Blog

  • “Türkler gastronomi konusunda çok yetenekli…”

    “Türkler gastronomi konusunda çok yetenekli…”

    Gastronomi turizminin yaygınlaşması Türk aşçılarının yeteneklerini ortaya çıkardı. “Türler gastronomi konusunda çok yetenekli” diyen uzmanlar Anadolu kültürünü de övdü. Anadolu yemek kültürünün üstün değerde olduğu da aynı açıklamada yer aldı.

    Çok kısa zaman diliminde Türk şefleri en çok aranan şefler olarak öne çıkabilirler. Türk şeflerin yetenekleri övgü alıyor.

    Eğitim konusunda Türk şeflerin yerinde gördükleri ve uygulamaları takip ediliyor. Şeflerin iyi eğitim almış olmaları da iyi not olarak değerlendiriliyor. Bolu Mengen’de açılan kurslarda iyi eğitimden geçirilen Türk şeflere şimdiden yurt dışından teklifler gelmeye başladı.

    Türkiye’nin saygın mekanlarından Divan Kuruçeşme’nin Executive Chef’i Ayhan Aydın, misyonu ve Türk aşçıları hakkında önemli açıklamalarda bulundu.

    Türklerin gastronomi alanında çok yetenekli olduğunu belirten Aydın, kendilerine sunulan koşullar ve eğitim fırsatlarını iyi değerlendiren aşçıların ekonomik dünyaya açılabileceğini ve Türkiye’yi bu alanda başarıyla temsil edilebileceğini söyledi. 

    Gastronomi giderek yaygınlaşıyor. Tatile çıkacak olanlar önce gidecekleri ülkelerin gastronomide hangi noktada olduğunu tespit ediyor. Tatil ile gastronomiyi bütünleştiriyorlar. Türk yemekleri büyük beğeni alıyor.

    Yaptığı Türk aşçı ve şeflerin çok yetenekli olduğunu gösteren Aydın. “Eğer doğru yetiştirilirlerse 20 yıl sonra Türk şefleri dünyanın en çok aranan şefleri olacak” dedi.

    Türk aşçılara fırsat bildirimi diyen Aydın bu konuda şunları söyledi:

    “Evet, aşçılarımız çok yetenekli ama tek başına yetenek yeterli değil. Öğrenmeye açık ve sürekli yeni arayışlar içinde olmak gerekiyor. Onlara iyi bir fırsat verir, Türk aşçılar çok daha iyi noktalara da gelecek. Son yıllarda Türk aşçıları dünyanın farklı yerlerinde bulunabiliriz. Bu gurur veren bir durum. Bu sektörde yoğun iş temposu ve talepler işimize bir sanat olarak bakamıyoruz. Genel anlamda aşçılara yüklenen ciddi bir iş yükü var ve bu yük yerinde oldukça yıpratıyor. Bu durumda yapılan işe sanat gözüyle görmek yerine, pratik ve hızlı çözümler bulmak zorunda kalıyoruz. Divan Kuruçeşme’de ise sanat eseri göz yapmak için bir sanat olarak bakamıyoruz. Modelleri ortaya koymanız gerekiyor. Ar-ge tarafında sık sık güncelleme ekibi ile birlikte nasıl sürdürülebilir hale getirilebilecek konularını görüşüyoruz. Biz Divan Kuruçeşme’de iyi bir ekibe ve bize olanak sunan, bizi anlayan yöneticilere sahibiz”

    Aşçılık, teorik bilgiler yanı sıra pratik eğitimin de büyük önem taşıyan bir sanat olduğunu belirten Ayhan Aydın, sözlerini şöyle noktaladı:

    “Ne kadar çok teorik bilgi sahibi olun, mutfakta doğru doğrama tekniklerini uygulamaz, doğru pişirme tekniklerini bilmez ve doğru kombinlemeyi beceremezseniz yönetmek mümkün değildir. Bunun için teorik bilgileri, uygulama becerisiyle bir gerekli. Gastronomi ve mutfak becerilerinin daha çok uygulama alma dersleri olduğunu düşünüyorum. Hazırlıklı olmalarını sağlıyor. İşte onlara bu fırsat da veriliyor durumdayız.”

  • Yapay zeka hayatımıza girdi…

    Yapay zeka hayatımıza girdi…

    Artık yapay zekasız adım atamaz olduk. Yapay zeka hayatımıza girdi. Tatil programlarını bile yapay zekaya hazırlatanlar var. Rapora göre seyahat planlamasında yapay zeka kullanan Britanyalıların sayısı önemli ölçüde artarken, seyahat profesyonelleri aracılığıyla yapılan tatil rezervasyonlarında hafif bir düşüş yaşanıyor.

    İlgililer yapay zekanın sadece turizmde kullanılmadığını diğer bütün sektörlerde aynı sistemin geçerli olduğunu söylüyor. Kısacası şu: Yapay zeka tamamen hayatımıza girdi. Artık onsuz adım atmıyoruz.

    Özellikle genç yetişkinler arasında yapay zekâ kullanımı hızla artıyor: Tatil ilhamı için gençlerin yaklaşık %20’si AI araçlarını kullandı. Ancak bu kullanım yaş gruplarına göre büyük farklılıklar gösteriyor: 55 yaş üstü bireylerde bu oran %3’ün altında kaldı.

    İngiliz Seyahat Acentaları Birliği ABTA’nın 2025–2026 Tatil Alışkanlıkları Raporu’nun önemli bölümünü yayınlamıştık.  Raporun seyahat planlamasında yapay zekâ kullanımı bölümü ise, son dönemde yayınladığımız çok sayıda eğilim raporunu da doğrular nitelikte.

    Rapora göre, tatilcilerin %34’ü bir seyahat profesyoneli aracılığıyla rezervasyon yaptı – bu oran geçen yıla göre %10’dan fazla düşüş anlamına geliyor.

    Bu veriler, ABTA’nın İspanya’da düzenlenen kongresinde paylaşıldı.

    Ekonomik belirsizliklere rağmen, katılımcıların %87’si geçen yıl en az bir kez tatile çıktığını belirtti.

    ABTA CEO’su Mark Tanzer, şu açıklamayı yaptı:

    “Sektörümüz için esas zorluk, yapay zekânın potansiyelinden yararlanırken aynı zamanda seyahat acentelerinin sunduğu kişisel dokunuş ve uzmanlığın değerini korumak ve bunu öne çıkarmaktır.”

    Tanzer ayrıca, AI kullanımındaki artışın yalnızca seyahat sektörüne özgü olmadığını, modern çağın tüm sektörlerinde benzer bir dönüşüm yaşandığını belirtti. Geçtiğimiz yıl yapılan bir ankete göre, tatil planlamasında yapay zekâ kullanımı bir yılda iki katına çıkmış durumda.”

    Turistin parasını çalmışlar.

    İstanbul’un Fatih ilçesinde, turistleri ağına düşüren hırsızlar, bozdurulmak istenen paraları kontrol ediyormuş gibi yaparak ‘tırnakçılık’ yöntemiyle çaldı. İran uyruklu 1’i kadın 3 şüpheli kısa sürede yakalanırken, hırsızlık anları güvenlik kamerasına yansıdı.

    Olay, 1 Ekim Çarşamba günü Fatih ilçesi Topkapı Mahallesi Topkapı Caddesi’nde meydana geldi. Edinilen bilgiye göre, Lübnan uyruklu turist Y.K.’nın bin 400 dolar parası, ‘tırnakçılık’ yöntemiyle çalındı. Şüphelilerin para bozdurmaya çalışan turistin parasını kontrol eder gibi yaparken çaldıkları belirlendi. Hırsızlık Büro Amirliği olayla ilgili inceleme başlatıldı. Polis tarafından kimlikleri tespit edilen şüphelilerin İran uyruklu K.A. (56), A.A. (27) ve S.K. (25) olduğu belirlendi.


    Şüpheliler polis ekipleri tarafından kısa sürede yakalandı. Gözaltına alınan şüpheliler ardından ifadeleri alınmak üzere İstanbul Asayiş Şube Müdürlüğü’ne götürüldü. Şüphelilerin 3 Mart 2025’te Akşemsettin Mahallesi Fevzipaşa Caddesi’nde bulunan mağazada Özbekistan uyruklu turist S.S.’nin 4 bin dolarının çalınması, 9 Nisan 2025’te Macar Kardeş Kardeşler Caddesi’nde Tunus uyruklu turist S.B.S.’nin 500 eurosunun çalınması, 10 Kasım 2024’te Fatih Sultanahmet Meydan’ında Ürdün uyruklu turist  H.O.’nun bin 400 dolar parasının çalınması ve 20 Temmuz 2024’te Uzun Çarşı Caddesi’nde mağdur M.A.’nın bin 400 dolarının çalınması olaylarının failleri olduğu tespit edildi.


    Şüpheliler emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edildi. Şüphelilerden K.A. tutuklanarak cezaevine gönderilirken, diğer şüpheliler ise adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

    Şüphelilerin hırsızlık yaptığı anlar güvenlik kamerasına saniye saniye yansıdı. Görüntülerde, hırsızların para bozdurmak isteyen turistlerin paralarını el çabukluğuyla çaldığı anlar güvenlik kamerasına yansıdı.

  • Ortadoğu Sorununun Çözümünde Türkiye’nin Rolü

    Ortadoğu Sorununun Çözümünde Türkiye’nin Rolü

    Ortadoğu Sorununun Çözümünde Türkiye’nin Rolü – Barış Zirvesi’nde İmza – YORUM –
    Sedreddin İsmayılov (Sedreddin Soltan), “Report” İnformasiya Agentliyi

    13 Ekim Ortadoğu’da tarihi bir gündü. ABD, Mısır, Katar ve Türkiye liderleri, Şarm El-Şeyh’te düzenlenen zirvede, daha önce Donald Trump tarafından önerilen 20 maddelik barış planına dayanan “Gazze Şeridi’nde ateşkes” imzaladı.

    ABD Başkanı Donald Trump, zirvede 20’ye yakın dünya liderine hitaben yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Birlikte, herkesin mümkün olduğunu düşünmediği bir şeyi başardık. Ortadoğu’da barış sağlandı.”

    Türkiye’nin garantör devletlerden biri olarak belgeyi imzalaması, Ankara’nın son 24 yıldaki dış politikasının başarısının bir tezahürüdür. Donald Trump’ın meslektaşı Recep Tayyip Erdoğan hakkında söyledikleri de bunu doğruluyor. ABD başkanı, Türk liderin Ukrayna’daki çatışmanın çözümüne de yardımcı olabileceğini göz ardı etmedi çünkü “Rusya ona saygı duyuyor”.

    ABD başkanı başkana “arkadaşım” dedi. “Zayıfların dilini konuşmuyorum. Ve güçlü olanlarla konuşacağım.” Bu arada Beyaz Saray şefi, Beyaz Saray’ın güçlü olduğunu kabul etti. Belgenin imzalanmasından önce Donald Trump, Türk lidere teşekkür ederek, “Bizi hiçbir zaman zor durumda bırakmadı. Ordusu ondan daha güçlü. Son olaylara bakarsanız kazandığını göreceksiniz. Ama herhangi bir tanıma ihtiyacı yok. O sert bir adam ama o benim bir arkadaşım ve ona ihtiyacım olduğunda her zaman yanımda. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in mükâfatına şükrediyorum.


    ABD, Türkiye, Mısır ve Katar tarafından imzalanan Mutabakat Zaptı’nın özeti aşağıdadır:

    Irk, din ve etnik köken ayrımı gözetmeksizin herkesin hoşgörü, onur ve fırsat eşitliği temelinde barış, güvenlik ve ekonomik refah içinde özlemlerini gerçekleştirebileceği bir bölge arzuluyoruz;

    “Bölgede karşılıklı saygı ve ortak kader ilkelerine dayanan kapsamlı bir barış, güvenlik ve ortak refah vizyonunu hedefliyoruz. Bu ruhla, Gazze Şeridi’nde kapsamlı ve kalıcı bir barışın tesis edilmesinde kaydedilen ilerlemeyi ve İsrail ile bölgesel komşuları arasındaki dostane ve karşılıklı yarar sağlayan ilişkileri memnuniyetle karşılıyoruz.

    Gelecek nesillerin barış içinde gelişebileceği ilham verici temeller oluşturmak için birlikte çalışmaya kararlıyız;

    Sürdürülebilir bir geleceğe bağlıyız.

    Bu belge aynı zamanda Ortadoğu ülkeleri arasındaki ilişkilerin normalleşmesi, geliştirilmesi ve işbirliğinin yanı sıra İsrail ile ilişkilerin kurulması ve İsrail ile Filistin devletinin tanınması için bir “yol haritası” olarak da değerlendirilebilir. Yeni bir Ortadoğu’nun inşası yönünde katılımcı ve garantör devletlerin ortak faaliyetleri ve işbirliği için de bir ön koşul olarak görülebilir.

    Türkiye bu sürecin önde gelen mimarlarından biridir.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin Gazze Şeridi’nde barış, istikrar ve güvenliğin tesisi için gerekli tüm çabayı gösterdiğini söyledi. Bölgede ateşkes anlaşmasının koşulsuz uygulanmasının önemini vurguladı. Cumhurbaşkanı ayrıca ateşkesin uygulanması ve devamı için Türkiye’nin üzerine düşen sorumlulukları yerine getireceğini söyledi.

    “Gazze’de soykırım durumuna dönmenin maliyeti çok yüksek olacak. Başta Gazze olmak üzere bölge kandan, katliamdan ve gözyaşından bıkmış durumda. Selam onun üzerine olsun ve barış onun üzerine olsun.”


    Buna Ortadoğu’daki Soğuk Savaş da denilebilir. Çünkü Gazze’deki durum bir bütün olarak bölgeyi istikrarsızlaştırdı, güvenliği tehdit etti, işbirliği ve ilişkiler açısından sorunlar yarattı.

    Şarm El-Şeyh Barış Zirvesi, bu tür sorunların ortadan kaldırılması için umut veriyor. Donald Trump’ın dediği gibi, Ortadoğu Üçüncü Dünya Savaşı’nın başlatılacağı yer değildi.

    Türkiye aynı zamanda yeni Ortadoğu’nun oluşumunda da liderlerden biridir. Bu topraklar yüzlerce yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu tarafından yönetilmiştir. Son 100 yıldır halefi Türkiye sadece bölgede olup bitenlerle ilgili açıklamalar yaptı. Başka bir deyişle, Ortadoğu’da önemli bir figür gibi değildi.

    1990’lardan sonra Türkiye’de yeni bir sosyal, siyasal ve ekonomik manzara oluşmaya başladı. 2001 yılında cumhuriyetin siyasi seçkinlerinin devrimci değişimi, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin dönemin anayasası temelinde hükümeti kurmasıyla birlikte, 1985’ten 1990’a kadar cumhuriyetin yaşamında bir yeniden yapılanma ve yeniden keşif yaşandı. Türkiye’nin lider bir dünya devleti olabilmesi için öncelikle ülkenin toprak bütünlüğünü, egemenliğini ve güvenliğini tehdit eden iç, dış güçlerin ve grupların etkisiz hale getirilmesi gerekiyordu.

    Irak ve Suriye’deki terörist kampları ve sığınakları yok edildi. Çok sayıda terörist öldürüldü. Aynı zamanda, dünyanın önde gelen güçleri de dahil olmak üzere uluslararası toplumla terörle mücadelenin özü üzerine diplomatik görüşmeler yapıldı. Bu sayede Irak ve Suriye’de terörle mücadele operasyonları yürütebilir ve bu ülkelerle sınır bölgelerinde tampon bölgeler oluşturabilirsiniz. Türkiye’nin IŞİD terör örgütüne karşı mücadelede ABD liderliğindeki uluslararası koalisyonda yer alması, bölgedeki sorunların çözümüne katılımına ivme kazandırdı.

    2010’ların sonlarında Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki “Arap Devrimi” Türkiye’yi ön plana çıkardı. Devrimden sonra yaşanan Müslüman ülkeler, Türkiye’dekine benzer bir yönetim sistemi kurma isteklerini gizlemediler. Ankara, bu yönde reformlar gerçekleştirmelerine yardımcı olma konusundaki ilgisini gizlemedi.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Tunus ziyareti sırasında Türkiye’nin bölgesel çıkarlarını dile getirdi. Akdeniz’de ve Libya’da geri adım atmayacağını ve başladığı şeyi yapmaya devam edeceğini söyledi. Ankara, Libya’nın başkaları tarafından işgal edilmesine ve bir terör üssüne dönüştürülmesine izin vermedi.

    Türkiye, Doğu Akdeniz’de varlığını kanıtlamıştır. Libya’da da merkezi hükümeti savunarak gücünü gösterdi. Ayrıca Suriye’deki Esad rejiminin devrilmesinde de kilit rol oynadı. 8 Aralık 2024’te Ahmed el-Şara liderliğindeki silahlı kuvvetler, Suriye Savunma Kuvvetleri ile birlikte iktidara geldi. Onlara Türkiye’ye ilk yardımlarını yaptı. Tüm bunlar ve cumhuriyetin Suriye’deki çatışmayı çözmek için attığı adımlar, Ortadoğu’daki siyasi, askeri ve sosyal durumun değişmesine ivme kazandırdı.

