Blog

  • Günahsız erlerle uğraşmayın parsel parsel satanlara bakın

    Günahsız erlerle uğraşmayın parsel parsel satanlara bakın

    FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : Günahsız erlerle uğraşmayın parsel parsel satanlara bakın

    Günahsız erlerle uğraşmayın parsel parsel satanlara bakın

    MHP Samsun Milletvekili Erhan Usta darbe girişimi nedeniyle FETÖ’den tutuklanan er ve erbaşların aileleri ile görüştü ve başlıktaki bu eleştiriyi yaptı

    Anayasa değişikliğinde AKP’ye her türlü desteği veren MHP’den FETÖ operasyonlarına sert eleştiri geldi. Devlet Bahçeli’nin kurmayı, TBMM Grup Başkanvekili Erhan Usta, çok sayıda erin 7 aydır tutuklu olduğunu belirtti ve “Komutanları ‘IŞİD ya da PKK baskını’ diye götürmüş, olaydan habersizler. Genelkurmay Başkanı, yaverinin FETÖ’cü olduğunu bilmiyor, erler mi bilecek?” diye sordu.

    ‘BORÇ ALDIM, SİZE GELDİM’

    Usta, darbe girişimi nedeniyle FETÖ’den tutuklanan er ve erbaşların aileleri ile görüştü. Bir anne ‘’Komşumdan 50 lira borç alıp geldim, perişanız” dedi. “FETÖ’yle mücadele edeceğim diye vatan evlatlarına zulmetmeyin. AKP içinde bir tane FETÖ operasyonu yok. Kaçak generaller var ama milletin erine, erbaşına gücünüz yetiyor. Parsel parsel memleketi FETÖ’ye dağıtan belediye başkanlarına bir şey yok ama, bu çocuklar 7 aydır tutuklu. Yazıktır, günahtır. Salın bu çocukları, mahkemeleri devam etsin, kaçacak halleri yok” diyen Usta da şunları söyledi:

    MHP’nin Meclis Grup Başkanvekili olan Erhan Usta, tutuklu er yakınlarını dinledikten sonra şu açıklamayı yaptı: Bir teyze dedi ki ‘Komşumdan aldığım 50 lirayla geldim, çocuğuma harçlık olarak bıraktım’… Komutanları “Terörle mücadele, IŞİD bastı, PKK bastı, operasyon, tatbikat’ demiş. Bunlar er, erbaş. Şimdi çoğu Silivri’de, Sincan’da. Anneler ‘Genelkurmay Başkanı yanındaki yaverin darbeci olduğunu bilmiyor da benim er olan çocuğum mu onun darbeci olduğunu bilecekti?’ diyor.”

    CİDDİ MAĞDURİYET VAR: Fetullahçı Terör Örgütü’yle mücadeleyi destekliyoruz fakat bunu yaparken hukuk devletine bağlı kalmak ve mağduriyet oluşturmamak lazım. Ama bu mücadelenin ciddi mağduriyetler yarattığı ortada. Savcısı, hâkimi, polisi, idarecisi korkuyla hareket ederek milletin çocuğunu mağdur ediyor. Masum, vatanına bağlı insanların nasıl mağdur olduğunu, nasıl gözyaşlarının kan şekline dönüştüğünü biz gözyaşları içerisinde dinliyoruz. İktidar partisi de FETÖ mağdurlarına kapılarını açmalı.

    SAVUNMA HAKKI VERİN: FETÖ’cülerin yuvalandığı Emniyet İstihbarat teşkilatının geçmişteki bilgilerine dayalı olarak insanları işinden atıyoruz. Savunma hakkı vermemiz lazım. Bir insan neyle suçlandığını bilmeden nasıl kendisini savunabilir? Suç belirsiz, savunma alınmıyor ve insanlar ekmeğinden oluyor veya tutuklular. Bunlar hukuk devletiyle bağdaşmaz. Yarın bunların hepsi uluslararası mahkemelerde tazminat olarak karşımıza çıkar.

    BELEDİYE BAŞKANLARI…: Tezkeresine bir hafta var, düğün davetiyesi hazır. Darbeci olan düğün davetiyesi mi bastırır? Suçunu ortaya koymadan bu insanlar 7 aydır tutuklu. AKP’nin ya da diğer siyasi partilerin içerisinde FETÖ’cü operasyonu yok. Kaçak generaller var ama milletin erine, erbaşına gücümüz yetiyor. Parsel parsel memleketi FETÖ’ye dağıtan belediye başkanlarına bir şey yok ama bu çocuklar 7 aydır tutuklu. Yazıktır, günahtır.

    FETÖ’cü hakimle gazeteci, MHP’li Başkan Sözlü’ye kumpas kurmuş!

    MHP’li Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü’nün, Ceyhan Belediye Başkanlığı döneminde ihaleye fesat karıştırdığı iddiasıyla yargılandığı davada da FETÖ izine rastlandı. Adana’da FETÖ’den KHK ile kapatılan yerel gazetenin sahibi Hakan Bülent Yardımcı ile Adana Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı’yken Yargıtay Üyesi olan Erol Tekmen arasındaki WhatSapp konuşmaları dava dosyasına girdi.

    Başkan Sözlü aleyhine haber yapılan gazetenin sahibi ile hakim arasında geçen konuşmalar kumpası ortaya çıkardı. Yardımcı’nın Tekmen’e ‘Sözlü ve 14 bürokratın mal varlığına el konulması gerekmiyor mu, ben mallarını kaçırıyorlar diye yazsam?’ diye sorduğu, hakimin de “O olur, ben de yardımcı olmaya çalışırım” dediği görülüyor.

  • Atatürk’ün dinî ve ırkî kimliği

    Atatürk’ün dinî ve ırkî kimliği

    İnançları ve milliyeti üzerinde en çok konuşulan ve en çok değerlendirme yapılan kişilerden birisidir Gazi Mustafa Kemal. Muarızları ve muhalifleri, en çok da gerçekleştirmiş olduğu inkılaplardan rahatsızlık duyanlar, fırsatını bulduklarında saldırmaktadırlar bu aziz ve muhterem Türk evladına. Atatürk’ün üniter yapıda yeni bir ulus devlet yaratmasından rahatsızlık duyan ve ayrıcalıkları, imtiyazları ellerinden alınan Türklükleri tartışmalı kimi gruplara mensup olanlar da az odun taşımamıştır bu konuda yakılan ateşe.

    Son günlerde bir siyasi partinin gençlik kolları başkanının cahilâne çıkışı üzerine yine tartışma konusu yapılıyor bu konu. Özellikle de sosyal medya denilen gayya kuyusunda! Ancak bugüne kadar Mustafa Kemal Atatürk’e “Yunan” diyen hiç olmamıştı. En sonunda onu da dediler bu ülkede. Sebep de Atatürk’ün Selanikli olmasıymış! Oysa bunlar bilmiyorlar ki; Selanik, daha düne kadar tıpkı İstanbul, tıpkı İzmir ve tıpkı Ankara gibi bir Türk şehri idi.

    Öte yandan eğer doğdukları veya atalarının geldikleri yerlere bakılarak insanlara milliyet tayin edilecek olsaydı, şimdi bile sanırım bu ülkede çok az Türk kalırdı. Muhtemelen, Selanikli olmasından dolayı Atatürk’ü Yunan kökenli ilan edenlerin de Türklükten tard edilmesi icap ederdi. Oysa yok böyle bir şey. Bu ülkenin vatandaşlarının, pek çoğu, Balkanlar’dan, Kafkaslardan, şuradan buradan, daha eskilere gidecek olursak Ota Asya’dan gelmiş insanlardan oluşmaktadırlar.

    Böyle sakat bir yaklaşımı dikkate alırsak; Mehmet Akif Ersoy’u ve Yahya Kemal Beyatlı’yı da Türk saymamak gerekmektedir. Çünkü onlar da tıpkı Mustafa Kemal Paşa gibi Balkanlıdırlar. Üstelik Mehmet Akif Ersoy’un Arnavut olduğu kesindir. Kendisi de zaten itiraf etmektedir bunu. Ancak o, Arnavut gibi değil, Türk gibi düşünmüş, Türk gibi yazmıştır.

    Gelin görün ki; bu ülkede ağzı olan konuşuyor, kalemi olan yazıyor. Hem de kendi cinsini, kendi cibilliyetini sorgulamaya bile gerek duymadan! 17. yüzyıl şeyhülislamlarından Mehmet Bahaî Efendi bakın ne güzel tasvir etmiş bu gibi müfterileri:

    “Zahidin her ne kadar ta’nı firavan olsa,

    Ana gam yemez idik zerrece irfan olsa,

    Sıdk ile mezheb-i İslâm’da pûyan olsa,

    Bize mülhid diyenin kendüde îman olsa,

    Dahleden dinimize bari Müselman olsa.

    Gerçi kim nefse uyup itmedeyüz sehv ü hata,

    Bilürüz cürmümüzi itmeyiz inkâr asla,

    Gam değil aybımızı söylese dâim âda,

    Kâilüz hak söze biz gerçi Bahaî amma,

    Bize mülhid diyenin kendüde îman olsa,

    Dahleden dinimize bari Müselman olsa.”

    Yani demek istiyor ki Mehmet Bahaî Efendi: Dünyayı terk eden insanın, her ne kadar ayıplaması çok olsa da, ona gam yemezdik. Yeter ki ayıplayanın zerre kadar irfanı olsun; doğrulukla İslâm mezhebi yolunda koşan olsun. Bize dinsiz diyenin kendisinde iman olsa, dinimize karışan bari Müslüman olsa ya. Gerçi nefse uyarak yanılıp hata ediyoruz. Fakat suçumuzu bilir, asla inkâr etmeyiz. Düşman, ayıbımızı daima söylese gam değil. Hak söz karşısında biz Bahaî boyun eğmişiz. Ama bizi dinsizlikle suçlayanın kendisinde iman yok. Dinimize karışan Müslüman değil.”(1)

    Ziya Paşa da şöyle uyarıyor, kendisinde ilmî keramet vehmeden bu tür zevatı:

    “Kibre ne sebep yoksa vezîrim diye gerçek

    Sen kendini düstûr-i mükerrem mi sanırsın.

    Ey müftehir-i devlet-i yek rûze-i dünya

    Dünya sana mahsûs u müsellem mi sanırsın.

    Hâlî ne zaman kaldı cihân ehl-i tama’dan

    Sen zatını bu âleme elzem mi sanırsın.

    En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun

    Sen herkesi kör âlemi sersem mi sanırsın”

    Esasen Mustafa Kemal hakkında üretilen bu türlü iddialar yeni de değildir. Ona Yunan kökenli diyen hiç olmamıştır ama onu Türk tarihinden, Türk kültüründen, Türk siyasi hayatından koparıp kovmak isteyen bahtsızlar, geçmişte de olmuştur. Benzer bir girişim, 1922 yılında da yaşanmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde seçim yasasının görüşüldüğü sırada mecliste İkinci Grup adı verilen dinciler tarafından verilen bir önerge ile mebus seçilebilmek için o günkü Türkiye sınırları içinde kalan toprakların ahalisinden olmak ve seçim yapılan bölgede 5 yıl süreyle oturmuş olmak şartı getirilmek suretiyle Türkiye sınırları dışında doğanların mebus olmalarının önü kesilmek istenmiş, böylece Mustafa Kemal Paşa meclis dışında bırakılmak istenmiştir. Mustafa Kemal Paşa, 2 Aralık 1922 günü mecliste yapmış olduğu konuşmada, bu teklifin direk kendisini hedef aldığını söylemiştir.

    Son yıllarda yapılan araştırmalara göre; Atatürk, aslen Sivas, Tokat, Amasya, Çorum ve Bozok yörelerinde otururken Rumeli’ye göç ettirilmiş Kızıloğuz Türkmenlerindendir. Bu anlamda en az Pir Sultan Abdal, Baltacı Mehmet Paşa, Gazi Osman Paşa ve Çapanoğlu gibi aynı bölgelerden yetişmiş şahsiyetler kadar Türk ve Müslüman’dır.

    Osmanlının iskân ve coğrafyayı vatan yapma politikasının bir aracı olarak önce yukarıda ismi verilen yörelerden önce Konya ve Karaman taraflarına, oradan da Balkanlar’a göç ettirilmiş bir ailenin evladıdır. Evlâd-ı Fatihan’dır. Son derece dindar bir aileden gelmektedir. Dedeleri arasında tekke şeyhleri ve cami imamları bile bulunmaktadır. Aksini iddia etmek; ahmaklıktır, müfteriliktir, dahası tarih bilimine ihanet, arşiv kayıtlarını inkârdır.

    Öncelikle Mustafa Kemal Paşa’yı, inancı zayıf, hatta dinsiz olarak nitelendirenlere söyleyelim ki; çok cahilsiniz ve müfterisiniz. En başta Mustafa Kemal Paşa ve yakın arkadaşlarının almış oldukları eğitim ve yetiştikleri ortam buna engeldir. Çünkü Milli Mücadele’nin önder kadrosu, Cumhuriyet döneminin ilk subay kadroları olduğu gibi, aynı zamanda Osmanlı döneminin de son subay kadrosudur. Bu önder kadronun tamamı, Osmanlı eğitim sistemiyle yetişmişlerdir. O eğitim sistemi ki; Harp Okulu’nda bile beş vakit cemaatle namaz kılmak zorunludur. General Ali Fuat Cebesoy, konuyu biraz da alaycı biçimde şöyle anlatır anılarında:

    Benim okula girdiğim bu ilk gün, en ziyade dikkatimi çeken şey, öğrencilerin abdestsiz ve adeta zorla namaza götürülmesi olmuştu. O zamanki Harp Okulu’nun mevcudu iki bini aşıyordu. Buna karşılık okulda ancak yedi sekiz su musluğu vardı. Öğrencilerin ve hatta subayların hepsinin abdest alabilmesi zaman bakımından imkânsızdı. Dahiliye subayları, öğrencileri bilerek abdestsiz namaza götürmeye razı olmuşlardı. Ancak kendilerine bir bakımdan hak vermek de gerekti. Çünkü aralıksız olarak her gün beş vakit cemaatle namaz kılmak için Padişah’ın iradesi vardı. Bu iradeye kimse karşı gelemezdi. Ben bunları birkaç gün sonra öğrendim…’Abdestsiz namaza durdum, günahlarımı affet Tanrım!’ diye dua eden öğrencileri çok gördüm. Bunların günahı elbette onların olamazdı“(2)

    Ali Fuat Cebesoy, kitabının bir başka yerinde “Günler geçtikçe yeni arkadaşlar edindim. Bunların arasında ikinci sınıfta okuyan Pirlipeli Ali Fethi (rahmetli Fethi Okyar) de vardı. Bir gün öğle namazından çıkarken Mustafa Kemal elimden tuttu. Yanımızdan geçmekte olan Fethi’ye; ‘Sana söz etmiş olduğum arkadaşım, Salacaklı Ali Fuat’ diye tanıttı…” diyerek, padişahın emriyle de olsa  Harp Okulu’ndaki diğer öğrenciler gibi Mustafa Kemal’in de vakit namazlarını kıldığını belirtmektedir.(3)

    Öte yandan Mustafa Kemal Paşa’nın, oldukça muhafazakâr bir aileden geldiği ve çocukluğunun böyle bir ortamda geçtiği, elbette ailesinin, özellikle de annesinin muhafazakâr yapısı sebebiyle öncelikle dini bilgilerin verildiği mahalle mektebine gönderildiği bilinmektedir.(4) Atatürk bu konuda şöyle der: “Çocukluğuma dâir ilk hatırladığım şey, mektebe gitmek meselesine aittir. Bundan dolayı anamla babam arasında şiddetli bir mücadele vardı. Annem, ilâhilerle mektebe başlamamı ve mahalle mektebine gitmemi istiyordu. Gümrük’te memur olan babam, o zaman yeni açılan Şemsî Efendi’nin mektebine devam etmeme ve yeni usûl üzerine okumama taraftardı. Nihayet babam işi becerikli bir şekilde halletti. Önce geleneksel törenle mahalle mektebine başladım. Bu suretle annemin gönlü yapılmış oldu. Birkaç gün sonra da mahalle mektebinden çıktım. Şemsî Efendi’nin mektebine kaydedildim”(5)

