Blog

  • SUUDİ ARABİSTAN’DA NELER OLUYOR

    SUUDİ ARABİSTAN’DA NELER OLUYOR

    Suudi Arabistan, şeriat kuralları adı altında, İslam’a ve insanlığa uymayan uygulamaların geçerli olduğu bir ülke olarak tanınırdı.

    Tahsilli, diplomalı Prens Salman, iktidarı devralınca; S. Arabistan’da bazı köklü rejim değişikliğine ve uygulamalara adım attı.

    Emperyalistlerin emrinde ve maşası olan bizim Atatürk karşıtı yobaz ve bağnazlara karşı; Prens Salman: “Ben Arabistan’ın Atatürk’ü olacağım” diyerek bir yol çizmişti kendine.

    Bu yolda medeni adımlar atan Prens Salman, çok radikal ve köklü değişiklikleri uygulamaya almış, haberler doğru ise.

    Köle ve cariye gibi görülen, saygıdeğer kadınlara pek çok medeni haklar tanıdı, bizdeki kimi yobaz cemaat ve tarikat cahillerinin tam tersine. Bizdekiler, “Kadın evinde otursun, beyine hizmet etsin, seks kölesi olsun, doğursun” anlayışlı mercimek beyinlilere karşı.

    Prens Salman ne gibi köklü değişiklikler öneriyor ve getiriyor:

    İnsanlık ayıbı olan: İslam’dan dönenin başı vurula anlayışı ve uygulaması; kaldırıldı. Çünkü din bir tercih ve seçimdir.

    Şeri hüküm diye özellikle kadınlara uygulanan; kırbaç ve sopa cezası kaldırıldı.

    Yaradılanı hoş gördük yaradandan ötürü hoş görüsüne aykırı: olan diğer dinlere düşmanlık kalkıyor: Bütün dinler ve insanlarla barış içinde yaşama zorunluluğu getirildi.

    Çok büyük bir yara olan hadislerdeki: Ötekileştirme ve nefret söylemleri, Hadis kitaplarından temizlenecek.

    Bizim yobazlar kızacak ama: alkol, otel ve benzeri kapalı alanlarda serbest olacak.

    Müzik, şarkı ve bunun gibi etkinlikler serbest.

                 Hani bizdeki bazı nasipsizler; siz anlamazsınız hocalara uyun yeter diyorlar ya! Biat, din adamlarına değil hükümetidir, din adamlarına biat yoktur. (Hükümete de olmamalı)

    Bütün dinlerin Suudi topraklarında mabet inşa etmesi serbest. ( Qatar’da özel bir bölge vardı)

    Ramazan’da oruç tutmayana ceza yoktur. (Zorla oruç tutturulması gereksizdir. Dinde zorlama yoktur.)

    Okul eğitimi; dini eğitimden, terbiye ve bilimsel eğitime yönelecek.

    Teravih namazlarının mikrofonlardan okunması, yasak. Bizde kimi imamlar, mikrofonu sokağa veriyorlar ya!

    Daha önce de ses yükselticileri aracılığıyla okunan ezanın, rahatsızlık verici olduğunu söylemiş ve engellemişti.

    Kutsal belde anlayışı kalkıyor: Daha önce Müslüman olmayanların Mekke’ye girişi yasaktı; o yasak kaldırıldı ve isteyen herkes Suudi Arabistan’ın her yerine girebilir ve isterse yatırım yapabilir.

    Daha önce kadının yatak ile mutfak arasına sıkıştırılan ve tek başına sokağa bile çıkamayan Suudi kadınına, erkek kadar hareket özgürlüğü vermişti. 

    Kısacası Suudi ailesinin idare ettiği bir Arabistan değil; bilimin ve teknokratların yön verdiği bir Suudi Arabistan var artık karşımızda. Bizde tek adam sistemine evriliyoruz.

    Sevgili okurlarım, değerli takipçilerim’

    1400 yıldır savaş, kan ve gözyaşından başka bir şey üretemeyen siyasal İslam’ın bu değişime, Kuran’daki hoşgörü, kardeşlik ve barışa çok ihtiyacı vardı.

    Türkiye laikti, Suriye Laikti. Suriye’nin defterini dürdüler, emperyalistlerin desteği ile kafa kesiciler iktidar oldu. Ama Suudi Arabistan’dan bir umut güneşi doğdu.

    Bu uygulamaya ne denir: Tebrikler Muhammed Bin Salman. Eğer bunlar doğru ise!

    Esen kalınız. 

  • İSPANYA 6-0 İLE DERS VERDİ!

    İSPANYA 6-0 İLE DERS VERDİ!

    Türkiye A milli futbol takımının İspanya karşısında aldığı 6-0 lık yenilgi, yalnızca sportif bir başarısızlık olarak görülmemelidir.

    Bu sonuç, gelişmiş ülkelerin ‘neden’ sporda bizden daha başarılı olduğuna dair yapısal gerçekleri hatırlatmaktadır.

    Araştırmalar göstermektedir ki; sporda başarı asla tesadüf değil. Erken yaşta yetenek keşfi, bilimsel testler, sistematik eğitim programları ve devlet politikaları ile mümkündür.

    Yetenek elbette sporcunun gelişiminde temel unsurdur. Ancak bu yetenek, doğru zamanda keşfedilmez ve uygun şekilde yönlendirilmezse potansiyel olarak kalmaya mahkumdur.

    AVRUPANIN UYGULADIĞI MODELLER

    Almanya, Hollanda, İsviçre ve Avusturya gibi ülkeler, çocukların hareket becerilerini erken yaşta değerlendiren MOBAK (Temel Motor Yeterlilikleri) testlerini uygulamaktadır. Bu testler 04-11 yaş arası çocukların motorik gelişmelerini düzenli aralıklarla ölçmekte, koordinasyon, dayanıklılık, esneklik ve kuvvet gibi temel parametreleri bilimsel yöntemlerle değerlendirmektedir.

    Sonuç olarak; hangi çocuğun, hangi spora daha yatkın olduğu belirlenmekte ve uygun branşa yönlendirilme yapılmaktadır.
    Bu yaklaşım yalnızca elit sporcu yetiştirmeyi değil, aynı zamanda toplum genelinde fiziksel aktivite bilincini artırmayı da hedeflemektedir. Böylece spor, bireysel başarıların ötesinde bir halk sağlığı ve gençlerin kötü alışkanlıklardan uzak kalması meselesi olarak da ele alınmaktadır.

    TÜRKİYE’DEKİ MEVCUT DURUM

    Türkiye’de ise sportif yetenek taraması, yalnızca ilkokul 3. Sınıf öğrencilerine uygulanmakta ve kapsam bakımından ‘sınırlı’ kalmaktadır.

    Gençlik ve Spor Bakanlığı verilerine göre, 2017-2024 arasında yaklaşık 9.1 milyon öğrenci 3. Sınıfa devam etmiş, ancak bunların yalnızca 4.4 milyonu taramadan geçmiş, 103 bini spor branşlarına yönlendirilmiştir.

    Bu rakamlar erken çocukluk döneminde (0-6 yaş) gelişimin en kritik evresinin göz ardı edildiğini göstermektedir.

    Mesele spora ‘bilimsel’ yaklaşmaktan geçmektedir.

  • S-400’ler iade mi edilecek?

    S-400’ler iade mi edilecek?

    Türkiye’nin durumu hakkındaki düşünceleri sorulan Demirel ‘de   “Bakın size bunu bir fıkrayla anlatayım” demiş ve girmiş söze:

    Osmanlı Döneminde yolsuzlukları ile ünlü Karakuşi adında bir kadı varmış.   Kadı bir gün önünden geçtiği fırından gelen güzel kokuya yönelmiş; vitrinde nar gibi kızarmış, sahibini bekleyen nefis bir ördek var… Karakuşi kadı, fırıncıya:
    ‘Ben bunu aldım’ demiş.

    Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği paket yapıp vermiş.

    Az sonra asil sahibi gelip ördeğini sorduğunda  fırıncı boynunu büküp: ‘Uçtu…’ deyince iş kavgaya dönüşmüş.

    Kavga sırasında fırıncı, araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya başlamış… Gayrimüslim de peşinde kovalıyor…
    Bir duvardan atlarken, bilmeden duvarın öteki tarafındaki hamile bir kadının üstüne düşmüş. Kadın, çocuğunu düşürdüğü için, kocası da fırıncının peşine düşmüş. Can havliyle kaçan fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da kızıp peşlerine takılmış… Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak Karakuşi Kadı’nın karşısına çıkarmışlar. Kadı sırayla sormuş…
    Ördeğin sahibi,’Bu adam ördeğimi hiç etti’ diye şikayet etmiş.
    Karakuşi Kadı, fırıncıya sormuş: ‘Ne yaptın bu adamın ördeğini?’
    Fırıncı, “Uçtu” demiş.
    Kadı, kara kaplı defterini açmış:
    ‘Ördeğin karşısında (tayyar ) yazılı. Tayyar ‘uçar’ anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değil’ diyerek fırıncıyı kurtarmış.

    Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş. Onun şikayetine de kara kaplı defterden bir madde bulmuş: ‘Her kim, gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o müslimin tek gözü çıkarıla…’
    Davacı:  ‘Benim tek gözüm çıktı. şimdi ne olacak?’ diye sorunca Karakuşi Kadı, ‘Şimdiii…’ demiş, ‘Fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, Biz de onun tek gözünü çıkaracağız.’ Tabii gayrimüslim şikayetinden vazgeçmiş, fırıncı bu davadan da beraat etmiş.

    Çocuğunu düşüren kadının kocasına da karakuşi kadı: ‘Tamam’ demiş, ‘Karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak.’  Bunun üzerine adam da şikayetini anında geri almış. 

    Fırıncı bu davadan da kurtulmuş. 

    Kadı dönmüş Yahudi’ye: ‘Senin şikáyetin nedir bre?’  Yahudi bir süre düşündükten sonra ellerini açmış, ‘Ne diyeyim kadı efendi…’ demiş, ‘adaletinle bin yaşa sen, e mi !..’

    Merhum Demirel fıkrayı anlattıktan sonra kendini dinleyenlere dönüp sormuş, “Bugün ülkenin durum bu, ağnadınız mı?” demiş!…



    Gönderen: EMI P

    S-400’ler için ‘iade’ iddiası

    Moskova, Türkiye’nin aktif kullanmadığı S-400’leri alıp başka ülkelere satmayı hedefliyor. ABD yaptırımını aşmak isteyen Ankara plana sıcak bakıyor…

    03 Eylül 2025

    MURAT GÜRGEN / NEFES

    Dünya savaş ve krizlerle boğuşurken, hava savunma sistemi tedarik etmek isteyen birçok ülke de Rusya’nın kapısını çaldı. Moskova’nın elinde ise kullandıkları dışında stokta hazır S-400 bulunmuyor. Bu nedenle Rusya’nın, 2019’da Türkiye’ye sattığı ancak Ankara’nın aktif olarak kullanmadığı S-400 sistemlerini geri alıp bir başka ülkeye satmayı değerlendirdiği öğrenildi.

  • GÜRSEL NEREYE KOŞUYOR?

    GÜRSEL NEREYE KOŞUYOR?

    Bir çay ocağında garsonlukla işe başlayan Gürsel Tekin’in, CHP’nin en üst kademelerine kadar yükselerek varsıllaşmış olduğunu öğrenince aklıma, Emin Çölaşan’ın “Yalçın Nereye Koşuyor?” adlı kitabında anlattığı Banker Yalçın geldi…

    Yalçın Ankara’da bir pasajdaki çay ocağında garsonluk yapan, Gürsel Tekin gibi lise mezunu 18 yaşında bir genç…

    Devir Özal’ın kapitalist yağma ekonomisi neoliberalizmi uygulamaya başladığı 80’li yılların başı…

    Yağmadan nasibini almak isteyen uyanıklar, bir tabela yazdırıp bankerlik bürosu açtılar ve aylık en az yüzde 10 faiz vaadiyle işe başladılar!..

    “Bankalar % 1 bile vermezken bunlar nasıl % 10 faiz verebilir?” diye düşünüp sorgulamaksızın, yağmadan nasiplenerek köşe dönmek isteyenler (köşeciler) de elinde-avucundakileri getirip bankerlere yatırdılar…

    Öncü köşecilerin ay başında aldıkları faizle krallar gibi yaşadığını görünce, parası kıymetli olan çekingen köşeciler de “çeşme akarken küplerini doldurmaya” karar verdiler ve bankaya yatırmaya dahi kıyamadıkları paralarını bankerlere yatırdılar…

    Yavaş yavaş palazlanmaya başlayan bankerler, gazetelere, hatta zamanın tek kanallı televizyonuna ilan, gazetecilere rüşvet vererek reklam yapıp medyayı da arkalarına alınca altına hücum gibi, bankerlere hücum başladı…

    Köşecilerin düzeyi arttı; genel müdür, general, profesör gibi büyük adamlar(!) da bankerlerin yolunu tuttu…

    Derken millet elindeki avucundaki ile yetinmeyip mal varlıklarını da satıp bankerlere yatırmaya başladı…

    40 yıllık birikimi ile başını sokacak bir küçük daire alıp emekliliğini yaşayan babalarına yanaşan evlatlar, “baba sizin daireyi satıp parasını bankere yatıralım. Size Çankaya’da lüks bir daire kiralayalım. Hem bu izbe dairede oturmaktan kurtulur, hem de bankerden alacağımız aylık faizle sizin kirayı ödediğimiz gibi geri kalanıyla da krallar gibi yaşarız” diyerek büyüklerinin tek mal varlıklarını sattıranlar oldu…

    ***

    Pasajda çay dağıtırken bu işleri gören Yalçın, önce bankere yatıracak parası olmadığı için hayıflanırken, sonra düşündü, sorguladı, araştırdı ve “neden ben banker olmuyorum?” dedi…

    Bu düşünceyle “BANKER YALÇIN” tabelasını yazdırıp bir merdiven altında işe başlayınca paralar akmaya, Yalçın da koşmaya başladı…

    İşte Emin Çölaşan kitabında, bu Yalçın’ın ve Yalçın’a para yatırarak saadet devri yaşamak isteyenlerin öyküsünü anlatıyordu…

    Aybaşında Yalçın’dan gıcır paraları alanlar, ona “harika çocuk” diye övgü yarışına giriyor ve hayır-dua ediyorlardı…

    Fakat zincir kopup saadet devri bitince, hayır-duanın yerini beddualar aldı. Dün omuzlarında taşımak istedikleri Yalçın’ı, şimdi inç etmek istiyorlardı…

    ***

    Gürsel Tekin’i belediye meclisi üyesi, belediye başkan yardımcısı, il başkanı, milletvekili, parti meclisi üyesi, hatta genel sekreter yaparak partinin genel başkandan sonra gelen en üst makamına kadar yükseltmiş; kısaca 40 yıl el üstünde tutmuş, başlarının üstüne kadar çıkartmış CHP’liler, şimdi onu hain ilan edip bir zamanlar başkanlığını yaptığı il binasına sokmamaya çalıştıklarını görünce, aklıma Banker Yalçın ve ona para yatıranlar geldi!..

    Bu çocuk kimdir? Bizden aldığı parayı nasıl değerlendiriyor da bize bu kadar para veriyor?” diye düşünmeden, “üzümünü ye, bağını sorma” diyen bankerzedeler gibi, CHP’liler de geçmişini-gelmişini sorgulamadan, ne yapıp ettiğine bakmadan düne kadar el üstünde tuttukları Gürsel Tekin’in gerçek yüzünü görünce “HAİN” ilan ettiler. Oysa adamın belediyede yolsuz işler yaparak servet edindiği biliniyormuş. Hatta onu il binasına sokmamak için Plevne Savunması yapan partililerin önünde kahramanca vuruşan, iri yarı olması ve 500 vatlık ampul gibi parlayan kafasıyla dikkati çeken milletvekili, onun yolsuzluk dosyasını Yargıtay’da yok eden avukatı imiş! (Bu adam o gece, “yaralandığını” öne sürerek hastane yatağında yatarken çekilmiş bir fotoğrafını paylaştı. Ertesi gün gene ortaya çıktı ve “kör olmaktan gözlüğü sayesinde kurtulduğunu” iddia etti!..)

    Üstelik Gürsel Tekin, tekil bir olgu da değil. CHP’de bunlardan çok var ve her gün biri ortaya çıkıyor!..

    Örneğin, Özlem Çerçioğlu

    Onu da sorgulamaksızın yıllarca milletvekili ve belediye başkanı yapmış, hatta Büyük Kurultay Divan Başkanlığına seçerek onurlandırmış, “Topuklu Efe” sanı vererek efsaneleştirmişler.  Fakat Topuklu Efe(!) yolsuz işleri nedeniyle tutuklanmaktan kurtulmak için, istifa edip AKP’ye geçince onu da “HAİN” ilan ettiler. Oysa kadının yolsuz işler yaptığını herkes biliyormuş. Hatta “Topuklu Efe” değil, “Kırık Topuklu Kirli Kontes” olduğunu anlatan kitap bile yazılmış. Ama duymazlıktan gelinmiş!…

    Turpun Büyüğü ise Kemal Kılıçdaroğlu (KK)!..

    CHP’liler, partinin önde gelenlerinden olmamasına karşın KK’nın, Baykal’dan sonra partinin başına nasıl geçtiğini sorgulamadıkları gibi ne yaptığına, ne ettiğine, ne dediğine de bakmadılar. Girdiği tüm seçimleri kaybetmesine de aldırmayarak tıpış tıpış peşinden gittiler. Adamın kim olduğunu anlayıp açıklayan, yaptıklarını eleştirenleri ise düşman bellediler, camiadan dışladılar…

    Oysa Yüce Atatürk Nutuk’ta şunları söylemişti:

    Efendiler, sırası gelmişken aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri, çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!”

