Blog

  • Azerbaycan ile ilişkilerimiz daha da geliştirilecek…

    Azerbaycan ile ilişkilerimiz daha da geliştirilecek…

    EKOAVRASY DERGİSİ İLE AZERBAYCAN VERGİ DERGİSİ

     İŞBİRLİĞİNDE İKİ ÜLKE ARASAINDAKİ HER TÜRLÜ İLİŞKİYE

    DAHA FAZLA KATKI SAĞLANMIŞ OLACAK.

    AZERBAYCAN’IN EKONOMİK ALANDA ÇOK ÖNEMLİ BİR

    YERİ OLAN VERGİ DERGİSİ’NİN YAYININ 10.YILI KUTLANIYOR.

                                                  Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği, kurulduğu günden bugüne özellikle Avrasya ülkelerine yönelik çalışmaları ile dikkatleri çekiyor. Derneğin Başkanı Hikmet Eren, çalışmalarında KKTC ile Azerbaycan’a çok daha önem verdiklerini belirtiyor ve “Kardeş ülke Azerbaycan ile ilişkilerimizi daha da yükseklere taşımak için biröok alanda işbirliği içindeyiz. 7 yıldır çıkardığımız EkoAvrasya ile Azerbaycan’daki Vergi Dergisi ile bu işbirliğini daha da pekiştiriyoruz” diyor.

                                                  Azerbaycan’daki yayın hayatının 10.yıldönümü nedeni ile bir açıklama yapan Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği Başkanı Hikmet Eren,açıklamalarında şunları söyledi:

                                                 “Türkiye ile Avrasya ülkeleri arasında sosyal ve ekonomik bir köprü olmak amacıyla kurulan Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği, özellikle kardeş ülke Azerbaycan ile sosyal, kültürel, ekonomik ve akademik alanlarda önemli faaliyetler gerçekleştirmektedir. 

                                                  Derneğimiz tarafından 6 yıldır yayınlanmakta olan EkoAvrasya Dergisi de misyonumuz gereği gerek kültürel gerekse ekonomik alanda sürdürülen ilişkilere katkı sağlamak amacıyla bu coğrafyada faaliyetlerine devam eden yayın organlarıyla işbirlikleri gerçekleştirmektedir. 

                                                   Kardeş ülke Azerbaycan ile uzun yıllara dayanan köklü dostluk ve kardeşlik ilişkilerimizi daha da sağlamlaştırmak üzere geçtiğimiz yıl Azerbaycan Vergi Dergisi ile de bir işbirliği protokolü imzalmış bulunuyoruz. Bu protokol ile iki dergi birçok alanda ortak projeler gerçekleştirmektedir.

                                                   Azerbaycan’ın ekonomik alanda önemli bir yayını olan Azerbaycan Vergi Dergisi’nin 10. Yılında dergiye emeği geçen herkesi tebrik ediyor, birlikte nice güzel çalışmaya imza atmayı temenni ediyorum.”

     
     
     
  • FIRAT’IN KIYISINDAKİ KOYUN

    FIRAT’IN KIYISINDAKİ KOYUN

    g1bFIRAT’IN KIYISINDAKİ KOYUN

    HÜSEYİN MÜMTAZ

    Buradaki özne, koyun değil insandır. Mekân Fırat değil, Akyaka’dır. Olay ise basit bir kaybolma değil, “öldürülmek”tir.

    Kars’ın Arpaçay ilçesi ile Ermenistan sınırı arasında kalan Akyaka yaylasında hayvanlarını otlatan Mustafa Ülker akşam dönerken sürüsünden Ermenistan topraklarına geçen tek koyununu almaya gitmiş. Ermeni askerleri çat diye vurup öldürmüşler.

    Gel de Hazreti Ömer’i hatırlama!

    Suriye sınırımızda önce 1000, ertesi gün 350’si yaya 2000 kişi gündüz gözüyle saldırıp sınırı geçmek istiyor.

    Irak sınırımızda ise…

    …“son olarak Tunceli, Karadeniz ve Garzan bölgesinden 8 Mayıs tarihinde yola çıkan 41 kişilik PKK’lı grup Metina kampına ulaştı. PKK’lı 41 kişilik grup 56 günlük yolculuğun ardından ulaştığı Kuzey Irak’taki kampta örgüt yöneticilerinden Delal Amed tarafından karşılandı. Amed, gruplarının Öcalan’ın çağrısı temelinde uzun ve yorucu bir yolculuğun sonunda Medya Savunma alanlarına ulaşmalarının son derece anlamlı ve sevindirici olduğunu belirtti. Amed, ‘Sürecin yüklediği misyon çerçevesinde hareket eden güçlerimizin Karadeniz’den, Dersim’den ve Garzan’dan yaklaşık 2 aydır yolculuğun sonunda son derece disiplinli, planlı ve örgütlü bir hareket tarzıyla sağ salim Medya Savunma Alanlarına ulaşmaları bizler için bir başarıdır’ dedi”. (Şeyhmus Çakan.18 Temmuz 2013)

    41 terörist… silahlarıyla… tam 56 gün… memleketi kuzeyden güneye kat edip “sınırı” geçiyorlar..

    Geçerken de Tunceli dağlarına ancak Kamer Genç dolayısı ile haberimiz olabilen bezlerini asıyorlar.

    Kimsenin ruhu duymuyor, haberi olmuyor..

    Olmuyor mu?

    Sonra efendim, “4 parçalı Kürdistan”ın Irak parçasında zaten işlem tamam da, Suriye’deki “oluşum” da yoluna giriyor; Suriye’deki PKK’nın eşbaşkanı davet üzerine gelip Türkiye’de “görüşmeler” yaparken…

    Irak’ta Barzani’nin himayelerinde “Kürt Kongresi” toplanıyor; biter bitmez bu sefer “Başbakanları” Neçirvan Barzani “görüşmeye” geliyor.

    Üç nalla at tamam, iş kalıyor tek nala ve çocuğun adını koymaya..

    İşte bunlarla uğraşırken doğuda Ermeni “tak” diye garip çobanı vurup öldürüyor..

    Biz ise Suriye sınırındaki önce 1000, sonra 350’si atlı 2000 kişiye su ve gaz sıkıp “püskürtüyoruz”.

    Baştan beri diyorum ki, “Gezi-Taksim”deki üç ağaçla uğraşacağına Irak-Suriye’ye bak.

    Tunceli’ye bak..

    Kars-Çıldır maceramız 40 yıl önceye dayanır..

    Posof-Hanak-Damal; ve Ardahan-Arpaçay-Akyaka…

    Televizyon ne kelime, uzun dalga Ankara radyosunun ancak güneş battıktan sonra dinlenebildiği; telefon konuşmalarının “Çık aradan Sivas”lı yapılabildiği; akşam saat sekizden sonra elektriğin olmadığı yıllardı..

    Güzel yıllardı, çok güzel yıllardı.

    Tatbikat dönüşü aracımız arızalanır da herhangi bir köy evinin kapısını çalarsak hoş karşılanıp sabaha kadar deliksiz uyuduğumuz yıllardı.

    Çünkü herkes Türk’tü, Terekeme idi..

    Şimdi de öyledir..

    Ah şu “AB süreci” olmasaydı..

    Tesadüf bu ya İZ TV’de “Gidiş-Dönüş Türkiye” programının Kars-Akyaka bölümünü seyrediyoruz.. Nevruz kutlamaları imiş, yakılan ateşin üzerinden atlanıyor, mahalli oyunlar oynanıyor, sonra törene katılan “erkân” hep beraber halaya kalkıyorlar..

    Sunucu; “Barış halayı, umarız sınırın karşısında da aynı duygularla halay çekiliyordur” gibi bir şeyler geveliyor.

    Birbirimize bakıp “Allah Allah, yanlış mı biliyoruz. Akyaka’nın karşısı; Ahıska-Ahılkelek değil ama acaba Nahcıvan yahut Güney Azerbaycan mı?”

    Haritaya bakıyoruz, Akyaka’nın tam karşısı GÜMRÜ-Ermenistan..

    Halay’ı da mı yabancı şirketlere ihaleye çıkardık?

    Ermeni askerler çoban Mustafa Ülker’i “dur” filan demeden, su-gaz sıkmadan “tak” diye vurup öldürüyorlar.

    Asıl ilginci ne biliyor musunuz?

    Bir ay olmadı; “Ermeni soykırımının” 100. yıl dönümü etkinliklerine hazırlık bağlamında başkent Erivan’da düzenlenen konferansta konuşan Başsavcı Agvan Ovsepyan, “Türkiye’de kalan kilise ve araziler Ermenistan Kilisesi’ne iade edilmeli. Ermenistan Cumhuriyeti ise kaybedilen toprakları geri almalı. Bu talepler yasal zeminde olmalı” demişti.

    Azerbaycan’dan da toprak talebinde bulunan Ovsepyan, “Ermenistan’ın hem Türkiye hem de Azerbaycan’la (Nahçivan bölgesi) arazi sorunu var. Bunun hukuki çözümü için tüm hukuksal kanıtlarla birlikte bir dava dilekçesi hazırlamalı Birleşmiş Milletler (BM) ve Uluslar arası Mahkemelere sunulmalı” ifadesini kullandıktan sonra sözde soykırım kurbanlarının torunlarına kesinlikle maddi tazminat verilmesini de talep etmişti.

    Ovsepyan’ın toprak isteğinden sonra çoban Mustafa Ülker, koyunu için girdiği Ermenistan topraklarında Ermeni askerlerce öldürülüyor.

    Mustafa Ülker üzerine keşke “Mavi Marmara tişörtü” filan giymiş olsaydı…2 Ağustos 2013