    Bir süre devam ettiği Mülkiye Rüştiyesi’nde(orta okul) görevli öğretmenlerin de yine daha çok dini bilgiler verdiğini yaveri Salih Bozok söylüyor ki; ona göre Rüştiye’de görevli öğretmenler Kaymak Hafız ve Hacı Şükrü isimli iki softadır. Çünkü Salih Bozok da aynı okula gitmiştir ve Kur’an-ı Kerim’i tecvitle okumayı orada öğrenmiştir. Kaymak Hafız’ın “Kuranı Kerim ve tecvitten başka bir şey bilmediğini” belirten Salih Bozok devamla; “Kaymak Hafız, her gün bize abdest aldırarak okulun yakınında bulunan Alaca İmâret Camii’ne götürür ve orada saatlerce bize Kuranı Kerim okuturdu…” diyor.(6) Onun aktardığına göre Mustafa Kemal, Kaymak Hafız’dan yediği dayak sebebiyle bu okuldan ayrılmıştır.(7)

    Ayrıca, Osmanlı arşiv kayıtlarından istifade edilerek hazırlandığı anlaşılan ve Mustafa Kemal Paşa’nın soyunun; Sivas, Tokat, Amasya, Çorum ve Bozok yörelerinde oturmakta iken Osmanlı’nın iskân politikası gereği önce Konya, Aydın, Balıkesir, Bursa, Denizli ve Çanakkale taraflarına, arkasından da Balkanlar’a yerleştirilen Kızıloğuz Türkmenlerine dayandığını tespit eden yayınlar vardır piyasada.(8)

    Bu yayınlarda, Mustafa Kemal Paşa’nın anne tarafının, “Sofular” diye anılan ve Mevlevî tarikatına mensup oldukça muhafazakâr bir aileden gelmesinin yanında, 1590’lardan itibaren isim isim tespit edilen baba tarafında ise Şeyh Hasan, Şeyh Ahmet, Şeyh Yakup, Şeyh Mehmet Ali, Şeyh İbrahim Edhem, Şeyh Mehmet (Kırmızı Hafız) ve Şeyh Ali Rıza gibi isimlere rastlanmaktadır ki; Şeyh Ali Rıza aynı zamanda Selanik Koca Kasım Paşa Camii imamıdır. Bilinen ilk dedesi Şeyh Hasan’dan itibaren diğer isimlerin hemen tamamı Mevlevî Tarikatı mensubu olup bunlardan bir kısmı aynı zamanda Selanik Mevlevîhanesi’nde Postnişinlik yaparlarken, sonuncu isim olan Şeyh Ali Rıza(9) ise Halvetî tarikatına mensuptur.(10)

    Bu makalenin yazımı sırasında araştırmacı Mehmet Ali Öz ile yapmış olduğumuz telefon görüşmesinde adı geçen, son ulaşmış olduğu ve kitabının üçüncü baskısında da yer vereceği şekilde Atatürk’ün seceresini şöyle açıklamıştır:

    “Mustafa Kemâl Atatürk, Selanik Mevlevihanesi Postnişini Şeyh Hasan Efendi’nin oğlu Meşayıhtan Şeyh Ahmet Efendi’nin oğlu Halveti Şeyhi Kocakasım Paşa Mahallesi Camii İmamı Hacı Ali Rıza Efendi’nin oğlu Mehmet Nuri Efendi’nin oğlu Hafız Ahmet Efendi’nin oğlu Ali Rıza Efendi’nin oğludur. Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi’nin adını almış olduğu Selanik Kocakasım Paşa Mahallesi Cami İmamı Halveti Şeyhi Ali Rıza Efendi, Atatürk’ün dedesinin dedesidir. Atatürk’ün dedesi (büyükbabası) Hacı Ahmet Efendi’nin dedesi olan Şeyh Hacı Ali Rıza Efendi ile Selanik Mevlevihanesi Postnişini Şeyh İbrahim Ethem Efendi kardeştir. Şeyh İbrahim Ethem Efendi, “Kırmızı Hafız” olarak bilinen “Hafız Mehmet Emin Efendi” nin babasıdır…”

    Sayın Öz’ün bu tespitine göre; meşhur Kırmızı (Kızıl) Hafız Mehmet Emin Efendi, Atatürk’ün büyük dedesi değil, büyük amcalarından birisidir. Yine Mehmet Ali Öz’ün son tespitlerine göre; Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi ile annesi Zübeyde Hanım’ın soyları, ailenin ilk atası olan ve doğumu 1590’lara tarihlenen Selanik Mevlevihanesi Postnişini Şeyh Hasan Efendi’de birleşmektedirler. Yazarın 1799’a tarihlediği tespite göre, Zübeyde Hanım’ın bilinen ilk dedesi Ali (veya Abdullah) Ağa da Şeyh Hasan Efendi’nin soyundan gelmektedir.

    İstiklâl Savaşı kahramanlarından General Fahrettin Altay, Atatürk’ün soyu hakkında yalan ve iftira dolu yayınlar yapanlara cevap olmak üzere şöyle demiştir: “Atatürk, Türk ve Müslüman bir anadan, Türk ve Müslüman bir babadan dünyaya gelmiş, ecdadı Türk olan bir insandı.”(11)

    01 Kasım 1922’de millet egemenliğinin (saltanatının) gerçekleştirilmesi konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan tarihi oturumda “…Arkadaşlar; gerçekleri açıklığa kavuşturmak için hep birlikte Türk Tarihi ve İslam Tarihi üzerine kısa ve çabuk bir göz atmayı yerinde bulur musunuz?” şeklinde bir soru sorduktan sonra Türk ve İslam Tarihi üzerine yapmış olduğu uzunca bir konuşmadan da(12) anlaşılıyor ki; Atatürk, İslam kültürünü yakından ve derinlemesine tetkik etmiştir.

    Oysa Mustafa Kemal Paşa’nın ve arkadaşlarının, dini veya ırkî kimliklerini sorgulamak hiç kimsenin haddine değildir bu ülkede. Mustafa Kemal Paşa’nın inancını sorgulamaya kalkışanlar, önce dönsün kendilerinin ve öz dedelerinin inançlarını, onun Türklüğünü sorgulayanlar ise önce kendi öz dedelerinin Türklüklerini sorgulasınlar. Yok eğer bu adamlar, kendilerini Türk ve Müslüman kabul etmeksizin Atatürk’ün dini ve milli kimliğini sorguluyorlarsa orası başka tabi. Birileri de kalkar onların dini ve ırki cemaziyelevvellerini sorgular bu ülkede. Ne demiş Yunus Emre:

    “Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme,

    Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir.”

    Dolayısıyla; bütün bunlardan hareketle denilebilir ki; Mustafa Kemal Paşa’nın, en azından 4 asırlık soy kütüğü, isim isim ve tarih tarih tespit edilmiş bulunmaktadır. Peki, Atatürk’ün soyunun gayri Türk bir nesebe dayandığını iddia edecek derecede dimağ körlüğüne yakalanmış ve iftira bataklığına batmış olanların, kaçı acaba dedesinden bir önceki atasını doğru olarak biliyor bu ülkede. Kim bilir birkaç göbek ötede, belki de Ermeni’ye, Gürcü’ye, Rum’a, Bulgar’a, Slava, Süryani’ye, Nasturi’ye veya Anadolu’nun yok olmuş halklarından birisine istinat ediyordur bunların soyları. Ancak öyle olsa bile bir kusur ve noksanlık değildir bu durum. Çünkü bu dünyada hiç kimsenin ecdadını tayin etme hakkı ve yetkisi yoktur. Bu, sadece Allah’ın yetki ve takdirinde olan bir durumdur…

    ________________________

    1- Dr. Seyfi Say, “Dahleden dinimize bari müselman olsa” başlıklı yazısı ,

    2- General Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, İnkılâp Yayınları, İstanbul, 2015, s, 26.

    3- General Ali Fuat Cebesoy, age, s, 31-31.

    4- Prof. Dr. A. Afet İnan, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi, TTK Yayını, Ankara,1977, s,46.

    5-Doç. Dr. Özcan Mert, “Atatürk’ün İlk Öğretmeni Şemsi Efendi (1852-1917)” başlıklı makalesi, .

    6- Salih Bozok, age, s, 31.

    7- Age, s, 30-31. Salih Bozok bu bilgileri, Mustafa Kemal Paşa’nın 10 Ocak 1922 tarihli Vakit gazetesine verdiği söyleşiden aktarmıştır. 18 nolu dipnotla belirtilen makalenin sahibi yazar da yine bu kaynağa atıfta bulunmuştur.

    8- Mehmet Ali Öz, Osmanlı Arşiv Belgelerine Göre Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Soy Kütüğü, Özel Yayın, Sivas-2014,  s,17. Karşılaştırma için bkz. Dr. Ali Güler, “Atatürk’ün Saklanan Soyağacı” başlıklı makalesi, 03 Eylül 2012, .

    9- Bu kişi Mustafa Kemal Paşa’nın babası Ali Rıza Efendi ile karıştırılmamalıdır.

    10- Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Mehmet Ali Öz, age, s, 105-155

    11- İskender Özdemir, Atatürk ve İslam, Kripto Yayınları, 3.Baskı, Ankara, 2015, s, 20-21.

    12- M. Kemal Atatürk, Nutuk, Yayına Haz. İsmet Gönülal, Atatürk’ün Doğumunun 100. Yılını Kutlama Koordinasyon Kurulu Yayını, c.3 (Belgeler 1919-1927), s. 212-8.

  • “Bitkilerimiz şifa kaynağı, kıymetini bilmiyoruz…”

    “Bitkilerimiz şifa kaynağı, kıymetini bilmiyoruz…”

    Yukarıda başlığa aldığımız bu sözler uzun zamandır bitki araştırmaları ile dikkatleri üzerine çeken Alanyalı Cumali Bora’ya ait. Yaklaşık 20 yıldır doğal tedavi yönetmeleri ile uğraşan, bitki ve meyvelerden 280 çeşit sabun üreten Bora şimdilerde Cistus adındaki bitkiye dikkat çekiyor. Bora, kanserden domuz gribine birçok hastalığın tedavisinde önemli bir etkiye sahip olduğunu belirttiği bu bitkinin Türkiye’de yeterince değerlendirilemediğini söylüyor.
    Özellikle Türkiye’de bir bitki borsası kurulması yönünde çalışmaları var. Bu konuda Cumhurbaşkanı ve ilgili bakanlara ulaşılmış, bilgiler verilmiş.
    Biz daha önce Cumali Bora’nın bu çalışmalarından söz etmiştik. Geçenlerde Karar Gazetesi’nde kendisi ile yapılan bir röportajından bize alıntılar gönderdi. Bu çalışmalarına destek vermek, önemli bulduğumuz bu çalışmaları kamuoyunun dikkatine sunabilmek için bu yazıdan bazı bölümlerini sizlerle paylaşıyoruz.
    İşte Cumali Bora’nın çalışmaları hakkında verdiği bilgilerden bir demet:
    “İç piyasada insan sağlığını hiçe sayan, bitkileri sadece ticaret kapısı olarak gören şahıs ve işletmeler var. Çok ciddi suiistimaller olabiliyor. Ayrıca üreticiler konuya çok hakim değil ve ana ürün olarak belirlediklerinden başka bitkileri üretme konusunda zayıflar. Bu da büyük değer kaybı. Tabii ihracat kaleminde de potansiyelimiz ölçüsünde yol alamamak can sıkıcı. Çin, bu sektörde dünyanın önde gelen ülkesi. Sadece ginseng çayı ve yan ürünleri üzerinden milyar dolarlık bir endüstri inşa etmişler. Tabii Batı ülkelerinde ciddi işletmeler ve pazar mevcut. Fakat bizim buradaki farkımız, doğal zenginliğimiz ve son yüzyılda unutmuş da olsak kendi şifa kültürümüz. Bunları bir araya getirmek, potansiyeli varlığa dönüştürecek. O noktada diğer ülkelerle kendimizi daha net mukayese edebileceğiz.
    Milletimiz genel olarak kekik, defne, kantaron gibi bitkileri tanıyor ve ihtiyacı olduğunda kullanıyor. Bunların yurt içinde bir pazarı mevcut. Bir de ihracat boyutu var. Kozmetik ve ilaç sektörlerinin ihtiyaç duyduğu bitkiler ihraç ediliyor fakat potansiyelin çok altındayız. Güncel ihracat verimiz 600 milyon dolar civarında. Orman ve Su İşleri Bakanımız Veysel Eroğlu bu rakamı yakın gelecekte 5 milyar dolara çıkarmayı hedefledikleri açıkladı. Ben bu yaklaşımı çok önemsiyorum. Hatta biraz daha ileri gidip, bu bitkileri tek tek markalaştıralım. Türkiye, her bir bitkiden milyar dolarlık girdi elde etsin istiyorum. Bu yönde çok önemli çalışmalarımıza üniversitelerimiz ve devlet kurumlarımızın destek ve katılımlarıyla devam ediyoruz.
    Cistus, Akdeniz ve Ege sahillerimizde doğal yetişiyor. Çok güçlü bir antioksidan. İmmün (bağışıklık) sistemini güçlendiren ve ayağa kaldıran bir özelliğe sahip. Yunan kaynaklarında bu bitkinin varlığından 2 bin 400 yıl evvel bahsedilmiş. Hatta Yunan mitlerine konu olmuş, bu anlatılardan güzellik ve sağlık için kullanıldığını anlıyoruz. 90’lı yıllardan beri üzerinde yapılan araştırmalar Cistus bitkisinin çok kıymetli olduğunu kanıtlamış. Ayrıca araştırmalar neticesinde zengin polifenol, proanthocyanidin, bioflavonoid (P vitamin), kateşin, gallik asit ve diğer faydalı bioaktif bileşiklerden oluştuğu görülmüş. Tüm bunların tek bir bitkide bulunuyor olması onu özel kılıyor. Cistus’u 21’inci yüzyılın bitkisi olarak görüyorum. Bor madenine eş değer bir yer üstü zenginliği. Yeşil bor…
    Almanya’da yapılan klinik deneyler neticesinde farklı hastalıklarda çok olumlu sonuçlar alınmış. Örneğin Lyme (Borreliosis) kene ısırması sonucu vücuda geçen bir bakterinin sebep olduğu iltihabi bir hastalık. Dünyada her yıl yüzbinlerce kişiyi etkiliyor. 160 civarındaki hastalığın belirtilerini taklit edebilir. Sıklıkla birkaç şüpheli belirtiyle kendini gösterir ve bu durumda kolayca yanlış teşhis konulmasına yol açar. Doğru teşhis edilemediği için pek çok kişi, uzun süre eklemlerde şişlik, sıvı birikimi, hareket etmede zorluk, kas ağrıları, kireçlenme, boyun tutulması, zihinsel arazlar, sinirsel şikayetler ve aşırı yorgunluk hissedebilir. Ayrıca bakterinin kansere neden olduğu yolunda bulgulara da rastlandı. Cistus, bu hastalığın yok edilmesine vesile oluyor. Tüm gelişmiş ülkelerde görülen çok fazla insanı etkileyen bu hastalık, ülkemizde yokmuş gibi davranılıyor. Bu konuda yapılacak çalışmalarla halk sağlığı için bir çığır açabiliriz. Yanlış tedavilerle daha da bozulan sağlık ve hayatlar için bir ışık belirebilir. Tabii bir de zayi olan milli servet var.
    Bu bitkiyi virüs ‘katili’ olarak da adlandıranlar var. Günümüzde ismini duyduğumuzda bizleri korkutan farklı grip (kuş gribi, domuz gribi vb.) türlerinin vücut tarafından yenilmesinde çok etkili olduğu farklı çalışmalarla kanıtlandı. ABD’de yapılan bir başka araştırmada da DNA’da oluşmuş hasarın cistus kullanılarak tamir edilmesi hedeflendi ve başarılı sonuçlar elde edildi. Vücudumuzda sürekli üretilen serbest radikaller var. Ama bazen bunların üretimi kontrolden çıkabilir. Böyle bir durum oluştuğunda serbest radikaller kanser, DNA tahribatı ve mutasyon gibi ağır sonuçlara yol açabilir. Bu durumun oluşmaması için vücudun kendi ürettiği enzimlerin yanı sıra antioksidanlarla da desteklenmesi gerekir. Ve cistus doğadaki en yüksek antioksidan değere sahip bitkilerden. Mide ve bağırsak rahatsızlıklarının tedavisinde de harika neticeler sağladığı gözlemlenmiş. Ülser, bağırsak rahatsızlıklarına karşı da etkili. Geleneksel Çin tıbbı, bağırsakları ‘vücudun efendisi’ olarak tanımlar. Sıhhatli bir hayat, sıhhatli bağırsaklarla mümkündür. Yeri gelmişken söyleyeyim Çin ve Uzakdoğu tıbbından da istifade etmeliyiz ve bir win-win ilişkisi kurmalıyız. Cilt sağlığı ve problemlerinin çözümündeki etkisi tartışılmaz. Akneden tutun da yaşlanmayı önlemek ve kişisel bakımda da çok faydalı. Katiyetle sağlık çalışanlarımızın işlerine müdahale gibi algılansın istemem. Lütfen insanlarımız da yanlış çıkarımlarda bulunup bitkiden bireysel olarak istifade etmeye çalışmasın.
    Bu çalışma üretim, turizm, ihracat kalemleriyle desteklendiğinde ekonomimize yakın gelecekte milyarlarca dolarlık girdi ve tasarruf sağlamak mümkün. Cistus’un en önemli özelliklerinden birisi de insan dahli olmadan yetişmesi. Yani hala saf, kültürü tarımı yapılmıyor. Bu fıtri hal onu daha da özel kılıyor. Ama bakıma, rehabilite edilmeye toplanmaya ihtiyacı var. Cistus şu an ilaç ve kozmetik şirketleri için Yunanistan menşeili denilerek tedarik ediliyor. Evet Yunanistan sahil şeridinde de bu bitki yetişmekle birlikte çoğunlukla ve yoğunlukla Ege ve Akdeniz kıyı şeridimizde mevcut. Tüm bilimsel araştırma ve deneyler bu bitkinin çok özel olduğunu ispat etmişken Cistus devletimiz kurumlarınca koruma ve kontrol altına alınmalı.”

