Blog

  • Hristi terörist … Prof. Dr. Ata ATUN

    Hristi terörist … Prof. Dr. Ata ATUN

    Hristi terörist

    2 şubat günü Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Almanya Başbakanı Merkel, Külliye’deki 2.5 saatlik görüşmenin ardından ortak açıklama yaparken, soru-cevap kısmında ‘İslamist terör” ifadesini kullanan Merkel’e Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tepki göstermesi gerçekte boşuna değil.

    Dünya tarihine bakıyorum da, terörist olan da, soykırım yapan da hep Hristiyanlar olmuş günümüze değin. Gerçekte “Hristi Terör” ve “Hristi Teröristler” demek daha çok yakışacak aşağıdaki tarihi olaylara.

    Almanlar kendilerini pazarladıkları gibi çok da masum değiller.
    1891 yılında Almanlar hammadde ve iş gücü amacıyla Namibya’ya gittikleri vakit bölgenin zengin yer altı madenlerini ele geçirmek için bölge halkı Herero ve Nama halkını yok etmekten hiç çekinmediler. 1904’e kadar Almanların bölgede yaptıkları soykırım neticesinde yaklaşık 132 bin kişiyi katlettiler. Herero’ların nüfusu toplamda yüzde 80, Nama’ların ki ise yüzde 50 azalarak, kala kala geriye sadece 15.000 sağ kalabildi.

    Şansölye Merkel’in dedeleri o denli acımasızdılar ki, Namibya da İngilizcesi “Grand Game” yani “Büyük Oyun” anlamına gelen bir oyun icat etmişlerdi. Bu oyunda ortadaki sahaya salınan ve koşmaları emri verilen Namibya halkı üzerine, gözleri kapalı Alman generalleri ve askerleri tarafından silahla ateş edilmekteydi . En çok Namibyalı vuran asker, ortaya konan parayı kazanmaktaydı. Buna ilaveten acımasız Alman askerleri, Namibyalı genç kızları ve kocalarına öldürdükleri kadınları seks kölesi yapmışlardı.

    Günü gelince, Almanların Namibya’da yaptıkları masaya kondu ve 1985 yılında Birleşmiş Milletler tarafından soykırım olarak nitelendirilebileceği ifade edildi.

    Şansölye Merkel’in dedelerinin Namibya’da yaptıklarına ilaveten babalarının da 1939 – 1945 yılları arasında Almanya’da Nazi kamplarında, fırında yakılarak küle dönüştürülen 2.5 milyon Yahudi’nin katlettikleri daha dün gibi herkesin hala hafızasında cap canlı durmakta. ŞAnsçlye Merkel, dedelerinin ve babalarının yaptıklarını göz ardı ederek kalkmış bir de “İslami Terör”den bahsetmekte, neredeyse tamamı Müslüman olan bir ülkede.

    Hristi teröristlerin yaptıkları sadece bunlar değil. Yukarıda yazdıklarım sadece Alman olan Hristi teröristlerin yaptıklarıydı.

    1492 yılında bir Avrupalı olan Kristof Kolomb’un Amerika kıtasının ilk eşiği olan Arawaks’a ayak bastığı zaman yerli halkın nüfusu toplamda 8 milyondu. Yerli halk onları tanrı gibi kabul etmişti ama sahte tanrıların yaptıkları katliamlar sonucunda 8 milyonluk nüfusları 22 yıl içinde 28 bine düştü. Bu yüzkarası soykırım, İsevi teröristlerin yüzleşmeye cesaret edemedikleri kendi tarihleridir.

    Günümüzde insanlık şampiyonu iddiasındaki Baltık ülkelerinin çokta masum olduklarını sakın düşünmeyin. Bölgenin yerli ahalisi olan olan Tater’lerin kızları, Norveç hükümetinin 1920-30 yılları arasında çıkardığı yasa ile zorla kısırlaştırıldı. Bununla da yetinmeyip Taterler üzerinde insülin ve elektroşok yöntemleri de uygulandı.

    İngilizler ise İsevi teröristlerin başını çekenlerden. 1788-1938 yılları arasında sömürge için gittikleri Avusturalya’da, kasten salgın hastalık yayarak, yemeklerine zehir katarak ve ellerine geçirdiklerini acımasızca vurup öldürerek yerleşik halk olan Aborjinlerin kökünü kazıdılar. Bu soykırımdan geriye sadece, dağlara ve uzak yerlere kaçabilmeyi başaran 31 bin Aborjin kaldı.

    İngilizler ve Amerikalılar 2ci Dünya Savaşı bitimin yakın Almanlardan intikam almak amacıyla 13-15 Şubat 1945 tarihleri arasındaki 3 günde, 722’si İngiliz, 527’si Amerikan ağır uçağı bombardıman uçağı ile toplamda 3900 ton bombayı Dresten şehri üzerine bırakıp şehri yerle bir etmişlerdi. Amerikan ve İngiliz basını ölü sayısını 25 bin olarak açıklarken, Alman basını 200 bin yaralı ve 500 bin ölü olarak açıklamıştı.

    Ve günümüzün en büyük İsevi Teröristi ABD’nin Kızılderili katliamı hala hafızalarda ve kayıtlarda durmaktadır. 1945 yılında Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine “Atom bombası” atarak 135 bin kişinin ölümüne neden olduğu da unutulmuş değil. ABD’nin, suçsuz ve masum Irak’ı iftira atarak işgal etmesi ve neredeyse yarım milyon Irak’lının ölümüne neden olması ise günümüzün sıradan olayları arasında yer alıyor maalesef….
    Bunları yapanların hepsi de “Hristi Terörist”… Bilmekte ve kullanmakta fayda var.

    Prof. Dr. Ata ATUN
    e-mail: [email protected] veya [email protected]

    Facebook: AtaAtun1

    10 Şubat 2017

  • Deniz Baykal

    Deniz Baykal

    O eski CHP Genel Başkanı değil.

    Önceki genel başkandır.

    Önce bunu düzeltmek istedim.

    CHP İstanbul İl Başkanı Cemal Canpolat, Zeytinburnu İlçe Başkanı Metin Doğan ile birlikte dün  (18 Şubat 2017)  “Türkiye’nin dört bir yanında yanmakta olan hayır meşalesini“Zeytinburnu İlçemizde birlikte yaktılar.

    Ben inanıyorum ki bu meşaleden çıkan ışıklarla tüm yurdumuz aydınlanacaktır.

    Evet, Metin Doğan’ın dediği gibi 16 Nisan’da yapılacak referandum için  “umudun fişeklerini gökyüzüne gönderdiler.”

    Rahatsız olduğum için o muhteşem toplantıya katılamadım ama hiçbir konuşmayı kaçırmamak üzere adeta televizyona kitlendim.

    Önceki genel başkanımız Sn. Baykal’ı meğer ne kadar çok özlemişiz.

    Kürsüde okadar rahattı ki salonda bulunanlar gibi bende pür dikkat onu dinledim.

    Onun gerçek bir lider ve gerçek bir devlet adamı olduğunu bir kez daha gördük.

    ***

    Baykal AKP ve MHP’nin Meclis’ten geçirdiği, Erdoğan’ın da onayladığı anayasa değişikliğini sert sözlerle eleştirdi.

    Bizim milli mücadelenin siyasi temel mesajını Mustafa Kemal, Amasya’da vermiştir: Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Bu tarihi bir değerlendirmelidir” sözleri harikaydı.

    Anayasa hukuku tarihimiz 1876 da başlamış. Tam tamına 140 yıl önce…

    1876 da parlamento kurulmuş,1909 da parlamenter sisteme geçilmiş.

    1921’de ise Meclis hükümeti öne çıkıyor.

    29 Ekim 1923 yarı bağımsız Osmanlı İmparatorluğundan tam bağımsız Türkiye Cumhuriyetine geçiş tarihidir.

    Türkiye Cumhuriyeti Osmanlının yurdu emperyalist güçlere peşkeş çekmesi sonucu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları ve kahraman halkımızın verdiği büyük mücadele sonucu çekilen birçok acının sonucunda kurulmuştur.

    Cumhuriyet ulusun egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekili aracılığı ile kullandığı devlet şeklidir.

    Kısacası halkın kendisini yönetmesidir. Yani egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.

    Şimdi anayasada yapılan değişiklikler, sistem değişikliği kandırmacaları, Atatürk’e karşı açılan kötüleme kampanyaları ile halkın yetkisi elinden alınarak tek kişiye bağlanmak isteniyor.

    Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan Elazığ’da katıldığı bir açılış töreninde bunu kendi ağzı ile itiraf etti.

    Ne dedi hatırlayalım.

    Cumhurbaşkanı ile başbakanın gücü aynı kişide birleşeceği için çekişme yaşanmayacak.

    Tek kişide bu gücü topluyoruz.

    Bizim bildiğimiz bütün gücün tek kişide toplanmasına DİKTATÖRLÜK denir.

    Tarihte örneklerinin başında Hitler ve Mussolini gelir.

    Sayın Cumhurbaşkanı bazen öyle sözler ediyor ki hayret etmemek elde değil.

    Hem böyle söz edecek hem de “Rejim değişmiyor. Meclis, Bakanlar Kurulu farklı isimlerle devam ediyor.”

    Birileri milletimizin kafasını bulandırmaya çalışıyor” diyor.

    “Birbirine tezat konuşmaları ile esas kendisi kafamızı bulandırıyor.

    Başbakan Binali Yıldırım istediği kadar  “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” desin, cumhurun başı doğrusunu söylüyor.

    ***

    Başbakan hayırcıları hedef alarak PKK-FETÖ-DEAŞ hayır diyor, biz onun için evet diyoruz sözleri ise utanç vericidir.

    Sonra da “Rejim tartışması 1923 te bitti. Türkiye laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir “ demesi kendi sözleri ile çelişkiye düşmekten başka bir şey değildir.

    Bu nasıl hukuk devletidir ki hayır demek teröristlerle eş değere getirilmektedir?

    Bu yanlışları Erdoğan da yapmaktadır.

    Cesaretlenen bazı AKP li yetkililer Atatürk’e saldırıyorlar.

    AKP Anamur Gençlik Kolları başkanı Hasan Baki,“Atatürk olmasaydı diye bişey yok, keşke olmasaydı diye bir gerçek var artık. Recep Tayyip Erdoğan yakında o gerçeğin mührü vurulacaktır” dedi ve halkın tepkisi ile istifa etti veya göstermelik istifa ettirildi.

    AKP Manisa İl Başkan Yardımcısı Ozan Erdem’den sonra AKP Avusturya teşkilatı sorumlusu Mahmut Koç’ta Eğer bu seçimde kötü bir sonuç alırsak, Allah vermesin iç savaş çıkar Türkiye’de” dedi.

    İşte böyle tehditlerle, terörist suçlamaları ile bir referanduma gidiliyor.

    Sayın Baykal’ın dediği gibi Ana hatlarıyla getirilen anayasanın temel niteliği tek adam inşaa etmesidir. Bunu söyleyince rahatsız oluyorlar ama gerçek bu. Tek adam anayasasıdır bu…

    İşin temelinde milli egemenlik anlayışında saygısızlık yatmaktadır.

    Meclis’teki milletvekillerinin daha okumadan imzaladığı bir anayasa taslağıdır.

    Evet, bu sözlere katılmamak mümkünmüdür?

    Atatürk cumhuriyetinden vaz geçmemizi bizim tek adama kul olmamız isteniyor.

    Bu mümkünmüdür?

    Hayır demek ne terörist olmaktır ne de 15 Temmuzun yanında olmaktır.

    Hayır demek çağdaşlığı, demokrasiyi özgürlüğü seçmektir.

