Blog

  • Emperyalizm, İşbirlikçilik ve Türkiye’de Devlet Mekanizmasının Krizi

    Emperyalizm, İşbirlikçilik ve Türkiye’de Devlet Mekanizmasının Krizi

    Türkiye’nin modern tarihini incelediğimizde, devlet yönetiminde emperyal güçlerin etkisinin sürekli var olduğunu görmek mümkündür. 1940’lardan itibaren ülke politikaları, yalnızca iç siyasetin değil, dış güçlerin de doğrudan etkisi altında şekillenmiştir. Bu bağlamda, yerli işbirlikçiler, ulusal çıkar yerine dış güçlerin hedeflerini önceliklendiren bir mekanizma olarak işlev görmüştür.

    Burada temel sorun, Türkiye’deki emperyal ve yerli işbirlikçiliğin, devletin ekonomik ve politik bağımsızlığını ne ölçüde zayıflattığıdır. Bu konuda kaynakların yönetimi, kritik sektörlerdeki yabancı etkisi ve bürokratik yapının konumlanışı, ülkenin kontrolünü kaybetme riskini doğuran başlıca unsurlar olarak öne çıkmaktadır.

    Latin Amerika ve Balkanlar örnekleri, Türkiye’deki durumun küresel bir modelin parçası olduğunu göstermektedir. Bu coğrafyalarda görülen işbirlikçilik ve emperyal müdahaleler, halkın ekonomik ve siyasi kontrolünü kaybetmesine yol açarken, yerli aktörler de bu sürece doğrudan dâhil olmuştur. Türkiye’de benzer dinamikler, tarihsel bir süreklilik içerisinde gözlemlenmektedir.

    1. Bölüm: Emperyalizm ve Türkiye’ye Etkileri

    1.1. Kavramsal Çerçeve

    Emperyalizm, sadece toprak veya kaynak talebi değil, aynı zamanda siyasi ve kültürel bağımlılık yaratma sürecidir. Türkiye’de emperyal güçler, yerli aktörler aracılığıyla hem ekonomik kaynakları kontrol etmekte hem de siyasi karar süreçlerini yönlendirmektedir. Bu durum, ulusal egemenliğin fiilen sınırlandırılmasına yol açmaktadır.

    Seçilmiş ve seçilmemiş aktörler, emperyal güçlerin politikalarını destekleyen bir yapı olarak işlev görmektedir. Bürokrasi, hükümet organları ve güvenlik teşkilatları, ulusal çıkar yerine dış güçlerin hedeflerini önceliklendiren kararlar almaktadır. Bu yapısal konumlanma, toplumun kaynak ve karar süreçleri üzerinde etkin bir kontrol mekanizması oluşturur.

    Emperyal müdahalelerin etkisi, sadece ekonomik alanda sınırlı kalmayıp toplumsal ve kültürel alanlara da yansımaktadır. Türkiye’deki mevcut durum, ekonomik bağımlılık ve siyasi müdahale arasındaki ilişkiyi açıkça ortaya koymakta ve devlet mekanizmasının kırılganlığını gözler önüne sermektedir.

    1.2. Tarihsel Örnekler

    Latin Amerika örnekleri, ABD ve Avrupa güçlerinin yerel elitlerle birlikte halkın ekonomik ve siyasi kontrolünü nasıl ele geçirdiğini göstermektedir. Bu süreçler, kaynakların peşkeş çekilmesi, siyasi baskılar ve toplumsal kutuplaşma ile sonuçlanmıştır. Türkiye’de benzer bir model, 1940’lardan itibaren gözlemlenmektedir.

    Balkanlar’da emperyal güçlerin bölgesel etkisi ve yerli işbirlikçilerin rolleri, Türkiye’deki yapı ile karşılaştırıldığında benzer bir örgütlenme ve kaynak kontrol mekanizmasını ortaya koymaktadır. Her iki bölgede de seçilmiş ve seçilmemiş aktörler, emperyal güçlerin politikalarını destekleyen bir işlev görmüştür.

    Türkiye özelinde, tarihsel belgeler ve siyasal olaylar, hükümetlerin kaynakları ve kritik sektörleri yönetirken dış güçlerin hedeflerini dikkate aldığını göstermektedir. Bu durum, ekonomik bağımsızlığın zayıflamasına ve toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesine yol açmıştır.

    1. Bölüm: Yerli İşbirlikçiliğin Kurumsal Anatomisi

    2.1. Seçilmiş ve Seçilmemiş Aktörler

    Türkiye’de işbirlikçilik yalnızca seçilmiş siyasetçilerle sınırlı değildir. Bürokrasi, asker, polis ve istihbarat teşkilatları da sistemin işleyişinde doğrudan rol almaktadır. Bu aktörler, ulusal çıkar yerine dış güçlerin hedeflerini önceliklendiren kararlar almakta ve kaynak dağılımında etkin rol oynamaktadır.

    Seçilmiş aktörler, hükümet organlarında bulundukları pozisyonu, ülkenin çıkarlarını savunmak yerine emperyal politikaları desteklemek için kullanmaktadır. Seçilmemiş aktörler ise, bürokratik ve güvenlik yapılarını yöneterek bu sürecin sürekliliğini garanti altına almaktadır. Sonuç olarak, devlet mekanizması hem içerden hem dışarıdan kontrol edilmektedir.

    Bu yapı, Türkiye’de toplumsal ve ekonomik kontrolün kaybedilmesine doğrudan etki etmektedir. Halkın çıkarları ve kaynakların yönetimi, çoğu zaman dış güçlerin stratejik hedeflerine hizmet eder hâle gelmiştir. Yerli işbirlikçilerin bu rolü, tarihsel olarak sistemin kırılganlığını ve bağımlılığın sürekliliğini açıklamaktadır.

    2.2. Toplumsal ve Politik Etkiler

    Kaynakların peşkeş çekilmesi, ekonomik bağımsızlığın ciddi ölçüde zayıflamasına yol açmaktadır. Kritik sektörlerdeki yabancı kontrol ve yerli aktörlerin buna sağladığı destek, devletin kendi politikalarını uygulama kapasitesini sınırlandırmaktadır.

    Toplumsal kutuplaşma, işbirlikçiliğin bir diğer etkisidir. Halk, politik tercihleri ve ekonomik kaynaklara erişimi üzerinde kontrol sahibi olamadığında, birbirine karşı rekabet eder hâle gelmektedir. Bu durum, emperyal güçlerin ve yerli aktörlerin kontrolünü kolaylaştırmaktadır.

    Seçilmiş ve seçilmemiş aktörlerin koordinasyonu, politik ve ekonomik krizlerin tekrarlanmasına yol açmaktadır. Toplumun farkındalığı sınırlı kaldığı sürece, işbirlikçilik mekanizması sürekli yeniden üretilecek ve kaynaklar üzerinde bağımlılık devam edecektir.

    1. Bölüm: Güncel Türkiye Örneği ve Kritik Analiz

    3.1. Güncel Hükümet Politikaları

    Güncel Türkiye örneğinde, hükümet politikalarının dış etkilerden bağımsız olmadığı görülmektedir. Enerji, maden, ulaşım ve savunma gibi kritik sektörlerde alınan kararlar, çoğu zaman ulusal çıkar yerine emperyal güçlerin stratejik hedeflerini destekler niteliktedir.

    Seçilmiş ve seçilmemiş aktörlerin rolü, bu politikaların uygulanmasında belirleyicidir. Bürokrasi ve güvenlik teşkilatları, hükümetin kararlarını dış güçlerle uyumlu hâle getirme görevini üstlenmektedir. Bu durum, devletin ekonomik ve politik bağımsızlığını ciddi şekilde sınırlar.

    Bu politikalar, toplum üzerinde doğrudan etkiye sahiptir. Kaynakların kontrolü, toplumsal kutuplaşma ve kamuoyu algısının yönetimi, işbirlikçi aktörler tarafından sistematik olarak yönlendirilmektedir. Halkın çıkarları ise çoğunlukla göz ardı edilmektedir.

    3.2. İşbirlikçiliğin Sonuçları

    İşbirlikçiliğin en belirgin sonucu, devletin kaynakları üzerinde tam kontrolün sağlanamamasıdır. Yabancı etkiler ve yerli işbirlikçilerin koordinasyonu, ekonomik bağımsızlığı zayıflatmakta ve toplumsal güveni sarsmaktadır.

    Toplumsal kutuplaşma, siyasi istikrarsızlık ve ekonomik kayıplar birbirini besleyen bir döngü oluşturur. Bu döngü, hem halkın hem de devletin karar alma kapasitesini sınırlandırmaktadır.

    Güncel Türkiye örneği, emperyal müdahale ve yerli işbirlikçiliğin birlikte nasıl işlediğini ve toplum üzerinde yarattığı yapısal etkileri açıkça göstermektedir. Bu bağlamda, krizler sistematik ve süreklidir; çözüm, yalnızca bilinçli ve bağımsız bir toplumsal hareketle mümkün olabilir.

    1. Bölüm: Dersler ve Öneriler

    4.1. Tarihsel ve Güncel Çıkarımlar

    Türkiye’nin modern tarihine bakıldığında, emperyalizm ve yerli işbirlikçiliğin birbirini besleyen bir döngü oluşturduğu görülmektedir. 1940’lardan günümüze kadar hükümetler, kritik sektörlerde ve stratejik alanlarda alınan kararlarla ulusal bağımsızlığı zayıflatmış, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmiştir.

    Seçilmiş ve seçilmemiş aktörlerin rolü, bu sürecin sürekliliğini sağlamaktadır. Hükümetler karar alırken, bürokrasi ve güvenlik teşkilatları ile koordineli hareket ederek dış güçlerin politikalarını desteklemektedir. Bu durum, sadece ekonomik bağımlılığı artırmakla kalmayıp, politik ve toplumsal kontrolün kaybını da pekiştirmektedir.

    Latin Amerika ve Balkanlar örnekleri, Türkiye’deki durumu karşılaştırmalı olarak anlamamıza yardımcı olmaktadır. Her iki bölgede de emperyal müdahale ve yerli işbirlikçilik benzer sonuçlar doğurmuş; kaynakların kontrolü, toplumsal kutuplaşma ve politik istikrarsızlık kaçınılmaz olmuştur. Türkiye de bu küresel modelin bir parçasıdır.

    4.2. Toplumsal Farkındalık ve Siyasi Bilinç

    Toplumun kendi çıkarını koruma bilinci geliştirmesi, bağımsızlık ve kaynak yönetiminde kritik öneme sahiptir. Seçilmiş ve seçilmemiş aktörlerin kontrol mekanizmalarını fark eden toplum, dış etkiler karşısında daha dirençli hâle gelebilir.

    Siyasi bilinç, yalnızca oy kullanmakla sınırlı kalmamalıdır; halkın ekonomik ve stratejik kaynaklara sahip çıkması, toplumsal kutuplaşmayı azaltması ve kamu politikalarını takip etmesi gerekmektedir. Bu farkındalık, emperyal güçlerin ve yerli işbirlikçilerin etkisini sınırlayabilir.

    Eğitim, medya ve sivil toplum kuruluşları, toplumsal farkındalığın artırılmasında kilit rol oynamaktadır. Tarihsel örnekler, bilinçli toplumların emperyal müdahalelere karşı daha dirençli olduğunu göstermektedir. Türkiye’de de benzer stratejiler, uzun vadeli bağımsızlık ve demokratik denge için gereklidir.

    4.3. Öneriler ve Politik Çıkış Yolları

    Türkiye’nin karşılaştığı krizlerin çözümü, seçilmiş ve seçilmemiş aktörlerin rollerinin sorgulanmasıyla başlamalıdır. Hükümet politikalarının ulusal çıkarları öncelemesi, bürokrasi ve güvenlik teşkilatlarının bağımsız işlev görmesi gerekmektedir.

    Ekonomik ve politik bağımsızlığı güçlendirmek için, stratejik sektörlerde yerli denetim ve şeffaflık sağlanmalıdır. Toplumun farkındalığını artıracak mekanizmalar, demokratik denetim ve sivil katılım süreçleri güçlendirilmelidir.

    Bu bağlamda , Türkiye’nin tarihsel deneyimleri, emperyal müdahale ve yerli işbirlikçiliğin sistematik sonuçlarını gözler önüne sermektedir. Bu deneyimlerden ders çıkarılması, kaynakların kontrolü, toplumsal birlik ve siyasi bağımsızlık açısından kritik önemdedir.

    Sonuç

    Türkiye’de emperyalizm ve yerli işbirlikçilik, ekonomik, politik ve toplumsal yapıyı derinden etkilemiş bir süreç olarak ortaya çıkmaktadır. Seçilmiş ve seçilmemiş aktörler, bu sürecin sürekliliğini sağlayan temel mekanizmalar olarak işlev görmektedir.

    Güncel örnekler, kaynakların kontrolü, toplumsal kutuplaşma ve politik bağımlılık açısından Türkiye’nin kırılganlığını göstermektedir. Latin Amerika ve Balkanlar örnekleri, bu durumun küresel bir modelin parçası olduğunu doğrulamaktadır.

    Halkın bilinçlenmesi, toplumsal farkındalığın artması ve demokratik denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi, Türkiye’nin karşılaştığı krizleri sınırlayabilir. Tarihsel ve güncel deneyimler, seçilmiş ve seçilmemiş aktörlerin rolünün fark edilmesinin, ulusal bağımsızlık ve kaynak yönetimi açısından kritik olduğunu göstermektedir.