  • Misafir plan falan sunamaz, umduğunu değil, bulduğunu yer!

    Misafir plan falan sunamaz, umduğunu değil, bulduğunu yer!

    From: Cüneyt Şaşmaz [[email protected]]

    Türkiye’nin Suriye politikasındaki zikzakları anlamak için ziyaret trafiğine dikkat kesilmemiz gerek.

    Trump’ın Ankara’ya gönderdiği ilk yetkili CIA Başkanı değildi.

    Ondan önce İngiltere Başbakanı May Washington’dan doğruca Ankara’ya geldi.

    Sonra CIA Başkanı, onun hemen ertesi günü de İngiltere Genelkurmay Başkanı Ankara’yı şereflendirdi.

    O trafik içinde kısa süre önce “El Bab’dan sonra tamam” diyen Erdoğan, “Sırada Rakka, Münbiç var” söylemine geçti.

    Yıllarca Barzani’nin danışmanlığını yapan, şimdi de Erdoğan’ın Başdanışmanı olan İlnur Çevik, CIA Başkanı Ankara’dayken, “Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda bir Kürt kantonunu tolore edebileceğini” belirtip, “PYD de bir Barzani olamaz mı? Barzani’nin Türkiye ile ilişkileri muhteşem” dedi.

    Çevik sonradan yaptığı açıklamada, “Kürt kantonu değil, Kürt yapısı dediğini” söyledi.

    Ne farkı varsa?!

    CIA Başkanı Ankara’dan Suudi Arabistan’a gitti.

    Suudi İçişleri Bakanı Muhammed bin Nayef’e terörle mücadele noktasında gösterdikleri cesaretten dolayı onur madalyası taktı.

    Ne tesadüf, Milli Savunma Bakanı Fikri Işık da Suudi Arabistan’a gidip, “Teröre Karşı İslam İttifakı Merkezi”nde incelemelerde bulundu.

    Hemen sonra da Körfez ülkeleri ziyareti kapsamında Erdoğan, Hulusi Akar, Hakan Fidan Suudi Arabistan’daydı.

    Akar Suudi Arabistan’dayken, “El Bab’da işimizin tamamlandığını” söyledi, ama hem Genelkurmay, hem Milli Savunma Bakanı tarafından tekzip edildi.

    Nihayet önceki gün de, Akar için “arkadaşım” diyen ABD Genelkurmay Başkanı Dunford Türkiye’ye geldi.

    Akar ve Dunford Suriye’yi görüşmüş, ABD’ye alternatifli planlarımızı sunmuşuz falan.

    Birincisi; Adam Ankara’ya değil, darbenin üssü İncirlik’e geldi.

    Bir anlamda ev sahibi oydu.

    Misafir plan falan sunamaz, umduğunu değil, bulduğunu yer.

    İkincisi; bizim hiç Suriye politikamız ve planımız oldu mu ki?!

    2011’den beri ABD’nin, sonra Rusya’nın ve “gizli aktör” İngiltere‘nin kedi-fare misali planlarıyla boğulmuyor muyuz?!

    ABD başından beri bizi Suriye’de “kara gücü” olarak, ama sadece IŞİD’e karşı kullanmak istiyordu.

    Şu anda olan tam bu değil mi?!

    Ve PYD-YPG’yle mücadele sadece bizimkilerin ağzında ve kağıt üstünde kalmadı mı?!

    Efendim bundan sonraki operasyonlar için hâlâ, “PYD’yi bırak, beni al” demiyor muyuz?!

    Bunu dedikçe ABD, PYD’yi daha çok silahlandırmıyor mu?!

    ABD, PYD’yi Münbiç’ten çıkarırsa, her nerede IŞİD varsa mücadele edeceğimiz anlaşılıyor.

    Siz Suriye’nin kuzeydoğusunda “Kürt yapısını tolore edebileceğinizi” söyledikten sonra şimdilik çıkarabilir de.

    Ya sonra?!

    Örneğini “Barzanistan”da görmedik mi?!

    Erbil diye başladılar, Musul-Kerkük’e uzandılar.

    Kaldı ki, aynen Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi, “Münbiç’e girerseniz, karşınıza ABD askerleri çıkabilir” de diyebilirler.

    Nitekim Pentagon, Trump’a “Suriye’nin kuzeyine ilk kez konvansiyonel kara gücü gönderme” teklifinde bulunmadı mı?!

    Peki 15 Temmuz darbesinin arkasındaki isim olan CIA’cı Henry Barkey daha 2012’de, “Suriye Kürtlerinin lideri PYD değil, Barzani olacak” demedi mi?!

    Şimdi olan ne?!

    Rusya PYD/YPG’nin hamiliğini üstlenirken, Trump Suriye’de PYD’ye muhalif Barzani’ye yakın olan grupları davet ediyor.

    Bizzat Erdoğan’ın Danışmanı, “PYD de bir Barzani olamaz mı? Barzani’nin Türkiye ile ilişkileri muhteşem” diyor.

    Erdoğan, “Suriye’nin kuzeyinde bir terör koridoruna izin vermeyeceklerini” söyledikçe, ısrarla şunu sordum:

    “Ya Barzani koridoruna ne diyorsunuz?!”

    Bölücü terör örgütünün ağa babası Barzani’ye razı olduğumuz anlaşılıyor da acaba ona “PKK hamisi, lojistik destekçisi. Mehmetçik katili” diyen AKP’nin yeni ortağı Bahçeli, bu gidişata ne diyor?!

    Bitmedi; ABD Suriye’nin 3-4’e bölünmesini, kuzeyin garantörlüğünün ABD’de, Sünni bölgenin garantörlüğünün Türkiye ve Suudi Arabistan’da olmasını planlamadı mı?!

    Şimdi ABD’nin Mart başında uygulayacağı belirtilen ve şimdilik Suriye’nin kuzeyini kapsayan “güvenli bölge” planı için ne söyleniyor; burasının 4’e bölünmesi.

    Yine bitmedi; Suudi Arabistan öncülüğünde bir “İslâm Ordusu”nun kurulması ABD’nin fikri değil miydi?!

    Peki Türkiye’nin de dahil edildiği 4 parçalı “Büyük Kürdistan” planını Suudi Arabistan ve İsrail birlikte kotarmadı mı?!

    Bu ittifakın bir diğer hedefi de “Şii İran’ı bertaraf etmek” değil mi?!

    Ne oldu?!

    İslam Ordusu kuruldu ve Türkiye de buna katıldı.

    Bizimkiler Körfez ülkelerinde turlarken, Trump İsrail Başbakanı Netanyahu’yu Beyaz Saray’da ağırlayıp, “NATO tarzı Arap koalisyonu kurulmasını” ve “İran’a karşı yeni bir yol haritasını” konuşuyor, ayrıca Irak, Kuveyt ve Katar liderlerini arayıp, “İran’a karşı Arap kuşağı” teklifinde bulunuyordu.

    Peki o sırada Bahreyn’de olan Erdoğan, İran’ı nasıl eleştiriyordu?!

    Şöyle:

    “Birileri hem Suriye’nin hem Irak’ın bölünmesini istiyor.

    Irak’ın bölünmesi çalışmasını yapanlar var.

    Oradaki mezhebi, etnik mücadele, çünkü orada da bir Pers milliyetçiliği olayı var.

    Bu Pers milliyetçiliği olayıyla da orada bir bölünme söz konusu.

    Bunların önünü kesmemiz gerekiyor.”

    Ne tesadüf?!

    Birkaç not daha…

    Erdoğan’a ne zaman randevu vereceği bile belli olmayan Trump’ın, yaptıkları telefon görüşmesinden sonra Erdoğan için, “Ortadoğu’da merkezde olmalı, onun ve ülkesinin taleplerine cevap vermeliyiz. Erdoğan ülkesiyle güçlü bir lider” dediği duyuruldu.

    Bölgedeki dizaynın “gizli aktörü” İngiltere’nin eski Dışişleri Bakanı ve Uluslararası Yardım Komitesi (IRC) Yönetim Kurulu Başkanı David Miliband üç gün önce İstanbul’da katıldığı bir toplantıda şunları söyledi:

    “Türkiye karşı karşıya kaldığı güçlüklerle nasıl başa çıkacak ve bu başa çıkma şekli de aslında 21. yüzyılın gidişatını belirleyecek.

    Türkiye başkalarının seçimlerini belirleme noktasında da çok önemli bir rol üstlenecek ve aynı zamanda 21. yüzyılın ve küresel dünyanın nasıl gelişeceğinde de belirleyici bir rol oynayacak…

    İstanbul, Dubai, Doha gibi şehirleri mi Ortadoğu olarak belirleyeceğiz, yoksa Yemen ve Suriye gibi ülkeleri mi Ortadoğu olarak ele alacağız?

    Bunlar önemli sorular.”

    Benzer sözleri 18 yıl önce biri daha söylemişti; ABD Başkanıyken Clinton.

    Ekim 1999’da, “Önümüzdeki yüzyılın büyük ölçüde, Türkiye’nin bugünkü ve yarınki rolünü nasıl tanımlayacağına bağlı olarak şekilleneceğini umuyorum… 20. yüzyılın ilk 50 yılı Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasının paylaşılmasının yol açtığı değişikliklerle geçti. 21. yüzyılın ilk 50 yılı da Türkiye’nin alacağı doğrultuyla şekillenecektir. Türkiye modelinin hem İslam dünyası, hem Türkiye’nin bulunduğu bölge, hem de Avrupa için büyük etkileri olacaktır” demiş, 15 Kasım 1999’da TBMM’de yaptığı konuşmada da alenen 20. yüzyılda yarım kalan hesapların 21. yüzyılda tamamlanacağı mesajını vermişti.

    Türkiye’ye dair planlar ve TSK’ya biçilen misyon ortada.

    Daha fazla uzatmadan Akar-Dunford görüşmesine dönelim…

    Irak’ın kuzeyinde askerlerimizin başına çuval geçiren Odierno eliyle, henüz o dönemde Kara Kuvvetleri Komutanı olan Hulusi Akar’a madayla takıldığında, ABD Genelkurmay Başkanlığı, madalyanın, “Akar’ın Suriye konusundaki tutumu ve Türkiye ile ABD askeri kuvvetlerinin işbirliğine katkılarından dolayı verildiğini” açıklamıştı.

    Anlayamamıştım.

    Zira Akar’ın o dönemde Suriye’de böylesine “etkin bir rolü” yoktu!?

    Şimdi daha çok merak ediyorum; madalya, peşin peşin bugünler için miydi?!

    Allah kabul etsin; keşke Akar Mescid-i Nebevi’de namaz kılmasının fotoğrafları gibi, “arkadaşı” Dunford’la İncirlik’te yaptığı görüşmeyi de yayınlatsaydı da neler olup bittiğini öğrenseydik!

    Son olarak şuraya geleceğim:

    21. yüzyıl ve bölge Türkiye eliyle şekillendirilirken, biz sadece anayasa referandumu ile meşgul ediliyoruz.

    Bu da bana Afrikalı düşünür Kenyatta’nın Batılıların Afrika’ya girişiyle ilgili sözlerini hatırlatıyor:

    “Hıristiyanlar ülkemize geldiklerinde bizim topraklarımız, onların İncil’i vardı.

    İncil’i elimize verdiler, gözlerimizi kapatıp dua etmemizi istediler.

    Biz de onlara inandık, gözlerimizi kapayıp beyaz adamın tanrısına yakınlaşmaya çalıştık.

    Gözlerimizi açtığımızda gördük ki, topraklarımız onların eline geçmiş, bizim elimizde de İncil kalmıştı.”

    Diyeceğim; bu acayip referandumdan evet de hayır da çıksa tek kazanan, tek kaybeden olacak; kazanan emperyalizm, kaybeden Türkiye.

    Referandumdan başımızı kaldırıp, gözümüzü açtığımızda ülkemizin elden gittiğini görmeyiz inşallah!

  • ERMENİ FAALİYETLERİ ( 15 – 19 Şubat 2017 )

    ERMENİ FAALİYETLERİ ( 15 – 19 Şubat 2017 )

    1..  Mirrorspectator.com’ da  yer alan habere  göre , Arjantin  Milletvekili Nilda Garre, Ermeni <sözde> soykırımı  dahil, soykırımların inkarının  suç sayılması konusunda  bir  öneri  verdi… (Not: Bu habere  şu yorumu  verdim; (Moderatörde izin bekliyor, o.t.)