    Bizim zamanımız, Atatürk’ünkinden çok kıymetli olduğu için, onun gece gündüz çalışarak 3.5 ayda yazdığı; 6 günde, toplam 36 saat 33 dakikada okuduğu Nutuk’u okuyacak zaman bulamayız! Dolayısıyla başımıza getirdiklerimizin ne kanına bakarız ne de yaptığına/ ettiğine…

    Wikileaks belgelerini, CIA, SOROS, TESEV vs.yi bir kenara koyalım. Çünkü bunları anlamak için biraz bilgi, birikim ve analitik zekâ gerekli. Bu bakımdan KK’nın nasıl genel başkan olduğunu sorgulamayı geçelim. Fakat genel başkan olduktan sonra söyledikleri ve yaptıklarını anlamak için çok bilgili ve çok zeki olmaya gerek yok, biraz sağduyu yeter!..

    Örneğin, daha koltuğa oturur oturmaz, “artık 1930’ların CHP’si değiliz” dedi…

    Herkes Atatürk’ün 1938’de aramızdan ayrıldığını bilir. Dolayısıyla 1930’ların CHP’sinin, “Atatürk dönemi CHP’si” olduğunu ve KK’nın bu sözleriyle “Atatürk dönemini yadsıdığını” anlaması gerekir. Tüm CHP’liler (sözde) Atatürkçü ve Atatürk hepsinin kırmızı çizgisi olduğuna göre, bu durumda herkesin ayağa kalkıp KK’yı topa tutarak başlarından atması gerekmez miydi? Oysa onlar, KK’nın bu sözünü eleştirenleri topa tuttular!..

    Atatürkçüleri partiden uzaklaştırıp, yerlerine gericileri, bölücüleri, mandacıları, CIA ajanlarını, kısaca her türlü Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarını doldurarak, bunları partinin en üst makamlarına oturtmasına da seslerini çıkartmadılar. Seslerini çıkartanları ise “muhalefete muhalefet yapmakla” suçlayıp aforoz ettiler!..

    ***

    Emperyalistler kullandıkları kişi yıpranınca atar, yenilerini sahneye sürerler. Bu doğrultuda, elle tutulacak yanı kalmayınca KK’yı da oturttukları koltuktan indirip yenilerini getirdiler…

    Geçmişte KK’yı eleştirenlere küfredenler, şimdi onu “HAİN” ilan edip, “kral öldü, yaşasın yeni kral” diyerek yenilerin peşinden gidiyorlar. Fakat bunların da “kanındaki, vicdanındaki öz cevheritahlil etmedikleri” gibi ne yapıp ne ettiklerini ne söylediklerini sorgulamıyorlar! Çünkü hepsi sözde Atatürkçü, ama Atatürk’ü anlamak için NUTUK’u bile okumamışlar.

    Oysa partide değişen bir şey yok. Aynı politika sürdürülüyor. Çünkü yeniler, dün KK’nın her dediğine onaylayan, buyruklarını tartışmasız yerine getiren, hatta ardından ağlayanlar. KK’nın partiye doldurduğu Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları yerlerini koruyor ve gene gözdeler. Bizim ihanet süreci dediğimiz Çözüm Sürecinin ilkinde yaşanan rezaletleri, KK eleştirmediği gibi desteklemişti. Bunlar da AKP, MHP, PKK ve Hizbullahçılarla birlikte çalışıyor; gündeminde “Lozan’ın çöpe atılması” olan şimdiki süreci destekliyorlar.

    “Yaşadıklarından ders çıkarmayanlar aynı olayları tekrar tekrar yaşamaktan kurtulamazlar” diyebiliriz ama öyle görülüyor ki bu kez tekrarı olmayacak. Yolun sonu görünüyor. Uyanıp ayağa kalkmazsak emperyalistler, Siyonistlerle birlikte bu kez işi bitirecekler…

    AĞLA SEVGİLİ YURDUM!…

  • İngilizler için ikinci tatil başladı…

    İngilizler için ikinci tatil başladı…

    İngiliz vatandaşları yaz bitti ama ülkelerine dönmüyor. Artık şartlar değişti.

    Yaz bitti ama İngilizler devam ediyor tatil paketi arayışında: Antalya beklentileri karşılayabilir . Özellikle İngiltere’deki turistik tatil artık sadece Temmuz–Ağustos’la sınırlı değil; sonbahar, hatta Kasım’a uzanan yeni bir dönem var. Turizm profesyonelleri de bu döneme kısaca “Altın Sonbahar” diyor.

    Yaz sezonu bitmez tatil defteri kapanır sanırız. Oysa seyahatleri farklı bir tablo çiziyor. Özellikle İngiltere’deki turistik tatil artık sadece Temmuz–Ağustos’la sınırlı değil; sonbahar, hatta Kasım’a uzanan yeni bir dönem var. Turizm profesyonelleri de bu döneme kısaca “Altın Sonbahar” diyor. 

    Eskiden Avrupa’da sonbahar tatilleri kısa bir mola olarak görülüyordu. Bugünün tablosu değişti: Sonbahar adeta “ikinci ana tatil” kategorisinde yükseldi. Bu şartlarda tatil yarı fiyatına dönüyor.

    İngiliz tatilcilerinde belirgin gösteriler, kalabalık ve pahalı yaz ayları yerine daha sakin, daha hesaplı dönemleri tercihlerin silinmesi. Okullar açıldığında çocuklu ailelerin evlerine dönüyor; Emekliye emekliler, esnek sahne çalışma imkanını kullanan beyaz yakalılar ve “Daha uygun fiyata konforlu bir tatil mümkün mü?” diye soran izliyor.

    İngilizler Türkiye’den ve yemeklerden çok memnun.

    Artık tatil sadece kısa bir kaçış değil; yılın farklı dönemlerine yayılan bir yaşam biçimi. Eskiden Avrupa’da sonbahar tatilleri kısa bir mola olarak görülüyordu. Bugünün tablosu değişti: Sonbahar adeta “ikinci ana tatil” kategorisinde yükseldi.

    Bunda birkaç faktör öne çıkıyor: – Esnek veya uzaktan çalışma sayesinde tatil tarihlerini farklı aylara yayabilme imkânı – Emeklilik artışı ve bu grup tatillere ilgisi – İki haftalık okul ara tatilinin Ekim’e denk gelmesi – Fiyat tarifesi nedeniyle yaz tatili yerine daha uygun dönemlerin seçilmesi -Ada bu yıl erken yağış başladığında piyasa için altın fırsat Bundan on yıl önce Eylül – Ekim – Kasım ayları neredeyse sezon dışı sayıldı.

    Artık durum değişti; onun yıl talebi biraz daha artıyor. Gelen turist profili de farklı: daha fazla harcama yapan, daha uzun süre kalan ve kaliteli hizmet arayan bir kitle. Bu da sonbaharda yalnızca turizmciler için değil, Antalya’nın marka değeri için de oluşturmak bir fırsat hâline getiriyor.

    İngiltere’de Ekim’deki okul tatilleri ailelerin de hareketliliğini artırdı. İngilizlerin yaşadığı tatil paketi arayışında. Bir yanda artan yaşam maliyetleri, diğer yanda güçlü seyahat isteği… Bu denklemin çözümü; uygun fiyat, sıcak iklim ve kaliteli hizmet bir arada güneş alabilen destinasyonlarda saklı. Antalya tam da bu gereksinimlerin karşılığı. Hatta “her şey dahil’in tükenmesi daha özgün bir “Altın Sonbahar” kültürünü düşünmenin tam zamanı.. 

    Kısacası “Altın Sonbahar”, Antalya’yı yaz arayışından uzak, dingin ve keyifli bir mola arayan İngiliz misafirleri için adeta doğal bir buluşma noktası hâline getiriyor.






  • Ryanair fişi çekiyor…

    Ryanair fişi çekiyor…

    Bu ne demek anlatalım:

    Bu hafta RyanAir CEO’su en çok şikayetçi olduğu iki ülkeye açıkça rest çekti. Bunlardan biri Almanya, diğeri İspanya… Her iki ülkeyi de uçaklarını çekmek ve 1 milyon kapasite azaltmakla tehdit etti.

    Ryanair ciddi kesintiler yapıyor. Berlin’de uçuş sayısı yüzde 20, Hamburg’da ise yüzde 60 azaldı.

    Haberde, “Alman hava trafiği, koronavirüs pandemisinden sonra Avrupa’da en kötü toparlanan ikinci ülke. Buradaki hacimler, COVID öncesi seviyelerin hala yüzde 11 altında.

    Avrupa’nın İrlanda kökenli, düşük maliyetli en büyük havayolu şirketlerinde RyanAir, tüketici mahkemelerinden ardarda gelen cezalar ve bazı ülkelerin uyguladığı yüksek havaalanı vergileriyle başı dertte. Bu hafta RyanAir CEO’su en çok şikayetçi olduğu iki ülkeye açıkça rest çekti. Bunlardan biri Almanya, diğeri İspanya… Her iki ülkeyi de uçaklarını çekmek ve 1 milyon kapasite azaltmakla tehdit etti. Tehditler işe yarayacak mı, yoksa diğer ülkelerde de Almanya ve İspanya’yı takip edecek mi, zaman gösterecek. 

    Ryanair CEO’su Eddie Wilson, Alman havacılık politikasına öfkeli: “Almanya büyük ölçüde kârsız hale geldi”

    Alman Bild gazetesinde geçen hafta yayınlanan haber “Ryanair fişi çekiyor – hem de açıkça!” başlığıyla yayınlandı. 

    Haberde, “Alman hava trafiği, koronavirüs pandemisinden sonra Avrupa’da en kötü toparlanan ikinci ülke. Buradaki hacimler, COVID öncesi seviyelerin hala yüzde 11 altında. Vergiler ve ücretler, havayollarını ülkeden uzaklaştırıyor.” değerlendirmesine yer verildi. Ryanair öte yandan, Almanya’daki maliyetlerden şikayetçi: 

    Wilson bunları şöyle sıralıyor: hava trafik vergisi, güvenlik vergileri, hava trafik kontrol ücretleri (ATC ücretleri). Hepsi de keskin bir şekilde arttı. “Çoğu Avrupa ülkesinde hava trafik vergisi yok” diye vurguluyor. Almanya, “Avrupa’nın en kötü performans gösteren havacılık pazarı”.

    Berlin buna bir örnek: Bir inişin maliyeti yolcu başına 55 avro, ayrıca yaklaşık beş avroluk bir devlet güvenlik vergisi. Bunlara 220 avroluk ATC ücretleri ve diğer havalimanı ücretleri de ekleniyor. Ryanair’in ortalama ücreti 50 avronun biraz üzerinde. Wilson, “Bu rekabetçi olmayan ücretler için ortalama ücretimiz 50 avronun biraz üzerindeyken neden Almanya’ya uçalım ki?” diye soruyor.

    Sonuçta Ryanair ciddi kesintiler yapıyor. Berlin’de uçuş sayısı yüzde 20, Hamburg’da ise yüzde 60 azaldı. Leipzig, Dresden ve Dortmund da bu kesintilerin etkisini hissediyor. Wilson, “Bu, bir milyon yolcunun daha kaybedileceği anlamına geliyor,” diye açıklıyor.

    Ryanair, BER (Berlin) Havalimanı’ndaki uçuş programını azalttı.

    Küçülen tek havayolu Ryanair değil. Lufthansa, Eurowings ve easyJet de Almanya’daki filolarını küçülttü. Ülkeden toplamda yaklaşık 60 uçak kayboldu. Vergileri düşürerek havayollarını çeken İtalya, İsveç ve Polonya gibi ülkelerde ise durum oldukça farklı. Wilson, “Hava trafik vergilerini kaldırdıkları ve bizim de bu ülkedeki kapasitemizi yüzde 30’un üzerinde artırdığımız İsveç gibi kuzeye bakmalılar,” diyor.

    Wilson, özellikle Berlin Brandenburg Havalimanı’nı eleştiriyor. “Beş milyar avro harcandı. Yarısı boş,” diyor. BER’in başkente açılan kapı olması gerekiyor, ancak havayolu şirketlerini zar zor çekiyor. Oradaki toparlanma oranı sadece %77, hatta Temmuz ayında %71. Buna karşılık, Dublin’de 34 Ryanair uçağı varken, Berlin’in sadece sekiz uçağı var. EasyJet 23 uçağını geri çekti.

    Düsseldorf, Hamburg, Köln/Bonn ve Stuttgart da koronavirüs öncesi seviyelerin oldukça altında. Wilson, yeniden değerlendirme çağrısında bulunuyor: “Ama hiçbir şeyi değiştirme isteği yok.”

    Dortmund, Hahn veya Memmingen gibi küçük bölgesel havalimanlarında işler daha iyi gidiyor. Yolcu sayıları, maliyetlerin daha düşük olması nedeniyle hızla artıyor.

    Sadece havalimanları değil, hava trafik kontrolü de eleştirilerin hedefi. Bir Ryanair raporu, personel eksikliği ve sistem arızaları nedeniyle 2025 yılına kadar “21 milyon Ryanair yolcusunun” gecikmeler ve iptaller yaşayacağını belirtiyor.

    Wilson, “Hava trafiğinin artmasının neden hala şaşırtıcı olduğunu anlayamıyorum.” diyor ve doğrudan soruyor: “Neden yeterli sayıda hava trafik kontrolörünü işe almıyorlar?” Kaosun bir örneği: Karlsruhe/Baden-Baden’de bir kontrol merkezi açıldı, ancak “ne yazık ki hava trafik kontrolörlerinden hiçbiri orada çalışmak istemedi.”

    Gece uçuşu yönetmelikleri de onu rahatsız ediyor. Hiçbir uçağın saat 23:00’ten sadece bir dakika sonra kalkmasına izin verilmiyor. Yaklaşık 200 yolcu beklemek veya başka bir yere yönlendirilmek zorunda kalıyor. Wilson: “Biraz sağduyulu olalım” ve “sürdürülebilirliğe uyum dengesini yeniden sağlayalım.”

    Hava trafik kontrolü de Ryanair CEO’su Wilson’ın canını sıkıyor: Uçuşlar bir dakikalık gecikme nedeniyle yönlendiriliyor, bu da gürültüye ve gereksiz yere yakıt tüketimine neden oluyor.

    Hava trafik kontrolü de Ryanair CEO’su Wilson’ın canını sıkıyor: Uçuşlar bir dakikalık gecikme nedeniyle yönlendiriliyor, bu da gürültüye ve gereksiz yere yakıt tüketimine neden oluyor.

    Tüm eleştirilere rağmen Wilson tamamen umutsuz değil. Ryanair, Almanların takdir ettiği düşük fiyatları ve dakikliği sunmaya devam edebilir. Ancak bunun gerçekleşmesi için maliyetlerin düşürülmesi ve havalimanlarının daha esnek hale gelmesi gerekiyor. Çünkü Ryanair, yolcu sayısını 200 milyondan 300 milyona çıkararak devasa bir büyüme hedefliyor. Wilson, Alman havalimanlarına doğrudan soruyor: “Bundan biraz istiyor musunuz, istemiyor musunuz?” Tehlike: Diğer ülkeler bundan faydalanacak.

    Bir benzetme yapıyor: “Sanki lanet bir otoyol var ve biri daha fazla para kazanmak için bir şeridi açmaya karar verirken, diğer üç şerit kapalı kalıyor.” Birisinin havalimanlarındaki “blokajı açması” gerekiyor.

    Bu arada Ryanair kendi yeniliklerine odaklanıyor: “Prime” üyelik programının halihazırda yaklaşık 50.000 müşterisi var. Hedef, on iki ay içinde 100.000. Kağıt biletler Kasım ayına kadar kaldırılacak. Ayakta koltuklar mı? “Hayır, şu anda yok,” diye geçiştiriyor Wilson.

    Sert eleştirilerine rağmen Wilson, Almanya’yı, özellikle de Hunsrück bölgesini kişisel olarak seviyor. Tatillerini, doğum günlerini ve Noel’i burada geçirdi. Vardığı sonuç şu: “Almanya, parasının karşılığını fazlasıyla veriyor ve bir seyahat destinasyonu olarak yeterince değer görmüyor.”

    Sadece uçakla oraya ulaşmak onun için bir sorun olmaya devam ediyor.

    Ryanair, İspanya’yı 2026 yazına kadar bir milyon koltuk daha kesmekle tehdit ediyor.

    Ryanair ısrar ediyor ve İspanya’yı bir kez daha tehdit ediyor. Grubun CEO’su Michael O’Leary, yeni bir uyarıda bulundu: Aena, Mart ayından itibaren havalimanı ücretlerini %6,5 artırma planını sürdürürse, havayolu şirketi 2026 yazı için programından bir milyon koltuk daha çıkaracak.

    O’Leary, Financial Times’a verdiği bir röportajda, havayolunun CEO’su Eddie Wilson’ın geçen hafta yaptığı gibi, ücret artışı dondurulmazsa önümüzdeki haftalarda Madrid’de bir basın toplantısı düzenleyerek önlemleri açıklayabileceğini duyurdu.

    O’Leary ayrıca, İspanya bölgesel ağındaki maliyetlerin çok yüksek olduğunu savunuyor ve düzeltilmezlerse şirketin diğer Avrupa pazarlarına öncelik vereceği konusunda uyarıyor. “Bölgesel İspanya’daki fiyatlar çok yüksekse, başka bir yere uçacağım,” dedi ve hükümeti bilet fiyatlarındaki artışı azaltmak için müdahale etmeye çağırdı.