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

  • DOĞMAMIŞ BEBEK ÜZERİNDEN EMPERYALİST PROPAGANDA

    DOĞMAMIŞ BEBEK ÜZERİNDEN EMPERYALİST PROPAGANDA

    Doğmamış Bebek Üzerinden Emperyalist Propaganda
    Liseli bir kız, mahalli tarzıyla TV muhabirine ateş püskürmüştü: “Hakkari deyince haberlerde hep terör, hep olaylar.. Halbuki bizim bunlardan haberimiz bile olmuyor. Bu şehirde de bir sürü başarılar var, haber olması gereken güzellikler var. Niçin bunları görmezsiniz?..”
    Sadece Hakkari mi? Edirne’den Karsa kadar haber bültenlerinde Türkiye demek, siyaset atışmalarından sonra kadına karşı şiddettir, trafik kazalarıdır, hırsızlıklardır, yangınlardır, doktora karşı şiddettir.. Mesela Ramazan vesilesi ile bir sürü iyilikler, ihsanlar, hayır sahiplerinin yardımları vardır. Bunlar ise makarna dağıtılan kamyonun önünde insan yığınlarının birbirini ezmesiyle ekranlarda yer bulabilir. Sadece Türkiye mi? Bütün İslam dünyası veya Türk dünyası haberlerinde mutlaka ölü bulunmalıdır. Terör saldırısı, iç savaş, fevkalade cinayetlerle bu ülkelerin isimleri duyulabiliyor.
    Avrupa’nın son deliği, yamalı bohçaya dönmüş ada devletinin sarayından doğacak çocukla ilgili haberler aylar öncesinden başladı. Bebeğin kız mı erkek mi olacağından, saçının rengi, isminin ne olacağı… Sanki bütün dünyanın tek kaygısıymış gibi tatlı bir merak ve zarif bir sunuşla her gün gazeteler, haber bültenleri meşgul oldu. Günahsız bebeğin doğumu, hastanedeki günleri, evine doğru yola çıkışı ve ismi.. Bu konular bir İngiliz vatandaşı açısından magazin tartışması, merak veya bahis konusu olabilir.
    Doğacak bebek veya evlenecek prens-prenses sanki bizim ülkemizin de kralı, kraliçesi olacak. Verilen her ayrıntı onların buna layık olduklarını bilinçaltına yerleştirir. Gelinlik pahalı, süslü, olduğu zaman da sempatiyle duyurulur, sade olduğunda ayrı bir sempatiyle. Ama daima yapılanlar en güzeldir, en makuldür, herkesin hayranlığına layıktır. Asırların krallığı üzerine bina edilen bu davranışlar karşısında bizim de asil Osmanlı hanedanımız akla gelir. Son Sultan’ın İngiliz zırhlısıyla ülkeyi terkettiği şayiası iki de bir tedavüle çıkar da kendisini tanımayan yönetime karşı ülkede kardeş kanı döktürmediği dile getirilmez. Hatta Ulu Hakan Abdülhamid’in muhafız alayı komutanı, şehre yaklaşan isyancı Hareket Ordusu’nu durdurmak için izin istemesine karşın Büyük Sultan’ın kardeş kanı dökülmesine müsaade etmeyip tahtı bırakmayı göze aldığı asil davranışı hatırlanmaz bile.
    Dünyanın üç kıtasında asırlarca sadece adalet ve hakkaniyetle değil aynı zamanda sanat ve imaret eserleriyle hüküm sürmüş hanedanın ahfadı olarak Osmanlı’nın fevkalade nizam, intizam ve zarafetinden bahsetmek bir dönem suç sayıldı. Kazara bir habere konu olduğunda arkasından “ama” ile başlayan iftira veya cehalet bulaşıkları halen eklenir. Bir tarihçi Osmanlı vakıflarının devleti soyduğu üzerine araştırmasını kurgularken bir başka ilahiyatçının Âl-i Osman idaresinin İslam dairesi dışına çıktığı üzerine tez sahibi olduğunu görüyoruz. Mesela bu vakıfların Osmanlı sosyal sistemindeki asırları aşan olağanüstü fonksiyonu, bugünkü sosyal devlet sistemlerinin dahi ulaşamadığı başarısı oryantalist bir körlükle geçilir. Hemen her bültende prensesiyle, görkemli şatolarıyla, ışıltılı atlı arabalarıyla, hatta kedi-köpeğinin maharetleriyle İngiltere haberlerdeki yerini alırken ülkemizde ve bölgemizde sürekli şiddet, terör, kan, hırsızlıklar vardır. Ama Ortadoğu’nun birbirinin kanını içmekten doymayan diktatörlerinin İngiliz işgali sayesinde işbaşına geldiği ise bilinmez, gündeme gelmez.
    Tüketim ürünlerini pazarlamak için bunların kaliteli olması yetmez. Reklam tekniğiyle tanıtmak, onları uygun ambalaj ve ulaşım imkanlarıyla tüketiciye sunmak gerek. Kendi ürününü pazarlamakla beraber rakiplerinin önünü kesmenin yolları vardır, bu yolda kullanılan ajanlar bulunmaktadır. Hemen her gün İngiltere’nin bir şehrinden, bir üniversitesinden, hatta bir evinden fevkalade bir haberin bültenlerimizi işgal etmesi sinsi bir pazarlama tekniği sonucudur. Hiçbir şey bulunamazsa maharetli bir kedi veya köpeğin, ama mutlaka İngiliz sahibi eşliğinde maskaralıklarının servisi de. Bütün bunlar yapılırken Londra merkezli ada devleti hak etse de etmese de asalet, estetik, bilim ve dehalarıyla bilinç altına yerleştirilir. Bilinçaltındaki bu veriler, turizmde, eğitimde, yatırımda ülkeye ekonomik güç yanında siyasi prestij olarak döner. Rakiplerinin asalet, zarafet ve deha ürünleri ne derece zengin olsa da onları tüketici gözünde yok etmenin planları da sinsice uygulanır.
    İngiliz işgalinden sonra iflah olmayan Suriye’nin, Irak’ın, Mısır’ın ölü sayılarıyla, kendi ülkemizin şiddet haberleriyle İngiltere’nin ise masum, mütevazi, prensesleri ve sevimli bebekleriyle ekranlara gelmesi geniş çaplı kamuoyu bombardımanın bir parçasıdır. Her ülkenin kendi prestijini artırma, başkalarınınkinden üstün gösterme hakkı vardır. Vatandaşlarının da bu yönde görevleri bulunmaktadır. Ama bizdeki medyanın büyük kısmının sanki ülkemizin güzelliklerini yok sayma, hatta negatife indirme görevi var. Batıda cinayet veya şiddet haberleri genellikle mahalli kalıyor veya münferit bir olay gibi sunulurken bizdekiler bütün toplumun benimsediği, önüne geçilmeyen bir alışkanlık gibi duyuruluyor. Dolayısıyla bu yazının konusu İngiliz düşmanlığı değil. Fakat kendi medyamızın ülke çıkarlarına karşı tutumudur.
    Daha bebek doğmadan önce sadece magazin haberlerinde yer alabilecek bir konunun bütün topluma mal edilmesi, buna karşın kendi toplumunun güzelliklerinin haber değeri olmaması derin bir medya sorunu olarak karşımızda durmaktadır. Medya, kısa vadede reyting değeri olan habere bakar, ancak uzun vadede hangi haberlerin ilginç hale geleceğine kendisi karar verir ve uygular. Aynı durum diziler için, hatta bütün tüketim maddeleri için sözkonusudur.
    [email protected]

  • “KKTC’ndeki seçimler yeni dönemin müjdecisidir…”

    “KKTC’ndeki seçimler yeni dönemin müjdecisidir…”

    AVRASYA EKONOMİK İLİŞKİLER DERNEĞİ

    BAŞKANI HİKMET EREN, KKTC’NDE GENÇ YÜZLERİN

    SEÇİMLERDEKİ BAŞARISINI”BÜYÜK ŞANS” OLARAK DEĞERLENDİRDİ.

    HİKMET EREN” KKTC’NDE ORTAYA ÇIKAN SEÇİM SONUÇLARI

    YENİ BİR DÖNEME İŞARET EDİYOR” DİYOR

    Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği Başkanı Hikmet EDren, yavru vatan KKTC’nde yapılan son seçimleri değerlendirdi. EkoAvrasya’nın KKTC ile sıkı işbirliği içinde bulunduğunu söyleyen Eren “KKTC’nde geçtiğimiz günlerde yapılan seçimler yeni bir döneme işaret ediyor. Seçimler ile başlayacak olan yeni sürecin Kuzey Kıbrıs halkı için hayırlara vesile olmasını diliyorum” dedi. Özellikle seçimlerde yeni ve genç yüzlerin başarılı olmasını da büyük bir şans olarak niteleyen EkoAvrasya Başkanı Eren “İnanıyorum ki, bu gençlerin Meclise girmeis ile KKTC’nde yeni bir dönem de başlamış olacaktır. Aynı zamanda KKTC ile Türkiye’nin ilişkilerinde de önemli gelişmelerin başlayacağı bir dönemin yavr vatan için çok önemli olduğu görüşündeyim.” dedi.

    KKTC’ndeki seçimler sonrasında görüşlerin aöıklayan Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği Başkanı Hikmet Eren, daha sonra şunları söyledi:

    “KKTC’de yapılan erken genel seçimler neticesinde yeni ve genç yüzlerin meclise girmesi, Kuzey Kıbrıs’ın geleceği için önemli bir fırsattır. Uluslararası konjönktürün de ortaya koyduğu şartlar ile bu önemli fırsatın bir araya gelmesinin, yarım yüzyıla yakın bir süredir fiili olarak dünya ile tam olarak entegre olamayan Kuzey Kıbrıs toplumu için hayati imkanlar yaratacağı kanaatindeyim. Yeni meclisin yönlendirmesiyle kurulacak yeni hükümet, hem toplumun siyasete duyduğu güveni yeniden kazanma hem de Kıbrıs Türk toplumunu uluslararası alanda hak ettiği seviyede temsil etme görevini yerine getirecektir. Daha önceki siyasi tecrübelerden yola çıkarak Türkiye ile de daha sağlıklı ilişkiler kurulacağına ilişkin inancım tamdır.”

  • Kürt-Arap savaşı kapımıza dayandı…

    Kürt-Arap savaşı kapımıza dayandı…

                                                       PKK’nın Suriye uzantısı PYD’nin Eş Başkanı Müslim’in Ankara’ya gelmesi, yapılan görüşmeler ve Müslim’e verilen sözler, Suriye’deki çatışmaların yönünü değiştirmedi. Tam aksine, PYD güçleri, (Kürt gruplar) ile Esad muhaliflerini çatısı altında toplanan Nusra arasında kıyasıya savaş başladı. Kapımıza kadar dayanan bu savaşın adı Kürt-Arap savaşının başlangıcıdır.

                                                         Öncesine dönelim. Müslim Ankara’da bazı vaatler aldı. Bunun bir kısmı açıklandı. Bunun dışında Ankara’nın istekleri de vardı. Bunlardan biri de PYD’nin güçlerini Nusra ile birleştirerek Esad’ın bir an önce devrilmesi üzerine kurulmuştu. Ancak, son gelişmeler gerek PYD’nin, gerekse Nusra’nın Ankara’yı dinlemediğini ortaya koydu.

                                                         “KÜRTLERİ KATLETMEK VACİPTİR”

                                                            Aslında PYD ile Nusra anlaşma için masaya oturdular. Ancak, bu bir sonuç vermedi. PYD’nin elinde bulunan Rojava şimdi Nusra güçlerinin ablukası altında bulunuyor. Üstelik Nusra’ya bağlı aşırı İslamcı gruplar, ellerine geçirdikleri tüm güçleri öldürüyorlar. Dağıtılan bildirilerde de “Kürtleri katletmek vaciptir” deniliyor. Bu hedefle yola çıkan grupların bölgeyi ateşe verdikleri de gelen haberler arasında.

                                                       PYD’nin önde gelen isimlerinden Dr. Hacı Mansur, özellikle Kuzey Irak ve Türkiye’deki Kürt gruplardan yardım çağrısında bulunuyor. Nusra’ya bağlı güçlerin Tel Abyad ve Serekaniye’de Kürt olan herkesi acımasızca öldürdüğünü, bunun için seferberlik çağrısında bulunduklarını söylüyor. KCK ve Kongra-Gel’in Rojava’yı savunmak için tüm Kürtleri savaşa çağırması olayların giderek büyüyeceğini de gösteriyor.

                                                           Dr. Hacı Mansur “Savunmamızın şekli değişti. Artık kendimizi korumak için savaşı büyütüyoruz. Burası bizim toprağımız. Hakkı olmayan kimseye vermeyeceğiz. Yerimizde kalacağız” diyerek meydan da okuyor. Öyle görünüyor ki Kürt-Arap savaşı bölgeyi yangın yerine çevirecek boyutlarda büyüme gösterecek.

                                                        PYD-NUSRA SAVAŞI ESAD’I RAHATLATIR

                                                        Burada şu konuyu da düşünmek gerekiyor:

                                                        Türkiye, PYD konusunda yeni stratejiler uygulamaya başlamış olabilir. Çünkü 4 parçalı Kürdistan’ın kuruluş çalışmalarının başlatıldığı Suriye’nin Güney’indeki Rojava’nın dağıtılması bir yerde Kürt hareketinin önlenmesi açısından Türkiye’yi rahatlatır. Birleşen, bütünleşen ve devletleşmede mesafe almaya çalışan Kürt’lerin bu hareketinin bu savaş ile engellenebileceğini düşünmek de gerekiyor.

                                                          Hiç kuşkusuz, böyle bir durumda Esad’ın ayakta kalması ve muhalif grupları dağıtması daha da kolaylaşacaktır. Nitekim bu yazı yazılırken, Humus Bölgesi’nde Nusra Cephesi’nin elinde bulundurduğu tüm mahalleler Esad güçlerinde harabeye çevrildi ve yüzlerce ölünün de enkazlar altında kaldığı haberleri geliyordu. Bu durum karşısında gerek PYD, gerekse Nusra güçleri birbirleri ile savaşacak, Esad da bu şekilde daha rahatlamış olacaktır.

                                                         GELİŞEN OLAYLAR BİZİ DE ETKİLER

                                                            Peki, kapımıza dayanan Kürt-Arap savaşı bizi etkileyecek mi? Hiç kuşkunuz olmasın, bu savaşta en çok etkilenen ülke yine Türkiye olacaktır. Suriye ile ilgili son yazdığımız yazılarda bunun detaylarını sizlerle paylaşmıştık. Artık, Suriye batağı bizi içine öylesine çekti ki, Esad’ın gidip gitmeyeceği tartışmalarını bir kenara bıraktık, gözümüzü PYD ve gelişen Kürt hareketlerine çevirdik.

                                                                Türkiye, Suriye’deki iç savaşın başlaması ile birlikte aşırı İslamcıları destekleyerek Esad’ın devrilmesi için çalıştı. Ancak, 2,5 yıldır Esad devrilmediği gibi, Türkiye’nin desteklediği gruplar da yenilgiye uğradı. İpler bir noktada koptu. Şimdi ise bu gruplar PKK’nın Suriye kolu PYD ile çatışmaya başladı. Sonunun nereye dayanacağını kimsenin tahmin edemeyeceği noktalar doğru sürükleniyoruz.

                                                    Suriye krizinin bu noktalara geleceğini kimse tahmin edemiyordu. Bizi yönetenler, bu krizin boyutunu enine boyuna masaya yatırıp, çeşitli planlar yapmış olsalardı, Türkiye Suriye krizinde bugünkü çıkmaza sürüklenmezdi. Şimdi yön değiştiren bu krizden nasıl çıkılabilecek, bu saatten sonra ortaya konulacak çabalar sonuç verir mi, bunu da ilerleyen zaman içinde bekleyip birlikte göreceğiz.

  • Dışta Sıcak Gelişmeler

    Dışta Sıcak Gelişmeler

    Enerjimizin, üretkenliğimizin büyük bir kısmını sömüren ve dünyadaki gelişmelerden alıkoyan

    uzun, sıkıntılı politik süreç nihayet bitti.

    Artık KKTC Meclisinde, Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni ilan eden ve Anayasa ile temel yasaları yapan ilk Meclisten kalan herhangi bir milletvekili yok. Bu kuşağın 2009 yılında yapılan seçimle Meclise girmeyi başaran son temsilcileri, dönemin UBP Genel Başkanı ve Gazimağusa Milletvekili Sn. Dr. Derviş Eroğlu ile Lefkoşa Milletvekili Sn. İrsen Küçük idi.

    UBP Genel Başkanı ve Gazimağusa Milletvekili Sn. Dr. Derviş Eroğlu, 2010 yılının Nisan ayında Cumhurbaşkanı seçilince, anayasamıza göre milletvekilliğinden istifa etmiş ve UBP Genel Başkanlığını da Lefkoşa Milletvekili Sn. İrsen Küçük’e devretmişti.