    Bu arada dış güçlerin elinde kukla haline gelen ve bölge ülkelerinde ağ oluşturan PKK terör örgütünün duyurulması da çatışma çözümü açısından önemli bir faaliyet olarak değerlendiriliyor. Resmi Ankara, Suriye’de geçici hükümetin kurulmasında, PKK’nın ülkedeki kolu olan Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) silahsızlandırılmasında veya resmi silahlı kuvvetlere entegrasyonunda da önemli bir rol oynadı.

    Türkiye’nin başarısının temel ön koşulu uluslararası hukuka bağlılığıdır. Ülkelerin toprak bütünlüğünü ve egemenliğini savunur. Kendisini koruyanlara karşı terörle savaşır.

    Ankara, Ortadoğu’nun temel sorunu olan İsrail-Filistin çatışmasının barışçıl ve müzakere yoluyla çözülmesinden yanadır. Bu bağlamda Filistin’in toprak bütünlüğünün savunulması ve Gazze Şeridi’nin ablukadan çekilmesi Erdoğan hükümetinin temel tezleri arasında yer aldı.

    Mayıs 2010’da Mavi Marmara gemisi boğaza insani yardım ulaştırdı. Üç yolcu ve üç kargo gemisindeki yaklaşık 700 toplum aktivisti, Gazze Şeridi sakinleri için 10.000 ton insani yardım kargosu (ilaç, gıda ve inşaat malzemeleri) taşıdı. Ancak İsrail Savunma Kuvvetleri’nin onlara yönelik gerçekleştirdiği operasyon sonucunda dokuz aktivist öldürüldü, 30’u da yaralandı. Bu da Türkiye ile İsrail arasında krize yol açtı. Ankara, ilişkileri normalleştirmek için İsrail hükümetinden olaydan dolayı özür dilemesini ve mağdurlara tazminat ödemesini talep etti.

    Son gelişmeler Türkiye’nin bu konuda doğru bir konumda olduğunu teyit etmiştir.

    Türkiye’nin Gazze Şeridi ve Filistin meselesindeki liderliği, Türk Devletleri Teşkilatı örneğinde Türkistan (Orta Asya), Güney Kafkasya ve Orta Doğu arasındaki işbirliği ve ilişkilerin geliştirilmesi için yeni bir sayfa açıyor.


    Anketler de Türkiye’nin Orta Doğu’daki etkisini doğruluyor. Washington’daki Pew Araştırma Merkezi’nin yaptığı araştırmaya göre Türkiye, Orta Doğu’nun en etkili ikinci ülkesi. Ankete katılanların yüzde 64’ü Rusya’nın, yüzde 63’ü Türkiye’nin, yüzde 62’si ABD’nin, yüzde 53’ü İran’ın, yüzde 46’sı İsrail’in, yüzde 41’i Suudi Arabistan’ın ve yüzde 19’u Mısır’ın bölgede nüfuzu olduğunu söyledi. Anket, bu yıl 27 Şubat ile 25 Nisan tarihleri arasında Türkiye, Tunus, Lübnan, Ürdün ve İsrail’den 6.204 katılımcıyla anket yaptı.

    Osmanlı İmparatorluğu’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu gelişmeye devam etti. Anlaşmazlıkların çözümünde önde gelen uzmanlardan biridir. Gazze Şeridi’nde barış anlaşmasını imzalayan dört ülkeden biri olması da bunu bir kez daha kanıtlıyor.

    Sedreddin İsmayılov (Sedreddin Soltan), “Report” İnformasiya Agentliyi



  • RUH SAĞLIĞIMIZ MI KALDI

    RUH SAĞLIĞIMIZ MI KALDI

    Dünya Sağlık Örgütü ne iyi etmiş de Dünya Ruh Sağlığı Günü ilan etmiş.

    Birleşmiş Milletler de toplantılar yapıp her ayın bir  gününü herhangi bir gün olarak ilan etmemiş mi!

    İyi de bir günü ilan etmek yetmiyor,hatta çözümlerini de sayıp döküyor…Bu yetiyor mu peki,içinde bulunduğumuz koşullarda ruh sağlığımızı nasıl koruyacağız…

    Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 1948 yılında yaptığı tanımda sağlık; sadece bedensel değil, ruhsal ve sosyal yönden de tam bir iyilik hali olarak belirtilmektedir.DSÖ klasik tanımında ruh sağlığına önem verilmeye başlanmıştır.

    Geçmişte ruh sağlığı tıbbın dışında bir alan, ruh sağlığı sorunları ise gerçekte var olmayan durumlar olarak algılanmıştır.

    Her dengesi bozulanı deli olarak damgalamak en kolay yol omadı mı!Toplumun dışına itmedik mi bu tür insanları,halbuki en çok onların yardıma ihtiyacı var.

    Dünya Ruh Sağlığı Federasyonu tarafından 1992 yılından itibaren 10 Ekim, Dünya Ruh Sağlığı Günü olarak belirlenerek kutlanmaya başlanmıştır.

    Prof Dr Figen Çulha Ateşci“sadece hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, bedence, ruhça ve sosyal yönden tam bir iyilik hali”der.

    Bedensel sağlığın yanında ruhsal sağlığımıza da önem vermeliyiz.10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı günü,ruh sağlığının ve ruh hastalarının toplumda farkındalığını arttırmak amacıyla kutlanmaktadır.

    Hiç düşündünüz mü,ruh sağlığımızı nasıl koruyacağız?

    Her yıl farklı bir temayla kutlanır Dünya Ruh Sağlığı Günü Örneğin“İşyerinde Ruh Sağlığı”İş yerindeki stresi,aşırı iş yükünü,mobbing uygulamalarını depresyonu düşünün.

    Çoğumuza iş yerinde mobing uyhulanmıştır,kaçımız bunu yetkililere duyurabildik!İşimizden olma korkusu yetmiyormuş gibi,bir de toplum baskısı,kim bize inanacak” kancık köpek kuyruk sallamazsa,erkek köpek peşinden gitmez”gibi sözlerimiz varken…

    Ayrıca utanmak denen bir duygumuz var,o yetmiyormuş gibi evliysek yuvamızın dağılması korkusu…

    İşimiz gelir kaynağımız,bir yandan ihtiyaçlarımız için para kazanmak zorundayız ama iş para kazanmakla bitmiyor.İş yerindeki insanlarla sosyal ilişkiler kuruyoruz ve sadece kendimiz için değil,bir yandan da topluma katkıda bulunuyoruz.

    İşyerinde ruh sağlığımızı bozan kötü, sert, emeğine takdir etmeyen, adaletsiz, kişisel ihtiyaçlara ilgisiz yaklaşımların son derece yıkıcı olabildiği bilinmektedir.

    Bu durum çalışanın ruhsal sağlık sorunları,çalışanın devamsızlığına, üretkenliğinin düşmesine ve maliyetin artmasına neden olmaktadır.Örneğin Avrupa’da iş sebepli depresyonun yıllık maliyetinin 617 milyar Euro civarında olduğu tahmin edilmektedir.

    Üretkenliğin artırılması ve maliyetlerin düşürülmesi için çalışanların ruh sağlığına önem verilmeli. İnsan sadece bedensel olarak hastalanmaz.Çalışanın ruh sağlığını korumak için uygun çalışma ortamları yaratılmalı, çalışanların iş ve sosyal dengesini destekleyen, geliştiren program ve uygulamalar olmalıdır.Ancak bu şekilde İş yaşamındaki ruhsal sorunlar çözülüp verimlilik artırılabilir.Ruhsal sorunlar erken dönemde fark edilirse tedavisi de kolaylıkla sağlanabilir.

    Bunun için de işverenin ahlaklı ve vicdanlı olması ve o da “çalma kimsenin kapısını parmak ile,birgün çalarlar kapını tokmak ile”sözünü hatırlayıp,annesine,kızına,karısına böyle birşey yapılınca nasıl düşüneceğini hatırlaması gerekir.

    Gençlerin ruh sağlığını korumak,güçlendirilmesi,bu konuda farkındalık yaratmak, gençlerin dayanıklılığını arttırmak ve önlenebilir ruhsal hastalıkların önlenmesi hedeflenmektedir.

    Bu konuda en büyük darbeyi gençler yiyor.Özellikle ülkemizde,ülkenin iyi yönetileme yişinden okula beslen me bile götüremiyor,bir simit alamıyor,yaşıtları özel okula gidiyor, onun okulunda yeterli eğitimi almış öğretmen yok,temizlik yapacak kimse yok,tuvaletler pislik içinde,her türlü hastalığa açık,okulu bitiriyor sınavlar başlıyor,okulu kazanıyor, kitaplar pahalı alamıyor,okulu zorla bitiriyor atanamıyor,iş bulamıyor,parası olmadığı için evlenip yuva kuramıyor,nasıl koruyacak ruh sağlığını…

    Gençlik dönemi, bireyin yetişkin rolüne hazırlandığı, kimliğini oluşturmaya başladığı çok önemli bir dönem olmakla birlikte, önemli ruhsal hastalıkların ortaya çıkma riskini de barındıran bir dönemdir. Günümüz gençleri daha önceki dönemlerden daha farklı ve daha hızlı değişimlerin olduğu bir dönemde yaşamakta, yoğun olarak teknolojik gelişmelere maruz kalmaktadır. Bu hızlı değişim ve gelişmeler, onların hayatında olumlu olduğu kadar, doğru olarak desteklenmediğinde olumsuz bir takım etkilere de sebep olabilmektedir.

    Aile takip etse de çocuğun sanal ortamda dolaşmasını engelleyemiyor.

    Gençlerin birçoğu teknolojinin sunduğu sanal ilişkilerle bağ kurmaya çalışırken, sosyal  etkileşimin azlığı onları yalnız hissettirmektedir. Ruh sağlığını güçlendirecek ya da psikososyal destek alabilecekleri doğru kaynakları da bilememektedir. Bu nedenle onların doğru yönlendirilmeleri ve psikososyal yönden aradıkları destekleri nereden bulacakları konusunda bilgilendirilmeleri gerekmektedir.

    Okullarda bu konuyla ilgili ders konulmalı ve öğrenciler bu konuda bilgilendirilmeli…

    Çünkü kontrolsüz ve bilgisizce sosyal ortamda dolaşırken tarikatların,terör örgütlerinin, uyuşturucu tacirlerinin eline düşüp,ruh sağlığını iyice kaybedebilir… 

    İnsan sadece kendisi için değil,sevdikleri için de yoğun kaygı, öfke, korku, çaresizlikten  kaynaklanan stres ve ruhsal bozukluk yaşayabiliyor.Ayrıca sosyoekonomik sorunlar da cabası.

    Anne-babalar endişe içinde çocuğunun geleceğiyle ilgili korkular ve endişeler yaşarken ruh sağlığını kaybedebilir…

    Toplum olarak yetişkin ve çocuk ergen psikiyatristleri, psikolog, sosyal çalışmacı ve çocuk gelişimcilerine ihtiyaç var.

    Dünya Sağlık Örgütüne göre (2018)tüm dünyada her 40 saniyede bir kişinin intihar ederek öldüğünü belirtiyor.Her yıl intihar ederek 800.000’den fazla insan ölüyor ve bu ne yazıkki savaş ve cinayet nedeniyle ölenlerin toplamından daha fazla.Ayrıca ölenlerden daha fazla, intihar girişiminde bulunan insan var.İntihar edenler sadece kendi hayatlarına son vermekle kalmıyor. Aileleri,geride kalan insanlar üzerinde uzun süreli ve yıkıcı etkileri olan bir trajedi oluşturuyor.

    İntihar edenlere dikkat ediyor musunuz,sorunu ya okulu,ya işi,ya yuvası değil mi!Durup dururken mi intihar ediyorlar…

    Ayrıca 2020 Yılı tüm dünyadaki insanların ruh sağlığını da etkileyen COVID-19 salgını yaşamıştı.Dünya virüsü kontrol altına almak ve çözüm bulmak için mücadele ederken, yaşanan endişe, korku, izolasyon, sosyal mesafe ve kısıtlamalar belirsizlik ve duygusal sıkıntıları artırmaktaydı.

    Hepimiz evlerden çıkamadık,soyal hayatı bir kenara bırakın okula bile gidemedi çocuklar aileler,sürekli birlikte olduklarından sorunlar yağayıp,ruhsal bunalımlara düşmediler mi?Ayrıca sürekli hasta olma korkusuyla yaşamak ruh sağlığını etkilemez mi?  

    DSÖ 2001 Dünya Sağlık Raporuna göre yaklaşık 450 milyon insan, dünya çapında sağlıksızlık ve engelliliğin önde gelen nedenleri arasında yer alan ruhsal bozukluklarla yaşamıştı.

    DSÖ 2012 Dünya Sağlık Raporuna göre ise her dört kişiden biri hayatlarının bir döneminde ruhsal bir bozukluktan etkilenirken, zihinsel, nörolojik ve madde kullanım bozuklukları, toplam küresel hastalıkların %13’ünü oluşturtu.

    Pandemi, savaşlar, göçler ve iklim değişikliklerinin etkileri ile insanların ruh sağlığının nasıl etkilendiğini gördük ve intihar düşüncesi olan insanların sayısı artış gösterdi.

    En son yaşadığımız İsrail-Filistin savaşını düşünün,annesi-babası gözünün önünde öldürülen çocuklar,çocukları gözünün önünde öldürülen anne-babalar,yersiz yurtsuz kalanların ruh sağlığını kimler,nasıl düzeltebilecek…

    Önleyici çalışmalar psikiyatrik bozukluğu olan kişilerin yaşam kalitesini arttırdığını farkediyoruz.Toplumda koruyucu, önleyici ruh sağlığı müdahalelerine öncelik verilmesi gerekmektedir.Bu konuda hepimiz üzerimize düşeni yapmalıyız.

    Sadece sağlık sistemi değil,çağdaş ekonomik sistemler de küresel sorunlarla başa çıkmakta yetersiz kaldı. Bu kriz dönemlerinde çalışanların ruh sağlığını destekleyecek düzenlemelerin eksikliği hissedildi.Bunun için iş ortamları ve çalışma koşulları çalışanların ruh sağlığını destekleyecek şekilde düzenlenmelidir.

    Egzersiz, iyi beslenme, gıdaya erişimin yaygınlaştırılmalı,çalışma süreleri ve ortamları düzenlenmeli.

    Açlığa ve yoksulluğa son vermek, sağlıklı ve kaliteli bir yaşamı güvence altına almak, herkes için nitelikli eğitim sağlamak, toplumsal cinsiyet eşitliğini ve kadınların güçlenmesini sağlamak, iklim krizi ile mücadele etmek gibi küresel hedeflere ancak toplumun ruh sağlığını iyileştirmeye yönelik önemli yatırımlar yapılırsa ulaşılabilir.

    Açlık sınırında yaşayan insanların,iyi beslenemediği ve iyi eğitim alamadığından çocuklarının geleceği için ve emekliliğinde nasıl geçineceğini düşünüp duranların ruh sağlığını kim düşünüyor…

    Pandemi sürecinde tüm ulusların ruh sağlığı krizine ve uzun süreli etkilerine hazırlıklı olmadıklarını görüldü.

    2020 yılından bu yana, pandemi ile birlikte sağlık hizmeti sunumundaki eşitsizlik daha da derinleşti. Yalnızca pandemi nedeniyle yaşananlar değil, iklim krizinin neden olduğu afetler ve enerji krizi, savaş ve tüm dünyada baş gösteren ekonomik zorluklar, gündelik hayattaki stresi baş etmesi güç düzeylere çıkardı.

    Kronik ruhsal hastalığı olanlar, kadınlar, çocuklar ve yaşlılar, yoksullar, hükümlüler, cinsel kimliği ve yönelimi nedeniyle olağan koşullarda da damgalamaya ve ayrımcılığa maruz kalan gruplar, göçmenler ve mültecilerin yaşadığı ruhsal zorlanmalar pandemi ile daha da arttı. Bu koşullarda, ayrımcılık ve nefret söylemine maruz kalan grupların sağlıklı ve güvenli bir yaşam sürebilmeleri için acilen yeni politikalara ihtiyacımız var.

    Artık”Ruh Sağlığı Yasası” sadece ruh sağlığı çalışanlarını veya ruhsal hastalıkları olan kişileri değil tüm toplumu yakından ilgilendirecek çok önemli bir konu olarak ele alınmalı.  Bilimsel, özgürlükçü, önleyici, koruyucu, insana yaraşır koşullarda ruh sağlığı hizmeti verilmeli.

    2022 yılında Dünya Ruh Sağlığı Günü”Ruh Sağlığını ve Ruhsal İyilik Halini Küresel Bir Öncelik Haline Getirelim”sloganı, yaşadığımız küresel zorlukların karşısında toplumumuzu ve dünyayı daha iyi yaşanılabilir bir yer haline getirmek zorundayız.