    İspanya’nın önde gelen havayolu şirketi olan İrlandalı havayolu şirketi, mevcut yaz sezonu için sunduğu koltuk sayısını 800.000, kış sezonu içinse bir milyon koltuk daha azaltmıştı. Bu kesintiler, Santiago de Compostela (A Coruña) gibi üslerin ve Vigo (Pontevedra), Jerez (Cádiz) ve Valladolid gibi şehirlerden kalkışların kapatılmasıyla birlikte, Santander, Asturias, Zaragoza ve Kanarya Adaları’ndaki birçok havalimanında da önemli kesintilere yol açarak, özellikle bölgesel havalimanlarını etkiledi.

    Ryanair’in itirazı, Kasım ayında kabinde el bagajı ücreti alma ve refakatçileriyle birlikte reşit olmayanlara ve engelli kişilere koltuk tahsis etmek için ek ücret alma gibi uygulamalar nedeniyle şirkete 108 milyon avro para cezası kesen Tüketici İşleri Bakanlığı ile yaşanan gerginliklerin ardından geldi. Ryanair para cezasına Avrupa mahkemelerinde itiraz ederken, Bakan Pablo Bustinduy hükümetin yolcu haklarını savunmaya devam edeceğinin garantisini verdi.

    Havayolu şirketi ayrıca, operasyonlarındaki gecikmelerden sorumlu tuttuğu İspanyol hava trafik kontrol birimini de eleştirmeye devam ediyor. O’Leary, bu Cuma günü Brüksel’de Avrupa Ulaştırma Komiseri Apostolos Tzitzikostas ile İspanya’daki düzenleyici çerçeve hakkındaki şikayetlerini dile getirmek üzere bir araya gelecek.

    •  
  • Göbeklitepe’de 10.500 yıllık kafatası bulundu…

    Göbeklitepe’de 10.500 yıllık kafatası bulundu…

    Göbeklitepe’deki kazılarda ele geçirilen malzemeler geçmişin derinliklerini gösteriyor. Tarih yeniden yazılıyor. Yeni keşifler kazılara katılanları da şaşırtıyor.

    Şanlıurfa’da yürütülen “Taş Tepeler Projesi” kapsamında yapılan kazı çalışmalarında, insanlık tarihine ışık tutacak yeni bir keşif yapıldı. Arkeologlar, yaklaşık 10 bin 500 yıl öncesine tarihlenen insan kafataslarına ulaştı. Göbeklitepe’nin hemen yakınındaki bu bulgular, Neolitik döneme dair ezberleri bozabilecek nitelikte.

    Şanlıurfa’da yürütülen “Taş Tepeler Projesi” kapsamında Sefertepe’de devam eden kazı çalışmalarında 12 insan kafatası bulundu.

    Kültür ve Turizm Bakanlığınca “Şanlıurfa İli Neolitik Çağ Araştırmaları Taş Tepeler Projesi” çerçevesinde, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Tarih Öncesi Arkeolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emre Güldoğan’ın başkanlığında başlatılan Sefertepe kazıları devam ediyor.

    Sefertepe Kazısı Başkanı Doç. Dr. Emre Güldoğan, AA muhabirine, bu yılki kazılara uzman, öğrenci ve işçilerden oluşan 39 kişilik ekiple devam ettiklerini, çalışmaların geçen yılki alanlarda ve yeni açılan bölümlerde ilerlediğini söyledi.

    Geçen yıl tespit edilen ve “kafataslı oda” olarak tanımlanan hücre içerisinde, bu yıl bugünden 10 bin 500 yıl öncesine tarihlenen 8, başka bir hücrede de 4 insan kafatası bulduklarını anlatan Güldoğan, yeni buluntularla karşılaşmayı beklediklerini dile getirdi.

    Güldoğan, şunları kaydetti:

    “Geçtiğimiz yıl toplamda 31 kafatası örneğiyle karşılaşmıştık. Hacettepe Üniversitesindeki antropoloji uzmanımız Prof. Dr. Yılmaz Selim Erdal hoca tarafından alınan örneklerin ilk sonuçları elimize ulaştı. Kafataslı odada bulunan kafataslarından gelen ilk sonuç 6 aylık bebekten 40 yaşındaki bireylere kadar farklı skalalarda yaş gruplarına ait örneklerin olduğunu ortaya koydu. Bu seneki çalışmalarda hem yarım bırakılan alanlarda hem de daha önce rezerv olarak bıraktığımız ve yeni başlayan alanlarda çalışmalar sürdürülüyor. Şu ana kadar yeni kafatası örneklerinin geldiğini söylemek mümkün.”

    Bu sene Sefertepe’de botanik çalışmalarının da başladığını bildiren Güldoğan, şunları kaydetti:

    “Restorasyon çalışmalarında daha önceki yıllarda tespit ettiğimiz kırık halde bulunan dikili taşlar başta olmak üzere, bazı buluntuların birleştirilme çalışmaları sürüyor. Şu anda 6 açmada da aktif bir şekilde çalışmalar devam ediyor. Bu yılki çalışmalarda da başta mimari olmak üzere küçük buluntularla, kültürler arası ilişkilerin çok net bir şekilde ortaya konacağı sonuçlara da ulaştığımızı söylemek mümkün. Özellikle daha önceki yıl kafataslarıyla belirlenen bir nişle birlikte bulunan özel yapı alanımızda yoğun bir çalışma sonucunda tabanına ulaştık. Ana kayanın düzeltildiğini gösterir izlere rastladık. Yine açılmış ana kaya üzerinde çok düzenli şekilde açılmış çukurlar olduğunu tespit ettik.”

    Arkeologlar, yaklaşık 10 bin 500 yıl öncesine tarihlenen insan kafataslarına ulaştı. Göbeklitepe’nin hemen yakınındaki bu bulgular, Neolitik döneme dair ezberleri bozabilecek nitelikte.

    Göbeklitepe kazıları ezberleri bozuyor. Tarihin derinliklerinin sonu olmayacağı da iddia ediliyor.

  • DİNE MARUZ BIRAKILAN ÇOCUKLAR GERÇEK İLE KURGUYU AYIRT ETMEKTE ZORLANIYOR

    DİNE MARUZ BIRAKILAN ÇOCUKLAR GERÇEK İLE KURGUYU AYIRT ETMEKTE ZORLANIYOR

    Jacob Cohen: – Dünyada toplumların en üst katmanlarına yerleşmiş ve yaşadıkları ülkelerin vatandaşı on binlerce SAYANİM ( Yahudi casus) var. 

    Ticaret, imalat, sanat, medya alanlarında bu casuslar emir ve talimatları Mossad’dan alıyorlar.

    – – – – – – – – – – – – – – – –

    Varliklarina sevindigin seyler az olsun; yokluklarina uzulduklerinde az olur.

    ~Ataullah Iskender~

    – – – – – – – – – – – – – – – –

    DİNE MARUZ BIRAKILAN ÇOCUKLAR GERÇEK İLE KURGUYU AYIRT ETMEKTE ZORLANIYOR…

    Çağrı Mert Bakırcı Yazar Çağrı Mert Bakırcı 21 Temmuz 2014

    Cognitive Science dergisinde yayımlanan bir makale, dini hikayelere maruz bırakılmayan çocukların, “FANTASTİK HİKAYELER” içerisindeki karakterlerin kurgu olduğunu, dini hikayelere maruz bırakanlara göre daha kolay ayırt ettiğini ve hatta dindar çevrelerde yetiştirilen çocukların “TANIDIK OLMAYAN, FANTASTİK HİKAYELERE ESNEK ŞEKİLDE YAKLAŞTIĞINI” ortaya koydu.

    Kathleen Corriveau, Eva Chen ve Paul Harris tarafından yazılan “DİNDAR OLAN VE OLMAYAN ÇEVRELERDEKİ ÇOCUKLARIN GERÇEK VE KURGU YARGILARI” (Judgments About Fact and Fiction by Children From Religious and Nonreligious Backgrounds) başlıklı makalede çocukların tipik olarak “BİR ANLATIM İÇERİSİNDE MANTIKSIZ OLAN VEYA BÜYÜLÜ İÇERİĞE SAHİP OLAN KONULARA HASSASLIKLARI OLDUĞU” belirtiliyor.

    Çocuklar, normalde, anlatım içerisindeki “GÖRÜNMEZ YELKENLİLER” veya “SİZİ HER TEHLİKEDEN HER ZAMAN KORUYAN BİR KILIÇ” gibi fantastik içeriklere bağlı olarak anlatıdaki karakterler ve yapıların gerçek ya da kurgu olduğuna karar verebiliyorlar.

    Fakat dindar hikayelere sıklıkla yer verilen ailelerde büyütülen çocuklar, konuya aynı şüphecilikle yaklaşamıyor. Yazarlar dini hikayeleri de “PERİ MASALLARININ BİR BENZERİ” olarak düşüneceklerini ve “BU ANLATILARDAKİ BÜYÜ İÇERİKLİ VEYA MANTIKSIZ OLAN OLAYLARA DAYANARAK BU HİKAYELERDEKİ BAŞ KARAKTERLERİN HAYALİ OLDUKLARI YARGISINA VARABİLECEKLERİNİ” düşünüyorlardı.

    Buna rağmen “BU TAHMİN MUHTEMELEN YANLIŞ”. Çünkü “YETİŞKİNLERDEN ALINAN UYGUN İFADELERE DAYANARAK” dindar olduğu belirlenen evlerde yetiştirilen çocuklar, “BU ANLATILARDAKİ BAŞ KARAKTERLERİ GERÇEK KİŞİLER OLARAK ALGILIYORLAR; ANLATIM İÇERİSİNDE İMKANSIZ OLAYLAR YER ALSA BİLE”

    Araştırmacılar 5-6 yaş arası 66 çocuk üzerinde yaptıkları araştırmada onlara bazıları peri masallarından kesitler olan, bazılarıysa Eski Ahit’ten alınan hikayelerle ilgili sorular sordular. Bu sayede çocukların bu hikayelerdeki karakterlerin gerçek mi, kurgusal mı olduğunu ayırt edip edemeyeceklerini tespit etmeyi hedeflediler. Araştırmacılar şöyle yazıyor:

    Kiliseye gitmek, dindar okullara yazılmak veya her ikisini bir arada yapmak suretiyle dine maruz bırakılan çocuklar, dini hikayeler içerisindeki karakterlerin gerçek olduğu yargısına vardılar. Buna zıt olarak, herhangi bir şekilde dine maruz bırakılmayan çocuklar bunların, tıpkı peri masallarındaki gibi, hayali olduğunu sonucuna vardılar.

    Ancak dine maruz bırakılan çocuklar, fantastik olan ama dini olmak zorunda olmayan hikayelerdeki karakterlerin de gerçek olduğunu düşündüler. Yani Mark Twain’in Tom Sawyer karakteri ile George Washington’ın hayatından bir kesidi ayırt etme yetisinden yoksundular.

    Bu sonuç, daha önceden yapılan ve çocukların “DOĞUŞTAN İNANMAYA MEYİLLİ” veya “DOĞUŞTAN İNANÇLI” olduğunu ileri süren araştırmalarla çelişiyor. Bu araştırmalarda çocukların “İNSAN ÜSTÜ GÜÇLERE SAHİP OLAĞANÜSTÜ VARLIKLARIN GEÇERLİLİĞİNE YÖNELİK DOĞAL BİR İNANMA EĞİLİMİ” olduğu iddia ediliyordu. Buna rağmen, seküler (laik) çocuklar dini hikayelere, tıpkı peri masallarına verdikleri gibi tepki verdiler: “BAŞ KARAKTERLERİN HAYALİ OLDUĞU YARGISINA VARDILAR.” Araştırmacılar ayrıca şöyle yazıyorlar:

    Dindar öğreti, özellikle de mucize hikayelerine maruz bırakılmak, çocukların imkansız olana daha temelden açık olmalarına neden oluyor. Yani bu çocuklar, sıradan neden-sonuç ilişkilerinden yoksun olan imkansız olayları daha yaygın olarak kabul ediyorlar.

    KAYNAKLAR VE İLERİ OKUMA

    K. H. Corriveau, et al. (2014). Judgments About Fact And Fiction By Children From Religious And Nonreligious Backgrounds. Cognitive Science, sf: 353-382. | Arşiv Bağlantısı

    https://evrimagaci.org/dine-maruz-birakilan-cocuklar-gercek-ile-kurguyu-ayirt-etmekte-zorlaniyor-2499
    ~Evrim Ağacı~

  • Avrupa’yı  trenle yeniden keşfet…

    Avrupa’yı trenle yeniden keşfet…

    Bernina Express’in panoraması, Eurostar’ın hızı, Trenitalia’nın stili… EuroTrain, Rail Europe iş birliğiyle Avrupa’nın demir yolu ağını parmaklarınızın ucuna getiriyor; üstelik TL ile ödeme ve Türkçe destek avantajıyla. 

    Bir trenin istasyondan kalkış anı, aslında bir senfoninin açılış akorudur. Metalin raylara vurduğu ritim, camdan süzülen sabah ışığı ve geride kalan şehir silüeti… Avrupa’da trenle yolculuk etmek yalnızca ulaşım değildir; yolun kendisi bir hikâyeye dönüşür.

    Kimi için bu hikâye gençlik yıllarının sırt çantalı özgürlüğüdür; kimi için iş seyahatinin ortasında bulduğu sakin bir kabin. Bir aile içinse çocuklarının ilk kez dağların arasındaki manzaralara hayran kalışını görmek… Ve işte tüm bu farklı deneyimlerin ortak noktası, artık tek bir platformda buluşuyor: EuroTrain.

    Londra, Paris, Brüksel, Amsterdam ve Köln gibi önemli merkezleri birbirine bağlayan Eurostar, modern Avrupa’nın kalp atışlarını raylara taşıyor. Uçağın karmaşasını unutturan bu yolculuk, kıtanın metropolleri arasında hız ve konforun tanımıdır.

    İpucu: Premier sınıfta lounge ayrıcalığını deneyin; özellikle günübirlik iş seyahatlerinde avantajlıdır.

    İsviçre’nin Chur kentinden İtalya’nın Tirano kasabasına uzanan bu kırmızı tren, Avrupa’nın en lirik ve görsel deneyimlerinden biridir. UNESCO mirası hat boyunca, cam tavanlı vagonlardan zirvelerin ve göllerin büyüleyici manzaralarını izlersiniz.

    İpucu: Rezervasyon zorunlu; özellikle yaz sezonunda yerinizi aylar öncesinden ayırtın.

    İtalya’nın “Kırmızı Oku”, yolculuğa tutkuyu ve stili katıyor. Roma’nın tarihinden Milano’nun modasına, İtalyan tasarımının ve yaşam zevkinin raylar üzerindeki bu hızlı aryasıyla ulaşırsınız.

    İpucu: Business Class’ta sunulan “welcome drink” ile yolculuğunuza bir kadeh Prosecco ile başlayın.

    Almanya’nın şehirlerini dakikliğiyle birbirine bağlayan ICE trenleri, modern ulaşımın simgesi. Berlin, Münih, Hamburg arasında sessizce ve hızla süzülürken, yolculuk verimli bir zamana dönüşür.

    İpucu: 1. Sınıf biletinizle, büyük istasyonlardaki DB Lounge’larında yolculuk öncesi dinlenme ayrıcalığını yaşayın.

    İsviçre’nin Chur kentinden İtalya’nın Tirano kasabasına uzanan bu kırmızı tren, Avrupa’nın en lirik ve görsel deneyimlerinden biridir. UNESCO mirası hat boyunca, cam tavanlı vagonlardan zirvelerin ve göllerin büyüleyici manzaralarını izlersiniz.

    İpucu: Rezervasyon zorunlu; özellikle yaz sezonunda yerinizi aylar öncesinden ayırtın.

    İtalya’nın “Kırmızı Oku”, yolculuğa tutkuyu ve stili katıyor. Roma’nın tarihinden Milano’nun modasına, İtalyan tasarımının ve yaşam zevkinin raylar üzerindeki bu hızlı aryasıyla ulaşırsınız.

    İpucu: Business Class’ta sunulan “welcome drink” ile yolculuğunuza bir kadeh Prosecco ile başlayın.

    İpucu: 1. Sınıf biletinizle, büyük istasyonlardaki DB Lounge’larında yolculuk öncesi dinlenme ayrıcalığını yaşayın.

    • Üniversiteliler ve gençler: Interrail/Eurail pass ile spontane duraklarda kendi melodilerini yaratmak.
    • Aileler: Bernina Express gibi panoramik hatlarda çocuklarına unutulmaz manzaralar armağan etmek.
    • İş insanları: Eurostar ve ICE trenlerinin dakik ve merkezden merkeze bağlantılarıyla zamanı verimli kullanmak.


    • Gurmeler: Frecciarossa ile Roma’dan Floransa’ya, oradan Bologna’ya uzanan bir lezzet turu yapmak.
    • Çevreye duyarlılar: Uçağa kıyasla çok daha düşük karbon ayak iziyle doğaya saygılı seyahat etmek.

    EuroTrain, Rail Europe’un resmi iş ortağı olarak Avrupa tren yolculuğunu yeniden tanımlıyor. Sadece bir bilet platformu değil; yolculuğunuzun güvenilir şefi.

    • Gerçek Zamanlı ve Orijinal Bilet: Gördüğünüz tüm seferler demir yolu şirketlerinin sistemleriyle entegredir. Satın aldığınız bilet, doğrudan orijinal operatör biletidir.
    • Tam Kontrol Sizde: Koltuğunuzu seçin, sınıfınızı belirleyin, yolculuğunuzu kişiselleştirin. Her detay sizin ellerinizde.
    • Türk Lirası ile Ödeme Güvencesi: Kur farkı veya sürpriz maliyet olmadan, gördüğünüz TL fiyatı üzerinden ödeme yapın.
    • Anında ve Güvenli Teslimat: Biletiniz, adınıza düzenlenmiş QR koduyla birlikte anında e-postanıza ulaşır. İstasyonda sürpriz yok, sadece sorunsuz geçiş.
    • Türkçe Destek Yanınızda: Planlamadan yolculuğun sonuna kadar, her adımda kendi dilinizde destek alırsınız.

