluğu laboratuvarlar geniş kapsamlı bir toprak analizleri, arazi çalışmaları ile kuraklığa, arazi bozulmasına karşı tarımsal dayanıklılığı artıracak proje yürütülmektedir.

    Türkiye ölçeğinde jeoloji, arazi yapısı, arazi kullanımı ve bitki örtüsü farklılıklarını temsil eden 120 farklı lokasyonda; tarım ve doğal/orman alanlarında 0–20 cm ve 20–30 cm derinliklerden bozulmuş ve bozulmamış toprak örnekleri alınmıştır. Toplam 480 örnek, toprakları alarak toprak fiziksel, kimyasal ve biyolojik bütün analizleri yapılarak toprak yapılarına ve iklim verilerine dayalı toprak sağlığının geliştirilmesi ve tarımsal yapıların iklime dayanıklılığının sağlanmasını belirlemeye çalışmaktayız. Alınan topraklar temel analizler için İtalya/Pisa Üniversitesi, nematod analizleri için örneklerin yaklaşık %10’u Fas/Ibn Zohr Üniversitesi, mikrobiyolojik ve genom analizleri için yine yaklaşık %10’u İspanya/Granada Üniversitesi laboratuvarlarına gönderilecektir. Analizler sorası elde edilecek veriler toprak haritaları üretimi için sayısallaştırılarak toprak haritalarına işlenecek ve bütüncül toprak yönetimi modelleri oluşturulacaktır. Böylece iklim verileri ve toprak göstergeleri entegre edilerek toprak sağlığının geliştirilmesi ve tarımsal yapıların iklimsel risklere dayanıklılığının artırılması hedeflenmektedir.

    Türkiye toprakları ekseninde SHARInG-MeD proje toplantısı ve yaz okuluna davet

    Mevcut bilgi birikimi ve çalışmalarımız bağlamda toplum katmanında çiftçiler, üreticiler, akademik çevreler, öğrenciler ve duyarlı kesimleri toprak sağlığı ve sürülebilir toprak yapısı konusunda daha duyarlı olmaya çağırıyoruz.

    Projemizin ikinci Olağan Toplantısı ve konu ile ilgili Yaz Okulu, 1–4 Eylül 2025 tarihlerinde Çukurova Üniversitesinde gerçekleştirilecektir. Katılım ve ilginiz beklenmektedir.

                                                                                                            27 Ağustos 2025, Adana

  • Netanyahu, 1915 olaylarını ‘Ermeni soykırımı’ olarak tanıdı

    Netanyahu, 1915 olaylarını ‘Ermeni soykırımı’ olarak tanıdı

    İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı sırasında Ermenilere, Rumlara ve Asurilere karşı gerçekleştirdiği iddia edilen 1915 olaylarını ülke tarihinde ilk kez “soykırım” olarak tanımladı.

    Ermeni asıllı sunucu Patrick Bet-David ile yaptığı bir podcast söyleşisinde Netanyahu, “Sanırım (‘soykırımı’) tanıdık. Sanırım Knesset bu yönde bir karar aldı,” dedi. Ancak İsrail parlamentosunda böyle bir yasa tasarısı kabul edilmiş değil.

    Netanyahu, bugüne kadar hiçbir İsrail Başbakanı’nın bu kitlesel katliamları neden tanımadığı sorulduğunda ise, “Az önce tanıdım. İşte bu kadar,” yanıtını verdi.

    Konu ile ilgili Dışişleri bakanlığının açıklaması şu şekilde

    No: 178, 27 Ağustos 2025, Netanyahu’nun 1915 Olaylarına Dair Açıklaması Hk.

    Netanyahu’nun 1915 olaylarına ilişkin açıklaması, geçmişteki acı olayları siyasi saiklerle istismar etmeye yönelik bir girişimdir.

    Filistin halkına karşı işlenen soykırımdaki rolünden ötürü yargılanmakta olan Netanyahu, kendisinin ve hükümetinin işlediği suçları örtbas etmeye çalışmaktadır.

    Tarihi ve hukuki gerçeklerle bağdaşmayan bu beyanı kınıyor ve reddediyoruz.

  • İktidarın Gölgesinde İstihbarat: Hakikatin Kaybı ve Devletin Körlüğü

    İktidarın Gölgesinde İstihbarat: Hakikatin Kaybı ve Devletin Körlüğü

    Modern devletlerin güvenliği, yalnızca orduların büyüklüğü veya ekonomik güçle ölçülemez; gerçek güç, devletin en rahatsız edici gerçeklerle bile yüzleşebilme kapasitesinde yatar. Bu kapasitenin en önemli araçlarından biri, bilimsel hareket eden, makro mikro analizler yapabilen, bağımsız ve liyakatli ve anayasaya , kanunlara, devletine, milletine ve vatanına bağlı ve özerk bir istihbarat servisidir. Ancak istihbarat kurumlarının siyasallaşması, yani iktidarın hoşuna gidecek raporlar üretmeye yönlendirilmesi, devleti yalnızca bilgi eksikliğine değil, stratejik körlüğe ve kurumsal çürümeye sürükler. Tarihsel örnekler, hem otoriter hem demokratik rejimlerde siyasallaşmış istihbaratın devletleri nasıl beklenmedik krizlere karşı savunmasız bıraktığını göstermektedir. Bu makale, bilişsel esaret ve negatif seçilim kavramları çerçevesinde, farklı tarihsel ve güncel vaka analizleri üzerinden siyasallaşmanın devletler üzerindeki uzun vadeli etkilerini incelemektedir.

    İstihbaratın Doğası ve Tehdit Algısı

    Modern devletlerin en kritik güvenlik aygıtlarından biri olan istihbarat kurumları, yalnızca dış düşmanlara karşı değil, iç toplumsal dinamiklere yönelik analizleriyle de devletin bekasını güvence altına alır. İstihbaratın temel işlevi, hakikati çarpıtmadan, en rahatsız edici boyutlarıyla siyasal karar alıcılara sunmaktır. Ancak bu işlev, kurum siyasallaştığında ortadan kalkar.

    Siyasallaşmış istihbarat, artık hakikati değil, iktidarın görmek istediği manzarayı üretmeye başlar. Böylece devlet, kendi uydurduğu bir yanılsamanın içinde yaşamaya mahkûm olur. Tarih, bu yanılsamanın kısa vadede rejimlere konfor sağladığını, uzun vadede ise devletlerin çöküşünü hızlandırdığını göstermektedir.

    Bu nedenle istihbaratın siyasallaşması, yalnızca bir kurumsal yozlaşma değil, aynı zamanda devletin varoluşsal güvenlik kapasitesini kaybetmesidir.

    İdeolojik Rehin Alma: Bilişsel Esaret

    Akademik literatürde “bilişsel esaret” olarak adlandırılan olgu, istihbaratın analiz kapasitesinin iktidarın ideolojik öncelikleri tarafından esir alınmasını ifade eder. Bu durumda istihbaratçılar, gerçek tehditleri analiz etmek yerine, liderin hoşuna gidecek raporlar üretir.

    Örneğin, İran Devrimi öncesinde ABD istihbarat raporlarının Şah rejiminin istikrarını abartması, Jervis (2010) tarafından bu sürece örnek gösterilir. İstihbarat, rejimin görmek istemediği toplumsal öfkeyi saklamış, bunun sonucunda ise ABD ve Şah büyük bir sürprizle karşılaşmıştır.

    Bilişsel esaretin en tehlikeli yönü, kurumsal hafızayı ve eleştirel kapasiteyi felce uğratmasıdır. Hakikati saklayan bir kurum, devlet için değil, iktidarın günübirlik siyasi ihtiyaçları için çalışır hale gelir.

    Sadakatin Çürüten Gücü: Negatif Seçilim

    İstihbaratın siyasallaşmasının bir diğer boyutu “negatif seçilim”dir. Burada liyakat değil, sadakat yükselme kriterine dönüşür. Eleştirel, sorgulayıcı ve cesur analistler sistemden dışlanırken; sessiz, uyumlu ve sorgulamayan personel yükselir.

    Betts (2007) bu süreci “parazit bürokrasi” olarak tanımlar. Yani istihbarat artık devleti korumak için değil, kendisini yeniden üretmek için var olur. Bu, kurumu giderek bir yankı odasına çevirir.

    Negatif seçilim, yalnızca kurumsal kapasiteyi düşürmez; aynı zamanda istihbaratın dış rakipler karşısında öngörülebilir ve kolay manipüle edilebilir hale gelmesine yol açar. Böylece devlet, hem içeride hem dışarıda kırılganlaşır.

    Tarihsel Vaka İncelemeleri

    İran’ın SAVAK’ı

    Şah döneminde SAVAK, özellikle sol hareketler, sendikalar ve entelektüellere odaklanmıştı. Kurum, rejimin hoşuna gidecek raporlar üretmekle yükümlüydü; bu da bilişsel esaret ve negatif seçilimin klasik örneğini oluşturur. İran’ın kırsal kesimlerinde ve camilerde yükselen dini muhalefet göz ardı edildi. SAVAK’ın raporları, Şah’ın görmek istediği gerçekleri doğrulayan propaganda metinlerine dönüştü. Abrahamian (1999), bu durumun devrimi öngöremeyen bir körlüğe yol açtığını belirtir.

    Siyasallaşmanın etkisi yalnızca yanlış önceliklendirmeden ibaret değildi; kurum içindeki liyakate dayalı hiyerarşi yerine sadakat kriteri hâkim olmuş, eleştirel analistler tasfiye edilmişti. Bu, stratejik körlüğü derinleştirerek, toplumsal değişimlerin erken uyarı sinyallerini gözden kaçırmalarına yol açtı. 1979 İslam Devrimi gerçekleştiğinde, SAVAK hem toplumsal hem de uluslararası tehditleri analiz etmekte başarısız olmuştu.

    SSCB’nin KGB’si

    Sovyetler Birliği’nde KGB, doğrudan Parti çizgisine bağlıydı. Afganistan işgali ve ekonomik krizlerin boyutları Politbüro’ya tam olarak aktarılmadı. Andrew ve Mitrokhin (2000), KGB’nin siyasallaşmasının, rejimin kritik hataları görmesini engelleyerek Sovyet çöküşünü hızlandıran unsurlardan biri olduğunu vurgular.

    KGB örneği, istihbaratın “rejim sadakati” ile “devlet güvenliği” arasındaki çelişkinin nasıl felaket doğurduğunu gösterir. Kurum, dış politikadaki tehditleri veya ekonomik zorlukları iktidarın hoşuna gitmeyen biçimde raporlamaktan kaçındı; sonuç olarak Sovyetler Birliği, stratejik reflekslerini kaybederek dış ve iç baskılara karşı savunmasız hâle geldi.

    Mısır’ın Mukhabarat’ı

    Mübarek döneminde Mukhabarat, devletin güvenliğini sağlamak yerine, rejimin iç muhalefeti bastırmaya odaklandı. Halkın hoşnutsuzluğunu, ekonomik krizleri ve sosyal gerilimi raporlamaktan kaçındı. Lust (2014), Arap Baharı sırasında bu körlüğün, rejimin devrime hazırlıksız yakalanmasına yol açtığını belirtir.

    Mukhabarat örneği, siyasallaşmanın sadece iç güvenliği değil, toplumsal dinamikleri de körleştirdiğini gösterir. Kurum, rejime hizmet eden bir propaganda aracına dönüştüğünde, devletin gerçek tehditleri görme kapasitesi ciddi biçimde azalmıştır.

    Almanya’nın Stasi’si

    Doğu Almanya’nın Stasi’si, partiye sadık bir güvenlik aygıtıydı. Kurum, toplumun her kesimini izlemek için geniş bir muhbir ağı kurdu. Ancak bu yoğun baskı, toplumsal huzursuzluğu ortadan kaldırmak yerine derinleştirdi. 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması, Stasi’nin devasa yapısının stratejik körlük içinde olduğunu ve gerçek tehditleri göremediğini ortaya koydu.