    Şimdi her ikisi de Mecliste yok. 20 Temmuz 1974 tarihinde gerçekleştirilen Mutlu Barış Harekatından sonra Kıbrıslı Türklerin devlet kurma yolunda attıkları adımda temeli oluşturan Kurucu Meclis ve 20 Haziran 1976 tarihinde yapılan seçimle Parlamenter sistemin kapılarını açarak, Meclisimizin 1. Yasama Dönemini başlatan kuşaktan hiç kimse Mecliste kalmadı.

    Bu ülkenin siyasi yaşamını kuran ve temellerini atan birinci kuşak geçip gitti Meclisimizden. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini ilan eden ve Anayasasını yapan ikinci kuşaktan ise birkaç temsilci var artık Meclisimizde. Büyük bir olasılıkla bir sonraki seçimde onlar da veda edecekler.

    Siyasi hayatımız, zamanın akışı içinde kendi tarihini oluşturarak yaşamını sürdürüyor, her yerde, her ülkede olduğu gibi.

    İçte, bir şekilde KKTC halkının verdiği siyasi karar doğrultusunda hükümet kurulacak ve fırtınaya yakalanmış olan siyasi yaşam da yavaş yavaş durulanacak. Meclisimiz yeni seçilen üyeleri ve deneyim sahibi seçimi kaybetmemiş üyeleri ile çalışmalarına başlayacak.

    Dışta ise bizi, acımasız ve canımızı çok yakacak gelişmeler bekliyor.

    Doğu Akdeniz’de doğalgazın ve petrolün varlığının tespit edilmesi, gelecekte maddi olarak adanın tümüne refah getirmesinin yanı sıra, adadaki iki toplum arasında yıllarca sürecek iç çekişmeleri, huzursuzluğu ve sıkıntıları da getirecek.

    ABD’nin bu tek kutuplu dünya düzeni içinde, 2. Dünya savaşından sonra Fransa ve Almanya’ya sopa göstererek kurdurtmayı başardığı günümüz Avrupa Birliği’nin minyatürünü, Kıbrıs adasında da kurulabilmesi için her yolu deneyeceği artık aşikar oldu. Bunu “Acaba mı” diye tartışmaya bile gerek yok.

    Doğu Akdeniz’deki petrolün ve doğalgazın sorunsuz bir şekilde çıkarılması ve Avrupa’ya kanalize edilmesi, önce Kıbrıs adası içindeki barışa ve istikrara sonra da Türkiye ile Yunanistan arasındaki dostane ilişkilere, işbirliğine ve kader birliğine bağlı. Bu konuda ne bizlerin, ne de anavatanların söz ya da seçim hakkı var.

    Zaten Yunanistan’ın, Doğu Akdeniz’den çıkarılacak doğalgaz ve petrolden pay almaya hiç bir itirazı yok. Trans Anadolu (TANAP) boru hattının Yunanistan üzerinden Avrupa’ya bağlanması boşuna değil. Buna sus payı veya “çömezlerini de sustur” ödülü de denilebilir.

    Tabii aynı koşullar ve kavram bizim için de geçerli.

    İllaki Rumlarla ortak bir devlet kurmamız için ABD, AB ve BM elden gelen her tür baskıyı önce bize, sonra da anavatan Türkiye’ye yapacaklar. Bundan ne bizim, ne de Türkiye’nin kurtuluşu yok.

    I. Dünya savaşında Fransa Başbakanı Georges Clemenceau’nun “Eğer müttefikler harbi kazanmak istiyorlarsa, Fransa’nın kana olduğu kadar petrole de muhtaç olduğu bilmelidir” sözü ile İngiltere Başbakanı Winston Churchill’in 1936 yılında Avam kamarasında yaptığı konuşmasında yer alan “Bir damla petrol, bir damla kandan daha değerlidir” sözleri geliyor aklıma bu değerlendirmeleri yaparken…

    Ve yanılacağımı da hiç sanmıyorum…

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    2 Ağustos 2013

  • Hz. Ali, Yavuz Sultan Selim’i Mekke’ye davet etmiştir!

    Hz. Ali, Yavuz Sultan Selim’i Mekke’ye davet etmiştir!

    İstanbul Boğazı üzerine yapılacak üçüncü köprüye isminin verilecek olması sebebiyle Yavuz Sultan Selim Han üzerinde epey bir tartışma ve spekülasyon yapıldı. Özellikle Alevi toplum kesimlerinde bu konuda bazı itirazlar yükseldi. Kim bilir belki de kendilerine göre haklıdırlar. Çünkü Yavuz’un, Şah İsmail’e karşı ittifak yaptığı Sünni Kürt aşiretleri, Alevi Türkmenlere karşı acımasızca saldırılar gerçekleştirmişlerdir. Tıpkı 1915 yılında Ermeni kökenli vatandaşlarımıza saldırdıkları gibi.

    Ancak gelin görün ki; Alevi vatandaşlarımızın itirazları bile Yavuz Sultan Selim Han’ın, büyüklüğünü gölgelemeye yetmez. Çünkü o, en başta bir askeri dehadır. Tıpkı dedesi Fatih Sultan Mehmet gibi. Üstelik o, bugünkü anlamda bir mareşaldir. Çünkü en az üç tane meydan savaşı kazanmış bir generaldir.

    Askeri dehasını dedesi Fatih Sultan Mehmet’ten aldığında kuşku yoktur. Üstelik, çocukluğu da onun dizinin dibinde geçmiştir. Yani, Yavuz Sultan Selim’in ilk hocası bizzat dedesi olan Fatih Sultan Mehmet sayılır. Padişah olduğu sırada, dönemin ressamlarından birisinin çizdiği Fatih Sultan Mehmet portresini getirdiklerinde Yavuz Sultan Selim Han’ın tepkisi; “Hiç benzememiş. Dedem Togan burunluydu. Biz onun dizinde büyüdük…” şeklinde olmuştur…

    Dediğimiz gibi; Yavuz Sultan Selim Han, en başta askeri bir dehadır ki; tarihte Sina Çölü’nü geçen ender kumandanlardan birisidir. Hele hele, El-Mukaddam Dağı’nı dolanarak Memlük Ordusu’nun arkasına geçmek suretiyle onların iaşe ve lojistik yollarını kesmesi, Memlük toplarının menzilinden çıkarak onları işe yaramaz hale getirmesi ve kendi ağır toplarıyla Memlük Ordusu’nu arkadan vurup hezimete uğratarak Türk Tarihi’ne “Ridaniye” gibi büyük bir zaferi hediye etmesi tam bir askeri deha örneğidir.

    Mısır’ın fethinden ve dolayısıyla İslam’ın mukaddes beldelerinin Türk topraklarına katılmasından sonra kendisini tebrike gelerek “Hünkarım, Allah’ın izni ve bizim dualarımızla Mısır’ı fethettiniz…” diyen bir grup din adamına, yanında duran kılıcı işaretle şu cevabı vermiştir Yavuz Sultan Selim:
    -“Doğru dersiniz efendiler. Ancak şunun hakkını da teslim etmek gerekir!”

    Yavuz Sultan Selim Tam İnanmış Bir Müslümandı

    Ancak biz bu yazımızda onun askeri başarılarından değil, dini ve sosyal başarılarından bahsetmek istiyoruz. Daha doğrusu, Türk halkının muhayyilesindeki Yavuz Sultan Selim’i ön plana çıkarmak niyetini taşıyoruz.

    Bir kere Yavuz Sultan Selim, Türk halkının hayalinde ziyadesiyle dindar bir padişahtır. Ki; bu dindarlık onu, tıpkı dedesi Fatih Sultan Mehmet gibi, evliya ve erenler seviyesine çıkarır halkın gözünde. Bu konuda, Mekke ve Medine gibi kutsal beldeleri Türk topraklarına katmasının ve hilafeti Türklere getirmesinin elbette büyük payı vardır. Mesela rivayet odur ki; Yavuz Sultan Selim, Mısır fethi ile Mekke ve Medine’nin de Türk topraklarına katılması üzerine kendisine “Hâkim’ul Harameyn”, yani “Mekke ve Medine’nin sahibi” diyenlere kızmış ve “Hayır; Mekke ve Medine’nin sahibi Allah’tır. Biz ancak Hâdim’ul Harameyn oluruz” demiştir. Yani “Mekke ve Medine’nin hizmetkârı”.

    Yine meşhur rivayete göre; Yavuz Sultan Selim Han son nefesini vermek üzeredir. Yakın adamı Hasan Can (Hoca Sadettin Efendi’nin babası), hünkarın kulağına eğilip;
    -“Hünkarım şahadet getirin. Şimdi Allah’la bir olma vaktidir” deyince Yavuz Sultan Selim Han, kendisine gülümseyerek;
    -“İlahi Hasan Can, ya sen bizim şimdiye kadar kiminle birlikte olduğumuzu sanırdın” şeklinde cevap vermiştir.

    Yavuz Sultan Selim’in dini duygularının yoğunluğunu en güzel anlatan sözleri, galiba Çaldıran Seferi’ni müteakip, güneye, Memlüklerin üzerine yürümeye kara verdikten sonra bugünkü Elbistan sınırları içindeki Söğütlü mevkiinde ordusuna yapmış olduğu ünlü konuşmasında bulunmaktadır. Yavuz Sultan Selim Han, burada Memlük Sultanı’na göndermiş olduğu elçilerin, kendisinin Şah İsmail ile birlikte olduğunu haber vermeleri üzerine, Müslüman bir memleketin askerleriyle savaşmanın caiz olup olmadığı konusunda İstanbul’daki şeyhülislamdan görüş sormuş ve onun cevaz vermesi üzerine askerlerine şöyle hitap etmiştir:

    -“…Allah’u Teâla şahidimdir ki; gayem Allah’ın kelamını yükseltmektir. Kimsenin memleketinde gözümüz yoktur. Reva mıdır ki; Arap memleketleri Allah’ın en sevdiği memleket iken, onun kıymetini bilmeyen kimseler eline düşe! Hassaten Harameyn-i Şerifeyn ahalisi onların rezil gölgelerinde nasıl gölgelenirler? Yarın kıyamet gününde Hz. Peygamber’e nasıl cevap veririm?”(1).

    Mercidabık yenilgisinden sonra savaş meydanından kaçan Memlük Emirleri, Kansu Gavri’yi tahttan indirerek yerine Tomanbay’ı geçirmişler ve onu 25.000 kişilik bir orduyla Yavuz Sultan Selim’in üzerine göndermişlerdi. Bunu haber alan Yavuz Sultan Selim Han, kendisine göndermiş olduğu mektupta şöyle demiştir:

    “Gayem, Harameyn’i kurtarıp -Oraya yol bulabilen insana, Allah için Kâbe’yi ziyaret etmesi gereklidir-(K.K.III/97) ayeti ile amel edip, inşallah -Kim oraya girerse emin olur- (aynı ayet) zümresinden olmak isteriz. Sana düşen, bu yolda bana yardımcı olmandır…”(2).

    Celal-zade, “Yavuz Sultan Selim’in iyilik, şefkat ve merhamette eşi ve benzeri yoktu” dedikten sonra Sadrazam Piri Mehmet Paşa’dan naklen Yavuz Sultan Selim Han’ın şu sözlerini nakletmiştir:

    “Yüce olan Allah beni atalarım ocağına padişah yaptığında, eşi ve benzeri olmayan Cenab-ı Hakk’a yalvarıp yakardım. Ey yerin ve göğün yaratıcısı, ey insan, cin ve hayvanların rızkını veren Kadîm ve Kerim Allah, bana Kâ’be’nin ve Medine’nin süpürgeciliğini nasip et, diye yüzümü yerlere sürüp secdeye kapandım. Çok şükürler olsun ki Cenabı Hakk beni o mutluluğa eriştirdi. Dünyada arzu ettiğim umutlara ulaştım. benim Arap ülkelerine olan sevgim diğer vilayetler gibi değildir. Onlar Allah’ın ve Resulü’nün komşularıdır. Onları gereği gibi gözet- diye vasiyet ederlerdi. -Harameyn’e, Kudüs ve Şam’a ve bütün Arabistan’a koruyucu ve kollayıcı olma bahtiyarlığını Allah, benden başka kime nasip etmiştir.”(3).

    Arabistan’ın kadı-askerliği Piri Paşa’ya verilmişti. Bir gün rahmetli paşaya bir grup Osmanlı alimi gelmiş, Mekke ve Medine’ye Anadolu’dan kadı gönderilmesini teklif etmişler. O da tabiatıyla konuyu Yavuz Sultan Selim’e aktarmış. Ancak padişah, “Yeryüzünde İslamiyet yayılalı 900 yıldan ziyade oldu. Mekke, Allah’ın haremi, Medine ise Hz. Peygamber’in başkentidir. Bu zamana gelene kadar onlara taşradan kadı gönderilmiş midir. Mekke ve Medine’nin padişahlığı (idaresi) Hz. Peygamber’in evlâd-ı kiramı ellerindedir. Ben o memleketleri asker çekip varıp almadım. Onlar edep ve saygı ile bana itaat ettiler ve tam bağlılık gösterdiler. Bu şerefin mükafatı bana lazımdır. Allah’ın bana bir lütfu ve ihsanıdır ki; Mekke ve Medine’de bayramlarda ve hutbelerde benim adım anılmaktadır. Bunun için Allah’a ne kadar hamd ve senalar etsem azdır. Bundan duyduğum mutluluğu, bütün dünyanın padişahlığına değişmem. Haremeyn-i Şerifeyn (Mekke ve Medine) halkına her ne çeşit gayret, şefkat, yardım lazım ise esirgeme (göster, ver). Sakın ha sakın Mekke ve Medine işlerine müdahale etme”(4) diyerek Piri Paşa’nın teklifini geri çevirmiştir.