    O zaman hayır, hayır hayır…

    Tünay Süer

    19 Şubat 2017

  • MÜNİH GÜVENLİK KONFERANSI YANKISINI DUYDUNUZ MU

    MÜNİH GÜVENLİK KONFERANSI YANKISINI DUYDUNUZ MU

    Avrupa Birliği (AB) Brexit: Euro krizi: Ulusal borçlar: Sığınmacı krizi: Doğu ile Batı ve Kuzey ile Güney arasındaki gerilimler: Sağcı ve şovenist partilerin yükselişi tehditindedir, patlayıcı toplumsal gerilimler de eksik olmuyor.
    Varlıklı ülkelerde bile milyonlarca insan, yoksulluk sınırında ve belirsiz koşullarda çalışıyor.
    Egemenler, bu krize; Devlet aygıtını askerileştirerek, güçlendirerek ve silahlandırarak: Sınırları kapatarak: Bitmek bilmeyen bir kemer sıkma dayatarak karşılık veriyor…
     
    *
    Bu durum Avrupa’yı; Ekonomik bir birlikten, iç toplumsal ve siyasi muhalefeti ezmek için kendisini silahlandıran bir askeri birliğe dönüşmeye,
    Ya da Avrupa’nın sağcı otoriter rejimler altında ulus devletlere bölünmesine doğru götürüyor. 
    İki gidişat da savaşa ve barbarlığa batmak anlamına geliyor…
     
    *
    Üstelik AB’ye yönelik ABD Başkanı D.Trump’ın;
    Mesela Gümrük vergisi misillemesi tehdidi: Avrupa zararına Rusya ile ittifak arayabileceği iması: Avrupa’daki sağcı aşırılıkçılarla yakın bağları: NATO’yu modası geçmiş olarak tanımlaması gibi tavırları, Avrupalılarda güvenlik endişesi oluşturmuştur.
    Herkes birliğin varoluşunun temel önkoşulu olan ABD’nin desteğini had safhada arıyor…
     
    *
    2016 Münih Güvenlik Konferansı’nda, Rusya Başbakanı D.Medvedev, “Rusya ile AB ilişkileri durma noktasına geldi. Yeni bir soğuk savaş dönemine girdik. Ancak diyalogdan başka çıkar yol bulunmuyor. Suriye sorununun çözümü için ABD ve Rusya arasında düzenli görüşmeler önem ​arzediyor.
    Batı’nın radikal İslam’a karşı medeniyet mücadelesinde yaptırım uygulamak için harekete geçmesi gerekiyor. Ya biz ya da onlar! Herkesin bunu anlamasının zamanı gelmiştir“​ diyordu…
     
    *
    Ne ki, Medvedev’in çağrısı; ​Rusya’nın Suriye’deki operasyonları, Avrupa’ya sığınmacı akını, Ukrayna’da güvenlik krizi ve ABD’nin küresel liderliğinin sorgulandığı konjonktürde kaybolup gitti.
    Batı’nın kollektif korkularını yatıştırmak işi ABD Dışişleri Bakanı J.Kerry’e düştü.
    Kerry, Washington’un güvenlik taahhütlerini Avrupa’ya bırakmayacağının güvencesini verdi…​
     
    *
    Bu durumda Rusya Devlet Başkanı V.Putin sertleşti.
    Transatlantik topluluğu ABD hegemonyası, NATO, füze savunması ve uzayın militarize edilmesi çabalarından dolayı kınadı.
    Söylemleri Rusya’nın dünyada talep ettiği role geri dönmek için tasarlanmış iddialı bir dış politikanın başlangıcı oldu.
    “Bizi kışkırtmak zor değil. Rusya’nın 1000 yılı aşkın bir geçmişi vardır ve her zaman bağımsız bir dış politika yürütme ayrıcalığına sahiptir. Bugün bu geleneği değiştirmeyeceğiz “dedi…
     
    *
    Bugün, J.Kerry görevde değildir.
    Avrupa, ABD Başkanı D.Trump yönetiminin ne getireceğini bulmak için nefes nefesedir.
    İşte 17-19 Şubat’ta  53. Münih Güvenlik Konferansı, Avrupalıların güvenlik endişelerine ilaç olacak mıdır, sonuçları merak ediliyor.
    Başkan Trump, konferansa en önemli adamlarını göndermiştir;
    Başkan Yardımcısı Mike Pence, Savunma Bakanı James Mattis ve Dışişleri Bakanı Rex Tillerson.
     
    *
    Savunma Bakanı James Mattis, başkanlık ön seçimleri öncesinde;
    D.Trump’ın politikacı olmayışı, Fransız Bernard Tapie ya da İtalyan Silvio Berlusconi gibi geçmiş bütün bağlardan bağımsız düşünebilme ve bir gelecek planlayabilme ufkuna sahip olmasından endişelenen yahudi ağırlıklı  askeri-sanayi birleşiminin ABD başkan adayıydı.
     
    *
    Şimdi işbu öngörülemeyen başkana hizmet ediyor.
    Ve J.Mattis, güvenliklerinden endişeli Avrupalıların yoğun testlerinden geçmek üzere bulunduğu Münih Güvenlik Konferansı’da,
    Önce İngiltere Savunma Bakanı M.Fallon’a “ABD’nin NATO’ya olan sarsılmaz taahhüdünün” garantisini veriyor. 
    Sonra, NATO müttefiklerine ya askeri harcama taahhütlerini yerine getirmek zorunda olduklarını ya da ABD’nin transatlantik örgütlenmeye olan bağlılığını hafifletme ihtimaliyle karşı karşıya kaldıklarını söylüyor.
    “Amerika kendi sorumluluklarını yerine getirir, ancak ülkeleriniz Amerika’nın bu ittifak konusundaki kararlılığını hafifletmesini istemiyorsa, başkentlerinizden her birinin ortak savunmamıza destek göstermesi gerekiyor” diyor…
     
    *
    2016’da 28 üyenin tamamının paylaştığı NATO’nun işletme giderleri yaklaşık 2 milyar dolardı.
    Sadece beş üye; ABD, İngiltere, Polonya, Yunanistan ve Estonya GSYİH ‘larının yüzde 2’si kadar katkıda bulundu.
    İngiltere yüzde 2.2, Almanya yüzde 1.1, Fransa yüzde 1.7, İtalya yüzde 1.1 ve İspanya yüzde 0.9 harcadı.
    Halbuki eski Başkan Obama yönetimi, Rusya’nın 2014’te  Kırım’ı ilhak etmesine tepki olarak  ABD’nin birliklerinin Avrupa’dan çekilmesini geri çevirmiş,
    NATO soğuk savaşın sona ermesinin ardından Baltık Denizi ve Karadeniz arasındaki ülkelerde en geniş askeri yığınağı sağlamıştır…
     
    *
    Şimdi Savunma Bakanı Mattis, NATO’nun gelecek yıl yürürlüğe girecek yeni bir plan gerçekleştirmekte olduğunu ve ittifakın desteklenmesini istiyor. 
    Başkan Trump’ın “NATO’ya güçlü destek” verdiğini söyleyerek bu desteği patronun desteklediğini söylüyor.
    Ve ikaz ediyor “Artık Amerikan vergi mükellefi batı değerlerinin savunulmasında orantısız bir pay sahibi olamaz. Çocuklarınızın geleceğine gözünüzden daha fazla önem veremez” diyor…
    Moskova’yı da tehdit ediyor, Kırım’ı ve Irak ve Şam İslam Devleti’nin (İŞİD) Irak ve Suriye’deki parçalarını tuttuğuna dikkat çekiyor.
    Irak ve Şam İslam Devleti ve benzeri radikal örgütler ve dayandıkları ideolojinin çökertilmesi mücadelesinde bir kez daha kararlılık gösteriliyor.
     
    *
    Konferans’ta konuşan Rusya Dışişleri Bakanı S. Lavrov, “Rusya’yı ve yeni küresel nüfuz merkezlerini liberal dünya düzenini bozmaya çalışmakla suçlayanlarla aynı görüşte değiliz.ABD ile ne tür ilişkiler istiyoruz? Pragmatik ilişkiler, karşılıklı saygı ve küresel istikrardaki özel sorumluluğumuzun anlaşılmasını istiyoruz” diyor.
    Rusya’nın hiçbir ülkeyle çatışma arayışı içinde olmadığını ancak kendi çıkarlarını koruyabileceğini belirtiyor ve NATO’nun Soğuk Savaş kuruluşu olarak kaldığının altını çiziyor… 
     
    *
    Bu sırada Batı’da bir çok mahfil; H.Clinton’ın, kişisel elektronik posta hesabı üzerinden devlete ait gizli bilgiler içeren,
    Mesela, ABD ve NATO’nun Libya’dan başlayarak, 2011’de Esat’ı devirmek ardından Irak’a saldırmak için Suriye’ye geçen İhvan-ı Müslimin ve  IŞİD teröristlerinin nasıl finanse edildiğini, silahlandırıldığını ve operasyonlara görevlendirildiklerine ilişkin herşeyi ortaya koyan,
    Ya da Pentagon’un, Batılı ülkelerin, Körfez’deki devletlerin ve Türkiye’nin; Suriye’nin doğu bölgelerini denetimleri altına almaya çalışan bu güçleri nasıl desteklediğini gösteren belgelerin başkalarının eline geçmiş olduğu ve bunun nelere malolacağını tartışmaktadır ki;  
     
    *
    Bir President R.T.Erdoğan,”İhvan-ı Müslimin silahlı bir örgüt değildir. Ben İhvan-ı Müslimin’i bir terör örgütü olarak görmüyorum. Çünkü İhvan-ı Müslimin bir düşünce örgütüdür” diyor.
    53.Münih Güvenlik Konferansı salonu, lobileri ve koridorlarından “Hayır” seslerinin yankısı buraya kadar geliyor… 
     
    20.2.2017
  • Referandum Yolunda Atılan Yanlış Adımlar…

    Referandum Yolunda Atılan Yanlış Adımlar…

    Korku bacayı sardı.

    “HAYIR” oylarının çokluğu birilerini telaşa düşürdü…

    Hayırcılar korkutuluyor, darp ediliyor, gözaltına alınıyor ama onlar yine de sokağa çıkıyorlar, direnişlerini sürdürüyorlar…

    Bu nedenle “Evetçi”lerin dillerinden “İç Savaş” hiç düşmüyor… “Hayır” oyu kullanacak kişileri açık açık tehdit ediyorlar… Bir zamanlar el ele, gönül gönüle oldukları PKK ve FETÖ’cü gruplarla birlikte hareket etmekle ve teröristlikle suçluyorlar onları …

    Bir savcı çıkıyor, Twitter hesabından, “Sandıkta hayır diyecek olanlar PKK ile aynı muameleyi göze alıyorlar demektir. Küsmece yok” mesajını yayınlıyor ve şimdilik hiçbir yaptırımla karşılaşmıyor…

    Bu çıkışı savcılar seyrediyor, yargıçlar seyrediyor, iktidar seyrediyor, en önemlisi HSYK seyrediyor…

    Büyük bir ayrıştırma var bugün ülkemizde… “HAYIR”cılarla “Evet”çileri karşı karşıya getirmeye, “PKK, FETÖ yanlısı, AKP yanlısı” diyerek toplumu düşman kamplara bölmeye çalışıyorlar…

    Bu durum, referandum seçimlerinin çok sorunlu geçeceğini gösteriyor…

    Çünkü halkımız “HAYIR”dan yana… İktidarın ve yandaşların tedirginliği de buradan kaynaklanıyor zaten… RTE ilk mitingini Kahramanmaraş’ta yaptı ve çok güvendiği bu kentte 7-8 bin kişiyi zor topladı… Onun bir bölümü de otobüslerle taşınan Suriyeli mültecilerdi…

    Oysa AKP, son seçimlerde Kahramanmaraş’ta yüzde 70’lere yakın oy almıştı…

    Şimdi buradan hareket ederek, “Referandumda atılan yanlış adımlar”dan birincisine değineceğim…

    Bugün ülkemizde referanduma katılmama, seçimleri protesto etme yanlılarının bulunduğunu da görmekteyiz…

    Demokrasi ve özgürlük cephesinden bazı kimseler, referandumda “HAYIR” oyu kullanmanın bir işe yaramayacağını, iktidarın sonucu yine dilediği gibi değiştireceğini ileri sürüyorlar ve toplumu karamsar bir ortama sürüklüyorlar…

    Bu seçeneğin referanduma “Evet” demekle hiçbir farkı yoktur bence ve AKP’ye tam destek olmaktır… İktidar, şu anda “Hayır” eğilimi gösteren MHP’lileri ve bazı AKP’lileri çekimser kalmaya yönlendirmek için uğraşmaktadır…

    Oysa bugünkü ortamda, geçen yılların aksine öyle bir ruh hali var ki, tüm tehditler, tüm baskılar ve “Terör suçlamaları” geri tepmekte ve “HAYIR” oylarının artmasına neden olmaktadır… Bunu iktidar da görmekte ve yanlış üstüne yanlış yapmaktadır…

    Bu nedenle savcılar bile tehditler savurarak suç işlemektedir… Ağzı olan konuşmaktadır…

    Referandum çalışmalarında ikinci yanlış adım, bu türden sert, şiddet eğilimi gösteren propaganda biçimine aynı yöntemlerle yanıt verme eğilimidir…

    Aslında AKP’nin bu propaganda biçimi ayrıştırıcı, bölücü, itici bir propaganda biçimidir ve bundan mümkün olduğu kadar kaçınmak gerekir…

    Demokrasi ve özgürlük cephesi bu kargaşa ve telaş ortamından yararlanmasını bilmelidir… Onların aksine ayrıştırıcı, kavgacı, gürültücü ortamdan çıkmalı, sakin, soğukkanlı, birleştirici bir seçim stratejisi izlemelidir…

    Bu konuda Şili Referandumunu örnek verebiliriz…

    Bilindiği gibi diktatör Pinochet 15 yıllık iktidarı döneminde halkına kan içirmiş, suçsuz – günahsız insanların canını almış, birçoğunu da zindanlarda çürütmüş ve işkence çarkından geçirmişti…

    Son zamanlarda muhalefet güçlenmeye başlayınca, yurtseverler, tüm dünyaya Pinochet iktidarı için bir referandum çağrısı yaptı.