    Stasi örneği, siyasallaşmış istihbaratın uzun vadeli devlet güvenliğini nasıl zayıflattığını göstermektedir. Kurum, ideolojik düşmanları önceliklendirdiği için, halkın geniş çaplı muhalefetini göz ardı etmiş ve devletin çöküş sürecine katkıda bulunmuştur.

    Pakistan’ın ISI’sı

    ISI, Güney Asya’da ordunun ve siyasi elitlerin çıkarlarını koruyan bir aktör hâline geldi. Kurum, farklı dönemlerde siyasi partileri destekleyip zayıflatmak için kullanıldı ve demokratik süreçlerin kesintiye uğramasına yol açtı. Ayrıca, radikal gruplarla ilişkileri, Pakistan’ın uzun vadeli güvenliği için ciddi bir tehdit oluşturdu.

    ISI örneği, siyasallaşmanın yalnızca kurumsal çürüme değil, aynı zamanda devletin kendi içinde beslediği tehditlere karşı savunmasız kalmasına yol açtığını gösterir. Kurum, devletin gözü olmaktan çıkarak, belirli siyasi çıkarları koruyan bir araç hâline gelmiştir.

    ABD’nin CIA’sı (Irak 2003)

    2003 Irak işgalinde CIA, Bush yönetiminin savaş gündemini destekleyecek raporlar üretti. Sonradan kitle imha silahlarının bulunmadığı ortaya çıktı (Pillar, 2006). Bu durum, emperyalist bir rejimde bile siyasallaşmanın istihbarat kurumlarını manipülasyona açık hâle getirebileceğini gösterir.

    CIA örneği, siyasallaşmanın stratejik körlüğe nasıl yol açtığını ve devletin uluslararası güvenilirliğini nasıl zedelediğini anlamak için kritik bir vakadır.

    Türkiye’nin MİT’i

    Türkiye’de MİT, özellikle son yıllarda siyasi iktidarla yakın ilişkisi nedeniyle bağımsızlığı tartışılan bir kurum hâline gelmiştir. Wikileaks belgelerinde, islamcı İbrahim Kalın’ın, MİT’in ABD ile ilişkilerinde “en güvenilir muhataplardan biri” olarak gösterilmesi, kurumsal kredibiliteyi tartışmalı hâle getirmiştir (Wikileaks, 2011).

    Siyasi önceliklerle uyumlu raporlamanın yaygınlaşması, kurumun gerçek tehditleri görmesini engeller ve stratejik körlüğü derinleştirir. Bu durum, devletin dış ve iç güvenlik reflekslerini zayıflatmakta ve MİT’in yalnızca iktidara hizmet eden bir araç hâline gelmesine yol açmaktadır.

    Stratejik Körlük ve Devletin Çöküşü

    Siyasallaşmış istihbaratın en kritik ve uzun vadeli etkisi, devletin stratejik körlüğü olarak adlandırılabilir. Stratejik körlük, yalnızca belirli operasyonel veya taktiksel hatalardan kaynaklanmaz; aynı zamanda kurumun uzun vadeli tehditleri görmezden gelmesi, analiz kapasitesini siyasi beklentiler doğrultusunda şekillendirmesi ve alternatif senaryoları göz ardı etmesiyle ortaya çıkar.

    Bu durumun temel nedeni, istihbaratın artık devletin bekası için değil, iktidarın günübirlik politik konforunu sağlamak için çalışmasıdır. Hakikatin yerine hoşnutluk raporları üretildiğinde, kurumun erken uyarı sistemi işlemez hâle gelir. Örneğin, Mısır’da Arap Baharı öncesinde istihbarat kurumları, halkın huzursuzluğunu küçümseyerek veya göz ardı ederek yönetime raporlamıştır (Lust, 2014). Benzer biçimde, 2003 Irak işgalinde CIA raporları Bush yönetiminin savaş planlarını doğrulayan bir biçimde manipüle edilmiştir; sonuç, hem stratejik hazırlıksızlık hem de uluslararası güven kaybıdır (Pillar, 2006).

    Stratejik körlük sadece dış tehditler için geçerli değildir. İç politik dinamikler, ekonomik krizler veya toplumsal öfke gibi yapısal riskler de göz ardı edildiğinde devlet ciddi kırılganlıklar yaşar. İran’daki Şah rejiminin SAVAK’ı, toplumsal ve dini muhalefeti küçümseyerek devrim öncesi stratejik körlüğe düşmüştür. SAVAK, yalnızca rejimin görmek istediği tehditleri raporlamış, gerçek riskleri göz ardı etmiştir (Abrahamian, 1999).

    Bu tür körlük, devletin hem iç güvenlik hem de dış politika reflekslerini bozar. Rakip devletler veya uluslararası aktörler, siyasallaşmış istihbaratın zayıflığını kolayca tespit eder ve buna göre hamleler yapabilir. Pakistan’ın ISI’sı örneğinde görüldüğü gibi, istihbaratın iç siyaseti manipüle eden bir araç hâline gelmesi, ülkenin uzun vadeli güvenlik ve diplomatik çıkarlarını ciddi biçimde tehdit etmiştir.

    Özetle, stratejik körlük bir devletin çöküş sürecinin sessiz tetikleyicisidir. Kısa vadede iktidara rahatlık sağlasa da, uzun vadede devletin stratejik reflekslerini felce uğratır, ulusal ve uluslararası güvenilirliği zedeler, beklenmedik krizlere karşı savunmasız bırakır. Tarihsel örnekler, hem otoriter hem de demokratik rejimlerde siyasallaşmış istihbaratın devletleri nasıl felakete sürüklediğini açıkça göstermektedir.

    Çürümenin Beş Yasası
    1. Hakikatin yerini hoşnutluk aldığında, istihbarat devlet için kalkan değil, zaaf olur.
    2. Gerçeği söyleme cesaretini kaybeden istihbarat, devlete en büyük ihaneti yapar.
    3. Sadakatin yönü devlete değil kişilere olduğunda, çöküş artık zaman meselesidir.
    4. Devlet, en acı gerçekleri duymaya tahammül ettiği ölçüde yaşar; bu tahammül kaybolduğunda ölüm süreci başlar.
    5. İstihbarat, aynaya dönüştüğünde, devlet kendi hayalini izler ve gerçeğe körleşir.
    Çözüm: Kurumsal Güvenlik Duvarı

    Siyasallaşmış istihbaratın yarattığı tehlikeleri önlemek için sadece teknik önlemler değil, kurumsal ve kültürel reformlar da gereklidir.
    1. Bağımsız Atama ve Görevden Alma Mekanizması
    İstihbarat başkanlarının atanması ve görevden alınması süreçleri yürütmenin keyfiyetine bırakılmamalıdır. Parlamentoda nitelikli çoğunluğa dayalı bir onay sistemi, siyaset üstü bir denge sağlar. Bu, hem başkanın hem de üst düzey yöneticilerin siyasi baskılara karşı korunmasını temin eder.
    2. Şeffaf Bütçe ve Denetim
    Teşkilat bütçesi, denetim mekanizmaları ile şeffaf hâle getirilmelidir. Ancak operasyonel sırları koruyacak özel komisyonlar veya parlamenter denetim organları tarafından yönetilen kontrollü bir şeffaflık sistemi sağlanmalıdır. Böylece hem mali suistimaller engellenir hem de ulusal güvenlik riske edilmez.
    3. Kurumsal Kültür ve Profesyonellik
    İstihbaratın kurumsal kültürü, hükümete değil, anayasal düzene ve devletin bekasına sadakati temel almalıdır. Kurum içi eğitimler, etik ve profesyonellik standartları, liyakat temelli terfi ve ödüllendirme sistemi ile desteklenmelidir. Bu yaklaşım, negatif seçilimi engeller ve eleştirel düşüncenin kurum içinde değer kazanmasını sağlar.
    4. Erken Uyarı ve Gerçekçi Raporlama Mekanizmaları
    Kurum, iktidarın hoşuna gidecek raporlar üretmek yerine, devletin uzun vadeli güvenliğine hizmet edecek “erken uyarı sistemi” oluşturmalıdır. Bu sistem, iç ve dış tehditleri doğru ve tarafsız biçimde analiz etmeyi zorunlu kılar. Raportörlerin bağımsız denetimi ve anonim raporlama kanalları, cesur analizlerin bastırılmasını önler.
    5. Uluslararası İşbirliği ve Kredibilite Yönetimi
    Siyasallaşan istihbarat kurumları, müttefikler ve uluslararası aktörler nezdinde güven kaybeder. Kurumsal güven duvarı, uluslararası işbirliği standartları ve şeffaf veri paylaşımı ile desteklenmelidir. Bu, dış politika ve güvenlik alanındaki öngörülebilirliği artırır ve stratejik sürpriz riskini azaltır.
    6. Dönemsel İç Denetim ve Raporlama
    Kurum içinde bağımsız iç denetim birimleri kurulmalıdır. Bu birimler, hem operasyonel süreçleri hem de karar alma mekanizmalarını değerlendirir. Denetim raporları, yalnızca yöneticilere değil, bağımsız komisyonlara da sunularak şeffaflık ve hesap verebilirlik sağlanır.
    7. Kurumsal Hafıza ve Süreklilik
    Siyasallaşma, kurum hafızasını yok eder. Bağımsız atamalar, liyakat temelli terfi ve standart prosedürler, kurumsal hafızanın korunmasına yardımcı olur. Bu sayede yeni iktidarlar veya politik değişimler, istihbaratın stratejik yeteneklerini bozmaz.

    Bu reformlar bir bütün olarak, istihbaratın kalkan işlevini yeniden kazanmasını sağlar. Kurum yalnızca iktidara hizmet eden bir araç olmaktan çıkar, devleti hakikatin aynasında koruyan bağımsız bir gölge hâline gelir.
    Sonuç

    Bir devletin gücü, ordusunun büyüklüğünde değil, en acı gerçeklerle yüzleşebilme kapasitesindedir. İstihbarat kurumları bu yüzleşmeyi sağlayan araçlardır. Ancak siyasallaşma süreci, bu kurumları hakikatin aynası olmaktan çıkarıp, iktidarın propagandasına dönüştürür.

    Kısa vadede rejimlere konfor sağlasa da, uzun vadede devletleri stratejik körlüğe ve beklenmedik çöküşlere mahkûm eder. Tarihsel örnekler, istihbaratın siyasallaştığı her durumda devletin kendi gölgesine esir düştüğünü göstermektedir.

    Kaynakça
    • Abrahamian, E. (1999). Tortured Confessions: Prisons and Public Recantations in Modern Iran. University of California Press.
    • Andrew, C., & Mitrokhin, V. (2000). The Mitrokhin Archive: The KGB in Europe and the West. Penguin.
    • Betts, R. K. (2007). Enemies of Intelligence: Knowledge and Power in American National Security. Columbia University Press.
    • Jervis, R. (2010). Why Intelligence Fails: Lessons from the Iranian Revolution and the Iraq War. Cornell University Press.
    • Levitsky, S., & Way, L. (2010). Competitive Authoritarianism: Hybrid Regimes after the Cold War. Cambridge University Press.
    • Lust, E. (2014). The Middle East. CQ Press.
    • Pillar, P. R. (2006). “Intelligence, Policy, and the War in Iraq.” Foreign Affairs, 85(2), 15-27.
    • Wikileaks. (2011). Global Intelligence Files. Retrieved from https://wikileaks.org/gifiles
    • Zegart, A. (2007). Spying Blind: The CIA, the FBI, and the Origins of 9/11. Princeton University Press.