    Hz. Ali, Yavuz Sultan Selim’i Mekke’ye Davet Etmiştir!

    Alevi vatandaşlarımız, her ne kadar Yavuz Sultan Selim’i sevmiyorlarsa da Sünniler, Hz. Ali ile Yavuz Sultan Selim’i yan yana getirmekte hiçbir beis görmezler. Zira her şeyden önce, her ikisi de birer kumandan ve Allah için cihad eden insanlardır.

    Rivayete göre; Yavuz Sultan Selim, hemen her sabah Hasan Can’a, o gece gördüğü rüyayı anlattırırmış. (Muhtemelen kendi gördüğü rüyaları da ona anlatıyordu). Bir gün Hasan Can kayda değer hiçbir rüya görememiş ve tabiatıyla Padişah’a da anlatamamış. Padişah kendisini ne kadar zorlasa da Hasan Can’dan tık yok! Çünkü o gece gerçekten de kayda değer bir rüya görmemiştir Hasan Can. İşte o telaş içinde Hasan Can, Kapuağası’nın dairesine geçer. O sırada Hazinedarbaşı, Kilercibaşı, Sarayağası gibi ağalar da Kapuağasının dairesindedirler. Kapuağası Hasan Ağa’nın yüzünden düşen bin parçadır. Ağlamıştır ve gözleri hala ıslaktır. Sebebini sorduğunda, kendisi bir şey söylemez ama yanındaki ağalar durumu Hasan Can’a aktarırlar. Dediklerine göre; Kapuağası Hasan Ağa, hala o gece görmüş olduğu rüyanın etkisindedir. Nice uğraştan sonra Kapuağası Hasan Ağa, bir de Hasan Can’a anlatır gördüğü rüyayı:

    Bu gece rüyamda gördüm ki, eşiğinde oturduğumuz bu kapıyı hızlı hızlı çaldılar. ‘Ne haber var’ diye ileri baktım, vardım; kapı dışarısı görünecek fakat bir adam sığmayacak kadar az açılmış. Dışarısı ucu sarkıtılmış sarıklı nurani kimselerle dolu, elleri bayraklı ve silahlı, mükemmel şahıslar. Kapının dibinde elleri sancaklı dört nurani kimse durur. Kapıyı vuranın elinde Padişahın Aksancağı var.
    Bana dedi ki:
    -“Bilir misin niye gelmişiz?”
    Ben de:
    -“Buyurun, dedim”
    Dedi ki:
    -“Bu gördüğün kimseler Resulullah (S.A.V)’ın ashabıdır. Bizi Hz. Resulullah gönderip Selim Han’a selam etti ve buyurdu ki: Kalkıp gelsün ki; Haremeyn hizmeti ona buyruldu. Gördüğün dört kişiden, bu Ebu Bekr-i Sıddıyk, bu Ömerü’l-Faruk, bu Osman-ı Zi’n-nûreyn’dir. Seninle konuşan ben ise, Ali bin Ebi Talib’im. Var, Selim Han’a söyle” dedi ve nazarımdan gaip oldular…

    Evliyaullahtan Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri

    Ağanın anlatmış olduğu bu rüyayı dinleyen Hasan Can hemen padişaha koşup;
    -“Padişahım, vakıayı bu Hasan kulunuz (Hasan Can) görmediyse bir başka Hasan kulunuz (Kapıağası Hasan Ağa) görmüş. Emriniz olursa arz edeyim.” der.

    Padişahın “anlat” demesi üzerine de anlatıyor. Kapıağası Hasan Ağa’nın gördüğü rüyayı Hasan Can’dan dinleyen Padişah diyor ki:
    -“Derd-mendin safâ-yı meşrebi (zavallının tıynetinde safiyeti) varmış, sen onu bize methettikçe -Bir kimseyi ibadet eder görürsün, hemen veli sanırsın- diye seni alaya alırdık, boşuna methetmemişsin…” ve devamla:
    -“Biz sana demez miyiz ki, biz bir tarafa memur olmadan (emir verilmeden) hareket etmemişizdir. Atalarımız velayetten behre-mendler idi (velilikten nasip sahibiydiler), kerametleri vardır. İçlerinde biz onlara benzemedik…” diyerek kendilerini küçük göstermeye çalıştılar. Ondan sonra Arap Seferi hazırlıklarına başladılar.

    Mısır Seferi’nde yollar çok amansız, susuz ve ıssızdı. Ellerini kaldırır o koca sultan dua ederdi ve çoğu kez elini indirmeden bol sulu yağmurlar çölü sular ve zafer ordusunun geçişini ve su teminini kolaylaştırırdı…(5).

    Yavuz Sultan Selim Han’ın Kerameti

    Merhum babam anlatmıştı şu hikayeyi: Yavuz Sultan Selim, Şam’ı fethedip orada cuma namazı kılmak için camiye girerken caminin kapısında Arapça “Sin, Şın, Kef” harflerinin yazılı olduğunu görmüş ve bu harfleri “Selim Şam’a gelecek” şeklinde yorumladıktan sonra, orada bulunan bilginlere bu yazıyı kimin yazdığını sormuş. Onlar da konuyu şöyle anlatmışlar Yavuz Selim’e:

    -“Padişahım asırlar önce bu şehirde bir büyük alim varmış. Halka sürekli -Sizin taptıklarınız ayaklarımın altındadır- şeklinde vaaz yaptığı için dönemin valisi tarafından -bu adam bizim taptığımız Allah’ı ayaklarının altına alıyor- denilerek asılmış, cesedi de çöplüğe atılmıştır…”

    Yavuz, hemen kendisinin Şam’a geleceğini asırlar öncesinden haber veren keramet ehli bu adamın nerede konuşma yaptığını ve cesedinin hangi çöplüğe atıldığını sorup soruşturduktan sonra alimin konuşma yaptığı yeri kazdırınca bir de ne görsün; küpler dolu hazine! Meğer alim, “Taptığınız şey ayaklarımın altındadır” derken bunu kastediyormuş. Yavuz, alimin ikinci kerametini de görünce onun cesedinin atıldığı çöplüğe bir türbe yaptırmış ve ondan sonra Şam’dan ayrılmıştır.

    Babamın vaktiyle bize kaba taslak anlatmış olduğu bu hikaye, istifade ettiğimiz kaynakta da bulunmaktadır ki; kitapta bu alim kişinin 1162-1240 yılları arasında yaşayan ünlü mutasavvıf Muhyiddin-i Arabi olduğu, Yavuz Sultan Selim’in Şam’a geleceğini haber veren ünlü sözünün ise “İza dahale’s-sînü ile’ş-şın- zahara sırru Muhyiddin-Sin Şına girdiğinde Muhyiddî’nin sırrı açığa çıkar” şeklinde olduğu belirtilmektedir. Hikayenin geri kalanı ise aşağı yukarı babamın anlattığı şekildedir(6).

    Sözün hülasası: Yavuz Sultan Selim, bizim siyasilerin günlük kirli siyasetlerine, ayrıca Alevi ve Sünnilerin kısır çekişmelerine alet edilemeyecek ölçüde büyük bir şahsiyettir. Tıpkı, hikayedeki Kapıağası Hasan Ağa’nın rüyasında gördüğü yüce şahsiyetler gibi. O sebeple, üç kıtayı birleştiren bu şahsiyetin isminin sıradan bir köprüye verilmesi az bile. Ancak neylersiniz ki; ülkemiz tam anlamıyla bir siyasi ve sosyal buhranın tam ortasından geçmektedir ve zaman, bu yüce şahsiyetlerin isimleri üzerinden birbirimizle didişecek zaman değildir. Kanaatimce vatanperver ve Türk Milliyetçisi bir şahsiyet olan Sayın Kamer Genç’in gündeme taşıdığı Tunceli örneğinde olduğu gibi; Türk Milleti, Doğu ve Güneydoğu Anadolu dağlarında “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” sözlerinin ve Türk bayraklarının kaldırılarak yerlerine PKK çaputlarının dikildiği bir zaman evresini yaşamaktadır,

    Bu bakımdan bırakalım bu tür isimlendirmeleri, rahat ve sükuna ermiş bir zaman diliminde ve sakin kafayla düşünüp, birbirimizle görüş alışverişinden bulunduktan sonra yapalım. Ancak bu noktadan sonra, köprüye Yavuz Sultan Selim isminin verilmesinden vazgeçilmesi ise, tarihimize hakaret ve kendi kendimizle çelişmemiz anlamına gelir. Bu sebeple bırakınız üçüncü köprünün adı Yavuz Sultan Selim olsun ve dedesi Fatih Sultan Mehmet’in adını taşıyan köprüye kuzeyden göz kırpsın…

    ____________
    1-Prof. Dr. Ahmet Uğur, Yavuz Sultan Selim’in Siyasi ve Askeri Hayatı, s,95, MEB. Yayınları, 2001, İstanbul.
    2-Age, s,97.
    3-Age, s, 117.
    4-Age, s, 116-117.
    5-Age, s, 121-123.
    6-Age, 125.

  • “Halkı tutamıyormuş!”

    “Halkı tutamıyormuş!”

    “Halkı tutamıyormuş!”

    “Halkı tutamıyorum” diyen kişi bir parti başkanı!

    Söz konusu olan Türkiye’de “Gezi Komplosu’na haklı tepki veren” ve “yüzde ellinin üzerindeki” Türkiye insanı değil. Onlar gerçekten evde oturmak istemedi ve en demokratik haklarını kullanarak mitinglere koşup Başbakanları Recep Tayyip Erdoğan’ı destekledi ve de Türkiye’de “27 Mayıs denemesi yapmaya kalkanları” lanetledi.

    KKTC’de ise böyle bir durum yok!

    Ancak bir parti başkanı “halkı tutamadığını” söylemekte.

    Sokakta konuştuğum insanların buna ilk tepkisi de “tutmasın, bakalım ne olacak” oldu.

    Serdar Denktaş adaya ilk geldiğim günden itibaren iyi bir diyaloğa sahip olduğum ve hatta bir ara Alman liberalleri ile buluşturup DP ve FDP arasında ilişki kurulması için birlikte çaba verdiğim biri. Maalesef o zaman bu konuda başarılı olamadık.

    Bu nedenle son günlerde “halkı tutamıyorum” cümlesine kadar vardırdığı iddialarını dikkatle okudum. Duyduğum kadarıyla “aslı olmayan” bir senaryoyu artık ona bunu “kendisi için inandırıcı olan” kimler anlattıysa her gün tekrar edip duruyor.

    KKTC’nin Dış İşleri Bakanlığı’da yapmış birinin Türkiye Cumhuriyeti’nin bir kurumunu “seçim kavgası” amaçlı bir operasyonda dile getirmesi gerçekten çok talihsiz bir durum.

    KKTC’deki Türkiyeli ya da Türkiye yanlısı seçmenin oyunu alabilmek amacıyla gündeme getirilen bu “senaryo” bence nafile bir çaba!.

    Türkiye ve KKTC dostluğuna çok değer veren ve Türkiye konusunda kesinlikle tavizsiz seçmenler Serdar Denktaş ve partisinin 2011 yılında Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği önünde kurduğu “eylem çadırını” tasvip etmedikleri gibi aynı zamanda unutmadılar da!

    “Türkiye karşıtı 2011 mitingleri” esnasında kurduğu çadır ve Türkiye’ye karşı aldığı tavır unutuldu sanıyordu her halde Serdar Denktaş. Sahaya inince seçmenlerin o günleri ve özellikle onun tavrını unutmadıklarını görmüş olmalı.

    Seçmen ile Türkiye arasındaki bağların kopmaz olduğunu görünce de günlerdir dile getirdiği senaryoya sarılmış olmalı. Türkiye karşıtı olmadığını “kanıtlama” çabası olarak gündeme gelen bir yöntem olsa gerek bu.

    Oysa “Türkiye ile hiç bir sorunu olmayanın” ihtiyacı olmayan bir durum bu, değil mi?

    Büyük hayal kırıklığını ise “hiç kimseden cevap alamayarak” yaşıyor olmalı.

    Hatta bir gazeteci ile yaptığı bir röportajda “bana söylediler ama halka açıklamadılar” deyivermiş. Aslında ona “kimin ne zaman ve ne söylediğini” açıklasa iyi olur, çünkü “beklediği adres” iddialarını ciddiye almadığından olmalı tek bir tepki bile vermedi.

    Bence “tutamadığını iddia ettiği” halk 28 Temmuz Günü sandıkta bu konuda ne düşündüğünü açıkca beyan edecek.

    KKTC halkı sorunları yaratıp çözemeyen ve çözemeyince de ikidebir Türkiye’yi hedef gösteren politikaları uygulayanlardan bıktı artık.

    Huzur istiyor.

    Insanlar geçimi ve geliri ile ilgileniyor. Masallar dinlemek istemiyor.

    Çünkü her şey ortada.

    KKTC ve Türkiye ayrılmaz bir bütün! KKTC’nin Türkiye ile didişen politikacılara değil uyum içinde çalışarak Kıbrıs Türkü’nü refaha taşıyacak yöneticilere ihtiyacı var.