    Günümüzde ruh sağlığı sorunları dünya genelinde her sekiz kişiden birini etkilemektedir.970 milyon kişinin bir ruh sağlığı sorunu vardır. 301 milyon kişi anksiyete, 280 milyon kişi depresyon tanısına sahiptir.Çocuklar da ruh sağlığı sorunlarından etkilenmektedir.

    Madde/alkol kötüye kullanımı,yeme bozuklukları,demans,şizofreni,stres ve diğer ruh sağlığı sorunlarıdır.

    Anne-baba olarak çocuklarımızın,gençlerimizin;Orta yaştakiler hasta ve yaşlılarımızın; Öğretmen olarak öğrencilerimizin; Patron olarak çalışanlarımızın ruh sağlığına yeterli özeni gösterip,onları anlamaya ne kadar dikkat ediyoruz.Bunu her birey kendine sormalı ve farkındalığa dikkat çekerek neler yapabiliriz üzerinde durmayı kendimize bir borç bilmeliyiz.

    Dünyayı ben mi kurtaracağım diye düşünmeyelim,yangına su taşıyan karınca hikayesini hatırlayalım…

    Daha iyi dünyada,ruh ve beden sağlığımız yerinde,mutlu huzurlu günlere…

  • Ankara Film Festivali’nin Kısa Filmleri Belli Oldu

    Ankara Film Festivali’nin Kısa Filmleri Belli Oldu

    13-21 Kasım tarihleri arasında gerçekleşecek 36. Ankara Film Festivali‘nin Ulusal Kısa Film Yarışması‘nda yarışacak filmler belli oldu.

    Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından düzenlenen ve bu yıl 13-21 Kasım 2025 tarihlerinde gerçekleşecek 36. Ankara Film Festivali‘nin Ulusal Kısa Film Yarışması‘nda yarışacak filmler belli oldu.

    Gazeteci ve yazar Defne Akman, oyuncu ve yapımcı Manolya Maya ile oyuncu Name Önal‘dan oluşan Seçici Kurul, 226 film başvurusu arasından Ulusal Kısa Film Yarışması‘nda yarışacak 13 filmi belirledi.

    13 film yarışacak

    Festivalde bu yıl, Ahmet Kıran‘ın “Beyazlar ve Renkliler”, Beril Tan‘ın “Alis”, Cemal İşnas‘ın “Hevraz”, Deniz Kezik‘in “Bizim Olan Her Şey”, Doğa Kılcıoğlu‘nun “Kirpik”, Emre Cef Kamhi‘nin “Aslında Herkes”, Hasan Ali Kılıçgün‘ün “30 Dakikadan Sonra”, Rabia Özmen‘in “Prosedür”, Saim Güveloğlu‘nun “İnziva”, Sandra Peso‘nun “Bimba”, Sevgi Esman‘ın “Mutlu Ayaklar”, Toprak Işık‘ın “Yaşarım Bence (Müzisyen Olan Değil)” ve Tuğba Yaşar‘ın “Taşın Rengi” adlı filmleri jüri karşısına çıkacak. Ulusal Kısa Film Yarışması‘nın kazananları, 21 Kasım‘da gerçekleşecek Kapanış ve Ödül Töreni‘nde belli olacak.

    Ulusal Kısa Film Yarışması Finalistleri

    30 Dakikadan Sonra (Hasan Ali Kılıçgün)
    Alis (Beril Tan)
    Aslında Herkes (Emre Cef Kamhi)
    Beyazlar ve Renkliler (Ahmet Kıran)
    Bimba (Sandra Peso)
    Bizim Olan Her Şey (Deniz Kezik)
    Hevraz (Cemal İşnas)
    İnziva (Saim Güveloğlu)
    Kirpik (Doğa Kılcıoğlu)
    Mutlu Ayaklar (Sevgi Esman)
    Prosedür (Rabia Özmen)
    Taşın Rengi (Tuğba Yaşar)
    Yaşarım Bence “Müzisyen Olan Değil” (Toprak Işık)

  • Feti Yıldız’ın Türk Vatandaşlığı ve 66. Madde Üzerine Yorumunun Eleştirisi ve Karşılaştırmalı Bir Değerlendirme

    Feti Yıldız’ın Türk Vatandaşlığı ve 66. Madde Üzerine Yorumunun Eleştirisi ve Karşılaştırmalı Bir Değerlendirme

    Bu makalede Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 66. maddesi, Fransa, İngiltere ve İtalya’daki vatandaşlık düzenlemeleriyle karşılaştırmalı olarak incelenmektedir. Makalenin amacı, MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız’ın “66. madde vatandaşlık tanımı yapmıyor” iddiasını hukukî, kavramsal ve karşılaştırmalı perspektifle eleştirmektir. Yapılan analizler, 66. maddenin doğrudan bir vatandaşlık tanımı içerdiğini göstermekte; ayrıca açılım süreci adı altında yürütülen politikaların, Türkiye’nin anayasal kimliğinde “Türk milleti-devleti erozyonu”na yol açtığını ortaya koymaktadır.

    1. Cumhuriyeti Anayasası’nın 66. maddesi: Feti Tıldız’ın Çarpıtması

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 66. maddesi, devlet-vatandaş ilişkisini hukuki temele oturtan ve ulusal kimliği tanımlayan temel normdur. Bu madde, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ifadesiyle, kimlerin Türk milleti içinde yer aldığını açık biçimde ortaya koyar (T.C. Anayasası, 1982, md. 66). Vatandaşlık, yalnızca hukuki bir statü değil, aynı zamanda modern devletin egemenliğinin ve ulusal bütünlüğün bir göstergesidir. Bu bağlamda anayasanın 66. maddesi, Türkiye’nin modern ulus-devlet yapısının en temel taşlarından birini oluşturur.

    Son aylarda Feti Yıldız, bu maddenin vatandaşlığı tanımlamadığını, yalnızca milleti tanımladığını iddia etmiştir (Yıldız, 2025). Bu yaklaşım, hukuki terminoloji ve kavramsal analiz açısından problemli bir yorumdur. Zira modern anayasal sistemlerde vatandaşlık ve millet kavramları birbirinden ayrılamaz bir şekilde iç içe tanımlanır. Yıldız’ın yorumu, anayasanın lafzıyla çelişmekte ve kavramsal bulanıklık yaratmaktadır.

    Bu makale, 66. maddenin kapsamını ve anlamını tarihsel ve hukuki bağlamda tartışacak; ardından Fransa, İngiltere ve İtalya örnekleriyle karşılaştırmalı bir analiz sunacaktır. Böylece, Türkiye’nin modelinin çağdaş hukuk sistemleriyle nasıl örtüştüğü net biçimde ortaya konacaktır. Makalenin son bölümünde ise açılım süreci ve vatandaşlık tartışmalarının devlet-millet erozyonu üzerindeki etkisi değerlendirilecektir.

    1. Anayasa’nın 66. Maddesi: Vatandaşlık mı, Millet mi?

    2.1. Madde Metni ve Yorum

    1982 Anayasası’nın 66. maddesi şöyledir:

    “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.”
    “Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir.”
    “Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.”
    “Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz.” (T.C. Anayasası, 1982, md. 66)

    Bu madde, açık biçimde “Türk” kimliğini vatandaşlık bağı üzerinden tanımlar. Dolayısıyla burada yalnızca bir “millet tasviri” değil, doğrudan bir “vatandaşlık tanımı” da mevcuttur. Vatandaşlığın kimleri kapsadığına dair sınırın çizilmesi, zaten tanımlama eyleminin kendisidir (Gözler, 2019, s. 204).

    Feti Yıldız’ın “vatandaşlık tanımı yapılmıyor” iddiası, anayasa lafzı ve sistematiğiyle çelişmektedir. Madde, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olanların tamamını “Türk” saymakta ve bu ilişkiyi hukuken belirlemektedir. Bu durum normatif olarak, vatandaşlığın açıkça tanımlanması anlamına gelir (Özbudun, 2012, s. 118).

    Madde, vatandaşlık ve millet kavramları arasındaki ilişkiyi net biçimde ortaya koyar. Modern anayasal sistemlerde millet, bireylerin vatandaşlık bağı üzerinden tanımlandığı bir yapıdır (Anderson, 1983). “Türk milleti” de, “Türk Devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olanların toplamı”dır.

    Özetle, 66. madde yalnızca millet tanımı yapmamakta, vatandaşlık statüsünü de belirlemektedir. Bu nedenle Yıldız’ın yorumunun hukuki ve kavramsal temeli bulunmamaktadır. Madde, modern anayasa hukukunda vatandaşlığın tanımını barındıran temel bir normdur.

    2.2. Tarihsel Arka Plan

    Vatandaşlık ve millet kavramlarının birleşimi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde şekillenmiştir. Kanun-i Esasi’nin 10. maddesi, imparatorluk tebaasını “Osmanlı” adı altında tanımlayarak erken bir vatandaşlık kavramının öncülünü oluşturmuştur (Karpat, 2001, s. 57).

    Cumhuriyetin ilanıyla birlikte, 1924 Anayasası’nın 88. maddesi, “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur” diyerek modern ulus-devlet anlayışının hukukî temelini atmıştır (Tanör, 2010, s. 93). Bu düzenleme, doğrudan vatandaşlık kavramına dayalı bir millet tanımı sunar ve 66. maddenin tarihsel köklerini oluşturur.

    Dolayısıyla, Yıldız’ın “1961 ve 1982 anayasaları millet tanımı yapıyor, vatandaşlığı tanımlamıyor” savı tarihsel olarak eksiktir. 1924’ten itibaren her anayasa, millet kavramını vatandaşlık zemininde tanımlamıştır.

    1924’ten 1982’ye kadar olan süreçte anayasal düzenlemeler, vatandaşlık ve millet ilişkisini her zaman birbirine bağlı olarak ele almıştır. 66. madde, bu tarihsel zincirin güncel ve normatif bir temsilidir.

    Bu bağlamda, Türkiye’nin anayasal tarihi, vatandaşlık ve millet kavramlarının birbirinden ayrılamayacağını açık biçimde ortaya koymaktadır. Feti Yıldız’ın iddiaları, hem tarihsel hem de hukuki olarak yanlış yorumlanmıştır.

    1. Kavramsal Çarpıtma ve Hukuki Tutarsızlıklar

    Yıldız’ın iddiası, iki temel kavramsal karışıklık içermektedir:
    1. Millet ve vatandaşlık ayrımı: Yıldız, milletin “vatandaşlığa dayalı ama ondan ayrı” bir kavram olduğunu savunur. Ancak modern anayasal düzende millet, vatandaşların toplamı olarak tanımlanır (Anderson, 1983). “Türk milleti” de, “Türk Devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olanların bütünü”dür. Bu bağlamda, milletin tanımı vatandaşlık üzerinden yapılmaktadır (Gözler, 2019).
    2. Anayasanın tanımlama yetkisi: Yıldız, “anayasa vatandaşlığı tanımlamaz, yalnızca düzenler” demektedir. Oysa anayasa, normatif hiyerarşinin tepesinde yer aldığı için kavramsal tanımı da belirler. Vatandaşlık tanımı, doğrudan anayasadan türeyen bir statüdür (Özbudun, 2012, s. 119).

    Bu nedenle Yıldız’ın yaklaşımı hem hukuki hem kavramsal açıdan tutarsızdır. 66. maddenin “vatandaşlığı tanımlamıyor” ifadesi, normun kendisiyle çelişen bir yorumdur.

    Modern anayasa hukukunda, milletin kimlerden oluştuğu ancak vatandaşlık bağı ile belirlenebilir. Dolayısıyla 66. madde, Yıldız’ın iddia ettiği gibi yalnızca millet tasviri yapmaz; aynı zamanda hukuki olarak vatandaşlık tanımı sunar.

    Bundan dolayı, Yıldız’ın yorumu, anayasanın lafzına, tarihsel gelişimine ve modern anayasal teorilere aykırıdır. 66. madde, vatandaşlığı tanımlayan temel bir norm olarak değerlendirilmelidir.

    1. Fransa, İngiltere ve İtalya Vatandaşlık Düzenlemeleriyle Karşılaştırma

    4.1. Fransa

    Fransa’da vatandaşlık, Fransız Medeni Kanunu (“Code Civil”) ve 1958 Anayasası ile düzenlenmiştir. Kanunun 21-7. maddesi, Fransa’da doğan ve belirli koşulları sağlayan herkesin Fransız vatandaşı olacağını belirtir. Bu hüküm, Fransa’da vatandaşlık ve ulusal kimliğin nasıl tanımlandığını açıkça ortaya koyar (Constitution de la République Française, 1958).

    Fransız Anayasası, vatandaşlık kavramını doğrudan tanımlamasa da “Fransız halkı” kavramı üzerinden egemenliğin sahibini belirler. Bu yaklaşım, Türkiye’nin 66. maddesindeki “Türk milleti” tanımı ile paralellik gösterir. Her iki sistemde de vatandaşlık, ulusal kimliğin temel unsuru olarak ele alınır.

    Fransa’da vatandaşlık, ulusal kimlik ile doğrudan bağlantılıdır. Jus soli esasına dayalı olarak doğum yeri kriteri, vatandaşlığı belirlerken; soy bağı ve ikamet koşulları da bu statünün kazanılmasında rol oynar. Bu açıdan Türkiye’deki karma model, Fransa’da uygulanan ilkelere benzer bir yaklaşım sunar.

    Fransız sistemi, vatandaşlık ve ulusal kimliği ayrıştırmaz. Bu durum, 66. madde tartışmalarında sıkça yanlış yorumlanan “vatandaşlık tanımı yok” tezini çürütmektedir. Zira modern anayasal sistemlerde vatandaşlık ve millet kavramları birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.

    Dolayısıyla Fransa örneği, Türkiye’nin 66. maddesinin çağdaş hukuk normları ile uyumlu olduğunu göstermektedir. Bu karşılaştırma, Yıldız’ın yaklaşımının hem kavramsal hem de uluslararası normlar açısından hatalı olduğunu ortaya koyar.

    4.2. İngiltere

    İngiltere yazılı bir anayasaya sahip olmamakla birlikte, vatandaşlık statüsü 1981 tarihli İngiliz Vatandaşlık Yasası (British Nationality Act) ile belirlenmiştir. Yasaya göre: “Birleşik Krallık’ta doğan ve ebeveynlerinden en az biri Britanya vatandaşı veya Birleşik Krallık’ta yerleşik bulunan herkes, doğumla Britanya vatandaşı olur.” Bu hüküm, vatandaşlığın nasıl kazanılacağını açık biçimde tanımlar (British Nationality Act, 1981, s. 1).

    Türkçeye çevrildiğinde, İngiliz yasası vatandaşlığı tanımlamakta ve doğum yeri ile soy bağını temel almaktadır. Bu açıdan İngiliz sistemi, Türkiye’nin karma modeline yakın bir yaklaşım sergiler. Yani vatandaşlık tanımı, anayasal bir norm olarak açık biçimde var olmaktadır.

    İngiltere’de vatandaşlık ve ulusal kimlik birbirine bağlıdır; vatandaşlık, bireyin devlet ile hukuki bağını ve ulusal aidiyetini belirler. Bu durum, Türkiye’de 66. madde ile birebir örtüşmektedir. Dolayısıyla Yıldız’ın “vatandaşlık tanımı yapılmaz” iddiası, İngiltere örneğiyle çelişmektedir.

    İngiliz hukukunda, vatandaşlığın kazandırılması ve sınırları açık biçimde düzenlendiği için bu kavram, devletin egemenlik ve ulusal bütünlük anlayışının temelini oluşturur. Türkiye’de de 66. madde benzer bir işlev görmektedir.

    Bu yüzden , İngiltere örneği, vatandaşlık tanımının modern anayasal sistemlerde vazgeçilmez bir unsur olduğunu ve 66. maddenin Yıldız tarafından yanlış yorumlandığını göstermektedir.

    4.3. İtalya

    İtalyan Anayasası’nın 22. maddesi, vatandaşlığın korunmasını güvence altına alır: “Hiç kimse, vatandaşlığından yoksun bırakılamaz.” Bu hüküm, vatandaşlığın devlet ile birey arasındaki temel hukuki bağ olduğunu açıkça ortaya koyar (Costituzione della Repubblica Italiana, 1948, art. 22). Anayasal düzeyde bu koruma, vatandaşlık statüsünü tanımlayan modern hukuk sistemlerinin temel bir özelliğidir.

    İtalyan Vatandaşlık Kanunu (Legge n. 91/1992) 1. maddesinde, bir çocuğun annesi veya babası İtalyan ise, çocuğun doğumla İtalyan vatandaşı olacağını belirtir. Bu hüküm, jus sanguinis ilkesini esas alır ve vatandaşlığı doğrudan tanımlar. Yani vatandaşlık, bireyin devlete bağlılığının ve ulusal kimliğin hukuki göstergesidir.

    İtalyan sistemi, Türkiye’deki 66. maddenin vatandaşlık ve millet ilişkisini düzenleme mantığıyla paralellik taşır. Her iki sistemde de vatandaşlık, ulusal kimliği belirleyen temel kriter olarak kullanılır. Bu bağlamda, Yıldız’ın “vatandaşlık tanımı yapılmaz” yorumu, İtalya örneğiyle de çelişmektedir.