    Kaynakça

    1.  Lenin, V. I. Imperialism, the Highest Stage of Capitalism. 1917.
    2.  Şimşek, H. Türkiye’de Bürokrasi ve Emperyalizm. İstanbul: Beta Yayınları, 2010.
    3.  Smith, P. Latin America and U.S. Interventions. Routledge, 2005.
    4.  Marković, D. Balkan Political Dynamics in the 20th Century. Cambridge University Press, 2008.
    5.  Arslan, F. Devlet ve Bürokrasi Üzerine Eleştiriler. Ankara: TODAİ Yayınları, 2012.
    6.  Çetin, M. İşbirlikçilik ve Toplumsal Erozyon. İstanbul: Metis, 2015.
    7.  López, R. Peşkeş ve Toplumsal Kutuplaşma: Latin Amerika Örneği. Buenos Aires: Editorial Sudamericana, 2003.
    8.  Karaca, B. Siyasi Analiz ve Devlet Mekanizmaları. İstanbul: İletişim Yayınları, 2011.
    9.  Öztürk, A. Türkiye’de Emperyalizm ve Politik İşbirlikçilik. Ankara: Nobel Akademik, 2014.
    10. Yılmaz, S. Türkiye’nin Modern Tarihi ve Devlet Krizleri. İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları, 2009.
  • Sürdürülebilir Yaşam İçin Ormanlar mı, Madenler mi?

    Sürdürülebilir Yaşam İçin Ormanlar mı, Madenler mi?

    Son zamanalar madenlerinin açılması için orman ve tarımsal orman alanlarının amacı dışına çıkarılması tartışma konusudur. Artan orman yangınları ile orman alanlarının ekosistem için önemi bilim insanları arasında “Ağaç Küllerinden Uygulamaya” watsaap grubunda tartışma konusu oldu. Ormanların yerinde orman olarak varlığının korunması konusunda yapılan bir tartışmada Ekolog Prof. Dr. Atabay Düzenli hocamız “Bazı ormanlar bazı maden veya cevherin indikatörü müdür acaba?” sorusu sordu ve benimde bir toprak bilimcisi olarak konuya açıklık getirmemi istediler. Ekolojinin önemi toprak, bitki ve mikroorganizma ekseninde ele alındığında biyoçeşitliliğin canların sürdürülebilirliği için önemlidir. Bu bağlamda ülkenin ve teknolojinin gereksinim duyduğu madenlerin çıkarılması bilimse, ekolojik ve ekonomik eksende tartışılması ve araştırılması gereken önemli bir konu. Ekoloji önemli, ancak teknolojinin ihtiyaç duyduğu bazı zorunlu elementlerde önemli. Ancak ölçü doğrun korunması ve ihtiyaca uygun planlı uygulamaya dayalı hareket edilmeli.

    Siyanür gibi ağır kimyasallar yerine ekolojiye uygun yöntemler veya ileride madenlerin ileri teknoloji gelişene kadar ertelenmesi tercih edilmelidir.

    Madenlerin Çıkarılmasında Teknolojinin Önemli Nedir?

    İndikatör bitkiler uzun süre jeologlara ve maden bilimcilerine büyük destek sundu maden alanlarını belirlemede yardımcı olduğunu biliyoruz. Doğaldır ki bitki türlerinin besin elementi talepleri ve konsantrasyonları farklılıklar oluşturuyor. Özellikle altın ve değerli madenler için Jeolojik-madenî aramada “indikatör bitkiler” (geobotanik) ve bitkiden alınan örneklerin kimyasal analizine dayalı “biyogeo­kimyasal prospeksiyon”, yüzeydeki ve sığ derinlikteki cevherleşmeleri dolaylı olarak işaretleyen tamamlayıcı yöntemler olarak kabul edilmektedir. Bu alandaki temel/çekirdek kavram “hiperakümülasyon”dur. Belirli elementleri olağandışı düzeylerde bitki yaprak/sürgün dokusunda önemli element konsantrasyonu yüksek düzeyde içeren ve dokularında biriktiren türler, örn. Ni ≥ 1.000 mg·kg⁻¹, Zn ≥ 10.000 mg·kg⁻¹ ve Cd ≥ 100 mg·kg⁻¹ gibi eşiklerle tanımlanmaktadır. Normalinde bu değerler bitkiler için olması gereken kritik değerlerin katı ve kat üzerindedirler. Ancak bitkiler bulundukları ortama adapte olması ile yüksek konsantrasyonlarda da yaşamaktadırlar.    

    Bu konuda seçili alanda jeobotanik taramalarında serpantinit ve ultramafik kayaçlar (Zn-Pb-Cd içeriği zengin elementler) ve bu kayaçların üzerinde oluşan topraklar gibi jeolojik bağlamlarda indikatör bitki florasındaki bitkilerin belirlenmesi önemli. Bitki yaprak, genç sürgün, iğne/yaprak döküntüsü gibi organlardan mevsimsel süreçte ICP-MS/ICP-OES gibi ileri element analizi yapan ekipmanalar ile ölçülen minarelerin toplam miktarının belirlenmesi ve sonuçların yorumu ve standardizasyonu daha çok analiz edilmektedir.

    Günümüzde maden aramalarında toprak jeokimyası, jeofizik ve uzaktan algılama teknikleri çıktılarıyla birlikte yapılarak sonuçlar yorumlanır. Amerikan Jeoloji Biriminin altın aramacılığında ağaç dokusunu kullanan çalışmalar bu yaklaşımın klasik örneklerindendir. Avustralya’da Eucalyptus yapraklarında ve dallarında nano-altın parçacıkları gösterdiği ve özelleşmiş altın (Au) emen köklerinin oluğun belirtildi (Lintern vd., 2013). 

    Bitkiler İle Madenlerin Aranması İle Doğa Daha İyi Korunur mu?

    Geobotany and Biogeochemistry in Mineral Exploration adlı kitap hatırladığım kadarı ile geniş bilgi sunuyor. Rusların Geobotank biliminden yaralandığını biliyoruz. .

    Nikel elementi (Ni) Akdeniz ve Batı Asya kuşağında Odontarrhena chalcidica (eski Alyssum murale) saha ve tarlada yüksek Ni biriktirir için kullanılıyor. Güney Afrika’dan Berkheya coddii, yüksek biyokütleli bir Ni hiperakümülatörüdür ve prospeksiyon ile fitomadencilikte model olarak uygulanmaktadır.

    Bakır/Kobalt (Cu/Co) için Afrikada: Kongo-Zambiya’da Haumaniastrum katangense bakır-kobalt zenginleşmeleriyle güçlü ekolojik ilişki gösteren “cuprofite” bir tür olarak rapor edilmiştir (Paton ve Brooks, 1996).

    Çinko/Kadmiyum/ Kurşun (Zn/Cd/Pb) için Noccaea (Thlaspi) caerulescens Zn/Cd hiperakümülatör ve model bitkiler kulanıldığı rapor edilmiştir.

    Çim Karanfili (armeria maritima) popülasyonları ağır metal toleransı ve birikimi ile çalışıldığı rapor edilmiştir.

    Bu konuda madenlerin toprakta çıkarılması siyanür bileşiği kullanmak yerine topraklardaki önemli mineralleri okside eden ve ayrıştıran mikroorganizmaların kimyasallara alternatif olarak kullanılmaktadır. Bakterilerin altını oksitlemesi kadar mantarlarında oksitleyici tola aldığı belirtilmiştir. Fusarium oxysporum izolatı olan altın oksitleyici mantar TA_pink1’in varlığı, mantarların altın biyojeokimyasal döngüsünü önemli ölçüde etkileme potansiyeline sahip olduğunu araştırma verileri ortamdaki altın konsantrasyonlarıyla pozitif korelasyon gösterdiğini rapor edildi (Bohu vd., 2019; Lintern vd., 2018). Doğanın mekanizmaları iyi anlaşılırsa doğrunun korunması daha madenlerden yararlanılması daha sağlıklı karşılanacaktır. Ancak burada önemli olan yer yüzeyinin ütündeki biyolojik varlığın yer atındaki madenlerden daha önemli olmasıdır. Onun için bu mekanizmalar iyice anlaşılana kadar maden çıkılmasının zaman bırakılması doğa yararına olacaktır. Özellikle bitkilerin karbon oksijen döngüsü ile yaşamın sürdürülebilirliği ve biyoçeşitliliğin sağlanması için bugün maden aramayı ileriye bırakarak, önce bozulan doğal dengeyi korumamızdır.

    Maden Çıkarılması İçin Orman Vasfını Kaybeden Alanlar Miktarı Ne Kadardır

    Son yıllarda artan oranda “orman alanlarında maden aranmasına verilen ruhsatlar” doğal olarak kaygıları artırıyor. Zeytin alanlarının madenciliğe açılması ciddi tartışmalar altında bir gece TBMM’sinde verilerimizin kabul işaretleri ile doğanın üstü daha az değerli diye yer altındaki kömür ve altına teslim edildi. Son yılları arasında Türkiye’de izin verilen maden arama izinleri ve orman vasfını kaybeden orman ve zeytin varlığı ne kadardır sorusu net olarak veri paylaşılmamış görülüyor. 2008–2023 döneminde toplam maden ruhsatı sayısının (arama+işletme) yaklaşık olarak 386 bin olduğunu ve bu izinler, 440.535 hektarlık bir alana denk gelmekte olduğu hesaplandı.

    Evet, yer altında değer taşıyan minareler teknoloji için önem oluşturuyordur. Veya orman ve biyolojik kütlenin canlılık için öneminin vurgulanması. Genelde minerallerce zengin olan kayaçlar veya onlardan meydana gelen topraklar üzerinde hayat bulan bitkiler doğanın sürdürülebilirliği için hayatı önemdedir. Bitkiler ve mineraller arasındaki birliktelik doğayı korumaya yönelik bir yaşam formudur. Son yıllarda ormanları konumları nedeniyle toplum tarafından korumaya dayalı refleksi ve sorgulama duruşu hepimizin temel duruşudur.

    23 08 2025, Adana

    Kaynakça

    Bohu, T., Anand, R., Noble, R., Lintern, M., Kaksonen, A. H., Mei, Y., . . . Verrall, M. (2019). Evidence for fungi and gold redox interaction under Earth surface conditions. Nature Communications, 10. doi:10.1038/s41467-019-10006-5

    Lintern, M., Anand, R., Ryan, C., & Paterson, D. (2013). Natural gold particles in Eucalyptus leaves and their relevance to exploration for buried gold deposits. Nature Communications, 4. doi:10.1038/ncomms3614

    Lintern, M., Anand, R., Ryan, C., & Paterson, D. (2018). Natural gold particles in Eucalyptus leaves and their relevance to exploration for buried gold deposits (vol 4, 2614, 2013). Nature Communications, 9. doi:10.1038/ncomms16199

    Paton, A., & Brooks, R. (1996). A re-evaluation of Haumaniastrum species as geobotanical indicators of copper and cobalt. Journal of Geochemical Exploration, 56(1), 37-45.

  • Milli Savunma Projelerimiz artmış

    Milli Savunma Projelerimiz artmış

    Olcay Uyar: İşte Milli Savunma Projelerimiz artmış.

    Bunun nedeni de iktidar sahibi AKP imiş.

    İnceleyelim:

    1.Milli Savunma Projelerimizin artmasının asıl nedeni, TSK‘yi Güçlendirme Vakfı Kuruluşları;

    Aselsan (1975TUSAŞ/TAI/TEI (1984), Roketsan, Havelsan, İşbir, Aspilsan Enerji’dir.

    Bunlar kurulduğunda daha AKP, ılımlı İslam projesi olarak kurucu babası ABD‘nin yumurtalarında portakal çiçeği idi.

    2.Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı, her biri savunma sanayimizde önemli alanlarda faaliyet gösteren 6 Bağlı Ortaklığı ile 9 İştiraki olmak üzere toplam 15 şirkette doğrudan pay sahibidir.

    VBO’nun yurtiçi ve yurtdışında gerçekleştirdiği şirket kuruluşları, satın alımları ve ortaklıklar yoluyla dolaylı olarak pay sahipliği bulunan şirket sayısı her geçen gün artmaktadır.

    3.Buralarda çalışanlar ve milli projelerimizi gerçekleştirenler genelde Ankara Çankaya bölgesinde oturmaktadır.

    Çankaya bölgesinden AKP hiç bir zaman oy başarısı elde edememiştir.

    Yani bunları yapan Mühendis Çocuklar genel olarak AKP‘li vs.

    değildir.

    4.İlk İHA/SİHA/Dron gibi ilk insansız hava vasıtalarını TAI üretmiştir.

    Elinde hazırı olmasına ve TSKGV kuruluşu olmasına rağmen İHA projesine başına atadıkları siyasi genel müdür sayesinde, TAI‘nin İHA/SİHA Genel Müdür Yardımcılığı sokulmamış, Devlet destekli ihale tek firma dünürün/damadın ÖZEL şirketi Bayraktar’a Savunma Sanayi İcra Komitesi’nce verilmiştir.

    SSİK‘in başında da AKP Başkanı vardır.

    Devlet kuruluşunda hazırı ve altyapısı varken verilmeme, buna mukabil tek firma olarak Özel Şirkete verilme Kararı ısmarlama siyasidir.

    Bu karara rağmen söz konusu Genel Müdür Yardımcılığı, desteksiz olarak ANKAAKSUNGUR, Elektronik Harp’e de uygun Süper Şimşek üretim ve geliştirilmesine devam etmiştir.

    5.Bir dönem FETÖ ile iş birliği yapan AKP, bu milli projeleri esas yazan ve realize eden bir askeri nesli ve kazanımları Fetö Kumpas davalarında yok etmiştir.