    Bir Avrupa senfonisi hayal edin: İlk notası Bernina’nın buzulları, ikinci bölümü Eurostar’ın güçlü ritmi, finali Trenitalia’nın tutkulu melodisi… Bu orkestranın şefi ise EuroTrain.

    Avrupa sizi çağırıyor. Yolunuzu rayların senfonisine bırakın.

    Bugün kendi senfoninize başlamak için EuroTrain.net’i ziyaret edin.

  • Sosyal medyanın kökü kazınmalı

    Sosyal medyanın kökü kazınmalı

    İşte elimizdeki malzeme budur.
    Bir yanımızda AKP ve onun liderliği, diğer yanımızda da bu bunağın peşine takılmış başka güruh.
    Biz bunlarla, bunların seçmenleriyle omuz omuza çağdaş dünyanın bütün tehditlerine karşı mücadele edeceğiz.
    Bunlara aramızı dönecek düşmanla savaşacağız.
    Bunların bizi düşmanın ateşine karşı bizi korumasını bekleyeceğiz.
    Zor, çok ama çok zor.
    Balkan Harbi öncesi gibi, iç cephe paramparça.
    Bunu daha da parçalamak için ülkenin bilinen bütün fay hatları kurcalanıyor.

    Adeta profesyonel bir yıkım ekibi gibi.

    Oraj POYRAZ


    Devlet Bahçeli: Sosyal medyanın kökü kazınmalı.Hem aile yapımız hem toplumsal barışımız hem de dayanışmamız ve yeni neslimizin sağlıklı yetişmesi açısından dikkatli olunması gerekiyor.Bana kalsa yarım saattin içinde sosyal medyanın hepsini kapatırım

  • Bu trenle seyahatin bedeli 800 bin lira…

    Bu trenle seyahatin bedeli 800 bin lira…

    Lüks tutkunları için mükemmel donanımlı trenler sefere hazır. Ancak fiyatlar cep yakıyor. Trenin bilet fiyatları 821 Bin TL ile 1 Milyon 378 Bin TL arasında değişiyor. Az para değil. Parasının hesabını bilmeyenler için ideal.

    İstanbul’dan başlayıp 7 gün sürecek bir yolculuğun ardından Paris’e ulaşacak olan turistik tren Altın Kartal, Avrupa seferine başladı. Ahşap kaplı uyku kabinleri ve dünya mutfaklarından özel yemeklerle yolcularına eşsiz bir deneyim sunan trenin bilet fiyatları 821 Bin TL ile 1 Milyon 378 Bin TL arasında değişiyor.

    Yolcular trene binmeden önce fotoğraf çektirirken, tren görevlileri saksafon eşliğinde karşılamada bulunuyor. Yolcular müzik eşliğinde kompartmanlara alınıyor

    Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu tarafından açıklanan sefer, İstanbul Halkalı İstasyonu’ndan başladı.

    Mayıs ayında düzenlenen ilk iki seferin tamamlanmasının ardından eylül ayının ilk turistik seferi, “İstanbul-Paris 2” adıyla yola çıktı. Cumhuriyet’te yer alan habere göre, Macaristan Ulusal Demiryolu şirketi MAV’a ait Altın Kartal, nostaljik ve lüks bir yolculuk sunuyor. Yolcular trene binmeden önce fotoğraf çektirirken, tren görevlileri saksafon eşliğinde karşılamada bulundu.

    14 vagon ve 52 yolcu kapasiteli Altın Kartal, Halkalı’dan Bulgaristan, Sırbistan, Slovenya ve Avusturya üzerinden Paris’e ulaşacak. Seferin süresi 7 gün olarak planlandı. Yolculuk boyunca trende ahşap kaplı uyku kabinleri, canlı müzikli restoran ve her ülkeye özgü özel yemekler sunulacak.

    Altın Kartal’ın bilet fiyatları 16.900 Euro (yaklaşık 821 Bin TL) ile 28.500 Euro (yaklaşık 1 Milyon 378 Bin TL) arasında değişiyor. Eylül ayında üç, Ekim ve Kasım aylarında ise birer sefer daha planlanıyor.

    Trenler özel işletmelere ait. Hepsi bakımlı ve al benisi olan cinsten. Çok deneyimli personel hizmet veriyor. Yemekler ve yataklar şahane.

    Bakan Uraloğlu, diğer özel tren seferleri hakkında şu bilgileri verdi:

    14 Eylül: “Constellation” treni Kapıkule’den giriş yapacak, 15 Eylül sabahı Halkalı’dan hareket edecek.

    17 Eylül: “Paris-İstanbul 2” treni Türkiye’ye ulaşacak, 18 Eylül’de “Latitudes 1” adıyla dönüş seferine çıkacak.

    20 Ekim: “Latitudes 2” treni Kapıkule’den Türkiye’ye giriş yapacak, 21 Ekim akşamı “Marmara” adıyla hareket edecek.

    1 Kasım: “Balkan Explorer 3” Türkiye’ye ulaşacak, 3 Kasım’da “Chastels of Transilvania” adıyla rotasına devam edecek.

    Seferlere yeni trenlerin de eklenmesi yapılacak. Avrupa turları Paris Büyük istasyonda son bulacak. Aynı Tren İstanbul Halkalı’ya yolcu alarak gelecek.

  • Savaşa Hazır Ol: Kuşatılan Türkiye

    Savaşa Hazır Ol: Kuşatılan Türkiye

    Türkiye, günümüzde sadece sınırlarıyla değil, aynı zamanda stratejik konumuyla da çok boyutlu bir tehdit ve kuşatma ortamıyla karşı karşıyadır. Ege’den Batı Karadeniz’e, Doğu Akdeniz’den Suriye sınırlarına kadar uzanan coğrafi alan, ülkeyi hem enerji hem güvenlik açısından küresel ve bölgesel güçlerin odak noktası hâline getirmektedir. Bu durum, Türkiye’nin hareket alanını daraltırken aynı zamanda stratejik önemini de artırmaktadır (IISS, 2024).

    ABD ve İsrail’in bölgedeki öncelikli çıkarları, Yunanistan, GKRY ve bazı AB ülkeleriyle yürütülen işbirlikleri aracılığıyla Türkiye’nin enerji ve güvenlik politikalarını ciddi şekilde sınırlamaktadır. NATO’nun 5. maddesi, olası bir İsrail saldırısında Türkiye’ye doğrudan güvence sunmayacak; AB ise ABD ve İsrail odaklı dayanışma gösterecektir. Bu bağlamda Türkiye, hem uluslararası platformda hem de sahada kendi savunma ve diplomatik stratejilerini bağımsız olarak geliştirmek zorundadır (Chatham House, 2024).

    Sahada ise ABD ve İsrail destekli ucuz paralı askeri PYD/YPG tehdidi, Türkiye’nin sınır ve iç güvenliği üzerinde sürekli bir baskı oluşturmaktadır. TBMM’deki sözde çözüm masası ve belediyeler operasyonları, BOP stratejisi kapsamında halkın gerçekleri bilinçli şekilde görmesini engelleyen manipülasyon araçları olarak işlev görmektedir. Bu durum, Türkiye’nin askeri ve toplumsal hazırlıklarını ertelemesine ve savunma kapasitesini sınırlamasına yol açmaktadır.

    1. Bölüm: Bölgesel Güvenlik Ortamı ve Türkiye’nin Jeopolitik Konumu

    1.1. Türkiye’nin Stratejik Konumu

    Türkiye, Avrasya’nın kavşak noktasında yer almakta ve kara ile deniz yollarının kritik bir kesişim noktasında bulunmaktadır. Bu konum, ülkeyi enerji hatlarının ve uluslararası ticaret yollarının güvenliği açısından stratejik bir merkez haline getirmektedir. Aynı zamanda Türkiye’nin tarihsel ve kültürel bağları da bölgedeki güvenliğin önemli bir unsuru olarak öne çıkmaktadır (Çiftçi, 2025).

    Stratejik konum, Türkiye’yi hem fırsatlar hem de tehditlerle karşı karşıya bırakmaktadır. Özellikle enerji güvenliği, deniz yetki alanları ve bölgesel istikrar konuları, Türkiye’nin güvenlik stratejilerinin şekillenmesinde belirleyici bir rol oynamaktadır (Bingöl, 2025). Bölgesel ve küresel aktörlerin etkisi, Türkiye’nin manevra alanını sürekli olarak sınırlandırmaktadır.

    Türkiye’nin jeopolitik avantajları, diplomatik ve askeri politikalarının merkezinde yer alırken, dış güçlerin etkisiyle ortaya çıkan baskılar stratejik denge arayışını zorunlu kılmaktadır. ABD ve İsrail’in bölgesel politikaları, Türkiye’nin güvenlik algısını ve stratejik hamlelerini doğrudan etkilemektedir (IISS, 2024).

    1.2. Bölgesel Güvenlik Dinamikleri ve ABD-İsrail Etkisi

    Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’daki güç dengeleri, Türkiye’nin güvenlik stratejilerini doğrudan şekillendirmektedir. ABD’nin bölgedeki üsleri ve silah transferleri ile İsrail’in enerji ve savunma işbirlikleri, Türkiye’nin manevra alanını kısıtlayan başlıca faktörler arasında yer almaktadır (SIPRI, 2024; Morgado, 2025).

    ABD ve İsrail’in Yunanistan ve GKRY ile kurduğu üçlü işbirlikleri, Türkiye’nin deniz ve enerji politikalarını sınırlamakta, diplomatik ve askeri dengelerin yeniden değerlendirilmesini gerektirmektedir. Bu durum, Türkiye’nin stratejik planlamasında esnek ve çok yönlü yaklaşımları zorunlu kılmaktadır (Bingöl, 2025).

    Akademik analizler, ABD ve İsrail kaynaklı etkilerin Türkiye’nin savunma kapasitesi ve enerji güvenliği stratejilerini belirlemede kritik bir rol oynadığını ortaya koymaktadır (Çiftçi, 2025). Bu bağlamda Türkiye, hem NATO çerçevesinde hem de bağımsız politikalar geliştirerek denge kurma ihtiyacı duymaktadır.

    1.3. Enerji ve Deniz Yetki Alanları

    Doğu Akdeniz’deki doğal gaz ve petrol rezervleri, bölge ülkeleri için stratejik bir güç unsuru oluşturmaktadır. Türkiye, deniz yetki alanlarını ve enerji haklarını korumak amacıyla proaktif diplomasi ve askeri planlamayı acilen hayata geçirmelidir (SIPRI, 2024).

    ABD ve İsrail’in bölgedeki enerji projelerine müdahalesi ve stratejik yönlendirmeleri, Türkiye’nin enerji güvenliği politikalarını gözden geçirmesini gerektirmektedir. Bu durum, bölgedeki gerilimi artırmakta ve Türkiye’nin hareket kabiliyetini sınırlandırmaktadır (Morgado, 2025).

    Enerji rekabetinin askeri ve diplomatik boyutlarla birleşmesi, Türkiye’nin stratejik planlamasında enerji konusunun merkezi bir rol oynamasını zorunlu kılmaktadır. Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikaları, bu kapsamda ulusal çıkarları korumaya odaklanmalıdır (Çiftçi, 2025).

    1.4. NATO ve Uluslararası Güvenlik Mekanizmaları

    Türkiye, NATO üyesi olarak ittifakın güneydoğu kanadında kritik bir rol üstlenmektedir. Ancak, ABD’nin bölgesel politikaları ve üs kullanım stratejileri, Türkiye’nin ittifak içindeki stratejik otonomisini sınırlayan önemli faktörlerdir (Bingöl, 2025). Bu durum, Türkiye’nin hem ittifak içi sorumluluklarını yerine getirirken hem de kendi güvenliğini koruma ihtiyacını öne çıkarmaktadır.

    NATO içindeki bu dengesizlik, Türkiye’nin bağımsız dış politika ve savunma stratejilerini geliştirme gerekliliğini artırmaktadır. ABD’nin ve diğer Batılı müttefiklerin bölgesel öncelikleri, Türkiye’nin güvenlik çıkarlarıyla her zaman örtüşmemektedir. Dolayısıyla, Türkiye’nin kendi savunma ve enerji stratejilerini önceliklendirmesi kaçınılmazdır (IISS, 2024).

    Avrupa Birliği ile ilişkilerde yaşanan gerilimler de Türkiye’nin uluslararası güvenlik ve diplomatik manevra alanını etkilemektedir. Bu durum, Türkiye’nin çok yönlü stratejiler geliştirmesini zorunlu kılmakta ve ittifaklarla uyumlu ancak bağımsız hareket etme ihtiyacını pekiştirmektedir (Kirişci, 2022).

    1.5. Stratejik Otonomi ve Tehdit Algısı

    Türkiye’nin stratejik otonomi arayışı, hem Batı ile olan bağlarını sürdürmeyi hem de bölgesel güçlerle dengeli ilişkiler kurmayı hedeflemektedir (Chatham House, 2024). Bu yaklaşım, ülkenin dış politika ve güvenlik alanında bağımsız kararlar alabilmesini mümkün kılmaktadır.

    ABD ve İsrail başta olmak üzere bazı Batılı ülkelerin bölgesel etkileri, Türkiye’nin stratejik özerklik hedefini uygularken karşılaştığı en büyük zorluklardan biridir. Türkiye, askeri, diplomatik ve ekonomik alanlarda kendi kapasitesini güçlendirmeden bu stratejiyi sürdüremez (Bingöl, 2025).

    ABD ve İsrail kaynaklı tehdit algısı, Türkiye’nin uzun vadeli güvenlik planlamasında merkezi bir rol oynamaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin çok yönlü ve bağımsız stratejik planlamayı hayata geçirmesi, ulusal güvenliğini korumanın temel koşulu olarak görülmektedir (Chatham House, 2024).

    1. Bölüm: ABD ve İsrail Kaynaklı Tehditler

    2.1. ABD’nin Bölgesel Güç Politikaları ve Türkiye’ye Etkisi

    ABD, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’de stratejik çıkarlarını korumak amacıyla bölgesel üsler ve silah transferleri üzerinden aktif bir politika yürütmektedir (SIPRI, 2024). İncirlik Üssü başta olmak üzere çeşitli NATO üsleri, ABD’nin operasyonel kapasitesini artırmakta ve bölgesel dengeleri kendi lehine şekillendirmektedir.

    Bu üslerin, günümüzde BOP kapsamında kullanımı ve silah transferleri, Türkiye’nin savunma ve stratejik planlamasında doğrudan bir parametre olarak öne çıkmaktadır. ABD’nin bölgesel operasyonlardaki etkisi, Türkiye’nin hem diplomatik hem de askeri alanlarda hareket kabiliyetini sınırlamaktadır.

    ABD’nin Türkiye’ye yönelik sınır ötesi operasyon ve enerji politikalarını dengeleme amacıyla Yunanistan ve GKRY ile üçlü işbirlikleri geliştirmesi, Türkiye’nin stratejik manevra alanını azaltmaktadır. Bu durum, Türkiye’nin bağımsız güvenlik politikalarını güçlendirme ihtiyacını daha da kritik hale getirmektedir (Bingöl, 2025).

    2.2. İsrail’in Bölgesel Stratejisi

    İsrail, Doğu Akdeniz’de enerji ve savunma alanlarında aktif bir aktör olarak, Yunanistan ve GKRY ile enerji projeleri ve savunma anlaşmaları yürütmektedir (Morgado, 2025). Bu işbirlikleri, Türkiye’nin deniz yetki alanları ve enerji hakları üzerinde doğrudan baskı oluşturmaktadır.

    İsrail’in bölgesel stratejisi, enerji koridorlarını güvence altına almak ve Türkiye’nin politikalarını dengelemek üzerine kuruludur. Silah ve savunma teknolojisi transferleri, İsrail’in caydırıcılık kapasitesini artıran bir araç olarak öne çıkmaktadır (Çiftçi, 2025).

    Bölgede yıllardır İsrail’in ABD destekli projelerle işbirliği yapması, Türkiye’nin stratejik planlamasında önemli bir parametre olarak kabul edilmektedir. Bu durum, Türkiye’nin enerji ve savunma politikalarını çok yönlü ve esnek bir biçimde yeniden yapılandırmasını gerektirmektedir.

    2.3. ABD ve İsrail İşbirliklerinin Türkiye Üzerindeki Etkisi

    ABD ve İsrail’in ortak girişimleri, Türkiye’nin güvenlik stratejilerini yeniden şekillendirmesini zorunlu kılmaktadır (Chatham House, 2024). Bu işbirlikleri, diplomatik baskı ve lojistik üstünlük sağlayarak Türkiye’nin enerji ve savunma planlarını etkilemektedir.

    Bölgede üsler ve silah transferleri yoluyla oluşturulan caydırıcılık, Türkiye’nin hem NATO hem de bağımsız dış politika alanlarında denge kurma ihtiyacını artırmaktadır (SIPRI, 2024). Türkiye’nin savunma planlamasında bu parametreler dikkate alınmadığında riskler ciddi şekilde artmaktadır.

    Enerji projeleri ve savunma işbirlikleri, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki stratejik hareket alanını sınırlayan bir faktör olarak öne çıkmaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin uzun vadeli güvenlik planlamasında ABD ve İsrail işbirliklerini kritik bir parametre olarak değerlendirmesi gerekmektedir.