    İtalya’da vatandaşlık yalnızca hukuki bir statü olarak değil, aynı zamanda toplumun egemenliğini oluşturan bir unsur olarak değerlendirilir. Bu yaklaşım, modern anayasal devletlerde vatandaşlığın milletin temel yapıtaşı olduğunu gösterir. Türkiye’de de 66. madde bu işlevi yerine getirir.

    Kısaca, İtalya örneği, Türkiye’de 66. maddenin hem çağdaş normlara uygun olduğunu hem de Feti Yıldız’ın yorumunun hatalı olduğunu ortaya koyar. Her üç Batı ülkesindeki sistemlerle karşılaştırıldığında, Türkiye’deki vatandaşlık tanımı hukuki açıdan açık ve işlevsel bir norm olarak varlığını sürdürmektedir.

    1. Karşılaştırmalı Değerlendirme: Türkiye’nin Modeli Nerede Duruyor?

    Türkiye’nin 66. maddesi, vatandaşlığı tanımlayan bir norm olarak Fransa, İngiltere ve İtalya’nın sistemleriyle kıyaslandığında önemli benzerlikler taşır. Türkiye’de vatandaşlık, jus soli ve jus sanguinis unsurlarını birleştirerek hem doğum yeri hem soy bağı esasına dayanan karma bir sistem oluşturur (Özbudun, 2012, s. 118). Bu yaklaşım, modern anayasal devletlerde vatandaşlık tanımının nasıl işlediğini göstermesi açısından önemlidir.

    Fransa’da vatandaşlık esas olarak doğum yeri ve ikamet koşullarına dayalıyken, İngiltere hem doğum yeri hem de ebeveynin vatandaşlık statüsü üzerinden tanımlar yapar. İtalya ise vatandaşlığı büyük ölçüde soy bağı üzerinden düzenler. Türkiye, bu üç sistemin mantığını birleştirerek hem hukuki hem de uygulama açısından esnek bir model sunar.

    Bu karşılaştırma, 66. maddenin yalnızca “milleti tanımlayan” bir norm olmadığı; doğrudan vatandaşlık statüsünü de belirlediğini gösterir. Yani Feti Yıldız’ın iddiası, hem normatif hem de karşılaştırmalı hukuk perspektifinden çürütülmüş olur.

    Ayrıca Türkiye’nin modeli, ulus-devlet mantığıyla uyumlu bir şekilde vatandaşlık üzerinden ulusal kimliği inşa eder. Bu bağlamda, 66. madde hem hukuki hem siyasal olarak modern anayasal devlet normlarına uygundur.

    Bu anlamda , bu karşılaştırmalı analiz, Türkiye’nin vatandaşlık tanımının uluslararası normlarla uyumlu olduğunu ve Yıldız’ın “vatandaşlık tanımı yapılmaz” iddiasının bilimsel temelden yoksun olduğunu göstermektedir.

    1. BOPçu Açılım Süreci ve Devlet-Millet Erozyonu

    2009 sonrası yürütülen “açılım süreci”, etnik ve kültürel kimliklerin anayasal düzeyde tartışılmasına neden olmuştur (Kadıoğlu, 2011, s. 45). Bu süreçte “Türklük” kavramı muğlaklaştırılmış ve Türkiye’nin anayasal kimliğinde bir belirsizlik yaratılmıştır. Vatandaşlık, anayasal bir kavram olarak değil, siyasal bir tartışma konusu haline gelmiştir.

    Açılım sürecinin bir sonucu olarak, devletin kurucu kodları ve ulus-devlet ilkeleri tartışmaya açılmıştır. Bu durum, Türkiye’de vatandaşlık ve millet kavramları arasındaki ilişkiyi zayıflatmış, devletin anayasal kimliğinde erozyona yol açmıştır. Feti Yıldız’ın yorumları, bu tartışmanın kavramsal zeminiyle örtüşmektedir.

    Ancak açılım süreci, Batı hukuk sistemlerinde gözlemlenen vatandaşlık-millet ilişkisinden farklıdır. Fransa, İngiltere ve İtalya’da vatandaşlık, milletin hukuki temelini oluşturur ve devletin egemenlik yapısını güçlendirir. Türkiye’de ise açılım süreci, vatandaşlık kavramını siyasallaştırarak anayasal düzenin bütünlüğünü tartışmalı hale getirmiştir.

    Bu süreç, özellikle etnik ve kültürel kimliklerin hukukî temelde tanınması tartışmalarıyla birlikte, Türkiye’de “millet-devlet erozyonu” olarak adlandırılabilecek bir durumu doğurmuştur. Vatandaşlık ve anayasal millet tanımı arasındaki ilişki, kamuoyunda yanlış yorumlanmış ve siyasi retorik malzemesi haline gelmiştir.

    Nihayetinde, TBMM deki BOP açılım süreci ve Feti Yıldız’ın yorumları, anayasanın lafzı ile siyasetin birbirine karıştırıldığı bir ortam yaratmıştır. Bu durum, vatandaşlık ve ulusal kimlik kavramlarının modern anayasal normlarla uyumlu biçimde anlaşılmasını engellemektedir.

    1. Sonuç

    Yukarıda yapılan karşılaştırmalı analiz, Türkiye’nin 66. maddesinin vatandaşlık tanımı açısından Fransa, İngiltere ve İtalya ile aynı kategoride yer aldığını göstermektedir. Her üç Batı ülkesinde de vatandaşlık, ulusal kimliğin hukuki temelini oluşturur ve anayasal normlarla güvence altına alınmıştır.

    Türkiye’de 66. madde, vatandaşlık statüsünü açık biçimde tanımlayan bir normdur. Feti Yıldız’ın “vatandaşlık tanımı yapılmaz” iddiası, hem normatif hem de karşılaştırmalı hukuk açısından hatalıdır. Madde yalnızca bir “millet formülü” değil, anayasal vatandaşlık tanımıdır.
    66. madde, Türkiye’de modern ulus-devlet mantığıyla uyumludur. Karma model, jus soli ve jus sanguinis unsurlarını birleştirerek hem hukuki hem siyasal olarak esnek ve işlevsel bir vatandaşlık tanımı sunar.

    BOPçu açılım süreci ise bu kavramsal netliği tartışmaya açmış ve devlet-millet erozyonuna yol açmıştır. Feti Yıldız’ın yorumları, bu sürecin kavramsal ve siyasal tezahürlerinden biridir ve hukuki temelden yoksundur.

    Sonuç olarak, Türkiye’de vatandaşlık ve ulusal kimlik kavramı 66. madde ile net biçimde tanımlanmıştır. Modern anayasal devlet normları ile karşılaştırıldığında, bu düzenleme hem hukuki hem de kavramsal açıdan geçerlidir ve Feti Yıldız’ın iddiaları bilimsel temelden yoksundur.

    Kaynakça
    • Anderson, B. (1983). Imagined Communities: Reflections on the Origin and Spread of Nationalism. Verso.
    • British Nationality Act (1981).
    • Çaha, Ö. (2013). Kimlik, Siyaset ve Demokrasi. Sentez Yayıncılık.
    • Code Civil (France), Articles 17–33.
    • Constitution de la République Française (1958).
    • Costituzione della Repubblica Italiana (1948).
    • Erdoğan, M. (2015). Anayasal Kimlik ve Türk Anayasacılığı. Orion Kitabevi.
    • Gözler, K. (2019). Türk Anayasa Hukuku Dersleri (19. Baskı). Ekin Yayınları.
    • Kadıoğlu, A. (2011). “Vatandaşlığın Dönüşümü ve Türkiye’de Açılım Süreci.” Toplum ve Bilim, 122, 45–72.
    • Kymlicka, W. (2007). Multicultural Odysseys. Oxford University Press.
    • Legge n. 91/1992 sulla cittadinanza.
    • Özbudun, E. (2012). Türk Anayasa Hukuku. Yetkin Yayınları.
    • Tanör, B. (2010). Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri. Yapı Kredi Yayınları.
    • Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (1982). Resmî Gazete, No. 17863.
    • Yıldız, F. (2025). “66. Madde Vatandaşlık Tanımı Yapmıyor.” X (Twitter) paylaşımı, 14 Ekim 2025.

  • Sağlık turizminde lideriz…

    Sağlık turizminde lideriz…

    Sağlık turizmi para basıyor. Özellikle saç ekiminde elimize su döken yok. Hemen her türlü sağlık hizmeti veriyoruz. Dünyada sağlık turizminde lider durumdayız.

    Gelişmiş sağlık altyapısı, uzman kadroları ve rekabetçi fiyatlarıyla Türkiye, dünya sağlık turizminde öne çıkan destinasyonlardan biri haline geldi.

    Sağlık turistinin kişi başı harcaması 2 bin Euro ve fazlası.

    Turizm gelirleri açısından da büyük katma değer yaratan sağlık turizmi, klasik turizme kıyasla 20 kat daha yüksek döviz girdisi sağlıyor.

    “Türkiye’ye gelen sağlık turistinin ortalama kişi başı harcaması 2 bin Euro civarında. Operasyon paketleri 3 ila 20 bin Euro arasında değişiyor” diyen Dr. Tuncer, 35 ülkede ofisleriyle faaliyet gösterdiklerini, hastaların konaklama ve transfer süreçlerini tamamen organize ettiklerini ifade etti.

    ABD pazarı yeni stratejik hedef haline geldi.

    Gelişmiş sağlık altyapısı, uzman kadroları ve rekabetçi fiyatlarıyla Türkiye, dünya sağlık turizminde öne çıkan destinasyonlardan biri haline geldi.

    Turizm gelirleri açısından da büyük katma değer yaratan sağlık turizmi, klasik turizme kıyasla 20 kat daha yüksek döviz girdisi sağlıyor

    Geçtiğimiz yıl 1,5 milyondan fazla yabancı hastaya hizmet vererek yaklaşık 3 milyar dolarlık döviz girdisi sağlayan Türkiye, 2025 yılında 2 milyon yabancı hastaya ulaşmayı ve gelirini ikiye katlamayı hedefliyor. Almanya, İngiltere, Rusya, Irak, Azerbaycan ve Orta Doğu ülkeleri Türkiye’ye en fazla hasta gönderen ülkeler arasında yer alıyor.

    Sektördeki gelişmeleri değerlendiren Esteworld Medikal Direktörü ve TOBB Sağlık Turizmi Meclis Üyesi Dr. Burak Tuncer, sağlık turizminin ülkemiz adına stratejik bir gelir kaynağı olduğunu vurguladı:

    “Ailem 1990’ların sonunda bu alanda öncülük etti. İlk kez yurt dışından Türkiye’ye hasta getirdik. 2015’ten sonra dijital pazarlama odaklı hızlı bir büyüme yaşandı. Ancak hacim arttıkça süreç yönetimi ve denetim eksiklikleri ülke algısını zaman zaman olumsuz etkiledi.”

    Dr. Tuncer, son dönemde artan merdiven altı operasyonlara ve yurt dışında Türkiye aleyhine yürütülen karalama kampanyalarına da dikkat çekti:

    “Lüks apartman dairelerinde ruhsatsız saç ekimi yapılıyor. Ayrıca bazı resmi kurumlarda oda veya ünite kiralanarak, kurumsal yapı görünümünde hizmet veriliyor. Bu tarz uygulamalar hem hasta güvenliğini hem de ülkemizin sağlık turizmi markasını zedeliyor.”

    Tuncer, 2026 itibarıyla Sağlık Bakanlığı’nın saç ekimi alanında hekim ve ekip sertifikasyon sistemini netleştireceğini belirterek, doğru modelin doktor liderliğinde, hemşire ve teknik ekibin sertifikalı olarak çalıştığı sistemler olduğunu vurguladı.

    Son yıllarda Türkiye’de yetişip yurt dışına giden kişilerin know-how’ı başka ülkelere taşıdığını ifade eden Tuncer, “Körfez, Balkanlar, İtalya, İspanya hatta İngiltere’de faaliyet gösterip ‘Türkiye’ye gitmenize gerek yok’ diyorlar. Bu durum hem ülkemize gelecek hastaların önünü kesiyor hem de bilgi birikimimizin dışa aktarılmasına neden oluyor.” dedi.

    Türk Hava Yolları’nın uçtuğu her noktanın Türkiye için bir potansiyel pazar olduğunu belirten Tuncer, artık yakın coğrafyaların ötesine geçerek ABD’yi stratejik büyüme pazarı olarak konumlandırdıklarını söyledi. 

    “Avustralya’dan dahi hastalarımız var. Ağırlıklı pazarımız Batı Avrupa. Ancak 2026 itibarıyla New York, California ve Florida/Texas’ta üç yeni ofis açmayı planlıyoruz.

    Geçtiğimiz yıl 1,5 milyondan fazla yabancı hastaya hizmet vererek yaklaşık 3 milyar dolarlık döviz girdisi sağlayan Türkiye, 2025 yılında 2 milyon yabancı hastaya ulaşmayı ve gelirini ikiye katlamayı hedefliyor. Almanya, İngiltere, Rusya, Irak, Azerbaycan ve Orta Doğu ülkeleri Türkiye’ye en fazla hasta gönderen ülkeler arasında yer alıyor.

    Sektördeki gelişmeleri değerlendiren Esteworld Medikal Direktörü ve TOBB Sağlık Turizmi Meclis Üyesi Dr. Burak Tuncer, sağlık turizminin ülkemiz adına stratejik bir gelir kaynağı olduğunu vurguladı:

    “Ailem 1990’ların sonunda bu alanda öncülük etti. İlk kez yurt dışından Türkiye’ye hasta getirdik. 2015’ten sonra dijital pazarlama odaklı hızlı bir büyüme yaşandı. Ancak hacim arttıkça süreç yönetimi ve denetim eksiklikleri ülke algısını zaman zaman olumsuz etkiledi.”

    Dr. Tuncer, son dönemde artan merdivenaltı operasyonlara ve yurt dışında Türkiye aleyhine yürütülen karalama kampanyalarına da dikkat çekti:

    “Lüks apartman dairelerinde ruhsatsız saç ekimi yapılıyor. Ayrıca bazı resmi kurumlarda oda veya ünite kiralanarak, kurumsal yapı görünümünde hizmet veriliyor. Bu tarz uygulamalar hem hasta güvenliğini hem de ülkemizin sağlık turizmi markasını zedeliyor.”

    Tuncer, 2026 itibarıyla Sağlık Bakanlığı’nın saç ekimi alanında hekim ve ekip sertifikasyon sistemini netleştireceğini belirterek, doğru modelin doktor liderliğinde, hemşire ve teknik ekibin sertifikalı olarak çalıştığı sistemler olduğunu vurguladı.

    Son yıllarda Türkiye’de yetişip yurt dışına giden kişilerin know-how’ı başka ülkelere taşıdığını ifade eden Tuncer, “Körfez, Balkanlar, İtalya, İspanya hatta İngiltere’de faaliyet gösterip ‘Türkiye’ye gitmenize gerek yok’ diyorlar. Bu durum hem ülkemize gelecek hastaların önünü kesiyor hem de bilgi birikimimizin dışa aktarılmasına neden oluyor.” dedi..

    “Türkiye’ye gelen sağlık turistinin ortalama kişi başı harcaması 2 bin Euro civarında. Operasyon paketleri 3 ila 20 bin Euro arasında değişiyor” diyen Dr. Tuncer, 35 ülkede ofisleriyle faaliyet gösterdiklerini, hastaların konaklama ve transfer süreçlerini tamamen organize ettiklerini ifade etti.

  • Küresel ve Bölgesel satrançta: “Pakistan-Afganistan Çatışmaları”

    Küresel ve Bölgesel satrançta: “Pakistan-Afganistan Çatışmaları”

    Pakistan ve Afganistan arasındaki sınır çatışmaları, uzun yıllardır bölgesel ve uluslararası güvenliği etkileyen karmaşık bir sorun olarak öne çıkmaktadır. Sınır bölgelerindeki gerilimler, yalnızca iki ülkenin iç siyasetiyle sınırlı kalmayıp, ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve İran gibi dış güçlerin stratejik çıkarlarını da doğrudan ilgilendirmektedir (Haqqani, 2013; Tellis, 2019).

    Son dönemdeki çatışmalar, Taliban’ın Afganistan’daki iktidarının yeniden pekişmesi ve Pakistan’ın sınır güvenliği politikalarıyla ilişkilidir. Ayrıca Bagram Havaüssü gibi stratejik üslerin kontrolü, bölgedeki güç dengesini belirleyen kritik bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır (Cordesman, 2015).

    Bölgede sürdürülebilir bir barış ve istikrarın sağlanabilmesi için diplomasi, ekonomik işbirliği ve çok taraflı uluslararası mekanizmalar büyük önem taşımaktadır. BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü (SCO) gibi örgütlerin rolü, çatışmaların çözümünde hem diplomatik hem de ekonomik araçlarla bölgesel istikrarı desteklemektedir (BRICS Summit Declarations, 2024; SCO Secretariat, 2025).