    İktidar, tüm ülkelerin gözünde kendisini meşrulaştırmak amacıyla bu çağrıya olumlu yanıt verdi ve referandum çalışmalarını başlattı… O, seçim sandığına müdahalelerle sonucun yine lehine döneceğini hesap ediyordu…

    Bir kısım muhalif çevreler ise bunun aksini düşünüyordu…

    Yeni bir seçim yöntemi ve sandıkların iyi denetlenmesi yoluyla başarıya ulaşılacağını savunuyorlardı. Nitekim referandum sonucunda dedikleri gibi, sandıklardan “HAYIR” oyu çıktı… Kazandılar…

    Peki, nasıl oldu bu?

    Şili muhalefeti kavga, ayrıştırma yerine birleştirme, barış, komşuluk, dostluk, gelecek temalarını ön plana çıkarmıştı çünkü…

    Vee UMUDU kendilerine rehber edinmişlerdi… İnsanların yüreğindeki “gelecek güzel günler” beklentisini ön plana çıkarmışlardı…

    Şarkılarla, türkülerle, kardeşlik, zafer marşlarıyla kötülüğü, düşmanlığı, kavgayı altettiler…

    Bir diktatörün sonunu getirdiler…

    BİZ DE:

    Şehitlerin olmadığı, kavgasız, ayrımsız, tüm insanların kardeşçe yaşadığı, Alevi – Sünni, Kürt – Türk zıtlaşmasının yapılmadığı bir ortamın yaratılacağını durmadan vurgulayalım…

    TEMAMIZ İSE:

    DOSTLUK, KARDEŞLİK…

    UMUT – HAYAL – VATAN olsun…

    Haydi dostlar…

  • Ekonomide Yeni Bir Kurum: Varlık Fonu

    Ekonomide Yeni Bir Kurum: Varlık Fonu

    Küresel dünya ekonomisinde varlık fonları (sovereign wealth fund)  2000’li yıllardan sonra artmaya başlamıştır. Varlık fonu,  kamunun elinde oluşan gelir fazlalığı olan ülkeler tarafından uygulanır. Fon; değişik  mali varlıklara yatırım yapmak, yatırımlar üzerinden gelir hedeflemek  için oluşturulur.  İki amacı vardır:  Ekonomiyi  olumsuz etkilerden kurtarmak ve ekonomide artı değer yaratmak.

    Uygulamada iki tipi vardır. Ürüne (petrole)  dayalı fonlar,  ihraç edilen ürünün  gelirleriyle oluşur.  Bu tip fonların kaynağı  ihraç edilen petrolden sağlanır. Norveç’in kurduğu emeklilik fonu,  kuzey denizinden sağlanan petrol gelirlerine  dayanır.  Ürüne  dayalı olmayan (non-commodity) fonlar, dış ticaret fazlaları  veya  emeklilik fonlarında biriken  kaynaklarla oluşur.  Çin,  Güney Kore ve Hong Kong gibi ülkelerin kurdukları bazı  varlık fonları bu kapsamdadır.  ABD’nde  her iki tipe de giren birden fazla fon vardır.

    2017 yılında ülkelerin 82 fonundan 43’ü petrol ve gaz kaynaklıdır.  Küresel dünya ekonomisinde 7.374 milyar dolar civarında varlık fonu vardır. Türkiye’nin  varlık fonu kurmak için gerekli  petrol geliri  bulunmadığı için uluslararasında Türkiye Varlık Fonu  ürün  kaynaklı  gösterilmiştir.

    Norveç (GPF, petrol) en çok fon kaynağına  sahip (885 milyar dolar) ülkedir. Daha sonra 813 milyar dolarla Çin (CIC, ürün),  üçüncü sırada BAE (ADIA, petrol) 792 milyar dolarla gelmektedir. Diğer ilk 10’da yer alan  ülkeler şunlardır: Kuveyt (KIA, petrol, 592), Suudi Arabistan (SAMA, petrol, 576), Çin (SAFE, ürün, 474), Hong Kong (HKMA, ürün, 456), Singapur (GIC, ürün, 350),  Katar (QIA, petrol, 335) ve Çin (NSSF, ürün 295)  gelmektedir.

    Türkiye’de fon oluşturulmasına yönelik 6741 sayılı Yasa, 19 Ağustos 2016 tarihinde kabul edilmiştir. Yasa; sermaye piyasalarında araç çeşitliliği ve derinliğine katkı sağlamak, yurt içinde kamuya ait olan varlıkları ekonomiye kazandırmak,  stratejik büyük ölçekli yatırımlara  katılmak üzere varlık fonu kurmak ve bunu yönetmek için kurulan anonim şirket ile ilgili esasları  düzenlemektedir. 5 Şubat 2017 tarihinde bazı kamu sermayeli şirketler, özelleştirme programındaki bazı şirketlere ait hisseler ile  mülkiyeti Hazineye ait olan bazı taşınmazlar,  Türkiye Varlık Fonu’na (Turkey Asset Management: TAM) devredilmiştir.

    Türk ka­mu  mali sis­te­min­de özel­lik­le 1980’li yıl­lar­dan son­ra or­ta­ya çık­an ka­mu fon­la­rı, be­lir­li amaç­lar için kul­la­nı­lan, sü­rek­li bir kay­na­ğa sa­hip ol­mak­la bir­lik­te yıl­lık ol­ma­yan ve kul­la­nım­da ko­lay­lık­lar sağ­la­yan ka­mu­sal he­sap­lar­ olarak kullanılmıştır.

    Büt­çe dı­şı ka­mu fon­la­rından; ka­mu ku­ru­luş­la­rı­na be­lir­li amaç­la­rı ger­çek­leş­tir­mek ama­cıy­la ay­rı­lan, ge­lir­le­ri ve har­ca­ma­la­rı özel hü­küm­le­re bağ­lan­mış, büt­çe bağ­lan­tı­lı ve­ya ta­ma­men büt­çe­nin dı­şın­da yer alan özel ka­mu he­sap­la­rı­ olarak yararlanılmıştır.  Ka­mu özel fon­la­rı, büt­çe­nin şe­kil şart­la­rı ve ku­ral­la­rı dı­şın­da tu­tu­lmuş, ön­ce­den tah­min edi­le­me­yen ve bek­len­me­dik bir şe­kil­de or­ta­ya çı­ka­cak har­ca­ma­la­rın kar­şı­lan­ma­sı ama­cıy­la oluş­tu­ru­lmuştur. Bu özel­lik­le­ri  sebebiyle  büt­çe­nin yıl­lık,  ge­nel­lik ve bir­lik  il­ke­le­ri dı­şı­na çıkmıştır.  Büt­çe dı­şı ka­mu fon­la­rının zaman içinde ortaya çıkardığı sorunlar sebebiyle  fon­la­rın bir­leş­ti­ril­me­si ve  sa­yı­la­rı­nın azal­tıl­ma­sı dü­şü­nül­müş, de­ne­tim­le­rin­de­ki boş­luk­la­rı kal­dır­ma­ya yö­ne­lik adım­lar  atıl­mış­tır.

    Bu ko­nu­da ya­pı­lan en bü­yük de­ği­şik­lik, 1992 ve 1993 yıl­la­rın­da tüm fon­la­rın ge­lir­le­ri­nin top­la­na­ca­ğı bir or­tak fon he­sa­bı ku­rul­ma­sı ve 63  fo­nun büt­çe kap­sa­mı­na alın­ma­sı ol­muş­tur.  Bu de­ği­şik­lik­le, çok sa­yı­da fo­nun ge­li­ri elin­den alın­mış ve fon­la­ra har­ca­ma­la­rı­nı kar­şı­la­ma­la­rı için dü­zen­li bir şe­kil­de büt­çe­den öde­nek tah­sis edil­me­ye baş­lan­mış­tır.  

    Fon­lar­la il­gi­li te­mel so­run; fon­la­rın sa­hip ol­duk­la­rı kay­nak­la­rın ne şe­kil­de ve han­gi amaç­lar­la kul­la­nıl­dı­ğı­nın be­lir­le­ne­me­me­si­ ve denetimidir. TVF; Sayıştay, Kamu İhale, Devlet Memurları, özelleştirme ve KİT yasaları gibi kamu kuruluşlarını bağlayan  yasalar ile  Sermaye Piyasası ve Rekabet  Yasası gibi özel teşebbüslerin uymak zorunda olduğu  yasaların  kapsamı dışında tutulmuştur. Geçmişte kul­la­nım alan­la­rı ge­niş­le­ti­len fon­la­rın ge­lir­le­ri­ne kı­sıt­la­ma­lar ge­ti­ril­me­si, ilk etap­ta fon­la­rın ka­mu ma­li­ye­sin­de­ki ağır­lı­ğı­nı azalt­sada, har­ca­ma­la­rı­na ha­kim olu­na­ma­ma­sı ve fon­la­rın gün­den gü­ne bü­yü­yen bir kay­nak ih­ti­ya­cı içi­ne gir­me­le­ri, bu ya­pı­yı için­den çı­kıl­maz  duruma  getirmiştir.

    Geçmiş uy­gu­la­malar­da fon­la­rın fark­lı amaç­ları olmuştur. Büt­çe il­ke­le­ri­nin ka­tı­lı­ğın­dan sıy­rı­lıp yıl­lık büt­çe il­ke­si­nin sı­nır­la­rı­nı aş­mak, büt­çe kay­nak­la­rı­nın dı­şı­na çı­kıp hız­lı ka­rar ala­bil­mek ve uy­gu­la­mak, ka­mu yö­ne­ti­min­de mer­ke­zi­leş­me­yi art­tır­mak ve ya­sa­ma or­ga­nı kar­şı­sın­da yü­rüt­me er­ki­ni güç­len­dir­mek, fon ku­rul­ma­sı­nın bel­li baş­lı se­bep­le­ridir. Ayrıca; har­ca­ma ve fi­nans­man yö­nün­den es­nek­lik sağ­la­mak, de­ne­tim­den ka­çın­mak da bu kapsamda sayılabilir.

    Tür­ki­ye’de 1980 yı­lın­dan son­ra hız­la yay­gın­la­şan fon uy­gu­la­ma­sı ile dev­let  her alan­da kay­nak top­lar du­ru­ma gel­miş­tir.   Tür­ki­ye eko­no­mi­sin­de fon­la­rın 1984-1990 dö­ne­min­de bü­yük bir ağır­lık ta­şı­dı­ğı gö­rül­mek­te­dir.

    1989-1990  yıllarında ku­ru­lup yü­rür­lük­te olan fon­la­rın top­lam fon sa­yı­sı için­de­ki pa­yı  yüzde  68’e ulaş­mış­tır. 1979’a ka­dar yıl­da 1’den az fon ku­ru­lur­ken, 1980 son­ra­sın­da fon oluş­tur­ma hı­zı 8 kat art­mış­tır.  1980 son­ra­sı oluş­tu­ru­lan fon­lar, si­ya­si ik­ti­dar­la­rın eko­no­mi­ye mü­da­ha­le araç­la­rı ola­rak ge­li­şim gös­ter­miş, hü­kü­met­ler  mali mev­zu­at ve büt­çe sü­re­ci dı­şı­na çı­ka­rak uy­gu­la­ma­ya es­nek­lik ge­tir­mek is­te­miş­tir. Fon­lar, ka­mu har­ca­ma­sı yap­ma im­ka­nı ver­di­ği için, kı­sa va­de­li ma­li­ye po­li­ti­ka­sı ted­bir­le­ri fon­lar ara­cı­lı­ğıy­la yü­rü­tü­lmüştür.