    6.Milli Gemi (MİLGEM) Projesinin öz babası dönemin Kuvvet Komutanı Oramiral Özden ÖRNEK bile PKK gizli tanıklığında Genelkurmay Başkanı ile birlikte içeri atılmıştır.

    7.Diğer milli projelerimiz gibi TCG ANADOLU Havuzlu Çıkarma Gemisini yazarak Genel Kurmay’da onaylatan benim.

    Sadece milliyim.

    Hiç bir partiye üyeliğim de yok.

    Şimdi ben AKP‘li miyim?

    Onaylayan Orgeneral Ergin SAYGUN, tıpkı Özden Amiral gibi kumpas davalarında hapse atılanlardandır.

    Şimdi çıkmışlar yandaş basın ile bunu biz yaptık demezler mi?

    Biz milli proje derken, sırf Koç’lar yapmasın diye Altay tankı gibi bu projede firma değişikliği yapılmış ve İspanya/Navantia Tersanesi ile ortak üretim haline dönüştürülmüştür.

    İspanya’nın kendi gemisinde motor tahrik sorunları vardır.

    8.Bunun üzerine helikopterler düşünülerek yazılan projede, F35’te de dikey kalkanlar istemediklerinden, aaaa bu büyük, hadi Uçak Gemisi diye seçim için liman liman dolandıralım olarak kullanılmıştır.

    Uçak da olmayınca, hadi üzerine İHA koyalım ve buna İHA Uçak Gemisi diyelim dediler.

    Bu ülkenin İHA/SİHA‘ları yurdun her havalimanından kalkar.

    Deprem olmuşken İskenderun’larda olacağına Sirkeci, İzmir vs.

    Seçim Gemisi yapılmıştır.

    Sanki AKP‘liler yazdı, yaptı.

    Bu böyle gidiyor.

    TSK Milletin olup, bir partinin değildir.

    Vergiler ise Yüce Türk Milletinden sağlanmaktadır, bazı siyasilerin cebinden hiç değil.

    Uyursan ölürsün, memleket ölür…

  • “ŞERİAT= DİN” DEĞİLDİR

    “ŞERİAT= DİN” DEĞİLDİR

    Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunun 1. maddesi “İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.” der. Diyanet İşleri Başkanlığı, bu görevlerden sadece ibadet ile ilgili olanları yerine getiren kurum haline gelmiştir bugün.

    Diğer görevleri, mesela din konusunda toplumu aydınlatma ve ahlak esaslarını öğretme görevlerini yerine getirdiği pek söylenemez. Zira din diye anlattıkları, indirilen dinden çok uydurulmuş dindir. Ahlak diye anlattıkları ise Arap kültürü ve Arap ulularının hayatlarıdır. Ahlaksızlık deyince sadece, içki, kumar ve açık çıplaklığı anlar ve anlatır hale gelmiştir Diyanet!

    Ne ÖSS, YKS, LGS ve KPSS’de çalınan sorulardan, ne ihale yolsuzluklarından, ne vahşi madencilikten, ne çevrenin talan edilip kirletilmesinden, ne yandaş kayırmacılığından, ne kadınları hedef alan şiddet eylemlerinden, ne çocuklara yönelik cinsel istismarlardan ve ne de devlet yönetimindeki liyakatsizliklerden ve işlerin ehline verilmemesinden bahsetmektedir.

    Öyle olduğu için de çocuklara yönelik cinsel istismar olayları, kendi yönetimindeki Yatılı Kur’an Kurslarına kadar sirayet etmiştir bugün.

    Ancak üstüne vazife olmayan konularda, mesela Medeni Kanuna aykırı olduğunu bile bile İslam’daki miras paylaşımından fütursuzca bahsedebilmektedir. İbadet yerlerini yönetmeyi ise sadece Cami kapılarında yardım toplamak, emrindeki dernek ve vakıflar vasıtasıyla cami ve Kur’an Kursu inşa etmek, minare şerefelerini GSM operatörlerine kiraya vermek ve camilerde hac ve umre propagandası yapmak şeklinde algılamakta ve uygulamaktadır.

    Diyanet, bugün 90 bini aşkın camide ve fahri/gönüllü ve emeklileri de hesaba katarak söyleyecek olursak 150 binin çok üzerindeki din adamları ile kendisiyle söylem birliği olan, yani siyasetinin miğferine dini söylemleri yerleştiren siyasi partiler lehine siyaset üreten kurum haline gelmiş bulunmaktadır. Vaaz ve hutbelerinde açıkça şeriat propagandası yapmaktadır.

    Oysa anayasanın 136. maddesine göre DİB, “laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak faaliyette bulunmak” zorundadır. Din=Şeriat diyerek, Diyanetin camilerde yaptığı şeriat propagandası meşru görülemez. Çünkü Şeriat=Din değildir.

    Diyanetin İslam Ansiklopedisine göre; Şeriat Sözlük anlamı olarak: “Bir yöne doğru açılarak uzayıp gitmek, açık olmak; açık hale getirmek anlamlarındaki şer kökünden türeyen şerîat (çoğulu şerâi‘) ve şir‘at kelimeleri insanların ya da hayvanların su içtiği, açıkta olan ve kesilmeyen akarsu; bu suya giden yollar” demektir(1)

    Dini bir kavram olarak sadece Kur’an ayetleri ve sahih hadisler değil, sözüm ona bunlara dayalı ulema yorumları da şeriat kavramının içine girmektedir. Uydurma hadisler de cabası. Diyanetin yine aynı yayınında bulunan şu bilgiler bizim ne demek istediğimizi çok güzel anlatmaktadır aslında:

    “İslâmî ilimler alanındaki çağdaş eserlerde şeriat terimini sadece nas yoluyla bildirilen hükümlerle sınırlayan yaygın yaklaşımın aksine usulüne uygun biçimde yapılmış bir istinbat (ictihad) işlemi sonucunda elde edilmiş olması da hükmün şer‘îlik niteliğini kazanması bakımından yeterlidir. Çünkü şeriat ilâhî iradenin hüküm şeklinde tezahüründen ibarettir. İlâhî irade, Kur’an ve Sünnet nasları ile sabit olan hükümler biçiminde açığa çıkabileceği gibi istinbat yöntemleriyle elde edilen hükümler olarak da tezahür edebilir. İstinbat ilâhî iradenin keşfine yönelik bir işlemdir. Bu açıdan istinbat yoluyla elde edilen hükümler de naslarla sabit olanlar gibi şer‘îdir. Nitekim Takıyyüddin İbn Teymiyye, gerek nassa gerekse istinbata dayanan hükümlerin şer‘îliğinde bir kuşku bulunmadığı için onların sırf elde ediliş tarzlarını ve bağlayıcılık düzeylerini dikkate alan bir yaklaşımla ‘şer‘-i münezzel’ ve ‘şer‘-i müevvel’ biçiminde bir ayırım yapmaktadır”(2) 

    Şer’i münezzel; Peygamberin Allah’tan getirmiş olduğu ve O’nun adına söylediği hükümleri ifade eder. Kısaca ayet ve hadisler demektir. Şer’i Müevvel ise içtihat ve istinbat yoluyla, (konunun uzmanı âlimlerin ayet ve hadislerden hareketle, bilgi birikimlerini kullanarak ve kıyas yoluyla) çıkardıkları hükümlerdir.  Bu durumda “Şer-i münezzel” değişmez olsa da “Şer-i Müevvel” kişiden kişiye değişebilen bir hususiyet taşır. Bu durumda kişiden kişiye değişen şeriata din demek de mümkün değildir. Bu olsa olsa ancak uydurma din olabilir.

    Kendisine nispet edilen bir risalede İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin din ve şeriat ayrımı yaptığı “peygamberlerin getirdikleri dinin tek, şeraitlerin ise çok ve çeşitli olduğunu” söylediği rivayet edilir.(3)

    Bu noktadan hareketle demek gerekir ki; Şeyhülislam Ebussuud Mehmet Efendi’nin “Alevilerin katli vaciptir” fetvası da şeriattır, Dürrizade Abdullah Efendi’nin Mustafa Kemal ve arkadaşları hakkında verdiği idam fetvası da şeriattır.

    Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümü (kimilerine göre öldürülmesi) üzerine, Prof. Dr. Hayreddin Karaman’ın hatırlattığı ve tartışma konusu yapılan “Zarar-ı ammı def içün zararı has ihtiyar olunur/Kamuya ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir” şeklindeki Mecelle hükmü de şeriattır! Yani Muhsin Yazıcıoğlu, eğer ülkenin selameti için öldürüldüyse sineye çekilir, caizdir demek istiyorlar!(4)

    Özetle; şeriat kavramının içine insan unsuru da girmektedir. Daha doğrusu şeriat, zamandan zamana, devirden devire, iktidarların izlediği politikalara paralel olarak, siyasetin gölgesinde şekillenen bir özellik arz eder. Bu bakımdan Şeriat=Din demek değildir ve cami kürsülerinde anlatılanlar da her zaman din değil, çoğu zaman şeriat propagandasıdır…

    24.08.2025

    ____________

    1- https://islamansiklopedisi.org.tr/seriat

    2- Age.

    3- Prof. Dr. Abdullah Kahraman “EBÛ HANİFE’DE DİN VE ŞERİAT AYIRIMI VAR MI?” başlıklı makalesi;  https://www.akademikakil.com/bir-soz-bir-yuregi-ihtiyarlatir/hadisaglam/

    Karşılaştırma için bkz. https://docs.google.com/document/d/1w4S_pu2u0FrGH1uG-LOj63AzifSeXYkUYF4c74_OQy0/edit?tab=t.0

    4-Hayreddin Karaman “Türkiye’nin Dostları ve Düşmanları” başlıklı yazısı, https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettin-karaman/turkiyenin-dostlari-ve-dumanlari-44456

  • “Hijyen turizmin temel güvencesidir…”

    “Hijyen turizmin temel güvencesidir…”

    Oteller açıldı. Hemen bütün oteller ana temizliğe (hijyene) önem veriyor. İlgililer hijyenin çok önemli olduğunu söylüyor. “Hijyen turizmin temel güvencesidir” diyor. Personelin kurallara uyması açısından da kontrolleri sıklaştırıyor.

    “Hijyen, lezzet kadar önemlidir” mottosu ile yola çıkan Antalya Bulaşıkhane Yöneticileri Eğitim ve Dayanışma Derneği’nin (ANTBULÇED) Başkanı Mehmet Gökçe, Tourism Today’e yaptığı açıklamada kısaca şunları söyledi:

    “Doğru planlama, doğru ekipman seçimi ve personel yönetimi ile hem kaynak kullanımı azaltılır hem de hizmet birimlerinin yükseltilmesidir. Hijyen, lezzet kadar önemlidir.” mottosuyla yola çıktıklarını belirten Mehmet Gökçe, “Tek çatı altında birleşmeyi başardık. Birlikte kalıcı ve dayanışma içinde gelişerek, hem mesleki hem de sektör el anlamda daha güçlü bir yapıya ulaşmayı hedefliyoruz.”

    Hizmetlerin hakkında bilgi veren Gökçe, daha sonra sözlerine şunları ekledi:

    “Derneğimizin hizmet amacı; kendi gelişimimiz, ekiplerimizin gelişimi ve hizmet vermek için katkı sağlamak . Oysa iyi bir bulaşıkçı, mutfak ve restoranların bulaşıkları; hijyenik ve düzenli bir mutfak, hijyenik çatal bıçak bardakları ve tabaklar misafir odaklı doğrudan etkiler” şeklinde konuştu. “Bulaşıkhaneler, yalnızca mutfakların bir parçası değil, aynı zamanda verimlilik ve tasarrufunu ayırma alanlarıdır” diyen Gökçe açıklamalarını şöyle sürdürdü: “Doğru planlama, doğru ekipman seçimi ve personel yönetimi ile hem kaynak kullanımı azaltılır hem de hizmet kalitesi yükseltilir. Bizler ANTBULÇED olarak; hesaplamamızın değerini, çalışanlarımızın başarısını artırmak için kazanmayı ve sürdürülebilirliği artırmak için çalışıyoruz. bunların ki; hijyenin, turizmin ve temel güvencesidir.”

    Hijyen o kadar önemli ki bütün kontroller ve titizliğe rağmen yine de istenilmeyen şeylerle karşı karşıya geliyoruz. Mide bulandıran olaylar sonunda olan yine personele oluyor.

    “Hijyen turizmin temel güvencesidir” diyen sektör temsilcileri hijyen konusunda dernekler kurdurarak bu işin dersini de verdiriyor.

    Temizlik her alan için önemli. Temizlik makinaları sürekli çalışıyor. Kontroller art arda yapılıyor. Hijyene önem vermeyen personelin gözyaşına bile bakılmıyor. Varsa yoksa temizlik ön plana alınıyor. Sabah servis öncesi tüm personel kontrolden geçiriliyor.

    Hijyen açısından işine son verilen personelin daha sonra başka yerde iş bulması zora giriyor. Hijyenden iyi not çok önemli. Yoksa ömür boyu işsizler sınıfında yer alıyor. Personelin bu konuda çok dikkatli hareket etmesi gerekiyor. Hijyen konusunda iyi not alan personelin arkadaşlarına da örnek olması isteniliyor.


  • Deniz, kum, güneşten başka turistler istemiyor…

    Deniz, kum, güneşten başka turistler istemiyor…

    Yapılan rezervasyon şu gerçeği ortaya çıkardı:

    Deniz, Kum, Güneş’ten başka turistler istemiyorlar.