    1. Pakistan – Afganistan Krizi ve Çatışmaları

    Pakistan ve Afganistan arasındaki çatışmalar, sadece iki ülkeyi değil tüm bölgeyi etkileyen bir güvenlik krizini ortaya koymaktadır (Haqqani, 2013). Ekim 2025 itibarıyla sınır bölgelerinde şiddetli çatışmalar devam etmekte ve bu durum, özellikle siviller üzerinde ciddi insani sonuçlar doğurmaktadır (International Crisis Group, 2025).

    Bölgede çok sayıda dış güç ve uluslararası aktör bulunması, çatışmaların çözümünü karmaşık hale getirmektedir. ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve İran’ın bölgedeki çıkarları, Pakistan ve Afganistan arasındaki çatışmaların uluslararası bir boyut kazanmasına neden olmaktadır (Tellis, 2019).

    Çatışmaların çözümü yalnızca askeri yollarla mümkün görünmemektedir; diplomasi ve bölgesel işbirliği mekanizmaları, uzun vadeli istikrar için kritik öneme sahiptir (Cordesman, 2015). Bu bağlamda BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü (SCO) gibi örgütler, çatışmaların azaltılmasında önemli bir rol oynayabilir (SCO Secretariat, 2025).

    1. Çatışmanın Tarihi Arka Plan

    Pakistan-Afganistan sınırındaki anlaşmazlıklar, büyük ölçüde Durand Hattı’na dayanmaktadır. 1893’te Britanya Hindistanı ve Afganistan arasında çizilen bu sınır, Afganistan tarafından hiçbir zaman resmi olarak kabul edilmemiştir (Haqqani, 2013). Sınırın geçerliliğine ilişkin bu itiraz, özellikle sınır bölgelerindeki Pashtun topluluklarının iki ülke arasında bölünmüş olmasıyla daha da karmaşık hale gelmiştir.

    Soğuk Savaş döneminde, Afganistan Sovyetler Birliği ile yakın ilişkiler geliştirirken, Pakistan ABD ve Çin ile ittifak kurmuştur (Rashid, 2010). Bu farklılıklar, hem bölgesel hem de uluslararası güvenlik dengelerini etkilemiş ve sınır bölgelerinde sürekli bir çatışma ortamı yaratmıştır.

    1990’larda Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan çekilmesi sonrası, Taliban’ın iktidara gelmesiyle Pakistan, Taliban’a destek vermiştir. Bu destek, iki ülke arasındaki ilişkileri güçlendirmekte iken aynı zamanda komşu ülkeler ve ABD nezdinde gerilim yaratmıştır (Giustozzi, 2009).

    2001’de ABD’nin Afganistan müdahalesi, Pakistan’ın hem ABD ile işbirliği yapmasını hem de Taliban’ın Pakistan’daki uzantılarıyla ilişkilerini sürdürmesini zorunlu kılmıştır. Bu çelişkili politika, Pakistan iç güvenliğini zaman zaman tehdit eden terörist saldırılara yol açmıştır (Fair, 2014).

    Günümüzde Taliban’ın Afganistan’da yeniden iktidara gelmesi, Pakistan-Afganistan sınırında eski çatışma dinamiklerini tekrar canlandırmıştır. Pakistan, TTP gibi gruplara Afganistan’dan destek verildiğini iddia ederken, Afganistan tarafı bu suçlamaları reddetmektedir (Cordesman, 2015).

    1. Çatışmanın Son Gelişmeleri

    9–15 Ekim 2025 tarihleri arasında Pakistan ve Afganistan arasındaki çatışmalar hızla tırmandı. Pakistan hava saldırıları düzenlerken, Taliban güçleri sınır noktalarına karşılık verdi (International Crisis Group, 2025).

    Afgan tarafı 58 Pakistan askerinin öldüğünü iddia ederken, Pakistan 23 asker kaybını doğrulamış ve 200’den fazla Taliban militanının etkisiz hale getirildiğini bildirmiştir. Bu veriler çatışmaların yoğunluğunu ve tarafların karşılıklı olarak güç gösterisini ortaya koymaktadır.

    Suudi Arabistan ve Katar arabuluculuğunda geçici bir ateşkes ilan edilmiş olsa da, çatışmalar kısa süre içinde tekrar başlamıştır. Bu durum, bölgede kalıcı bir çözümün sağlanmasının zorluklarını göstermektedir (United Nations Security Council Reports, 2025).

    Çatışmaların sivil halk üzerindeki etkisi de ciddi boyuttadır. Birleşmiş Milletler, taraflara insani koridorlar ve ateşkese uyum çağrısında bulunmuştur (UN Security Council, 2025). İnsani krizler, uluslararası toplumun bölgeye müdahale ihtiyacını artırmaktadır.

    Ayrıca, çatışmaların yeniden başlaması, bölgedeki diğer stratejik unsurların (ör. Bagram Havaüssü) ve dış güçlerin hareketlerini doğrudan etkilemektedir. Bu durum, yerel çatışmaların bölgesel ve küresel boyuta taşındığını göstermektedir (Giustozzi, 2009).

    1. Bölgesel Güçlerin Tutumları

    4.1. Çin

    Çin, Pakistan’ın en yakın stratejik müttefiklerinden biri olarak, bölgedeki çatışmaların kendi çıkarlarını tehdit ettiğini değerlendirmektedir (Haqqani, 2013). Özellikle Kuşak ve Yol İnisiyatifi kapsamında Pakistan ve Afganistan sınır bölgelerinde yatırımlar yapan Çin, bu projelerin güvenliğinin sağlanmasını öncelikli hedef olarak görmektedir.

    Çin, çatışmaların tırmanmasını önlemek için diplomatik girişimlerde bulunmakta ve hem Pakistan hem de Afganistan’a barış çağrısı yapmaktadır (Tellis, 2019). Bu diplomatik çabalar, taraflar arasındaki gerilimi azaltmaya ve Çin’in ekonomik yatırımlarını güvence altına almaya yöneliktir.

    Pekin, aynı zamanda BRICS ve SCO çerçevesinde bölgesel işbirliğini teşvik ederek, çatışmaların sadece askeri değil ekonomik ve diplomatik yollarla çözülmesini savunmaktadır (SCO Secretariat, 2025). Bu strateji, Çin’in uzun vadeli bölgesel nüfuz hedefleriyle uyumludur.

    Çin’in bölgeye yaklaşımı, istikrarın sağlanması ve ABD’nin bölgedeki etkisinin sınırlanması açısından önemli bir araçtır (Tellis, 2019). Çin, Afganistan’da doğrudan askeri varlık kurmasa da ekonomik ve diplomatik baskılarla tarafları yönlendirmektedir.

    Dolayısıyla , Çin’in bölgeye müdahalesi, yalnızca güvenlik değil, aynı zamanda enerji ve ulaşım projelerinin sürdürülebilirliği açısından kritik önem taşımaktadır (Haqqani, 2013). Bu nedenle Çin, çatışmaların çözümünde aktif bir diplomatik rol üstlenmektedir.

    4.2. Rusya

    Rusya, Afganistan’daki istikrarsızlık ve ABD’nin olası Bagram Havaüssü dönüşü karşısında dikkatli bir yaklaşım benimsemektedir (Fair, 2014). Moskova, bölgesel güvenlik dengesini korumak ve Orta Asya’daki etkisini artırmak amacıyla hem Pakistan hem Afganistan ile diplomatik temas halindedir.

    Rusya’nın önceliği, Taliban yönetimiyle ilişkileri yönetmek ve çatışmaların Orta Asya’ya yayılmasını önlemektir (Giustozzi, 2009). Bu yaklaşım, Rusya’nın hem SCO çerçevesindeki hem de ikili ilişkilerdeki stratejik çıkarlarını korumasını sağlamaktadır.

    Moskova, çatışmaların tırmanması durumunda diplomatik baskı ve ekonomik yaptırımlar dahil çeşitli yöntemlerle tarafları dengelemeyi amaçlamaktadır (Cordesman, 2015). Bu politika, ABD’nin bölgedeki hareket alanını sınırlandırmayı hedeflemektedir.

    Rusya, ayrıca BRICS ve SCO platformlarında Afganistan’ın istikrarlı bir ülke olarak kalmasını savunmakta ve uluslararası işbirliği mekanizmalarının önemini vurgulamaktadır (SCO Secretariat, 2025). Bu strateji, bölgesel çatışmaların çok taraflı diplomasi ile çözülmesine olanak tanımaktadır.

    Özellikle, Rusya’nın tutumu, bölgedeki güç dengesini korumaya yönelik pragmatik ve çok boyutlu bir yaklaşımdır (Tellis, 2019). Moskova, çatışmaların kontrolsüz şekilde yayılmasını engellemek için aktif bir arabulucu rol üstlenmektedir.

    4.3. Hindistan

    Hindistan, Afganistan ile ilişkilerini güçlendirerek Pakistan’a karşı stratejik bir denge unsuru yaratmayı hedeflemektedir (Rashid, 2010). Yeni Taliban yönetimi ile diplomatik temaslar kuran Hindistan, Afganistan’ın istikrarının kendi güvenliği açısından kritik olduğunu savunmaktadır.

    Hindistan’ın Afganistan’daki yatırımları, enerji ve altyapı projeleri üzerinden bölgesel nüfuzunu artırmayı amaçlamaktadır (Haqqani, 2013). Bu yatırımlar, aynı zamanda Pakistan’a karşı bir stratejik denge oluşturma işlevi görmektedir.

    Yeni dönemde Hindistan, Pakistan’ın sınır bölgelerinde kontrolsüz gruplara destek vermesini diplomatik yollarla sınırlamaya çalışmaktadır (Cordesman, 2015). Bu bağlamda Hindistan, uluslararası örgütler aracılığıyla çatışmaların çözümüne katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.

    Hindistan, ayrıca BRICS ve SCO çerçevesinde ekonomik ve güvenlik işbirliği projelerine dahil olarak, bölgesel istikrarın sağlanmasına katkı sağlamaktadır (BRICS Summit Declarations, 2024).

    Özetle, Hindistan’ın yaklaşımı, diplomasi ve kalkınma işbirliği yoluyla Pakistan’ın bölgesel etkisini sınırlamaya yönelik stratejik bir hamledir (Tellis, 2019). Bu politika, bölgesel güç dengesinin korunmasında önemli bir rol oynamaktadır.

    4.4. İran

    İran, Afganistan’daki Taliban yönetiminin istikrarını desteklerken, Pakistan sınırında güvenliğin sağlanmasına öncelik vermektedir (Fair, 2014). Tahran, özellikle terörist grupların faaliyetlerini engellemek için Pakistan ve Afganistan ile işbirliği yapmayı savunmaktadır.

    İran’ın Afganistan politikası, hem Şii nüfusun güvenliği hem de sınır bölgelerindeki ekonomik projelerin korunması bağlamında şekillenmektedir (Rashid, 2010). Bu durum, İran’ın bölgesel istikrarı sağlama çabalarını doğrudan etkilemektedir.

    Tahran, ayrıca SCO ve BRICS platformları aracılığıyla çatışmaların çözümünde diplomatik bir arabulucu rol üstlenmektedir (SCO Secretariat, 2025). Bu mekanizmalar, bölgesel işbirliğini güçlendirerek çatışmaların tırmanmasını engellemeyi hedeflemektedir.

    İran, bölgesel güvenlik işbirliğini ekonomik ve diplomatik araçlarla destekleyerek, kendi çıkarlarını korumayı amaçlamaktadır (Giustozzi, 2009). Bu yaklaşım, bölgesel güçlerin çatışmalarda doğrudan askeri müdahaleden ziyade diplomasi ve işbirliği ile çözüm arayışlarını göstermektedir.

    Bu yüzden, İran’ın tutumu, bölgedeki güç dengesini koruma ve uluslararası işbirliği mekanizmalarını güçlendirme üzerine kuruludur (Haqqani, 2013). Tahran, çatışmaların uluslararası boyuta taşınmasını önlemek için aktif bir strateji izlemektedir.

    4.5. ABD

    ABD, Afganistan’daki askeri varlığını yeniden tesis etme arayışındadır ve Bagram Havaüssü’nün kontrolünü yeniden almak istemektedir (Cordesman, 2015). Washington, Taliban yönetimini sınırlamak ve bölgedeki stratejik avantajını artırmak için diplomatik ve askeri seçenekleri değerlendirmektedir.

    ABD’nin müdahale politikası, bölgedeki diğer güçlerin (Çin, Rusya, Hindistan, İran) tepkisiyle karşı karşıya kalmaktadır (Tellis, 2019). Bu durum, bölgedeki güç dengesini karmaşıklaştırmakta ve çok taraflı diplomasi ihtiyacını artırmaktadır.

    Washington, ayrıca NATO ve uluslararası güvenlik platformları aracılığıyla bölgesel istikrarı desteklemeyi hedeflemektedir (United Nations Security Council Reports, 2025). Bu strateji, yalnızca askeri değil, diplomatik ve siyasi araçlarla da güç gösterisi yapmayı kapsamaktadır.

    ABD’nin bölgedeki varlığı, Bagram Havaüssü’nün stratejik önemini artırmakta ve Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi projelerini potansiyel olarak tehdit etmektedir (Giustozzi, 2009).

    Bu bağlamda, ABD’nin bölgedeki hareketleri, diğer bölgesel güçlerle olan “bilek güreşi”ni yansıtmaktadır. Bu durum, Pakistan ve Afganistan arasındaki çatışmaların uluslararası boyutunu ve çözümün karmaşıklığını gözler önüne sermektedir (Fair, 2014).

    1. Bagram Havaüssü ve Stratejik Önemi

    Bagram Havaüssü, Afganistan’daki en büyük askeri üs olarak, hem ABD hem de bölgesel güçler açısından stratejik bir öneme sahiptir (Cordesman, 2015). ABD’nin üsse yeniden dönme talebi, bölgedeki güç dengelerini değiştirebilir ve Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi projelerine potansiyel tehdit oluşturabilir (Tellis, 2019).

    Bagram’ın kontrolü, Afganistan’ın hava sahası ve sınır güvenliği üzerinde doğrudan etkili olup, bölgesel askeri hareketlilik açısından kritik bir konumda yer almaktadır (Fair, 2014). ABD’nin üsse dönüşü, Pakistan ve Hindistan gibi ülkelerin güvenlik hesaplamalarını da yeniden şekillendirecektir.

    Taliban yönetimi, Bagram Havaüssü’nün yeniden ABD kontrolüne geçmesine karşı çıkarak, Afganistan’ın egemenliğine müdahale edilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır (Giustozzi, 2009). Bu durum, Afganistan’ın ulusal egemenliğinin korunması ve dış müdahalelerin sınırlanması bağlamında büyük bir diplomatik gerilime yol açmaktadır.

    Bagram Havaüssü’nün önemi yalnızca askeri değil, ekonomik ve diplomatik boyutlarıyla da değerlendirilmektedir (Haqqani, 2013). Üs, uluslararası lojistik ve tedarik zincirlerinin Afganistan ve Orta Asya’daki stratejik merkezi olarak işlev görmektedir.

    Kısaca, Bagram Havaüssü, bölgedeki güçler arası bilek güreşi açısından simgesel bir alan haline gelmiştir. ABD, Çin, Rusya ve bölgesel aktörler, bu üs üzerinden kendi stratejik etkilerini pekiştirmeye çalışmakta ve diplomatik pazarlıkların merkezi unsurunu oluşturmaktadır (Tellis, 2019).

    1. BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü’nün Rolü

    6.1. BRICS’in Afganistan Politikası

    BRICS ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika), Afganistan’ın barışçıl ve birleşik bir devlet olarak kalmasını desteklemektedir (BRICS Summit Declarations, 2024). 2024 Kazan Zirvesi’nde, liderler Afganistan’da terörizm ve uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadele edilmesi gerektiğini vurgulamışlardır.

    BRICS’in politikası, özellikle ekonomik kalkınma ve altyapı projeleri üzerinden Afganistan’ı istikrara kavuşturmayı hedeflemektedir (Haqqani, 2013). Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi projeleri, BRICS üyeleri tarafından Afganistan’ın ekonomik entegrasyonuna katkı sağlamak için desteklenmektedir.

    BRICS, diplomatik platformlarda ABD’nin olası müdahalelerine karşı bölgesel dengeyi sağlamayı amaçlamaktadır (Tellis, 2019). Bu bağlamda, örgüt üyeleri, Afganistan’ın egemenliğine saygı gösterilmesini vurgulamakta ve çatışmaların tırmanmasını önlemeye çalışmaktadır.

    Ayrıca BRICS, üye ülkeler arasında ekonomik işbirliği ve diplomatik koordinasyon sağlayarak Afganistan’daki çatışmaların çözümünde çok taraflı bir yaklaşım geliştirmektedir (Rashid, 2010). Bu durum, bölgedeki güç mücadelelerini dengeleme açısından kritik öneme sahiptir.

    Bu yüzden , BRICS’in Afganistan politikası, bölgedeki istikrar ve güvenliği artırmaya odaklanmış bir strateji olarak değerlendirilebilir (Cordesman, 2015). Bu strateji, çatışmaların sadece askeri değil ekonomik ve diplomatik araçlarla çözülmesini hedeflemektedir.