    2.4. Üsler ve Silah Transferleri

    ABD’nin bölgesel üsleri, özellikle İncirlik Üssü ve GKRY çevresindeki tesisler, stratejik hava ve deniz kapasitesi sağlayarak operasyonel avantaj sunmaktadır (IISS, 2024). Bu üslerin konumu, Türkiye’nin savunma ve müdahale kabiliyetlerini doğrudan etkilemektedir.

    Silah transferleri ve modernizasyon projeleri, ABD yanlısı bölgesel aktörlerin caydırıcılık seviyelerini artırırken, Türkiye’nin askeri planlamasında dikkate alınması gereken önemli bir parametreyi temsil etmektedir. Türkiye, bu gelişmeleri göz ardı edemez ve stratejik planlarını bu gerçeklikler üzerinden yapmalıdır.

    Kurumsal raporlar, söz konusu üslerin ve silah sistemlerinin Türkiye açısından bir tehdit unsuru oluşturduğunu ve savunma stratejilerinin gözden geçirilmesini zorunlu kıldığını göstermektedir. Bu durum, Türkiye’nin askeri kapasitesini hem sahada hem de stratejik planlamada güçlendirmesinin önemini ortaya koymaktadır (Bingöl, 2025).

    2.5. Enerji ve Diplomatik Baskı Mekanizmaları

    ABD ve İsrail, Doğu Akdeniz enerji projeleri üzerinden bölgede diplomatik ve askeri baskı mekanizmaları geliştirmektedir (Chatham House, 2024). Bu girişimler, Türkiye’nin enerji ve deniz yetki alanlarını koruma stratejilerini doğrudan zorlaştırmaktadır.

    Enerji işbirlikleri, askeri ve diplomatik stratejilerle entegre edilerek bölgesel güç dengelerini şekillendirmektedir. Türkiye’nin bu duruma karşı geliştirdiği politikalar, çok yönlü ve esnek stratejik planlama gerektirmektedir.

    Bu bağlamda, enerji ve savunma işbirliklerinin Türkiye’nin güvenlik algısında merkezi bir rol oynadığı ve uzun vadeli stratejik planlamayı etkilediği açıkça görülmektedir. Türkiye, bölgesel enerji ve güvenlik risklerini dikkate alarak alternatif diplomatik ve askeri adımlar geliştirmek zorundadır (SIPRI, 2024).

    1. Bölüm: Avrupa Birliği ve NATO Dinamikleri (ABD-İsrail Öncelikli Perspektif)

    3.1. NATO ve Türkiye’nin Savunma Gerçeği

    Türkiye, NATO’nun güneydoğu kanadında kritik bir müttefik olarak yer almasına rağmen, ittifakın öncelikleri büyük ölçüde ABD ve İsrail’in bölgesel çıkarlarına yöneliktir (IISS, 2024). Bu durum, NATO’nun 5. maddesinin Türkiye için güvence sağlayıp sağlamayacağı konusunda belirsizlik yaratmaktadır.

    ABD’nin patronluğu altındaki NATO, Türkiye’yi doğrudan savunmak yerine bölgesel güç dengelerini kendi lehine korumayı hedeflemektedir. Özellikle İsrail’e yönelik olası bir çatışmada, Türkiye’nin destek alması düşük olasılıktır.

    Dolayısıyla, Türkiye’nin NATO’ya güvenerek savunma planlaması yapması riskli bir stratejidir. Bu nedenle ülkenin kendi bağımsız güvenlik stratejilerini önceliklendirmesi ve ittifak içindeki sorumluluklarını dengeleyerek hareket etmesi kritik bir zorunluluk olarak öne çıkmaktadır (Bingöl, 2025).

    3.2. AB’nin Rolü ve Türkiye’nin İzolasyonu

    Avrupa Birliği, Türkiye’nin bölgesel politikalarını etkileyen önemli bir aktör olsa da, ABD ve İsrail ile dayanışma içinde hareket etme eğilimindedir (European Commission, 2023). Bu eğilim, Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’daki güvenlik pozisyonunu zayıflatmaktadır.

    AB’nin diplomatik ve ekonomik baskıları, Türkiye’nin enerji ve savunma politikalarında kendi inisiyatifini sınırlamaktadır. Özellikle enerji projeleri ve savunma işbirliklerinde AB’nin kararları, ABD ve İsrail’in stratejik hedefleriyle paralel olarak şekillenmektedir.

    Bu bağlamda, Türkiye’nin AB’ye güvenerek uzun vadeli güvenlik planlaması yapması risklidir. Ulusal güvenliğin sağlanabilmesi için Türkiye, bağımsız diplomasi ve savunma stratejilerini önceliklendirmek durumundadır (Kirişci, 2022).

    3.3. Enerji ve Savunma Dengesizliği

    ABD ve İsrail’in Yunanistan ve GKRY ile yürüttüğü enerji ve savunma işbirlikleri, Türkiye’nin stratejik hareket alanını doğrudan kısıtlamaktadır (SIPRI, 2024). Bu durum, Türkiye’nin enerji ve deniz yetki alanlarını koruma kapasitesini sınırlayan bir faktördür.

    NATO ve AB’nin öncelikleri, Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını doğrudan korumaktan ziyade bölgesel güç dengelerini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye yöneliktir. Bu nedenle Türkiye’nin savunma ve enerji politikalarında bağımsız hareket etmesi kaçınılmazdır.

    Bölgedeki mevcut dengesizlik, Türkiye’nin uzun vadeli savunma stratejilerini çok yönlü ve bağımsız planlamasını zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda, Türkiye’nin hem diplomatik hem de askeri kapasitesini güçlendirmesi kritik bir stratejik gerekliliktir (Chatham House, 2024).

    3.4. Stratejik Özerklik İhtiyacı

    Türkiye’nin stratejik özerklik arayışı, NATO ve AB’nin ABD-İsrail öncelikli politikaları altında giderek kritik bir hale gelmiştir (Bingöl, 2025). Bu özerklik, Türkiye’nin ittifak sorumluluklarını yerine getirirken kendi ulusal güvenlik çıkarlarını önceliklendirmesini mümkün kılar.

    Enerji, savunma ve diplomasi alanlarında çok yönlü politikalar geliştirmek, Türkiye’nin hayatta kalması ve bölgesel caydırıcılığını artırması açısından zorunludur. ABD ve İsrail’in çıkarları öncelikli olduğunda, Türkiye her zaman yalnız bırakılabilir ve bu durum stratejik özerkliği hayati kılmaktadır.

    Bu perspektif, Türkiye’nin uzun vadeli güvenlik planlamasında merkezi bir role sahiptir. Stratejik özerkliğin sağlanması, hem askeri hem diplomatik alanda karar alma özgürlüğünü artırır ve dış baskılara karşı dayanıklılığı güçlendirir (Chatham House, 2024).

    3.5. Türkiye’nin Savunma ve Diplomasi Stratejileri

    NATO ve AB’nin Türkiye’yi doğrudan savunmayacağı gerçeği, ülkenin savunma ve diplomasi stratejilerini yeniden şekillendirmesini zorunlu kılmaktadır (Bingöl, 2025). Türkiye, bu bağlamda bağımsız askeri kapasitesini güçlendirirken, diplomatik manevra alanını genişletmelidir.

    ABD ve İsrail’in bölgedeki öncelikleri, Türkiye’nin enerji ve güvenlik politikalarını sürekli baskı altında tutmaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin kendi güvenlik planlarını bağımsız ve çok boyutlu yürütmesi hayati önem taşır.

    Türkiye’nin çok yönlü ve bağımsız güvenlik stratejisi geliştirmesi, yalnızca askeri değil diplomatik alanda da etkinliği artırır. Bu strateji sayesinde, ülke hem bölgesel tehditlere karşı daha dirençli hale gelir hem de alternatif ittifaklarla güvenliğini destekler (Chatham House, 2024; IISS, 2024).

    1. Bölüm: Suriye Krizi, ABD ve İsrail’in ucuz paralı askeri PYD/YPG ve Hibrit Tehditler

    4.1. Suriye Krizinin Türkiye’ye Etkisi

    Suriye iç savaşı, Türkiye’nin sınır güvenliğini doğrudan etkileyen en kritik faktörlerden biridir (Bingöl, 2025). Bölgedeki istikrarsızlık, Türkiye’nin güvenlik stratejilerini yeniden gözden geçirmesini zorunlu kılmaktadır.

    ABD ve İsrail destekli politikalar, Türkiye’nin bölgesel hareket alanını sınırlandırmaktadır. Bu durum, Türkiye’nin hem diplomatik hem de askeri planlamasında dikkatle ele alınması gereken bir parametre oluşturmaktadır.

    Suriye’nin parçalanması, ucuz paralı asker PYD/YPG’nin sahadaki aktif rolünü artırmış ve Türkiye’nin güney sınırlarında sürekli bir tehdit unsuru yaratmıştır. Bu hibrit tehditler karşısında Türkiye’nin çok yönlü stratejiler geliştirmesi kritik önemdedir (Chatham House, 2024).

    4.2. ABD ve İsrail’in Ucuz Paralı Asker PYD/YPG’nin Hibrit Tehdit Rolü

    PYD/YPG, ABD ve İsrail’in stratejik çıkarları doğrultusunda sahada kullanılmaktadır (SIPRI, 2024). Bu yapı, Türkiye’ye maliyetli ve uzun süreli zorluklar yaratan bir hibrit tehdit unsuru olarak öne çıkmaktadır.

    Hibrit tehditlerin temel özelliği, doğrudan devletler arası savaş olmadan, yerel aktörler üzerinden güvenlik dengelerini etkilemesidir. PYD/YPG bu stratejinin sahadaki aracı olarak Türkiye’nin sınır ve iç güvenliğini sürekli tehdit etmektedir.

    Türkiye’nin bu tür hibrit tehditlere karşı istihbarat, güvenlik ve askeri kapasitesini güçlendirmesi gerekmektedir. PYD/YPG’nin ucuz paralı asker rolü, Türkiye’nin diplomatik ve askeri planlamasında merkezi bir parametre hâline gelmiştir.

    4.3. ABD ve İsrail’in PYD/YPG Stratejisi

    ABD ve İsrail, PYD/YPG’yi stratejik bir araç olarak kullanarak Türkiye’nin Suriye’deki müdahalelerini sınırlamayı amaçlamaktadır (Morgado, 2025). Bu durum, Türkiye’nin savunma planlamasında önemli bir risk oluşturur.

    PYD/YPG’nin sahadaki varlığı, hem sınır güvenliği hem de iç güvenlik açısından Türkiye’yi sürekli alarm durumunda bırakmaktadır. Bu hibrit tehdit, klasik savaş yöntemlerinin ötesinde bir güvenlik yaklaşımı gerektirmektedir.

    Ucuz paralı asker PYD/YPG’nin ABD ve İsrail’in bölgesel stratejilerinin ayrılmaz bir parçası olduğu göz önüne alındığında, Türkiye’nin bağımsız güvenlik politikalarını güçlendirmesi kaçınılmazdır.

    4.4. Türkiye’nin Savunma ve Güvenlik Stratejileri

    Türkiye, Suriye’deki kriz ve ABD-İsrail destekli PYD/YPG tehdidini dikkate alarak savunma ve güvenlik stratejilerini yeniden yapılandırmak zorundadır (IISS, 2024). Bu stratejik yeniden yapılanma, hem sınır ötesi operasyonları hem de iç güvenlik önlemlerini kapsamalıdır.

    Savunma kapasitesinin artırılması, özellikle sınır bölgelerindeki askeri varlığın güçlendirilmesi ve kritik altyapının korunması açısından hayati önem taşır. Türkiye’nin, hibrit tehditlere karşı hızlı ve etkili bir müdahale kabiliyeti geliştirmesi gerekmektedir.

    Stratejik özerklik, Türkiye’nin hayatta kalması için temel bir koşul olarak öne çıkar. Hem diplomatik hem de askeri planlamada bağımsız hareket edebilmek, ABD ve İsrail’in bölgesel önceliklerinin Türkiye’nin güvenliğini sınırlamasını önleyecektir (SIPRI, 2024).

    4.5. Hibrit Tehditlerin Geleceği ve Türkiye

    PYD/YPG’nin ucuz paralı asker rolü, bölgesel güçlerin uzun vadeli stratejilerinin bir parçası olmaya devam edecektir (Chatham House, 2024). Türkiye, bu tehdit karşısında sürekli hazırlıklı olmalı ve hem diplomatik hem askeri kapasitesini güçlendirmelidir.

    ABD ve İsrail’in bölgedeki öncelikleri, Türkiye’nin güvenliğini doğrudan tehdit etmektedir. Bu durum, Türkiye’nin savunma planlamasında sürekli güncellemeler ve çok boyutlu senaryo çalışmaları yapılmasını gerektirir.

    Bu bağlamda, Türkiye’nin kendi savunma ve güvenlik stratejilerini bağımsız olarak yürütmesi, bölgesel tehditlere karşı etkin bir caydırıcılık oluşturmanın temelini teşkil eder.

    1. Bölüm: TBMM Çözüm Masası, Belediyeler Operasyonu ve BOP Perspektifi

    5.1. Sözde Çözüm Masasının Amacı

    TBMM’de kurulan “Çözüm Masası”, halk nezdinde barış, kardeşlik ve dayanışma mesajları veriyor gibi görünse de, derinlemesine analizler bu yapının BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) stratejisi kapsamında Türkiye’yi yönlendirme ve oyalama amacı taşıdığını göstermektedir (Tanchum, 2015).

    Bu mekanizma, Türkiye’de gündemi manipüle ederek halkın gerçek tehditleri görmesini engeller. Özellikle ABD ve İsrail’in sahadaki ucuz paralı asker PYD/YPG tehdidini göz ardı eden bir algı oluşturur.

    Sözde “Çözüm Masası”, BOP stratejisinin Türkiye ayağında kritik bir rol oynar. Halkın savaşa hazırlık ve güvenlik bilinci bu yapı aracılığıyla sistematik olarak sınırlandırılmaktadır.

    5.2. Belediyeler Operasyonu ve Gündem Değişikliği

    Belediyeler operasyonları, resmi açıklamalara göre güvenlik ve hukuki gerekçelere dayanıyor olsa da, BOP perspektifine göre Türkiye’nin gündemini değiştirmek için kullanılan bir araçtır (Chatham House, 2024).

    Bu operasyonlar, halkın ucuz paralı asker PYD/YPG tehdidi ve ABD-İsrail’in bölgesel stratejilerini fark etmesini engelleyen bir manipülasyon mekanizması işlevi görmektedir.

    Dolayısıyla operasyonlar, Türkiye’nin gerçek güvenlik sorunları yerine gündemi değiştiren taktikler olarak yorumlanabilir. Bu durum, halkın bilinçlenmesini ve stratejik hazırlık kapasitesini doğrudan etkiler.

    5.3. BOP ve Türkiye’nin Güvenlik Açığı

    BOP çerçevesinde TBMM’deki çözüm masası ve belediyeler operasyonları, Türkiye’nin güvenlik algısını zayıflatmak amacıyla kullanılmaktadır (Bingöl, 2025). Bu strateji, halkı sahadaki tehditlerden uzaklaştırarak ülkeyi savunmasız bırakmayı hedefler.

    İktidar, muhalefet ve BOP’un diğer bileşenleri, halkın gerçekleri görmesini engelleyerek Türkiye’yi bölgesel tehditlere karşı korumasız bırakmaktadır.

    Bu manipülasyonlar, Türkiye’nin enerji, savunma ve sınır güvenliği politikalarını doğrudan etkiler. Halkın bilinçlendirilmesi, bu güvenlik açıklarını azaltmanın temel yollarından biridir.

    5.4. Halkın Bilinçlendirilmesi Gerekliliği

    Türkiye’nin, ABD ve İsrail’in sahadaki ucuz paralı askeri PYD/YPG tehdidine karşı hayatta kalabilmesi için halkın bilinçlendirilmesi elzemdir (Chatham House, 2024).

    TBMM’deki “Çözüm Masası” ve belediyeler operasyonları, halkın güvenlik ve savaş hazırlığı farkındalığını azaltan manipülasyon araçları olarak işlev görmektedir. Bu nedenle halk, yalnızca resmi ve manipüle edilmiş mesajlarla yönlendirilmek yerine, gerçek tehditler ve Türkiye’nin savunma kapasitesi konusunda bilgilendirilmelidir.

    Bilinçlendirme süreci, Türkiye’nin savunma ve stratejik hazırlıklarını güçlendirecek temel adımların başında gelir. Güncel siyasi ve güvenlik verileri, halkın stratejik farkındalığının artırılmasının, BOP ve ucuz paralı asker PYD/YPG tehditlerine karşı direnç oluşturmak açısından kritik olduğunu ortaya koymaktadır.

    5.5. Stratejik Öneriler ve Alternatif Politikalar

    Türkiye Cumhuriyeti devleti, TBMM’deki sözde “Çözüm Masası” ve belediyeler operasyonlarının manipülatif etkilerini dikkate alarak, alternatif stratejiler geliştirmelidir (SIPRI, 2024).

    Bu stratejiler arasında bağımsız güvenlik planlaması, ulusal savunma kapasitesinin güçlendirilmesi ve halkın bilinçlendirilmesi öncelikli olmalıdır. Aynı zamanda alternatif ittifaklar ve bölgesel işbirlikleri, Türkiye’nin sahadaki ucuz paralı asker PYD/YPG tehdidine karşı caydırıcılık mekanizmaları oluşturacak şekilde hayata geçirilmelidir.

    Kurumsal raporlar, bu önlemlerin hızlı uygulanmaması durumunda Türkiye’nin bölgesel savaş riskine karşı savunmasız kalacağını ve yalnız bırakılma ihtimalinin artacağını vurgulamaktadır. Dolayısıyla halkın stratejik farkındalığının artırılması ve alternatif ittifakların devreye alınması acil bir gerekliliktir.