    Türkiye bu nedenle listenin başında yer alıyor. Bir de sezon uzun. Eylül ayında bile deniz, kum, güneşten istifade ediliyor. Ekim- Kasım aylarına kadar sezon uzuyor ve fiyatlar düşüyor.

    Güneş var, kum var deniz var. Bu üçlü turistlerin yarısından fazlası için geçerli.

    Seyahat Acentaları Yöneticileri Derneği (SAYD) yıkılacak olan Antalya Müzesi ile ilgili Attalos Heykeli önünde bir açıklama yaptı. 

    SAYD Başkan Yardımcısı Tolga Özgüven’in açıklaması şu şekilde:

    ” Antalya Müzesi’nin yıkılarak ayrılmasını halen devam eden giriş-çıkış ile sürdürmek için çalışanlar olduğunu görüyoruz. Bundan dolayı biz turizmciler daha önce dile getirdiğimiz değerlendirmeyi tekrarlayıp çözüm olarak ortak akla hizmet edecek bir öneri  getirmenin doğru bir şekilde desteklediğini düşünüyoruz.  Antalya il turizm müdürlüğünün resmi olarak sürdürülmesi; 2012 yılında Antalya müzesi 173.843, turist sayımız 10 milyon 726 bin kişi olmuştur. 2024 yılında Antalya Toplamı 175.970, toplam turist ise 16 milyon 606 bin olmuştur. Özetle 2012 ile 2024 arasında resmi olarak kaydedilen Antalya turist sayıları %55 civarında büyürken giriş sadece %1  . içeriği alan bir müzenin kabahati olarak değerlendirilmesi abesle iştigaldir. Bize göre Antalya müzesi resmi görüntüleme süreçleri gerçeği yansıtmaktadır, yaptığımız turizm vizyonu ve merkeze ulaşmak için gerçek fiili rakamlara göre çok daha sağlıklıdır. Ancak bu resmi rakamlar nazara alınsa bile ciddi tanıtım, özel sektör hizmetleri kullanılmış ve Antalya’nın en iyi turizm işletmeleri olarak kabul edilen Tahtalı Teleferik işletmesinin en yüksek  ziyaretçi ağırladığı sene olan 2019 yılında ziyaretçi sayısı 350.000, Antalya Akvaryum  işletmesinin en yüksek ziyaretçi ağırladığı sene olan ziyaretçi sayısı ise 2013 yılında 710.000 kişi olmuştur. Alternatif turizm işletmesi olan bu imkanlarda turizmin çok iyi görüldüğünün söylendiği  günümüzde, geçmişteki ziyaretçilerin kayıtlarına ulaşılamamıştır. Bu  değerlendirmeye kıyasla bile müze girişin kötü olarak yorumlanması mümkün değildir.  Ocak 2025 tarihinde Antalya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğümüzün “müzelerde, Antalya  Arkeoloji Müzesi’nin en çok ziyaret edilen yeri” olduğu beyanatı halihazırda kulaklarımızda çınlarken yine aynı çatı birimi parçası olan Türkiye Turizm Geliştirme Ajansının sayfası olan GoAntalya platformunda müzeye günlük tanıtım sayfası bile mevcut değildir. Milyonlarca lira harcayan TC Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Türkiye Turizm Geliştirme Ajansının Antalya sayfasında Antalya’daki diğer müzelerle ilgili tanıtım kampanyası yürütülmektedir.”


    Turizm ve Turizm Seyahat Acentaları nezdinde değerlendirecek olursak Antalya Arkeoloji Müzemizin kapatılma süreci çok kötü yönetilmiştir. Acenta bilgilendirilmesi bile kapatıldıktan sonra görülmüş olup zaten kötü geçen bir sezonun tam merkezi denkleşmiştir. Müze Üyelerimizin şehir turu diye tabir ettiğimiz günü birlik turun önemli bir noktasıdır. Konumu trafiğe engel olmadan otobüs ve araçların park sorunu olmadan durabildiği ve mesafe olarak en merkezi nokta sayılabilecek Kaleiçi mevkiine çok yakın. Turistler bireysel olarak da yeri  benimsemiş ve ciddi misafirleri ağırlamaktadır. Bu nedenle yer konusu tartışmasız yerde bu kalmalıdır. Uzun yıllar turizm sektöründeki şirketlerin dile getirdiği deniz, kum, güneş üçlüsüne  mahkûm edilen Antalya turizmi bulanan karar ile en önemli kültür ve sanat  destinasyonlarından biri olan Antalya Müzesi’nden 2 sene mahrum bırakılarak adeta deniz, kum, güneş üçlüsünden başka turist istemediğimiz diye ilan edilmektedir. Antalya şehrinin arkeolojisi anlamında bu kadar zenginken bu zenginliğin turistik anlamda kullanılmaması çok manidardır. Side, Perge, Aspendos’u gezen turistin bu bölgeden sonra gördüklerini bütünleştirebilmesi için Antalya Müzesi’ni ziyaret etmesi gerekirken, Antalya Müzesi’nin kapatılması ile şehrimize gelen gelenin özellikle Perge ziyareti topal kalacak. Bu destinasyonlardan sonra Antalya Müzesi’ni ziyaret ederlersan buraları da ziyaretin yeri kalmamış denmektedir. Meteoroloji ve Karayolları arazileri mevcut Antalya Müzesinin ek binaları haline getirilip Müzemiz daha daülmeyi başarıyorken ve tutulmakta depolarda kalmaken diğer tarihi eserler bütün insanlığın bilgisine ihtiyacı varken, mevcut olan binayı 2 yıl boyunca yeni bir bina yapmak hiçbir mantıksal ile bağdaşmamakta ve izaha elverişli bir durum olarak ortaya çıkması hak edilmektedir.

    Turizm çeşitliliği kapsamında Antalya’nın kültür turizminin etkilenmesi için Müze  yıkılmamalıdır. Turizmin sürdürülebilirliği açısından kurallar bile açık kalıp, ziyaretçilerin verilerinin devam etmesi. Ek binaların ile büyütülüp kaydedilmesi, bütün parçaların sergilenmesini sağlamak gerekmektedir.  Antalya hepimizin, hadi gelin bu yanlıştan dönelim günümüze kadar yapılan çalışmalar, eser ve bina bakım ve inceleme çalışması olmuş olsun. Müzemizin mevcut bölümlerini tekrar açalım. Yeni müze projesini ise 30.000 m2 lik arazisine güzel bir ek bina yaparak taçlandıralım, herkes kazançlı çıksın. Elbirliği ile de yeni halinin tanıtımını mevcut. Tüm Türkiye’nin ve Antalya hayranlarının Antalya Müzesine sahip olması gerekmektedir.”


  • Tarihi binaları otele çevirdiler…

    Tarihi binaları otele çevirdiler…

    Sistem şu:

    Yeni bina yapıp onu otele çevirmektense eski ve tarihi binaları onarıp hemen kullanılacak otele çeviriyorlar.

    Az para ile çok iş yapılıyor. Eski ve tarihi binalar korunuyor. Eski ve tarihi binalar özellikle dışarıdan gelen misafirlerce çok beğeniliyor. Teşvik bile ediliyor. Daha otele çevrilecek onlarca bina bulunuyor. Hepsi ile tek tek ilgileniyorlar.

    Konaklamada Orientbank İstanbul İmza Koleksiyonu ve Orient Occident İmza Koleksiyonu otellerde; yeme-içme alanında Roof Mezopotamya ve eğlence alanında Gregor Jazz Club ile faaliyet gösteren AYS Academia çatısı altında faaliyet gösteren, turizm basınıyla bir araya geldi. Gruba ait Autograph Collection otellerinin mal ve hizmet tedariği yerel işletmelerden

    Kkayıtlarını kaydeden AYS Academia Engin Eryılmaz, açılan iki yerde konaklama standardını üst seviyede taşıdığını anlattı. Otellerde klasik kahvaltı büfesi yerine özel hizmetlerin servis edilmesi kahvaltıyı tercih ettiğini kaydeden Eryılmaz, çaldıkları müziğe kadar yerel unsurlara dikkat edildiğini söyledi.

    “Amacımız misafirliğini en üst düzeyde tutmak” Amaçlarının misafir dağıtımını en üst düzeyde tutmak olduğunu belirten AYS Academia Yönetim Kurulu Üyesi Barış Çolak ise, Türk misafirperverliği ile Marriott’un uluslararası standartlarını birleştirdiklerini anlattı. Doğru eşleşmenin misafirde karşılık bulduğunu belirten Çolak “Misafirlerimizin büyük bir kısmı Kuzey Amerika’dan gelenler oluşuyor. İkinci pazarımız ise İngiltere. Öte yandan artık Çin pazarı da varız.”

     “İki özel oteli hayata katılıyor” AYS Academia Yönetim Kurulu Üyesi Fırat Yıldıran, vapur seyahati sırasında tanışma ve sonrasında dost olan kendi babası ile Barış Çolak’ın kardeşi sağlam bir ticari ortaklık kurduğunu ifade etti. İkili arasındaki ortaklığın turizme de yansıdığını kaydeden Yıldıran, tarihi iki binayı satın alarak Orientbank Hotel İstanbul Autograph Collection ve Orient Occident Hotel İstanbul Autograph Collection olmak üzere iki özel oteli hayata geçirdiklerini kaydetti. 

    SAVUR GYO halka arz olacak İnşaat alanında faaliyet gösteren şirketin aynı zamanda halka arz süreci bir GYO olduğunu yıldadıran “Süreç şu anda SPK’da. Eylül veya Ekim ayı gibi halka arzımızın gerçekleşmesini bekliyoruz.” diye konuştu. 

    “Varolan bir binayı alıp turizme ulaşma bize daha büyük keyif veriyor” Fırat Yıldıran “Sıfırdan otel yapmak yerine neden daha fazla ödeme ve zor olan tarihi binaları yönlendirirseniz yönlendirme yollarıleri” şeklinde ise şu gidişat verdi:

    “Varolan bir binayı alıp turizme ulaşma bize daha büyük keyif veriyor. Orientbank ve Orient Occident’ın binalarını ayakta tutabilmek için ya müzeleşmeleri, ya da otel olmalarıdır. Bu binaları alma sürecimiz de öyle oldu. Bakılarak satın alma birimleri. Binanın toplanmasından birleştirilmesine kadar geçen süre 10 yıl. “İstanbul ile ilgili pahalı algısı oluştu, bu sürdürülebilir değil”

  • Türkiye sevilen bir ülke mi?..

    Türkiye sevilen bir ülke mi?..

    Şöyle sormak gerekir:

    Uluslararası turizm devleri Türkiye’yi ne kadar seviyor? Bu yazımızda bu soruya yanıt arayacağız.

    Başlık bize ne anlatıyor? TUI, All Tours, Rewe Grup bünyesindeki Der Tour Almanya’nın ve dünyanın önde gelen tur operatörleri. Yarım asrı bulan bir geçmişleri var ve Türkiye’de de 40 yıldır faaliyetteler. Türkiye’yi çok önemli pazarları görüyorlar. 

    Bir de uluslararası otel grupları var. 1955 yılında Türkiye’ye adım atan Hilton ya da resort turizmin öncülerinden Club Med gibi. 

    Türkiye elbette bu önemli markalara müteşekkir. Bunu da her fırsatta fazlasıyla gösteriyor.

    Peki ya bu markalar Türkiye’yi ne kadar seviyor?

    Karşılıksız sevgiden söz etmiyoruz. İnanıyoruz ki hepsinin yüreğinde Türkiye müstesna bir yere sahip.

    Ama kendi ifadeleriyle çok şey aldıkları Türkiye’ye, Türkiye insanına ne veriyorlar? Mesela, kendi alanlarında olsun olmasın bir eksiği, gediği gidermek için hadi yatırım demeyelim, destekte bulunuyorlar mı? Çok önem verdikleri insan kaynaklarına mesela… 

    40 yıldır turizmin içinde olan bu gazetenin yönetimindeki insanlara sordum. Belki bu satırların yazarı bilmez diye. Onlardan da somut bir karşılık bulamadım.

    Ama gazetelere göz atarken, gözüme TUİ’nin İngiltere ve İrlanda’da bir hayırseverlik faaliyeti gözüme çarptı. hayırseverlik mi, yoksa eğitime mi katkı tam belli olmamakla birlikte paylaşmak istedim. Belki Türkiye’ye de yönlerini çevirirler diye. (Buna benzer bir girişimleri Türkiye’de oldu da, haberimiz yok ise, peşinen özür dileyip hemen yayınlama sözünü de buraya bırakıyorum.)

    Haber TTG’de yer almış. Olduğu gibi aktarıyorum:

    TUİ İngiltere’deki beceri açığını gidermek için harcanmamış çıraklık fonundan 1 milyon sterlin ayırma sözü verdi

    TUİ UK ve İrlanda, NHS de dahil olmak üzere “kritik” beceri eksiklikleriyle mücadele eden kuruluşlara ve kuruluşlara harcanmamış çıraklık fonlarından 1 milyon sterlin bağışladı.

    TUİ’nin Çıraklık Vergisi’nden elde edilen gelir, NHS vakıflarına, hayır kurumlarına ve işletmelerin işgücü zorluklarıyla karşı karşıya olan sektörlerde eğitim fırsatları yaratmalarına yardımcı olmak için kullanılacak.

    Fonlar şimdiye kadar sağlık ve sosyal bakım, çocuk bakımı, yaban hayatı yönetimi, mühendislik, paramedik eğitimi ve diş hekimliği alanlarında çıraklık programlarını destekledi.