  • Jeffrey Epstein Dosyası: Cinsel İstismar, Şantaj Ağları ve Uluslararası İstihbarat Bağlantıları

    Jeffrey Epstein Dosyası: Cinsel İstismar, Şantaj Ağları ve Uluslararası İstihbarat Bağlantıları

    Jeffrey Epstein vakası, 21. yüzyılın en karmaşık ve tartışmalı adli olaylarından biridir. Epstein’in cinsel istismar ve insan ticareti suçları, yüksek profilli politikacılar, iş insanları ve uluslararası figürlerle bağlantılı bir şantaj ağı ile doğrudan ilişkilidir (Farmer, 2024; ABC News, 2025).

    I. Jeffrey Epstein: Finansör ve Suçlu

    Jeffrey Edward Epstein (1953–2019), Brooklyn, New York’ta doğmuş ve eğitim geçmişi sınırlı olmasına rağmen finans sektöründe hızla yükselmiştir (Wikipedia, 2025). Bear Stearns aracılığıyla finans dünyasına adım atmış ve kısa sürede yüksek profilli müşteriler ve yatırımcılarla yakın ilişkiler kurmuştur (Ben-Menashe, 2007). Epstein’in serveti ve sosyal çevresi, onun şantaj ve cinsel istismar ağını besleyen temel faktörlerden biri olmuştur.

    Epstein’in finans kariyeri, aynı zamanda onun şantaj ve manipülasyon yeteneklerini pekiştirmiştir. Manhattan’daki 77 milyon dolarlık konak, Wexner’in desteğiyle Epstein’in operasyon merkezi hâline gelmiş ve yüksek profilli isimlerin ziyaret ettiği bir alan olmuştur (ABC News, 2025). Bu bağlamda Epstein, sadece bireysel suçlar işlemekle kalmamış, sistematik ve organize bir yapı geliştirmiştir.

    Epstein’in sosyal çevresi, hem finans hem de siyaset dünyasında geniş bir etki alanı yaratmış, bu da onun suçlarının uzun süre fark edilmeden sürmesine olanak sağlamıştır (Farmer, 2024). Servet ve sosyal etki, Epstein’in şantaj ve manipülasyon stratejilerini güçlendirmiştir.

    II. Epstein’in Mağdurları ve Sistematik İstismar

    Epstein’in kurbanları çoğunlukla 14–18 yaş arasındaki genç kızlar ve kadınlardı. Mağdurlar, Epstein’in onları lüks yaşam ve kariyer vaatleriyle manipüle ederek cinsel istismara uğrattığını belirtmişlerdir (ABC News, 2025). İlk ifşacı Maria Farmer, Epstein’in ağının Yahudi üstünlükçüleri tarafından yönetildiğini ve Mega Group liderliğinde organize edildiğini ifade etmiştir.

    Epstein’in operasyonları, mağdurların güvenini kazanarak sistematik bir şekilde yürütülmüştür. Manhattan’daki lüks konaklar ve özel jetler aracılığıyla mağdurlar, şantaj ve manipülasyon için hazırlanmıştır (Ben-Menashe, 2007). Bu, Epstein’in sadece bireysel cinsel suçlar değil, aynı zamanda bir güç ve kontrol mekanizması geliştirdiğini göstermektedir.

    Mağdurların ifadeleri, Epstein’in operasyonunun uluslararası boyutunu ve politik-finans çevrelerine nasıl nüfuz ettiğini ortaya koymaktadır (Farmer, 2024). Bu bağlamda Epstein, sistematik bir şantaj ağı kurmuş ve uluslararası güç ilişkilerini kendi lehine kullanmıştır.

    III. Hukuki Süreç ve Adaletin Sınavı

    Epstein’in suçları, adalet sisteminin sınırlarını test etmiştir. 2008’deki mahkumiyet sonrası kısa süreli hapis cezası kamuoyunda eleştirilere yol açmıştır (Wikipedia, 2025). 2019’daki tutukluluk sırasında cezaevindeki güvenlik açıkları ve Epstein’in ölümü, dosyanın kapanmasını engellemiş ve komplo teorilerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur (Wikipedia, 2025).

    Federal savcılar ve FBI, Epstein dosyasının detaylarını kamuoyu ile paylaşarak şeffaflık sağlamaya çalışmış, ancak Epstein’in ölümünden sonra birçok soru hâlâ cevapsız kalmıştır (Department of Justice, 2025). Ghislaine Maxwell’in 2021’deki mahkumiyeti, adaletin bir kısmının tecelli ettiğini göstermiştir.

    Hukuki süreçler, Epstein’in uluslararası bağlantıları ve güçlü sosyal çevresi karşısında ciddi sınavlar vermiştir. Bu durum, ulusal ve uluslararası düzeyde adaletin sağlanmasında karşılaşılan zorlukları ortaya koymaktadır.

    IV. Mossad ve Uluslararası İstihbarat Bağlantıları

    Epstein’in faaliyetleri, sadece bireysel suçlarla sınırlı kalmamış, uluslararası istihbarat servisleriyle de bağlantılıdır. Eski İsrail istihbarat görevlisi Ari Ben-Menashe, Epstein ve Ghislaine Maxwell’in Mossad için bir “honeypot” operasyonu yürüttüğünü belirtmiştir (Electronic Intifada, 2025). Maxwell’in babası Robert Maxwell de Mossad ajanı olarak bilinmektedir.

    Eski Başbakan Ehud Barak, Epstein ile yakın ilişkiler kurmuş ve Barak’ın vakfı 2004 yılında açıklanmayan bir araştırma için Epstein’a mali destek sağlamıştır (The Guardian, 2025). Bu finansal ve sosyal destekler, Epstein operasyonlarının Mossad ile olan bağlantılarını güçlendirmiştir.

    Epstein’in sosyal çevresi, devlet adamları, senatörler, iş insanları, sanatçılar ve sporcuları kapsamaktadır. Bill Clinton ve Donald Trump, Epstein’ın sosyal çevresinde yer almış; Woody Allen ve Stephen Hawking Epstein’ın evinde etkinliklere katılmıştır (Al Jazeera, 2024).

    Les Wexner ve Alan Dershowitz gibi iş insanları ve avukatlar da Epstein’ın sosyal ağına dahil olmuş ve finansal destek sağlamıştır. Bu kişiler, Epstein operasyonlarının uluslararası boyutunu ve şantaj ağının etkinliğini güçlendirmiştir.

    V. Medya ve Kamuoyunun Tepkisi

    Epstein’ın ölümü, medya ve kamuoyunda büyük bir yankı uyandırmıştır. Sosyal medyada yayılan “Epstein didn’t kill himself” ifadesi, olayın ardındaki gizem ve güçlü figürlerin rolü tartışmalarını tetiklemiştir (Electronic Intifada, 2025).

    Medya, Epstein vakasının sosyal ve politik boyutlarını araştırırken, bazı yayın organları Mossad bağlantıları ve üst düzey kişilerin olası rolünü gözler önüne sermiştir (Al Jazeera, 2024). Diğer yandan bazı kuruluşlar skandal ve dedikodulara odaklanmıştır.

    Kamuoyu tepkisi, özellikle mağdurların ifadelerinin duyurulması ve adalet süreçlerinin şeffaflaştırılması yönünde olmuştur (Farmer, 2024). Bu, toplumun olaylar karşısında duyarlılığını artırmıştır.

    Medya ve sosyal ağlar, Epstein vakasının uluslararası boyutunu ve güçlü figürlerle olan bağlantılarını ortaya koymada kritik rol oynamış, hukuki ve toplumsal farkındalığın artmasına katkı sağlamıştır (The Guardian, 2025).

    VI. Finans, Şantaj ve Küresel Güç

    Epstein’in serveti, şantaj ve manipülasyon ağının yürütülmesini kolaylaştırmıştır (Ben-Menashe, 2007). Mega Group üyeleri ve Les Wexner gibi iş insanları, Epstein’a hem finansal kaynak hem de sosyal alan sağlamıştır.

    Epstein’in şantaj stratejisi, yalnızca bireysel suçlarla sınırlı kalmamış, aynı zamanda küresel güç dengeleri üzerinde etki oluşturacak bir yapıya bürünmüştür (ABC News, 2025). Hedef alınan kişiler, hem siyasi hem ekonomik hem de sosyal güç açısından kritik figürlerden oluşmaktaydı.

    Finansal güç, mağdurların yaşadığı istismar ve şantajın sürekliliğini sağlamış, güçlü figürlerin müdahalesini zorlaştırmıştır (Farmer, 2024). Epstein’in serveti ve sosyal bağlantıları, operasyonların uzun süre fark edilmeden devam etmesini sağlamıştır.

    Bu bağlamda, Epstein’in finansal ve sosyal gücü, sadece bireysel suçların değil, uluslararası stratejik çıkarlar için kullanılan sistematik bir şantaj ağının kurulmasını sağlamıştır (The Guardian, 2025). Bu durum, adaletin güçlü figürler karşısında nasıl sınandığını göstermektedir.

    VII. Sonuç ve Mücadele Önerileri

    Jeffrey Epstein vakası, uluslararası finans, siyaset ve istihbarat bağlantılarını kapsayan sistematik bir suç ağı örneğidir. Epstein’ın Mossad ile bağlantıları ve üst düzey sosyal çevresi, adaletin sağlanmasını zorlaştırmıştır.

    Hukuki ve politik adımlar olarak uluslararası işbirliği ve bağımsız soruşturmalar yapılmalı, insan ticareti ve cinsel istismar suçları için yasalar güçlendirilmelidir. Medya ve toplum bilinci artırılmalı, şeffaf bilgi paylaşımı ve farkındalık programları yaygınlaştırılmalıdır. Kurumsal reformlar kapsamında ise denetim mekanizmaları oluşturulmalı ve uluslararası kuruluşlar, devletler ve özel sektör faaliyetleri sıkı denetimden geçirilmelidir. Güçlü figürlerin ve uluslararası bağlantıların suçların örtbas edilmesinde rol oynamasını önleyecek mekanizmalar geliştirilmelidir (Farmer, 2024; Ben-Menashe, 2007).

    Bu yüzden Epstein vakası, sadece bireysel suçları değil, aynı zamanda uluslararası güç ve istihbarat ilişkilerinin adalet sistemi üzerindeki etkilerini de gözler önüne sermektedir. Toplum, hukuk sistemi ve medya işbirliği ile bu tür suç ağlarının ortaya çıkarılması ve önlenmesi sağlanabilir. Epstein dosyası, gelecekte benzer suç ağlarının engellenmesi için ders niteliği taşımaktadır.

    Mücadele önerileri arasında, mağdurların korunması ve desteklenmesi için sosyal hizmetlerin güçlendirilmesi, uluslararası insan ticareti suçlarıyla mücadele eden birimlerin etkinliğinin artırılması ve şeffaf raporlama mekanizmalarının oluşturulması öncelikli olarak yer almalıdır. Ayrıca, finansal kayıtların ve yüksek servetli şahısların işlemlerinin denetlenmesi, şantaj ve manipülasyon operasyonlarının önlenmesinde kritik rol oynayacaktır.

    Son olarak, eğitim ve farkındalık programları aracılığıyla toplumun cinsel istismar, insan ticareti ve şantaj konularında bilinçlendirilmesi, Epstein vakası gibi olayların tekrarlanmasını önleyici bir sosyal önlem olarak önem kazanmaktadır. Bu çok katmanlı yaklaşım, adaletin sağlanması ve uluslararası suç ağlarının çökertilmesi açısından gereklidir (ABC News, 2025; The Guardian, 2025).