    Orhan Tan ·

    We live in the information age. French Constitution Court refused French Parliament’ s similar draft resolution very recently. It is clear that Deputy Ms. Nilda Garre is not aware of those sort of international developments…

    1. Aina.org’ da yer alan  habere  göre,  Savunma  Bakanları  toplantısında NATO Suriye’ deki  operasyonunu  erteleme  kararı  aldı. NATO, kendi AWACS’ ları ve üye  ülkelerinin uyduları ile savaş alanını gözetlemekten  sorumlu idi. (Not: Daha  önceki bir  mesajımızda,  Almanya’ nın  bölgedeki  hedef  bilgilerini, Kürtlere  karşı kullanacağı gerekçesi ile Türkiye’ ye  vermeyeceğini bildirdiğini  duyurmuştuk. Demek  ki bu  erteleme NATO’ nun  yeni bir karar alması ihtiyacından  kaynaklanıyor, o.t.)
    1. Armedia.am’ de yer alan habere göre,  Alman Anayasa  Mahkemesi, Bundestag’ ın  2 Haziran 2016  kararının iptali için başvuran Türk  avukat  Ramazan Akbaş’ ın talebini  reddetti.  Akbaş,  AİHM’ ye  başvuracağını  açıkladı.
    1. Armedia.am’ de yer alan habere  göre, AGİT Minsk Grup Eş-başkanlarının önerisi üzerine, Ermenistan  DİB Edward Nalbandian ve  Azerbaycan  DİB Elmar Mammadyarov eş-başkanların da  katılımları ile  16 Şubat günü Münih’ te bir  toplantı yaptılar.
    1. Aina.org, Al-Masdar’ a  atfen verdiği  habere  göre, Türk Ordusu  Kuzey Suriye’ deki Kürtlere saldırı için IŞİD’ i  mazeret  olarak kullanıyor. Haberde, Kuzey Suriye’ deki Türk Ordusu’ nun ve  beraber  olduğu ÖSO’ nun ( Haberde  asiler terimi kullanılıyor, o.t.)  Kürtler  tarafından   yönetilen  Suriye  Demokratik Güçlerine  karşı saldırılarını  artırdığı iddia  ediliyor.
    1. Massispost.com’ da yer alan habere göre,   Sahak Maşalyan’ ın   Patriklik Ruhani  Kurul Başkanlığından istifası  sonucu  İstanbul Ermeni Patrikliği seçiminin  hız  kazandığını, Bütün Dünya  Ermenilerin Katalikosu  Karekin II protokolu  erteleyerek Ateşyan ve Maşalyan’ ı  Etchmiadzin ’ e  davet  etti.
    1. Tert.am’ de yer alan habere  göre, Erivan’ da  yapılan  bir  konferansta,  Ermeni  Türkoloğu   Gevorg Petrosyan,  Fransız  Anayasa  Mahkemesi’ nin Senato’ nun  kabul ettiği  inkara  ceza  verilmesi konusundaki tasarıyı reddetmesi üzerine  sorulan bir  soruya  verdiği cevapta ‘Ermenistan için  Ermeni <sözde> soykırımının tanınmasının  esas öncelik olmaması gerektiğini bildirdiği’  belirtiliyor.
    1. Tert.am’ de yer alan haber başlığı : “  Ermeni  gazeteci  – Soykırım konusu Türkiye’ de  aciliyet  kazanıyor.”  Haberin özeti : “ Erivan’ daki bir platforma  katılan İstanbul’ lu bir  Ermeni gazeteci,   Türk  toplumunun  değişen soykırım konusundaki  tutumuna ilişkin olarak  Cuma  günü bir  konuşma yaptı.  Bu  değişim  gelecekte  bir  diyalog geliştirebilmek bakımından önemli olabilir.   24Nisan anma  eyleminde yürüyüşçüleri  milliyetçilerden korumak üzere  polis görevlendirilmesi inanılmayacak bir  olaydı. 
    1. Tert.am’ de yer alan habere  göre, İstanbul Kültür  Üniversitesinden  Ali Bayramoğlu, kendisi  ile  yapılan  söyleşide; “ Türk – Ermeni  temaslarının  kilitlendiğini …  Bu bakımdan, Türk – Ermeni sınırının  açılmasının müzakeresinin  çok zor   olduğunu…. Türkiye’ nin  Suriye  krizi,  Kürt  problemi, darbe  girişimi gibi   sert ve  kritik  günlerden  geçtiğini….Ermeni meselesinin  Türkiye’ de  bir  altın vasıta  olduğunu… Garo Paylan’ a yönelik büyük bir  tehdit olduğunu  söyleyemeyeceğini…Türkiye’ nin bir  gün  Ermeni <sözde> soykırımını  tanıyacağını  ümit ettiğini…. bildirdi.”
    1. Tert.am’ de yer alan haberin başlığı : “ Fransız – Ermeni avukat – Ermeni <sözde> soykırımı için tazminat ulus çapında  temel bir  gayret  olmalıdır.” Haberin Özeti : “  Paris Üniversitesi  İnsan Hakları  Araştırma  Merkezi  hukuk uzmanı  Raffi (Philippe) Kalfayan, gelecekteki Türk – Ermeni ilişkileri konusunda  uluslar arası bir  konferansta  yaptığı konuşmada   Ermeni <sözde> soykırımının uluslar arası  tanınması için  dogmatik tezlerin karşılıklı terk edilmesi ve  tazminat konusuna   dikkatlerin teksifi  gerekmektedir dedi… “
    1. Mirrorspectator.com’ da yer alan haberin başlığı : “ Soykırıma  Tanıklık için tasarım.” Haberin Özeti : “ … Almanya’ da  bir  Türk lobisi, Osmanlı İmparatorluğu’ ndaki Ermenilere  1915 yılında ne olduğunu  gösteren gezici bir  sergiyi  engelliyor. Alman Ermenilerin düzenlediği  sergi  ondan fazla  şehirde  gösteri yaptı. Geçen hafta , güney Almanya’ daki Constance şehrinde  yetkililer tarafından   serginin açılışı yapıldı. Karlsruhe  Türk Başkonslosluğu  şehir  idari  makamına  gönderdiği  mektupta  bu olaydan  Almanya’ daki Türk  toplumunun  hayal  kırıklığına  uğradığını  bildirdi…8 Şubat’ ta yapılan açılış  töreninde  Constance yönetim  başkanı Frank Hämmerle, Konsolos Cem Örnekol ve  Alman Türk toplumu tarafından tenkit edilmesinden dolayı şaşkınlığını  belirtti…”
    1. Mirrorspectator.com’ da yer alan habere göre, Ermenistan filmi “ Simon’ un Yolu”  belgeseli, Boston Küresel Film  Festivali çerçevesinde 12 Mart günü Belmont’ ta  gösterildi..(Not: Bu filmle ilgili olarak daha  önceki bir mesajımızda  bilgi  vermiştik, o.t.)
    1. Ermeni Radyosu web sitesinde yer alan habere göre, Ermenistan  Meclis  Başkan Yardımcısı Edward Sharmazanov başkanlığındaki  bir heyetin  19 – 21  Şubat’ ta Stepanakert’ te  Dağlık Karabağ Anayasa   referandumunu izleyecekler.
    1. Ermeni Radyosu web sitesi,  AGİT’ in Ermenistan – Azerbaycan sınırında Tavuş bölgesindeki Şinari köyünde gözlem yaptığını  bildiriyor.  Gözlem sonunda, AGİT temsilcileri sınır  hattındaki durum hakkında  brifing aldılar, Azerbaycan tarafından yapılan  ateş kes ihlalleri konusunda Ermeni tarafının iddialarını not  ettiler.
    1. Armenpress’ te yer alan habere göre, Aram Ateşyan ve Sahak Maşalyan , İstanbul Patrik seçimlerini Tüm Dünya  Ermenileri Katalikosu Karekin II ile Eşmiadzin’ de  tartışacaklar.
    1. Armenpress’ te yer alan habere göre, Türk Araştırmaları uzmanı  Anush  Hovhannisyan,  Ermeni – Türk ilişkilerinde  uzlaşma sağlanmasının  gerçekçi olmadığını, ancak, iki ülke entelektüelleri arasındaki diyaloğun kilit önemde  olduğunu belirtti…
    1. Massispost.com, Ermenistan DİB Edward Nalbandian’ ın AGİT Minsk Grup eş-başkanları ile 16 Şubat’ ta toplantı yaptığını bildiriyor. Nalbandian, 19941995 üç taraflı  ateş kes  anlaşmalarına  rağmen Azerbaycan’ ın ihlallerini sürdürdüğünü iddia  etti.
    1. Massispost.com ve  Asbarez.com’ da yer alan habere  göre, Ermeni Kilikya  Evanjelist Kilisesi  Karabağ ve  Ermenistan sınırlarını  savunurken hayatlarını kaybedenlerin aileleri  için   Pasadena’ da 4.000 dolardan fazla  yardım toplanarak  Ermenistan’ a  gönderildi…
    1. Asbarez.com, Hürriyet Gazetesine atfen verdiği haberde,  TSK’ nın Doğu Anadolu’ da Kars  bölgesinde  2 yılda bir  uygulanan  kış tatbikatını 14 – 16 Şubat tarihlerinde  icra ettiği bildiriyor. Tatbikata  Hava  ve  Kara  Kuvvetlerinden 1.378 personel  ve 330  çeşitli araç katıldı. ( Not : Haberde  yer alan  bir  yoruma verdiğim cevap, moderatör  onayı beklemekte  olup aşağıya  çıkarılmıştır, o. t.)

    Orhan Tan

    Your comment is awaiting moderation.

    Turkey is not an Islamic and nationalist state. It is a secular one. Because of the ruling party’ s wrong picture you have a wrong understanding on real Turkey. As far as your term of “western armenia” thare was not any area in the history and/or geography books. It is your imaginary country. Try to be realistic… Is there any Muslim who abases your belief on The God and Jesus / the father and son! In our belief Jesus is alsa a prophet and we call Mary as “Meryem Ana” . You Christians and so called Muslims (like ISIS terrorists) are not aware of the real Islam.

    1. Massispost.com’ da yer alan habere göre,  film  yapımcısı Atom Egoyan Kanada’ nın vatandaşlarına  verdiği  en üst  nişan olan Kanada  Dostu ile  ödüllendirildi. 1967 Yılında  İngiliz  Kraliçesi tarafından ihdas  edilen  Nişan,  Kanada  onur  sisteminin köşe taşı…
    1. Tert.am’ de yer alan habere göre,  Rus  uzmanı Stanislav Tarasov, AGİT Minsk Grup ‘ un Dağlık Karabağ’ ı fiili olarak  (De facto) tanıdığını  bildiriyor. Ayrıca, Minsk Grubun  Karabağ’ ın  toprak bütünlüğünü tanıdığını da  bildirisine ilave  ediyor.
    1. Massispost.com da yer alan habere göre,   Dr. Ümit Kurt , “ Ermeni <sözde > soykırımının  faillerinden  Ahmed Faik Bey’ in  ilginç hikayesi” başlıklı konuşmasını 7 Mart’ ta Fresno Devlet Üniversitesi kampüsünde yapacak….. Konuşma  <sözde> önemli  faillerden Ahmed Faik Erne (1879-1967)’ nin geçmişi,  belgeleri, faaliyetleri ve  Ermeni tehciri ve  <sözde>  soykırımında  üst düzey ilişkilerine  odaklanacak.
    1. Armenianweekly.com ve  Asbarez.com,  Asya Darbinyan’ ın Ararat-Eskijian Müzesinde  26 Şubat’ ta  “Rusya’ nın  Ermeni <sözde> soykırımına  Cevabı”  başlıklı bir  konferans  vereceğini bildiriyorlar.
    1. Agos Gazetesi’ nde yer alan haberin başlığı : “ Katolikos II. Karekin protokolü askıya aldı, Ateşyan ve Maşalyan’ı Eçmiadzin’e çağırdı.”   Haberden kısa  alıntılar : “  Maşalyan’ın istifasından sonra VADİP, vakıf başkanları ve yöneticilerinin yapacağı toplantı öncesinde yapılan gizli toplantıda ortaya konan protokolle ilgili Tüm Dünya Ermenileri Katolikosu II. Karekin’den açıklama geldi. Katolikos, protokolü usule aykırı buldu. …..Patrikhane Ruhani Kurulu Başkanı Sahak Maşalyan’ın istifasıyla hareketlenen  Patriklik seçim sürecinde  tartışmalar giderek büyüyor. 16 Şubat Perşembe günü 13 kişi bir seçim protokolü imzalamış,  28 Mayıs 2017 tarihinde seçim yapılacağı ve süreç boyunca Aram Ateşyan’ın Patrik Vekili olarak görevine devam edeceği duyurulmuştu. ……Son olarak Patrik Genel Vekili Aram Ateşyan ve Episkopos Sahak Maşalyan’ın da aralarında bulunduğu gizli toplantıda imzalanan protokole Tüm Dünya Ermenileri Katolikosu II. Karekin’den müdahale geldi. Protokolün Aram Ateşyan’ın Patrik Vekili olarak kalmasını içeren maddesini usule aykırı bulan Katolikos’un, Başepiskopos Aram Ateşyan’ı ve Episkopos Sahak Maşalyan’ı acilen görüşmek üzere makamına çağırdığı öğrenildi. ……Hazırlanan protokole göre, tahmini  seçim tarihi  28 Mayıs 2017 Pazar  günüdür….”
  • Berbat… Rezalet… Kepazelik…

    Berbat… Rezalet… Kepazelik…

    Karikatürün orijinali : https://www.turkishnews.com/2017/02/19/girgir-dergisi-bu-karikatur-yuzunden-kapatildi/

    Tarif edecek kelime bulamıyorlar.

    Milleti nereden galeyana getiririz de, arkasından dolanır bir puan alırız hesabındalar.

    Bırakın kuduz köpek gibi saldırmayı. Manevi değerse, adamın sanatı da kendi manevi değeri. Belki de en değerlisinden, ekmek parasını kazandığı.

    Böyle sanata tüküreyim… Böyle sanatın içine edeyim…

    Hani nerede değerlere saygı? Kaldı ki, Peygamber de bir insan. “Kafa s.kmek” Türkçe’de “kafa ütüledin” anlamında çokca kullanılan bir terim.

    Yahudi veya Hristiyan dostlarımızdan alınan görmedim. Nedir bu bizdeki linç kültürü?

    Bir tane adamın sesini keserek 80 milyon insanın aklını başından alıyorsunuz. Edebiyat, sanat, fikir, bilim, teknoloji üretemez hale gelen zavallı bir toplum yaratıyorsunuz. Hem de kuşaklar boyu.

    Çizer hata da yapar bırakalım insanlar hata yapa yapa öğrensinler.

    Korkmadan yazabilen, çizebilen, konuşabilen, düşünebilen insanların ülkesi olalım.

  • Hristi terörist … Prof. Dr. Ata ATUN

    Hristi terörist … Prof. Dr. Ata ATUN

    Hristi terörist

    2 şubat günü Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Almanya Başbakanı Merkel, Külliye’deki 2.5 saatlik görüşmenin ardından ortak açıklama yaparken, soru-cevap kısmında ‘İslamist terör” ifadesini kullanan Merkel’e Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tepki göstermesi gerçekte boşuna değil.

    Dünya tarihine bakıyorum da, terörist olan da, soykırım yapan da hep Hristiyanlar olmuş günümüze değin. Gerçekte “Hristi Terör” ve “Hristi Teröristler” demek daha çok yakışacak aşağıdaki tarihi olaylara.

    Almanlar kendilerini pazarladıkları gibi çok da masum değiller.
    1891 yılında Almanlar hammadde ve iş gücü amacıyla Namibya’ya gittikleri vakit bölgenin zengin yer altı madenlerini ele geçirmek için bölge halkı Herero ve Nama halkını yok etmekten hiç çekinmediler. 1904’e kadar Almanların bölgede yaptıkları soykırım neticesinde yaklaşık 132 bin kişiyi katlettiler. Herero’ların nüfusu toplamda yüzde 80, Nama’ların ki ise yüzde 50 azalarak, kala kala geriye sadece 15.000 sağ kalabildi.