    Diş hekimi hemşireleri, diş hekimliği muayenehanesi yöneticileri, ağız sağlığı uygulayıcıları, eczane teknisyenleri ve çocuk hizmetleri uygulayıcıları da dahil olmak üzere güneydoğudaki 13 sağlık hizmeti çıraklığını finanse etmek için NHS İngiltere’ye şimdiye kadar 100.000 sterlinden fazla bağışta bulunuldu.

    Güney Batı Ambulans Servisi ise, ön saflardaki acil bakım kaynaklarındaki boşlukları doldurarak beş paramedik çırağı için fon aldı. Bu fon, bakım evi yardım kuruluşu The Turner Home’un, sakin bakımını iyileştirmek için personelini seviye 3 ve seviye 5 yetişkin bakım yeterliliklerinden geçirmesine ve kuruluşun hayırsever fonlarını başka amaçlara yönlendirmesine olanak sağladı.

    Sağlık ve sosyal bakımın yanı sıra, bu nakit, ticari bir işletme olan su arıtma tedarikçisi Fluid Science’ın pazarlama departmanını genişletmesine ve kariyer değişikliği fırsatları sunmasına olanak sağladı.

    TUİ’nin yeni yetenek ve çıraklık yöneticisi Marsha Myles, fonun Birleşik Krallık genelindeki topluluklarda “gerçek bir fark yarattığını” söyledi. “Sadece geride kalabilecek bireyler için fırsatların kilidini açmaya yardımcı olmakla kalmıyor, aynı zamanda daha geniş iş gücünü ve ekonomiyi de güçlendiriyoruz,” dedi.

    “Bu, verginin her kuruşunun beceri geliştirme, sosyal hareketliliği teşvik etme ve herkes için daha kapsayıcı bir gelecek yaratma yolunda daha fazla kullanılmasını sağlamanın etkili bir yoludur. Tui, iş gücümüzün yaklaşık %3,5’ini çıraklar ve mezunlar oluştururken, hedefimiz %5’ini desteklemek olan yükselen yeteneklerin gururlu bir destekçisidir.”

  • “Kuzey Kıbrıs’ı tanıyın artık…”

    “Kuzey Kıbrıs’ı tanıyın artık…”

    KKTC tanınmayı bekliyor. Yetkililer Kırım meselesi tartışılırken, KKTC’nin de meşruiyeti ve tanınma hakkı yeniden değerlendirilmelidir.” Diyor.

    Burada hemen bir sitemde bulunalım.

    Okadar Arap  dünyası o kadar Türk Cumhuriyeti var. Bugüne kadar bir tanesi bile KKTC’yi tanımadı.

    KKTC Meclis Başkanı Öztürkler: “Eğer Kırım tartışılıyorsa, KKTC’nin tanınm Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhuriyet Meclisi Başkanı Ziya Öztürkler, ABD Başkanı Donald Trump’ın Kırım ile ilgili açıklamalarının KKTC açısından değerlendirilmesi gereken önemli bir konu olduğunu belirterek, “Eğer Kırım tartışılıyorsa, KKTC’nin tanınması da tartışılmalı.” ifadesini kullandı.

    Cumhuriyet Meclisi’nden yapılan açıklamaya göre Öztürkler, ABD Başkanı Donald Trump’un “Kırım’ın tekrar Ukrayna’ya dönmesi zor.” şeklindeki beyanının aslında uluslararası hukukta tutarsız yaklaşımların derinliğini ortaya koyduğunu belirterek, “çifte standartlara karşı eşitlik” ilkesinin savunulması gerektiğini kaydetti.

    Öztürkler, Kırım’da yaşananların aksine KKTC’de halk iradesiyle şekillenmiş bir siyasi yapı bulunduğuna dikkat çekerek, KKTC’nin barışçıl diplomasi ile kendini tanıtma mücadelesi yürüttüğünü ifade etti.

    ABD Başkanı Trump’ın Kırım ile ilgili açıklamasının uluslararası toplumun kendini sorgulaması için bir fırsat sunduğuna işaret eden Öztürkler, bu açıklamanın KKTC açısından değerlendirilmesi gereken önemli bir konu olduğunu kaydederek şu ifadeleri kullandı:

    “Eğer Kırım tartışılıyorsa, KKTC’nin tanınması da tartışılmalı. Kırım meselesi tartışılırken, KKTC’nin de meşruiyeti ve tanınma hakkı yeniden değerlendirilmelidir. ABD Başkanı Trump’un dile getirdiği durum, KKTC’nin haklı taleplerinin uluslararası arenada neden sistematik olarak bastırıldığını sorgulatmaktadır. Halkların kendi kaderini tayin hakkının Kıbrıs Türk halkı için de geçerli olması gerekir.”

    Dönüş başladı.

    Yaz tatilini memleketlerinde geçiren gurbetçiler, Avrupa’ya dönüş yolunda Kapıkule Sınır Kapısı’nda uzun kuyruklar oluşturdu. Gurbetçiler, ailelerinden ayrılmanın hüznünü dile getirirken Türkiye’nin kendileri için ‘cennet gibi’ olduğunu vurguladı.

    Yaz tatilini Türkiye’de geçiren gurbetçilerin Avrupa’ya dönüş yolculuğu sürüyor. Kapıkule Sınır Kapısı’nda yoğunluk oluşurken, gurbetçiler duygu dolu sözlerle vatan hasretini anlattı. Öte yandan, Bulgaristan’ın Kapitan Andreevo Sınır Kapısı’nda da uzun araç kuyruklarının oluştuğu görüldü.

    Almanya’ya dönüş yolunda olan gurbetçilerden Fatma Taşkın, dönüşte şu ifadeleri kullandı:

    “Ülkemizden ayrıldığımız için çok üzgünüz ama yapacak bir şey yok. Tatilimiz çok güzel geçti, Türkiye’miz çok güzel, cennet gibi. Tatil bitti, evimize geri dönüyoruz. Seneye inşallah yine görüşmek üzere. Ailelerimiz, annelerimiz, kardeşlerimiz geride kaldı. Gönlümüz isterdi Türkiye’de yaşayalım ama şartlar gereği geri dönüyoruz. Ailemi çok seviyorum, onlardan ayrıldığım için çok üzgünüm. Memleketimize sahip çıksınlar, vatan hepimizin. Ezan sesimizi, ailemizi, vatanımızı çok özlüyoruz

  • “Yunana artık kazandırmayalım…”

    “Yunana artık kazandırmayalım…”

    Bunu da gördük. Turizmde işlerin iyi gitmediği aylardır yazıp duruluyor. Her şeyi toz pembe göstermek isteyen iktidar yanlısı basın gözlerini kapasa da, rakamlar gerçeği anlatmaya devam ediyor. Meslek kuruluşlarımız da ne yazık ki, sorunları konuşmak, gelecek yılları da kaybetmemek için önlem alınmasını istemek yerine, bu yaklaşıma ortak oluyor. 

    TÜROFED Başkan Yardımcısı İşler’den Bakana” Yunan Adalarına kapı vizesi ve seferleri kaldırılsın talebi.

    Turizm denen aktivitenin, hem yurt içi ve hem de yurt dışı gezginlerin sayısının artırılması olduğunu bilmeyen yok. Birini teşvik edip, diğerini yasaklamanın ise totaliter ülkelere mahsus bir uygulama olduğu da aşikar.

    Bakalım bu teklif yerine oturacak mı?

    Turizmde temel sorunun, ülkenin hem yabancı ve daha da önemlisi hem de yerli tüketiciler için pahalı hale geldiğini bilmeyen kalmadı. Ama pahalılığın nedeninin izlenen ekonomik politika olduğu gerçeğini saklamak için elden gelen yapılıyor. Kullanılan malzeme tükense de, kimi zaman sürpermarketlerin, kimi zaman restoranların hedefe konulduğunu biliyoruz. 

    Şimdi de turizmdeki kötü gidişin müsebbibinin, Türkiye yerine daha ucuz olduğu gerekçesiyle Yunan adalarına gittiği konuşulan yüzbinlerce vatandaşımız olabileceği kuşkusu dillendiriliyor ve önlem alınması isteniyor. Turizm denen aktivitenin, hem yurt içi ve hem de yurt dışı gezginlerin sayısının artırılması olduğunu bilmeyen yok. Birini teşvik edip, diğerini yasaklamanın ise totaliter ülkelere mahsus bir uygulama olduğu da aşikar.

    Ama, sezonun ortasında bu da oldu ve turizmcilerimiz, Yunan adalarına kapı vizesi ile gidişin gözden geçirilmesi, adalara Türkiye’den belediyeler eliyle yapılan feribot seferlerinin kaldırılması için bir dosya hazırlayıp Turizm Bakanı’na başvuruda bulundular.

    Bir süredir bu konuda yazmakta olan Milliyet gazetesi yazarlarından Osman Gençer, bugünkü köşesine taşımış bu bilgiyi.

    Yazıda, TÜROFED Başkan yardımcısı ve ETİK Başkanı Mehmet İşler tarafından, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’a iletilmek üzere bir dosya hazırlandığı belirtiliyor. İşler, ‘Türk turizminin ve yerli işletmelerimizin korunması için Bakandan;

    – Belediyelerin veya iştiraklerinin yurt dışına turist taşıma faaliyetlerinin sınırlandırılmasını..
    – Kamu kaynaklarının ve desteklerinin, Türk destinasyonlarını tanıtmak ve cazip hale getirmek için kullanılmasını..
    – Bu kapsamda da, Yunan adaları ile ilgili “kapıda vize kolaylıkları” gibi uygulamaların, ülkemiz turizmine etkileri göz önüne alınarak yeniden değerlendirilmesi hususlarında gerekli adımların atılmasını istemiş.

    Ve de eklemiş, bu adımların “hem sektörümüzün geleceği hem de ülke ekonomimiz için kritik önemde olduğuna inanıyoruz.” 

    Osman Gençer yazının başlığına da ‘Dosya Bakanın Önünde’ başlığını atmış.

    Sayın Bakan yatıyla ‘bakalım rakiplerimiz ne yapıyor’ diye gittiği Atina ve sık sık ziyaret ettiği Yunan Adaları’nda gereken gözlemleri yapmıştır elbette. 

    ETİK Başkanı Mehmet İşler’in gönlü rahat olsun.

  • Turizmde her şey iyi gitmiyor…

    Turizmde her şey iyi gitmiyor…

    Yazıyoruz, söylüyoruz, uyarıyoruz. Ancak sesimizi duyan yok. Turizmde  her şey iyi gitmiyor. Aniden tökezleyebiliyorsun. Ondan sonra da ayağa kalkmak kolay olmuyor. düşmemeye gayret edeceksin..

    6 milyon turist kayıbı kolay değil. Bu sayıyı korumak için çok çalıştık, çaba gösterdik.edilenleri korumak bile bir sistem olayı. çaba gösterdik. Halen de kazanımlarımı korumak ve elde tutmak için çalışmalarımız sürüyor.

    İlk yedi ayda Avrupa’nın önde gelen diğer pazarları Avusturya’dan yüzde 3,12 artışla 322 bin, İtalya’dan yüzde 20,44 artışla 414 bin ve Polonya’dan yüzde 2,58 artışla 1 milyon 32 bin ziyaretçi geldi.

    Öte yandan iyiye gidişler de var. Ayrıca ilk yedi aylık dönemde ABD’den yüzde 3,10 artışla 795 bin, Japonya’dan yüzde 29,82 artışla 86 bin, Güney Kore’den yüzde 6,19 artışla 124 bin, Çin’den yüzde 0,18 artışla 231 bin ve İran’dan yüzde 8,05 düşüşle 1 milyon 613 bin kişi geldi

    İlk yedi ayda Avrupa’nın önde gelen diğer pazarları Avusturya’dan yüzde 3,12 artışla 322 bin, İtalya’dan yüzde 20,44 artışla 414 bin ve Polonya’dan yüzde 2,58 artışla 1 milyon 32 bin ziyaretçi geldi.

    Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından açıklanan verilere göre, 2025 yılının Temmuz ayında Türkiye’ye gelen ziyaretçi sayısı bir önceki yılın aynı ayına kıyasla yüzde 4,97 oranında düşerek 6 milyon 969 bin oldu. İlk yedi aylık dönemde gelen ziyaretçi sayısı ise yüzde 2,10 düşüşle 28 milyon 369 bin oldu. ilk altı ayda Türkiye’yi ziyaret eden 4 milyon 989 bin yurt dışı ikametli vatandaşlarla birlikte toplam ziyaretçi sayısı 33 milyon 358 bin oldu.

    İlk yedi aylık dönemde, Avrupa-OECD ülkelerinden 2024 yılının aynı dönemine göre yüzde 1,06 düşüşle toplamda 11 milyon 449 bin ziyaretçi geldi. Bu dönemde yüzde 2,90 düşüşle 3 milyon 404 bin kişi gönderen Almanya, Türkiye’ye en çok ziyaretçi gönderen ikinci ülke oldu.

    İlk yedi ayda Avrupa’nın önde gelen diğer pazarları Avusturya’dan yüzde 3,12 artışla 322 bin, İtalya’dan yüzde 20,44 artışla 414 bin ve Polonya’dan yüzde 2,58 artışla 1 milyon 32 bin ziyaretçi geldi.