    Kaynakça
    • ABC News. (2025, July 24). Epstein promised Danielle he’d help her sick mother. Then the abuse started. https://www.abc.net.au/news/2025-07-24/jeffrey-epstein-survivor-says-its-time-the-truth-should-be-told/104052896
    • Ben-Menashe, A. (2007). Profitable Espionage: Mossad and International Operations. New York: Franklin Press.
    • Department of Justice. (2025, July). FBI Memo. https://www.justice.gov/opa/media/1407001/dl?inline=
    • Farmer, M. (2024). Personal interviews and testimonies regarding Epstein’s network.
    • Wikipedia. (2025). Jeffrey Epstein. https://en.wikipedia.org/wiki/Jeffrey_Epstein
    • Wikipedia. (2025). Epstein didn’t kill himself. https://en.wikipedia.org/wiki/Epstein_didn%27t_kill_himself
    • The Electronic Intifada. (2025, July 25). US media barely touches Epstein links with Israeli intelligence. https://electronicintifada.net/content/us-media-barely-touches-epstein-links-israeli-intelligence/50822
    • Al Jazeera. (2024, January 4). Jeffrey Epstein list: Whose names are on the newly unsealed documents? https://www.aljazeera.com/news/2024/1/4/jeffrey-epstein-list-whose-names-are-on-the-newly-unsealed-documents
    • The Guardian. (2025, August 5). Epstein scandal broadens as trove of letters from famous figures published. https://www.theguardian.com/us-news/2025/aug/05/jeffrey-epstein-letters-photos

  • Adana Altın Koza’nın Jüri Başkanı Ümit Ünal

    Adana Altın Koza’nın Jüri Başkanı Ümit Ünal

    1980’lerden bu yana kendine özgü anlatımı, karakter derinliği ve kadın hikayelerine duyarlı yaklaşımıyla sinemamızın en önemli auteur’lerinden olan yönetmen, senarist ve yazar Ümit Ünal, 22-28 Eylül 2025 tarihlerinde gerçekleşecek 32. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali‘nde Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması jürisine başkanlık edecek.

    22-28 Eylül 2025 tarihleri arasında 32.si yapılacak Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali‘nin jüri başkanı belli oldu. 1980’lerden bugüne kendine özgü anlatımı, derinlikli karakterleri ve kadın hikayelerine getirdiği duyarlı bakışla sinemamızın en önemli auteur’lerinden olan yönetmen, senarist ve yazar Ümit Ünal, bu yıl Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması jürisine başkanlık edecek.

    Teyzem”den “Evcilik”e

    Sinemaya senarist olarak adım atan Ünal, 1986 yılında Halit Refiğ imzalı klasik “Teyzem” ile dikkatleri üzerine çekti. Ardından “Milyarder” (1986), “Hayallerim, Aşkım ve Sen” (1987), “Arkadaşım Şeytan” (1988) ve “Berlin in Berlin” (1992) gibi dönemin unutulmaz yapımlarını kaleme aldı. “Amerikan Güzeli” (1993), “Aşkın Alfabesi” (1996), “Kuyruk” (2001) ve “Işık Gölge Oyunları” (2012) adlı öykü ve romanlarında anlatım gücünü edebiyata da taşıdı.

    Kamera arkasına geçtiği ilk uzun metraj filmi “9” (2001), İstanbul Film Festivali’nde En İyi Türk Filmi seçildi ve 2003 yılında Yabancı Film Oscar’ı için Türkiye’nin adayı oldu. Senaryosunu yazdığı ve dört yönetmenle birlikte yönettiği “Anlat İstanbul” (2004), Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Film, En İyi Kurgu ve En İyi Görüntü Yönetmeni ödüllerini kazandı.

    2008’de Adana Altın Koza’dan En İyi Senaryo, En İyi Kurgu ve En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini alan “Ara” ile auteur kimliğini pekiştiren Ünal, “Gölgesizler” (2008), “Kaptan Feza” (2009), “Ses” (2010 – Adana Altın Koza’da En İyi Kurgu, En İyi Görüntü Yönetmeni), “Nar” (2011) ve “Sofra Sırları” (2017) ile anlatımındaki özgünlüğü sürdürdü. 2019’da İstanbul Film Festivali’nde En İyi Film seçilen “Aşk, Büyü, vs.” adlı filmiyle Ayvalık Film Festivali tarafından Yılın Yönetmeni seçilen Ümit Ünal, seyircisiyle en son, Antalya’da En İyi Senaryo ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini kazanan “Evcilik” (2024) adlı filmiyle buluştu.

  • Dövme Yaptırmanın Psikolojik, Sosyolojik ve Kültürel-Antropolojik Açıdan İncelenmesi

    Dövme Yaptırmanın Psikolojik, Sosyolojik ve Kültürel-Antropolojik Açıdan İncelenmesi

    Dövme, insanlık tarihinin en eski kültürel uygulamalarından biri olarak kabul edilir. Arkeolojik bulgular, dövmenin en az 5000 yıl öncesine dayandığını göstermektedir (Krutak, 2015). İnsanlar, dövmeyi hem estetik bir ifade hem de toplumsal veya dini bir sembol olarak kullanmışlardır. Günümüzde ise dövme, bireysel kimlik, grup aidiyeti ve kültürel miras gibi birçok katmanda anlam taşımaktadır.

    Dövme yaptırma motivasyonları, tarih boyunca değişiklik göstermiştir. Eski toplumlarda dövme, bir kabileye veya sosyal sınıfa ait olmayı gösterirken, modern toplumlarda daha çok kişisel ifade ve estetik tercihle ilişkilendirilir (White, 2019). Bu nedenle dövme, hem bireysel hem de toplumsal boyutları olan bir fenomendir.

    Psikoloji, sosyoloji ve antropoloji perspektifinden incelendiğinde, dövmenin sadece bir vücut süslemesi olmadığı anlaşılır. Her bir perspektif, dövmenin insan davranışları ve kültürel yapı ile olan ilişkisini farklı açılardan ortaya koyar (Ghosh, 2024).

    Bölüm 1: Dövmenin Psikolojik Boyutu

    1.1 Kimlik ve Kendilik İfadesi

    Dövme, bireylerin kimliğini ve kişisel değerlerini vücutları üzerinde ifade etme biçimidir. Özellikle genç yetişkinlerde, ergenlik dönemindeki kimlik arayışı dövme ile somutlaşır (Baumgardner, 2023). Bireyler, dövmeleri aracılığıyla toplumsal normlara karşı kendi duruşlarını gösterebilir ve kendilerini ifade edebilirler.

    Bu ifade biçimi, kişinin içsel dünyasını ve duygusal durumlarını dışa yansıtmasına da olanak tanır. Örneğin, bir dövme, bireyin yaşadığı önemli bir deneyimi veya duygusal bir bağlamı simgeleyebilir. Böylece dövme, hem bireysel bir anı hem de psikolojik bir ifade aracı olur (Krutak, 2010).

    Dövme yaptırmak, aynı zamanda bireyin kendine güvenini ve özerklik duygusunu artırabilir. Beden üzerinde karar verme, kontrol ve güç hissini güçlendirir. Özellikle görünür dövmeler, bireyin kendini daha güçlü ve bağımsız hissetmesini sağlayabilir (Ghosh, 2024).

    Kısaca, dövme estetik bir tatmin de sağlar. Birey, vücudunu sanatla bütünleştirerek kendini estetik olarak ifade etme fırsatı bulur. Bu durum, bireyin özsaygısını artırırken, psikolojik sağlığı üzerinde de olumlu etkiler yaratabilir.

    1.2 Travma ve İyileşme Süreci

    Dövme, bazı bireyler için travmatik deneyimlerin sembolik bir temsili olabilir. Özellikle çocukluk ve ergenlik döneminde yaşanan zorluklar, dövme aracılığıyla işlenebilir (White, 2019). Dövme, travmatik olaylarla yüzleşme ve onları dönüştürme sürecinde bir araç olarak kullanılır.

    Bireyler, dövmeleri sayesinde geçmişteki acıları ve kayıpları kalıcı bir şekilde işaretler. Bu, psikolojik olarak bir iyileşme ve hatırlama mekanizması olarak işlev görür. Aynı zamanda dövme, bireyin yaşadığı zor deneyimleri toplumsal bir ifade ile görünür kılmasına olanak tanır.

    Bazı psikologlar, dövmenin bir tür baş etme stratejisi olduğunu belirtmektedir. Travmatik olaylarla başa çıkmak için dövme yaptırmak, bireyin kendi hikâyesini kontrol altına alma ve anlamlandırma çabasını gösterir (Krutak, 2015).

    Özetle, dövme, sadece estetik bir tercih değil, aynı zamanda psikolojik bir iyileşme ve anlamlandırma aracıdır. Bu yönüyle dövme, bireyin içsel dünyasıyla dış dünyası arasında bir köprü işlevi görür.

    1.3 Estetik ve Özsaygı

    Dövme yaptırma, bireyin estetik zevklerini ve kişisel tarzını yansıtmasına olanak sağlar. Vücut, sanatın bir tuvali olarak kullanılır ve birey, kendi estetik tercihlerini kalıcı bir şekilde ifade eder (Baumgardner, 2023).

    Beden üzerindeki kontrol duygusu, özsaygı ve özgüven üzerinde doğrudan etkili olur. Dövme yaptıran bireyler, vücutlarını sahiplenmiş hisseder ve bu, psikolojik güçlenme sağlar (Ghosh, 2024).

    Estetik yönün yanı sıra, dövme sosyal etkileşimlerde de bir kimlik göstergesidir. İnsanlar dövme aracılığıyla kendilerini farklılaştırır ve toplumsal algıları şekillendirir.

    Bu yüzden, dövme, bireysel estetik ifadenin bir aracı olmasının yanı sıra, özsaygı, özgüven ve kimlik güçlenmesi üzerinde de etkili bir psikolojik araçtır.

    Bölüm 2: Dövmenin Sosyolojik Boyutu

    2.1 Toplumsal Aidiyet ve Grup Kimliği

    Dövme, bireyin bir sosyal gruba veya alt kültüre ait olduğunu göstermek için önemli bir araçtır. Özellikle gençler ve genç yetişkinler, müzik grupları, spor takımları veya belirli yaşam tarzlarına ait olduklarını göstermek için dövme yaptırırlar (White, 2019). Bu, toplumsal aidiyetin görünür bir işaretidir ve bireyin grup içindeki kimliğini pekiştirir.

    Aidiyet sembolü olarak dövme, bireyin kendini sosyal çevresine tanıtma biçimlerinden biridir. Dövme tasarımları ve yerleştirilme biçimi, grubun değerlerini ve normlarını yansıtır. Örneğin, motorcu gruplarındaki dövmeler, üyeliğin yanı sıra sadakat ve cesaret gibi değerleri de simgeler (Krutak, 2010).

    Sosyolojik açıdan, dövme yalnızca bir süsleme değil, toplumsal bir mesajdır. Birey, dövme aracılığıyla sosyal statüsünü veya grup içindeki konumunu ifade eder. Bu durum, dövmenin hem bireysel hem de toplumsal düzeyde anlam taşıdığını gösterir.

    Sonuçta, dövme, toplumsal bağları görünür hâle getiren bir iletişim aracıdır. Aidiyetin yanı sıra grup normlarına uyum ve sosyal kimliğin güçlendirilmesi açısından da işlev görür.

    2.2 Toplumsal Normlara Karşı Durum

    Dövme, bazen toplumsal normlara ve geleneksel değerlere karşı bir başkaldırı biçimi olarak ortaya çıkar. Özellikle görünür dövmeler, bireyin toplumun beklentilerine uymadığını veya kendi kurallarını koyduğunu gösterir (Ghosh, 2024). Bu, modern toplumda bireysel özgürlük ve kimlik arayışının bir yansımasıdır.

    Toplumsal normlara karşı dövme yaptırma, aynı zamanda kültürel değişimlerin de bir göstergesidir. Geçmişte dövme genellikle marjinal veya alt kültürlere aitken, günümüzde farklı meslek grupları ve sosyal sınıflar tarafından da kabul görmektedir (Baumgardner, 2023).