    6.2. Şanghay İşbirliği Örgütü (SCO)

    SCO, Afganistan’ın gözlemci statüsüne sahip olmasını sağlayarak, bölgesel güvenlik meselelerine ortak çözüm geliştirmeyi amaçlamaktadır (SCO Secretariat, 2025). Dushanbe toplantısında, örgüt üyeleri Afganistan’daki çatışmaların bölgesel istikrar üzerindeki etkilerini tartışmıştır.

    SCO, üye ülkeler arasında istihbarat paylaşımı, sınır güvenliği ve terörle mücadele konularında koordinasyonu artırmaktadır (Giustozzi, 2009). Bu mekanizmalar, Pakistan ve Afganistan arasındaki çatışmaların kontrol altına alınmasına yardımcı olmaktadır.

    Örgüt, ayrıca ekonomik işbirliğini teşvik ederek, Afganistan’daki kalkınma projelerini güvence altına almayı hedeflemektedir (Haqqani, 2013). Bu yaklaşım, ekonomik bağımlılığı artırarak çatışmaların maliyetini yükseltmekte ve istikrarı teşvik etmektedir.

    SCO’nun diplomatik rolü, ABD’nin bölgedeki askeri hareketlerine karşı bir denge unsuru olarak da öne çıkmaktadır (Tellis, 2019). Bu bağlamda, Bagram Havaüssü gibi stratejik alanlar örgütün gündeminde önemli bir yer tutmaktadır.

    Bu anlamda, SCO, hem güvenlik hem de ekonomik boyutlarıyla Afganistan’daki çatışmaların çözümünde merkezi bir aktör konumundadır (Cordesman, 2015). Örgüt, bölgesel işbirliği mekanizmaları ve çok taraflı diplomasi ile istikrarın sağlanmasına katkı sağlamaktadır.

    1. Çözüm Önerileri

    7.1. Çift Taraflı Güvenlik Anlaşmaları

    Pakistan ve Afganistan, sınır güvenliğini sağlamak ve terörist faaliyetleri önlemek amacıyla karşılıklı güvenlik anlaşmaları geliştirmelidir (Cordesman, 2015). Bu anlaşmalar, taraflara sınır ötesi saldırılar karşısında caydırıcılık sağlar ve çatışmaların tekrarlanmasını engeller.

    BM ve SCO gözlemciliğinde yapılacak güvenlik anlaşmaları, tarafların uygulama konusunda şeffaf ve hesap verebilir olmasını garanti altına alabilir (SCO Secretariat, 2025). Bu mekanizma, taraflar arasında güven inşasına katkıda bulunur ve uluslararası toplumun müdahale gerekliliğini azaltır.

    Anlaşmaların uygulanması, sadece askeri değil, sivil ve ekonomik işbirliğini de kapsamalıdır (Haqqani, 2013). Örneğin, sınır bölgelerinde ortak altyapı ve ticaret projeleri, iki taraf arasında güveni pekiştirebilir.

    Böylesi anlaşmalar, ayrıca dış güçlerin doğrudan müdahalesini sınırlamak için bir diplomatik çerçeve oluşturur (Tellis, 2019). ABD, Çin, Rusya ve diğer aktörler, bu mekanizma sayesinde çatışmaların çözüm sürecine destek verebilir.

    Özerle, çift taraflı güvenlik anlaşmaları, bölgesel istikrarın temelini oluşturur ve uzun vadede Pakistan-Afganistan ilişkilerinde sürdürülebilir barışı destekler (Rashid, 2010).

    7.2. Bölgesel Güvenlik Forumu

    Çin, Rusya, Hindistan, İran ve Pakistan’ın katılımıyla kurulacak bir bölgesel güvenlik forumu, çatışmaların diplomatik yollarla çözümüne hizmet edebilir (Tellis, 2019). Forum, taraflar arasında doğrudan iletişimi güçlendirir ve kriz öncesi müdahale kapasitesini artırır.

    Forum, sınır bölgelerindeki ateşkese uyumu takip edebilir ve ihlallerin önceden tespit edilmesine olanak sağlar (Cordesman, 2015). Ayrıca, forum çatışmaların bölgesel yayılmasını önleyebilir ve sivil kayıpların azaltılmasına katkıda bulunur.

    Sınır güvenliği ve terörle mücadele alanlarında ortak tatbikatlar ve bilgi paylaşımı, forumun etkinliğini artırır (Haqqani, 2013). Bu sayede, uluslararası aktörler de çatışmaların çözüm sürecine yapıcı katkı sağlayabilir.

    Forum, aynı zamanda ekonomik ve diplomatik işbirliği projelerinin uygulanmasını denetleyerek, bölgesel kalkınmayı teşvik edebilir (BRICS Summit Declarations, 2024). Ekonomik istikrar, uzun vadeli güvenliğin temel unsuru olarak öne çıkmaktadır.

    Bu bağlamda, bölgesel güvenlik forumu, çok taraflı diplomasi ve işbirliği mekanizmalarının birleştirici unsurudur ve Pakistan-Afganistan çatışmalarının sürdürülebilir çözümüne katkıda bulunabilir (SCO Secretariat, 2025).

    7.3. Uluslararası Gözetim Mekanizmaları

    BM veya SCO gözlemci misyonları, sınır bölgelerinde ateşkese uyulup uyulmadığını denetleyebilir (United Nations Security Council Reports, 2025). Bu mekanizma, taraflar arasında güven inşası sağlayarak çatışmaların tırmanmasını önler.

    Uluslararası gözlem, ihlallerin raporlanmasını ve diplomatik baskının uygulanmasını mümkün kılar (Giustozzi, 2009). Bu sayede, taraflar arasında şeffaflık sağlanır ve tarafların taahhütlerini yerine getirme zorunluluğu doğar.

    Gözlem mekanizmaları, sivil halkın korunmasını da hedefler (Fair, 2014). İnsan hakları ihlalleri ve insani krizler, uluslararası aktörler tarafından yakından izlenir ve gerekli önlemler alınır.

    Ek olarak, uluslararası gözetim mekanizmaları, dış güçlerin çatışmaya doğrudan müdahalesini sınırlayabilir (Tellis, 2019). Bu, çatışmaların uluslararası boyutunun kontrol altında tutulmasını sağlar.

    Dolayısıyla, bu mekanizmalar, Pakistan ve Afganistan arasındaki çatışmaların sürdürülebilir ve barışçıl çözümü için güvenilir bir çerçeve oluşturur (Cordesman, 2015).

    7.4. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Projeleri

    Kuşak ve Yol İnisiyatifi ve diğer bölgesel kalkınma projeleri, sınır bölgelerinde ekonomik istikrar sağlayabilir (Haqqani, 2013). Ekonomik işbirliği, yerel toplulukların çatışmalardan uzaklaşmasını teşvik eder.

    BRICS ve SCO tarafından desteklenen altyapı projeleri, sınır ötesi ticaret ve ulaşımı artırarak, iki ülke arasındaki bağı güçlendirebilir (BRICS Summit Declarations, 2024). Ekonomik bağlılık, çatışmaların maliyetini yükselterek uzun vadeli istikrar sağlar.

    Kalkınma projeleri, genç nüfusun istihdamını artırarak radikal gruplara katılımı azaltabilir (Rashid, 2010). Bu, bölgesel güvenliğe doğrudan katkıda bulunur ve toplumsal yapıyı güçlendirir.

    Ekonomik işbirliği, aynı zamanda uluslararası toplumun çatışma çözümüne desteğini artırır (Tellis, 2019). Projeler, diplomatik mekanizmalarla entegre edilerek güvenlik ve kalkınma hedeflerini birleştirir.

    Bu nedenden dolayı, ekonomik işbirliği ve kalkınma projeleri, Pakistan ve Afganistan arasındaki çatışmaların çözümünde kritik bir araç olarak öne çıkmaktadır (Cordesman, 2015).

    7.5. Diplomatik Diyalog ve Çok Taraflı Müzakere

    Sürekli diplomatik diyalog mekanizmaları, taraflar arasındaki anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesini sağlar (Rashid, 2010). Çok taraflı müzakereler, hem iç çelişkilerin hem de dış güç müdahalelerinin etkilerini dengelemeye yardımcı olur.

    Dış güçler ve bölgesel örgütler, müzakerelerde arabulucu rolü üstlenebilir (SCO Secretariat, 2025). Bu sayede, çatışmaların bölgesel ve uluslararası boyutları yönetilebilir.

    Diplomatik süreç, güvenlik, ekonomi ve insan hakları alanlarını kapsayan bütüncül bir çözüm sunar (Haqqani, 2013). Taraflar arasında şeffaf ve hesap verebilir mekanizmalar kurulması, güven inşasını güçlendirir.

    Müzakereler, ateşkeslerin sürdürülebilirliğini artırır ve sınır bölgelerinde çatışmaların tekrarlanmasını önler (Giustozzi, 2009). Bu süreç, uluslararası hukuk çerçevesinde yürütülmelidir.

    Sonuçta, diplomatik diyalog ve çok taraflı müzakere, Pakistan-Afganistan çatışmalarının uzun vadeli çözümü için en kritik stratejik araçlardan biridir (Cordesman, 2015).

    1. Sonuç ve Değerlendirme

    Pakistan-Afganistan çatışmaları, tarihsel sınır sorunları, Taliban’ın yükselişi ve ABD’nin askeri müdahaleleriyle şekillenmiştir (Giustozzi, 2009). Durand Hattı’ndan kaynaklanan anlaşmazlıklar, sınır bölgelerinde sürekli gerilim yaratmaktadır.

    Bagram Havaüssü’nün stratejik önemi, bölgedeki güç dengelerini etkileyerek ABD, Çin, Rusya ve diğer aktörler arasında diplomatik ve askeri gerilim yaratmaktadır (Cordesman, 2015). Bu durum, bölgesel istikrarın sağlanmasını güçleştirmektedir.

    BRICS ve SCO’nun rolü, bölgesel güvenlik ve ekonomik istikrarın sağlanmasında kritik öneme sahiptir (BRICS Summit Declarations, 2024; SCO Secretariat, 2025). Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi, Rusya’nın güvenlik politikaları, Hindistan ve İran’ın bölgesel stratejileri, çok boyutlu diplomasi ve işbirliği gerektirmektedir.

    Çözüm, çok boyutlu stratejik yaklaşımla mümkündür; çift taraflı güvenlik anlaşmaları, bölgesel güvenlik forumları, uluslararası gözetim, ekonomik kalkınma ve sürekli diplomatik diyalog, çatışmaların sürdürülebilir şekilde çözülmesini sağlayabilir (International Crisis Group, 2025).

    Sonuç olarak, Pakistan ve Afganistan çatışmalarının çözümü, askeri güç kullanımından ziyade diplomasi, uluslararası işbirliği ve bölgesel örgütlerin koordinasyonu ile mümkündür. BRICS ve SCO, bölgedeki istikrarın sağlanmasında merkezi bir rol oynayabilir.

    Kaynakça
    1. Giustozzi, A. (2009). Killing Mr. Osama: The Taliban and the Afghan War. Hurst & Company.
    2. Rashid, A. (2010). Taliban: Militant Islam, Oil and Fundamentalism in Central Asia. Yale University Press.
    3. Haqqani, H. (2013). Pakistan: Between Mosque and Military. Carnegie Endowment for International Peace.
    4. Fair, C. C. (2014). Fighting to the End: The Pakistan Army’s Way of War. Oxford University Press.
    5. Cordesman, A. H. (2015). The Afghan-Pakistan War: Beyond Counterinsurgency. CSIS.
    6. Tellis, A. J. (2019). US-China Rivalry in South Asia. Carnegie Endowment for International Peace.
    7. BRICS Summit Declarations. (2024). Kazan Summit Communiqué. BRICS Secretariat.
    8. SCO Secretariat. (2025). Dushanbe Meeting Report on Afghanistan. Shanghai Cooperation Organization.
    9. United Nations Security Council Reports. (2025). Situation in Afghanistan and Pakistan.
    10. International Crisis Group. (2025). Pakistan-Afghanistan Border Conflict Update.

  • Turizm, refah, bağ kurma ve paylaşılan mutluluktur…

    Turizm, refah, bağ kurma ve paylaşılan mutluluktur…

    Soru:

    Seyahat etmeyi bir lüks haline mi getiriyoruz?

    Evet. Artık tatillere çıkmak, para harcamak lükse giriyor. Eskiden refahın ayrılmaz bir parçası olan seyahat etmek, dinlenmek ve yeniden bağ kurmak gibi eylemler bugün birer lüks haline geliyor. Seyahatlerde lüksün her türlüsünü yaşamak mümkün.

    Avrupalılar tatilin artık ulaşılmaz hale geldiğini düşünüyor. Kanarya Adaları bir zamanlar tatil ve gezme için bir numaraydı. Bugün 8. duruma düştü. Zamanla her şey yıpranıyor. Ulaşılamaz sandığımız değerler çürüyor.

    İspanya’nın Alman ve İngiliz turistler için en önemli varış noktalarından biri Kanarya Adaları. Ancak adalar, son iki yıldır her iki pazarda da kayıpta. Temel etken, pahalılık.

    Geçtiğimiz günlerde dünyanın en büyük tur operatörlerinden TUİ’nin sonbahar tatil trendleri raporunda Mallorca’nın tahtını Antalya’ya kaptırdığı, Kanarya Adaları’nın da sekizinci sıraya gerildiğine ilişkin haberi turizm Gazetesi’nde paylaşmıştık. 

    İspanyollar da bu düşüşü sorguluyor. Bizim de ders çıkaracağımız bir makaleyi, İspanyol turizm gazetesi tourinews yayınlamış. Paylaşıyoruz:

    Eskiden refahın temel parçası olan seyahat, dinlenme ve bağ kurma… bugün bir lükse mi dönüşüyor?

    Giderek daha fazla Avrupalı aile —özellikle Almanya’dakiler— tatilin artık ulaşılmaz hale geldiğini hissediyor. Eskiden refahın ayrılmaz bir parçası olan seyahat etmek, dinlenmek ve yeniden bağ kurmak gibi eylemler bugün birer lüks haline geliyor.

    Turizmde köklü ve güçlü bir destinasyon olan Kanarya Adaları, bu duruma kayıtsız kalamaz.

    Alman turizmi, bugüne dek olduğu gibi hâlâ bizim temel dayanaklarımızdan biri. Eğer bugün seyahat etmek birçok aile için pahalı hale geldiyse, ulaşılabilirliğimizi, yakınlığımızı ve cazibemizi nasıl koruyabileceğimizi yeniden düşünmeliyiz.

    Kanarya Adaları’nın sahip olduğu güç, iki büyük hedefi zekice birleştirebilmesinde yatıyor:

    Hem yüksek gelirli turistleri çekmek,

    Hem de bizi yıllardır tercih eden Avrupalı orta sınıf aileleri dışlamamak.

    Peki nasıl?

    Eşsiz teklifler,
    Farklılaştırılmış deneyimler
    Ve adalar arasında başka hiçbir destinasyonda bulunmayan çeşitlilikle.
    Lüks ve wellness odaklı kaçamaklardan, fiyat-performans dengesi yüksek aile tatillerine kadar geniş bir yelpazemiz var.

    Çünkü turizm sadece ekonomi değildir.

    Turizm, refah, bağ kurma ve paylaşılan mutluluktur.

    Ve bu özün canlı kalması, hepimize —şirketlere, destinasyonlara ve turizm profesyonellerine— bağlı.

    Bunu yeni Avrupa gerçeklerine göre uyarlamak da yine bizim sorumluluğumuzda.

    Sizce Kanarya Adaları, tüm Avrupalı gezgin nesiller için cazip bir destinasyon olarak nasıl parlamaya devam edebilir?

  • KARARLAR ÖNCEDEN BELİRLENDİ Mİ.?

    KARARLAR ÖNCEDEN BELİRLENDİ Mİ.?

    Kendisi gibi, ismi de uzun ve ilginç olan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” toplantıları, senaryosu önceden yazılan ‘dizi film’ gibi devam edip gidiyor.

    Toplumun gazını almak için ‘dinlenmeyen kişi ve gurup’ kalmadı.

    Komisyonun alacağı kararlar önceden belirlenmiş gibi görünüyor.

    Sonunda yapılacak açıklamanın altında yanlışlıkla “eski bir tarih” bulunması halinde şaşırmayacağız.

    Çünkü senaryosu önceden yazılmış bir dizi film izliyoruz.

  • Ankara’nın başkent olması yasası 13 Ekim 1923 tarihinde Melis’te kabul edilmişti

    Ankara’nın başkent olması yasası 13 Ekim 1923 tarihinde Melis’te kabul edilmişti

    Ankara’nın başkent olması yasası 13 Ekim 1923 tarihinde Melis’te kabul edilmişti.

    Ankara’nın Başkent olmasının 102. yıldönümünü kutlu olsun. 13.10.2025 P.tesi

    BAŞKENT OLMAYA VARAN SÜREÇ:

    · Başkentler ülkelerin bütün siyasal, ekonomik, kültürel, idari, askerî, güvenlik vb. konularla değerlendirildiği, kararların alındığı hayat merkezleri veya başka bir deyişle beyinleridir.