    Öte yandan Belçika’dan yüzde 2,50 düşüşle 322 bin, Fransa’dan yüzde 0,72 düşüşle 633 bin, Hollanda’da yüzde 3,46 düşüşle 764 bin, İngiltere’den yüzde 3,45 düşüşle 2 milyon 350 bin ve Yunanistan’dan yüzde 13,09 düşüşle 345 bin kişi Türkiye’yi ziyaret etti.

    Bu dönemde BDT ülkelerinden gelen ziyaretçi sayısı yüzde 2,04 düşerek 6 milyon 818 bin oldu. İlk altı ayda yüzde 1,33 düşüşle 3 milyon 563 bin ziyaretçi gönderen Rusya ise Türkiye’ye en çok ziyaretçi gönderen ülke olurken, Ukrayna’dan yüzde 6,14 artışla 557 bin ziyaretçi geldi.

    Ayrıca ilk yedi aylık dönemde ABD’den yüzde 3,10 artışla 795 bin, Japonya’dan yüzde 29,82 artışla 86 bin, Güney Kore’den yüzde 6,19 artışla 124 bin, Çin’den yüzde 0,18 artışla 231 bin ve İran’dan yüzde 8,05 düşüşle 1 milyon 613 bin kişi geldi. Öte yandan Türkiye ziyaretleri konusunda boykot yapılan Hindistan’dan gelen ziyaretçi sayısı ise yüzde 19,55 düşerek 155 bin oldu.

    İlk yedi ayda Bahreyn’den yüzde 22,57 düşüşle 29 bin, Birleşik Arap Emirlikleri’nden yüzde 6,32 düşüşle 53 bin, Katar’dan yüzde 12,76 düşüşle 30 bin, Kuveyt’ten yüzde 27,96 düşüşle 119 bin, Lübnan’dan yüzde 18,90 düşüşle 124 bin, Suudi Arabistan’dan yüzde 1,25 düşüşle 547 bin, Ürdün’den yüzde 16,43 düşüşle 151 bin, Yemen’den yüzde 10,49 düşüşle 15 bin ziyaretçi geldi.

    Ayrıca Irak’tan yüzde 7,42 artışla 550 bin ve İsrail’den yüzde 37,90 artışla 62 bin kişi Türkiye’yi ziyaret etti.

  • BU TOPRAKLAR MÜSLÜMAN YURDU DEĞİL TÜRK YURDUDUR

    BU TOPRAKLAR MÜSLÜMAN YURDU DEĞİL TÜRK YURDUDUR

    Diyanet, gelecek haftaki Cuma gününün (29 Ağustos), Malazgirt Zaferi’nden 3 gün sonraya, 30 Ağustos Zaferi’nden bir gün önceye denk geldiğini ve her iki zafer için ayrı ayrı hutbe okutmayı gereksiz görmüş olacak ki; bugünkü hutbede her iki zaferi birleştirerek, bir anlamda zafer salatası yaparak şu ifadeleri kullandı:

    “İçinde bulunduğumuz Ağustos ayının son günleri, î’lây-i kelimetullah aşkıyla yanan şanlı ecdadımızın vatan ve mukaddesat uğruna nice zaferler elde edip fetihler gerçekleştirdiği önemli günlerdir. Yüce dinimiz İslam’ın yolunda aziz ecdadımız Malazgirt Zaferi ile Anadolu’yu bize vatan kılmıştır. Büyük Taarruz ile de Anadolu’nun ilelebet bir Müslüman yurdu olduğunu tüm dünyaya ilan etmiştir. Bu vesile ile mukaddes değerler uğruna canını feda eden aziz şehitlerimize, Hakk’a yürüyen kahraman gazilerimize Yüce Rabbimden rahmet diliyorum.”

    Gelecek Cuma Hutbesi, Malazgirt Zaferi’nden 3 gün sonraya denk gelmekle, belki geçmiş zamana ilişkin bir hutbe okunması uygun düşmeyebilir.

    Ancak 29 Ağustos Cuma günü okunacak hutbenin, bir gün sonra kutlanacak olan 30 Ağustos Zafer Bayramı’na ilişkin olması, hayatın olağan akışına uygundur.

    Akıl ve mantık gereğidir.

    Bakalım, 29 Ağustos tarihli Hutbe’de neler diyecek Diyanet?

    Zira 15 Temmuz’dan tam 4 gün önce olmak üzere 11 Temmuz’da okuttuğu hutbeyi 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü’ne ayırmıştı Diyanet.

    Üstelik “SAHİH DİNİ BİLGİNİN ÖNEMİ” başlığı altına gizleyerek yapmıştı bunu!

    Öte yandan, Diyanet’in, bu topraklara “Türk Yurdu”, muzaffer ordulara da Türk Ordusu dememek için özel bir çabası var adeta.

    Çünkü hutbede “Yüce dinimiz İslam’ın yolunda aziz ecdadımız Malazgirt Zaferi ile Anadolu’yu bize vatan kılmıştır. Büyük Taarruz ile de Anadolu’nun ilelebet bir Müslüman yurdu olduğunu tüm dünyaya ilan etmiştir.” ifadeleri kullanılmıştır.

    Sanki Malazgirt ve Büyük Taarruz kazanılırken savaş meydanlarında Türkler dışında başka Müslüman unsurlar da varmış gibi.

    Oysa Anadolu’nun kurtuluş hareketi Birinci Dünya Savaşı ile başlar ve Çanakkale’de karşımızdaki düşman orduları içinde Hind alt kıtasındaki İngiliz sömürgelerinden, Afrika’daki Fransız sömürgelerinden getirilmiş Müslüman askerler de vardı!(*)

    Ayrıca, Yemen, Irak, Suriye, Hicaz ve Filistin cephelerinde Müslüman Araplar, İngilizlerle işbirliği yaparak Türk ordusuna arkadan saldırıyor, tuzaklar kuruyor, düşmana kılavuzluk hizmetleri sunuyor ve iaşe yollarını tahrip ediyorlardı.

    Mekke’deki Ecyad Kalesi bile, Kâbe’yi Bedevi Araplardan korumak için inşa edilmişti…

    Tamam, Anadolu ve Trakya aynı zamanda Müslüman yurdudur ama bu niteliği Türkler sayesinde kazanmıştır.

    İslam’ın bu topraklarda tutunması ve kök salması, başka Müslüman unsurlar sayesinde değil, Türkler sayesindedir.

    Onca Haçlı saldırılarına başka Müslüman unsurlar değil, Türkler göğüs germişlerdir.

    Dolayısıyla; bu toprakların TÜRK YURDU niteliğini örselemeye ve Türkün tarihe bıraktığı zafer şanından başka etnik unsurları da istifade ettirmeye çalışmanın, hiç kimseye faydası yoktur.

    Bunlar, küçük etnik unsurlara şirin görünme ve Yeni Osmanlıcılık ayaklarına oynanan ucuz ve senaryosu dışarıda yazılmış bayağı oyunlardır…

    Ömer Sağlam

    ______________

    * Ekteki fotoğraflarda, Çanakkale’de Türk ordusuna karşı savaşan ve işgalci güçlerce sömürge ülkelerinden getirilen Müslüman askerlere aittir. İlk fotoğrafta, Seddül Bahir’de Türk ordusuna ateş eden Fransız topunun başında Müslüman askerler, 2. fotoğrafta Müslüman askerler karaya çıkarma yaparken görülüyorlar.

    Bkz. https://csatt.org/canakkalede-somurge-muslumanlar/

  • Hawk üretimden günümüze

    Hawk üretimden günümüze

    Bu gün Türkiye’nin savunma sanayinde geldiği noktaya bundan bir asır önce adım atıldı. 20 Aralık 1923 yılında hükümet tarafından avrupaya gönderilen ekipte yer alan Vecihi Hürkuş, Türkiye’ye dönüşünde ilk Türk tipi uçağı Vecihi K-6’yı inşa etti.

    Kayseri Uçak Fabrikası ya da ilk kuruluş adıyla TOMTAŞ, 1925 yılında Atatürk sayesinde Kayseri’de açıldı. Ankaralı girişimci iş insanlarının alman uçak firması junkerle ortaklaşa kuruldu. 1927’de ilk Junkers A20 uçağı üretildi. Üretimde kalifiye eleman yetersizliği ve teknik eksiklerden dolayı 1928’de kapatılarak Türk Tayyare Cemiyetine devredildi.

    1931 yılında tekrar açılan fabrikada Alman Gotha, Amerikan Curtiss Hawk, Curtiss Fledgling, Polonya P.Z.L, İngiliz Miles Magister tipi uçakların üretimi ve montajı yapıldı. İlk yıllarında 50, 1935 yılından sonra artarak 500-600 kişiye varan istihdam imkânı sağlandı. Kayseri Uçak Fabrikası’nda üretilen ilk Fledgling marka uçak, Atatürk’ün emriyle İran Şahı’na hediye edildi, 1932’de Tahran’a götürüldü.

    Fransa’nın baskısı sonucu fabrika zarar ettirildi, junker firması Almanya’ya geri döndü. Nuri Demirağ bu uçak fabrikasının yerine kendi uçak firmasını 1940’lı yıllarda kurdu. Üretilen yolcu uçağı ilk uçuşunu yaptı. Aynı zamanda kardeşi ile birlikte dağları delerek tünel açarak 1012 kilometrelik demiryolunu bir yılda tamamladı. Ülkeyi demiryolları ile bağladığı için Atatürk ona Demirağ soyadını verdi. 

    7 Haziran 1941’de Etimesgut Fabrikasında yapılan ilk uçak havalandı. 1947 yılında imzalanan Marshall anlaşması gereği fabrika kapatıldı. Eskişehir tank fabrikası, Kırıkkale silah fabrikası ve bazı traktör fabrikaları gibi. Yetkili personel eksikliğinden dolayı uçuş izni almadan uçtuğu için Hürkuş hapis cezası aldı. Demirağ daha sonra affedilse de hava kuvvetlerinden ayrıldı.

    İspanya, İran ve Irak’tan alınan siparişlerle bağlantısı yapılmış ve imal edilmiş uçakların ihracı engellendi. Yurt içi ve yurt dışından sipariş alamayan fabrika 1944 yılında kapandı. Beşiktaş’ta açtığı Uçak Fabrikası ile Yeşilköy’deki Gök Okulu, 1944 yılında dönümü 15 lira üzerinden kamulaştırıldı.

    THK Etimesgut Uçak Fabrikanın işçi sayısı 1948 yılında 888’di, bunlardan 135’i çırak olup yüzde 15’i kadındı. 1945’te fabrikanın çalışan sayısı 945 kişiye yükseldi. Sonrasında bakım onarım merkezine dönüştürüldü. 

    Türk Hava Kurumu Uçak Fabrikası tarafından tasarlanan hasta nakil uçağı THK-5A, 7 Haziran 1952’de OY-ACK tescilini alarak, Danimarka’ya ihracatı yapılan ilk Türk hasta nakil uçağı oldu. Sonrasında çeşitli nedenlerle üretim durdu. Geçmişteki duraksamalar olmasaydı; bu gün Türkiye, 6.nesil savaş uçağını envanterine almış olabilirdi.

  • Rasathaneler

    Rasathaneler

    Osmanlı Ìslâmının Bilime Hizmeti

    Ístanbul’daki Tophane Rasathanesinin kuruluşu ile Avrupa’da, ve belki dünyada, ilk rasathanenin kuruluşu arasında dikkat çekici bir paralellik var.

    1. KURULUŞ hemen hemen aynı:

    Danimarka:

    Kral II. ci Friedrich 1576 da, Astronom Tycho Brahe’yi Müneccimbaşı yapıyor, ve onun isteği üzerine, Danimarka’nın Ven vor Landskrona adasında, inşaatı 1580 de tamamlanan Stjerneborg Rasathanesini kurduruyor. 

    Osmanlı:  

    3. cü Sultan Murat 1578 de, Astronom Mengüberdi Takiyüddin Efendi’yi  Müneccimbaşı yapıyor, ve onun isteği üzerine Tophane Rasathanesi inşaatı başlıyor.

    1. GELÍŞME VE SONUÇLAR çok farklı:

               Osmanlı:  

    Devrin Şeyhülislam’ı Ahmet Şemsettin Efendi, Padişaha, “Gökleri incelemenin uğursuzluk getireceğini” bildiriyor ve diyor ki: “Rasattan uğursuz hükümler çıkarmaya ve göklerin esrar perdesini küstahça aralamaya ve bu işin tehlike ve sonuçlarına cüretle niyet edilmiştir. Devlet binası mamur halde iken, harap ve yıkık hâle getirmeğe çalışılması hiçbir ülkede görülmedi.”

    Takiyüddin Efendi’nin bin bir emekle kurduğu ve astronomik çalışmalar yaptığı rasathane, Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa’nın askerleri tarafından 22 Ocak 1580 yılı gecesi, içindeki aletleriyle beraber topa tutularak yerle bir edildi!

    Danimarka: 

    Kral II. ci Friedrich 1588 de ölünceye kadar, Tycho Brahe ve matemakikçi karısı Sofie, ölçü aletleri geliştiriyorlar, ölçmeler yapıyorlar ve hepsini kayda alıyorlar. Yeni kral IV. Christian, rasathaneye finansmanı kesiyor ve Brahe’yi işten çıkarıyor.  Brahe Prag’a geri dönüyor vei 1601 de ölüyor, onun ve karısının yaptığı ölçümler ve kayıtlar sayesinde Alman matematikçi Johannes Kepler, uyduların hareketi hakkındaki, bugün de kullanılan 4 Kepler-Kanununu bulup, 1627 de “Rudolphin Tabloları” isimli eserinde yayınlıyor.