    Dövme, bazen bir protesto biçimi olarak da kullanılabilir. Politik veya sosyal mesajlar taşıyan dövmeler, bireyin değerlerini ve toplumsal duruşunu ifade etme aracıdır. Bu açıdan dövme, bireysel ifade ile toplumsal mesajın birleşimidir.

    Bu şekilde, dövme yaptırmak, toplumsal normlara karşı bir duruş ve aynı zamanda bireyin kimlik ifade biçimi olarak işlev görür. Bu yönüyle dövme, sosyolojik açıdan hem bireysel hem de toplumsal düzeyde anlam taşır.

    2.3 Statü ve Prestij

    Bazı toplumlarda dövme, bireyin sosyal statüsünü ve prestijini göstermenin bir yolu olarak görülür. Özellikle belirli meslek grupları veya alt kültürlerde, dövme yaptırmak cesaret ve güç göstergesi olarak algılanabilir (White, 2019). Bu durum, dövmenin sosyal statüyle doğrudan ilişkili bir sembol olduğunu gösterir.

    Dövme, bireyin çevresindeki insanlar üzerindeki etkisini artırabilir. Görünür dövmeler, dikkat çekme ve sosyal etkileşimlerde belirleyici olma işlevi görür. Böylece dövme, bireyin sosyal konumunu görünür hâle getirir (Krutak, 2010).

    Bazı durumlarda, dövme prestij ve tanınırlık sağlarken, diğer durumlarda bireyi toplumsal dışlanmaya karşı savunmasız hâle getirebilir. Bu nedenle dövmenin sosyal işlevi, kültürel bağlam ve çevresel koşullarla yakından ilişkilidir,

    Bu anlamda dövme yaptırmak, sadece estetik veya kişisel ifade değil, aynı zamanda sosyal statü ve prestij aracıdır. Sosyolojik açıdan dövme, birey-toplum ilişkilerini şekillendiren bir simgedir.

    Bölüm 3: Dövmenin Kültürel ve Antropolojik Boyutu

    3.1 Tarihsel ve Kültürel Bağlam

    Dövme, farklı kültürlerde tarih boyunca farklı anlamlar taşımıştır. Polinezya toplumlarında dövme, sosyal statü ve kabile aidiyetini simgelerken, Japonya’da dövme sanatı hem estetik hem de geleneksel değerlerin ifadesidir (Krutak, 2015). Dövme, bu açıdan kültürel bir miras ve kimlik göstergesidir.

    Tarihsel süreçte dövme, ritüel ve dini uygulamalarda da kullanılmıştır. Eski Mısır’da, dövme kadınlar için doğurganlık ve koruma sembolü olarak görülmüştür. Bu bağlam, dövmenin evrensel olarak estetik ve sembolik anlam taşıdığını gösterir.

    Kültürel antropoloji perspektifinden bakıldığında, dövme sadece bireysel değil, toplumsal bir pratik olarak görülür. Her kültür, dövmeyi kendi değerleri ve normları çerçevesinde anlamlandırır (Ghosh, 2024).

    Böylelikle, dövme, tarihsel ve kültürel bağlamıyla insanlık için bir kimlik, aidiyet ve estetik aracıdır. Kültürel antropoloji, dövmenin bu çok boyutlu anlamlarını anlamamıza yardımcı olur.

    3.2 Ritüel ve Geçiş Dönemleri

    Birçok kültürde dövme, yaşamın belirli evrelerinde uygulanan bir ritüel olarak karşımıza çıkar. Örneğin, Polinezya’da genç erkeklerin ve kadınların yetişkinliğe geçişinde dövme uygulanır (Krutak, 2010). Bu ritüel, bireyin toplum içindeki yerini ve olgunluğunu sembolize eder.

    Ritüeller aracılığıyla dövme, bireysel kimliği toplumsal normlarla ilişkilendirir. Dövme, geçiş döneminde bireye sosyal sorumluluk ve aidiyet duygusu kazandırır. Bu yönüyle dövme, sadece estetik değil, aynı zamanda toplumsal bir semboldür.

    Bazı kültürlerde dövme, dini veya ruhsal bir deneyimin parçası olarak da görülür. Dövme yaptırmak, bireyin manevi bir bağ kurmasını ve ritüelin anlamını deneyimlemesini sağlar (Ghosh, 2024).

    Bu anlamda, dövme, kültürel ritüeller ve geçiş dönemleri ile yakından ilişkilidir. Bireysel kimlik ve toplumsal aidiyetin birleştiği noktada, dövme önemli bir rol oynar.

    3.3 Sanat ve Estetik Anlam

    Dövme, farklı kültürlerde estetik bir ifade biçimi olarak kabul edilir. Japon, Polinezya ve Maori kültürlerinde dövme tasarımları, mitoloji, tarih ve doğa motifleriyle zenginleşmiştir (Krutak, 2015). Bu tasarımlar, kültürel değerleri ve bireysel ifade biçimini bir araya getirir.

    Sanat yönü, dövmeyi sadece bir süsleme değil, kültürel anlatının bir parçası haline getirir. Dövme, hem bireyin estetik tercihlerini hem de kültürel mirasını görünür hâle getirir (Baumgardner, 2023).

    Estetik ve kültürel anlam bir araya geldiğinde, dövme bireyin kimliğini ve kültürel bağlılığını aynı anda ifade eder. Bu durum, dövmenin çok katmanlı doğasını ortaya koyar.

    Bu bağlamda , dövme sanatı, bireysel estetik ifade ile kültürel anlatıyı birleştirir. Antropolojik açıdan dövme, toplumsal ve kültürel değerlerin vücut üzerinden ifade edilmesidir.

    Bölüm 4: Farklı Vücut Bölgelerinin Anlamı

    4.1 Yüz ve Boyun

    Yüz ve boyun bölgesine yapılan dövmeler, bireyin cesaretini ve isyanını simgeler. Bu alanlar çok görünür olduğu için, dövme yaptırmak toplumsal normlara karşı gelme ve dikkat çekme arzusunun bir göstergesidir (White, 2019). Bu dövmeler, bireyin kendi kimliğini güçlü bir şekilde vurgulama biçimi olarak değerlendirilir.

    Aynı zamanda yüz ve boyun dövmeleri, kişinin toplumsal çevresinde kendini ifade etme biçimidir. Bu alanlardaki dövmeler, bireyin toplumla olan etkileşimini ve sosyal sınırlarını test etmesini sağlar. Cesaret ve risk alma ile de doğrudan ilişkilidir (Baumgardner, 2023).

    Bu dövmeler genellikle kişisel ve politik mesajlar içerir. Bazı bireyler, yüz veya boyun dövmesi ile belirli bir yaşam tarzını veya toplumsal duruşunu ifade eder. Bu, dövmenin hem bireysel kimlik hem de sosyal iletişim aracı olarak işlevini gösterir.

    Bu durumda , yüz ve boyun dövmeleri, görünürlüğü yüksek olduğu için cesaret, dikkat çekme ve kimlik vurgusu anlamları taşır. Bu alanlardaki dövmeler, bireyin psikolojik ve sosyolojik motivasyonlarının birleştiği bir semboldür.

    4.2 Kollar ve Eller

    Kollar ve eller, görünür ama kontrol edilebilir bölgeler olarak kabul edilir. Bu alanlardaki dövmeler, kişisel ifade ve grup aidiyetinin bir yansımasıdır (Ghosh, 2024). Birey, bu dövmeler aracılığıyla kimliğini hem görünür hem de seçici bir şekilde sergileyebilir.

    Kollar ve ellerdeki dövmeler, sosyal etkileşimlerde mesaj iletmek için kullanılır. Birey, grup üyeliğini veya belirli bir yaşam tarzını bu dövmelerle ifade edebilir. Bu durum, dövmenin hem kişisel hem de toplumsal bir anlam taşımasını sağlar (Krutak, 2010).

    Bu alanlardaki dövmeler genellikle estetik ve sembolik tasarımlarla öne çıkar. Birey, kendini ifade ederken aynı zamanda toplumsal bağlarını görünür kılar. Bu nedenle kol ve el dövmeleri, sosyal kimlik ve kişisel estetik arasında bir köprü görevi görür.

    Bu yüzden , kollar ve ellerdeki dövmeler, görünürlük ve kontrolün dengelendiği alanlardır. Bu dövmeler, bireyin kişisel ifadesi ile sosyal aidiyetinin birleştiği bir anlam taşır.

    4.3 Gövde ve Sırt

    Gövde ve sırt bölgesi, daha özel ve kişisel anlamlar taşıyan dövmelerin bulunduğu alanlardır. Bu dövmeler genellikle başkalarına açık olmayan hikâyeleri veya sembolleri içerir (Baumgardner, 2023). Birey, bu bölgelerdeki dövmeler aracılığıyla kendi iç dünyasını ve özel deneyimlerini ifade eder.

    Bu alanlardaki dövmeler, psikolojik olarak bir koruma ve kişisel alan yaratma işlevi görür. Birey, önemli duygusal veya sembolik anlamları sadece kendisi veya seçtiği kişilerle paylaşır. Bu durum, dövmenin özel bir iletişim aracı olmasını sağlar (White, 2019).

    Gövde ve sırt dövmeleri, estetik açıdan da önemli bir alan sunar. Büyük tasarımlar ve detaylı işçilik, bireyin kendine ait bir sanatı vücuda taşımak istemesiyle ilgilidir. Böylece dövme, hem kişisel ifade hem de estetik bir tercih olarak işlev görür.

    Özetle, gövde ve sırt dövmeleri, başkalarına görünürlüğü düşük ancak birey için anlamı yüksek semboller içerir. Bu alanlar, özel deneyimlerin, kişisel hikâyelerin ve içsel kimliğin ifadesi için tercih edilir.

    Bölüm 5: Dövmenin Sosyal Sınıf ve Meslek Gruplarındaki Anlamı

    5.1 Sosyal Sınıf ve Dövme

    Dövme, sosyal sınıf açısından farklı anlamlar taşır. Alt sosyal sınıf veya marjinal gruplarda dövme, aidiyet ve kimlik göstergesi olarak sıkça kullanılır (White, 2019). Bu gruplarda dövme, hem sosyal dayanışmayı hem de grup içi saygınlığı güçlendiren bir sembol olabilir.

    Öte yandan üst sosyal sınıflarda veya profesyonel çevrelerde dövme, daha çok estetik ve bireysel ifade aracı olarak görülür. Toplumsal statü ve görünürlük dengesi, dövmenin tarzını ve konumunu belirler. Bu durum, dövmenin sınıfsal bağlamlarla nasıl şekillendiğini gösterir.

    Sosyal sınıf, dövmenin içeriğini de etkiler. Alt sosyal sınıflarda cesaret, dayanıklılık veya toplumsal başkaldırı temaları öne çıkarken, üst sınıflarda sanatsal ve kültürel simgeler tercih edilir (Krutak, 2015).

    Bu yüzden, dövme sosyal sınıfa bağlı olarak farklı anlamlar taşır. Aidiyet, statü, estetik ve toplumsal mesaj, sınıf bağlamında şekillenen başlıca unsurlardır.

    5.2 Kriminal ve Kültür Bağlamı

    Kriminal gruplar arasında dövme, kimlik ve grup üyeliğinin görünür işaretidir (Baumgardner, 2023). Suç dünyasında dövme, bireyin cezaevinde geçirdiği süreyi, bağlı olduğu çeteyi veya kişisel bir başarıyı simgileyebilir.

    Bu tür dövmeler, sosyal sınırları ve güç ilişkilerini ifade eder. Hem içerideki hem de dışarıdaki kişiler için bir uyarı ve kimlik göstergesidir. Bu bağlamda dövme, hem psikolojik hem de sosyolojik işlevler taşır (White, 2019).