    ·  Bu nedenle çoğu kez ülkelerin adından çok, o ülkenin başkentinin adı kullanılmış, başkentlerin esir düştüğü durumlarda devletlerin yıkıldığı da sık görülmüştür. 

    · Ankara yaşanan tüm bu olumsuz koşullara karşın Osmanlının son deminde de  bir Türk şehirdir.

    · İşgal tehlikesinden uzak görülmekle birlikte, Mondros Mütarekesi sonrasında İngiliz ve Fransız askerleri tarafından kontrol altına alınmıştı. ente gelen İtilaf Devletleri askerleri her yerde olduğu gibi burada tutuklamalara girişir. Tutukluların bir kısmını İstanbul’a gönderirler.

    · Ankara’da 1919 Eylülünde açılan Müdafaa-i Hukuk-u Milliye merkezi aynı adla kazalarda kurulan örgütler düzenli bir eylem oluşturulması amacıyla merkeze bağlanır.

    · Kentteki örgütlenme, Ali Fuat Paşa, Ankara müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi ve şehir aydınlarının birleşmesiyle kuvvetlendirilir. Tüm bu çabalara Ankara halkı da candan katılır.

    ·  Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’ya gelişinden itibaren Büyük Millet Meclisinin açılışına kadar gelecek tüm konukların konaklama ve yemek giderlerinin çoğunluğu buradaki Müdafaa-i Hukuk örgütünün parasal desteğiyle karşılanır.

    · Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nı yürütmek için Ankara’yı merkez seçmeye yöneltir. Ankara’yı karargâh yapan Heyet-i Temsiliye hemen devletin sorumluluğunu üzerine alır.

    · 23 Nisan 1920’de TBMM açılınca, bütün ulusun başvuracağı en yüce kat olur.

    · Heyet-i Temsiliye’nin gelişiyle başlayan Ankara’nın fiilî başkentlik süreci, TBMM’nin açılışıyla hukuki bir durum kazanır.

    · 2 Mayıs 1920’de yeni devletin ilk hükûmeti de kurulunca Ankara fiilen hükûmet merkezi olur.

    · İç ve dış kararsızlıklara son vermek devletin başkentini bir an önce tayin edilmesi için 9 Ekim 1923’te Dışişleri Bakanı İsmet Paşa ve on dört arkadaşı tek maddelik “Türkiye Devletinin makar­rı idaresi Ankara şehridir” yasa tasarısını meclise sunar. Yasa tasarısı 10 Ekim’de Layiha Komisyonundan, yine aynı gün Anayasa Komisyonundan hızla geçti ve 13 Ekim 1923’te Meclis genel kuruluna geldi. Yapılan tartışmalardan sonra oy çokluğuyla kabul edilir.

    · 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanından ve Halifeliğin kaldırılmasından (3 Mart 1924) sonra 20 Nisan 1924’te Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul edilen Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Devleti’nin başkentinin Ankara olduğu belirtilir. 

    · Ankara’nın başkent olması Avrupa’da tepkilere neden olur. İngiltere, Fransa ve İtalya’yı da kendi yanına çekerek Türkiye Cumhuriyeti’ne ve onun başkentine karşı ortak bir cephe oluşturur.

    · Genç Cumhuriyet egemenliğinden asla taviz vermez.

    · Diplomatik temsilcilikler:

            1. Afganistan, Sovyetler Birliği, Polonya ve Yunanistan’ın elçilikleri Ankara’dadır.

            2. İngiltere olmak üzere diğer 18 devletin elçiliği İstanbul’dadır.

            Elçiliklerin Ankara’ya getirebilmesi için başta bedava arsa vermek olmak üzere çeşitli      kolaylıklar sağlanır.1927’de İstanbul’daki Türk Dışişleri Bakanlığı İrtibat Bürosunu da  kapattı. Bunu sonucu olarak da 1927’den itibaren Ankara’ya taşınan elçiliklerin sayısı her gün biraz daha arttı.

    · Ankara’da hızlı bir imar faaliyetine girişildi. Yabancı uzmanlar getirilerek kentin gelecek yılları planlandı.

    · Eğitim ve kültürel kurumlara öncelik verildi. Böylece Türk Devrimi’nin ortaya koyduğu değerlerin farkında, çağdaş bir insan tipolojisi de bu kentte yaratıldı.

    · Aklımızda Bulunsun: 

    1-Koleksiyoncular Derneği Kurucu Başkanı Korkut Erkan “Her şeyin başkenti İstanbul’ kavramının sistemli olarak işlendiğini ve  ‘Başkent Ankara’nın saldırı altında olduğunu“ işaret etmiş.

    2-  “Ankara, Ankara güzel Ankara,/Seni görmek ister her bahtı kara./Senden yardım umar her düşen dara/Yetersin onlara güzel Ankara.”  mısralarda ,marşlarda kaldı.Aklın kenti olması gereken Ankara yıllardan beri yağmalandığından pek yakında sorunların altında kalacaktır. 

    (BU YAZI DERLEMEDİR)

  • Lüks yaşama alıştık…

    Lüks yaşama alıştık…

    Konuya doğrudan girelim:

    Bir zamanlar lüks ürünler modaydı şimdi gözden düştü. Lüks seyahat ise yükselişte. Artık hiç kimse lüks yaşamdan geri adım atmak istemiyor.

    Lüks seyahatte milyar dolarlar dolaşıyor. Bu işin tadını çıkaranlar ve tadını alanlar lüksün en güzelini yaşamaya çalışıyor. Varlıklı kesim lüks seyahatlere, yani şık otellere, birinci sınıf uçak biletlerine ve bir kez yaşanacak deneyimlere para harcamaya devam ediyor. Lüks seyahat demek para demektir.

    Bu noktada şunu söylemeden geçmeyelim:

    Türkiye’de oteller Avrupa’ya göre çok ucuz. Avrupa’da insanları soyup soğana çeviriyorlar. Yemek ve içecekler de çok pahalı.

    Lüks sektöründe bölünme söz konusu. Ekonomik belirsizlik yüzünden insanlar topuklu ayakkabı ve el çantaları gibi lüks ürünlere daha az para harcıyor. Danışmanlık şirketi Bain bu yıl kişisel lüks ürün satışlarında yüzde 2 ila yüzde 5 düşüş bekliyor.

    Londra’daki Brown’s Hotel’in dışında, şık paltolu ve silindir şapkalı bir kapı görevlisi, misafirleri taksilerine kadar eşlik ediyor. İçeride, en lüks süit gecelik 6.000 sterlinden (8.100 dolar) fazla bir fiyata sunuluyor. Barda sunulan leziz kokteyllerin fiyatı ise 26 sterlin. Ancak kalabalık lobiye bakılırsa, bu tür bir şımartılmaya seve seve para ödeyen konuk sıkıntısı yok gibi görünüyor.

    Ancak varlıklı kesim lüks seyahatlere, yani şık otellere, birinci sınıf uçak biletlerine ve bir kez yaşanacak deneyimlere para harcamaya devam ediyor.

    Danışmanlık şirketi McKinsey’e göre dünya genelinde lüks ağırlama yapılan harcamalar 2023’te 240 milyar doların altındayken 2028’de 390 milyar doları aşacak. Emlak veri şirketi CoStar’a göre bu yılın her ayında lüks otel odalarının gelirleri 2024’tekinden daha yüksek, ucuz odaların gelirleri ise çoğunlukla daha düşük oldu. ABD’nin en büyük bankası JPMorgan Chase bünyesindeki Chase Travel’da birinci sınıf uçak bileti rezervasyonları haziran-ağustos döneminde bir önceki yıla göre yüzde 20’nin üzerinde arttı. Havacılık verileri sağlayan IBA 2025’te yaklaşık 820 özel jetin sahiplerine teslim edileceğini öngörüyor: Yüzde 7,3’lük bir artış.

    Aracılık şirketi Bernstein’dan Richard Clarke’a göre mevcut trend “harcamaların üründen deneyime doğru kayması” şeklinde açıklanabilir. Tasarımcı elinden çıkma giysi ve çantalar artık dünyanın her yerinde bulunuyor ve süper zenginler kadar varlıklı orta sınıf tarafından da alınabiliyor. Halbuki kişi başına günlük maliyeti binlerce sterlini bulan, hayatta bir kez yaşanacak türden tatiller insanlara kendini özel hissettiriyor.

    Yine de bir risk var. Lüks seyahat şirketleri lüks ürün firmalarının geçmişteki hatalarına dikkat etmeli.

    Milenyumun başında büyümeyi hedefleyen moda markaları seri üretime geçince kendi seçkinliklerine zarar vermişlerdi. Analistler benzer şekilde birinci sınıf otellerde de arz fazlasına karşı uyarıyor.

    Tabii lüks markaların doğrularından da ders alınabilir. Hermès ürün satışında düşüşe karşı durabildi. Şirket hâlâ kurucu aile tarafından yönetiliyor ve uzun vadeli bakıştan vazgeçmiyor. Nispeten küçük ölçekte üretim yapıyor, fiyat artışlarını makul seviyede tutuyor ve seçkinlik havasını sürdürüyor.

    Bu tanıma uyan oteller de var. Örneğin Brown’s’ın sahibi Rocco Forte Group. Bu şirket de halen aile işletmesi. Son zamanlarda oda fiyatlarını artırsa da zamlar maliyet artışıyla aynı seviyede. Personel misafirlere kendini özel hissettirecek şekilde eğitiliyor. Örneğin otel kapısındaki görevli, misafirleri isimleriyle hitap ederek karşılıyor. “Lüksün” anlamının çokça sorgulandığı bir dönemde cevap böyle kişisel dokunuşlar olabilir.

  • Benzersiz gastronomi deneyimi…

    Benzersiz gastronomi deneyimi…

    Gastronomi öyle bir yayıldı ki nerede ne yiyeceğinizi tespit etmekte zorlanıyorsunuz. Benzeri olmayan gastronomi deneyimleri ise sizi uçuruyor.

    Gastronomiden çok para kazananlar var. Türkiye’de bu konuda çalışarak üretim yapan ev hanımlarına da pay düşüyor. Şefler hazır yemekleri küçük dokunuşlarla olağanüstü yapabiliyor. Böylece turizmde yan sektör de para kazanıyor.

    Farklı seçenek arayanların ana istasyonu Türkiye olarak öne çıkıyor. Türk yemekleri dillerde destan yazıyor. Michelin yıldızlı otellerde daha farklı yiyeceklerle tanışıyorsunuz.

    Regnum; Uzun dönem konaklamayı tercih edenlere özel tasarlanan Second Home paketi ile oteli adeta yeniden düzenlenen ikinci evleri haline getiriyor.

    Antalya’da doğa ile iç mekan atmosferiyle, Belek’in göz alıcı noktasında denize sıfır konumunda, lüks hizmet anlayışıyla konuklarını ağırlayan Regnum The Crown ve Regnum Carya’nın uzun dönem konaklayan misafirlerine sunulan Second Home paketleri farklı seçenekler sunuyor.

    Regnum’un 14 gece ve üzeri konaklayan misafirleri için tasarlanan Second Home paketi, 8 Kasım 2025 – 31 Mart 2026 tarihleri ​​arasında kayıtlı olup, oteli tam anlamıyla ikinci evleri haline getiriyor. Uzun dönem konaklamalara farklı bir bakış açısı kazandıran bu paket ile misafirleri konaklamalarını farklı tarihlere bölerek Regnum’un ayrıcalıklarını dilediklerince yaşayabiliyor.

    Misafirlerine konfor, lüks ve özel hizmetler bir arada sunan Regnum Hotel’in Second Home paketinin kapsamına gidiş dönüş uçuşlarını ücretsiz sağlayan Regnum, tatilde en çok ihtiyaç duyulan okul hizmetlerinden biri olan kıyafet yıkama ve ütülemeyi de ücretsiz olarak sunuyor.

    Bunun yanı sıra ekspres ve kuru temizleme hizmetlerinde de ödül fiyatlarından yararlanabilme olanağı sunuyor. Ayrıca ailelere özel fırsatlar da sunan bu paket sayesinde 0-11 yaş arası çocuklar ücretsiz konaklayabiliyor.

    Regnum, dünya mutfaklarından seçilmiş menüler ve alakart seçeneklerde sunulan seçeneklerle gastronomi deneyimini üst seviyeye taşıyor. Regnum The Crown’da Eva, Yanji, Lotus, El Tapeo ve Chubbyy’s Diner restoranları; Regnum Carya’da Kushimoto, Tramonto, Köz, Grill Do Brazil ve Şevk-Et Steakhouse restoranları misafirlerine ücretsiz hizmet veriyor. Ayrıca oda servisinde yemek ve alkolsüz içecekleri ücretsiz olarak sunarken; ürünlerinde kullanılabilirliği sağlar.
    Misafirlere sadece konforlu bir konaklama değil, aynı zamanda aktivite ve spor olanakları sunan zengin Regnum, Second Home paketi kapsamında Revive Wellbeing SPA merkezi masaj ve Longevity bakımlarında avantajlı indirimler sağlıyor. Misafirlerin zihinsel ve oranlarının yenilenmelerine önem veriyor; Golf tutkunlarına Carya & National Golf Club’da belirli tarihlerde ücretsiz, diğer tarihlerde ise ödüllü oyun seçenekleri sunuluyor.

    Buggy kiralama hizmetini tüm oda tiplerine fayda koşulları sunan Regnum, özel oda tiplerine ücretsiz buggy kullanımı sağlıyor. Ayrıca padel, tenis, spor ve kişisel veya grup antrenmanlarında antrenmanlara özel olanaklar mevcuttur. Yedi misafirin eğlencesi ise Reg Galaxy ve Knock Knock Game Center’daki oyun fırsatı ayrıcalıklı kullanım fırsatı, tatil boyunca sınırsız eğlence imkanı sunuyor.

  • Sonbahar tatilinin merkezi oluyor…

    Sonbahar tatilinin merkezi oluyor…

    Sonbaharda tatile çıkan turistler bu mevsimde daha çok para harcıyorlar. Antalya şimdi sonbahar tatilinin merkezi durumuna geliyor.

    Vatandaşlar artık kalabalık yerlerden sıkılıyor. Sonbahar tatiline o nedenle ilgi fazla. Yaz tatilleri fazla sıcaktan da etkileniyor. Bundan böyle daha serin yerler tercih edilecek. Hemen herkes bunun araştırmasını yapıyor. Yaz kalabalığında fiyatlar da yükseliyor. Yaz dönemine göre fiyatlarda yüzde 20-25 indirim oluyor.

    Turizmde öne çıkan ülkeler bu konuda serin yerlerini misafirlere sunuyor.

    Sonbahar temalı projelere ağırlık verilecek. Tatil en keyifli hale getirilecek.

    Akdeniz, Ekim–Kasım döneminde dünya turizminin liderrotası haline gelirken, Antalya sıcak iklimi, geniş konaklama kapasitesi ve alternatif tatil olanaklarıyla sezon dışı turizmin yıldızı oldu.

    Antalya Kent Konseyi Turizm Grubu Başkanı ve NBK Touristik Genel Müdürü Recep Yavuz, yaptığı açıklamada, turizmde yeni trendin artık “yüksek sezonda bekleyen, yan sezonda gezen turist” profili olduğunu söyledi.

    Yavuz, yapay zekaya dünya genelinde sonbahar için en ideal tatil destinasyonlarının sorulduğunu ve gelen 12 önerinin tamamının Akdeniz bölgesinden çıkmasının dikkat çekici olduğunu belirtti.

    Yapay zekanın önerdiği 12 destinasyon arasında Türkiye’den yalnızca Antalya & Kaş yer aldı. Listenin ilk sıralarında Girit (Yunanistan) ve Sicilya (İtalya) bulunurken, Antalya iklim avantajı, ulaşım kolaylığı, tarihi ve doğal zenginlikleriyle öne çıktı.

    Yavuz’un paylaştığı verilere göre, sonbahar aylarında gelen turistlerin kişi başı harcaması yaz dönemine göre yüzde 20 daha yüksek. Yazın sadece deniz tatili yapan turistlerin aksine, sonbahar ziyaretçileri kültürel turlara katılıyor, gastronomi deneyimleri yaşıyor ve şehir içi aktivitelerde daha aktif oluyor.

    Recep Yavuz, Antalya’nın bu potansiyeli değerlendirebilmesi için şehir içi tur rotaları, gastronomi etkinlikleri ve kültürel organizasyonlarla desteklenen “Sonbahar Turizmi” temalı projelere ihtiyaç olduğunu belirterek, “Geriye sadece bu avantajı daha güçlü anlatmak ve birkaç iyi projeyle desteklemek kalıyor.” dedi.

    Yaz kalabalığından ve yüksek fiyatlardan kaçan turistler artık sonbaharı tercih ediyor. Akdeniz bölgesi, Ekim-Kasım döneminde dünyanın en güçlü tatil destinasyonu haline gelirken, Antalya bu dönüşümün öncüsü konumuna yükseliyor.