    Yazar: Ozan Ceyhun

  • Seçimin ardından: Kuzey Kıbrıs’ta Değişim sancılı başladı

    Seçimin ardından: Kuzey Kıbrıs’ta Değişim sancılı başladı

    Dün KKTC’de 170 bin civarında seçmenin takriben yüzde 69’u sandık başına gitti ve önemli mesajlar verdi.
    KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nun “aktif rol oynadığı” iddia edilen bir hükümet düşürme opreasyonunun ardından gündeme gelen Erken Genel Seçim KKTC’de zorunlu değişimin başladığının ilk sinyallerini verdi.
    Çok sayıda yılların politikacısı meclise giremedi. Çok sayıda yeni üyeye sahip elli kişilik mecliste sadece dört kadın vekilin olması da Kıbrıslı Türkler’in “çok modern bir toplum olmakla” övünürken başka ülkelerle yaptıkları kıyaslamalar açısından hayal kırıklığı yarattı.
    Sonuç olarak Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ve eski Başbakan İrsen Küçün arasında iki yıl boyunca süren “kim başkan olacak?” kavgasında çok yıpranan ve sonunda sekiz milletvekili koparılarak iktidardan düşürülen UBP (Ulusal Birlik Partisi) yüzde 29,17’de (14 milletvekili) kaldı. UBP’den transferlerle canlandırılmaya çalışılan Serdar Denktaş’ın Başkanı oldugu DP-UG (Demokrat Parti-Ulusal Güçler) buna rağmen yüzde 23,39’luk bir oy oranı (12 milletvekili) ancak üçüncü parti olabildi. CTP-BG (Cumhuriyetçi Türk Partisi-Birleşik Güçler) ise yüzde 37.42’lik (21 milletvekili) (bir başarı ile birinci parti konumuna geldi. Her zaman olduğu gibi yüzde 7 oy oranı (3 milletvekili) ile de TDP (Toplumcu Demokrasi Partisi) dördüncü parti olarak mecliste yerini aldı.
    Aralarında eski Başbakan ve UBP Başkanı İrsen Küçük gibi şahsiyetlerin de olduğu eski meclis başkanı, eski bakanlar, UBP Genel Sekreteri ve yılların vekilleri meclise giremediler.
    Seçmen hem UBP’de hem de CTP-BG’de çok sayıda tanınmış ve yıllardır mecliste oturan isme “yeter artık” deme ihtiyacı duydu.
    CTP-BG Başkanı Özkan Yorgancıoğlu kendisinin aday olduğu Lefkoşa’da “zar, zor” bir şekilde partisinin dördüncü sırasını kazanabildi. CTP-BG seçmeni “Başbakan adayı” olan Yorgancıoğlu’nu değil hali hazırda Geçici Seçim Hükümeti’nin Başbakanı Sibel Siber’i liste birincisi olarak seçti.
    “Birinci parti olmazsam istifa ederim” diyen DP-UG Başkanı Serdar Denktaş seçim akşamı herkesin ondan zaten beklediği gibi hiç kimseyi şaşırtmadan heyecanlanıp “olur ya ben de hükümette yer alabilirim” diyerek “dereyi görmeden paçaları sıvamayı” tercih etti ve “istifa edeceği sözünü” unutup “koalisyon hazırlığına başlıyoruz” mesajı verdi.
    TDP koalisyon ortağı olmak için çok çabalamasına rağmen beklediği sonuca ulaşamadı. TDP Başkanı Mehmet Çakıcı istifa etmediği takdirde partisinin “Deniz Baykal’ı” olmaya aday.
    Neyse magazini bir kenara bırakacak olursak gerçekci koalisyon olanakları ise üç adet.
    Birinci olanak CTP-BG ve DP-UG Koalisyonu. CTP’lilerin “gönlünde yatan” koalisyon olarak pazarlandı seçim öncesinde. Geçmişte UBP ile çok çetin kavgalar veren CTP tabanının tercihi bu. Ancak komik olanı, “CTP tabanı UBP’liler ile anlaşamaz” teorisini ciddiye alacak olursak DP-UG’nin son transferlerden sonra Eroğlu’nun ve CTP tabanının en sorunlu olduğu eski UBP’lilerin partisi kimliğine büründüğü de bir başka gerçek! Eğer KKTC’de yeni bir şeyler olacaksa “hanedanın” desteklediği bir parti ile olmayacağı aslında açık bir gerçek olsa gerek. Sevilmeyen UBP’liler DP-UG’de de diyebiliriz.
    Özellikle Türkiye ve KKTC arasında sağlıklı ilişkiler açısından bir CTP-BG-Derviş Eroğlu ve Serdar Denktaş Koalisyonu Türkiye’ye “ya sabır” dedirtecek bir model olabilir.
    İkinci olası koalisyon modeli ise CTP-BG ve UBP Koalisyonu. Her ne kadar CTP’liler bu koalisyon modelinden ve UBP’den çekiniyor olsalar da aslında bugünden itibaren gerçekçi olmak yararlı olacaktır. CTP-BG’nin iyi analiz etmesi gereken “gerçek UBP kadrolarının artık neredeyse tamamen yenilenmiş olduğu” yani “biz UBP ile işbirliği yapamayız dedirtecek isimlerin olmadığı” bir UBP söz konusu olan. Ülkenin sahip olduğu sorunlar çözüm süreci göz önünde tutulduğunda KKTC için belki de en hayırlı koalisyon bu “Büyük Koalisyon” olurdu. CTP-BG için ayrıca UBP, CTP’lilerin Türkiye ile daha ahenkli şibirliği yapabilmesinin “köprüsü” konumunda.
    Üçüncü ve şu anda teorik olarak var olan olanak UBP ve DP-UG Koalisyonu. Özellikle CTP-BG’nin Türkiye ile aşağıda dile getireceğim var olan sorunların çözümünü yokuşa sürmesi durumunda KKTC’deki aklı başında muhafazakarlar bu alternatifi ortaya atabilirler. UBP’de parçalanmaya kadar varan ve DP’ye bir UG’nin eklenmesine neden olan iki isimden İrsen Küçük artık mecliste değil ve bu durumda UBP Başkanlığı’nın süresi artık belli. DP-UG ise aynı kavganın diğer ismi “Derviş Eroğlu’un yönlendirdiği parti” kimliğinden sıyrıldığı an bu alternatif çok “ilginç” bir hale gelebilir.
    UBP seçmeni zaten tercihlerini yaparken biz “70 yaşındakilerin kavgalarından bıktık” mesajını verdi. “Eski isimlerin yaşattıklarını” bir daha yaşamak istemiyorlar.
    Tüm bu koalisyon modelleri konuşulurken CTP-BG’nin son hükümet dönemindeki “kötü karnesini” hatırlatmakta yarar var.
    CTP-BG Hükümeti 2008’de “duvara toslamış” ve hükümeti bırakıp gitmişti.
    Zamanın CTP-BG Hükümeti söz konusu dönemde “ekonominin gerçek rakamlarını Türkiye’den gizlemiş”, kendi “başarısızlığından”sıkıştığı yerlerde devletin “hiç dokunulmaması gereken” fonlarını boşaltmış, devletin “bütün kurumlarını zaafa uğratmış” ve sonunda da “nefessiz kalarak” batmış ekonomiyi Türkiye’nin kucağına bırakmıştı. CTP-BG’nin KKTC’ye verdiği hasar 2012 sonuna kadar ancak toparlanabildi. Bu “korkunç boyutlardaki sorumsuzca” hasarın maliyeti Kıbrıs Türkü’ne önemli bir refah kaybı yaşattı. Türkiye’ye de en az 1 Milyar TL ilave maliyet.
    O zaman “hesapsız kitapsız” kaynağa ulaşanlar ve ardından bu ekonomi “bir daha düzelmez” diye bırakıp gidenler, günümüzde Türkiye’nin desteğiyle KKTC’de ekonomik dengelerin düzeldigini görünce tekrardan iştahlanmış vaziyetteler.
    İşte bu nedenlerden dolayı Türkiye bu defa “işi sıkı tutmak” ve “Kıbrıs Türkü’nün bir döneminin daha heba olmasını önlemek” zorunda. Olası bir “CTP-BG’nin de içinde yer alacağı koalisyona karşı önlemler” geliştirmesi şart.
    Yani artık KKTC’de nasıl bir koalisyon gündeme gelirse gelsin Türkiye’nin desteği söz konusu olduğunda “çarçur edilecek tek bir kuruşunun” olması mümkün olmayacak yeni bir dönem başlıyor galiba.
    “Kendi yağı ile kavrulmayı ve de çözüm konusunda Türkiye ile ahenk içinde çalışmayı amaçlayan bir koalisyon KKTC’nin en fazla ihtiyaç duyduğu şey olan değişim ve dönüşümün de sağlam temellerini oluşturacaktır.
    Bu seçim sonucu değişimi sancılı da olsa başlattı! Sancısız değişim olmayacağına göre “hadi hayırlısı” diyelim.

  • BİR TAYYİP FIKRASI

    BİR TAYYİP FIKRASI

    Washington’da İsrail-Filistin arasında 1967 sınırları, İsrail Devleti’nin Yahudi devleti olarak tanınması, yerleşim inşasının dondurulması ve mahkûmların serbest bırakılması gibi konularda müzakere esaslarının belirlenmesi için ilk görüşme yapıldı.
    ABD Dışişleri Bakanı John Kerry,”Taraflar resmi nihai statü müzakelerine başlamak için iki hafta içinde İsrail veya Filistin’de bir araya gelecekler.Nihai statü konularında, tüm ana meselelerin ve tüm diğer konuların müzakere masasında olacağı konusunda mutabık kaldılar. Hedefimiz,nihai statü anlaşmasını önümüzdeki 9 ay içinde başarmaktır” diyor.

    *
    Filistin İslami Cihad Hareketi lideri Ramazan Abdullah Şallah ise İsrail ve Filistin yönetimi arasında başlayan barış müzakereleri ile Arap dünyasının yeniden ve daha tehlikeli mezhep ve etnik kimlikler arasında bölecek bir Sykes-Picot anlaşmasına sürüklendiğinden yanadır ve biricik çıkış yolunun ulusal birlik ve beraberlik olduğunu söylüyor.
    Ne ki, İslamcının ulusal birlik ve beraberlik algısının ümmetin birlik ve beraberliği anlamına geldiğini belirtmek gerekiyor.

    *
    Sykes-Picot,1916’da İngiltere ve Fransa’nın,Türkiye ve Orta Doğu topraklarını paylaşmayı öngördükleri gizli anlaşmadır.
    Mekke Şerifi Hüseyin’i desteklediler ve kutsal Filistin’de uluslararası bir yönetim ile etrafında Doğu Akdeniz bölgesinde Fransa,Mezopotamya bölgesinde İngiltere denetiminde tek bir Arap devletinin kurulmasını hedeflediler.
    Tek bir Arap devleti kurulamadı ama bu anlaşma Osmanlı’nın paylaşımına yol açtı!

    *
    Bakınız, kısa bir sürede nereden nereye gelindi?

    *
    2008’de Papa 16.Benedict Washington Kültür Merkezinde, “İsa şöyle der,’Kurtuluş Musevilerdedir’ (John 4:22) Ortak ruhani mirasımızdan hareket ederek,mutlak Yaratıcı ve onun merhametini temel alan umudumuza tanık olması için size bu mesajı emanet etmekten memnunum. Dünyadaki barışa dair ortak umutlarımız özelde Ortadoğu’yu ve kutsal toprakları kapsamaktadır. Derin ve köklü ilişkileriyle Hristiyan ve Museviler bu umudu paylaşıyor,bizler bu umudun mahkûmlarıyız” dedi.

    *
    Musevi ve Hristiyan dünyasının ortak umudlarına askeri desteği Genelkurmay Başkanı Org. M.Dempsey,ABD askeri stratejisinin felsefesiyle verdi,”Nerede ve ne zaman olursa olsun küresel olaylara karşılık verme yeteneği düşmanlarla savaşıp savaşmamaya değil, bunun nasıl yapılacağı ile ilgilidir” derken,
    Genel Sekreter A.F. Rasmussen’de,ABD’nin Askeri Stratejisinin NATO’nun Stratejik Konsepti prensiplerine, makul savunma sistemine, güne özgün niteliklere, esnekliğe ve etkili partnerliğe uygun olduğu görüşünü bildirdi.

    *
    Ne ki Rusya -hem,Papa’nın yanılmazlığı ve evrensel yetkisini kabul etmeyen vahiy inancında ve gelenekçi Ortadoks düşüncesini tarihi egemen devlet idealiyle pekiştirmiştir -hem de, Çin gibi güvenlik alanının büyük oyuncusudur.
    Aralarından birinin küresel jandarmaya dönüşmemesi için değişik,çok gelişkin yöntemlerle birbirleriyle kıyasıya rekabet halinde ve birbirlerini dengeleyen güçler olmak zorundadırlar…

    *
    Bu konumda Türkiye’yi ise Atatürk’ün,” Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz” ifadesi belirliyor.