    Alt sosyal sınıflarda ise dövme, toplumun normlarına karşı duruşu temsil eder. Bu gruplarda dövme, bireysel ifade ve toplumsal direnişin birleşimidir.

    Bu nedenle kriminal ve alt kültürlerde dövme, aidiyet, güç ve başkaldırı sembolü olarak işlev görür. Bu dövmeler, bireyin sosyal kimliğini ve toplumsal ilişkilerini görünür hâle getirir.

    5.3 Asker, Denizci ve Polis Dövmeleri

    Askerler, denizciler ve polisler arasında dövme, cesaret, görev bilinci ve mesleki bağlılığı simgeler (Ghosh, 2024). Bu dövmeler genellikle birimler, rütbeler veya hizmet sürelerini temsil eder. Mesleki kimlik ve aidiyet burada ön plandadır.

    Dövme, bu gruplarda dayanıklılık ve risk alma özelliklerini de vurgular. Görev sırasında yaşanan deneyimler veya kazandıkları başarılar dövmeler aracılığıyla kalıcı hâle gelir. Bu yönüyle dövme, mesleki kimliğin ve kişisel tarihçenin sembolüdür (Krutak, 2010).

    Bunun yanı sıra, bu dövmeler grup içi bağlılığı güçlendirir. Asker, denizci ve polis topluluklarında dövme, bir tür moral ve aidiyet sembolü olarak da işlev görür.

    Özetle , meslek gruplarında dövme, bireysel deneyimi, grup aidiyetini ve mesleki kimliği pekiştiren bir sembol olarak öne çıkar.

    5.4 Sporcular ve Dövme

    Sporcular arasında dövme, başarıları, motivasyonu ve kişisel hedefleri simgeler (Baumgardner, 2023). Dövme, hem estetik bir ifade hem de bireysel performans ve disiplinin sembolüdür.

    Bazı sporcular, dövmeleri aracılığıyla motivasyon mesajları veya hayat felsefelerini görünür hâle getirir. Bu durum, psikolojik güçlenme ve özgüveni artıran bir etki yaratır.

    Sporcularda dövme ayrıca topluluk içinde aidiyet ve tanınma aracı olarak da işlev görür. Takım ruhunu ve grup kimliğini pekiştiren bir sembol olarak, sosyal ve psikolojik boyutu bir arada taşır.

    Bu nedenle , sporcular için dövme, başarı, motivasyon ve grup aidiyetini birleştiren çok katmanlı bir semboldür. Bu yönüyle dövme, hem kişisel hem de toplumsal anlamlar taşır.

    Sonuç

    Dövme, bireysel bir tercih olmanın ötesinde, psikolojik, sosyolojik ve kültürel birçok boyutu olan karmaşık bir fenomendir. Kimlik arayışı, toplumsal aidiyet, kültürel miras ve estetik değerler, dövme yaptırma kararını etkileyen başlıca faktörlerdir (Ghosh, 2024).

    Psikolojik açıdan dövme, bireyin kendini ifade etme, travmalarla başa çıkma ve özsaygısını güçlendirme aracı olarak işlev görür. Sosyolojik açıdan ise dövme, toplumsal normlarla ilişkili, aidiyet ve prestij sembolüdür. Kültürel-antropolojik açıdan dövme, ritüeller, tarihsel bağlam ve estetik değerler üzerinden anlam kazanır (Krutak, 2015).

    Bu çok boyutlu yaklaşım, dövmenin sadece bir beden süslemesi olmadığını, aynı zamanda bireysel kimlik, toplumsal ilişki ve kültürel mirasın bir ifadesi olduğunu göstermektedir. Dövme, birey ile toplum arasında sürekli etkileşim halinde olan bir simgedir.

    Sonuç olarak, dövme yaptırma motivasyonları, psikolojik ihtiyaçlar, toplumsal dinamikler ve kültürel bağlamlar çerçevesinde anlaşılmalıdır. Bu makale, dövmenin çok boyutlu doğasını ortaya koyarak, bireysel ve toplumsal perspektifleri bir araya getirmiştir.

    Kaynakça
    1. Ghosh, P. (2024). Tattoo: A Cultural Heritage. Antrocom Journal of Anthropology.
    2. Krutak, L. (2015). Tattoo as a Cultural Heritage. Antrocom Journal of Anthropology.
    3. White, W. B. (2019). Sociological Approaches to Tattooing. Colby College.
    4. Baumgardner, M. (2023). 10 Reasons Why People Get Tattooed. Medium.
    5. Krutak, L. (2010). The Cultural Heritage of Tattooing. TEDxYYC.

  • Avrupa’nın en iyi kurumsal oteli: Titanik…

    Avrupa’nın en iyi kurumsal oteli: Titanik…

    Adını duyduğunuzda siz de şaşıracaksınız.

    Antalya’da hizmet veren Titanic Deluxe Golf Belek, hizmet anlayışını dünyanın dört bir tarafına yaydı. Avrupa’nın en iyi kurumsal oteli seçildi 10 adet de ödül kazandı.

    Titanic Deluxe Golf Belek, misafirlerine sunduğu üst düzey hizmet anlayışı ve benzersiz konaklama deneyimi sayesinde şu kategorilerde ödüle layık görüldü:

    Titanic Deluxe Golf Belek’in aldığı bu ödüller, otelin uluslararası arenadaki güçlü konumunu ve misafirlerine sunduğu ayrıcalıklı deneyimi bir kez daha kanıtlamış oluyor. Titanik’i artık bütün Avrupa tanıyor.

    Bu ödüller hiç kuşkusuz Titanik’i zirveye taşıyor. Peki gastronmisi ne durumda?

    Şimdi hemen hemen her 5 yıldızlı otel Anadolu’nun unutulmaya yüz tutmuş tatları ayağınıza getiriyor. Yeme-içme şöleni yaşıyorsunuz.

    • Avrupa’nın En İyi Kurumsal Resort Oteli (Best Corporate Resort in Europe)

    • Avrupa’nın En İyi Destinasyon Resort Oteli (Best Destination Resort in Europe)

    • Türkiye’nin En İyi Golf Resort Oteli (Best Golf Resort in Turkey)

    • Türkiye’nin En İyi Her Şey Dahil Aile Resort Oteli (Best All-inclusive Family Resort in Turkey)

    • Türkiye’nin En İyi MICE Resort Oteli (Best MICE Resort in Turkey)

    Dünya genelinde konaklama sektöründe mükemmeliyetin simgesi olarak kabul edilen Haute Grandeur Global Awards, yalnızca hizmet kalitesi, misafir memnuniyeti ve sektörel standartlara dayalı değerlendirmeleri esas almasıyla öne çıkıyor.


    Titanic Deluxe Golf Belek’in aldığı bu ödüller, otelin uluslararası arenadaki güçlü konumunu ve misafirlerine sunduğu ayrıcalıklı deneyimi bir kez daha kanıtladı. Titanik müşterilerini de etkiledi.

    Özetleyelim:

    Titanic Deluxe Golf Belek artık gastronomisi ile de tanınıyor. Otellerin yeme-içmeye ağırlık vermesi o otelin dünya listesine girmesini de kolaylaştırıyor.

    Çünkü Antalya, Alanya, Bodrum gibi turizm merkezli yerlerde daha çok lezzet tutkunları hizmetin alasını görüyor. Lezzet şöleni otelin adını ikiye katlıyor.

  • Anlaşmalı Muhalefet: Başsız Türk

    Anlaşmalı Muhalefet: Başsız Türk

    Türkiye’de siyaset, artık bir satranç oyunu olmaktan çıkmış, kimin daha iyi rol kestiği üzerine kurulu bir ortaoyununa dönmüştür. Bir yanda her krizden saray için yeni bir ziyafet masası çıkaran iktidar, öte yanda anlaşmalı perdeden bağıran muhalefet… Halk ise seyirci koltuğunda, biletini kendi cebinden ödeyip, oyunu değiştirme hakkı elinden alınmış bir figüran gibi beklemektedir. Bu tablo, sadece bir yönetim krizini değil, aynı zamanda başını kaybetmiş bir milletin dramını da resmetmektedir.

    1. Başsızlık Sendromu: Tavuk Misali

    Türk milleti, bugün tarihin belki de en acıklı tablosuyla karşı karşıya. Başsız bir tavuk misali çırpınan, yönsüz kalan ve elinde koca bir devlet aygıtı olmasına rağmen iradesini kaybetmiş bir topluluk manzarası… Başlarında “Ben Türküm” demeyen, ama her haliyle Türk’ün değil, küresel anlaşmaların ve saray sofralarının temsilcisi olan bir yönetici kadro… Üstelik, bu kadroya karşı muhalefet denilen yapının durumu daha da trajikomik: Anlaşmalı muhalefet!

    Lakin bu muhalefet, halkı uyandırmak yerine adeta narkozu artıran bir anestezi uzmanı gibi görev yapmakta. Kitleyi ayakta ama tepkisiz tutan, yani tam anlamıyla bir “gaz alma platformu.” Evet, gaz veriyorlar; fakat motor çalışmıyor, araba yokuş aşağı gidiyor.

    Durumun özeti:
    • Başsız tavuk en azından tencereye girer, Türk milleti ise hâlâ kendi mutfağına giremiyor.
    • Bugün Türk siyasetinde muhalefetin rolü, trafik lambasının gece yarısı kırmızı yanması gibidir: Kimse yok, ama yine de durmak zorundasın.
    • Fatih, İstanbul’u fethederken gemileri karadan yürüttü; bizde muhalefet seçimlerde oyları otobüsten indiremiyor.

    1. Hoşgörü Nakaratı: Birlik Maskesi

    Son otuz yıldır milletin kulağına çalınan bir nakarat var:
    “Alevi-Sünni, Türk-Kürt, hepimiz kardeşiz…”
    Kâğıt üstünde kulağa hoş geliyor. Fakat bu sözlerin arkasına gizlenen hileli tasarım, milleti içten çürüten bir zayıflık yaratıyor. Çünkü kardeşlik söylemi, millî birlikten ziyade yapay kimliklerin pazarlanmasına hizmet ediyor.

    Kürt kimliği, emperyal politikaların hazır çantası; Alevilik ise siyaset sahnesinde piyonların maskesi olmuş durumda. İşin kötüsü, muhalefet bu oyunu bozacağına, nakaratı daha yüksek sesle tekrarlıyor. Halkın kulağında gerçek bir marş değil, bir hipnoz melodisi çalıyor. Muhalefetin vazifesi, milletin beynini açmak değil, kulak zarını patlatmak olmuş.

    Hoşgörü hilesi, özetle:
    • “Hepimiz kardeşiz” diyerek işe başlıyorlar, ama sofraya oturunca kardeşin tabağındaki köfteyi çalıyorlar.
    • Roma’yı “ekmek ve sirk” ile oyalıyorlardı; bizde “hoşgörü ve nakarat” ile.
    • Hoşgörü denilen şey, herkesin cebinde ayrı bir kimlik kartı taşırken Türk kimliğinin cüzdandan düşürülmesi oldu.

    1. Muhalefet mi, Anlaşmalı Tiyatro mu?

    Bugün Türkiye’de “muhalefet” adı altında sergilenen tablo, aslında bir tiyatro sahnesi.
    Perde açılıyor: Bir grup politikacı “Biz Atatürkçüyüz!” diye bağırıyor. Bir başkası, “Malazgirt bizimdir, Kurtuluş Savaşı bizimdir!” diye ekliyor. Alkışlar, tezahüratlar, medya şovları…
    Ama iş icraata geldiğinde sahne çöküyor, ses kesiliyor.