  • “Antalya turizmi 5 yıldızlı otellerle sınırlı…”

    “Antalya turizmi 5 yıldızlı otellerle sınırlı…”

    Antalya bir tarih ve kültür kenti. Oteller öne çıkarak Antalya’nın bu varlıklarını ikinci, üçüncü plana çeviriyor. Oteller tarih ve kültür varlıklarını gölgeliyor. Yoksa Antalya kabına sığmaz. Zaten Antalya şu anda Türkiye’nin turizm Başkenti durumunda.

    Anlatmayla bitmeyecek zenginliklerimiz var. Antalya’da kazılarla ortaya çıkarılmış varlıklar geleceğimize de ışık tutuyor.

    Rus turistler otelleri beğeniyor. ” Kendimizi saraylarda gibi hissediyoruz” diyorlar. Yüzde 50 daha ucuz yerleri tercih etmiyorlar. Bunu da değerlendirmek gerekiyor.

    Antalya’da turizmi tabana yaymak ve yerel ekonomiyi güçlendirmek amacıyla charter uçuşlarının bireysel satışa açılması gerektiğini vurgulayan Antalya TÜRSAB (Türkiye Seyahat Acentaları Birliği) Bölge Temsil Kurulu Başkan Adayı Tolga Özgüven, “Antalya’ya yılda yaklaşık 60 bin charter uçuş gerçekleştiriliyor. Koltukların en az yüzde 10’unun, uçuş tarihinden 6 ay önce bireysel isimlere açılması, yerel turizme ciddi katkı sağlayacaktır” dedi.

    Özgüven, Antalya’nın her yıl milyonlarca turist ağırladığını ve Türkiye’nin turizm başkenti konumunda olduğunu hatırlatarak, mevcut turizm modelinin tek tip ve paket odaklı olduğunu belirtti. Tolga Özgüven, bu konuda şunları söyledi:

    “Yılda 60 bin charter uçuşu yapılan Antalya, devletin verdiği desteklerle dünyanın önde gelen turizm destinasyonlarından biri haline geldi. Ancak bu uçuşların yüzde 90’ı yabancı tur operatörleri tarafından paket programlarla satılıyor. Geriye kalan yüzde 10’un bireysel turiste açılması, Antalya’ya paket dışı turist gelmesini sağlayacak ve yerel acentaların cirosunu artıracak”

    Charter uçuşların paket programlara dayalı bir sistemle işlediğini vurgulayan Özgüven, şunları söyledi:

    “Antalya’ya gelen turistlerin çoğu, otelinden transferine kadar her şeyi önceden satın almış olarak geliyor. Bu nedenle yerel seyahat acentaları ve alternatif turizm işletmeleri bu pastadan pay alamıyor. Yabancı tur operatörleri büyük kazanç sağlarken, şehir esnafı ve seyahat acentalarının yüzü gülmüyor.”

    Özgüven, bireysel satışların artırılmasının kırsal turizm, sağlık turizmi, kültür ve gastronomi gibi alanları güçlendireceğini, Antalya’nın turizm modelini çeşitlendireceğini ve sürdürülebilirliği artıracağını belirtti.

    Yerel ekonomiyi canlandırmak ve turizmi tabana yaymak için charter uçuşlarının bireysel satışa açılmasının kritik olduğunu vurgulayan Özgüven, önerilerinin hayata geçirilmesi halinde Antalya’ya paket dışında gelecek turist sayısının artacağını ifade etti. Dünya Gazetesi’ne yaptığı açıklamada, “Bu turistler otellerini, turlarını, transferlerini ve aktivitelerini Türk seyahat acentaları üzerinden satın alacak. Böylece turizmden elde edilen gelir adil şekilde dağıtılacak ve Antalya’nın geleceği güvence altına alınacak” dedi.

    Özgüven, bu adımın yerel esnaf, rehber, sanatçı ve köy üreticisi dahil herkesin turizm gelirinden pay almasını sağlayacağını belirterek sözlerini şöyle tamamladı:

    “Antalya turizminin yıllardır süregelen tek tip ve paket odaklı yapısı, kentin kültürel zenginliğini gölgeliyor ve gelir adaletsizliği yaratıyor. Charter uçuşlarının bireysel satışa açılması, Antalya turizmini tabana yayacak ve kentin turizm çehresini değiştirecek devrim niteliğinde bir adım olacak.”

  • “Gastronomi turizmin kalbinde…”

    “Gastronomi turizmin kalbinde…”

    Şu konu açıkça görüldü:

    Tatil ve gastronomi birbirinden ayrılmaz parça oldular.

    Tatile çıkacaklar gidecekleri bölgenin yeme-içmesini de inceliyorlar.  Gastronomide zengin olan yerler tercih ediliyor. Türkiye’nin bu konuda öncülük ettiğini söyleyebiliriz. Anadolu mutfağı tatilcilerin ayağına geliyor.

    Gastronomi, otelcilik sektörünün artık ayrılmaz bir parçası. misafir deneyimini sadece konaklama değil, tat, sağlık ve yerel kültürün birleşimi üzerinden yeniden tanımlıyoruz.

    Şefler şimdi de deniz ürünlerinden harikalar yaratıyor. Gastronomi tutkunlarının deniz ürünlerine ayrı bir eğilimleri var. Böylece gastronominin bütün halkaları tamamlanmış oluyor.

    Türk gastronomi ve turizm sektörlerinin en prestijli buluşmalarından biri olan GastroShow & Turizm Zirvesi 2025, bu yıl “Sağlık” temasıyla gerçekleşti.

    Etkinliğe dünyanın ve Türkiye’nin dört bir yanından turizm profesyonelleri, yatırımcılar, gastronomi uzmanları ve marka temsilcileri katıldı.

    Bu önemli buluşmada Continent Worldwide Hotels, otel markalarının yanı sıra butik kahve markası Caldeza Coffee & More ile de yerini aldı.

    Etkinlik boyunca çok sayıda yatırımcı, otel sahibi ve sektör profesyoneli Continent Worldwide Hotels standını ziyaret ederek markanın franchise ve yönetim modelleri hakkında bilgi aldı, ayrıca B2B toplantılar yoğun ilgi gördü.

    Continent Worldwide Hotels Yönetim Kurulu Başkanı Ethem Zagikyan, etkinlikle ilgili yaptığı açıklamada şunları söyledi:

    “GastroShow artık sadece bir fuar değil, Türkiye’nin gastronomi ve turizmdeki yeni yönünü temsil eden vizyoner bir platform haline geldi. Gastronomi, otelcilik sektörünün artık ayrılmaz bir parçası. misafir deneyimini sadece konaklama değil, tat, sağlık ve yerel kültürün birleşimi üzerinden yeniden tanımlıyoruz. Bu yıl zirvede kurduğumuz temaslar, hem markalarımızın hem de Türkiye’nin global turizm vizyonu açısından son derece değerliydi.”

    Zagikyan ayrıca, Caldeza Coffee & More markasına gösterilen ilgiden memnuniyet duyduklarını belirterek, “Kahve kültürü artık otelcilikten bağımsız düşünülemiyor. Caldeza Coffee ile hem butik hem de franchise düzeyinde büyümeyi sürdüreceğiz.” dedi.

    GastroShow’un kurucusu ve Gastronomi Derneği Başkanı Gürkan Boztepe, etkinlik hakkında yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:

    “Amacımız Türk mutfağını sadece tanıtmak değil, onu sürdürülebilir, sağlıklı ve ekonomik bir değer haline getirmek. Bu yılki zirvede sağlık temasıyla gastronomiyi yeniden tanımladık.

    Continent Worldwide Hotels gibi uluslararası vizyona sahip markaların katılımı, sektörün küresel hedeflerine ulaşması açısından büyük önem taşıyor.”

    Continent Worldwide Hotels standı, zirve süresince birçok yatırımcı, otelci ve gastronomi markasının uğrak noktası oldu. Marka temsilcileri, hem Türkiye’de hem de Orta Doğu ve Avrupa’da planlanan yeni projeler hakkında bilgi paylaşarak, birçok potansiyel franchise ve yatırım iş birliğinin temellerini attı.

    T.C. Ticaret Bakanlığı, İstanbul Valiliği, TİM, DEİK, MÜSİAD ve TOGEMDER desteğiyle düzenlenen GastroShow 2025, Türk gastronomisini dünyaya tanıtmak ve turizmde gastronomiyi öncü bir unsur haline getirmek hedefiyle gerçekleştirildi. Etkinlikte, sektörün önde gelen isimleri, akademisyenler ve uluslararası konuşmacılar da yer aldı.

  • “Türkiye artık yeni bir turizm yazılımına geçmeli…”

    “Türkiye artık yeni bir turizm yazılımına geçmeli…”

    Rixos Grubu’nun kurucusu Fettah Tamince, Fast Company’den Rauf Ateş’e verdiği röportajda hem Türkiye turizminin geleceğine hem de Rixos Grubu’nun yeni dönem stratejisine dair dikkat çeken açıklamalarda bulundu.

    Türkiye’nin büyük bir potansiyele sahip olduğunu ancak geçmişte bu potansiyelin yeterince doğru yönetilmediğini söyleyen Tamince, şu eleştiriyi getirdi:


    “Evet, çok otel yaptık, çok turist ağırladık. Ama şehirlerin ruhunu oluşturmakta zayıf kaldık. Bazı şehirlerde otellerin ismi, bölgenin önüne geçti. Sürdürülebilir turizm için bunun tam tersinin yapılması gerekiyordu.”

    Tamince, Antalya’daki turist davranışlarına ilişkin dikkat çekici bir veriyi de paylaştı:


    “Antalya’ya 30 kez gelen misafirlerimiz var ama bu sadakat gibi görünse de aslında bir eksikliğe işaret ediyor. Verilere göre turistlerin sadece yüzde 38’i tatil süresince otelden dışarı çıkıyor. Çünkü onları cezbeden bir dış deneyim alanı yok.”

    Antalya’nın da bu dengesizliğin tipik bir örneği olduğunu belirten Tamince, “Antalya’ya ilk geldiğimiz yıllarda şehirle turist arasında bir bağ vardı. Bugün o bağ koptu. Oteller 7 yıldızlı hizmet sunuyor ama dışarıda sıfır deneyim var. Kültür, doğa ve tasarım bir araya getirilmedi,” dedi.

    Dünyanın önde gelen turizm merkezlerinde bir ortak nokta olduğunu vurgulayan Tamince, “Bu destinasyonların bir ruhu, bir odağı, bir hikayesi var. Artık insanlar ülkelere değil, o deneyimi yaşatabilen destinasyonlara gidiyor.” ifadelerini kullandı.

    Rixos markasının küresel ölçekte tanınan bir marka haline geldiğini belirten Tamince, “Sadece yeni bir otel yapmak, hele ki İstanbul, Antalya ya da Bodrum gibi doygun destinasyonlarda, artık bizi heyecanlandırmıyor. Yeni bir tesis, o şehre veya ülke turizmine gerçek bir katkı sağlayabiliyorsa anlamlıdır.” dedi.

    Rixos Grubu’nun geliştirdiği Land of Legends projesini bu dönüşümün sembolü olarak gösteren Tamince, “Binlerce insan artık sadece bu deneyim için Antalya’ya geliyor. Türkiye’yi haritada bile göstermekte zorlanan kişiler, bugün Land of Legends için bilet alıyor. İşte gerçek dönüşüm bu,” ifadelerini kullandı.

    Son olarak Türkiye’nin turizmde altyapı açısından önemli mesafeler kat ettiğini söyleyen Tamince, yeni dönemin farklı bir anlayış gerektirdiğini vurguladı:
    “Son 30 yılda havalimanları, yollar, oteller konusunda çok şey başardık. Artık fiziksel altyapı tamam. Şimdi yeni bir döneme geçmeliyiz. Bu çağ, yeni bir ‘yazılım’ istiyor.”

  • Dünya çapında gastronomi mükemmelliği sergileniyor…

    Dünya çapında gastronomi mükemmelliği sergileniyor…

    Öylesine benimsendi ve yayıldı ki yetişene aşk olsun. Gastronomiden söz ediyoruz. Tatilcilerin önceliği oldu. Gastronomi ile yatıyor, gastronomi ile kalkıyoruz. Bu sayede kaybolmaya yüz tutmuş yemeklerle de kucaklaşıyoruz. Türkiye’de yemek bolluğu bayram havası yaşatıyor.

    Son yapılan anketlerde Avrupalı turistlerin yemek tercihleri soruldu. Avrupalılar patlıcan karnı yarığını söyledi. İkinci sırada ise güveçte sebzeli kebap yerini aldı.

    Avrupalı turistler hem tatil hem de gastronomi için Türkiye’yi tercih ediyor. Gastronomideki zenginlik turizme yansıyor. Bu nedenle turist artışı da yaşanıyor.

    Bir zamanlar sadece mütevazı bir Avrupa seyahat rehberi olan Michelin Rehberi, son yirmi yılda küresel ölçekte bir gastronomi ve konaklama standardına dönüştü. Uluslararası destinasyonları benimseyen, dijitalleşmeye ayak uyduran ve hizmet yelpazesini genişleten Michelin Rehberi, bugün dünya genelindeki gezginler ve yemek tutkunlarına hitap ediyor.

    2000’li yıllarda başlayan küresel genişleme, 2007’de Japonya lansmanıyla hız kazandı ve rehberin tüm mutfak kültürlerini kutlama kararlılığını ortaya koydu. 2025 itibarıyla Michelin Rehberi; Avrupa, Asya, Amerika ve Orta Doğu’da yaklaşık 70 destinasyonu kapsıyor. Michelin’in net hedefi ise: Dünya çapında gastronomik mükemmelliği sergilemek.

    Dijital dönüşüme yanıt olarak, Michelin Rehberi 25’ten fazla dilde ücretsiz erişim sunan küresel bir web sitesi başlattı. Ayrıca zengin editoryal içeriklerle desteklendi. 2020 yılında mobil uygulamanın dönüşümüyle birlikte rehber, basılı bir kitap olmaktan çıkarak gezginler ve yemek severler için vazgeçilmez bir dijital araç haline geldi.

    2023’te Michelin Rehberi, uzmanlığını otellere de taşıdı: Michelin Keys (Anahtarlar). Bu yıl ilk kez, dünya genelinde öne çıkan 2.457 otel, Michelin Keys ile onurlandırıldı. Geçtiğimiz yıl 15 destinasyonda başlatılan bu sistem, artık küresel ölçekte uygulanıyor. Bu sürecin gerçekleşmesi için Michelin Müfettişleri, 125’ten fazla ülkede 7.000’den fazla oteli değerlendirdi.

    Michelin Keys, klasik derecelendirme anlayışının ötesine geçerek, bağımsızlık, titizlik ve yüksek standartlar doğrultusunda seçilen otelleri öne çıkarıyor. Kullanıcıya yalnızca özgünlük ve küratörlük sunmakla kalmıyor, aynı zamanda editoryal içerikler, topluluk etkinlikleri ve kişiselleştirilmiş seyahat hizmetleriyle kullanıcı deneyimini derinleştiriyor.

    Michelin Keys dışında, rehber dört özel otel ödülünü daha tanıttı. Bu ödüller, klasik konaklama kategorilerinin ötesinde başarıları ödüllendirmek amacıyla veriliyor:

    Michelin Mimari ve Tasarım Ödülü

    Michelin Wellness (Sağlık & Spa) Ödülü

    Michelin Yerel Keşif Ödülü

    Michelin Rehberi’nin dijital ekosistemi artık seyahatin her aşamasını destekliyor: ilham almaktan rezervasyona kadar. Web sitesi ve uygulama, bağımsız olarak seçilmiş restoran ve otelleri sunuyor. Ayrıca makaleler, videolar ve podcast’ler gibi editoryal içerikler ile zenginleştiriliyor.

    Kullanıcılar, doğrudan rezervasyon, en iyi fiyat garantisi, özel ayrıcalıklar ve 7/24 kişiselleştirilmiş destek gibi hizmetlerden faydalanıyor. Günümüzde kullanıcıların %92’si, bu hizmeti “etkileyici” ya da diğerlerinden daha iyi olarak değerlendiriyor.

    Michelin Rehberi’nin etkisi yalnızca restoranlarla sınırlı değil; turizm ve yerel ekonomiler üzerinde de büyük bir etkiye sahip:

    Seyahat edenlerin %74’ü, bir destinasyonu seçerken Michelin varlığını dikkate alıyor.

    %76’sı, önerilen bir restoran için seyahatlerini uzatıyor.

    %80’i, bu tür deneyimler için daha fazla ödeme yapmaya hazır.

    Şeflerin %82’si, iş hacminde artış bildiriyor.

    %60’ı, bu sayede yeni yetenekler çekebildiklerini belirtiyor.

    %58’i, ekip motivasyonunun yükseldiğini ifade ediyor.

    Michelin Rehberi artık yalnızca bir restoran rehberi değil; aynı zamanda dünya çapında seyahat, gastronomi ve konaklama deneyimini şekillendiren bir güç haline geldi.