    *
    Lakin,bu çerçevede ABD, dünya jandarması olmanın faturasını “Sünni İslam Birliği”ne ödettirmek için Türkiye’de Başbakan Erdoğan vasıtasıyla sağladığı değişimin ardından NATO,Suudi Arabistan,Katar ve Türkiye’ye fonlattığı, silahlandırıp-yönlendirdiği ve İslam ülkeleri meydanlarına saldığı İslamcı radikal unsurlarla Ortadoğu’da ekonomi,siyaset, sosyal politikaları yeniden yapılandırma ısrarını sürdürmekteyken -giderek, kaos oluştuğunu;

    *
    Savunma Bakanı Leon Panetta’nın “İsrail’in bölgedeki geleneksel güvenlik ortaklarından izolasyonunun büyüdüğü, kapsamlı bir Ortadoğu barışının fiilen beklemede kaldığı” söylemiyle farketmiştir.
    Üstelik desteklediği yeni İslamcı rejimlerin, ekonomilerini rekabetçi baskılara dayanabilecek bir ekonomi varlığı içinde tutmayı beceremediklerini,hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlık haklarını güvenceye alamadıklarını -fakat, toplumlarını İslami Cihad üreten birer taassub yuvasına çevirdiklerini de görmüş_
    İsrail’inde bu gidişatı tersine çevirecek adımlar atmasına yönelinmiştir.

    *
    Haziran’da G8 Zirvesi’nde içlerinde Rusya’nın da bulunduğu liderler, Sünni-Şii eksenindeki yüksek gerilimin Ortadoğu barışında umutları tükettiği ve İsrail’in güvenliğini sekteye uğrattığı konusunda ortak tavırda anlaşmışlardır.
    İngiltere Başbakanı David Cameron,”Suriye’de geçici bir yönetimi sağlayacak Cenevre sürecini desteklemek; Irak’tan ders alınarak Suriye devletinin temel kurumlarının geçiş sürecinde korunmasını sağlamak; Suriye’yi teröristlerden ve aşırılık yanlılarından arındırmak için çalışmak; kimyasal silah kullanımını önlemek; Sünni, Şii ya da Alevi değil tüm Suriyelilerin onayını alan bir Suriye hükümetini desteklemek” biçiminde açıkladığı yol haritasında -şimdi, her bir maddeye özel ağırlık veriliyor.

    *
    Bu noktada -tıpkı, Mekke Şerifi Hüseyin’in rolünde Başbakan Erdoğan ile Türkiye’nin,Ortadoğu’yu sömürüye açmak,kontrol etmek ve üzerinde baskı kurmak amacıyla ulusal devlet modelinin aşılması için sınırların anlamsızlaştırılması, her din,her mezhep ve her etnik kimliğin ortak vatanı yapılmasını teminen Sultan Abdülhamid’in pan-islamist resmi ideolojisinden hareketle sivil toplumdan kamusal ve özel yönetimlerde genişlemenin hareketi olan Arap Baharı ile ortak vatan İslam coğrafyasında İslam Birliğinin hedeflenmesi başarısızlıkları ve sorunları nedeniyle tarihin çöp sepetine atılmıştır.

    *
    Yerini Suriye İç Savaşının başladığı günlerde Cumhurbaşkanı Beşar el-Esad’ın,”Suriye’de olanlar on yıllardır bölge için planlananların bir bölümünü oluşturuyor.Sykes-Picot’un torunları hala bölme rüyası görüyor.Hedefleri kimliğimizi ve şahsi kültürümüzü yok etmektir.Bu nedenle Suriye’yi Arap Liginden çıkarmaktan çok Araplığı askıya almaya odaklanıyorlar.Politikalarıyla ve Arap sahasında oynadıkları rolle uyumlu Araplaştırılmış Lig istiyorlar.Siyonist düşmana benzeri görülmemiş ve makul olmayan bu nezaket ve Suriye’ye karşı gösterilen kararlılık ve baskı nasıl açıklanabilir?Suriye’yi İsrail’le değiştirmek istiyorlar.Sinsi ve kötü niyetleri açıkça ortadadır”ifadesindeki hayalin çökmesiyle yeni bir Sykes-Picot almıştır.

    *
    Türkiye,Suriye,Irak,Mısır,Libya,Tunus,Filistin ve Lübnan hâlihazırda ayrıştırılmış toplumları üzerinden mezhepsel ve etnik temelde parça-parça bölünmek,istikrarsızlaştırılmak ve birer-birer yutulmakla tehdit ediliyor.

    *
    Mesela, Kürtler bu süreçte yerleşik konuma oturtmak üzere Kürt kimliği ile uluslaşma hedefindeyken,
    Başbakan Erdoğan’ın Batı’daki aydınlanma sürecini tersleyen yöntemlerle Türkiye’yi İslam ülkeleri içinde tüm müslümanların haklarını savunan dini bir çekirdek haline getirmeyi amaçlayan uygulamaları,Türkiye Devletinin bu süreçten nasıl çıkacağında endişe yaratıyor.
    Ayrışmış bir toplumu bölecek,istikrarsızlaştıracak ve yutacak o kadar çok şey vardır -ki,

    *
    O yüzden Atatürk,”Bir ulus, sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe yeryüzünde onu dağıtabilecek bir güç düşünülemez”diyor.

    1.8.2013

  • “Türkiye Kırgızistan’da Askeri Üs Elde Edecek”

    “Türkiye Kırgızistan’da Askeri Üs Elde Edecek”

    kzGürcü diplomat ve siyaset bilimci Gamlet Çipaşvili, Rosbalt haber ajansına verdiği demeçte, Kırgızistan’daki ABD “Manas” askeri üssünü Kırgızistan Türkiye’ye devredeceğini söyledi. Çipaşvili, “Türkiye Amerika ile birlikte Orta Asya’da kendisi için köprü kurmak istiyorlar.  Türkiye Kırgızistan’a para yardımı yapıyor. Rusya Orta Asya’da herhangi bir NATO üssüne karşı çıksa da,  buna paralel olarak Ruslarda, Kırgızlarsa buna alışmaya başlamıştır. Asıl küresel mesele Türkiye ve  ABD’nin kapsamlı bir Doğuya doğru genişlemeye başlamasıdır” yorumunda bunundu.

    ( Demecin tamamı için :  www.rosbalt.ru/exussr/2013/07/30/1158383.html )

    Sabir Askeroğlu

    21yyte.org

  • 1 AĞUSTOS

    1 AĞUSTOS

    tmt

    1 AĞUSTOS

    HÜSEYİN MÜMTAZ

    1 AĞUSTOS 2013; Kıbrıs’ın “tamamının” Türkler tarafından fethinin 442’inci yıldönümüdür.

    “Onlardan kaldı bu toprak…
    Biz gezip tozmayalım mı?
    Yabanlar kıskanır diye
    Destan da yazmayalım mı?”

    1 AĞUSTOS 2013; TÜRK MUKAVEMET TEŞKİLATI’NIN  55’inci kuruluş yıldönümüdür.

    “Nerde kaldı o çağlar ki

    Analar kurt doğururdu,

    Hilkat insan çamurunu

    Destanlarla yoğururdu.”

    1 AĞUSTOS 2013 ; KIBRIS TÜRK Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nın 37’inci kuruluş yıldönümüdür.

    “Bir gün olur, elbette eski beğler dirilir;
    Yine kılıç kuşanır tarihteki paşalar.
    Yine şanlar alınıp nice canlar verilir,
    Yiğit akınımızdan yine dünya şaşalar”.

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERLERİYİZ

  • İhbar Kutusu ve muhalif avı

    İhbar Kutusu ve muhalif avı

    İhbar Kutusu ve muhalif avı

    Türk ordusunun Kemalist subaylarını Amerika’ya jurnallemekle işe başlamışlardı.

    Arkasından, ülkenin aydınlarını, parti başkanlarını, gazetecilerini, subaylarını sahte CD’ler ile Silivri zindanlarına koymuşlardı.

    Halkın demokratik talepleri yükseldikçe, zora düşen iktidar, halkın yarısını, öteki yarısına, gammazcı yapma niyetindedir.

    Komşunuzu gammazlayın diyor.

    Niyet ölene kadar iktidar olunca, dibine kadar jurnalcilik en önemli araç oluyor.

    Jurnalcilik ve muhbirliğin bu denli temel araç haline getirilmesi, AKP’nin, Amerika ile imzaladığı “İstihbari Fizyon” anlaşmasının arkasından geldi.

    CIA, dünyanın en iyi muhbircisi olduğu düşünüldüğünde, yardım almış olmaları, hiç de yabana atılacak fikir değil.

    İktidarlar için, jurnalcilik, iktidarları tehlikeye düşünce daha çok başvurdukları bir araçtır.

    Tarihte, Jurnalciliğin tavan yaptığı dönem, Kızıl Sultan dönemidir. Sultan’ın zulmü arttıkça, muhalefet te arttı. Jön Türkler ve İttihat Terakki ister istemez yer altı faaliyetine mecbur kaldılar.

    Jurnalcilik ve baskı muhalefeti yer altı faaliyetine zorlar.

    Jurnalcilik bulaşıcı bir hastalık gibidir.

    Bölücüler ve bölünmeden yana olan liberallerin, Türk aydınlarını, subaylarını jurnallediklerini biliyoruz.

    Silivri duruşmalarında, gizli ve açık tanıkların Türk subayları aleyhinde nasıl tanıklık yaptıklarını gördük.

    Albay Atilla Uğur’u, Kürt bölücülerinin AKP iktidarına sürekli jurnallemesi, buna en iyi örnektir.

    Kürt vatandaşları, komşularına ve arkadaşlarına karşı muhbir olarak kullanmak, bir ülkeyi ayrıştırmak için bulunmaz alettir.

    Zaten yegâne amaçları da, ülkeyi, ABD ile birlikte bölmektir.

    Televizyonlarda ki, medyatik bölücüler yetmiyormuş gibi, şimdi de, özel muhbir ordusu kurma peşindedirler.

    Jurnalcilik, başlangıçta iktidarı güçlendiriyor, halkı sindiriyormuş gibi görünse de, sonunda ters tepecek bir silahtır.

    İktidarlara ilk ihanetin jurnalcilerden geldiğini gösteren sayısız örnek vardır.

    Roma’yı yakan Neron’u jurnalcisi zehirlemişti.

    Jurnalcilik halk ile iktidarların arasını açar, iktidarı zor durumlara düşürür.

    İşin sonunda muhbirlik; ne iktidara yarar, ne muhbire yarar, ne de halka yarar.

    Muhbirlik barışa, birliğe, huzura yönelik en kirli silahtır.