    Şansölye Merkel’in dedeleri o denli acımasızdılar ki, Namibya da İngilizcesi “Grand Game” yani “Büyük Oyun” anlamına gelen bir oyun icat etmişlerdi. Bu oyunda ortadaki sahaya salınan ve koşmaları emri verilen Namibya halkı üzerine, gözleri kapalı Alman generalleri ve askerleri tarafından silahla ateş edilmekteydi . En çok Namibyalı vuran asker, ortaya konan parayı kazanmaktaydı. Buna ilaveten acımasız Alman askerleri, Namibyalı genç kızları ve kocalarına öldürdükleri kadınları seks kölesi yapmışlardı.

    Günü gelince, Almanların Namibya’da yaptıkları masaya kondu ve 1985 yılında Birleşmiş Milletler tarafından soykırım olarak nitelendirilebileceği ifade edildi.

    Şansölye Merkel’in dedelerinin Namibya’da yaptıklarına ilaveten babalarının da 1939 – 1945 yılları arasında Almanya’da Nazi kamplarında, fırında yakılarak küle dönüştürülen 2.5 milyon Yahudi’nin katlettikleri daha dün gibi herkesin hala hafızasında cap canlı durmakta. ŞAnsçlye Merkel, dedelerinin ve babalarının yaptıklarını göz ardı ederek kalkmış bir de “İslami Terör”den bahsetmekte, neredeyse tamamı Müslüman olan bir ülkede.

    Hristi teröristlerin yaptıkları sadece bunlar değil. Yukarıda yazdıklarım sadece Alman olan Hristi teröristlerin yaptıklarıydı.

    1492 yılında bir Avrupalı olan Kristof Kolomb’un Amerika kıtasının ilk eşiği olan Arawaks’a ayak bastığı zaman yerli halkın nüfusu toplamda 8 milyondu. Yerli halk onları tanrı gibi kabul etmişti ama sahte tanrıların yaptıkları katliamlar sonucunda 8 milyonluk nüfusları 22 yıl içinde 28 bine düştü. Bu yüzkarası soykırım, İsevi teröristlerin yüzleşmeye cesaret edemedikleri kendi tarihleridir.

    Günümüzde insanlık şampiyonu iddiasındaki Baltık ülkelerinin çokta masum olduklarını sakın düşünmeyin. Bölgenin yerli ahalisi olan olan Tater’lerin kızları, Norveç hükümetinin 1920-30 yılları arasında çıkardığı yasa ile zorla kısırlaştırıldı. Bununla da yetinmeyip Taterler üzerinde insülin ve elektroşok yöntemleri de uygulandı.

    İngilizler ise İsevi teröristlerin başını çekenlerden. 1788-1938 yılları arasında sömürge için gittikleri Avusturalya’da, kasten salgın hastalık yayarak, yemeklerine zehir katarak ve ellerine geçirdiklerini acımasızca vurup öldürerek yerleşik halk olan Aborjinlerin kökünü kazıdılar. Bu soykırımdan geriye sadece, dağlara ve uzak yerlere kaçabilmeyi başaran 31 bin Aborjin kaldı.

    İngilizler ve Amerikalılar 2ci Dünya Savaşı bitimin yakın Almanlardan intikam almak amacıyla 13-15 Şubat 1945 tarihleri arasındaki 3 günde, 722’si İngiliz, 527’si Amerikan ağır uçağı bombardıman uçağı ile toplamda 3900 ton bombayı Dresten şehri üzerine bırakıp şehri yerle bir etmişlerdi. Amerikan ve İngiliz basını ölü sayısını 25 bin olarak açıklarken, Alman basını 200 bin yaralı ve 500 bin ölü olarak açıklamıştı.

    Ve günümüzün en büyük İsevi Teröristi ABD’nin Kızılderili katliamı hala hafızalarda ve kayıtlarda durmaktadır. 1945 yılında Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine “Atom bombası” atarak 135 bin kişinin ölümüne neden olduğu da unutulmuş değil. ABD’nin, suçsuz ve masum Irak’ı iftira atarak işgal etmesi ve neredeyse yarım milyon Irak’lının ölümüne neden olması ise günümüzün sıradan olayları arasında yer alıyor maalesef….
    Bunları yapanların hepsi de “Hristi Terörist”… Bilmekte ve kullanmakta fayda var.

    Prof. Dr. Ata ATUN
    e-mail: [email protected] veya [email protected]

    Facebook: AtaAtun1

    10 Şubat 2017

  • Deniz Baykal

    Deniz Baykal

    O eski CHP Genel Başkanı değil.

    Önceki genel başkandır.

    Önce bunu düzeltmek istedim.

    CHP İstanbul İl Başkanı Cemal Canpolat, Zeytinburnu İlçe Başkanı Metin Doğan ile birlikte dün  (18 Şubat 2017)  “Türkiye’nin dört bir yanında yanmakta olan hayır meşalesini“Zeytinburnu İlçemizde birlikte yaktılar.

    Ben inanıyorum ki bu meşaleden çıkan ışıklarla tüm yurdumuz aydınlanacaktır.

    Evet, Metin Doğan’ın dediği gibi 16 Nisan’da yapılacak referandum için  “umudun fişeklerini gökyüzüne gönderdiler.”

    Rahatsız olduğum için o muhteşem toplantıya katılamadım ama hiçbir konuşmayı kaçırmamak üzere adeta televizyona kitlendim.

    Önceki genel başkanımız Sn. Baykal’ı meğer ne kadar çok özlemişiz.

    Kürsüde okadar rahattı ki salonda bulunanlar gibi bende pür dikkat onu dinledim.

    Onun gerçek bir lider ve gerçek bir devlet adamı olduğunu bir kez daha gördük.

    ***

    Baykal AKP ve MHP’nin Meclis’ten geçirdiği, Erdoğan’ın da onayladığı anayasa değişikliğini sert sözlerle eleştirdi.

    Bizim milli mücadelenin siyasi temel mesajını Mustafa Kemal, Amasya’da vermiştir: Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Bu tarihi bir değerlendirmelidir” sözleri harikaydı.

    Anayasa hukuku tarihimiz 1876 da başlamış. Tam tamına 140 yıl önce…

    1876 da parlamento kurulmuş,1909 da parlamenter sisteme geçilmiş.

    1921’de ise Meclis hükümeti öne çıkıyor.

    29 Ekim 1923 yarı bağımsız Osmanlı İmparatorluğundan tam bağımsız Türkiye Cumhuriyetine geçiş tarihidir.

    Türkiye Cumhuriyeti Osmanlının yurdu emperyalist güçlere peşkeş çekmesi sonucu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları ve kahraman halkımızın verdiği büyük mücadele sonucu çekilen birçok acının sonucunda kurulmuştur.

    Cumhuriyet ulusun egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekili aracılığı ile kullandığı devlet şeklidir.

    Kısacası halkın kendisini yönetmesidir. Yani egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.

    Şimdi anayasada yapılan değişiklikler, sistem değişikliği kandırmacaları, Atatürk’e karşı açılan kötüleme kampanyaları ile halkın yetkisi elinden alınarak tek kişiye bağlanmak isteniyor.

    Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan Elazığ’da katıldığı bir açılış töreninde bunu kendi ağzı ile itiraf etti.

    Ne dedi hatırlayalım.

    Cumhurbaşkanı ile başbakanın gücü aynı kişide birleşeceği için çekişme yaşanmayacak.

    Tek kişide bu gücü topluyoruz.

    Bizim bildiğimiz bütün gücün tek kişide toplanmasına DİKTATÖRLÜK denir.

    Tarihte örneklerinin başında Hitler ve Mussolini gelir.

    Sayın Cumhurbaşkanı bazen öyle sözler ediyor ki hayret etmemek elde değil.

    Hem böyle söz edecek hem de “Rejim değişmiyor. Meclis, Bakanlar Kurulu farklı isimlerle devam ediyor.”

    Birileri milletimizin kafasını bulandırmaya çalışıyor” diyor.

    “Birbirine tezat konuşmaları ile esas kendisi kafamızı bulandırıyor.

    Başbakan Binali Yıldırım istediği kadar  “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” desin, cumhurun başı doğrusunu söylüyor.

    ***

    Başbakan hayırcıları hedef alarak PKK-FETÖ-DEAŞ hayır diyor, biz onun için evet diyoruz sözleri ise utanç vericidir.

    Sonra da “Rejim tartışması 1923 te bitti. Türkiye laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir “ demesi kendi sözleri ile çelişkiye düşmekten başka bir şey değildir.

    Bu nasıl hukuk devletidir ki hayır demek teröristlerle eş değere getirilmektedir?

    Bu yanlışları Erdoğan da yapmaktadır.

    Cesaretlenen bazı AKP li yetkililer Atatürk’e saldırıyorlar.

    AKP Anamur Gençlik Kolları başkanı Hasan Baki,“Atatürk olmasaydı diye bişey yok, keşke olmasaydı diye bir gerçek var artık. Recep Tayyip Erdoğan yakında o gerçeğin mührü vurulacaktır” dedi ve halkın tepkisi ile istifa etti veya göstermelik istifa ettirildi.

    AKP Manisa İl Başkan Yardımcısı Ozan Erdem’den sonra AKP Avusturya teşkilatı sorumlusu Mahmut Koç’ta Eğer bu seçimde kötü bir sonuç alırsak, Allah vermesin iç savaş çıkar Türkiye’de” dedi.

    İşte böyle tehditlerle, terörist suçlamaları ile bir referanduma gidiliyor.

    Sayın Baykal’ın dediği gibi Ana hatlarıyla getirilen anayasanın temel niteliği tek adam inşaa etmesidir. Bunu söyleyince rahatsız oluyorlar ama gerçek bu. Tek adam anayasasıdır bu…

    İşin temelinde milli egemenlik anlayışında saygısızlık yatmaktadır.

    Meclis’teki milletvekillerinin daha okumadan imzaladığı bir anayasa taslağıdır.

    Evet, bu sözlere katılmamak mümkünmüdür?

    Atatürk cumhuriyetinden vaz geçmemizi bizim tek adama kul olmamız isteniyor.

    Bu mümkünmüdür?

    Hayır demek ne terörist olmaktır ne de 15 Temmuzun yanında olmaktır.

    Hayır demek çağdaşlığı, demokrasiyi özgürlüğü seçmektir.

    O zaman hayır, hayır hayır…

    Tünay Süer

    19 Şubat 2017

  • MÜNİH GÜVENLİK KONFERANSI YANKISINI DUYDUNUZ MU

    MÜNİH GÜVENLİK KONFERANSI YANKISINI DUYDUNUZ MU

    Avrupa Birliği (AB) Brexit: Euro krizi: Ulusal borçlar: Sığınmacı krizi: Doğu ile Batı ve Kuzey ile Güney arasındaki gerilimler: Sağcı ve şovenist partilerin yükselişi tehditindedir, patlayıcı toplumsal gerilimler de eksik olmuyor.
    Varlıklı ülkelerde bile milyonlarca insan, yoksulluk sınırında ve belirsiz koşullarda çalışıyor.
    Egemenler, bu krize; Devlet aygıtını askerileştirerek, güçlendirerek ve silahlandırarak: Sınırları kapatarak: Bitmek bilmeyen bir kemer sıkma dayatarak karşılık veriyor…
     
    *
    Bu durum Avrupa’yı; Ekonomik bir birlikten, iç toplumsal ve siyasi muhalefeti ezmek için kendisini silahlandıran bir askeri birliğe dönüşmeye,
    Ya da Avrupa’nın sağcı otoriter rejimler altında ulus devletlere bölünmesine doğru götürüyor. 
    İki gidişat da savaşa ve barbarlığa batmak anlamına geliyor…
     
    *
    Üstelik AB’ye yönelik ABD Başkanı D.Trump’ın;
    Mesela Gümrük vergisi misillemesi tehdidi: Avrupa zararına Rusya ile ittifak arayabileceği iması: Avrupa’daki sağcı aşırılıkçılarla yakın bağları: NATO’yu modası geçmiş olarak tanımlaması gibi tavırları, Avrupalılarda güvenlik endişesi oluşturmuştur.
    Herkes birliğin varoluşunun temel önkoşulu olan ABD’nin desteğini had safhada arıyor…
     
    *
    2016 Münih Güvenlik Konferansı’nda, Rusya Başbakanı D.Medvedev, “Rusya ile AB ilişkileri durma noktasına geldi. Yeni bir soğuk savaş dönemine girdik. Ancak diyalogdan başka çıkar yol bulunmuyor. Suriye sorununun çözümü için ABD ve Rusya arasında düzenli görüşmeler önem ​arzediyor.
    Batı’nın radikal İslam’a karşı medeniyet mücadelesinde yaptırım uygulamak için harekete geçmesi gerekiyor. Ya biz ya da onlar! Herkesin bunu anlamasının zamanı gelmiştir“​ diyordu…
     
    *
    Ne ki, Medvedev’in çağrısı; ​Rusya’nın Suriye’deki operasyonları, Avrupa’ya sığınmacı akını, Ukrayna’da güvenlik krizi ve ABD’nin küresel liderliğinin sorgulandığı konjonktürde kaybolup gitti.
    Batı’nın kollektif korkularını yatıştırmak işi ABD Dışişleri Bakanı J.Kerry’e düştü.
    Kerry, Washington’un güvenlik taahhütlerini Avrupa’ya bırakmayacağının güvencesini verdi…​
     
    *
    Bu durumda Rusya Devlet Başkanı V.Putin sertleşti.
    Transatlantik topluluğu ABD hegemonyası, NATO, füze savunması ve uzayın militarize edilmesi çabalarından dolayı kınadı.
    Söylemleri Rusya’nın dünyada talep ettiği role geri dönmek için tasarlanmış iddialı bir dış politikanın başlangıcı oldu.
    “Bizi kışkırtmak zor değil. Rusya’nın 1000 yılı aşkın bir geçmişi vardır ve her zaman bağımsız bir dış politika yürütme ayrıcalığına sahiptir. Bugün bu geleneği değiştirmeyeceğiz “dedi…
     
    *
    Bugün, J.Kerry görevde değildir.
    Avrupa, ABD Başkanı D.Trump yönetiminin ne getireceğini bulmak için nefes nefesedir.
    İşte 17-19 Şubat’ta  53. Münih Güvenlik Konferansı, Avrupalıların güvenlik endişelerine ilaç olacak mıdır, sonuçları merak ediliyor.
    Başkan Trump, konferansa en önemli adamlarını göndermiştir;
    Başkan Yardımcısı Mike Pence, Savunma Bakanı James Mattis ve Dışişleri Bakanı Rex Tillerson.
     
    *
    Savunma Bakanı James Mattis, başkanlık ön seçimleri öncesinde;
    D.Trump’ın politikacı olmayışı, Fransız Bernard Tapie ya da İtalyan Silvio Berlusconi gibi geçmiş bütün bağlardan bağımsız düşünebilme ve bir gelecek planlayabilme ufkuna sahip olmasından endişelenen yahudi ağırlıklı  askeri-sanayi birleşiminin ABD başkan adayıydı.
     