    1. Bölüm: Yeni Stratejik Müttefiklik ve İç Cephe Güçlendirme

    6.1. Bölgesel Tehditler ve Türkiye’nin Stratejik Durumu

    Türkiye, ABD-İsrail ve bazı AB üyelerinin Batı Karadeniz, Ege, Doğu Akdeniz’den Suriye sınırlarına kadar uzanan kuşatma senaryosu ve sahadaki ucuz paralı asker PYD/YPG tehdidi ile karşı karşıyadır (Bingöl, 2025).

    Özellikle ABD ve İsrail odaklı BOP stratejileri, TBMM’deki sözde çözüm masası ve belediyeler operasyonlarıyla birleştiğinde, Türkiye’nin hazırlıksız kalma riskini artırmaktadır. Bu durum, ülkenin savunma ve diplomatik planlamasında kritik bir parametre olarak değerlendirilmektedir.

    NATO’nun 5. maddesinin olası İsrail saldırılarında devreye girmeyeceği ve AB’nin ABD-İsrail odaklı dayanışmasının Türkiye’ye güvence vermeyeceği gerçeği, stratejik savunma planlarını yeniden gözden geçirmeyi zorunlu kılmaktadır (Chatham House, 2024). Türkiye, bu bağlamda hem askeri hem diplomatik hem de toplumsal alanlarda önlem almalıdır.

    6.2. Yeni Stratejik Müttefiklik Protokollerinin Gerekliliği

    Türkiye’nin güvenliğini sağlamak için BRICS, ŞİÖ, Rusya, Çin, Hindistan, Türk Cumhuriyetleri, Pakistan, Endonezya, Güney Afrika, Nijerya, Meksika, Malezya, Mısır, Körfez ülkeleri, İran ve Kuzey Kore ile hızla stratejik ittifak protokolleri imzalaması gerekmektedir (SIPRI, 2024).

    Bu ittifaklar, Türkiye’nin diplomatik manevra alanını genişletir, enerji ve ekonomik güvenliği artırır ve ABD-İsrail odaklı tehditlere karşı caydırıcılık sağlar. Aynı zamanda sahadaki ucuz paralı asker PYD/YPG tehdidine karşı işbirliği mekanizmaları geliştirmek için de bir temel oluşturur.

    Kurumsal raporlar, bu protokollerin hızlı uygulanmaması durumunda Türkiye’nin bölgesel savaş riskine karşı savunmasız kalacağını ve yalnız bırakılma ihtimalinin artacağını göstermektedir. Bu nedenle hızlı hareket etmek hayati önem taşımaktadır.

    6.3. Alternatif İttifakların Stratejik Katkıları

    BRICS ve ŞİÖ üyeleriyle yapılacak işbirlikleri, Türkiye’nin askeri, ekonomik ve diplomatik alanlarda denge sağlayacak güçlü bir platform oluşturur (Chatham House, 2024).

    Özellikle Rusya, Çin ve Hindistan ile enerji ve savunma işbirlikleri, sahadaki risklere karşı caydırıcılık mekanizması yaratır. Bu ittifaklar, Türkiye’nin bölgesel krizler sırasında stratejik dayanıklılığını artırır ve diplomatik esnekliğini güçlendirir.

    Orta ve Güney Asya ülkeleri, Endonezya, Malezya ve Körfez ülkeleri ile yapılacak ekonomik ve lojistik işbirlikleri, ABD ve İsrail ve onların ucuz paralı askeri PYD/YPG’nin sahadaki etkisini sınırlamak açısından kritik önemdedir. Akademik çalışmalar, alternatif ittifakların askeri, diplomatik ve ekonomik güvenlik açısından Türkiye için zorunlu olduğunu göstermektedir.

    6.4. İç Cephe Güçlendirme: Halk ve Sivil Savunma

    Türkiye’nin iç cephesi, askeri hazırlıklarla sınırlı kalmayıp halkın bilinçlendirilmesi ve sivil savunma mekanizmalarının güçlendirilmesiyle desteklenmelidir (SIPRI, 2024).

    Seferberlik tatbikatları, halkın kriz senaryolarına hazırlığını artırır ve ABD, İsrail ve onların sahadaki ucuz paralı askeri PYD/YPG tehdidine karşı ulusal dayanıklılığı güçlendirir. Yerel yönetimler ve kritik altyapı birimleri, halkın katılımını sağlayacak şekilde koordineli çalışmalıdır.

    Acil durum planları, erken uyarı sistemleri ve kriz iletişimi entegre edilmelidir. Bu yaklaşım, TBMM’deki sözde çözüm masası ve belediyeler operasyonları gibi BOP odaklı manipülasyonların etkisini azaltır ve Türkiye’nin stratejik özerkliğini güçlendirir.

    6.5. Hızla Uygulanması Gereken Stratejik Adımlar
    1. Türkiye, BRICS, ŞİÖ, Rusya, Çin, Hindistan, Pakistan, Endonezya, Brezilya, Türk Cumhuriyetleri, Güney Afrika Cumhuriyeti , Malezya, Meksika, Mısır, Körfez ülkeleri, İran ve Kuzey Kore ile stratejik müttefiklik protokollerini acilen imzalamalıdır.
    2. Hızlı savaş tatbikatları, seferberlik tatbikatları ve sivil savunma hazırlıkları düzenli ve koordineli şekilde uygulanmalıdır.
    3. Halkın bilinçlendirilmesi ve acil durum katılımı sağlanmalı, kritik altyapı ve yerel yönetimlerin koordinasyonu güçlendirilmelidir.
    4. TBMM’deki sözde çözüm masası ve belediyeler operasyonlarının manipülatif yönleri halkla paylaşılmalı, gerçek tehditler ve hazırlık gerekliliği açıkça duyurulmalıdır.
    5. Alternatif ittifak protokolleri ve iç cephe güçlendirme planları, akademik ve kurumsal raporlar ışığında sürekli güncellenmelidir (Chatham House, 2024; SIPRI, 2024; Bingöl, 2025).

    1. Bölüm: Türkiye’nin Savunma Hazırlıkları, Alternatif İttifaklar ve Öneriler

    7.1. Savunma Hazırlıklarının Önemi

    Türkiye, ABD ve İsrail’in önceliklerini esas alan bölgesel politikalar karşısında, NATO ve AB’den güvence bekleyemeyeceğini bilerek kendi savunma kapasitesini güçlendirmek zorundadır (IISS, 2024).

    Bu durum, özellikle emperyalistlerin ucuz paralı askeri PYD/YPG tehdidine karşı sınır ve iç güvenliğin korunmasını zorunlu kılmaktadır. Savunma hazırlıkları, sadece askeri kapasiteyle sınırlı olmayıp, sivil savunma, istihbarat ve kriz yönetimi mekanizmalarını da kapsar.

    Türkiye’nin halkını ve kurumlarını savaş hazırlığı konusunda bilgilendirmesi, stratejik özerkliğin temel koşullarından biridir. Kurumsal raporlar, bu hazırlıkları ertelemenin, Türkiye’nin güvenliğini ciddi şekilde riske atacağını göstermektedir (SIPRI, 2024).

    7.2. Alternatif İttifaklar ve Bölgesel İşbirlikleri

    Türkiye’nin savunma ve güvenlik politikalarında alternatif ittifaklar hayati öneme sahiptir. ŞİÖ, Rusya, Çin, Hindistan, Bangladeş, Güney Afrika Cumhuriyeti , Brezilya, Endonezya, Körfez Ülkeleri, Meksika, Türk Cumhuriyetleri ve Malezya gibi çok taraflı işbirlikleri, ABD ve İsrail odaklı tehditlere karşı bir denge mekanizması oluşturabilir (Chatham House, 2024).

    Bu işbirlikleri, Türkiye’nin diplomatik ve stratejik manevra alanını genişleterek, ABD ve İsrail ve onların sahadaki ucuz paralı askeri PYD/YPG ve bölgesel baskılara karşı avantaj sağlar. Ayrıca enerji, lojistik ve istihbarat alanlarında da Türkiye’nin güvenliğini güçlendirir.

    Günümüzdeki güvenlik ortamı, Türkiye’nin bu tür alternatif ittifakları hızlı ve koordineli bir şekilde hayata geçirmesini zorunlu kılmaktadır. Bu adımlar, bölgesel krizler karşısında Türkiye’nin dayanıklılığını artırır.

    7.3. Halkın Bilinçlendirilmesi ve Stratejik Hazırlık

    Türkiye’nin güvenlik stratejisinin en kritik unsurlarından biri, halkın bilinçlendirilmesidir. TBMM’deki sözde çözüm masası ve belediyeler operasyonları, halkın gerçek tehditleri görmesini engelleyen manipülasyonlar olarak işlev görmektedir (Bingöl, 2025).

    Ucuz paralı asker PYD/YPG tehdidi sürekli göz önünde tutulmalı, halkın savunma ve savaş hazırlığı konusunda bilgilendirilmesi sağlanmalıdır. Sığınaklar, acil durum planları ve eğitimler, bu hazırlığın somut araçlarıdır.

    Halkın farkındalığını artırmak, Türkiye’nin emperyalist, siyonist ve ucuz paralı asker PYD/YPG odaklı tehditlere karşı direnç oluşturmasını sağlar. Bu, stratejik özerklik ve ulusal güvenliğin temel koşullarından biridir (Chatham House, 2024).

    7.4. Stratejik Savunma ve Askeri Modernizasyon

    Türkiye, ucuz paralı asker PYD/YPG ve ABD-İsrail odaklı tehditlere karşı savunma stratejisini güncellemelidir. Askeri modernizasyon, kritik altyapıların korunması ve caydırıcılık kapasitesinin artırılması hayati önem taşır (SIPRI, 2024).

    Modernizasyon süreci, yalnızca teknolojik yatırımları değil, aynı zamanda eğitim, taktik ve lojistik planlamayı da kapsamalıdır. Bu şekilde Türkiye, hem saha hem de stratejik düzeyde hazır olur.

    Savunma stratejisi, bağımsız ve çok boyutlu olmalıdır. Bu adımlar atılmadan, Türkiye’nin bölgesel tehditler karşısında etkin bir şekilde karşılık vermesi mümkün değildir.

    7.5. Öneriler ve Eylem Planı
    1. Türkiye, alternatif ittifak ve bölgesel işbirliklerini hızla hayata geçirmeli; ŞİÖ, Rusya, Çin, Hindistan ve diğer dost ülkelerle stratejik anlaşmalar yapmalıdır.
    2. Savunma hazırlıkları, askeri modernizasyon, sınır güvenliği, acil durum planları ve halkın bilinçlendirilmesiyle bütünleşik şekilde yürütülmelidir.
    3. Halk, emperyalistler, siyonistler ve ucuz paralı asker PYD/YPG tehdidi ve BOP odaklı manipülasyonlar konusunda sürekli bilgilendirilmelidir. TBMM’deki sözde çözüm masası ve belediyeler operasyonlarının gerçek amacı halka açıklanmalıdır.
    4. İstihbarat ve güvenlik birimleri, hem iç hem dış tehditlere karşı koordineli şekilde çalışmalı ve alternatif senaryolar geliştirmelidir.
    5. Akademik, kurumsal ve uluslararası raporlar temel alınarak, Türkiye’nin savunma ve diplomasi politikaları sürekli güncellenmelidir (Chatham House, 2024; SIPRI, 2024; Bingöl, 2025).

    1. Bölüm: Türkiye’nin Hızlı Savaş Hazırlıkları, Seferberlik ve Sivil Savunma

    8.1. Hızlı Askeri Tatbikatların Önemi

    Türkiye, ABD ve İsrail’in öncelikli çıkarlarına dayanan bölgesel tehditler karşısında hızla savaşa hazırlık tatbikatları gerçekleştirmek zorundadır (IISS, 2024).

    Bu tatbikatlar, ABD, İsrail, GKRY, Yunanistan ve ucuz paralı asker PYD/YPG ve diğer hibrit tehditlere karşı caydırıcılığı artıran kritik bir araçtır. Hızlı tatbikatlar, sahadaki askeri birimlerin koordinasyonunu güçlendirir ve stratejik noktalardaki hazırlığı test eder.

    Ayrıca olası tehdit senaryolarına hızlı adaptasyonu sağlar. Kurumsal raporlar, hızlı ve gerçekçi tatbikatların Türkiye’nin hem operasyonel hem de stratejik düzeyde hazır olmasını sağladığını göstermektedir.

    8.2. Sivil Savunma ve Halkın Seferberliği

    Sadece askeri tatbikatlar değil, sivil savunma ve halkın katılımıyla yapılan seferberlik tatbikatları da hayati önem taşır (Chatham House, 2024).

    Bu tatbikatlar, Türkiye’nin kritik altyapılarını koruma, kriz yönetimi ve acil durum planlarını test etme açısından vazgeçilmezdir. Halkın bilinçlendirilmesi ve aktif katılımı, ulusal direnç mekanizmasını güçlendirir.

    Seferberlik tatbikatları, Türkiye’nin stratejik özerkliğinin somut bir göstergesidir. Türkiye’nin her seviyede halkı sürece dahil etmesi, olası BOP manipülasyonlarının etkisini azaltır.

    8.3. Seferberlik Tatbikatlarının Planlanması

    Seferberlik tatbikatları, askeri birimlerin yanı sıra sivil kurumları da kapsayacak şekilde planlanmalıdır (SIPRI, 2024).

    Bu tatbikatlar sırasında kritik altyapının korunması, sınır güvenliği ve acil durum koordinasyonu test edilmelidir. Ayrıca halkın bilinçlendirilmesi, uyarı ve yönlendirme mekanizmalarının uygulanması sağlanmalıdır.

    Senaryo tabanlı ve gerçekçi planlama, Türkiye’nin ABD, İsrail, GKRY, Yunanistan ve ucuz paralı asker PYD/YPG tehditlerine karşı etkin müdahale kapasitesini artırır.

    8.4. Tatbikatların Stratejik ve Toplumsal Etkisi

    Hızlı savaş ve seferberlik tatbikatları, askeri hazır olma seviyesini artırmakla kalmaz, halkın güvenlik farkındalığını ve ulusal bilinç düzeyini de yükseltir (Bingöl, 2025).

    Tatbikatlar, ABD , İsrail ve onların ucuz paralı askeri PYD/YPG ve BOP odaklı manipülasyonların olası etkilerini sınırlamak için stratejik bir araçtır. Türkiye, sadece askeri değil, toplumsal ve diplomatik alanlarda da hazırlıklı olmalıdır.

    Var olan veriler, bu tatbikatların Türkiye’nin kriz ve savaş senaryolarına hızlı adapte olmasını sağladığını ve halkın bilinçlenmesini artırarak ulusal dayanıklılığı güçlendirdiğini göstermektedir.

    8.5. Öneriler ve Eylem Planı
    1. Türkiye, hızla savaşa hazırlık tatbikatlarını artırmalı; askeri birimler ve sivil savunma kurumları koordineli şekilde çalışmalıdır.
    2. Halkın bilinçlendirilmesi ve seferberlik tatbikatlarına aktif katılımı sağlanmalıdır; kritik altyapı ve sınır güvenliği test edilmelidir.
    3. Tatbikatlar, ucuz paralı asker PYD/YPG ve BOP odaklı tehdit senaryolarını kapsayacak şekilde gerçekçi ve çok boyutlu planlanmalıdır.
    4. Akademik, kurumsal ve uluslararası raporlar temel alınarak tatbikatların düzenli olarak güncellenmesi ve halkın bilgilendirilmesi sağlanmalıdır.
    5. Bu önlemler, Türkiye’nin stratejik özerkliğini güçlendirecek ve olası bölgesel çatışmalara karşı caydırıcılığı artıracaktır (Chatham House, 2024; SIPRI, 2024; Bingöl, 2025).

    Sonuç

    Türkiye’nin güncel güvenlik ve jeopolitik durumu, yalnızca askeri güçle sınırlı kalmayıp, diplomatik girişimler ve toplumsal hazırlıklarla bütünleşik bir strateji gerektirmektedir. ABD, İsrail, bazı AB üyesi ülkeler ve onların sahadaki ucuz paralı asker PYD/YPG tehdidi, BOP manipülasyonları ve bölgesel kuşatma, Türkiye’nin savunma ve güvenlik kapasitesini doğrudan test etmektedir.

    Bu durum, Türkiye’nin hem askeri hem diplomatik hem de toplumsal alanda hızlı ve etkin önlemler almasını zorunlu kılmaktadır. Sadece NATO veya AB’ye güvenmek yeterli değildir; bağımsız ve çok boyutlu bir güvenlik yaklaşımı hayati önem taşır.

    Kurumsal ve akademik raporlar, Türkiye’nin mevcut tehdit ortamında zaman kaybetmeden stratejik hazırlık yapmasının kritik olduğunu göstermektedir. Savunma, diplomasi ve toplumsal bilinçlendirme süreçleri, entegre bir şekilde yürütülmelidir (Chatham House, 2024; SIPRI, 2024; Bingöl, 2025).

    Türkiye’nin BRICS, ŞİÖ, Rusya, Çin, Hindistan, Brezilya, Türk Cumhuriyetleri, Meksika, Güney Afrika Cumhuriyeti, Endonezya, Malezya, Mısır, Körfez ülkeleri, İran ve Kuzey Kore gibi ülkelerle yeni stratejik müttefiklik protokollerini hızla imzalaması zorunludur. Bu adım, Türkiye’nin diplomatik manevra alanını genişletecek, enerji ve ekonomik güvenliği güçlendirecek ve ABD-İsrail odaklı tehditlere karşı caydırıcılık sağlayacaktır.

    Alternatif ittifaklar, Türkiye’nin sahadaki ve uluslararası alandaki stratejik esnekliğini artıracaktır. Aynı zamanda sahadaki ucuz paralı asker PYD/YPG tehdidine karşı işbirliği mekanizmaları geliştirmek için sağlam bir temel oluşturacaktır.