    1980 ön­ce­sin­de 33 adet fon var­ken, bu sa­yı 1990’da 104’e, 1996 yı­lın­da ise 125 ade­de çık­mış­tır. 1980-1983 dö­ne­min­de 24, 1984-1987 dö­ne­min­de 36 ve 1988-1990 dö­ne­min­de 11 adet ol­mak üze­re top­lam 71 ye­ni fon uy­gu­la­ma­ya ko­nul­muş­tur. Fon­la­rı­nın top­lam fon kay­nak­la­rı için­de­ki ağır­lı­ğı 1987’de yüzde  64 iken, 1988’de yüzde  70 olmuş,  1989’da  yüzde 86’ya ka­dar yük­sel­miş­tir. Fon­la­rın  çok önem­li bir kıs­mı  Ka­mu Ke­si­mi Ge­nel Den­ge­si Tab­lo­la­rı’na da­hil edil­me­miştir. Bu tab­lo­la­ra  girmeyen  fon sa­yı­sı 1984’de 4 iken, 1988’den son­ra 12’ye çı­kmış­tır. (S. Rıdvan Karluk, Türkiye Ekonomisi, 13. Baskı, 2014, s. 154)

    Tür­ki­ye’de fon ge­lir­le­rin­den büt­çe­ye ke­sin­ti ya­pıl­ma­­sı­na 1988 yı­lın­da baş­la­n­mış­tır. 1992 Büt­çe Ya­sa­sı ile fon­ ge­lir­le­ri­nin Mer­kez Ban­ka­sı’nda açı­lan Müş­te­rek Fon He­sa­bı’na ak­ta­rıl­ma­sı ka­rar­laş­tı­rıl­mış,1993 yı­lın­da 63 adet fon büt­çe kap­sa­mı içi­ne alın­mış­tır. 1999 yı­lın­da uy­gu­la­ma­ya ko­nu­lan Eko­no­mik İs­tik­rar Prog­ra­mı’nda tas­fi­ye edi­le­cek fon­lar be­lir­len­miş ve ye­ni fon oluş­tu­rul­ma­ma­sı ön­gö­rül­müş­tür. 15 Şu­bat 2000-1 Ocak 2002 ta­rih­le­ri ara­sın­da top­lam 69 adet fon tas­fi­ye edil­miş­tir.

    Geçmiş dönemdeki bu uygulamaların ışığında yeni oluşturulan TVF’nin kaynakları, TVF’nin devrine karar verilen kuruluş ve varlıklar ile özelleştirme fonundan aktarılacak nakit fazlasından, kamu kurum kuruluşlarının ihtiyaç fazlası gelir, kaynak ve varlıklardan, yurtiçi ve yurtdışı sermaye ve para piyasalarından sağlanan finansman ve kaynaklar ile para ve sermaye piyasaları dışında diğer yöntemlerle sağlanan finansman ve kaynaklardan oluşacaktır.

    Bütçeye aktarılan özelleştirme gelirlerinin Fon’a yönlendirilmesi ve bütçe gelirlerinden Fon’a pay verilmesi, bütçe gelirlerinin azalmasına ve  bütçe açıklarının artmasına yol açabilir.  Bu da genel dengeyi bozabilir ve de paralel bir Hazine’ye ortam hazırlayabilir. Fon giderlerinin hangi alanlara yöneleceği konusunda yasada  açıklama bulunmaması da bir eksikliktir.

    Osmanlı Devleti’nde  1793 yılında İrad‑ı Cedid Hazinesi kurularak  tek ve merkezi Hazine düşüncesinden vazgeçilmiştir.  Daha sonra  Tersane Hazinesi,  Zahire Hazinesi, Mukataat Hazinesi, Mansure Hazinesi, Redif Hazinesi, Darphane Hazinesi ve Maliye Hazinesi  uygulamaları ile merkezi sistem terkedilmiştir. Mali disiplin bozulunca 1839 yılında  merkezi Hazine sistemine geri dönülmüştür.

    TVF’nin mal varlığı ile yönetilmek üzere bu fona devredilen varlık ve haklar ayrı düşünülmektedir. TVF’nin mal varlığı para ve sermaye piyasalarından finansman  sağlamak dahil alt fonların yapmaya yetkili olduğu faaliyetlere ilişkin teminat olarak gösterilebilecektir. Ayrıca;  tasarruf edilemeyecek, haczedilemeyecek, ihtiyari tedbir konulamayacak, iflas masasına dahil edilemeyecektir. Şirketin  üçüncü kişilere olan borçları ve yükümlülükleri ile Türkiye Varlık finansmanının aynı  üçüncü kişilerden olacak alacakları birbirine karşı mahsup edilemeyecektir.

    TVF’nın bazı yasaların  dışında tutulması uygulamaya hız kazandırabilir ama  uygulamalara  dikkat edilmelidir.

    Fon’un liberal ekonomik düzende yararlı olabilmesi için,  hukuki çerçevesinin açık bir şekilde belirlenmesi ve Santiago İlkelerine (Genel Olarak Kabul Edilmiş İlke ve Uygulamalar: Generally Accepted Principles and Practices: GAPP)  uyulması önemlidir.  Bu kapsamdaki  24 ilke;  iyi yönetişim,  saydamlık ve hesap verebilirlik açısından tutulması gereken düzenlemeleri ve sağlıklı uzun vadeli yatırımlar için uygun  süreçleri  belirlemiştir.

    Fon,  geçmiş uygulamalar dikkate alınarak siyasi etkilerin  dışında tutulmalı,  kararlar ekonomik ve mali kriterlerle alınmalı, fon kaynaklarının kullanımında ekonomik etkinlik en önemli faktör olmalıdır. 1980’li yıl­lar­dan  sonra  her alan­da gi­de­rek yay­gın­la­şa­rak ka­mu ma­li­ye­si­nin be­lir­le­yi­ci un­su­ru ha­li­ne ge­len ve ma­li di­sip­li­nin olum­suz yön­de et­ki­len­me­si­ne yol açan  fon uy­gu­la­ma­la­rı­na son  verilmiş, büt­çe di­sip­li­ni ve say­dam­lı­ğın art­tı­rıl­ma­sı yö­nün­de önem­li ya­pı­sal re­form ger­çek­leş­ti­ril­miş­tir. Bundan dönüş söz konusu olmaz ama  Fon’un Santiago İlkelerine  uygun yönetilmemesi durumunda iddia edildiği gibi Duyun-u Umumiye gibi bir idare ortaya çıkmaz. Fakat, Türkiye’nin kıt kaynakları israf edilmiş olur.

    İAV’nın Cumartesi günü İstanbul’da düzenlediği bir toplantıda konuşan Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş Varlık Fonu ile ilgili olarak, “Türkiye ekonomisinin dış saldırılara karşı korunmasını temin etmek ve bundan sonra yapılacak büyük projelerin desteklenmesini sağlamak için ekonomiyi güçlendirecek önemli araçlardan birisidir” demiştir. Buna karşılık Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in bu konuda bir açıklama yapmaması benim dikkatimi çekmiştir. Sayın Şimşek, benim tespitlerime göre Eylül 2016’dan bu yana konu hakkında sessizliğini korumaktadır.

    Trump: Rusya Kırım’ı Ukrayna’ya İade Etmelidir

    Beyaz Saray sözcüsü Sean Spicer geçen hafta  ABD Başkanı Donald Trump’ın Rusya’dan Kırım’ı Ukrayna’ya iade etmesini beklediğini açıklamıştır:  “Başkan Trump, Rusya hükümetinin Ukrayna’da gerginliği azaltmasını ve Kırım’ı iade etmesini beklediğini net bir şekilde ifade etti.”

    ABD’nin Birleşmiş Milletler Temsilcisi Nikki Haley de  2 Şubatta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde ABD’nin yeni yönetiminin Rus saldırısına ilişkin tutumunu  onaylayarak  şunları söylemişti: “ABD, Kırım’ın Rusya tarafından işgalini kınamaya devam ediyor ve işgale derhal son verilmesi çağrısı yapıyor. Kırım Ukrayna’nın bir parçasıdır. Kırım ile ilgili yaptırımlarımız, Rusya’nın yarımada üzerindeki kontrolü Ukrayna’ya iade edene dek devam edecek.”

    Kırım’ın Rusya tarafından uluslararası hukuk yok sayılarak işgal edilmesi, hem Türkiye ve hem de Türkiye’deki Tatar diasporası için çok önemlidir. Bu sebeple yeni ABD yönetiminin bu tavrı, Türkiye açısından da olumlu bir gelişmedir.

  • “PYD devlet kurma peşinde…”

    “PYD devlet kurma peşinde…”

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, Körfez ülkelerine yaptığı 3 günlük ziyaret sırasında Suudi Arabistan’ın El-Arabiya kanalına yaptığı açıklamada “El Bab’dan sonra sıra Münbiç olmalıdır” dedi. Bunun önemini de sıraladı:
    “Çünkü Münbiç Araplara ait olan bir yerdir. Orada YPG var, orada PYDvar, onların orayı boşaltması gerekiyor. Bunu Amerikalılara daha önce de söyledik, Obama yönetimi döneminde söyledik; bize ‘Boşaldı, boşaltılıyor’ dediler, ama maalesef boşalmadı. Şu anda oranın boşaltılması gerekiyor, buranın tamamıyla oradaki Arap kardeşlerimize teslim edilmesi gerekiyor. Ondan sonra bir hedef kalıyor, Rakka. Rakka, biliyorsunuz DEAŞ’ın en önemli merkezi. İşte burada koalisyon güçleriyle bizler el ele vererek, Rakka’dan DEAŞ’ı da temizle hedefinde beraber olduğumuzu ben Sayın Donald Trump’a da söyledim. Gelen diğer temsilcilerine de söyledik: ‘Burada beraber hareket edersek biz Rakka’yı da DEAŞ’tan temizlemek suretiyle, orayı da yine oranın sahipleri olan Arap kardeşlerimize teslim ederiz. Böylece bölge sükûnete kısmen kavuşmuş olur’ dedik. Şu anda süreci takip ediyoruz.”
    Dikkat edilecek olursa günlerdir konu ile ilg,li yazdığımız yazılarda hep Münbiç’teki PYD/YPG yapılanmasına dikkatleri çektik. “PKK terörünün sona ermesi için bu unsurların tehdit oluşturmaması ve yok edilmesi gerekir” dedik.
    Bugüne kadar PYD’ye silah desteği sağlayan Amerika’nın verdiği bu silahların terör örgütü PKK’nın da eline geçtiğini gördük. Bunları da belgeleri ile müttefikimin önüne koyduk. Bunlara rağmen PYD’ye olan silah desteğinin hızlanarak sürmesini de endişe ile izleniyor.
    Amerika ise hedef olarak Rakka’yı gösteriyor. Rakka, bilindiği gibi IŞİD’ın Başkenti olarak dikkat çekiyor. Rakka’ya yapılması planlanan operasyonlara bizim için tehdit unsuru olan PYD/YPG’nin de katılması düşünülüyor.
    PYD, yanı başımızda devlet kurma peşinde bulunuyor. Öncelikle bunun önlenmesi için bu unsurların yok edilmesi önemlidir. Nitekim, Cumhurbaşkanı da bunu çok açık bir dille ifade ediyor:
    “Elbette bölgedeki terör örgütlerinin, başta bizdeki PKK terör örgütünün uzantısı PYD olmak üzere terör örgütlerinin, Kuzey Suriye’yi kendileri için adeta bir devlet kurma alanı olarak kabul etmesi, bizim tarafımızdan kabul edilir bir şey değildir. Bunu ta başından beri söyledik. ‘Kuzey Suriye’de bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyiz’ dedik. ‘Burada atılacak bir yanlış adım karşısında kesinlikle Türkiye’yi bulacaktır. Bunun bedelini, faturasını da çok ağır öderler’ dedik. Nitekim şu anda PYD böyle bir adımı atamıyor, atamayacaktır da. Mesela YPG bunların silahlı gücüdür. Ama hangi isim altında olursa olsun Türkiye için tehdit oluşturan tüm terör örgütlerine karşı tavrımız nettir, kesindi. ‘Bunun bedelini çok ağır öderler’ diye öteden beri uyarıyoruz”
    Biz, bu sözleri yerinde buluyor ve sonuna kadar da destekliyoruz.
    Ancak, sorun nasıl çözüme kavuşur bunu bilemiyoruz?
    Amerika, eğer PYD’den vaz geçmezse, yanı başımızdaki bu güçleri silahlandırmaya ve güçlendirmeye devam ederse ne yapacağız? Kaldı ki, bugüne kadar söylediklerimiz ve uyarılarımızı dikkate almayan müttefikimizin yanına şimdi de PYD desteklikçisi Rusya oturdu.
    Bir yandan PKK’ya, diğer yandan onun Suriye uzantısı PYD’ ye destek veren ve Suriye’de yeni oluşumda da Özerk bir Kürt bölgesinden söz eden Rusya’nın bu konuda da yeni bir oyun içinde olduğunu görmekteyiz.
    Eğer, Rakka’ya ortak bir operasyonda bulunacaksak, Menbiç konusundaki tavrımızı sürdürmemiz kaçınılmaz olmalıdır.
    Türkiye’nin güvenliği her şeyden önemlidir.
    Bugün Suriye ve bölgemizde dış güçlerin her birinin kendisine göre hesapları var. Bizim de hesabımız güvenlik konusudur. Buna öncelik vermemiz kadar doğal bir şey olabilir mi?
    Aslına bakılacak olursa yanı başımızda sorun küçümsenmeyecek kadar büyüktür. Bu sorunun askeri güçle çözülmesi felaket getirir.
    O halde yapılması gereken siyasi gücün ortaya konulması olmalıdır.
    Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarına katılıyoruz ama sorunun çözümünde siyasi yönün kullanılmasını daha doğru buluyoruz. Bu kanallar açılmalıdır.
    Türkiye’nin bölgedeki gücünün ortaya çıkarılması diplomasi becerisi ve karşılıklı çıkarların korunması yolu ile mümkün olabilir.
    Türkiye, El Bab’daki başarısı ile sahada büyük bir üstünlük elde etti. Bu üstünlüğü dış politikada ustalıkla kullanarak diğer sıkıntıları da aşabilir. Bu da çok ustaca politikalar gerektiriyor.