    *
    Şimdi işbu öngörülemeyen başkana hizmet ediyor.
    Ve J.Mattis, güvenliklerinden endişeli Avrupalıların yoğun testlerinden geçmek üzere bulunduğu Münih Güvenlik Konferansı’da,
    Önce İngiltere Savunma Bakanı M.Fallon’a “ABD’nin NATO’ya olan sarsılmaz taahhüdünün” garantisini veriyor. 
    Sonra, NATO müttefiklerine ya askeri harcama taahhütlerini yerine getirmek zorunda olduklarını ya da ABD’nin transatlantik örgütlenmeye olan bağlılığını hafifletme ihtimaliyle karşı karşıya kaldıklarını söylüyor.
    “Amerika kendi sorumluluklarını yerine getirir, ancak ülkeleriniz Amerika’nın bu ittifak konusundaki kararlılığını hafifletmesini istemiyorsa, başkentlerinizden her birinin ortak savunmamıza destek göstermesi gerekiyor” diyor…
     
    *
    2016’da 28 üyenin tamamının paylaştığı NATO’nun işletme giderleri yaklaşık 2 milyar dolardı.
    Sadece beş üye; ABD, İngiltere, Polonya, Yunanistan ve Estonya GSYİH ‘larının yüzde 2’si kadar katkıda bulundu.
    İngiltere yüzde 2.2, Almanya yüzde 1.1, Fransa yüzde 1.7, İtalya yüzde 1.1 ve İspanya yüzde 0.9 harcadı.
    Halbuki eski Başkan Obama yönetimi, Rusya’nın 2014’te  Kırım’ı ilhak etmesine tepki olarak  ABD’nin birliklerinin Avrupa’dan çekilmesini geri çevirmiş,
    NATO soğuk savaşın sona ermesinin ardından Baltık Denizi ve Karadeniz arasındaki ülkelerde en geniş askeri yığınağı sağlamıştır…
     
    *
    Şimdi Savunma Bakanı Mattis, NATO’nun gelecek yıl yürürlüğe girecek yeni bir plan gerçekleştirmekte olduğunu ve ittifakın desteklenmesini istiyor. 
    Başkan Trump’ın “NATO’ya güçlü destek” verdiğini söyleyerek bu desteği patronun desteklediğini söylüyor.
    Ve ikaz ediyor “Artık Amerikan vergi mükellefi batı değerlerinin savunulmasında orantısız bir pay sahibi olamaz. Çocuklarınızın geleceğine gözünüzden daha fazla önem veremez” diyor…
    Moskova’yı da tehdit ediyor, Kırım’ı ve Irak ve Şam İslam Devleti’nin (İŞİD) Irak ve Suriye’deki parçalarını tuttuğuna dikkat çekiyor.
    Irak ve Şam İslam Devleti ve benzeri radikal örgütler ve dayandıkları ideolojinin çökertilmesi mücadelesinde bir kez daha kararlılık gösteriliyor.
     
    *
    Konferans’ta konuşan Rusya Dışişleri Bakanı S. Lavrov, “Rusya’yı ve yeni küresel nüfuz merkezlerini liberal dünya düzenini bozmaya çalışmakla suçlayanlarla aynı görüşte değiliz.ABD ile ne tür ilişkiler istiyoruz? Pragmatik ilişkiler, karşılıklı saygı ve küresel istikrardaki özel sorumluluğumuzun anlaşılmasını istiyoruz” diyor.
    Rusya’nın hiçbir ülkeyle çatışma arayışı içinde olmadığını ancak kendi çıkarlarını koruyabileceğini belirtiyor ve NATO’nun Soğuk Savaş kuruluşu olarak kaldığının altını çiziyor… 
     
    *
    Bu sırada Batı’da bir çok mahfil; H.Clinton’ın, kişisel elektronik posta hesabı üzerinden devlete ait gizli bilgiler içeren,
    Mesela, ABD ve NATO’nun Libya’dan başlayarak, 2011’de Esat’ı devirmek ardından Irak’a saldırmak için Suriye’ye geçen İhvan-ı Müslimin ve  IŞİD teröristlerinin nasıl finanse edildiğini, silahlandırıldığını ve operasyonlara görevlendirildiklerine ilişkin herşeyi ortaya koyan,
    Ya da Pentagon’un, Batılı ülkelerin, Körfez’deki devletlerin ve Türkiye’nin; Suriye’nin doğu bölgelerini denetimleri altına almaya çalışan bu güçleri nasıl desteklediğini gösteren belgelerin başkalarının eline geçmiş olduğu ve bunun nelere malolacağını tartışmaktadır ki;  
     
    *
    Bir President R.T.Erdoğan,”İhvan-ı Müslimin silahlı bir örgüt değildir. Ben İhvan-ı Müslimin’i bir terör örgütü olarak görmüyorum. Çünkü İhvan-ı Müslimin bir düşünce örgütüdür” diyor.
    53.Münih Güvenlik Konferansı salonu, lobileri ve koridorlarından “Hayır” seslerinin yankısı buraya kadar geliyor… 
     
    20.2.2017
  • Referandum Yolunda Atılan Yanlış Adımlar…

    Referandum Yolunda Atılan Yanlış Adımlar…

    Korku bacayı sardı.

    “HAYIR” oylarının çokluğu birilerini telaşa düşürdü…

    Hayırcılar korkutuluyor, darp ediliyor, gözaltına alınıyor ama onlar yine de sokağa çıkıyorlar, direnişlerini sürdürüyorlar…

    Bu nedenle “Evetçi”lerin dillerinden “İç Savaş” hiç düşmüyor… “Hayır” oyu kullanacak kişileri açık açık tehdit ediyorlar… Bir zamanlar el ele, gönül gönüle oldukları PKK ve FETÖ’cü gruplarla birlikte hareket etmekle ve teröristlikle suçluyorlar onları …

    Bir savcı çıkıyor, Twitter hesabından, “Sandıkta hayır diyecek olanlar PKK ile aynı muameleyi göze alıyorlar demektir. Küsmece yok” mesajını yayınlıyor ve şimdilik hiçbir yaptırımla karşılaşmıyor…

    Bu çıkışı savcılar seyrediyor, yargıçlar seyrediyor, iktidar seyrediyor, en önemlisi HSYK seyrediyor…

    Büyük bir ayrıştırma var bugün ülkemizde… “HAYIR”cılarla “Evet”çileri karşı karşıya getirmeye, “PKK, FETÖ yanlısı, AKP yanlısı” diyerek toplumu düşman kamplara bölmeye çalışıyorlar…

    Bu durum, referandum seçimlerinin çok sorunlu geçeceğini gösteriyor…

    Çünkü halkımız “HAYIR”dan yana… İktidarın ve yandaşların tedirginliği de buradan kaynaklanıyor zaten… RTE ilk mitingini Kahramanmaraş’ta yaptı ve çok güvendiği bu kentte 7-8 bin kişiyi zor topladı… Onun bir bölümü de otobüslerle taşınan Suriyeli mültecilerdi…

    Oysa AKP, son seçimlerde Kahramanmaraş’ta yüzde 70’lere yakın oy almıştı…

    Şimdi buradan hareket ederek, “Referandumda atılan yanlış adımlar”dan birincisine değineceğim…

    Bugün ülkemizde referanduma katılmama, seçimleri protesto etme yanlılarının bulunduğunu da görmekteyiz…

    Demokrasi ve özgürlük cephesinden bazı kimseler, referandumda “HAYIR” oyu kullanmanın bir işe yaramayacağını, iktidarın sonucu yine dilediği gibi değiştireceğini ileri sürüyorlar ve toplumu karamsar bir ortama sürüklüyorlar…

    Bu seçeneğin referanduma “Evet” demekle hiçbir farkı yoktur bence ve AKP’ye tam destek olmaktır… İktidar, şu anda “Hayır” eğilimi gösteren MHP’lileri ve bazı AKP’lileri çekimser kalmaya yönlendirmek için uğraşmaktadır…

    Oysa bugünkü ortamda, geçen yılların aksine öyle bir ruh hali var ki, tüm tehditler, tüm baskılar ve “Terör suçlamaları” geri tepmekte ve “HAYIR” oylarının artmasına neden olmaktadır… Bunu iktidar da görmekte ve yanlış üstüne yanlış yapmaktadır…

    Bu nedenle savcılar bile tehditler savurarak suç işlemektedir… Ağzı olan konuşmaktadır…

    Referandum çalışmalarında ikinci yanlış adım, bu türden sert, şiddet eğilimi gösteren propaganda biçimine aynı yöntemlerle yanıt verme eğilimidir…

    Aslında AKP’nin bu propaganda biçimi ayrıştırıcı, bölücü, itici bir propaganda biçimidir ve bundan mümkün olduğu kadar kaçınmak gerekir…

    Demokrasi ve özgürlük cephesi bu kargaşa ve telaş ortamından yararlanmasını bilmelidir… Onların aksine ayrıştırıcı, kavgacı, gürültücü ortamdan çıkmalı, sakin, soğukkanlı, birleştirici bir seçim stratejisi izlemelidir…

    Bu konuda Şili Referandumunu örnek verebiliriz…

    Bilindiği gibi diktatör Pinochet 15 yıllık iktidarı döneminde halkına kan içirmiş, suçsuz – günahsız insanların canını almış, birçoğunu da zindanlarda çürütmüş ve işkence çarkından geçirmişti…

    Son zamanlarda muhalefet güçlenmeye başlayınca, yurtseverler, tüm dünyaya Pinochet iktidarı için bir referandum çağrısı yaptı.

    İktidar, tüm ülkelerin gözünde kendisini meşrulaştırmak amacıyla bu çağrıya olumlu yanıt verdi ve referandum çalışmalarını başlattı… O, seçim sandığına müdahalelerle sonucun yine lehine döneceğini hesap ediyordu…

    Bir kısım muhalif çevreler ise bunun aksini düşünüyordu…

    Yeni bir seçim yöntemi ve sandıkların iyi denetlenmesi yoluyla başarıya ulaşılacağını savunuyorlardı. Nitekim referandum sonucunda dedikleri gibi, sandıklardan “HAYIR” oyu çıktı… Kazandılar…

    Peki, nasıl oldu bu?

    Şili muhalefeti kavga, ayrıştırma yerine birleştirme, barış, komşuluk, dostluk, gelecek temalarını ön plana çıkarmıştı çünkü…

    Vee UMUDU kendilerine rehber edinmişlerdi… İnsanların yüreğindeki “gelecek güzel günler” beklentisini ön plana çıkarmışlardı…

    Şarkılarla, türkülerle, kardeşlik, zafer marşlarıyla kötülüğü, düşmanlığı, kavgayı altettiler…

    Bir diktatörün sonunu getirdiler…

    BİZ DE:

    Şehitlerin olmadığı, kavgasız, ayrımsız, tüm insanların kardeşçe yaşadığı, Alevi – Sünni, Kürt – Türk zıtlaşmasının yapılmadığı bir ortamın yaratılacağını durmadan vurgulayalım…

    TEMAMIZ İSE:

    DOSTLUK, KARDEŞLİK…

    UMUT – HAYAL – VATAN olsun…

    Haydi dostlar…

  • Ekonomide Yeni Bir Kurum: Varlık Fonu

    Ekonomide Yeni Bir Kurum: Varlık Fonu

    Küresel dünya ekonomisinde varlık fonları (sovereign wealth fund)  2000’li yıllardan sonra artmaya başlamıştır. Varlık fonu,  kamunun elinde oluşan gelir fazlalığı olan ülkeler tarafından uygulanır. Fon; değişik  mali varlıklara yatırım yapmak, yatırımlar üzerinden gelir hedeflemek  için oluşturulur.  İki amacı vardır:  Ekonomiyi  olumsuz etkilerden kurtarmak ve ekonomide artı değer yaratmak.

    Uygulamada iki tipi vardır. Ürüne (petrole)  dayalı fonlar,  ihraç edilen ürünün  gelirleriyle oluşur.  Bu tip fonların kaynağı  ihraç edilen petrolden sağlanır. Norveç’in kurduğu emeklilik fonu,  kuzey denizinden sağlanan petrol gelirlerine  dayanır.  Ürüne  dayalı olmayan (non-commodity) fonlar, dış ticaret fazlaları  veya  emeklilik fonlarında biriken  kaynaklarla oluşur.  Çin,  Güney Kore ve Hong Kong gibi ülkelerin kurdukları bazı  varlık fonları bu kapsamdadır.  ABD’nde  her iki tipe de giren birden fazla fon vardır.

    2017 yılında ülkelerin 82 fonundan 43’ü petrol ve gaz kaynaklıdır.  Küresel dünya ekonomisinde 7.374 milyar dolar civarında varlık fonu vardır. Türkiye’nin  varlık fonu kurmak için gerekli  petrol geliri  bulunmadığı için uluslararasında Türkiye Varlık Fonu  ürün  kaynaklı  gösterilmiştir.

    Norveç (GPF, petrol) en çok fon kaynağına  sahip (885 milyar dolar) ülkedir. Daha sonra 813 milyar dolarla Çin (CIC, ürün),  üçüncü sırada BAE (ADIA, petrol) 792 milyar dolarla gelmektedir. Diğer ilk 10’da yer alan  ülkeler şunlardır: Kuveyt (KIA, petrol, 592), Suudi Arabistan (SAMA, petrol, 576), Çin (SAFE, ürün, 474), Hong Kong (HKMA, ürün, 456), Singapur (GIC, ürün, 350),  Katar (QIA, petrol, 335) ve Çin (NSSF, ürün 295)  gelmektedir.

    Türkiye’de fon oluşturulmasına yönelik 6741 sayılı Yasa, 19 Ağustos 2016 tarihinde kabul edilmiştir. Yasa; sermaye piyasalarında araç çeşitliliği ve derinliğine katkı sağlamak, yurt içinde kamuya ait olan varlıkları ekonomiye kazandırmak,  stratejik büyük ölçekli yatırımlara  katılmak üzere varlık fonu kurmak ve bunu yönetmek için kurulan anonim şirket ile ilgili esasları  düzenlemektedir. 5 Şubat 2017 tarihinde bazı kamu sermayeli şirketler, özelleştirme programındaki bazı şirketlere ait hisseler ile  mülkiyeti Hazineye ait olan bazı taşınmazlar,  Türkiye Varlık Fonu’na (Turkey Asset Management: TAM) devredilmiştir.

    Türk ka­mu  mali sis­te­min­de özel­lik­le 1980’li yıl­lar­dan son­ra or­ta­ya çık­an ka­mu fon­la­rı, be­lir­li amaç­lar için kul­la­nı­lan, sü­rek­li bir kay­na­ğa sa­hip ol­mak­la bir­lik­te yıl­lık ol­ma­yan ve kul­la­nım­da ko­lay­lık­lar sağ­la­yan ka­mu­sal he­sap­lar­ olarak kullanılmıştır.

    Büt­çe dı­şı ka­mu fon­la­rından; ka­mu ku­ru­luş­la­rı­na be­lir­li amaç­la­rı ger­çek­leş­tir­mek ama­cıy­la ay­rı­lan, ge­lir­le­ri ve har­ca­ma­la­rı özel hü­küm­le­re bağ­lan­mış, büt­çe bağ­lan­tı­lı ve­ya ta­ma­men büt­çe­nin dı­şın­da yer alan özel ka­mu he­sap­la­rı­ olarak yararlanılmıştır.  Ka­mu özel fon­la­rı, büt­çe­nin şe­kil şart­la­rı ve ku­ral­la­rı dı­şın­da tu­tu­lmuş, ön­ce­den tah­min edi­le­me­yen ve bek­len­me­dik bir şe­kil­de or­ta­ya çı­ka­cak har­ca­ma­la­rın kar­şı­lan­ma­sı ama­cıy­la oluş­tu­ru­lmuştur. Bu özel­lik­le­ri  sebebiyle  büt­çe­nin yıl­lık,  ge­nel­lik ve bir­lik  il­ke­le­ri dı­şı­na çıkmıştır.  Büt­çe dı­şı ka­mu fon­la­rının zaman içinde ortaya çıkardığı sorunlar sebebiyle  fon­la­rın bir­leş­ti­ril­me­si ve  sa­yı­la­rı­nın azal­tıl­ma­sı dü­şü­nül­müş, de­ne­tim­le­rin­de­ki boş­luk­la­rı kal­dır­ma­ya yö­ne­lik adım­lar  atıl­mış­tır.