    Akademik veriler, bu protokollerin uygulanmaması durumunda Türkiye’nin bölgesel savaş riskine karşı savunmasız kalacağını ve yalnız bırakılma ihtimalinin artacağını göstermektedir (SIPRI, 2024). Bu nedenle stratejik ittifakların hızla hayata geçirilmesi hayati önem taşır.

    Türkiye ayrıca hızla savaşa hazırlık tatbikatları düzenlemeli, sivil savunma mekanizmalarını güçlendirmeli ve halkın seferberlik tatbikatlarına aktif katılımını sağlamalıdır. Bu önlemler, ABD, İsrail, GKRY, Yunanistan ve ucuz paralı asker PYD/YPG ile BOP manipülasyonlarına karşı hem askeri hem toplumsal hazırlığı artırır.

    Halkın bilinçlendirilmesi, ulusal dayanıklılığın artırılması ve stratejik özerkliğin korunması açısından kritik bir unsurdur. TBMM’deki sözde çözüm masası ve belediyeler operasyonlarının manipülatif yönleri açıkça halkla paylaşılmalıdır.

    Sonuç olarak, Türkiye’nin entegre, çok boyutlu ve bağımsız güvenlik stratejisi geliştirmesi artık kaçınılmazdır. Bu adımlar atılmadığı takdirde, bölgesel savaş ve tehditler karşısında ülkenin güvenliği ciddi şekilde tehlikeye girecektir (Chatham House, 2024; SIPRI, 2024; Bingöl, 2025).

    Kaynakça
    • Tanchum, M. (2015). The Republic of Cyprus, Israel, and Turkey in the Eastern Mediterranean: Strategic Implications. Friedrich-Ebert-Stiftung. https://library.fes.de/pdf-files/bueros/zypern/12481.pdf
    • Kirişci, K. (2022). Turkey and the European Union: Security and Policy Dynamics. Brookings Institution. https://www.brookings.edu/research/turkey-and-the-eu-security-policy
    • European Commission. (2023). Turkey and the European Union: Relations and Strategy. https://ec.europa.eu/neighbourhood-enlargement/countries/detailed-country-information/turkey_en
    • Chatham House. (2024). Eastern Mediterranean Security and Energy Strategies. Chatham House Research Papers. https://www.chathamhouse.org/publication/eastern-mediterranean-security
    • SIPRI. (2024). Arms Transfers and Military Balance in the Eastern Mediterranean. Stockholm International Peace Research Institute. https://www.sipri.org/research/armaments-transfers
    • IISS. (2024). NATO and Eastern Mediterranean Security Balance. International Institute for Strategic Studies. https://www.iiss.org/publications
    • Bingöl, O. (2025). Hybrid War and Its Strategic Implications to Turkey. ResearchGate. https://www.researchgate.net/publication/322531458_Hybrid_War_and_Its_Strategic_Implications_to_Turkey
    • Morgado, N. (2025). Geopolitical Continuity? An Analysis of the Turkish Straits. Taylor & Francis Online. https://www.tandfonline.com/doi/full/10.1080/14683857.2025.2515731
    • Çiftçi, H. (2025). The New Geopolitical Environment of Turkey. ResearchGate. https://www.researchgate.net/publication/291294178_The_New_Geopolitical_Environment_of_Turkey

  • Mustafa Kemal’in başkanlığında 4 Eylül 1919 başlayan Sivas Kongresi

    Mustafa Kemal’in başkanlığında 4 Eylül 1919 başlayan Sivas Kongresi

    Sivas Lisesi’nde 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında yapılmıştı.Kuvayi Milliye Destanında (2. Bap) Nazım Hikmet, Sivas Kongresini şöyle betimler:

    4 Eylül 919’da toplandı Sivas Kongresi,
    ve 8 Eylül’de
    Kongrede bu sefer
    yine ortaya çıktı Amerikan mandası.
    Ak koyunla kara koyunun
    geçitte belli olduğu günlerdi o günler.
    Ve İstanbul’dan gelen bazı zevat,
    sapsarı yılgınlıklarıyla beraber
    ve ihanetleriyle birlikte
    bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler.
    Ve Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve Türk milletinden çok
    işbu Mister Bravn’a güveniyorlardı.
    Bu zevata :
    ‘İstiklalimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!’
    denildi.
    Fakat ayak diredi efendiler :
    ‘Mandanın, istiklali ihlal etmiyeceği muhakkak iken,’
    dediler,
    ‘Herhalde bir müzaherete muhtacız diyorum ben,’
    dediler,
    ‘Hem zaten,’
    dediler,
    ‘birbirine mani şeyler değildir
    istiklal ile manda.
    (…)
    bin dereden su getirdi İstanbul’dan gelen zevat. 
    Sıvas, mandayı kabul etmedi fakat, 
    «Hey gidi deli gönlüm,» 
    dedi, 
    «Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm, 
    ya İSTİKLAL, ya ölüm!»
     
    dedi.

    ***

    SİVAS KONGRESİ’E TIBBIYELİ HİKMETİN(*) TAM BAĞIMSIZLIK İSTEMİ VE KUSTAFA KEMAL’İNYANITI DAMGA VURMUŞTU:

    Tıbiyeli Hikmet delegelere:

    Beyler; 

    -Delegesi bulunduğum Türk gençliği beni buraya bağımsızlık yolundaki çalışmalara katılmak üzere gönderdiler.

    -Mandayı kabul edemeyiz. Eğer manda fikrini kabul edecek olanlar varsa bunları şiddetle reddeder ve kınarız. -Eğer manda fikrini kabul ederseniz sizleri hain ilan ederiz “der. 

    Heyecanla konuşmasını tamamlar ve Mustafa Kemal ‘e dönerek aynı çoşku ve kararlılıkla ; 

    – Paşam siz de manda fikrini kabul ederseniz sizi de reddederiz.

    – Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı olarak değil vatan batırıcısı olarak adlandırır ve lanetleriz.” der.

    Mustafa Kemal :

    – Evlat içiniz rahat olsun . Biz azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz.

    -Manda da yok, himayede yok.

    -Parolamız tektir ve değişmez : Ya istiklal ya ölüm..”  der.

    Tıbbiyeli gencin onurlu duruşunu  çok beğenen  Mustafa Kemal delegelere dönerek,

    ” Beyler gördününüz mü, muhtaç olunan  kudret  gençliğin asil kanında zaten mevcut” deyip  sonra Tıbbiyeli Hikmet ‘i alnından  öper ve ” Gençler , vatanın bütün umut ve geleceği size , genç kuşakların  anlayış ve  enerjisine bağlanmıştır ” der. 

     SİVAS KONGRESİ KARARLARI

    1-Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, ayrılamaz.

    2-Her türlü işgal ve müdahaleye karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir.

    3- İstanbul Hükümeti, dışarıdan gelecek bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.

    4-Kuvayı Milliye’yi tek kuvvet tanımak ve ulusal iradeyi hakim kılmak esastır.

     5-Manda ve himaye kabul olunamaz.

     6-Aynı gaye ile milli vicdandan doğan cemiyetler Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilmiştir.

    7-Milletimiz çağdaş amaçların büyüklüğüne inanır; teknik, sınai, iktisadi durumumuzu ve ihtiyacımızı takdir eder.

    8-Kutsal amacı takip ve genel teşkilatı idare için kongre tarafından Heyet-i Temsiliye (Temsil Heyeti) beş üye seçilir. 

    9-Mustafa Kemal de başkanlığına getirilmiştir.

    ***

     *Kongre sonunda “…ya başaramazsanız?” diye soran Amerikalı gazeteciye Mustafa Kemal Paşa:

    -Bir ulus varlığını ve bağımsızlığını sağlamak için, düşünce sınırlarınıaşan girişimler ve fedakârlıklarda bulunduktan sonra başarılı olur.

    .- ‘Başarılı olmazsa’ demek, o ulusun ölmüş olacağına karar vermek demektir.” diye yanıt verir.

    * İstanbul Hükümeti, bu kongreyi “meşru olmayan bir isyan” olarak değerlendirmişti.

    * Damat Ferit “Anadolu hareketleri, Birinci Dünya Savaşı’nda terfi etmiş bir kaç subayın işidir. Bu hareketler, alevi sönmüş bir saman ateşinden başka bir şey değildir” diyordu.

     * Mustafa Kemal’in buna yanıtı Damat Ferit Hükümeti görevden çekilene kadar İstanbul ile her türlü telgraf ve posta haberleşme ve ulaştırmasını kesmek olmuştu.

    * Sonrasında da Damat Ferit Hükümeti düşecektir.

    * Ortaya çıkan otorite boşluğunu, Anadolu’da valilik, kaymakamlık gibi sivil ve askeri yönetimleri Heyet-i Temsiliye’ye bağlayarak değerlendirilir.

    * Böylece Kongre ile ulusal dava için mücadele eden cemiyetler birleştirildiği gibi sivil ve askeri makamlar da ulusal mücadele cephesine katılmış olur.

     Sivas Kongresi’nin 106. yıl dönümünde (4-11 Eylül 1919) canını, kanını ve emeğini yurdu için feda edip ebediyete intikal etmiş başta Gazi M. Kemal Atatürk olmak üzere şehit,gazi emektarları saygıyla anıyorum.11.9.2025 P.be

     (*) Tıbbiyeli Hikmet:1901 yılında Balıkesir’in Savaştepe bucağında (O zamanki adı Giresun -daha eski Kiresun) doğmuştur. Posta-Telgraf memurlarından Hakkı Bey’in oğludur. Hikmet Kongreye katıldığında, İstanbul’da 1919 yılında Askeri Tıp Okulu’nda okumaktadır. İkinci Dünya Savaşı yıllarının ağır koşullarda vazife yaparken kaza neticesi hastalanıp hayatını kaybeder. İkinci kez Şark Hizmetine gittiğinde vereme yakalanır. Yakacık Sanatoryumunda tedavi görse de bu kurtulamaz ve 1945 yılında ölür.

    MEŞHUR TIBBİYELİLER:

     Dr. İbrahim Temo, Diyarbekirli Dr. İshak Sukûti, Dr. Akil Muhtar, Dr. Nazım, Dr. BahattinŞakir, Dr. Yenişehirli Ethem, Dr. Übeydullah Efendi, Dr. Tunali Hilmi, Dr.Abdullah Cevdet, Dr. Rüsuhi Dikmen, Dr. Adnan Adıvar,  Dr. Şerafettin Mağmumi Bey, Dr. Refik Saydam,Dr. Reşit Galip, Dr. Tevfik Rüştü Aras, Dr. Şefik Hüsnü…

    Bu isimler 1908yılında Meşrutiyet’i, 1920 yılından sonra da Cumhuriyet’i getirdi

    (BU YAZI DERLEMEDİR)

  • Bir Ekonomide Sefalet Endeksi Nedir?

    Bir Ekonomide Sefalet Endeksi Nedir?

    Bir ekonomide “işsizlik” ve “enflasyon,” ülke ekonomilerinin karşılaştığı en büyük sorunlardandır. Enflasyon ve işsizlik oranlarının oluşturduğu göstergeye Sefalet Endeksi” denir.  Endeks, enflasyon ve işsizlik oranının aynı anda yükselmesinin yanı sıra, işsizlik ve enflasyon oranından  sadece birinin artmasından da kaynaklanabilir. Teknolojik gelişme ve atıl durumda olan kapasitenin kullanılmaya başlanması enflasyon oranını azaltırken, işsizlik oranını değiştirmeyebilir. Teknolojik gelişme ve atıl kapasitenin kullanılmaya başlanması sonucunda üretim artar.

    Üretiminin artması, enflasyonu azaltırken,  teknolojik gelişme  işgücü verimliliğini artırdığı için  işsizlik  sorunu ortaya çıkar. Sefalet endeksindeki değişim, işsizlik oranındaki değişimden de kaynaklanabilir. İhracat odaklı büyüme modelini kullanan  ülkede ihracat için gereken ham madde, ara malı ve yatırım mallarının  yeterli olmaması, bu malların ithal edilmesine yol açarak  ihracatla birlikte ithalatta  artışa   yol açar.

    İthalat ve ihracatta oluşan artış işgücü talebini  artırır. İşgücü talebindeki   artış, işsizlik oranını  düşürür. İhracatın artmasıyla   ekonomik büyümede   yükselme olan  ülkelerde enflasyon oranı, ekonomik büyümeden sınırlı oranda etkilenebilir. Döviz kurundaki artış, ithalattaki fiyatları artırıp, üretim maliyetlerini  olumsuz etkileyerek   enflasyonu tetikler.

    Sefalet Endeksi; 1960’lı yıllarda Amerikalı iktisatçı Arthur Okun tarafından geliştirilmiş olup, enflasyon ile işsizlik oranının toplamını  açıklar. Enflasyonun artması yaşam maliyetini artırırken, işsizliğin artması  kazanç sağlayamayan insan sayısını arttığı   için  sefalette yol açar. Bu endeks, 1999 yılında Nobel Ödüllü  ABD’li iktisatçı Robert Barro tarafından yeniden düzenlenip formülü değiştirilmiştir.

    Borro, enflasyon oranı ve işsizlik oranına uzun vadeli tahvil faizi ile büyüme oranını da eklemiştir.  Böylece Barro Sefalet Endeksi (Barro Misery Indeks: BMI) ismini alan endeks şöyledir: BMI = (Enflasyon Oranı + İşsizlik Oranı + Faiz Oranı) – Büyüme Oranı.  Ekonomi büyümüş ise,  oranın düşmesi gerekir.  Büyüme oranının pozitif olması sefaleti düşürür.  Büyüme oranı negatif ise, bu oranın da toplamaya eklenmesi gerekir. Negatif büyüme, sefalet artışına yol açar. Burada faiz oranı, uzun vadeli tahvil faizi olup,  Türkiye açısından  geçerli olan 10 yıllık Devlet Tahvilinin faizidir.

    Sefalet Endeksi, ABD ekonomisi dikkate alınarak hazırlanmış ve  yakın tarihe kadar  sadece ABD ekonomisine uygulanmıştır. 2000’li yılların sonlarında John Hopkins Üniversitesi’nden  Steve Hanke, Robert Barro’nın BMI ismiyle geliştirdiği Endeksi  değiştirerek başka bir sefalet endeksi oluşturmuştur. Hanke’nin endeksinde olan ilk 3 bileşen (enflasyon, işsizlik ve faiz oranlarının toplamı) değişmeyip aynı kalmış, sadece son bileşen değiştirilmiştir.  Hanke geliştirdiği son endekste bu 3 bileşenin toplamından kişi başına düşen GSYİH’deki yıllık değişim oranını çıkartmıştır.  Sefalet endeksini artıran bileşenler;  işsizlik ve enflasyon oranı ile  faiz oranlarındaki artıştır.

    Türkiye ekonomisi, dış finansmana fazlasıyla bağımlı ülke ekonomileri arasındadır. Bu durumda dövizde oluşacak dalgalanmalar,   ekonomiyi  etkiler. Döviz kurunun yükselmesi, enflasyon oranını  artırır. Bu durumda endeksteki enflasyon oranını düşürmenin yolu  TL’nin değerinin düşmesini önlemektir. Bunun  yolu; risk yaratıcı, yabancı yatırımcıyı tedirgin eden hamlelerden kaçınmaktır. Bu şartın sağlanmasıyla kurlar ve dolayısıyla enflasyon dengede tutulabilir. Enflasyon dengede tutulursa,  faizlerde  düşüş  olabilir.  İşsizlik oranını düşürmek, büyümenin daha fazla istihdam oluşturabileceği alanlara yöneltilmesinden geçer. Bir ekonomide sefalet endeksini artıran bileşenler, işsizlik ve  enflasyon ile  faiz oranlarındaki artıştır.  Bu 3 kalem ekonomiyi olumsuz yönde etkiler.

    Türkiye ekonomisi, dış finansmana bağımlı ülke ekonomileri arasındadır.  Bu durumda  dövizde oluşacak dalgalanmalar Türkiye’yi  etkiler. Döviz kurunun yükselmesi ya da  Türk lirasının değerinin düşmesi, enflasyonu  artırır.  Bu durumda endeksteki enflasyon oranını düşürmenin yolu, Türk lirasının değerinin düşmesini önlemektir.  

    Bunun en önemli yolu ise;  risk yaratıcı, yabancı yatırımcıyı tedirgin eden hamlelerden kaçınmaktır. Bu şartın sağlanmasıyla kurlar ve  enflasyon dengede tutulabilir. Enflasyon dengede tutulursa, faizlerde düşüş  sağlanabilir. Endeksteki bir diğer kalem olan işsizlik oranını düşürmek, büyümenin daha fazla istihdam oluşturabileceği alanlara yöneltilmesinden geçer. Bu da, Türkiye’de inşaat yatırımından daha çok sanayi yatırımına yönelmeyi gerektirir.

  • Hızlı kilo kaybı mı sağlıklı kilo kaybı mı?..

    Hızlı kilo kaybı mı sağlıklı kilo kaybı mı?..

    Hızlı kilo kaybı vadeden bazı tedaviler, sosyal medyada daha görünür hâle geliyor. Fakat kilo düşerken, tartının gösteremediği bir konu var, o da kas kaybı! Peki, sosyal medyada rağbet edilen bu gibi iğneler gerçekten kas kaybına yol açıyor mu? Son yayımlanan çalışmalar ışığında bu sorulara cevap arıyoruz.