  • CEHENNEMDEN ÖNCEKİ SON KOORDİNAT – (3)(BEŞBİN YILIN FOTOĞRAFI)

    CEHENNEMDEN ÖNCEKİ SON KOORDİNAT – (3)(BEŞBİN YILIN FOTOĞRAFI)

    CEHENNEMDEN ÖNCEKİ SON KOORDİNAT(3)

    (BEŞBİN YILIN FOTOĞRAFI)

    Hüseyin MÜMTAZ

    Suriye’de savaşıyoruz ya, durum aynen şöyle:

    Önce Rus uçağı düşürüldü, sonra Ankara’da Rus Büyükelçisi öldürüldü, sonra Rus uçağı Türk birliğini bombaladı.

    Herkes çok üzgün, karşılıklı “diplomatik” taziye mesajları.

    Suriye’deki “içsavaş”ı bitirmek için herkes “koalisyon” halinde işbirliği yapıyor.

    Türkiye, Amerika, Rusya ve İran…

    Türkiye; bağımsızlık için gün sayan Kuzey Irak’taki Barzani bölgesini Kuzey Suriye üzerinden denize ulaştıracak olan PKK uzantısı YPG/PYD’yi terörist olarak niteliyor.

    Ama Rusya’da PYD/YPG’nin ofisi var; Kürt kongresi toplanıyor.

    Ama Amerika PYD/YPG’ye silah, malzeme, teçhizat, zırhlı araç ve eğitim desteği veriyor.

    Çünkü onlara göre asıl problem IŞİD; PKK/PYD/YPG değil.

    Türkiye Esad’a karşı ama Rusya Esad’ın müttefiki çünkü onlara “Akdeniz”de deniz üssü (Tartus), “Ortadoğu”da hava üssü (Hmeymim) sağladı.

    Türkiye Esad’a karşı ama Amerika pek öyle değil; onu, asıl hedefi olan IŞİD’e karşı yaptıkları/yapabilecekleri ile değerlendiriyor, koz olarak kullanıyor.

    İran; Irak’taki “yönetilen” Şii çoğunluk ve Suriye’deki Şii/Nusayri “yönetici” azınlığın yanında, dolayısı ile olaya müdahil.

    Türkiye Suriye’deki Şii/Nusayri yönetici kadroya karşı.

    Peki, bu nasıl ortaklık?

    Kimin eli, kimin cebinde?

    Anlayan beri gelsin.

    *****

    Aslında lâfa Amerikalı ile başlayacaktık.

    “Durum”u, Türkiye’deki muhatabı ile görüşmek için Amerikan Genelkurmay Başkanı Türkiye’ye geldi.

    Pardon, İncirlik’e…

    O zaman ziyaret “resmî” değil, ahbap muhabbeti.

    Değil çünkü görüşülen konu ciddî; nihai hedef olan Rakka’ya ÖSO’nun Akçakale’nin karşısındaki Tel Abyad’dan girip PYD kontrolündeki bölgeden yönelmesi mi daha uygun yoksa El Bab- Menbiç üzerinden mi uzanması?

    El Bab-Menbiç yolu 180 km; Akçakale-Rakka daha kısa 54 km ama PYD kontrolünde; PYD Amerika’nın müttefiki ama Türkiye’nin “teröristi”.

    ÖSO’yu ise Türkiye’den başka ciddiye alan yok.

    Aslında Amerika’nın sırtında da yumurta küfesi yok. O da Amerikan askeri yerine PYD’yi kullanıyor. Derdi, ÖSO Rakka’ya ilerlerken müttefiki PYD’nin zarar görmemesi.

    Yâni terazinin bir kefesine PYD’yi koyuyorlar, diğerine ÖSO (Türkiye)’yu.

    Şimdi böyle bir konu Ankara Genelkurmay’da mı görüşülür, İncirlik’te mi?

    İlle de rahat bir ortam isteniyorsa neden Bodrum’, Ayvalık’a, Altınoluk’a gitmediler?

    İncirlik elektronik olarak daha mı “teknolojik”?

    Daha mı “güvenli”?

    Yapmayın Allah Aşkına! Bunun mantıklı bir izahı olamaz. İncirlik Amerikan toprağı mı ki Amerikalılar bunu hep yapıyorlar? “Resmi” yapılan ilk görüşme değil bu. Daha önce de Amerikan Dışişleri Bakanları, Başkan Yardımcıları aynı tavrı sergilemişlerdi.

    İncirlik yolgeçen hanı mı?

    Amerikan Genel Kurmay Başkanı “geçerken” ateş almaya mı uğramıştı?

    “Resmî görüşme” İncirlik’te mi olur?

    ****

    “Nihaî hedef” konusunda Türkiye’nin aklının karışık olduğunu düşünüyorum.

    27 Ekim 2016 günü Gazi ve Şehit Yakınları Atama Töreni’nde konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan şunları söylemişti;

    “Fırat Kalkanı Harekâtı kapsamında El Bab’a ilerliyoruz. IŞİD Cerablus, Rai ve Dabık gibi El Bab’ı da terk edecektir. Ondan sonra Münbiç’e, Rakka’ya yöneleceğiz”.

                   

    Trump’tan sonra, Afrika dönüşü 27 Ocak 2017’de yâni tam 3 ay sonra bu söylemde radikal bir değişiklik gözlüyoruz;

    “El Bab’da bundan sonraki süreçte süratle mesafe almak suretiyle oradaki işi bitirmek, daha derinliğine gitmemek lazım. Yapılan çalışma bu istikamettedir”.

                    http ://www.hurriyet.com.tr/ohal-yorumu-netice-alana-kadar-devam-40347628

                    Ve 13 Şubat 2017, Arabistan’a gitmeden önce yine 27 Ekim 2016 durumu;

    “Bizim buradaki hedeflerimizi biliyorsunuz. Ben bu hedefi tekrar açıklıyorum. Orada terörden arındırılmış bir güvenli bölge için biz bir çalışma yapıyoruz. Bu çalışmanın en doğu ayağında Cerablus vardır. En batı ayağında El Rai vardır. Güneye doğru ilk etapta Dabık halloldu, ondan sonra El Bab hallolmak üzere. Bundan sonraki süreçte doğuya yönelik Münbiç ve Rakka olayı vardır”.

    Görülüyor ki Türkiye, Amerika ve Rusya arasında “güvenli bölge”, “güvenlikli bölge”, “uçuşa yasak bölge” konusunda da anlayış ve yorum farkları var. Herkes olaya kendi açısından bakıyor. Yoğun görüşmelerde herkes karşısındakini ikna etmeye, kendi görüşüne getirmeye çalışıyor.

    Bununla birlikte; Türkiye’de sayıları (kayıtlı/kayıtsız) 4 milyona ulaşan ve sosyal hayatları, askerlik durumları, parasız sağlanan gıda/ilaç/doktor/ısınma/barınma olanakları, sınavsız beyana göre okul/üniversite kayıtları her geçen gün daha fazla ve yüksek sesle konuşulmaya başlanılan Suriyeli sığınmacıların geleceği ile ilgili kalıcı çözüme yönelik ferahlatıcı söylemleri de ilk defa duymaya başladık.

    Başbakan Yıldırım, BM Genel Sekreteri ile görüşmesinden sonra;

                    “Asıl çözüm, bu mültecilere bakmak değil, asıl çözüm bunların memleketlerine geri dönüp, orada yaşamlarını sürdürmeleri. Bugünlerde dile getirilen güvenli bölge, uçuşa yasak bölge konusunu da bu çerçevede değerlendirmek lazım. Onu, Amerikalı dostlarımızla görüşüyoruz. Oluşturulacak güvenli bölge, mültecilerin herhangi bir tehlike yaşamadan yerleşecekleri, hayatlarını sürdürecekleri, terörden arındırılmış bölgeler olmalı”.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan Arabistan ziyareti öncesinde;

    “Hedef nedir? Hedef burada 4-5 bin kilometrekarelik terörden arındırılmış güvenli bölgedir. Bu güvenli bölgenin halliyle birlikte hem Suriye’den göçü, ilticayı önlemek, onlara orada yerleşim alanlarını temin etmek. Hem de bizim kamplarımızdaki insanları kendi topraklarına döndürmek”.

    Ve Genelkurmay’ın “son dakika” açıklaması;

    “Hudut güvenliğini sağlamak, DEAŞ tehdit ve saldırılarını önlemek, yerinden edilmiş kimselerin yurtlarına dönüşüne katkı sağlamak ve sivilleri korumak/yaşanan terör olaylarından zarar görmesini engellemek maksatlarıyla icra edilmekte olan harekâtta….”

    Demek “güvenli bölge/güvenlikli bölge/uçuşa yasak bölge”den Türkiye’nin anladığı budur ve içinde bulunulan duruma göre de en doğrusudur.

    Demek ki Amerika ve Rusya ile her seviyede yapılan yoğun görüşmelerin amacı onları buna ikna etmektir.

    Başbakan’ın BM Genel Sekreteri ile görüşmesinden sonra söylediği ve yukarıya aldığımız sözlerinin altı iyice çizilmeli ve günbe gün ne kadarının gerçekleştiği izlenmelidir…

    Ve bitirirken son olarak, yazıya eklediğimiz fotoğrafa iyi bakın.

    ATSIZ “Bir gün olur, elbette eski beğler dirilir/Yine kılıç kuşanır tarihteki paşalar” dememiş miydi?

    İyi bakın fotoğrafa ve Suriye çarpışmalarındaki Bozkurtları, Göktürk harflerini fark edin.

    Bunların milli bir sembol olduğunu, bir partiye asla mâl edilemeyeceğini, Kuzey ve Güney Azerbaycan ile Kıbrıs’ta yıllardan beri aslına uygun olarak o anlamda kullanıldığını anlata anlata dilimizde tüy bitmişti.