    Bu ko­nu­da ya­pı­lan en bü­yük de­ği­şik­lik, 1992 ve 1993 yıl­la­rın­da tüm fon­la­rın ge­lir­le­ri­nin top­la­na­ca­ğı bir or­tak fon he­sa­bı ku­rul­ma­sı ve 63  fo­nun büt­çe kap­sa­mı­na alın­ma­sı ol­muş­tur.  Bu de­ği­şik­lik­le, çok sa­yı­da fo­nun ge­li­ri elin­den alın­mış ve fon­la­ra har­ca­ma­la­rı­nı kar­şı­la­ma­la­rı için dü­zen­li bir şe­kil­de büt­çe­den öde­nek tah­sis edil­me­ye baş­lan­mış­tır.  

    Fon­lar­la il­gi­li te­mel so­run; fon­la­rın sa­hip ol­duk­la­rı kay­nak­la­rın ne şe­kil­de ve han­gi amaç­lar­la kul­la­nıl­dı­ğı­nın be­lir­le­ne­me­me­si­ ve denetimidir. TVF; Sayıştay, Kamu İhale, Devlet Memurları, özelleştirme ve KİT yasaları gibi kamu kuruluşlarını bağlayan  yasalar ile  Sermaye Piyasası ve Rekabet  Yasası gibi özel teşebbüslerin uymak zorunda olduğu  yasaların  kapsamı dışında tutulmuştur. Geçmişte kul­la­nım alan­la­rı ge­niş­le­ti­len fon­la­rın ge­lir­le­ri­ne kı­sıt­la­ma­lar ge­ti­ril­me­si, ilk etap­ta fon­la­rın ka­mu ma­li­ye­sin­de­ki ağır­lı­ğı­nı azalt­sada, har­ca­ma­la­rı­na ha­kim olu­na­ma­ma­sı ve fon­la­rın gün­den gü­ne bü­yü­yen bir kay­nak ih­ti­ya­cı içi­ne gir­me­le­ri, bu ya­pı­yı için­den çı­kıl­maz  duruma  getirmiştir.

    Geçmiş uy­gu­la­malar­da fon­la­rın fark­lı amaç­ları olmuştur. Büt­çe il­ke­le­ri­nin ka­tı­lı­ğın­dan sıy­rı­lıp yıl­lık büt­çe il­ke­si­nin sı­nır­la­rı­nı aş­mak, büt­çe kay­nak­la­rı­nın dı­şı­na çı­kıp hız­lı ka­rar ala­bil­mek ve uy­gu­la­mak, ka­mu yö­ne­ti­min­de mer­ke­zi­leş­me­yi art­tır­mak ve ya­sa­ma or­ga­nı kar­şı­sın­da yü­rüt­me er­ki­ni güç­len­dir­mek, fon ku­rul­ma­sı­nın bel­li baş­lı se­bep­le­ridir. Ayrıca; har­ca­ma ve fi­nans­man yö­nün­den es­nek­lik sağ­la­mak, de­ne­tim­den ka­çın­mak da bu kapsamda sayılabilir.

    Tür­ki­ye’de 1980 yı­lın­dan son­ra hız­la yay­gın­la­şan fon uy­gu­la­ma­sı ile dev­let  her alan­da kay­nak top­lar du­ru­ma gel­miş­tir.   Tür­ki­ye eko­no­mi­sin­de fon­la­rın 1984-1990 dö­ne­min­de bü­yük bir ağır­lık ta­şı­dı­ğı gö­rül­mek­te­dir.

    1989-1990  yıllarında ku­ru­lup yü­rür­lük­te olan fon­la­rın top­lam fon sa­yı­sı için­de­ki pa­yı  yüzde  68’e ulaş­mış­tır. 1979’a ka­dar yıl­da 1’den az fon ku­ru­lur­ken, 1980 son­ra­sın­da fon oluş­tur­ma hı­zı 8 kat art­mış­tır.  1980 son­ra­sı oluş­tu­ru­lan fon­lar, si­ya­si ik­ti­dar­la­rın eko­no­mi­ye mü­da­ha­le araç­la­rı ola­rak ge­li­şim gös­ter­miş, hü­kü­met­ler  mali mev­zu­at ve büt­çe sü­re­ci dı­şı­na çı­ka­rak uy­gu­la­ma­ya es­nek­lik ge­tir­mek is­te­miş­tir. Fon­lar, ka­mu har­ca­ma­sı yap­ma im­ka­nı ver­di­ği için, kı­sa va­de­li ma­li­ye po­li­ti­ka­sı ted­bir­le­ri fon­lar ara­cı­lı­ğıy­la yü­rü­tü­lmüştür.

    1980 ön­ce­sin­de 33 adet fon var­ken, bu sa­yı 1990’da 104’e, 1996 yı­lın­da ise 125 ade­de çık­mış­tır. 1980-1983 dö­ne­min­de 24, 1984-1987 dö­ne­min­de 36 ve 1988-1990 dö­ne­min­de 11 adet ol­mak üze­re top­lam 71 ye­ni fon uy­gu­la­ma­ya ko­nul­muş­tur. Fon­la­rı­nın top­lam fon kay­nak­la­rı için­de­ki ağır­lı­ğı 1987’de yüzde  64 iken, 1988’de yüzde  70 olmuş,  1989’da  yüzde 86’ya ka­dar yük­sel­miş­tir. Fon­la­rın  çok önem­li bir kıs­mı  Ka­mu Ke­si­mi Ge­nel Den­ge­si Tab­lo­la­rı’na da­hil edil­me­miştir. Bu tab­lo­la­ra  girmeyen  fon sa­yı­sı 1984’de 4 iken, 1988’den son­ra 12’ye çı­kmış­tır. (S. Rıdvan Karluk, Türkiye Ekonomisi, 13. Baskı, 2014, s. 154)

    Tür­ki­ye’de fon ge­lir­le­rin­den büt­çe­ye ke­sin­ti ya­pıl­ma­­sı­na 1988 yı­lın­da baş­la­n­mış­tır. 1992 Büt­çe Ya­sa­sı ile fon­ ge­lir­le­ri­nin Mer­kez Ban­ka­sı’nda açı­lan Müş­te­rek Fon He­sa­bı’na ak­ta­rıl­ma­sı ka­rar­laş­tı­rıl­mış,1993 yı­lın­da 63 adet fon büt­çe kap­sa­mı içi­ne alın­mış­tır. 1999 yı­lın­da uy­gu­la­ma­ya ko­nu­lan Eko­no­mik İs­tik­rar Prog­ra­mı’nda tas­fi­ye edi­le­cek fon­lar be­lir­len­miş ve ye­ni fon oluş­tu­rul­ma­ma­sı ön­gö­rül­müş­tür. 15 Şu­bat 2000-1 Ocak 2002 ta­rih­le­ri ara­sın­da top­lam 69 adet fon tas­fi­ye edil­miş­tir.

    Geçmiş dönemdeki bu uygulamaların ışığında yeni oluşturulan TVF’nin kaynakları, TVF’nin devrine karar verilen kuruluş ve varlıklar ile özelleştirme fonundan aktarılacak nakit fazlasından, kamu kurum kuruluşlarının ihtiyaç fazlası gelir, kaynak ve varlıklardan, yurtiçi ve yurtdışı sermaye ve para piyasalarından sağlanan finansman ve kaynaklar ile para ve sermaye piyasaları dışında diğer yöntemlerle sağlanan finansman ve kaynaklardan oluşacaktır.

    Bütçeye aktarılan özelleştirme gelirlerinin Fon’a yönlendirilmesi ve bütçe gelirlerinden Fon’a pay verilmesi, bütçe gelirlerinin azalmasına ve  bütçe açıklarının artmasına yol açabilir.  Bu da genel dengeyi bozabilir ve de paralel bir Hazine’ye ortam hazırlayabilir. Fon giderlerinin hangi alanlara yöneleceği konusunda yasada  açıklama bulunmaması da bir eksikliktir.

    Osmanlı Devleti’nde  1793 yılında İrad‑ı Cedid Hazinesi kurularak  tek ve merkezi Hazine düşüncesinden vazgeçilmiştir.  Daha sonra  Tersane Hazinesi,  Zahire Hazinesi, Mukataat Hazinesi, Mansure Hazinesi, Redif Hazinesi, Darphane Hazinesi ve Maliye Hazinesi  uygulamaları ile merkezi sistem terkedilmiştir. Mali disiplin bozulunca 1839 yılında  merkezi Hazine sistemine geri dönülmüştür.

    TVF’nin mal varlığı ile yönetilmek üzere bu fona devredilen varlık ve haklar ayrı düşünülmektedir. TVF’nin mal varlığı para ve sermaye piyasalarından finansman  sağlamak dahil alt fonların yapmaya yetkili olduğu faaliyetlere ilişkin teminat olarak gösterilebilecektir. Ayrıca;  tasarruf edilemeyecek, haczedilemeyecek, ihtiyari tedbir konulamayacak, iflas masasına dahil edilemeyecektir. Şirketin  üçüncü kişilere olan borçları ve yükümlülükleri ile Türkiye Varlık finansmanının aynı  üçüncü kişilerden olacak alacakları birbirine karşı mahsup edilemeyecektir.

    TVF’nın bazı yasaların  dışında tutulması uygulamaya hız kazandırabilir ama  uygulamalara  dikkat edilmelidir.

    Fon’un liberal ekonomik düzende yararlı olabilmesi için,  hukuki çerçevesinin açık bir şekilde belirlenmesi ve Santiago İlkelerine (Genel Olarak Kabul Edilmiş İlke ve Uygulamalar: Generally Accepted Principles and Practices: GAPP)  uyulması önemlidir.  Bu kapsamdaki  24 ilke;  iyi yönetişim,  saydamlık ve hesap verebilirlik açısından tutulması gereken düzenlemeleri ve sağlıklı uzun vadeli yatırımlar için uygun  süreçleri  belirlemiştir.

    Fon,  geçmiş uygulamalar dikkate alınarak siyasi etkilerin  dışında tutulmalı,  kararlar ekonomik ve mali kriterlerle alınmalı, fon kaynaklarının kullanımında ekonomik etkinlik en önemli faktör olmalıdır. 1980’li yıl­lar­dan  sonra  her alan­da gi­de­rek yay­gın­la­şa­rak ka­mu ma­li­ye­si­nin be­lir­le­yi­ci un­su­ru ha­li­ne ge­len ve ma­li di­sip­li­nin olum­suz yön­de et­ki­len­me­si­ne yol açan  fon uy­gu­la­ma­la­rı­na son  verilmiş, büt­çe di­sip­li­ni ve say­dam­lı­ğın art­tı­rıl­ma­sı yö­nün­de önem­li ya­pı­sal re­form ger­çek­leş­ti­ril­miş­tir. Bundan dönüş söz konusu olmaz ama  Fon’un Santiago İlkelerine  uygun yönetilmemesi durumunda iddia edildiği gibi Duyun-u Umumiye gibi bir idare ortaya çıkmaz. Fakat, Türkiye’nin kıt kaynakları israf edilmiş olur.

    İAV’nın Cumartesi günü İstanbul’da düzenlediği bir toplantıda konuşan Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş Varlık Fonu ile ilgili olarak, “Türkiye ekonomisinin dış saldırılara karşı korunmasını temin etmek ve bundan sonra yapılacak büyük projelerin desteklenmesini sağlamak için ekonomiyi güçlendirecek önemli araçlardan birisidir” demiştir. Buna karşılık Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in bu konuda bir açıklama yapmaması benim dikkatimi çekmiştir. Sayın Şimşek, benim tespitlerime göre Eylül 2016’dan bu yana konu hakkında sessizliğini korumaktadır.

    Trump: Rusya Kırım’ı Ukrayna’ya İade Etmelidir

    Beyaz Saray sözcüsü Sean Spicer geçen hafta  ABD Başkanı Donald Trump’ın Rusya’dan Kırım’ı Ukrayna’ya iade etmesini beklediğini açıklamıştır:  “Başkan Trump, Rusya hükümetinin Ukrayna’da gerginliği azaltmasını ve Kırım’ı iade etmesini beklediğini net bir şekilde ifade etti.”

    ABD’nin Birleşmiş Milletler Temsilcisi Nikki Haley de  2 Şubatta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde ABD’nin yeni yönetiminin Rus saldırısına ilişkin tutumunu  onaylayarak  şunları söylemişti: “ABD, Kırım’ın Rusya tarafından işgalini kınamaya devam ediyor ve işgale derhal son verilmesi çağrısı yapıyor. Kırım Ukrayna’nın bir parçasıdır. Kırım ile ilgili yaptırımlarımız, Rusya’nın yarımada üzerindeki kontrolü Ukrayna’ya iade edene dek devam edecek.”

    Kırım’ın Rusya tarafından uluslararası hukuk yok sayılarak işgal edilmesi, hem Türkiye ve hem de Türkiye’deki Tatar diasporası için çok önemlidir. Bu sebeple yeni ABD yönetiminin bu tavrı, Türkiye açısından da olumlu bir gelişmedir.

  • “PYD devlet kurma peşinde…”

    “PYD devlet kurma peşinde…”