  • LOZANDA ERMENİ MESELESİ NASIL ELE ALINDI–2

    LOZANDA ERMENİ MESELESİ NASIL ELE ALINDI–2

    Lozan’da, Ermeniler konusuna ilk teşebbüslerdeki başarısız hamlelerden sonra, Azınlıklar Alt Komitesinin 15 Aralık toplantısında temas edilmiştir. Komisyon Başkanı İtalyan Montagna, alt komisyonun Ermeni yurdu sorununu ele alabileceğini söylemiş, fakat Türk temsilcisi Rıza Nur Bey böyle bir sorunu görüşmeyi reddettiğini bildirmiştir. Bu komitenin 22 Aralık toplantısında M.Montagna azınlıklar temsilci heyetlerinin dinlenmesi konusunu ortaya atmış, Rıza Nur böyle heyetlerin dinleneceği oturumların alt komitelerin resmi oturumları sayılmayacağını ve Türk Delegasyonunun bu toplantılara katılamayacağını söylemiştir. (8)
    Bu gelişmelere rağmen alt komite 26 Aralık 1922 günü dinlemeyi gündeme aldı, Türk temsilciliği bir saat önce haberdar edildi. Rıza Nur alt komite başkanlığına bir memorandum yazarken, İsmet Paşa da komisyon başkanına bir memorandum vererek, Ermeni delegesinin Ermeni Hükümetini temsil etmediğini ve eğer bu delegeler Türkiye’deki Ermenileri temsil ediyorlarsa durumu protesto ettiklerini belirttiler. Ayrıca bu delegelerin ancak Romanya, Sırbistan ve Yunanistan’daki azınlıklar, bütün Müslüman ülkeler ve İrlanda temsilcileri ile birlikte dinlenebileceği belirtildi. (9) O gün yapılan toplantıda Ermeni temsilcileri, o güne kadar, Ermenilerin Anavatanlarına ihanetini ve düşmanla nasıl işbirliğinin adeta bir itirafı kabul edilecek bir konuşma ile Ermeni isteklerini sıraladılar. Delegeler İtilaf Devletlerinin kendilerini bağımsızlık vaad ederek nasıl kışkırttıklarını, Ermenilerin Fransız Doğu Ordusunun önemli bir bölümünü oluşturduklarını, bu askerlerin General Allenby’nin kuvvetlerinin ön saflarında Türklere karşı savaştığını beyan ederek konuşmasını kendilerine söz verildiği gibi bir Ermeni Yurdu isteğiyle tamamlamıştır. (10)
    Ermenilerle ilgili Lozan’da görüşmeler yapılırken, Türkiye dışında yaşayan Ermeniler mümkün olan her şeyi kullanarak propaganda yapmaya ağırlık vermişlerdi. 10 Aralık günü Norodunkyan Efendi, yanında Ermeni ihtilalcilerinden birisi ile birlikte İsmet Paşa’yı ziyaret ederek, Türkiye’nin herhangi bir kesiminde bir Ermeni Vatanı ayrılmasını talep ettiler. (11) 8 Aralık’ta bir İsviçre temsilci ve 27 Aralık günü de “Ermeni sempatizanları” adı ile Amerikalı, Fransız ve İsviçrelilerden oluşmuş bir grubun temsilcileri gelerek bir Ermeni vatanı oluşturulması ile ilgili arzularını ilettiler. İngiliz ve Amerikan gazeteleri bir Ermeni anavatanı için kampanya başlattılar. 16 Aralık tarihinde önemli Fransız isimlerinin yer aldığı imzalı bir istek Türklerin kaldığı otel’e bırakıldı. ABD’de Ermeni isteklerini desteklemek için beş milyon’dan fazla imza toplandı. (12)
    Rıza Nur anılarında Ermenilerin Türk heyetini tehdit edecek kadar ileri gittiklerini şu sözlerle anlatır:
    “Hûlasa Ermenilere Kilikya’da yer vermeliymiş. Dedim ki bu olmaz bir şeydir. Türk milleti buna izin vermez deyince Amerikalı adam kızdı, terbiyeyi bir tarafa bırakarak sertçe ‘Siz eğer Ermenilere yurt vermezseniz sizi vuracaklar’ dedi. Ben sakin sakin ‘bizim kabahatimiz mi vermeyen Türk Hükümeti, biz olmasak başkasını memur ederler’ deyince de ’Hayır sizinde kabahatiniz vardır, sizi vurunca başka şahıs yurt vermemeğe cesaret edemez’ diye cevap verdi. Söylediği sözler çok vahimdi. Bizi Ermeniler namına ölümle tehdit ediyordu.” (13)
    İkinci bölüm görüşmeler sırasında Ermeniler Delegasyonu başkanı A.Aharonian; Lord Curzon’a bir mektup göndererek yapılacak ikinci tur görüşmelerde Ermeni isteklerinin dikkate alınmasını talep etti. Lord Curzon, 4 Nisan tarihinde verdiği cevapta: “görüşmeler sırasında Ermeni isteklerinin görüşülme şansı olmadığını ancak fırsatlardan yararlanmaya çalışabileceklerini” belirtti. 25 Nisan tarihinde yapılan yeni teşebbüsler de olumlu sonuç vermedi. (14) Ermeniler iyice sertleşmeye başladılar. 10 Mayıs 1923 günü Rus delegesi Verevski bir suikastle öldürüldü. (15) Türk Heyeti’de tehdit altındaydı, Yunan ve Fransızlar tarafından bazı Ermeni teröristlerin yıkıcı faaliyetlerde bulunmak üzere teşvik edilerek Türkiye’ye gönderildiği bilgilerinin alınması üzerine; Lozan’daki Türk Delegasyonu Konferans Sekreterliğine, 12 Mayıs’ta bir not gönderdi. Birkaç gün sonra Almanya’da teşkilatlanmış Hınçak ve Taşnak örgütlerinin Türk Delegasyonunu öldürmek için Almanya’ya iki grup gönderdiği öğrenildi. 16 Mayıs’da İsmet Paşa Lozan’daki İngiliz, Fransız ve İtalyan Delegasyonuna durum hakkında bilgi veren ve protesto eden birer mesaj gönderdi. İstanbul’daki Ermeni Patriği de kaderlerinin Türklerle birlikte olacağı anlamına gelen bir telgraf gönderdi. (16)
    Lozan’dan sonra Ermeni meselesinin ağırlık merkezi ABD’ye kaydı. Orada Ermeni Lobisi tamamen “tek kale”ye oynuyordu. Ermeni görüşleri dışında bir tek ses, bir tek yazı bulmak hemen hemen imkânsızdı. Türkiye ile ilgili olumlu gelişmeler havada buhar edilip uçuruluyor, Türkler aleyhindeki düşünceler, görüşler, yakıştırmalar, yazılar büyük teşvik ve destek görüyordu. Meselâ Lozan’da Türkiye ile ABD arasında 6 Ağustos 1923’te bir Dostluk ve Ticaret anlaşması imza edilmişti. Bu anlaşmanın Kongre’de tasdik edilmemesi için Ermeniler büyük bir Lobi faaliyetine giriştiler. Demokrat Parti bu konuyu seçim kampanyasına bile dâhil etti. Neticede anlaşma ABD Senatosunda 19 Ocak 1927’de yapılan oylamada 2/3 ekseriyetten 6 oy eksiği ile reddedildi. (17)
    Barış antlaşması bütün zorluklara rağmen 24 Temmuz 1923 günü imzalandı, böylece Ermenileri son 50 yıl içinde en fazla harekete geçiren “Büyük Ermenistan” hayali tarihin sayfalarına gömülmüş oldu. Ancak Türk heyeti Lozan’da çok büyük sıkıntılarla karşılaştı, hemen hemen tüm batı dünyası ile mücadele etme mecburiyetinde kaldılar. Tarafsız bir yazar G.L. Ellison, orada da olayları yakından izlemişti. Anılarından kısa bir bölüm sunarak Lozan konusunu kapamak istiyoruz.
    “Kuşkusuz ilk elden bilgi edinmenin güçlüğünden dolayı, pek çok insan Türklerin aleyhinde olmuştur. Meselâ Rıza Nur, ‘Ermenilerin ulusal yurdu’ saçmasını saatlerce sabırla dinledikten sonra, gerçeği söylemesine izin verilmeden büyük bir ruh kırıklığı içinde konferans odasını terk etmişti. Gerçek, önemli konular üzerinde bilgi veremedikleri zaman gazeteler ‘nefret alevlerini’ Türkler aleyhine körüklemek ya da suçlama parmağını onlara çevirmek için hesaplı ve birkaç gereksiz ayrıntıyı büyütmeye hazırdırlar. Gazeteler belki de hiç yapılmamış küçük hatalar için sütunlar doldururken, hayati önemdeki sorular basında hemen hemen bütünüyle ihmal edilmektedir ve atak Asyalıların içi acı bir nefretle dolmaktadır.” (18)
    “Milletler Cemiyeti’nin kendi basının şerefli ve tarafsız başkanı şunu bildirmektedir. ‘Biz Yunan ve Ermeni propagandasının gerçek değerini yakaladık, sonuçta Türklere sempati duyduk’ Böyle bir pişmanlık çok geç ama belki yine de akıllı bir politika güdülmesine yol açabilir.” (19)
    Bayan Ellison İsmet Paşa’nın şikâyetlerini de şu sözlerle naklediyor:
    “Biz barış için elimizden geleni yapıyoruz. Fakat bir ulusun, diğer bütün devletlere karşı koyması çok zordur. İsteyerek ya da istemeyerek bizim ulusal amaçlarımızın, bizim için ne anlama geldiğini göremiyorlar. Onların Yunanlılara ve Bulgarlara teklif etmeyi akıllarından geçiremeyecekleri şartları, gururlu bir ulus olarak bize nasıl kabul ettirebilirler.” (20)

    DİPNOTLAR:
    (8) Ermeni Sorunu, S.56 (Hizmete Özel, Önsöz Kâmuran Gürün, 29 Nisan 1981).
    (9) Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, İstanbul –1968; Dr. Rıza Nur’un Lozan Hatıraları, S.115-116 (Boğaziçi Yayınları, İstanbul-1992); Ömer Turan, The Armenian Question At The Lousanne Peace Talks, s.222 (The Armenians in The Late Ottoman Period, Edited BY Türkkaya Ataöv, Ankara –2001).
    (10) Ömer Turan, a.g.e., S.222.
    (11) Bilâl Şimşir, Lozan Telgrafları Vol. 1.p.192 (Türk Tarih Kurumu, Ankara – 1998).
    (12) Aynı Eser, Vol. 1. S.229-230.
    (13) Dr. Rıza Nur’un, Lozan Hatiraları, s.102-106, İstanbul, 1991.
    (14) Ömer Turan, a.g.e. S.234.
    (15) A.N. Karacan a.g.e., S.285.
    (16) Aynı Eser, S.234-235.
    (17) Ermeni Sorunu, S.59-49.
    (18) G.M. Ellison, An English Women S.302.
    (19) Aynı Eser, S.322.
    (20) Aynı Eser, S.315.

  • Engellilere “Engelsiz Tiyatro”…

    Engellilere “Engelsiz Tiyatro”…

    STAND UP USTASI METİN ZAKOĞLU, BODRUM KONACIK BELEDİYESİ

    SOSYAL SORUMLULUK PROJESİ KAPSAMINDA ENGELLİ VATANDAŞLARA

    “ENGELSİZ TİYATRO” YU ÜCRETSİZ OLARAK SERGİLEDİ.

    BODRUM CAFE THEATRO’DA STAND UP GÖSTERİLERİ

    YAPAN ZANOĞLU’NUN BÖYLE BİR PROJE İÇİNDE YER

    ALMASI TAKDİRLE KARŞILANDI

    KONACIK BELEDİYE BAŞKANI MEHMET TOSUN “TİYATROYU YAKAKÖYLÜ ENGELLİ

    VATANDAŞLARIMIZIN AYAĞINA TAŞIDIK. ENGELLİ KARDEŞLERİMİZİN

    MUTLULUĞU BİZLERİN DE MUTLULUĞU OLDU “DEDİ.

                                                                      Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun, Ramazan ayı boyunca belediyesinin etkinliklerini sadece Konacık’a değili, tüm Bodrum’a yayarak bir ilke daha imza attı. Belediyeciliğin yanı sıra sosyal etkinliklere de önem vererek dikkatleri üzerine çeken Tosun “Bizim hedefimiz tüm Bodrumluları kuçaklamak, hizmet alanını yaygınlaştırmaktır. Hizmet anlayışında parti rozetini bir kenara bırakıp, her alanda herkesle paylaşmaktır. Allah kısmet eder de Bodrum Belediye Başkanlığı görevine getirilirsem, bunu sadece Bodrum değil, tüm Türkiye görecektir” dedi.

                                                                     Konacık Belediyesi, sosyal sorumluluk projeleri kapsamında, Tiyatro Sanatçısı Metin Zakoğlu işbirliğinde “Engelsiz Tiyatro” projesini hayata geçirerek, Yakaköylü engelli vatandaşlar ve köy halkı ile bir araya geldi.

                                                                    Konacık Belediyesi ile Tiyatro Sanatçısı Metin Zakoğlu işbirliğinde, “Engelsiz Tiyatro” projesi kapsamında, Bodrum’da ilk kez Yakaköylü engelli vatandaşları ile köy halkı için ücretsiz tiyatro gösterisi sahnelendi.

                                                                   Yakaköy Köy Kahvesi’nde düzenlenen etkinliği, Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun ile Yakaköy Muhtarı Halil Kıy, çoğunluğunu engelli vatandaşların oluşturduğu çok sayıda köylü ile birlikte Zakoğlu’nun tek kişilik tiyatro gösterisini izledi. Bazı vatandaşlar ise gösteriyi evlerinin balkonlarından izlediler.

                                                                  Zakoğlu’nun kendi hayatından ve günlük hayattan kesitleri sunduğu tiyatro gösterisi, izleyenleri kahkahaya boğdu.

                                                                   Yaklaşık 1 saat süren tiyatro gösterisi ile ilgili bilgiler veren ünlü tiyatro sanatçısı Metin Zakoğlu, en büyük hayallerinden birisini gerçekleştirdiğini ifade ederek, şunları söyledi:

                                                                 “Tiyatronun üstadı, en değerli isimlerinden Muhsin Ertuğrul’un vasiyetini yerine getirmenin mutluluğunu yaşıyorum. Bizlere, ‘Tiyatroyu köylere, köy kıraathanelerine taşıyın!’ demişti. Konacık Belediye Başkanımız Sayın Mehmet Tosun sayesinde bu vasiyeti yerine getirmiş bir genç olarak bu akşam çok mutluyum. Çok keyif aldım, aydın bir köy topluluğu ile buluştum.”

                                                                  İlk defa bir köy kahvesinde tiyatro gösterisi sahnelediğini belirten Zakoğlu, “Daha önce engellilerin evlerine gittim. Köy kahvesinde böyle güzel bir toplulukla ilk kez karşılaşıyorum. Başkanımız Mehmet Tosun ile beraber, Bodrum’daki bütün köy kahvelerine gideceğiz, tiyatroyu halkımızın ayağına götüreceğiz.” dedi.

                                                                 Engelli vatandaşlarla bir araya gelmenin mutluluğunu yaşadığını ifade eden Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun ise, “Buradaki engelli vatandaşları ve köy halkını tiyatro ile buluşturduk. Değerli tiyatrocu dostum Metin Zakoğlu, bu projeden ilk bahsettiğinde ben çok heyecanlandım. Çünkü hepimizin yaşı ilerledikçe engelleri maalesef ki oluyor. O engeller de bu engelli kardeşlerimize ulaşmamızı engelliyor. Biz de bugün belediye olarak personelimizle birlikte önümüzdeki bütün engelleri kaldırıp, Yakaköy’e ve engelli kardeşlerimizle Metin Zakoğlu’nu buluşturduk.” şeklinde konuştu.

                                                               Herkesin birer engelli adayı olduğunu belirten Başkan Mehmet Tosun, şunları söyledi:

                                                              “Sosyal sorumluluk projesi kapsamında biz bu projeyi önemsiyoruz. İnşallah önümüzdeki günlerde de Bodrum Yarımadası’nda, bize ulaşan engelli vatandaşlarımıza Metin Zakoğlu’nu götürmek ve tiyatro ile onları buluşturmak üzere çalışmalarımız devam edecek. Köy kahvesinde uzunca bir aradan sonra tiyatro seyretme imkanı bulduk. Çok mutluyuz. Tiyatrocu dostumuz Sayın Metin Zakoğlu’na destekleri için çok teşekkür ediyoruz.”