    Evet, “Kahraman” elbette “göz kırpmadan düşmana saldırandır”. 19 Şubat 2017

    https://www.turkishnews.com/yazarlar/huseyin-mumtaz/

  • Korumalı: Gırgır Dergisi bu karikatür yüzünden kapatıldı

    Korumalı: Gırgır Dergisi bu karikatür yüzünden kapatıldı

    Dikkat

    Yasaklanan, sansürlenen, hakkında bazı ülke yasalarına göre soruşturma açılan ve herkese açık olmasının propaganda niteliği taşıması ihtimali olan içerikler genel izleyiciye açık değildir. Sadece üyelerimiz içindir. Üyelik ücretsizdir ve dilediğiniz zaman ayrılabilirsiniz. Üyeler:

    • Bulundukları ülkenin kanunlarına uygun içerikleri görebilir
    • Yönetime katılabilir
    • Oy verebilir
    • Diğerleri ile arkadaş olabilirler

    Üye olmak için lütfen buraya tıklayın

    Üyeliğiniz onaylandıktan sonra devam edebilirsiniz


  • Facebook beğenileriniz Trump’ın kazanmasına nasıl yardım etti

    Facebook beğenileriniz Trump’ın kazanmasına nasıl yardım etti

    U.S. President-elect Donald Trump gives a thumbs up to the media as he arrives at a costume party at the home of hedge fund billionaire and campaign donor Robert Mercer in Head of the Harbor, New York, U.S., December 3, 2016. REUTERS/Mark Kauzlarich/File Photo

    Internet sitesine sadece 1500 dolar harcarken Trump meğerse facebook beğenilerimizi analiz ettiriyor, mesajlarını ona göre seçiyormuş. Büyük veriye bakın bakalım sizi sizden iyi tanıyor mu?

    Kosinski, bir kullanıcının 68 Facebook beğenisi ile ten rengini (yüzde 95 doğruluk payı ile), cinsel yönelimlerini (yüzde 88 doğruluk payı ile) ve Demokrat ya da Cumhuriyetçi Parti’yi desteklediğini (yüzde 85 doğruluk payı ile) kanıtlayabiliyordu. Ama burada bitmiyordu. Entelektüellikte, dini eğilim ya da alkol, sigara, uyuşturucu kullanımı da saptanabiliyordu. Hatta veriler doğrultusunda birinin anne ve babasının boşanmış olma sonucuna bile ulaşılabiliyordu.

    10 Facebook “beğeni”si ile bir kişiyi ortalama iş arkadaşından daha iyi tanımayı başardı. 70 “beğeni”, bir kişinin arkadaşlarının bildiklerini aşmak için yeterliyken 150 “beğeni” ebeveynlerinin bildiklerini ve 300 “beğeni” ile ise eşlerinin bildiklerinden daha fazlasını biliyordu. Daha fazla “beğeni” ile bir insanın kendisi hakkında bildiklerinin üstüne çıkabiliyordu.

  • Nereden geliyor bu dolarlar?

    Nereden geliyor bu dolarlar?

    2015 yılında, sermaye hareketiyle ülkeye gelen döviz 10.1 milyar dolar iken net hata diye tabir edilen nereden geldiği belli olmayan döviz 10.2 milyar dolar.

    2002’den 2016 sonuna kadar nereden geldiği belli olmayan döviz girişi 40.9 milyar dolar…

    Peki bu dolarlar nereden geliyor? “Şehir efsanelerine” (halkımızın kendi kendine yaptığı açıklamalara göre):

    (1) Bu dolarların kaynağı, bizim, Türklerin yurt dışındaki döviz hesapları. Sıkıştıkça dışarıdan döviz getiriyorlar. Türklerin yurt dışında her yıl bu büyüklükte döviz getirecek bollukta kaynaklarının olması, bu kaynağın bir türlü tükenmemesi inandırıcı değil.

    (2) Bu dolarları Iraklılar, Suriyeliler, kendilerini güvende hissetmeyen Araplar Türkiye’ye getiriyorlar. Yabancılar dolar getirince ya bankaya yatıracaklar, ya harcayacaklar ki getirdikleri döviz cari açığın finansmanına katkı yapsın. O zaman da nereden geldiği bilinir. Getirilen dolarlar sandık içinde, bavulda saklanıyorsa, hesaba girmez.

    (3) Katar, Suudi Arabistan, Kuveyt gibi dost Müslüman ülkeler, Türk ekonomisine destek vermek için dolar gönderiyorlar. Bu gerçekse, o zaman da bu dolarların gene banka hesaplarında görülmesi gerekir.

    (4) Hesap hatası denilmesi zor. Çünkü bu büyüklükte hesap hatası yapılamaz.

    Döndük dolaştık aynı noktaya geldik. Nereden geliyor bu dolarlar? Büyüklerimiz ne demişler? “Üzümünü ye de… Bağını sorma…”

  • BIR AMERIKALININ GOZU ILE : ABD’nin KÜRDİSTAN Merakı

    BIR AMERIKALININ GOZU ILE : ABD’nin KÜRDİSTAN Merakı

    Not: Bu yazı ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi Haziran 2006 basında yer
    alan BOP haritasının da yer aldığı Ralph Peter’s’in İngilizce
    makalesinden tercümedir.

    PROF. DR. HUSEYIN MURAT CEKIRGE _U [[email protected]]

    ABD’nin KÜRDİSTAN Merakı

    ABD’nin BOP adıyla bilinen küresel projesinin yaşaması ya da
    gerçekleşmesi sadece ve sadece KÜRDİSTAN diye bir devletin Ortadoğu’da
    oturtulmasına bağlıdır.

    Neden Kürdistan?

    Çünkü böylesi yapay bir devlet ortaya çıkarsa eğer, dört büyük ülke
    parçalanmak durumunda kalır; Türkiye, İran, Suriye ve Irak… İşte
    ABD’nin enerji politikasını kolaylaştırır, enerji kaynaklarını ele
    geçirmesi ve yönetmesine olanak tanır.

    Peki ya Rusya?

    Bu BOP Rusya’nın da işine yarar yarar çünkü, dünyanın çekindiği
    Asya-Anadolu Birliği yani Asya’daki Türk devletleri ile Anadolu’daki
    Türk Milletinin fiziki bağı, işte bu Kürdistan diye projeyle kesilmiş
    olur.

    Peki bu bir Kürt Projesi midir?

    Hayır!.. Bu bir Ermeni projesidir ancak, Ermenilerin gücü yetmediği
    için kılık değiştirip Kürt kimliğiyle öne çıkmışlardır.

    PKK terör örgütü bir Ermeni Taşnak-Hoybun örgütüdür.

    Durum budur, mesele ise şudur; AKP siyaseti bu projenin neresindedir?
    Öyle ya, eğer bu proje ile birlikte ise vatanımızın ve milletimizin
    birlik ve bütünlüğü fiilen tehlikeye düşmüş demektir, çıkış yolu da bu
    siyaseti değiştirmekten geçmektedir.

    İŞTE ABD’NİN BOP PROJESİNDE GEÇEN KÜRDİSTAN:

    “Balkanlar ve Himalayalar arasındaki adaletsizliği ile ünlü
    topraklardaki en göz alıcı haksızlık bağımsız bir Kürt devletinin
    yokluğudur.”

    Orta Doğu’da bitişik bölgelerde yaşayan 27 ile 36 milyon arasında Kürt vardır.

    Günümüz Irak nüfusundan daha büyük olan bu grup, düşük nüfus tahminini
    bile göz önünde bulundurduğumuzda Kürtleri dünyanın kendine ait bir
    devleti olmayan en büyük etnik grubu yapmaktadır. Daha kötüsü,
    Kürtler, Ksenofon’un zamanından beri yaşadıkları tepe ve dağların
    bulunduğu bölgeyi kontrol eden her devlet tarafından ezilmiştir.

    Ankara’nın önünde bulunan Kürt sorunu, son on yıl içerisinde bir
    miktar kolaylaşmış olmasına rağmen baskı yakın tarihlerde tekrar
    yoğunlaştı ve Türkiye’nin doğusundaki beşte birlik bölümü işgal
    edilmiş bir bölge olarak görülmelidir. Suriye ve İran Kürtleri de
    mümkün olsa bağımsız bir Kürdistan’a katılmak isterlerdi.

    Ayrıca Diyarbakır’dan Tebriz’e kadar uzanan bağımsız bir Kürdistan,
    Bulgaristan ve Japonya arasında en Batı yanlısı devlet olacaktır.

    Bölgede yapılacak adil bir düzenleme Irak’taki üç Sünni ağırlıklı
    bölgeyi budanmış bir devlet haline getirecektir ve bu bölgeler zaman
    içerisinde Akdeniz’e yönelmiş bir Büyük Lübnan’a kıyılarını kaybetmiş
    olan Suriye ile birleşmeye karar verebilir ki bu durumda Fenike
    yeniden doğmuş olur.

    İnsanların isteklerini yansıtan bir şekilde sınırların düzeltilmesi
    imkansız olabilir. Şimdilik. Ancak, zamanla – ve kaçınılmaz sonucu
    olarak kan döküldüğünde- yeni ve doğal sınırlar ortaya çıkacaktır.

    Babil birçok kere düşmüştür. Bu esnada üniforma giyen erkek ve
    kadınlarımız terörizme karşı güvenliğimiz, demokrasi umudu ve kendiyle
    savaşması kaderi olan bir bölgedeki petrol kaynaklarına erişim için
    savaşmaya devam edecekler. Ankara ve Karaçi arasındaki bölgedeki
    mevcut insani bölünmeler ve zoraki ittifaklar, bölgenin kendine
    verdiği acılar ile birleştiğinde aşırı dincilik, suçlama kültürü ve
    teröristlerin istihdamı için mümkün olabilecek en uygun zemini
    sunmaktadır.

    Eğer büyük Orta Doğu’nun sınırları, kan bağı ve inanç bağının doğal
    bağlantılarını yansıtacak şekilde değiştirilemez ise, bölgede dökülen
    kanın bir bölümünün bizim kanımız olmaya devam edeceği hususunu dini
    bir inanç hususu gibi kabul etmemiz gerekecektir.

    Kim Kaybeder:
    Kaybedenler: Afganistan, İran, Irak, Kuveyt, Pakistan, Katar, Suudi
    Arabistan, Suriye, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Batı Şeria.

    Ralph Peter’s
    Amerikalı bir albay

    DURUM BU:

    Türkiye, ülkemiz ve milletimizin bölünmez bütünlüğünü hedeflemiş ve
    kendi hükümetinin de yer aldığı bu BOP projesinin işleyişini durdurmak
    zorundadır. Aksi halde zaten ağır ve yakın bir tehdit altında olan
    Türkiye, varlık ve bekasını sürdürme imkanı bulamayacaktır. Irak’ta
    olan bitenler, Suriye’de halen yaşanmakta olan süreç bu tespitimizin
    doğruluğunu destekleyen açık kanıtlardır.

    Eğer ki bir siyaset bir ulusun ve devletin varlık ve bekasını açıktan
    tehlikeye düşürüyorsa, böylesi bir siyasetea karşı bir ulusun direnişi
    suç değil anayasal meşru müdafaa olarak görülmeli ve
    değerlendirilmelidir.

    Not: Bu yazı ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi Haziran 2006 basında yer
    alan BOP haritasının da yer aldığı Ralph Peter’s’in İngilizce
    makalesinden tercümedir.