    1. KARŞILAŞTIRMA
    • 3. cü Murat Müslümandı, II.ci Friedrich hristiyandı, her ikisi de DÍNDARDI, her iki dinde de MÜNECCÍMLÍK olmadığı halde, her ikisinin de MÜNECCÍMLERÍ vardı. Her iki dinde de din ve din adamları baskısı vardı; ama farklıydı. 
    • Her iki dinin yöneticileri de, kendi güçlerini kaybetmemek için, yeni bilgi ve bilimlere karşılardı.
    • Osmanlı’da:  Sultan isterse Şeyhülislamı’ değiştirebiliyordu, elinin altındaydı.

    Danimarka’da: Kral, Papa’dan korkuyordu ama onu değiştirme şansı yoktu

    1. Farklı gelişme gerekçeleri: 

    Osmanlı:  

    Büyük ve güçlü bir imperatorluk kurmuş, kendisine tehlike yaratacak komşuları yok. Din işlerini de kendisi yönetiyor, Sultan = Halife. Yenilenme ve bilim ihtiyacı yok. Kızıldeniz ve Hint Okyanusuna açılan, 31 gemilik donanmayı yöneten Piri Reis’i, (1516-1554) Osmanlı donanması amirali, 1554 de, 84 yaşında,  kafası kesilerek Kahire’de öldürttüyorlar. 

    Avrupa: 

    Küçük krallık ve prensliklerden oluşuyor. Hepsi birbirine hasım ve onlardan çok güçlü ve bağımsız bir din yönetimi, Vatikan var. Var olmaları veya üstünlük sağlamaları için bilgi, bilim ve paraya ihtiyaçları var. Vatikan’a ne kadar biat etseler de, daha Galilei’nin doğumundan (1564)  112 sene önce Íspanya Christoph Kolumbus’u (1452) Portekiz Amerigo Vespucci’yi (1499) gemilerle donatıp yola çıkarıyorlar. Amerika keşfediliyor.  

    Galilei’nin 100 sene sonra açıkladığı teorilerinde bu tabii ki rol oynuyor. 

    Diğer taraftan ise, Íspanya ve Portekiz’in Güney Amerika altınları ile zenginleşip güçlenmesi, Vatikan için büyük tehlikedir, cünkü onlara artık söz geçiremiyor. Parası olan ne papazı dinler ne imamı. PARANIN DÍNÍ  ÍMANI YOKTUR

    Teferruatını aşağıda bulabilirsiniz:

    Yıl 1578…

    Devir; anası Yahudi, karısı İtalyan olan ve tahta geçtiği gece beş kardeşini birden boğduran Sultan 3. Murat devridir…

    Müneccimbaşı Mustafa Çelebi’nin yerine eski Türk Beyleri ailesinden gelen Astronom Mengüberdi Takiyüddin Efendi getirilir.

    Takiyüddin Efendi, geniş ufuklu ve bilimin ne olduğunu farkeden değerli bir aydındır. Görevi müneccimliktir. Yani, yıldızlara bakarak, padişaha uğurlu, uğursuz saatleri bildirmektir. Fakat o, bu görevi, zamanın en donanımlı rasathanesini kurmak ve gökleri incelemek için, önemli bir fırsat olarak değerlendirmek ister. Böyle bir rasathaneyi kurmak için padişahtan ‘irade’ alma şansı da vardır. Çünkü bir güzel rastlantıdır ki; padişahın hocası olan Sadettin Efendi ile çok iyi dosttur.

    Takiyüddin Efendi, Hoca Sadettin’e sunduğu raporda şöyle der:

    “Uluğ Bey Zic’nin (yıldızların sıralanmasının) yeni rasatlarla düzeltilmesi gerekir. Mevcut Zic’e göre yapılan hesap sonuçları her zaman doğru çıkmamaktadır. Bu sebeple yeni bir rasathane kurulması gereklidir”

    Aynı zamanda bir tarihçi olan Hoca Sadettin Efendi, Takiyüddin’in bu isteğini yerine getirmek için durumu padişaha anlatır. Padişah, konunun önemini anlamasa da, aracı Sadettin Efendi’ye olan güveni tamdır. Padişah 3. Murat hiç tereddüt etmez ve Tophane Bayırı üzerinde yeni bir rasathane yapılması, bu rasathanenin müdürlüğüne Takiyüddin Efendi’nin getirilmesi için İstanbul Kadısı’na, (Hoca Sadettin Efendi’nin kaleminden çıktığı anlaşılan) şu hükmü gönderir:

    “İstanbul Kadısı’na hüküm ki, müteveffa Lütfullah’ın vakfı olan müneccim kitapları mahmiye-i mezburede Mimar Sinan Mahallesi’nin imamı ve müezzini ellerinde olduğu ilan olunmağı alınıp, rasathaneye verilmek emredüp buyurdum ki, vardukta tehir etmeyüp müteveffa-yi mezburun ellerindedir ve eğer âhardadır her kimde ise getirip dahi bilfiil rasad hizmetinde bulunan Mevlana Takyeddin’e cümlesin teslim edilsin… fi 12 Safer 986”(3)

    Başlangıç güzeldir…

    Gerçekten inşaat hemen başlar ve çok kısa bir zamanda yapılan rasathane her türlü astronomi aletleriyle donatılır. Takiyüddin Efendi de hemen çalışmaya koyulur… Yaptığı rasatları bir bilim insanı olmanın titizliğiyle kaydeder.

    Takiyüddin gerçek bir bilgindir. Matematik ve trigonometriye tam anlamıyla hâkimdir. Teorik ve pratik çalışmalarını bir kitapta toplar. Kitabın önsözünü dostu, tarihçi Hoca Sadettin Efendi yazar… Takiyüddin Efendi bu kitabında, rasathanede kullanılan aletlerin adlarını, görevlerini, kullanılış biçimlerini tek tek anlatır. Takiyüddin’in bir değil birkaç kitabı vardır. Kitaplarından birisi yaptığı gözlemlerin sonuçlarını topladığı Sidretu’l Münteha adlı eserdir. Yazar bu eserinde trigonometrik çizgileri tarif ve dairelerin kesişmesinden meydana gelen açı hesaplarını açıklamıştır. Bundan sonra da gözlem araçları, gözlem usulleri ile ay ve güneşin hareketlerinin gözlemi ile ilgili bilgiler vermiştir. Takiyüddin bu eserinde güneş parametrelerini üç gözlem noktası yöntemi uygulayarak hesaplamıştır. Bu yöntem, Batı dünyasında (Avrupa’da) ilk kez XVl. yüzyılda uygulandığı halde İslâm dünyasında Beyrunî (El Birunî)den beri bilinmektedir. Takiyüddin’in matematik ile ilgili eserlerinde ise ondalı kesirler hakkında bilgi verilmiş ve aynı zamanda Yunan çağında çözüme ulaştırılmaya çalışılan üç problemden biri olan Delos probleminin üç çözüm yolu üzerinde durulmuştur.(4)

    O, aynı zamanda bir mucittir. Rasathanesine kendi bulduğu bir Astronomik Saat’i de ilâve eder…

    Takiyüddin Efendi çalışmalarında rahattır… Gerçi devlet, zevk ve sefa âlemlerine dalmış, bu yüzden sar’a hastalığına tutulmuş bir padişahın yönetimindedir ama, Takiyüddin’in dilinden anlayan biri vardır: Hoca Sadettin Efendi! Sadettin Efendi etkilidir. Çünkü, padişahın şehzâdeliği sırasında hocası idi. Dolayısıyla Saray’da saygınlığı vardı. Biri bilgin, biri yazar…

    Bu ikili, birşeyler yapmaya; müspet bilimleri yavaş yavaş zihinlerde öne çıkartmaya çalışıyordu.

    Rasathanenin yıkılışı!

    Ne acıdır ki, Takiyüddin’in bilim yolunda koşma çabaları çok geçmeden engellenecektir.. Bu engelleme, din adına hüküm veren Şeyhülislam’dan gelecekti!

    Devrin Şeyhülislam’ı olan Kadı-zâdeliler’den(5) Ahmet Şemsettin Efendi(6) ile’nin arası iyi değildi. Şeyhülislam Efendi boş durmadı. Doğrusu, Rasathanenin kurulmasında önayak olan Hoca Sadettin Efendi’den intikam almanın yollarını da pek fazla aramadı; nihayet din adına hüküm verecek bir makamdaydı. Bırakınız fetvayı, bir mektupla bile zaten telkine yatkın olan padişahı etkileyebilirdi… Hiç vakit kaybetmeden ve Allah’tan korkmadan. Padişaha yazdığı ariza (mektup-jurnal) ile “Gökleri incelemenin uğursuzluk getireceğini” bildirdi!

    Aldığı sonuç, tam istediği gibiydi; rasathane bir gecede yerle bir edildi!

    Kinine dinini alet eden sözde din adamı Şeyhülislam’ın padişaha verdiği jurnal şöyleydi:

    “Rasattan uğursuz hükümler çıkarmaya ve göklerin esrar perdesini küstahça bilmeye (öğrenmeğe) ve bu işin tehlike ve sonuçlarına cürete niyet edilmiştir (karar verilmiştir). Devlet binası mamur halde iken, harap ve yıkık hâle getirmeğe çalışılması hiçbir ülkede görülmedi.”(7)

    İşte bu jurnal padişah katında hemen etkisini gösterdi; Takiyüddin Efendi’nin bin bir emekle kurduğu ve astronomik çalışmalar yaptığı rasathane, Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa’nın askerleri tarafından 22 Ocak 1580 yılı gecesi, içindeki aletleriyle beraber topa tutularak yerle bir edildi!

    Kaynaklar:        

    http://de.wikipedia.org/wiki/Tycho_Brahe

    http://dibb.de/tycho-brahe-fixsternkatalog.php

         Fritz Krafft: Die bedeutendsten Astronomen. (En önemli astronomlar) Wiesbaden 2007;

    Victor E. Thoren: The Lord of Uraniborg. A Biography of Tycho Brahe.  Cambridge

    1990;  (Biyografi)John Robert Christianson: On Tycho’s Island. Cambridge 2000. (Tycho’nun adasında)

  • KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri nelere gebe?

    KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri nelere gebe?

    En geç 12 Ekim 2025 tarihinde yapılması gereken KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri nelere gebe?

    Doğu Akdeniz, yalnızca fosil enerji kaynaklarının varsıllığıyla değil aynı zamanda jeopolitik belirsizliklerin, küresel hesaplaşmaların ve tarihsel hayallerin çarpıştığı bir alan olmuştur.

    2025 Ekim’ine değin yapılması gereken Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçları çok önemli hale gelmiştir.

    Ankara, Atina, Washington, Tel Aviv ve Brüksel’de bu süreci yakından izlemektedir.

      Haritada görüleceği gibi İngiltere, ABD, Fransa, Yunanistan ve İsrail’in  Güney Kıbrıs’taki üslerini “Operasyon Merkezi” haline getirmiş durumdadır.

    KKTC ÖNE ÇIKAN iki CUMHURBAŞKANI ADAYI:

    ·  Ersin Tatar: Ulusal Birlik Partisi (UBP) adayı. İki devletli çözümün ve Türkiye ile stratejik bütünleşmenin savunucusu. Anketlere göre Ersin Tatar’ın  oy oranı  %35,1-%37,9 arasında değişmekte.

    ·  Tufan Erhürman: Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkanı ve adayı. Rum ve emperyalist Batının politikalarına yakın duran bir politik çizgide. Anketlere göre oy oranı  %33,8-%36 arasında değişmekte.

    1-ERSİN TATAR’IN TEKRAR CUMHURBAŞKANI SEÇİLMESİ HALİNDE:

    –   KKTC-Türkiye savunma ve enerji entegrasyonu daha da kurumsallaşacaktır.

    –  Türkiye, Doğu Akdeniz’de 2019 Libya Mutabakatının devamı niteliğinde yeni deniz yetki alanı antlaşmalarını KKTC üzerinden de güçlendirerek Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) kazanımlarını sahada daha güçlü tahkim edebilecektir.

    –  Bu, teknik ve siyasi olarak GKRY-Yunanistan-Mısır üçgeninin oluşturduğu EastMed projesinin geçersizliği demektir.

     Bu çerçevede:

    –  Ersin Tatar’ın yeniden seçilmesi, Doğu Akdeniz’de ABD-İsrail-GKRY-Yunanistan eksenli stratejik kuşatmayı dengeleyen bir güç çarpanı oluşturmayı sürdürecektir.

    –  KKTC’yi aktif bir jeopolitik aktör olarak uluslararası ilişkilerine devam ve genişletme olanağının önünü açacaktır.

    –  ABD’nin ve İsrail’in; GKRY’yi Orta Doğu’ya ikmal üssü yapma planı diplomatik meşruiyet kazanamaz.

    –  İsrail’in GKRY üzerinden Doğu Akdeniz’de kurmak istediği mantığa aykırı enerji transit hattı kurma hayali sönecektir.

    –  Türkiye ve KKTC’nin birlikte yürüteceği yeni doğalgaz arama çalışmaları ile, Türkiye’nin deniz yetki alanlarında enerji keşifleri daha fazla karşılık bulacaktır.

    –  ABD-İsrail destekli enerji politikalarının fiili alanı daralmış olacaktır.

    –  GKRY’nin AB ve NATO nezdindeki diplomatik alanı, KKTC’nin meşru yönetimi tarafından Türkiye’nin diplomatik kanallarıyla karşılanarak izolasyon siyaseti karşı propagandaya dönüşme yolunu açacaktır.