                                                                 Etkinlik sonunda, Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun ile Yakaköy Muhtarı Halil Kıy tarafından,  Tiyatro Sanatçısı Metin Zakoğlu’na minyatür Bodrum evi hediye edildi.

     

  • Uyanın ve bu ihaneti görün artık…

    Uyanın ve bu ihaneti görün artık…

                                                 Uzun zamandır Doğu ve Güneydoğu’dan yazıyoruz. Buna Suriye’deki PYD’ deki gelişmeleri de ekliyoruz. Çünkü etrafımızda olup bitenler artık ihanet noktasına dayanmış bulunuyor. Davul zurna ile ülke bölünme noktasına götürülüyor, Bağımsız Kürt Devleti’nin kuruluş çalışmaları yapılıyor. AKP Hükümeti’nin “Barış süreci” adı altında başlattığı girişimin tamamen Türkiye’nin parçalanmasına ve Kürt Devleti’nin kuruluşuna yönelik olduğu da artık iyice su yüzüne çıkmaya başlamış görünüyor.

                                                   Doğu ve Güneydoğu, PKK’nın hâkimiyeti altına girmiş. KCK, kendi güvenlik birimlerini oluşturmuş. Bu taraflara gidenler kimlik kontrollerinden geçiriliyor. Türk bayrakları indiriliyor, PKK’nın paçavraları dağlara taşlara ve meydanlara asılıyor. İşlenen tüm suçlar görmezden geliniyor. Karakol ve baraj yapımları engelleniyor. Güvenlik güçlerimiz ve askerler neredeyse buralardan çekilmiş durumdalar, ya da olup bitenler karşısında sadece seyirci kalıyorlar.

                                                         BÜYÜK KÜRDİSTAN HAYALİ

                                                            PKK’nın siyasi uzantısı BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, açıktan “Kürt Devleti kuruluyor” diye meydan okuyor. “Yanı başımızda bir de Kürt Devleti olsa bunun ne sakıncası olacak?” diye de adeta alay ediyor. Bununla da kalmayıp “Atı alan Üsküdar’ı geçti, daha neyin hesabını yapıyorsunuz?” diyor. İmralı’daki Terörist başı sürekli tehdit yağdırıyor, özgür kalmak istiyor. “Yoksa süreç biter, ben de oturup olup bitenleri sadece seyrederim” diyor. İmralı’ya gidenle, gelenle mesaj üzerine mesaj gönderiyor, istek üzerine istek yağdırıyor.

                                                   Geçenlerde Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, Diyarbakır’daki basın mensuplarına bir iftar yemeği verdi ve bu yemekte yaptığı konuşmada kin ve ihanet kokan açıklamalarda bulundu. Konumuz içinde olduğu için, Diyarbakır Belediye Başkanı Baydemir’in bu açıklamalarını sizlerle paylaşmak istedik:

                                                   “ Kuzey Irak’ta Özerk bir Kürdistan kuruldu. Başşehri Erbil’dir. Kuzey Suriye’de Özerk bir Kürdistan kuruldu. Başşehri Kamışlı’dır. İran’da da Özerk bir Kürdistan kurulacak. Başşehri Mahabad olacak. Türkiye’de de bir Özerk Kürdistan kurulacak. Başşehri de Diyarbakır’ın ismi değiştirilerek Amed yapılacak. Bu 4 başşehir Avrupa Birliği’nde olduğu gibi yanlarına Ermenistan ve Ürdün’ü de alıp sınırları da kaldırarak “ortak para birimi”ne geçecek. Böylece Büyük Kürdistan Birliği hayat bulacak.”

                                                            İHANET ÇEMBERİ İÇİNDEYİZ

                                                   Dikkat edilecek olursa artık PKK ve yandaşları ellerindeki ka rtları açıyor, eteklerindeki taşları döküyor, kafalarının içindekileri de açık biçimde söylüyor. Ortada bir barış süreci var, bunun karşısında değiliz. Ancak, bu barış süreci PKK’yı güçlendiriyor, Türkiye parçalanma tehlikesi ile karşı karşıya kalıyor ve Birliği kuruluyor. Hala barış sürecinin çalışmasına umut bağlayıp olup bitenleri seyretmekle hedeflenen noktaya varılacağını mı sanıyorsunuz? 

                                                 Biz, sürecin tıkandığını, PKK’nın güçlenerek azgınlaştığını ve bugünkü Hükümetin teslim bayrağını çektiğini düşünüyoruz. Gelişen olaylar, yapılan açıklamalar bu görüşümüzü güçlendiriyor. Türkiye, resmen ihanet çemberi içine çekilmiş ve beredeyse PKK’ya teslim olmuş görüntüsü veriyor.

                                                      BAŞBAKAN NEDEN SUSKUN?

                                                          İçerideki PKK yetmiyormuş gibi şimdi de Suriye’deki PYD ile uğraşıyoruz. PKK’nın Suriye’deki kolu ile de oturup daha önce PKK ile yapıldığı gibi pazarlık yapıyoruz. Türkiye’nin içine düştüğü durumu görüyor musunuz? Bütün bunların kabul edilebilir bir tarafı olabilir mi?

                                                Başbakan Erdoğan, dikkat edilecek olursa hiç bu konulara değinmiyor. Gezi eylemleri ile yatıp, gezi eylemleri ile kalkıyor. Varsa yoksa Mısır’daki askeri darbe ile devrilen Mursi’nin geleceğinin ne olacağı. Suriye’de Nusra’nın Esad’a karşı üstünlük sağlama hesapları. Ülke bölünme tehlikesi ile karşı karşıya kalmış, Doğu ve Güneydoğu PKK’ya teslim edilmiş sanki umurunda bile değil. PKK ve yandaşlarınca tehdit yağdırılıyor, açıktan meydan okunuyor, “Kürdistan’ı kuruyoruz”deniliyor bunların hiç biri Başbakan’ı ilgilendirmez mi?

                                                          Ortada küçümsenmemesi gereken ve ulusal boyutu olan olaylar var. Ne oluyor ne bitiyor kamuoyu bunları da öğrenmek istiyor. Hiçbir açıklama yapılmıyor. Kamuoyunda oluşan endişe giderek artıyor. Güneydoğu’nun adeta Türkiye’den koparılmış görüntüsü bu endişeleri daha da artırıyor. Kaldı ki, Suriye’deki son gelişmeler içinde düştüğümüz çıkmazın bizi nerelere sürükleyeceği korku ve endişesini daha da katlıyor

  • Tüpraş’da Vergi Denetimi Yapamazsın Arkadaşım

    Tüpraş’da Vergi Denetimi Yapamazsın Arkadaşım

    Neden mi?

    Çünkü bu saatten sonra yapacağın denetimde, öyle olmasa bile herkes bunun gerçek bir vergi denetimi olmadığını bir hesap sorma olduğunu düşünür.

    Düşünür de ne olur?

    İnsanların hafızalarında kuşaklarca sürecek bir adalete güvensizlik duygusu yaratırsın. Zira insanlar adaleti başbakanın huyuna suyuna gitmek olarak algılar. Göze batmadıkları sürece her türlü hukuksuzluğu yapabileceklerini düşünür. Amaç doğruyu yapmak değil, ne yaparsan yap çıkıntılık yapma, büyük biradere gözükme olur.

    Milyarlarca lira vergi kaçağı bulsan bile misli ile fazlasını halkın ülkeye olan sevgisinde kaybedersin.

    Peki ne olacak?

    Gelişmiş bir ülkede artık çok geç de olsa başbakan çıkar denetime müdahalesinden dolayı özür diler ancak Türkiye’de denetim elemanları daha çok açık bularak başbakanlarını daha çok haklı çıkaracaklarını düşünürler ve illaki de ceza yazacak bir şeyler bulurlar. Sonuçda sistem odur; denetleyenler de bilir ki, başbakanı kızdırmamaları lazımdır. Medeni bir ülkede halk bunu yemez.

    Almanya’da tanışdığım bir Türk vatandaşının başına gelenler bu duruma güzel bir örnek olabilir:

    Oturma durumu belirsiz her an sınırdışı edilebilir adam, başka bir konuda biri ile tartışıyor. Tartışdığı kişi içişleri bakanını tanıyor ve bunun oturum izni konusundaki sorununu bildiği için bakandan ricacı oluyor. Arkadaşım bir kaç hafta sonra yabancılar polisinden aldığı mektupda şaşkınlıkla şu satırları okuyor :

    “Biz aslında sizin sınırdışı edilmeniz için dava açacaktık ancak hakkınızda prosedüre uygun olmayan bir biçimde doğrudan bakandan şikayet aldık. Bundan sonra inceleme başlatmamız kanunsuz olacağından lütfen merkezimize gelip oturum hakkınızla ilgili evraklarınızı alınız.”

    Büyük ülke olmak işte bu detaylarda. Dağları deviren Tayyip Erdoğan şişirmesi ile büyük ülke olunmaz!

  • Değişim Artık Şart Oldu

    Değişim Artık Şart Oldu

    Seçimler bitti, KKTC’de son 9 aydır süren siyasi çalkantı da beraberinde son buldu.

    Halkın iradesi bir partiye kaybettirdi, diğer partiye üstünlük verdi.

    Önemli olan bundan sonra ne yapılacağı ve ne yapılması gerektiğidir.

    Meclise giren siyasi partiler koalisyona girip girmemeyi, hükümette yer alıp almamayı elbette kendi ilgili kurullarınca kararlaştıracaklardır. Buna hiç kimse karışamaz, müdahale de edemez.

    Ama koalisyon hükümetini sandalyeye oturduğu vakit, hem içte, hem de dışta artık boyu dizi bile geçmiş, yılların verdiği ihmallerle kemikleşmiş ve kangren olmuş anayasa kökenli sorunların kendilerini beklediği de bir başka gerçek.

    Bu nedenle de eğer hedef, sırf Bakanlık koltuklarında oturarak, günü gün etmek değilse ve KKTC’nin sağlıklı bir şekilde ayakta durması isteniyorsa, başta anayasamız olmak üzere, kamuda, tayin terfilerde, 3’lü kararnamede ve gelişmenin, ileri atılmanın önünü tıkayan diğer ilgili yasa ve tüzüklerde gerekli değişikliklerin yapılması da şarttır. Bu değişikliklerden bazılarının da birtakım kişilerin canını yakacağını ve bir takım menfaatlere son vereceğini söylemek de hiç yanlış olmaz.

    Bu gerçekler ışığında geniş tabanlı bir koalisyona gereksinimiz olduğu da ortaya çıkmakta. Zaten böylesi bir koalisyonu siyasi partiler kendi gönüllerince kurmazlarsa, kendilerine bir şekilde kurdurtulacağı da bugün içinde bulunduğumuz siyasi ortamın bir başka gerçeği.

    Ancak sağda ve solda yer alan siyasi partilerin asgari müştereklerde birleşerek geniş bir tabanı temsil edecek şekilde hükümet çatısı altında birleşmeleri, tüm bu sorunların üstesinden gelebilmek ve gerekli yasal reformları yapabilmek için ön koşul.

    Dış siyasette de çok çetin günler bizi beklemekte.

    Bu yılın sonbahar aylarından sonra ABD’nin, BM’nin ve AB’nin Kıbrıs sorunun çözmek için başımıza çörekleneceklerini ve boğazımızı öldüresiye sıkacaklarını söylemek için kahin olmaya hiç gerek yok. Bu cümle içinde kullandığım “bizim” kelimesinin içinde Kıbrıslı Türklerle, Kıbrıslı Rumlara ilaveten anavatanlar Türkiye ve Yunanistan da yer almakta.

    Hepimizin başına çöreklenecekler ve önce iyilikle, vaatlerle ve iyi sözlerle bu sorunu çözmemizi isteyecekler, nasihatten anlamazsak, zorla ve baskıyla çözdürecekler, çözümün koşulları hoşumuza gitse de gitmese de.

    Asıl ismi “Abdülhamid Ziyaeddin” olan Osmanlı dönemi yazarı, şairi ve devlet adamı Ziya Paşa sanki de bu günleri görüp, günümüz Türkçesi ile “Nasihatten anlamayanı azarlamalı, azardan anlamayanı dövmeli” şeklinde tanımlanabilecek ünlü “Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” beyitini kaleme almış. İleriki aylarda başımız bayağı sıkıya girecek.

    Dışta bizi bunlar beklerken, içte bekleyen sorunlar daha büyük.

    Özetle; Anayasamızı değiştirmenin zamanı geldi. Neredeyse 35 yıl önce el kaldırdığım bu anayasa o günün koşullarına göre idealdi ama o günden bu güne 4. kuşak hayata gözlerini açtı, birtakım kavramlar değişti, idealler şekil değiştirdi, teknoloji inanılmaz gelişti ve anayasamız, anayasayı yapan bizlerle birlikte çok yaşlandı. Değişim zamanı geldi, kapıya dayandı.

    Sadece Anayasa’da değil, kamu ile ilgili yasa ve tüzüklerde de değişim yapmanın zamanı geldi. İnsanımız devlet dairelerinde işini yapmak veya da yaptırmak için inanılmaz sıkıntılar çekmekte. Hep birlikte, cesurca bu adımların atılması ve gerekli olan reformist kararların alınması gerekiyor bu dönem. Başka çaremiz yok…

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    31 Temmuz 2013