    Silivri’den çıkan anlaşmalı kahramanlar, saraya uğrayıp çıkış vizesi alan siyasetçiler, davasını kendi canının derdine indirgeyenler… Hepsi aynı çorbanın farklı malzemeleri.
    Bunların ortak özelliği, iktidarı değiştirmeye odaklanmamak. Çünkü “anlaşma” böyle yapılmış:
    • Birlikte hareket etmeyeceksiniz.
    • Kitleyi örgütlemeyeceksiniz.
    • Milliyetçi söylemleri istediğiniz kadar tekrarlayabilirsiniz ama sistemi sarsmayacaksınız.

    Velhasıl: Halk tribünde, sahnede tiyatro… Oyunun adı: Demokrasi!

    Tiyatro özeti:
    • Bu tiyatroda oyuncular değişiyor, ama yönetmen hep saray.
    • Shakespeare bile dirilseydi bu kadar kötü yazılmış bir senaryoya imza atmazdı.
    • Muhalefet sahnede bağırıyor: “Yıkılacak bu düzen!” ama kuliste iktidarla çay içiyor.

    1. Sarayın Sigortaları: Gaz Alma Mekanizması

    İktidar, kendini garantiye almak için saray mutfağında özel bir menü hazırlamış:
    • Ana yemek: İktidarın sürekliliği
    • Yan garnitür: Muhalefetin anlaşmalı sessizliği
    • Tatlı: Halkın kandırılması

    Muhalefet bu sofrada sigorta görevi görüyor. Sistemin devrilmemesi için arada bir “bağırıp çağırıyorlar,” sonra evlerine dönüyorlar. Onlara verilen görev çok net:
    Halkı sokağa indirmeyin, öfkeyi büyütmeyin, örgütlenmeyi engelleyin, fakat sahnede “biz muhalefetiz” diye bağırmayı da ihmal etmeyin. Böylece kitle, öfkesini muhalefete boşaltıyor, iktidar da arkadan kıs kıs gülüyor.

    Türkiye’nin en acı gerçeği şudur: Muhalefet, iktidarın en sağlam sigortasıdır.

    Net durum, özet:
    • Muhalefet, öfkeyi soğutan soğutucu; iktidar ise ısıtan soba. Halk da buzdolabında bekleyen patates gibi çürüyor.
    • Osmanlı’da yeniçeriler maaş alamayınca kazan kaldırırdı; bizde halk markette fiş görünce bile kaldırmıyor. Çünkü muhalefet “Sakin olun” diyor.
    • İktidar elektriği kesiyor, muhalefet mum satıyor.

    1. Türk’ün Çırpınışı: Tarihten Ders Al(a)mamak

    Tarih boyunca Türk milleti, zor zamanlarda hep ayağa kalkmıştır. Ama bugün ayağa kalkamamasının sebebi, başsız bırakılmasıdır.
    Başsız tavuk nasıl yere çarpa çarpa koşar ama yönünü bulamazsa, Türk milleti de şu an aynı haldedir. Birileri çıkıp “Atatürkçüyüz!” diye bağırıyor, ama Atatürk’ün örgütlenme azminden bihaber. Bir başkası “Milliyetçiyiz!” diyor ama milliyetçiliğin sadece hamasi söz olmadığını unutmuş.

    Gerçek şudur: Bugünkü muhalefet, Atatürk’ü, Malazgirt’i, Kurtuluş Savaşı’nı birer etiket olarak kullanıyor. Eylemde yoklar, sadece slogandalar. Türk milleti ise tarihinden güç almak yerine, kendi çocuklarını sloganların içinde boğmaya mecbur ediliyor.

    Boş nutuklar, özetle:
    • Atatürk Sakarya’da düşmana kurşun sıktı, bugünün muhalefeti televizyonda RT atıyor.
    • Milliyetçilik sadece “Nutuk’tan cümle paylaşmak” sanılıyor; halbuki Nutuk’u yazdıran şey sahadaki mermiydi, tweet değil.
    • Türk milleti tarihte Çin’i, Bizans’ı, Haçlıyı dize getirdi; bugün kendi muhalefetini dize getiremiyor.

    1. Ne Yapmalı? (Bir Çıkış Yolu)

    Bu karanlık tabloya rağmen, yapılabilecek şeyler vardır. Ama öncelikle, milletin şunu anlaması gerekir:
    Anlaşmalı muhalefetle hiçbir şey değişmez.

    Öneriler:
    1. Gerçek Liderlik: Başsızlık halini bitirmek için halkın içinden çıkan, bağımsız, cesur bir liderlik modeli inşa edilmeli.
    2. Örgütlü Halk: Türk milleti, sosyal medyada klavye kahramanlığı yerine gerçek örgütlenmeler kurmalı.
    3. Sahici Milliyetçilik: Milliyetçilik, sadece hamasi söz değil; ekonomik bağımsızlık, üretim gücü ve millî kültürle pekiştirilmeli.
    4. Muhalefetin Teşhiri: Halk, anlaşmalı muhalefetin maskesini düşürmeli; “gaz alma partileri”ne kanmamalı.

    Kısacası, çıkış yolu milletin kendi iradesini geri almasıdır. Başsız tavuk olmaktan kurtulmanın tek çaresi budur.

    Manipülasyon özeti:
    • Liderlik, Twitter’dan değil, halkın pazarından çıkar.
    • Milliyetçilik, sadece bayrak sallamakla değil, yerli üretimle olur; yoksa bayrak da Çin malı olur.
    • Muhalefeti teşhir etmeden iktidarı devirmek, hırsızı yakalamadan kapıya kilit takmaya benzer.

    1. Son Söz: Başsız Türk Olmamak İçin
      Bugün Türk milleti, tarihin en kritik eşiklerinden birinde. Bir yanda iktidarın saray tiyatrosu, öte yanda muhalefetin anlaşmalı maskaralığı… Bu ikili kıskacın ortasında kalan halk, kendi iradesini hatırlamak zorundadır.

    Atatürk, “Milletin istiklalini yine milletin azmi ve kararı kurtaracaktır” dedi. Bugün bu söz, her zamankinden daha günceldir. Çünkü ne iktidar, ne muhalefet; hiçbir anlaşmalı figür, Türk milletini kurtarmayacaktır.

    Türk milleti ya yeniden başını bulacak ya da yine yeniden bulacaktır. Başka bir yol kalmamıştır.

    Bu sivrisinekli çamur çayırında, Türk milleti mutlaka ama mutlaka kurtuluşu anlaşmalı bir muhalefette değil, sokaktaki çılgın bir Türk’ten çıkaracak yeni bir başta bulacaktır.
    Türk mutlaka bir baş bulacaktır !
    Umutsuz olmayın!

  • ÖLMEK İÇİN NEYİ BEKLİYORSUN EMEKLİ

    ÖLMEK İÇİN NEYİ BEKLİYORSUN EMEKLİ

    Emeklilere açık seçik, net bir şekilde bunu soruyor ve bunu yapmaya çalışıyorlar.

    Yıllarca çalıştınız.
    25-30 veya 35 yıl boyunca her ay sonu maaşınız daha elinize geçmeden sizlerden emeklilik kesintileri yapıldı.
    Ya da…
    Serbest meslek sahibi olarak dişinizden, tırnağınızdan keserek, sosyal güvenlik kurumuna mecburi prim ödediniz.
    Yaşlanınca rahat etmeyi, ele avuca düşmeden ve kimseye minnet eylemeden yaşamayı düşündünüz.

    Yok öyle bir şey…
    Mevcut yönetime göre son bir vazifeniz daha var.
    Saray ve saltanat sürsün, lale devri devam etsin diye hakkın rahmetine kavuşmanız gerekiyor.

    Siz ölmeli siniz ki…
    Cemaat ve tarikat liderleri, onların müritleri Ray-Ban gözlük takıp, 4×4 jipe binsin
    Siz ölmeli siniz ki…
    İnşaat çeteleri sizin emeklilik primlerinizi, fakir fukaranın vergilerini hazine aracılığıyla yemeye devam etsin.
    Siz ölmeli siniz ki…
    Mafya çeteleri malınızı mülkünüzü yağma etsin
    “Eee artık ölmek için neyi bekliyorsunuz, ölün artık yahu ölün” demek istiyorlar.

    Kim söylüyor?
    Elinden Kuranı, dilinden Allah’ı düşürmeyen dini bütün, ehli müslim iktidar ve onun minik ortağı çakma milliyetçi partinin tepesindeki kişiler söylüyor.

    Sadece onlar mı?
    Elbette ki hayır.
    Bunu emeklilere reva görenlere oyları ile destek veren oğullar, kızlar, yıllarca bir yastığa baş koyup, bir parça ekmeği bölüşen eşler de söylüyor.
    Utanmıyor, ar ve hicap duymuyorlar.
    Resmen emekli’den çalıyorlar.
    Göz göre göre hırsızlık yapıyorlar.

    Biliyor musunuz…
    Yalnızca tek bir suç ve tek bir günah vardır.
    O en büyük suç ve günah ise hırsızlıktır.
    Onun dışındaki bütün suç ve günahlar hırsızlığın çeşitlemesidir.
    (Khaled Hosseini)

    Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun. Karısının elinden bir kocayı, kocasının elinden karısını, çocuklarının elinden bir baba veya anneyi, bir anne ve bir babanın elinden kız yada erkek evladını çalmış olursun.

    Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını ve o gerçekle yaşama yüzleşme hakkını çalmış olursun.

    Hile yaptığında, yada birini aldattığı’nda onun doğruluğunu, haklılığını çalmış olursun.

    Yetersiz olduğunu bildiğin halde kapasiteni aşan bir makamı kabul ettiğinde bir toplumun geleceğini, istikbalini ve istiklâlini çalmış olursun.

    Çalmaktan daha kötü bir günah ve daha kötü bir suç yoktur.
    Kendisine ait olmayan bir şeyi alan insan, bu ister bir can, ister sağlık, ister huzur, ister bir dilim ekmek, ister makam mevki olsun, bu eylemlere verilen tek bir isim vardır.
    Hadi o ismi de sizler koyun.
    Ama lütfen yazmayınız.

  • KUR’AN için ‘eskilerin masalları’ diyenler?!!!

    KUR’AN için ‘eskilerin masalları’ diyenler?!!!

    KUR’AN için
    ‘eskilerin masalları’ diyenler?!!!

    (Enfal,31)”Ortak koşucular, ayetlerimizi dinledikleri zaman, alaylı ifadelerle,
    ‘Tamam, anladık! Eğer istersek elbette bizler de bunun benzerini söyleriz. Senin bu söylediklerin yeni bir şey değil, geçmişte söylenen masalların bir benzeridir’ derlerdi.”

    (Ahkaf,17)” ‘Bu eskilerin masallarından başka bir şey değildir’ dedi.”

    (Kalem,15)”Ayetlerimiz kendisine okunduğu zaman, ‘Öncekilerin masalları!’ der (burun kıvırır).”

    (Nahl,24)”Ortak koşucuların elebaşlarına, ‘Rabbinizin indirdiği şey nedir?’ denildiği zaman, ‘Öncekilerin masalları’ derler.”

    (Hud,1,2)”Kur’an, insanlara kulluk edilmesin-Allah’tan başkasına kul olunmasın-sadece Allah’a kulluk edilsin-şirk koşulmasın diye ilkelerle bozulması engellenmiş-en iyi yasa koyan-her şeyin iç yüzüne-gizli taraflarına muhteşem bilgi ağı ile hâkim olan Allah tarafından ayetleri muhkem;
    hükmü kesin ve net kılınmış
    sonra da detaylı-ayrıntılı açıklanmış-sağlamalı Kitaptır.”

    (Fussilet,52)”Ya bu Kur’an Allah’tan idiyse ve siz de onu yalanlamış iseniz-inanmamışsanız?”