    –  Türkiye ve KKTC’nin Doğu Akdeniz’de ortak tatbikatları ve deniz güvenliği çalışmaları ABD’nin NATO üzerinden Ada’ya yönelik askeri tahkimatını sınırlandırabilir.

    2-TUFAN ERHÜRMAN’IN CUMHURBAŞKANI SEÇİLMESİ HALİNDE:

    –  Bu Federal çözüm ve birleşik Kıbrıs vizyonunun yeniden masaya dönmesi anlamına gelir. 

    –  Batı’nın, özellikle ABD, İsrail ve Yunanistan’ın lehine yeni bir jeopolitik fırsat doğacaktır.

    –  GKRY, birleşik Kıbrıs söylemini yeniden BM ve AB’ye taşır.

    –  Bu durum, GKRY’nin uluslararası tanınırlık zeminini genişletirken, KKTC’nin siyasi ağırlığını ve dış politika iradesini zayıflatır.

    –  EastMed projesi, CTP yönetimiyle “Birleşik Kıbrıs” üzerinden meşruiyet kazanır.

    –  Türkiye’nin KKTC ile ortak yürüttüğü petrol/doğal gaz arama faaliyetleri ve deniz yetki alanları iddiası (MEB) “BM kararlarına ve AB müktesebatına aykırı” bularak durdurma eğilimi gösterebilir.

    –  ABD ve AB, federal çözüm sürecine yeniden girilmesini “barış süreci” olarak kodlayarak GKRY’ye verilen siyasi ve askeri desteği artırır.

    –  NATO bünyesinde GKRY’nin “özel ortaklık” statüsü yeniden gündeme gelebilir.

    –  İsrail’in Doğu Akdeniz’deki askeri derinliği için ileri gözetleme ve sevkiyat üssüne dönüşür

    –  Fransa,GKRY’deki hava üssü (Andreas Papandreou) üzerinden Ada’ya yönelik askeri ve diplomatik nüfuzunu arttırabilir. Bu süreç, Türkiye’nin NATO içindeki manevra alanını da daraltacaktır

    –  Yunanistan ve GKRY’nin“ Enosis” ve “Megali İdea” hedefleri, artık açık çağrılarla değil; birleşik federasyon sürecine entegre olmuş yapılar üzerinden aşamalı olarak ilerletilmeye çalışılır.

    –  Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki güvenliği ve enerji güvenliğinin zayıflatmasına neden olur.

    –  KKTC’nin stratejik özerkliğini budar, Batı’nın bölgesel mimariyi yeniden kurgulamasını kolaylaştırır.

    –  Türkiye’nin bölgedeki yalnızlığı derinleşirken, İsrail-GKRY-Yunanistan üçlüsü jeopolitik üstünlük kazanır.

    ( BU YAZI DOĞAN AKDENİZ’İN KKTC SEÇİMLERİ EKSENİNDE DOĞU AKDENİZ’DE İKİ SENARYO İKİ STRATEJİ MAKALESİNİN KISALTMASIDIR.)

  • ŞERİ SİSTEM Mİ, LAİK SİSTEM Mİ

    ŞERİ SİSTEM Mİ, LAİK SİSTEM Mİ

    Günümüz kimi önde görünen Müslümanların ne denli sahtekâr olduklarını son 20 yıl da iyice öğrendik.

    Dini de, laikliği de işlerine geldiği gibi kullanıyorlar.

    Yani işlerine geldiğinde koyu bir şeriatçı, işlerine geldiğinde laikliğin şemsiyesine sığınmakta bir sakınca görmüyorlar. 

    Dinde bu türler, münafık olarak adlandırılır.:                                                                                           Günlük yaşantımızda ise “İKİ YÜZLÜ” olarak.

    Yakın tarihimizden bir örnek verecek olursak.

    Dinci ve şeriatçı rahmetli N. Erbakan’ın, şeriatçı bir kızı vardı: Zeynep Erbakan.

    Bu hanım her ortamda şeriat der dururdu.

    Babası ölünce,  şeriat yolunda toplama malları bölüşmek için kardeşi Fatih Erbakan’a başvurur.

    Fatih Erbakan haklı olarak ablasına, “Şeri İslam Hukukuna” göre mal paylaşımı teklifinde bulunarak, “Sevgili bacım şeri İslam hukukuna göre ben 2 pay alırken, sen 1 pay alacaksın” der.

    Bu teklifi duyan Zeynep Erbakan’ın tepesinden kaynar sular dökülür, teklifi içine sindiremez ve birden LAİK oluverir.

    Çok tenkit ettiği ve asla beğenmediği Atatürk’ün kurduğu ve O’na sağladığı laik sistemin imkanlarından yararlanmak için:

    Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin” mahkeme salonlarında alır soluğu.

    Açar davasını laik siteme göre ve “Ben mirastan eşit hak istiyorum” der.

    Dava Zeynep Hanımı haklı bulur ve eşit pay alır.

    İş bununla da kalmaz.

    Eşine dava açar, eşinden şiddet gördüğünü iddia ederek.

    Tekrar laik cumhuriyetin mahkeme salonlarında görülür.

    Bunda ne var, hakkını arıyor denebilir.

    Oysa şeriatta kadın dövmek mübahtır. Şeriatçı N. Yıldız’a göre ise kadınlar, kocalarından dayak yedikleri için Tanrıya şükretmeli bile deniyor.

    Şeriat isteyen ve laik sistemi tu kaka gören bu Hanım, şu an nerede?

    ABD’ye yerleşti.

    Tıpkı diğer şeriat isteyip, peygambere komşu olma edebiyatı yapan sahtekâr ve şarlatan şeriatçılar gibi. Onlarda Londra’dan, ABD’den ev alıyorlar ya!

    Bunları neden mi yazıyorum?

    Buradan çıkan sonuç şudur sevgili okurlarım, değerli takipçilerim.

    Şeriat diye yırtınan tüm siyasal İslamcı, din tüccarları: SAHTEKÂRDIR, İKİ YÜZLÜDÜR.

    Yaşadığı DİN’i işine geldiğinde kabul, işine ve çıkarına gelmediğinde de hiç utanmadan, sıkılmadan terk edip, çok tenkit ettiği Atatürk’ün getirdiği LAİK sistemin olanaklarından da yararlanacak kadar ŞERİATÇILARDIR.

    Özetle Şeri sistemi savunacak kadar Müslüman, işlerine gelmediğinde de LAİK sistemi kabul edecek kadar İNSANDIRLAR.

    Ahlakları bu kadar, çünkü savunduklarına gönülden inanmıyorlar.

    Esen Kalınız. 

  • Bodrum’da  yaşamak bir ayrıcalıktır…

    Bodrum’da yaşamak bir ayrıcalıktır…

    Bodrum’da, mandalina ağaçlarının arasında, denize uzanan bir çemberin çevresinde yeni bir yaşam şekilleniyor. Yıl boyunca açık kalacak şekilde tasarlanmış, üyelik evrensel bir yaşam kulübü olarak hayata geçen Circle Bodrum, zamanını değiştirmek isteyenler için spor, gastronomi, kültür ve iyi yaşam bir araya getiriyor.

    Artık Bodrum ayrıca gastronomi ile de anılıyor. Bu konuda deneyimler olumlu geçiyor.

    “Denizlerin şefi” anlamına gelen Arşipel’in menüsü, İtalyan mutfağının klasik çizgilerini Ege’nin tazeliğiyle yeniden yorumluyor.

    Sanat, kültür ve söyleşi odaklı buluşmalar için tasarlanan CIRCLE Lounge, sessizlikle sohbetin, bireysel kolektifliğin doğal biçimde iç içe geçerek sosyal bir merkez işlevi görüyor

    Bodrum’da yaşam artık bir ayrıcalık olarak ortaya çıkıyor. Gastronomide deniz ürünleri tadanlar bir daha vaz geçmiyor.

    “Sadece bir yer değil; bir ritim, bir zihinsel hâli, bir parça duygusu” mottosuyla yola çıkan Çember, doğaya duyarlı mimari, seçici gastronomi anlayışı ve sadeleştirilmiş lüks bakış açısıyla Bodrum’un yaşam tarihine yeni bir bakış kazandırıyor.

    Sadece bir kulüp değil; Bu süre içinde, doğayla ve eksiksiz olarak yeniden değiştiren ilişkiyi isteyenler için tasarlanan Circle Bodrum, iki farklı yaşam alanından oluşuyor:

    Zamanı hızlandırmak değil, derinleştirmek üzerine kurulu Ortakent Yerleşkesi ve denize uzanan, tuzlu bir dinginliğe sahip olan Circle Arşipel’in konumlandığı Bitez Yerleşkesi.

    Ortakent’te yer alan CIRCLE Sport, 1000 metrekarelik alanda kayıtlı alanı, pickleball sahasında, açık hava fonksiyonel antrenman alanları, kızılötesi sauna ve açık&kapalı masaj odalarıyla fiziksel yenilenmeyle doğa arasında bir köprü kuruyor. Sanat, kültür ve söyleşi odaklı buluşmalar için tasarlanan CIRCLE Lounge, sessizlikle sohbetin, bireysel kolektifliğin doğal biçimde iç içe geçerek sosyal bir merkez işlevi görüyor. 

    Kıyıya uzanan Arşipel, Circle’ın iç ritmini denizle buluşturan zarif bir geçiş alanı.

    Gündüzleri hafif bir meltemle şekillenen bu sahil hattı, akşam saatlerinde yavaşlayan sohbetlerin, sade tabakların ve benzersiz gün batımlarının sahnesine dönüşüyor.

    Circle Bodrum’un mutfaklarında koordinatörlüğü, yaratımları ve tasarımlarıyla Şef Cihan Beyit yer alıyor. “Denizlerin şefi” anlamına gelen Arşipel’in menüsü, İtalyan mutfağının klasik çizgilerini Ege’nin tazeliğiyle yeniden yorumluyor.

    Ev yapımı makarnalar, zeytinyağının dokunuşu ve sezonluk deniz ürünleriyle hazırlanmış tabaklar, abartısız ama muhteşem bir gastronomi deneyimi sunuyor. Burada yalnızca yemek yenilen bir yer değil; Zamanla, doğumla ve birlikte olma hali yeniden bağ kurulan bir sahil ritüeli.

    Circle Bodrum’da yaşam kurallarıyla değil; sezgiyle ve akışla tanımlanıyor.

    Kolektif deneyime açık, seçici ve parçalar halinde birleştirilmiş parça olmak isteyenler için Circle; Bir çemberin içine girmenin ve o çemberde kendini yeniden tanımlamanın incelikli bir yolu.

    Bu yeni yaşam deneyimine dahil olmak için detaylı özellikler www.circle.tr adresinden ulaşabilirsiniz.

  • Ürdün’e ihraç edilen petrol

    Ürdün’e ihraç edilen petrol

    Ürdün Irak’tan aldığı petrolü dolar cinsinden ödüyor: Fiyat nakit olarak ve Irak’ın ihtiyaç duyduğu sert para biriminde ödeniyor, taksit veya takas olarak değil ve resmi kanallar aracılığıyla ABD doları cinsinden Irak’a aktarılıyor.

    Fiyat, politik değil teknik nedenlerle tercih ediliyor: Irak, Ürdün’e küresel fiyattan varil başına 16-18 dolar indirim sağlıyor, bunun nedenleri:


    – Ham petrolün (Kerkük) kalitesi, küresel Brent ham petrolünden daha düşük.
    – Ürdün’ün karşıladığı kara nakliye maliyetleri.
    – İşleme ve rafinasyon maliyetleridir.

    Bu indirim, ham petrolün türüne ve coğrafi konuma bağlı olarak birçok başka ülke için de geçerli.

    Ürdün, Irak petrolünden ihtiyaçlarının tamamını karşılamıyor: Irak petrolü Ürdün’ün günlük petrol ihtiyacının yalnızca yüzde 7-15’ini karşılıyor ve geri kalanı küresel piyasalardan piyasa fiyatlarından ithal ediliyor.

    İndirime rağmen Irak anlaşmadan kâr elde ediyor: İndirime rağmen Irak, sadece bu anlaşmadan günlük yaklaşık 900.000 $ (varil başına 60 $’lık bir fiyat baz alınarak) veya petrolün gelmeye devam etmesi ve kesintiye uğramaması varsayıldığında yıllık 300 milyon dolardan fazla gelir elde ediyor.

    Ulaştırma ve nakliye yoluyla Irak ekonomisinin desteklenmesi: Anlaşma, Irak ulaştırma şirketlerini işletiyor; petrol, Kerkük’ten Zarqa’ya Irak ve Ürdün kamyonları tarafından 50/50 oranında taşınıyor ve bu da yerel ulaştırma sektörünü canlandırıyor ve iş fırsatları yaratıyor.

    Kerkük petrolünün güvenli ve istikrarlı bir şekilde dağıtılması: Kerkük petrolünün Türkiye üzerinden ihraç edilmesinin zorlukları nedeniyle Ürdün, bu üretimin bir kısmını depolamak veya daha düşük fiyatlara satmak yerine elden çıkarmak için güvenli ve istikrarlı bir kara çıkışı sağlıyor.

    Stratejik ikili ilişkilerin güçlendirilmesi: Anlaşma, iki ülke arasındaki ekonomik ve politik ilişkileri güçlendiriyor ve Irak’a daha fazla bağımsızlık ve İran’a, Körfez’e ve Hürmüz Boğazındaki politik tehditlere olan bağımlılığına alternatif bir deniz çıkışı sağlayacak olan Basra-Akabe boru hattı gibi büyük stratejik projelerin önünü açıyor.