  • PYD tehlikesi ne olacak?…

    PYD tehlikesi ne olacak?…

    Amerikan Genelkurmay Başkanı Dunford ile Orgeneral Hulusi Akar’ın İncirlik Üssü’ndeki görüşmede en çok IŞİD ve Rakka’nın masaya yatırıldığı ve bu terör örgütünün Rakka’dan sökülüp atılmasının masaya yatırıldığı anlaşılıyor. Milli Savunma Bakanı Fikri Işık’ın daha önce “Rakka Operasyonunun birlikte yapılıp yapılmayacağı değerlendiriliyor” açıklaması da bunun doğruluğunu gösteriyor.
    El Bab’daki başarıdan sonra IŞİD’a karşı Rakka’nın hedef seçilmesi doğrudur.
    Ancak, Türkiye’nin bunu tek başına yapmasının riski ve maliyetinin büyüklüğünü de görmek gerekiyor. Bu nedenle bu operasyonun müttefikimiz Amerika ile birlikte yapmanın doğru olacağını sanıyoruz. Zaten, bizi yönetenlerin görüşü de bu doğrultudadır.
    Daha önce de yazmış ve görüşlerimizi yansıtmıştık.
    Bölgede bizim için tehdit ve tehlikeli olan sadece IŞİD değildir. PKK ve onun uzantısı PYD ve silahlı gücü YPG’nin de Menbiç’ten tamamen temizlenmesi gerekiyor. PYD temizliği yapılmadan PKK tehlikesi bitmez.
    Amerika ile ortak operasyonlara adım atılacaksa PYD konusu da bu anlaşmanın içinde mutlaka yer almalıdır. Menbiç’ten PYD unsurlarının temizlenmesi konusu da gündemdeki yerini almalıdır.
    Bakıyoruz, açıklamalardan bu konuda herhangi bir adımın atılmamış olduğunu görüyoruz.
    Kaldı ki, Rakka operasyonuna Amerika’nın PYD unsurlarını da katmaya çalışması ile işlerin bizim beklentilerimizin dışına taşabileceği de görülüyor. Çünkü, Pentagondan sızan haberlere göre Amerika Rakka operasyonunu koalisyon ortaklarının dışında PYD unsurlarını da kara gücü olarak kullanarak yapmayı planlıyor. Türkiye ise bunu önlemenin peşinde.
    Özetle şu ana kadar Amerika’nın PYD unsurlarından vaz geçmediğini görüyoruz. PYD, bölgede halen korunmaya ve silahlandırılmaya devam edilecekse biz bu işten ne anlayacağız?
    Rakka Operasyonunu PYD’yi dışarıda bırakan plan yürürlüğe girse bile daha sonra Menbiç ne olacak? PKK/ PYD unsurları buradan atılacak mı? Eğer masada bir pazarlık varsa bu konunun da pazarlığın bir parçası olması gerekiyor.
    Şimdi işin bir de Rusya yönü var.
    Rusya, Suriye’de etkinliği sürdürme kararlığında görünüyor.
    Amerikan Genelkurmay Başkanı Türkiye’deyken, Rusya’nın uçaklarla Rakka’yı havadan bombalaması manidardır.
    Bir de Rusya’nın son anda “kürt kartı”nı sahaya sürmesi de Rusya’nın ne kadar güvenilir bir ülke olup olmadığını göstermesi açısından önemsenmelidir.
    Uçak krizinden sonra adeta bahar havası yaşadığımız Rusya şimdi PKK ve PYD’ye doğrudan kucak açmıştır. Moskova’da düzenlenen Kürt Konferansında bu unsurlara yer verilmesi ve Suriye’de bir Özerk Kürt bölgesi kurulması yolunda Rusya’nın açıklamaları bölgede nasıl bir oyun oynanmakta olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.
    Dış güçler, kendi çıkarları doğrultusunda ne yapılması gerekiyorsa o adımları atıyor. Bu konuda çok daha dikkatli ve duyarlı olmak durumundayız.
    Rusya’nın Kürt kartıyla oynaması, onun güvenilir bir ülke olmadığını gösteriyor. ABD’nin de PYD’ye verdiği destek açıktır. Halen silah yardımına devam ediliyor. Trump’ın ne yapacağı belli değil. Bölgesel aktörlerin de bunlardan kalır yeri yoktur. Suriye’nin kuzeyindeki yapı ise, Türkiye’nin güvenliğinde en öncelikli meseledir. Fırat’ın batısını halletsek bile, doğusunu ne yapacağız? Burası da ayrı bir sorun değil mi?
    Sözü fazla uzatmayalım:
    El Bab’a IŞİD tehlikesini sınırlarımızdan uzaklaştırmak için girdik. Başarılı da olduk. Bu operasyonda onlarca şehit vermemize rağmen halkımızın desteğinin tam olduğunu da söylemliyiz.
    PYD de bizim için terör örgütü ve sınır güvenliğimizi tehdit eden bir uzantı ise, bunların da bölgeden temizlenmesi El Bab kadar önem taşıyor.
    Ortadoğu uzmanlarının görüşü de “PYD bölgeden atılmadıkça PKK terörü bitmez” görüşüne biz de katılıyoruz.
    Her ülke masaya kendi çıkarlarını öncelikle koyuyorsa, bizim de güvenliğimizi sağlayacak konuların mutlaka masada yer alması gerekmiyor mu?
    Türkiye, geç kalmış olsa da, gerekli uyarılarını yaparak, PYD tehdidini tümüyle ortadan kaldırmak için askeri gücünün Rakka’ya değil de, PYD konusuna yönlendirmesi daha doğru olacak görüşündeyiz.

  • BAŞKANLIK SİSTEMİ’NİN İLHAM KAYNAĞI SÜLEYMAN

    BAŞKANLIK SİSTEMİ’NİN İLHAM KAYNAĞI SÜLEYMAN

    “Kanuni Sultan Süleyman Han, Osmanlı’da Adalet ve Yükselme Dönemi”, Yazar: Cemal ÇALIŞKAN

    BAŞKANLIK SİSTEMİ’NİN İLHAM KAYNAĞI KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN VE OSMANLI’DA YÜKSELME DÖNEMİ

    Cemal ÇALIŞKAN

    Bu yazıyı, bu dönemde yapılanlarla birlikte düşünerek okuyalım.

    İslam’ın ilk sosyoloğu İbni Haldun’dur. Geniş bir coğrafyalara seyahat yaparak, uğradığı toplumlar üzerinde gözlem ve incelemelerde bulunmuştur. Bununla ilgili 2. Cilt mukaddime ismiyle eser yazmıştır. Bu eserde diyor ki “Devletler, insanlar gibidir. Doğarlar, yaşarlar, büyürler sonunda ölürler.

    Devlet insan organizması gibidir.

    Çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık dönemleri vardır. Gecenin en karanlık olduğu zaman, aydınlığa en yakın olduğu andır. Osmanlı, en zirvede olduğu dönemde, düşüşe geçtiği zaman olmuştur. Avrupalılarca, Kanuni, Muhteşem Süleyman olarak bilinir. Osmanlı tarihçileri de yaptığı kanunlar sebebiyle, Kanuni sıfatıyla isimlendirmişlerdir. Osmanlının onuncu padişahıdır.  Meşhur Joseph Von Hammer, Meşhur ismiyle Hammer “Kanuni hakkında yazdığı tarihte, bilgiler verir.

    Meşhur Devlet adamı Koç’u beyin yazdığına göre, İmparatorluğun talihi bu dönemde ters dönmüştür. Sonraki gelenler de, bu kötü talihi daha da artarak devam etmiştir. Kanuni Sultan hakkında şu bilgiler verilir.1-Hicri 10. yılda doğması, 10. padişah, 10 tane çocuğa, 10.  Sadrazama 10. Defterdara, 10. nişancıya, 10 tane büyük Fakih, 10 tane Şaire, 10 büyük şehir ’in Fethine,10 tane Cami yapmak üzere, büyük eserlerin inşasına, imza atmıştır.

    Babası Yavuz, Şam’da Muhiddin’i Arabî’nin Türbesini, kendisi de, Bağdat’ta İmamı Azam ve Abdülkadir Ceylanının kabrine türbe yaptırmıştır. Kanuni sultan Süleyman 46 yıl Padişahlık makamını işkâl etmiştir. Fakat devamlı cephelerde, savaşlarla uğraşmış, hatta son nefesini bile cephede vermişti.

    Bu nedenle büyüklüğü hak eden Padişahların en önde gelenlerindendir. Fakat sonradan yazacağımız gibi ilk defa olumsuz uygulamalar da, bu büyük padişahın döneminde devlete girmiştir.

              Kanuninin Yaptığı kanunlar:

    1- Önce devletin 250 sancağını 20 vilayet altında topladı.

    2- İşlenen suçların bazısını paraya çevrilmesi kabul edildi. En yüksek para çevrisi bin-otuz bin arasındaydı.

    3- Kadını dağa kaçıranın, öldürmenin, dövmenin, sövmenin, sakal koparmanın ve yaralamanın karşılıkları belirlenmişti. Ayrıca zarar görenlerin para karşılığında isterse, davasından vaz geçebilmesi kabul edilmiştir.

    4- Hırsızlık, içki içmek, haydutluk, yol kesmek, çapulculuk yapmak, hayvanlara eziyet yapmak gibi suçların, cezalarına da yer verilmiştir. 5- Bu gün belediyelerin yaptığı pazarda, satıcı alıcı ilişkileri, fiyatların görülebileceği yerlere asılması, işçilerin alacağı fiyatlarda düzenlenmiştir.

      Devlet adamı Koç’i beyin yazdığı risalede:

    1-İlk defa Devlete rüşvet, Kanuninin damadı Sadrazam Rüstem Paşa tarafından sokulmuştur. Ondan sonra gelenler de devlet görevlerini, parayla satılır hale getirmiştir.

    2- Devlet toplantılarına, önceki Padişahlar direk katılırken, Kanuni Sultan Süleyman kafes arkasından izlemekle yetinmiştir. Bu da halk arasında uğursuzluk sayılmıştır.

    3- Kanuni bazı yetkilerini Sadrazama devretmiştir.

    4-  Başta İsraf olmak üzere, devletin her görevlisi bu israfta bir biriyle yarışır olmuştur. Sarayın İsrafı ise çok daha büyük olmuştur.  Bu kadar büyük işlerin hakkından gelen Kanuni, kadınlara karşı zaafı vardı. Bu nedenle tahtın en seçkin varisi olacak oğlu Mustafa’yı karısı Hürrem Sultanın teşvikiyle boğdurtmuştur. Nedeni ise, dedikodulara kulak vermesi ve inanmasıdır.

    İmparatorluğun geleceğinde büyük rol oynayacak olan Şehzade Mustafa ve Beyazıt’ın idam ettirmesi, büyüklüğüne yakışmamıştır. Böylece devlet, şehzadelerin en zayıfı olan şehzade, Sarı Selime kalmıştır. Şehzadelerle beraber, onların çocuklarının da öldürülmesi emrini vermiştir. Şehzade Mustafa’nın öldürülmesi, halk ve Yeniçeriler arasında büyük üzüntüye sebep olmuştur. Bu sebeple asker arasında isyanlar baş göstermiştir. Ancak isyanlar, çok ağır cezalarla engellenebilmiştir.

    Şehzadenin ölümü üzerine “Taşlıca Yahya” ismiyle şöhret bulan şairimiz bir mersiye yazmıştır. Damadı Rüstem paşa, bunu hazmedememiş, Şairin öldürülmesi için Padişah’tan izin istemiş, fakat alamamıştır. Bunun üzerine Şaire tuzak kurmuş,  yanı çağırmış aralarında şu konuşmalar olmuştur.”

    – Sen padişahın emrine karşı, halkı isyana teşvik mi ediyorsun?

    – Hayır, biz Padişahımızla birlikte şehzademizi astık. Fakat arkasından da ağladık” demesi üzerine serbest bırakmıştır. Fakat kendisine verilen vakıfları alarak, bir nevi fakirliğe sevk etmiştir. Devlette görülmeyen olumsuz şeyler, Kanuni Sultan döneminde yaşanmıştır.  Yaptığı güzel ve mükemmel özellikler yanında, diğer padişahlarda olmayan zayıflıklar kendisinde görülmüştür.

    Batılı Hıristiyanlara verilen kapitülasyonların, sonraki dönemlerde devletin başına çok bela olduğunu biliyoruz.  Bu dönemde devlete giren “Rüşvet” bugün de devletin başına bela olmaya devam ediyor. Bu rüşvet halkın ve devletin yozlaşmasında en büyük neden olduğunu görmekteyiz. Tayyip beyle birlikte çav çavlı camiler, saraylar, uçaklar, gereği olmayan kurum görevlilerine lüks araçlar tahsis etme, biraz Kanuni dönemi andırıyor. Sen uçağını üretemiyor, askeri malzemeyi dışarıdan alıyorsun, vatanı savunmak için gerekli olan mühimmatın yok. Ülkenin güvenliği her geçen gün tehlikeye gidiyor.

    Gönderen Cemal ÇALIŞKAN

  • SAKIN ONLARIN MÜSLÜMAN OLDUKLARINI FALAN İDDİA ETMEYİN !

    SAKIN ONLARIN MÜSLÜMAN OLDUKLARINI FALAN İDDİA ETMEYİN !