    Son yıllarda kilo yönetiminde yepyeni bir dönem başladığından bahsetmek mümkün. Öyle ki semaglutide ve benzeri GLP-1 agonistleri artık sadece diyabet hastalarının değil, kilo vermek isteyen çok sayıda bireyin de radarında. Hızlı kilo kaybı vadeden bu tedaviler, özellikle sosyal medyada daha görünür hâle geliyor. Fakat sayılar düşerken, tartının bize söylemediği bir şey daha var, o da kas kaybı.

    Kilo vermek her zaman yağ yakmak anlamına gelmiyor. Bu noktada kas kütlesinin korunması, hem sağlıklı yaş alma hem metabolizma hızı hem de genel yaşam kalitesi açısından büyük önem taşıyor. Peki, bu gibi iğneler gerçekten kas kaybına yol açıyor mu? Son yayımlanan çalışmalar ışığında bu sorulara bir kez daha cevap arayalım.

    Semaglutide gibi GLP-1 reseptör agonistleri iştahı baskılayarak, yemekten sonra kan şekerini dengeleyerek ve sindirimi yavaşlatarak kilo kaybını tetikliyor. Başlangıçta tip-2 diyabet tedavisi için geliştirilen bu iğneler, zamanla obezite yönetiminde de yaygın şekilde kullanılmaya başlandı.

    Virginia Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada, popüler GLP-1 ilaçlarının birçok insanın kilo vermesine yardımcı olduğunu, ancak bu ilaçların uzun vadeli sağlık için gerekli olan kalp ve akciğer fonksiyonlarında önemli bir iyileşme sağlamadığı konusunda uyarıyor.

    Araştırmacılar, hızlı kilo vermenin gizli dezavantajlarından kaçınmak için tedavinin egzersiz ve protein alımı ile mutlaka birleştirilmesini öneriyor. Çalışmaya göre GLP-1 ilaçları bireylerin yağ kaybetmesine yardımcı olsa da bu durum yağsız kütlenin kaybıyla birlikte gelir ve bu kütlenin yüzde 40 ila yüzde 50’sini kaslar oluşturur. Aslında kaybedilen yağsız kütle, kaybedilen toplam kilonun yüzde 25-40’ını oluştururken, yaşa bağlı yağsız kütle kaybı her 10 yılda yalnızca yüzde 8’dir. Aynı zamanda bu iğnelerin uzun vadede pankreatit, safra kesesi, böbrek rahatsızlıkları gibi riskler oluşturabileceğine dair araştırmalar var.

    Sarkopeni adı verilen kas kütlesi kaybı, gücü ve fonksiyonundaki kayıplar genellikle yaş almayla ilişkilendirilse de hızlı kilo kaybı da benzer sonuçlar doğurabiliyor. Yeterli protein alımı veya direnç egzersizi yapılmadığında, kas kaybı hızlanabiliyor. Bu durum ‘skinny fat’ olarak da bilinir, yani vücut ağırlığı düşük olsa bile metabolik ve fizyolojik fonksiyonlar bozulabilir, basit bir deyimle hem yağlı hem zayıf olabilirsiniz. Semaglutide gibi GLP-1 agonistleriyle kilo verirken kas kaybını önlemenin en etkili yollarından biri, yeterli ve dengeli protein alımıdır.

    Günlük protein ihtiyacı kişiye göre değişse de genellikle kilo başına 1.2-1.5 gram arası protein alımı önerilir. Bu sayede vücut yağ kaybederken kas kaybetmemeye teşvik edilir. Ayrıca protein, tokluk hissini artırarak da iştah yönetimine yardımcı olur. Direnç egzersizleri yani ağırlık ya da vücut ağırlığıyla yapılan antrenmanlar, kas kütlesinin korunması açısından kritik öneme sahip. Araştırmada haftada en az 2-3 gün bu tür egzersizlerin düzenli olarak yapılmasının, kas kaybını önemli ölçüde azaltılabileceği belirtiliyor. Kalori dengesi de göz ardı edilmemeli. Çok düşük kalorili diyetler, hızlı kilo kaybına yol açarken kasların da enerji kaynağı olarak kullanılmasına neden olabilir. Bu nedenle kilo verme sürecinde enerji alımının kişinin ihtiyaçlarına uygun planlanması gerektiğinin altını çizmek istiyorum.

    Semaglutide gibi GLP-1 agonisti ilaçlarla hızlı kilo kaybı yaşayan bireylerde, yüz bölgesinde belirgin bir hacim kaybı görülebiliyor. Özellikle yanaklar, çene hattı ve göz çevresinde sarkma, incelme ya da ‘çökmüş’ bir görünüm ortaya çıkabiliyor. Bu durum sadece estetik bir kaygı değil, kas ve kolajen kaybının bir göstergesi olarak da değerlendirilmeli. Bir beslenme uzmanı olarak altını çizmek istediğim en önemli nokta şu ki, kilo kaybı başlı başına bir başarı değil, nasıl kaybettiğimiz çok daha önemli. Kas kütlesi ve kolajen dokusunu korumadan verilen kilolar, uzun vadede hem sağlığı hem de görünümü olumsuz etkileyebilir. Özellikle protein yetersizliği, düşük kalori alımı ve hareketsizlik bu süreci hızlandırabiliyor.

    Hızlı sonuçlar her zaman kalıcı ya da sağlıklı olmayabilir. Kilo yönetimi süreci bir yarış değil, bedenin dengesini koruyarak, içten dışa sağlıklı ve sürdürülebilir adımlarla ilerlenmeli. Ve hatırlayın, sağlıklı görünmek sadece rakamlarla değil, hücresel düzeydeki dengeyle ilgilidir. Gıda okuryazarlığında olduğu gibi ilaç okuryazarlığı da gerek. Her bireye özel durumlar değerlendirilmeden, genel kabul edilmiş normlara göre yaklaşmak yanlış olabilir.

    GLP-1, bağırsaklarda üretilen bir hormondur ve bağırsak mikrobiyotası bu üretimde çok önemli bir rol oynar. Prebiyotik lifler ve fermente gıdalar, GLP-1 salımını destekleyen kısa zincirli yağ asitlerinin (SCFA) oluşumunu artırır. Kefir, soğan, sarımsak, filizlendirilmiş fermente baklagiller gibi alternatifleri beslenme planınızdan eksik etmeyin. Zeytinyağı, avokado, ceviz, badem, keten tohumu gibi tekli doymamış yağ asitleri ile de destekleyebilirsiniz. Tarçın, yeşil çay, matcha, avokado, zerdeçal, kırmızı üzüm, biberiye gibi antioksidan kapasitesi yüksek alternatifler de destekleyiciler arasında örnek verilebilir. Ayrıca yavaş yemek, kaliteli uyku, düzenli egzersiz gibi yaşam tarzı alışkanlıkları da hormonun doğal salımını olumlu etkiler. GLP-1 düzeyini doğal yollarla artırmak, hem metabolik dengeyi korumak hem de tokluk sinyalini destekleyerek daha sürdürülebilir bir beslenme düzeni oluşturmak için çok kıymetlidir.

  • Çorlu’nun Yerel ve Ulusal Karar Mekanizmalarını Simgeleyen Aktörler

    Çorlu’nun Yerel ve Ulusal Karar Mekanizmalarını Simgeleyen Aktörler

    Son haftalarda incelediğim resmi ilanlar, dernek tutanakları ve kamuya açık protokol fotoğrafları, belirli kişi ve kurumların yıllar boyunca farklı pozisyonlarda tekrar tekrar belirdiğini ortaya koyuyor. Önceki yazılarımda Çorlu’nun görünmez ağını tarif etmiştim. Şimdi, resmi kayıtlarda sıkça karşılaşılan bazı aktörlerin kamusal rollerine bakarak sorularımızı derinleştirme zamanı…

    Bir önceki yazımda, Çorlu’daki görünmez ağın ipuçlarını paylaşmıştım. Bu kez, yalnızca yerel değil, ulusal ölçekle kesişen kamuya açık bazı profillere ve görev geçmişlerine bakarak elimizdeki kayıtların bize neler söylediğini adım adım inceleyeceğiz.

    • Çorlu Belediye Meclisi ve Tekirdağ Büyükşehir Meclisi’nin son yıllardaki tutanakları, aynı kişilerin farklı dönemlerde kritik komisyonlarda görev aldığını gösteriyor.
    • TBMM kayıtları ise Tekirdağ milletvekilleri ile yerel yöneticiler arasındaki düzenli temasları, tarih ve karar düzeyinde ortaya koyuyor.

    Dolayısıyla Çorlu’nun karar mekanizmalarındaki katmanlar artık yalnızca söylenti değil; resmi kayıtlarla izlenebilir bir gerçek. Bu bölümde odaklandığım noktalar, kamuya mal olmuş isimlerin doğrudan görevleri üzerinden görülebilen bağlantılar.

    Bu çerçevede kamusal izleri takip ettiğimizde meclis ve protokol kayıtlarında dikkat çeken isimleri kadraja alıp göz atmak partiler üstü yerel uzlaşmaların hangi alanlarda ortaya çıktığı ve kesiştiği konusuna bir ışık tutacaktır.

    Yerel Yönetim Cephesinde: İbrahim Turgut Bolat

    Çorlu Belediyesi Başkan Yardımcısı İbrahim Turgut Bolat, 2006’dan itibaren imar mevzuatı ve coğrafi bilgi sistemi projelerinde edindiği deneyimiyle bugün kentin karar süreçlerinde kilit bir figür. 1975 Adana doğumlu, İstanbul Teknik Üniversitesi Harita Mühendisliği mezunu Bolat, Bayındırlık ve İskan müdürlüklerinden Tekirdağ İl Özel İdaresi’ne, oradan da Büyükşehir Belediyesi’ne uzanan bir kariyere sahip. Büyükşehir statüsüyle birlikte imar, harita ve parselasyon uygulamalarında sorumluluk üstlendi ve bugün Çorlu Belediyesi’nde arşiv, bilgi işlem, emlak-istimlak, imar-şehircilik, plan-proje ve yapı kontrol gibi birimleri yönetiyor. 15 Mart 2024 tarihli Çorlu Belediye Meclisi tutanağı, Bolat’ın katıldığı oturumda imar planı revizyonuna imza attığını kaydediyor. Bu kayıtlar, kentin imar ve planlama kararlarında belirleyici rol oynayan bir bürokratik devamlılığı ortaya koyuyor.

    Yerel Siyasetin Ekonomik Kavşağı: Ateş Akdere

    Yerel siyasetin bir diğer görünür aktörü, AK Parti grubundan meclis üyesi Ateş Akdere. Meclis üyeleri yasa gereği belediyenin imar ve planlama kararlarında oy hakkına sahip; ayrıca encümen ve ihtisas komisyonlarında görev alabilirler. Bu yetkiler, özellikle imar planı değişiklikleri, yatırım izinleri ve bütçe oylamaları gibi alanlarda yerel iş dünyası ile belediye yönetimi arasında bir köprü işlevi görür. Akdere’nin bugüne kadarki meclis kararlarındaki rolü de kamuya açık tutanaklar ve encümen raporları üzerinden izlenebilir. Hangi toplantılara katıldığı ve hangi kararlara destek verdiği kayıt altına alındığından, yerel yönetimle iş dünyası arasındaki bağlantısını merak edenler için somut ve denetlenebilir bir referans noktası sunacaktır.

    Ulusal Siyaset Bağlantısı: Prof. Dr. Mustafa Şentop

    Çorlu’daki yerel kararların gölgesinde ulusal siyasetin de izleri var ve bu kesişim noktalarından biri Prof. Dr. Mustafa Şentop. Tekirdağ doğumlu Şentop’un TBMM Başkanlığı’na uzanan kariyeri, ilin yalnızca yerel değil, Ankara’daki güç dengelerindeki temsilini de gözler önüne seriyor. 2011’den itibaren dört dönem milletvekilliği yapan Şentop, 24-26. Dönem’de İstanbul, 27. Dönem’de Tekirdağ milletvekili olarak görev aldı. Anayasa Komisyonu Başkanlığı ve TBMM Başkanvekilliği’nin ardından 2019’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 29’uncu Başkanı seçildi. Marmara Üniversitesi’ndeki akademik kariyeri, 2012–2015 yılları arasındaki AK Parti Genel Başkan Yardımcılığı ve Meclis’teki anayasa çalışmalarındaki etkin rolü, Tekirdağ’ın Ankara’daki yasama süreçlerindeki görünürlüğünü güçlendirdi.

    Bu ulusal temsil hattı, yerelde Çorlu Belediyesi Başkan Yardımcısı İbrahim Turgut Bolat ve meclis üyesi Ateş Akdere’nin imar ve yatırım süreçlerinde oynadığı rollerle doğal olarak kesişiyor. 12 Temmuz 2023 tarihli TBMM Genel Kurul tutanağı, Şentop’un Tekirdağ altyapı ve yatırım projelerine dair konuşmasını kaydederken, aynı projelerle bağlantılı olarak Bolat ve Akdere’nin belediye meclisinde aldığı kararlar resmi kayıtlarda yer alıyor. Bu belgeler, yerel ile ulusalın, farklı görev alanlarında görünür hale gelen partiler üstü bir etkileşim hattını nasıl oluşturduğunu ortaya koyuyor.

    Neden Önemli?

    Bu üç kamu profili; ikisi yerel yönetimin teknik damarlarında, diğeri ülke siyasetinin en üst kademesinde, Tekirdağ ve özelde Çorlu’nun yerelden ulusala uzanan bir etkileşim hattına sahip olduğunu gösteriyor.

    Buradaki mesele herhangi bir gizli anlaşma değil; tam tersine, resmi ve belgelenebilir kariyer yollarının nasıl bir ortak zemin oluşturduğunu anlamak. Yerel imar kararları ile ulusal yasama süreçlerinin birbirinden bağımsız gibi görünen ama aynı coğrafyada buluşan bu temsil noktaları, Çorlu’yu yalnızca “bir ilçe” olmaktan çıkarıyor.

    Cevap Bekleyen Sorular

    Tüm bu çerçevede peşine düşebileceğimiz sorular açık:

    • Hangi projelerde farklı parti temsilcileri birlikte oy kullandı?
    • Hangi ihaleler, kamu-özel iş birlikleri aynı iş çevrelerine yöneldi?
    • Milletvekillerinin bu süreçlerle ilgili resmi görüşmeleri arşivlerde nasıl kayıtlı?

    Bu soruların cevabı, herkesin erişebileceği belediye meclisi kararları, ihale ilanları ve dernek faaliyet raporlarında saklı. Yeter ki bu satır aralarını okumaya cesaret edelim… Dolayısıyla Çorlu’nun gündemini şekillendiren ağın nasıl örüldüğünü görmek için abartılı iddialara değil, belgelerin sessiz ama ısrarlı tanıklığına bakmak gerekiyor. Bu yazı, o tanıklığın kapısını aralıyor; belgelerin gösterdiği yolları sabırla izlemek bundan sonraki adım olacak.

  • İpini Siyonistlere kaptırmamış ülkeler

    İpini Siyonistlere kaptırmamış ülkeler

    Hollanda, İsrail’in yarışmaya katılması durumunda 2026 Eurovision’a katılmayacağını açıkladı.

    İsrail’in katılmasına izin verildiği takdirde çekileceğini açıklayan ülkeler:

    • Slovenya

    • İspanya

    • İzlanda

    • İrlanda

    • Hollanda

  • En korktuğu senaryo başına gelir

    En korktuğu senaryo başına gelir

    Bunlar aslında Türkiye için uyarılar hatta tehditler.
    İsrail’li emekli albayların, sözde stratejistlerin tehtikar açıklamaları gibi.
    Ciddiye almak lazım.
    Yalnızca askeri önlemler değil.
    Diplomasi, zaman kazandırıcı stratejiler, caydırıcılık, NATO içinde ve dışındaki müttefiklerimizle safları sıkılaştırmak, İsrail’i yalnızlaştırıcı, derdini, kaygısını, meşgalesini artıracak politikalar düşünmek lazım.

    Oraj POYRAZ


    Johns Hopkins Üniversitesi Profesörü Taşpınar:

    Türkiye, bir gece ansızın gelebilirim tehditlerine devam ederse, Suriye’de o en korktuğu senaryo başına gelir

    — Türkiye, geçmişte yaptığı gibi bu sefer de Suriye’ye girer mi? Bu ABD ile ilişkileri çok gerer. Artık içerideki çözüm sürecinden ne kaldıysa onu da bitirir.

    Johns Hopkins Üniversitesi Uluslararası Araştırmalar Profesörü Ömer Taşpınar, Medyascope’a konuştu.

    — Türkiye’nin bence asıl büyük hayal kırıklığı, Şara’nın gelmesiyle Suriye’de bir şekilde Kürt meselesini halledebileceğini zannetmesiydi. Fakat halletmek değil, şu anda içinden çıkılmaz bir yere geldi.

    — Amerika Suriye‘den çıkmıyor SDG’ye desteği devam ediyor. Federasyon formülü giderek güçleniyor. Amerika’nın desteklemeye başladığı bir formül bu. Tom Barrack’ı da aşan bir mesele. Federasyon dışında Suriye’yi bir arada tutmak imkansız hale gidiyor.

    — Türkiye, eğer Kürtlerle savaşırsa savaşı kaybetme ihtimali olan bir HTŞ ve Şara olduğunun farkında.

    — Türkiye, tehditlerine devam ederse, o en korktukları senaryo başına gelir. İsrail’in Kürtlere destek vermesi gerçekleşir. Şu anda Kürtler İsrail’den askeri destek almıyor. Sadece lobi olarak destek var.

    — Doha saldırısı ardından Hamas’ın liderlerine ev açar mı? Bunu yaptığı anda Amerika ile ilişkilerinde çok daha sorunlu bir döneme girer.

    — Beyaz Saray’dan davet bekleyen, Trump’la iyi geçinmek isteyen bir Erdoğan bunu yapmaz.

    https://twitter.com/i/status/1966474769626186094