    (Ahkaf,10)”Hiç düşündünüz mü, ya Kur’an Allah katından ise ve siz de ona karşı çıkmışsanız, büyüklük taslayıp-kibirlenip ondan yüz çevirmişseniz-bilerek reddetmişseniz, haliniz ne olacak?”

    (Yunus,37)”KUR’AN, Allah’tandır.”

    KUR’AN için,
    ‘eskilerin masalları’
    diyerek küçümseyenlere;
    KUR’AN’ın tarihsel ayetlerinden günümüze ışık tutan
    (bugünün firavunlarını da anlatan)
    TANRI’nın uyandıran,
    UYARAN ayetleri!

    (Kasas,4)”Firavun ülkede, güç ve saltanatla şımarıp halkını bölüp birbirine düşürmüş, kimine mevki makam paye vererek zenginliklere boğmuş, kimini köleleştirmişti.”

    (A’raf,124,127)”Firavun dedi ki, ‘Kesinlikle sözleşmelerden; taahhütlerden ilişkinizi keseceğim, sonra da hepinizi kesinlikle rahat ortamdan; kentteki işinizden, memuriyetinizden çıkarıp hurma tarlalarında tarım işçiliği yaptıracağım; taş ocaklarında çalıştıracağım; zorlu işlerde çalıştırarak yağınızı çıkaracağım; iliğinizi sömüreceğim.’
    ‘Onların oğullarını öldüreceğiz; eğitimsiz, öğretimsiz bırakıp niteliksiz bir kitle oluşturarak güçsüzleştireceğiz.’ ”

    [Ankebut,39; Kibirlenip-büyüklük taslayan ülkede bozgunculuk yapan Firavun, Haman, Kârun]
    [Mü’min,24; Firavun, Haman Kârun]

    KUR’AN’ın birlikte andığı;
    firavun, haman, karun üçlüsü; bugünün ülke yöneten siyasi lideri, askeri ya da din adamı,
    maddi güç temsilcisi-sermayedar!

    Günümüz dünyasında, emperyalizme hizmet eden
    taşeron ülkelerde durum
    aynı değil mi?!

    Asırlar öncesinden günümüze ışık muhteşem bir KUR’AN Uyarısı daha!

    (Âli İmran,105)”Mezheplere bölünüp ayrılığa düşenler için büyük bir azap vardır!”

    Ortadoğu din-mezhep savaşları nedeniyle kan gölü!

    Din sömürücülerine,
    dini tekellerine alan mezhepçilere, radikal dinci örgütlere teslim olarak
    (isimleri hiç önemli değil);
    kullara kulluk ederek, köleleşerek;
    nimetlerin sahibine,
    esas Yaratıcı Kaynağa,
    TANRI’ya nankörlük eden,
    KUR’AN’ın içeriğinden,
    şirk içinde olduklarından habersiz
    mazlumlar?!
    bu acı azaptan
    en çok zarar görenler!

    İnsanoğlunun ne yaparsa
    kendi kendine yaptığının kanıtı!

    (Enbiya,10)”İçinde sizin için öğüt olan Kur’an indirdik, hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”

    (Kalem,52)”Önyargılardan arınmış tarafsız bir gözle Kur’an incelense, tüm insanlığı kucaklayan bir öğütten başka bir şey değildir.”

    (Yusuf,104)”Sadece hatırlatmadan başka bir şey olmayan Kur’an,
    bütün insanlığa sunulan bir uyarı,
    bir öğüttür ancak.”

    (Müddessir,54,55)”Kesinlikle bu Kur’an tüm insanlığı uyaran
    bir öğüttür-hatırlatmadır.
    Dileyen, isteyen herkes ondan öğüt alır.”

    (En’am,90)”Kur’an, tüm insanlığa sunulmuş bir öğütten başka bir şey değildir-bütün toplumlara sadece
    bir uyarı ve öğüttür-çağrıdır.”

    Kaynaklar;
    istekuran.net-Hakkı Yılmaz
    Mustafa Sağ-Evrensel çağrı
    KUR’AN Meali
    İhsan Eliaçık-Yaşayan KUR’AN
    Salih Akdemir-Son çağrı KUR’AN
    kuranmeali.com

  • İHANET…

    İHANET…

    Hep derim; her ömrün ve her devrin sonu vardır, diye…
    Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmadı..
    Bunlara hiç kalmayacak…
    ***
    Bugün…
    Devir onların devri, bir elleri yağda bir elleri balda…
    İyi gidince..
    Alkışlıyor, övüyor yere göğe sığdıramıyorlar…
    ***
    Sadece ortakları değil, biat edenleri de..
    Kutsal sayıp tapınanları da…
    Allah benim ömrümden alsın sana versin..
    Öl de ölelim, vatan millet Sakarya diyenlerde…
    ***
    Ama bunların fıtratında var…
    Teker ters dönünce…
    İşler kötüye gidince, çıkarları çatışınca…
    Öküz ölüp ortaklık bitince
    gerçek yüzleri, tüm çirkinliğiyle ortaya çıkıyor…
    ***
    Emin olun: Yere düşene ilk tekme atanlar bunlar olur…
    ***
    Büyük usta Uğur Mumcu’nun yazdığı..
    tarihimbir gerçeği, tam yerine denk geldi sizlerle paylaşmak istiyorum…
    ***
    Tarih 17 Şubat 1959
    Başbakan Adnan Menderes’in içinde bulunduğu THY uçağı, Londra’da inişe geçtiği sırada düşer…
    Uçaktaki 21 kişiden 14’ü hayatını kaybetmiştir…Kurtulan 7 kişiden biri de Adnan Menderes’tir…
    ***
    Türkiye’ye dönüşünde Sirkeci Garında büyük bir devlet töreni ile karşılanır…
    Menderesi karşılayanlar arasında CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’de vardır…
    ***
    Adnan Menderes perona ayak bastığında, insanlar yüksek boyutlu bir dalga gibi gidip gelirler…
    ***
    O sırada kalabalığı elinde bıçakla yaran bir adam ensesinden tuttuğu beş-altı yaşındaki bir erkek çocuğunu Başbakan Menderes’in ayaklarının dibine yatırır. Herkesin şaşkınlıktan kanı donmuştur…
    ***
    Bu adam, Adnan Menderes’in şaşkın bakan gözlerinin içine diktiği gözlerini devirerek:
    “Seni bize Allah bağışladı. İzin ver oğlumu senin için Allah’a kurban edeyim!..”
    Adamla Adnan Menderes’in bakışları esnasında adam bir an şaşkınlığa düşünce, onun bu şaşkınlığını fırsat bilen emniyet görevlileri yetişir ve çocuğu adamın elinden kurtarırlar…
    ***
    O olaydan tam 18 ay sonra.
    Takvimler 17 Eylül 1961’i gösterdiğinde, Adnan Menderes idam sehpasının merdivenlerini çıkar,
    titrek adımlarla, ölümle yaşamı birbirine bağlayan sandalyenin konduğu masanın ayakları,
    olması gerekenden daha yüksektir…
    ***
    Cellat gelip, Menderes’in ayaklarının altındaki sandalyeyi çeker, tam sekiz dakika sürer…
    ***
    Başbakan Adnan Menderes’in ayaklarının altındaki sandalyeyi çeken kimdi biliyor musunuz?
    Sirkeci Garında çocuğunu Menderes için kurban etmek isteyen adamdı..
    Üsküdarlı gece bekçisi Kara Kemal…
    ***
    Haklıdan yana değil, güçlüden yana olanlar korkak ve kaypak olurlar.
    Güç merkezi değiştikçe dönerler, fırıldak olurlar…
    ***
    Mesela Devlet Bahçeli ve kurmayları..
    Mesela;
    Prof.Dr. Ümit ÖZDAĞ
    Mesela;
    Meral Akşener ve benzerleri…
    Mesela;
    BBP genel başkanı M. Destici
    Mesela;
    Numan Kurtulmuş
    ***
    Mesela;
    Teğmen Mehmet Ali Çelebi
    Mesela;
    TOBB başkanı Hisarcıklıoğlu
    Mesela;
    Cem Küçük, Ahmet Hakan Zafer Mutlu
    Abdulkadir Selvi, Nagehan Alçı vs…
    Cübbeli Ahmet, Acun Ilıcalı
    Hülya Avşar
    İbrahim Tatlıses, Hülya Koçyiğit vs..
    ***
    Sayamadıklarım da var, kısa kesiyorum…
    Hepsi aynı bokun aynı cins tanesi…
    ***
    Hepsi dönecek, kıvıracak…
    Satacaklar…
    Bildiklerini, duyduklarını..
    Gördüklerini..
    İçlerinde sakladıklarını bir bir kusacaklar…
    ***
    AKP satma ustası Devlet Bahçeli’den ve MHP’den kurtulmak istiyor…
    MHP ve mütemmim cüzleri ise tepeden tırnağa çirkefe batan AKP ve RTE’den…
    Sinsice…
    Ve birbirine söylediklerini unutarak…
    ***
    İkisini de çarpın Türk parasıyla;
    10 lira bile etmezler…
    İlginçtir…
    İkisinin de etrafında kire, pasa, suça bulaşmamış hiç kimse yok…
    Çünkü hukuksuzluktan besleniyorlar…
    ***
    Çünkü hukuk atmosferinde onların yaşaması olanaksızdır…
    Bir çağdaş hukuk düzeninde onlar var olamazlar…
    Onların varlığı,
    ancak hukuksuzluk ile olası…
    ***
    Derler ki “ağacın kurdu içindedir…”
    Kurtlar AK ağacı kemirmeye başladı…
    Trump elini çektiğinde..
    Devrilmesi ya da yapraklarını dökmesi an meselesi…
    ***
    Ve bu yalan dünya; eden bulur dünyasıdır…
    Rüzgar eken “fırtına” biçer…
    ***
    Birde;
    Kıble paraysa ve işin içinde para varsa…
    Alayı..
    Babalarını bile tanımazlar, ispiyon ederler…
    ***
    Dikkat ederseniz DEM’den hiç bahsetmedim…
    Neden?
    Bir atasözü bırakıyorum buraya…
    ***
    “Katranı kaynatsan olur mu şeker..
    Cinsine yandığım cinsine çeker…”
    Ha Bahçeli Dövlet ha Abdullah Öcalan, ha DEM ha MHP…
    Hedef memleketi ve toplumu bölmek olunca…
    ***
    DEM olmasa MHP olmaz, MHP olmasa DEM olmaz, aksini iddia eden varsa aklına şaşarım…
    ***
    Bakın; 2002 den sonra bunların arasında
    Suç bir işlememiş bir tek Büyük Türk Büyüğü (!) göremezsiniz…
    Çevrelerindeki şürekalarından suç işlememişine rastlamak da olanaksız…
    ***
    Ama bir tekine hesap sorulmuş da değil…
    Hukuk yok çünkü…
    Bu yüzden her yerde onlar varlar…
    Hukuksuzluk…
    Bu bilinçli bir politikadır…
    Bilinçli, kararlı, akıllı, kurnazca…
    Ama acımasız…
    ***
    Ama keser döner sap döner gün gelir hesap döner…
    Kıvıracaklar…
    Birbirlerini”S a t a c a k l a r..!”
    ***
    Mesele; toplumu bölmeden ülkeyi daha fazla satmadan engel olmak..
    Aklın yolu birdir!..
    Hırsıza çalma, haine yapma, vatandaşa korkma, dünyaya susma diye haykırmak zorundayız…
    Tabi insan gibi insanca yaşamak istiyorsak…
    ***
    Bu arada aklınızda olsun; insanmışsınız, insanca yaşamak istiyormuşsunuz hakkınızmış falan bu çakma yerli-milli fırıldakların umurunda değil…

    Sayın hocam sizin alışık olmadığınız ayıplı bir kaç kelime kullandım…
    Özür diliyorum…
    Sağlıcakla kalın saygılar…