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, Körfez ülkelerine yaptığı 3 günlük ziyaret sırasında Suudi Arabistan’ın El-Arabiya kanalına yaptığı açıklamada “El Bab’dan sonra sıra Münbiç olmalıdır” dedi. Bunun önemini de sıraladı:
    “Çünkü Münbiç Araplara ait olan bir yerdir. Orada YPG var, orada PYDvar, onların orayı boşaltması gerekiyor. Bunu Amerikalılara daha önce de söyledik, Obama yönetimi döneminde söyledik; bize ‘Boşaldı, boşaltılıyor’ dediler, ama maalesef boşalmadı. Şu anda oranın boşaltılması gerekiyor, buranın tamamıyla oradaki Arap kardeşlerimize teslim edilmesi gerekiyor. Ondan sonra bir hedef kalıyor, Rakka. Rakka, biliyorsunuz DEAŞ’ın en önemli merkezi. İşte burada koalisyon güçleriyle bizler el ele vererek, Rakka’dan DEAŞ’ı da temizle hedefinde beraber olduğumuzu ben Sayın Donald Trump’a da söyledim. Gelen diğer temsilcilerine de söyledik: ‘Burada beraber hareket edersek biz Rakka’yı da DEAŞ’tan temizlemek suretiyle, orayı da yine oranın sahipleri olan Arap kardeşlerimize teslim ederiz. Böylece bölge sükûnete kısmen kavuşmuş olur’ dedik. Şu anda süreci takip ediyoruz.”
    Dikkat edilecek olursa günlerdir konu ile ilg,li yazdığımız yazılarda hep Münbiç’teki PYD/YPG yapılanmasına dikkatleri çektik. “PKK terörünün sona ermesi için bu unsurların tehdit oluşturmaması ve yok edilmesi gerekir” dedik.
    Bugüne kadar PYD’ye silah desteği sağlayan Amerika’nın verdiği bu silahların terör örgütü PKK’nın da eline geçtiğini gördük. Bunları da belgeleri ile müttefikimin önüne koyduk. Bunlara rağmen PYD’ye olan silah desteğinin hızlanarak sürmesini de endişe ile izleniyor.
    Amerika ise hedef olarak Rakka’yı gösteriyor. Rakka, bilindiği gibi IŞİD’ın Başkenti olarak dikkat çekiyor. Rakka’ya yapılması planlanan operasyonlara bizim için tehdit unsuru olan PYD/YPG’nin de katılması düşünülüyor.
    PYD, yanı başımızda devlet kurma peşinde bulunuyor. Öncelikle bunun önlenmesi için bu unsurların yok edilmesi önemlidir. Nitekim, Cumhurbaşkanı da bunu çok açık bir dille ifade ediyor:
    “Elbette bölgedeki terör örgütlerinin, başta bizdeki PKK terör örgütünün uzantısı PYD olmak üzere terör örgütlerinin, Kuzey Suriye’yi kendileri için adeta bir devlet kurma alanı olarak kabul etmesi, bizim tarafımızdan kabul edilir bir şey değildir. Bunu ta başından beri söyledik. ‘Kuzey Suriye’de bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyiz’ dedik. ‘Burada atılacak bir yanlış adım karşısında kesinlikle Türkiye’yi bulacaktır. Bunun bedelini, faturasını da çok ağır öderler’ dedik. Nitekim şu anda PYD böyle bir adımı atamıyor, atamayacaktır da. Mesela YPG bunların silahlı gücüdür. Ama hangi isim altında olursa olsun Türkiye için tehdit oluşturan tüm terör örgütlerine karşı tavrımız nettir, kesindi. ‘Bunun bedelini çok ağır öderler’ diye öteden beri uyarıyoruz”
    Biz, bu sözleri yerinde buluyor ve sonuna kadar da destekliyoruz.
    Ancak, sorun nasıl çözüme kavuşur bunu bilemiyoruz?
    Amerika, eğer PYD’den vaz geçmezse, yanı başımızdaki bu güçleri silahlandırmaya ve güçlendirmeye devam ederse ne yapacağız? Kaldı ki, bugüne kadar söylediklerimiz ve uyarılarımızı dikkate almayan müttefikimizin yanına şimdi de PYD desteklikçisi Rusya oturdu.
    Bir yandan PKK’ya, diğer yandan onun Suriye uzantısı PYD’ ye destek veren ve Suriye’de yeni oluşumda da Özerk bir Kürt bölgesinden söz eden Rusya’nın bu konuda da yeni bir oyun içinde olduğunu görmekteyiz.
    Eğer, Rakka’ya ortak bir operasyonda bulunacaksak, Menbiç konusundaki tavrımızı sürdürmemiz kaçınılmaz olmalıdır.
    Türkiye’nin güvenliği her şeyden önemlidir.
    Bugün Suriye ve bölgemizde dış güçlerin her birinin kendisine göre hesapları var. Bizim de hesabımız güvenlik konusudur. Buna öncelik vermemiz kadar doğal bir şey olabilir mi?
    Aslına bakılacak olursa yanı başımızda sorun küçümsenmeyecek kadar büyüktür. Bu sorunun askeri güçle çözülmesi felaket getirir.
    O halde yapılması gereken siyasi gücün ortaya konulması olmalıdır.
    Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarına katılıyoruz ama sorunun çözümünde siyasi yönün kullanılmasını daha doğru buluyoruz. Bu kanallar açılmalıdır.
    Türkiye’nin bölgedeki gücünün ortaya çıkarılması diplomasi becerisi ve karşılıklı çıkarların korunması yolu ile mümkün olabilir.
    Türkiye, El Bab’daki başarısı ile sahada büyük bir üstünlük elde etti. Bu üstünlüğü dış politikada ustalıkla kullanarak diğer sıkıntıları da aşabilir. Bu da çok ustaca politikalar gerektiriyor.

  • CEHENNEMDEN ÖNCEKİ SON KOORDİNAT – (3)(BEŞBİN YILIN FOTOĞRAFI)

    CEHENNEMDEN ÖNCEKİ SON KOORDİNAT – (3)(BEŞBİN YILIN FOTOĞRAFI)

    CEHENNEMDEN ÖNCEKİ SON KOORDİNAT(3)

    (BEŞBİN YILIN FOTOĞRAFI)

    Hüseyin MÜMTAZ

    Suriye’de savaşıyoruz ya, durum aynen şöyle:

    Önce Rus uçağı düşürüldü, sonra Ankara’da Rus Büyükelçisi öldürüldü, sonra Rus uçağı Türk birliğini bombaladı.

    Herkes çok üzgün, karşılıklı “diplomatik” taziye mesajları.

    Suriye’deki “içsavaş”ı bitirmek için herkes “koalisyon” halinde işbirliği yapıyor.

    Türkiye, Amerika, Rusya ve İran…

    Türkiye; bağımsızlık için gün sayan Kuzey Irak’taki Barzani bölgesini Kuzey Suriye üzerinden denize ulaştıracak olan PKK uzantısı YPG/PYD’yi terörist olarak niteliyor.

    Ama Rusya’da PYD/YPG’nin ofisi var; Kürt kongresi toplanıyor.

    Ama Amerika PYD/YPG’ye silah, malzeme, teçhizat, zırhlı araç ve eğitim desteği veriyor.

    Çünkü onlara göre asıl problem IŞİD; PKK/PYD/YPG değil.

    Türkiye Esad’a karşı ama Rusya Esad’ın müttefiki çünkü onlara “Akdeniz”de deniz üssü (Tartus), “Ortadoğu”da hava üssü (Hmeymim) sağladı.

    Türkiye Esad’a karşı ama Amerika pek öyle değil; onu, asıl hedefi olan IŞİD’e karşı yaptıkları/yapabilecekleri ile değerlendiriyor, koz olarak kullanıyor.

    İran; Irak’taki “yönetilen” Şii çoğunluk ve Suriye’deki Şii/Nusayri “yönetici” azınlığın yanında, dolayısı ile olaya müdahil.

    Türkiye Suriye’deki Şii/Nusayri yönetici kadroya karşı.

    Peki, bu nasıl ortaklık?

    Kimin eli, kimin cebinde?

    Anlayan beri gelsin.

    *****

    Aslında lâfa Amerikalı ile başlayacaktık.

    “Durum”u, Türkiye’deki muhatabı ile görüşmek için Amerikan Genelkurmay Başkanı Türkiye’ye geldi.

    Pardon, İncirlik’e…

    O zaman ziyaret “resmî” değil, ahbap muhabbeti.

    Değil çünkü görüşülen konu ciddî; nihai hedef olan Rakka’ya ÖSO’nun Akçakale’nin karşısındaki Tel Abyad’dan girip PYD kontrolündeki bölgeden yönelmesi mi daha uygun yoksa El Bab- Menbiç üzerinden mi uzanması?

    El Bab-Menbiç yolu 180 km; Akçakale-Rakka daha kısa 54 km ama PYD kontrolünde; PYD Amerika’nın müttefiki ama Türkiye’nin “teröristi”.

    ÖSO’yu ise Türkiye’den başka ciddiye alan yok.

    Aslında Amerika’nın sırtında da yumurta küfesi yok. O da Amerikan askeri yerine PYD’yi kullanıyor. Derdi, ÖSO Rakka’ya ilerlerken müttefiki PYD’nin zarar görmemesi.

    Yâni terazinin bir kefesine PYD’yi koyuyorlar, diğerine ÖSO (Türkiye)’yu.

    Şimdi böyle bir konu Ankara Genelkurmay’da mı görüşülür, İncirlik’te mi?

    İlle de rahat bir ortam isteniyorsa neden Bodrum’, Ayvalık’a, Altınoluk’a gitmediler?

    İncirlik elektronik olarak daha mı “teknolojik”?

    Daha mı “güvenli”?

    Yapmayın Allah Aşkına! Bunun mantıklı bir izahı olamaz. İncirlik Amerikan toprağı mı ki Amerikalılar bunu hep yapıyorlar? “Resmi” yapılan ilk görüşme değil bu. Daha önce de Amerikan Dışişleri Bakanları, Başkan Yardımcıları aynı tavrı sergilemişlerdi.

    İncirlik yolgeçen hanı mı?

    Amerikan Genel Kurmay Başkanı “geçerken” ateş almaya mı uğramıştı?

    “Resmî görüşme” İncirlik’te mi olur?

    ****

    “Nihaî hedef” konusunda Türkiye’nin aklının karışık olduğunu düşünüyorum.

    27 Ekim 2016 günü Gazi ve Şehit Yakınları Atama Töreni’nde konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan şunları söylemişti;

    “Fırat Kalkanı Harekâtı kapsamında El Bab’a ilerliyoruz. IŞİD Cerablus, Rai ve Dabık gibi El Bab’ı da terk edecektir. Ondan sonra Münbiç’e, Rakka’ya yöneleceğiz”.

                   

    Trump’tan sonra, Afrika dönüşü 27 Ocak 2017’de yâni tam 3 ay sonra bu söylemde radikal bir değişiklik gözlüyoruz;

    “El Bab’da bundan sonraki süreçte süratle mesafe almak suretiyle oradaki işi bitirmek, daha derinliğine gitmemek lazım. Yapılan çalışma bu istikamettedir”.

                    http ://www.hurriyet.com.tr/ohal-yorumu-netice-alana-kadar-devam-40347628

                    Ve 13 Şubat 2017, Arabistan’a gitmeden önce yine 27 Ekim 2016 durumu;

    “Bizim buradaki hedeflerimizi biliyorsunuz. Ben bu hedefi tekrar açıklıyorum. Orada terörden arındırılmış bir güvenli bölge için biz bir çalışma yapıyoruz. Bu çalışmanın en doğu ayağında Cerablus vardır. En batı ayağında El Rai vardır. Güneye doğru ilk etapta Dabık halloldu, ondan sonra El Bab hallolmak üzere. Bundan sonraki süreçte doğuya yönelik Münbiç ve Rakka olayı vardır”.

    Görülüyor ki Türkiye, Amerika ve Rusya arasında “güvenli bölge”, “güvenlikli bölge”, “uçuşa yasak bölge” konusunda da anlayış ve yorum farkları var. Herkes olaya kendi açısından bakıyor. Yoğun görüşmelerde herkes karşısındakini ikna etmeye, kendi görüşüne getirmeye çalışıyor.

    Bununla birlikte; Türkiye’de sayıları (kayıtlı/kayıtsız) 4 milyona ulaşan ve sosyal hayatları, askerlik durumları, parasız sağlanan gıda/ilaç/doktor/ısınma/barınma olanakları, sınavsız beyana göre okul/üniversite kayıtları her geçen gün daha fazla ve yüksek sesle konuşulmaya başlanılan Suriyeli sığınmacıların geleceği ile ilgili kalıcı çözüme yönelik ferahlatıcı söylemleri de ilk defa duymaya başladık.

    Başbakan Yıldırım, BM Genel Sekreteri ile görüşmesinden sonra;

                    “Asıl çözüm, bu mültecilere bakmak değil, asıl çözüm bunların memleketlerine geri dönüp, orada yaşamlarını sürdürmeleri. Bugünlerde dile getirilen güvenli bölge, uçuşa yasak bölge konusunu da bu çerçevede değerlendirmek lazım. Onu, Amerikalı dostlarımızla görüşüyoruz. Oluşturulacak güvenli bölge, mültecilerin herhangi bir tehlike yaşamadan yerleşecekleri, hayatlarını sürdürecekleri, terörden arındırılmış bölgeler olmalı”.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan Arabistan ziyareti öncesinde;

    “Hedef nedir? Hedef burada 4-5 bin kilometrekarelik terörden arındırılmış güvenli bölgedir. Bu güvenli bölgenin halliyle birlikte hem Suriye’den göçü, ilticayı önlemek, onlara orada yerleşim alanlarını temin etmek. Hem de bizim kamplarımızdaki insanları kendi topraklarına döndürmek”.

    Ve Genelkurmay’ın “son dakika” açıklaması;

    “Hudut güvenliğini sağlamak, DEAŞ tehdit ve saldırılarını önlemek, yerinden edilmiş kimselerin yurtlarına dönüşüne katkı sağlamak ve sivilleri korumak/yaşanan terör olaylarından zarar görmesini engellemek maksatlarıyla icra edilmekte olan harekâtta….”

    Demek “güvenli bölge/güvenlikli bölge/uçuşa yasak bölge”den Türkiye’nin anladığı budur ve içinde bulunulan duruma göre de en doğrusudur.

    Demek ki Amerika ve Rusya ile her seviyede yapılan yoğun görüşmelerin amacı onları buna ikna etmektir.

    Başbakan’ın BM Genel Sekreteri ile görüşmesinden sonra söylediği ve yukarıya aldığımız sözlerinin altı iyice çizilmeli ve günbe gün ne kadarının gerçekleştiği izlenmelidir…

    Ve bitirirken son olarak, yazıya eklediğimiz fotoğrafa iyi bakın.

    ATSIZ “Bir gün olur, elbette eski beğler dirilir/Yine kılıç kuşanır tarihteki paşalar” dememiş miydi?

    İyi bakın fotoğrafa ve Suriye çarpışmalarındaki Bozkurtları, Göktürk harflerini fark edin.

    Bunların milli bir sembol olduğunu, bir partiye asla mâl edilemeyeceğini, Kuzey ve Güney Azerbaycan ile Kıbrıs’ta yıllardan beri aslına uygun olarak o anlamda kullanıldığını anlata anlata dilimizde tüy bitmişti.

    Evet, “Kahraman” elbette “göz kırpmadan düşmana saldırandır”. 19 Şubat 2017

    https://www.turkishnews.com/yazarlar/huseyin-mumtaz/

  • Korumalı: Gırgır Dergisi bu karikatür yüzünden kapatıldı

    Korumalı: Gırgır Dergisi bu karikatür yüzünden kapatıldı

    Dikkat

    Yasaklanan, sansürlenen, hakkında bazı ülke yasalarına göre soruşturma açılan ve herkese açık olmasının propaganda niteliği taşıması ihtimali olan içerikler genel izleyiciye açık değildir. Sadece üyelerimiz içindir. Üyelik ücretsizdir ve dilediğiniz zaman ayrılabilirsiniz. Üyeler:

    • Bulundukları ülkenin kanunlarına uygun içerikleri görebilir
    • Yönetime katılabilir
    • Oy verebilir
    • Diğerleri ile arkadaş olabilirler

    Üye olmak için lütfen buraya tıklayın

    Üyeliğiniz onaylandıktan sonra devam edebilirsiniz


  • Facebook beğenileriniz Trump’ın kazanmasına nasıl yardım etti

    Facebook beğenileriniz Trump’ın kazanmasına nasıl yardım etti

    U.S. President-elect Donald Trump gives a thumbs up to the media as he arrives at a costume party at the home of hedge fund billionaire and campaign donor Robert Mercer in Head of the Harbor, New York, U.S., December 3, 2016. REUTERS/Mark Kauzlarich/File Photo

    Internet sitesine sadece 1500 dolar harcarken Trump meğerse facebook beğenilerimizi analiz ettiriyor, mesajlarını ona göre seçiyormuş. Büyük veriye bakın bakalım sizi sizden iyi tanıyor mu?

    Kosinski, bir kullanıcının 68 Facebook beğenisi ile ten rengini (yüzde 95 doğruluk payı ile), cinsel yönelimlerini (yüzde 88 doğruluk payı ile) ve Demokrat ya da Cumhuriyetçi Parti’yi desteklediğini (yüzde 85 doğruluk payı ile) kanıtlayabiliyordu. Ama burada bitmiyordu. Entelektüellikte, dini eğilim ya da alkol, sigara, uyuşturucu kullanımı da saptanabiliyordu. Hatta veriler doğrultusunda birinin anne ve babasının boşanmış olma sonucuna bile ulaşılabiliyordu.

    10 Facebook “beğeni”si ile bir kişiyi ortalama iş arkadaşından daha iyi tanımayı başardı. 70 “beğeni”, bir kişinin arkadaşlarının bildiklerini aşmak için yeterliyken 150 “beğeni” ebeveynlerinin bildiklerini ve 300 “beğeni” ile ise eşlerinin bildiklerinden daha fazlasını biliyordu. Daha fazla “beğeni” ile bir insanın kendisi hakkında bildiklerinin üstüne çıkabiliyordu.