    KUR’AN-I KERİM’İN ÖNGÖRÜ, İLKE VE İDEALLERİNE GÖRE YAŞAMA KRİTERLERİNE EN AZ UYAN ÜLKE SUUDİ ARABİSTAN ÇIKTI

    Kur’an-ı Kerim ideallerine uygun yaşama kıstasına en az uyan ülke Suudi Arabistan çıktı. Taha Akyol’un Televizyon programında, canlı yayın konuğu olan: Frankfurt Goethe Enstitüsü öğretim üyesi İlahiyatçı Prof. Dr. Ömer Özsoy, çok ilginç akademik bir araştırma ve bu araştırmanın çok ilginç sonuçlarından bahsetti.

    Ülkelerin İslami (Kur’an-ı Kerim öngörü, ilke ve ideallerine) kriterlere uyma derecelerini inceleyen bu araştırma ABD’nde iki Müslüman hoca tarafından yapılmış. Prof. Özsoy’un bahsettiği bu konuyu “bedirhaber.com” adlı bir siteden aldım. Haber birebir Özsoy hocanın anlattıklarına uyuyor. Haber çok ilginç ama şaşırtıcı değil.

    Kısaca haber şöyle: "Dünyanın 208 ülkesi arasında yapılan bir araştırma ve karşılaştırma sonunda İslami ideallere en çok uyan, İslam’ın emirlerine uygun toplum yapısı
    oluşturabilen ülkeler belirlendi. (*) Kur’an-ı Kerim’ de yer alan İslâm ideallerini bir endeks sonucu hesaplayan araştırmacılar İslamiyet’in öne çıkardığı idealleri yerine getiren ülkeler arasında İrlanda’nın birinci sırada yer aldığını belirtirken, Danimarka ikinci, Lüksemburg üçüncü sırada yer aldı.
    Kur’an-ı Kerim’ de yer alan tavsiye, ideal, ilke ve değerlere göre: Bir ülkede, iyi
    işleyen kurumlar bulunması, ülkeyi yönetenlerin de halkla aynı şekilde kanunlara ve kurallara uyuyor olması, toplumun siyasi ve ekonomik özgürlük temelleri üzerine inşa edilmiş olması, toplum temellerinin oturduğu prensiplerin de ekonomik gelişmeye olanak sağlaması gerekiyor.

    Müslüman ülkeler listenin en son sırasında yer alıyor.

    ABD’de bulunan George Washington Üniversitesi’nde bir araya gelen bir grup araştırmacı tarafından yapılan karşılaştırma sonunda Norveç 6. sırada yer alırken Müslüman ülkeler listenin en son sırasında yer aldı. Araştırmada öne çıkan en çarpıcı sonuç ise Kur’an-ı Kerim ideallerine uygun yaşama kıstasına en az uyan ülkenin Suudi Arabistan çıkması.

    Kur’an-ı Kerim ideallerine uygun yaşama kıstasına en az uyan ülke Suudi Arabistan.

    Araştırmaya göre Kur’an’daki İslam’a en uzak yaşayan ülkelerden olan Suudi Arabisten listenin 131. sırasında yer alıyor. Araştırmacı grubun başkanlığını yapan İranlı Profesör Hossein Askari İslam’ın temel değerlerinin şeriat kuralları ve dine dayalı yönetimler
    olmadığını söylüyor.

    Türkiye 208 ülke arasında 103. sırada.

    Türkiye 208 ülke arasında yapılan İslâmîlik sıralamasında 103. sırada yer alıyor. Her yıl milyonlarca Müslüman’ı misafir eden Suudi Arabistan, komşumuz İran da İslâmîlik sıralamasında ilk yüzde yer alamıyorlar. Diğerlerini saymaya bile gerek yok. Şaşırtıcı bir şekilde Yeni Zelanda, Lüksemburg ve İrlanda ilk üç sırayı paylaşırken İsveç, Danimarka, İngiltere, Norveç gibi Batılı ülkeler, İslâmîlik konusunda bize fark atıyorlar. (**)

    Bağrından yetişmiş cevher misali değerli, saf ve temiz öz evlâtlarına hurda; Çöplükten topladıklarına (dönme, devşirmeler ile bir takım haymatlos, kaçak ve sözde sığınmacılara) ise mücevher muamelesi yapan yönetim anlayışına lânet olsun! Buna dümen tutan, yardım ve yataklık edenlerin de Allah belasını versin!.. (B. Kutluhan, 07 Ocak 2017)

    (*)

    (**)https://www.facebook.com/bkutluhan/posts/10154825636615279

    YORUM VE KATKILAR:
    Orhun MERT: Bizim adımız Müslüman,dinimiz İslâm.Yaşayışımız perişan…!!! Amin..

    Canan Semerci KARATAŞ: Bunu hep düşünüyordum, haklı çıktım.

    Mehmet KISAKOL: Bu gerçekten üzücü ve düşündürücü, bir o kadar da komik

    Mithat ALTIN: Gerçek İslâmiyet’in olmazsa olmazı doğruluk ve dürüstlüktür. Bu hususlarda adı geçen ülkeler en ön sıralarda olduğunu göre şaşırmamak gerek, ben hiç şaşırmadım.

  • Bunu diyen savcı

    Bunu diyen savcı

    “Vereceğiniz oy, aynı zamanda PKK’ya destek oyudur. Haberim yoktu demeyin.” “PKK anayasa referandumunda ‘hayır’ çağrısı yapmış. Sandıkta ‘hayır’ diyecek olanlar PKK ile aynı muameleyi göze alıyorlar demektir. Küsmece yok.”

  • Bir ÖN TÜRK ŞEHRİ ..: Troya , Truva,TROİA

    Bir ÖN TÜRK ŞEHRİ ..: Troya , Truva,TROİA


    TROYA…TRUVA

    Anadolu Ön-Türk Kültürünün zengin bir parçası olan Troya kentine kısaca bir göz atalım.

    Bu konuda sayısız yayın mevcuttur. İleri sürülen ve tartışmalar koparan kentin TROYA ve TRUVA adları arasından biz, TROİA’yı tercih etmeği -Ön-Türkçeyi esas alarak- düşünüyoruz.

    Önce bu iki yazılış şeklinin okuma farklarından ileri gelmiş olduğu kanısındayız:

    1. TROİa…Fransızcada (Oİ), uva diye okunur; bu durumda kelime TRUVA şeklini alır. Fakat kelime

    2. TROİa .. yani ( Ï ) harfi üstünde 2 nokta ile yazılmışsa bu takdirde, (O Ï ) olduğu gibi (O Ï) olarak okunur, biz onu OY diye seslendiririz, ad, TROYA şekline girer.

    · Troya’yı tercih etmemizin nedeni (OY) hecesi ve bunun İnanç anlamını vermesi ve pek çok metinlerde geçmesidir. Bu konuda en kudretli iki örnek Ön-Atalarımızın İstanbul başkent olmak üzere kurdukları ilk devletin adının

    · OY-URUM ATIN oluşu, başkent olan İstanbul’a da

    · OY-OĞ adının verilmiş olmasıdır… Bilimsel metinlerde TROYA’nın tercih edildiği görülür, WİKİPEDİ buna bir örnektir.

    Troya’nın kullanılan bir öteki adı, VİLUŞA’dır. Bunun, LUVİ’ce olduğu iddia edilir. Fakat Ön-Türkçe okunduğuna göre şehrin esas halkı Ön-Türklerdir.

    Viluşa , UV – İL – UŞ/A diye okunur ; kutsal – halk – yönetim/i anlamını verir.

    Ayrıca buna, rahmetli Üstat Kâzım Mirşan’ın okuduğu iki Ön-Türkçe cümleyi de ilâve edebiliriz:

    · İlk yazıt, OQ halkının Tanrıyla özdeşleşmesini

    · İkinci yazıt, “işbu yazıt Kral anısıdır” cümlesini içerir. Bu yazıtlar, H.Schlieman’ın bulmuş olduğu ve Ermitaj Müzesi 1983 kataloğunda 2444 ve 2445 sayı ile yer almış olan yazıtlardır.

    Tübingen üniversitesinden, Troya kazılarını yürütmüş, Göbeklitepeyi ortaya çıkarmış olan Prof.M. Korfman’ın ileri sürmüş olduğu bilgiler arasında 4 öğe Ön-Türk Kültürünü meydana çıkarır (Arkeolog.N. Bayçin)

    · Antik Yunan Kültürüne değil, Ön-Türk Kültürüne ait olduğunu açığa çıkarmaktadır:

    1. Troyalılar asillerin naaşlarını yakarlar (Ön-Türk Ateş Kültü)

    2. Küllerini küp kaplara koyarlar

    3. Yunanlılarla savaşta kentten kaçanlar arasında TURCİ’ler vardır

    4. Troyan’ın esas adı, VİLUŞA’dır

    Küp kaplardan birinin göğsünde TÖRT OQ ONG damgası vardır: Dört Öğede Başarı yani, ölümsüzlük

    TAHTA MASALI: Kenti bir türlü alamayan Grekler, tahtadan büyük bir at yapmışlar, içine saklanan Grek askerleri fırsat bulduklarında attan çıkıp kentin kapıların açmışlar ve Grek askerleri kolayca içeri girmişler..imiş?!

    Gerçek bambaşkadır: Şehri bir türlü alamadıkları esnada büyük bir deprem olmuş şehir yıkılmış, yangınlar başlamış, Grek askerleri bundan faydalanark Troya’yı almışlardır. Bu ayıplarını örtmek için herkesin hayalini harekete geçiren tahta at masalını uydurmuşlardır ( E. Akurgal, Les Trésors de la Turquie ,Skira, 1966 Genéve)

    Kısacası TROYA Ön-Türk Kültüründe bir kenttir, Bir Ön-Türk Kentidir.

    Bu kısa bilgileri 2018 yılını Troya, ya da Truva yılı yapmak isteyen Çanakkalelilere sunuyorum.

    Halûk Tarcan

  • Churchill, Roosevelt In Türkiye’de (1943)

    Churchill, Roosevelt In Türkiye’de (1943)

    Unused / unissued material – date and locations unclear or unknown.

    Turkey.

    Various shots of Prime Minister Winston Churchill in Turkey posing on steps of a building with officers and men in fez hats. Several shots of the group sitting around a table inside the building during a meeting. (Footage same or similar to UN 851 B.)

    Extra footage shows the group of officials chatting on the building steps. Among them is Anthony Eden.

    We then see US President Franklin D Roosevelt, Turkish President Inonu and Churchill sitting on chairs in a garden, with several officials standing behind them. Anthony Eden is among them.

    Several shots of Roosevelt and Churchill sitting with Inonu.

  • Teslim Ederseniz Konuşurum

    Teslim Ederseniz Konuşurum

    Fethullah Gülen

    FETÖ elebaşı Fethullah Gülen’in ABD Başkanı Donald Trump’a mektup yazarak ‘Beni teslim ederseniz konuşurum’ mesajı verdiği ileri sürüldü.

    Bu mektubu bir metin olarak ele geçirmek için çok uğraştık. İçeriğini az çok biliyorduk ama elimizde yazılı olarak bulunması çok daha iyi olurdu takdir edersiniz ki. Ama (eski FETÖ üyesi) Ümit Akdemir tüm bilgi kaynaklarını epey zorladıktan sonra mektupta neler olduğunu kelimesi kelimesine olmasa bile kapsamlı biçimde öğrendi.

    Donald Trump’tan randevu talep eden ama kabul edilmeyince de bu mektubu kaleme alarak yularını elinde tutan ağabeylerine veren Gülen, mektubunda ABD’ye nasıl hizmet ettiğini uzun uzun anlatıyor. Özellikle dünyadaki okullarda yürütülen faaliyetlerin Amerikan istihbaratının bilgisi dâhilinde olduğunu ve bu okullardan ABD’ye ciddi bilgiler transfer edildiğini, bilgi akışını sağlama konusunda gelen taleplerin hemen hepsinin karşılandığını anlatıyor Fetullah.

    Terör elebaşı mektubunun sonunda kendisine sahip çıkılmasını istiyor ve ‘Eğer bize sahip çıkılırsa sizinle daha aktif bir şekilde çalışırız. Dünyanın dört bir yanındaki yetişmiş elemanlarımız da bu konuda hizmet sunmaya hazırdır’ diyor.