Blog

  • YPG’nin araçları Türk Malı çıktı

    YPG’nin araçları Türk Malı çıktı

    ABD’nin YPG’ye verdiği zırhlı araçların Türkiye’de üretildiği ortaya çıktı.

    Zırhlı araçların üreticisi çok uluslu firmanın Türkiye’deki yetkilisi araçların kendilerinin üretimi olduğunu ancak Amerika’ya ihracat yaptıklarını onların kime vereceği konusunda bir tasarrufları olmadığını söyledi.

    Yetkili Birleşik Arap Emirlikleri, Amerika ve Türkiye olmak üzere 3 ülkede üretim yaptıklarını ve hiçbir terörist organizasyonla alakaları olmadığını Birleşmiş Milletler, NATO ve çeşitli ülkeler ve Türkiye’de askeriye ve emniyet gibi bazı kurumlarla çalışmaları olduğunu belirtti.

  • Bu Yazıyı Okuyunca Neden Kanser Oluyoruz Anlayacaksınız

    Bu Yazıyı Okuyunca Neden Kanser Oluyoruz Anlayacaksınız

    NEDEN KANSERSİN?

    Hayatında hep şeker oldu. Çayı, kahveyi şekersiz içmedin. Kahvaltıya reçelsiz ve krem çikolatasız oturmadın. Beyaz pirinç ve ekmeğin şeker olduğunu unuttun. İçinde yüksek oranda fruktoz bulunan meyveleri kiloyla yedin. İçinde glukoz ve aspartam olan ürünler tükettin. Kolanın ve gazlı içeceklerin şeker ve zehir karışımı olduğunu bile bile içtin. Önce insülin direncin başladı sonra şeker hastası oldun, 150 kilo oldun ama durmadın.

    Palm yağı, ayçiçek yağı, mısır özü yağı, margarin ve trans yağ içeren ürünleri kullandın. Tereyağı ve zeytinyağı tüketmedin ki organlarından biri iflas edene kadar bunları yedin.

    Paketlenmiş hazır sıvı ve katı tüm ürünlerdeki koruyucu kimyasalların seni kanser edeceğini önemsemedin. Salçanı, makarnanı, turşunu hatta, limonu sıkıp limon suyunu bile kendin yapmadın. Hazır almak kolayına geldi. Pazardan nohutunu, fasülyeni bile almadın, bunları konserve satın almak yemek basitti.

    İnsanlar 4000 yıldır misvak vb. doğal malzemelerle diş fırçalarken sen gittin 35 açılı sentetik diş fırçasını ağzına soktun. O da yetmedi; bildiğimiz çamaşır deterjanının şeker ve naneyle karıştırılmış şekli olan diş macunu ile hayat boyu diş fırçaladın ve bunun bir kısmını yuttuğunu göz ardı ettin. Bal ve karbonatın dişlerini tartarlardan bile temizlediğini bilmedin ve dişleri de o macunlarla çürüttün.

    Çamaşır deterjanının ve yumuşatıcının vücut ısısı ile deri tarafından emildiğini ve deri kanserinin en büyük nedeni olduğunu umursamadın. Çamaşırlarını boraks ve karbonat karışımı ile yıkayıp yumuşatıcı gözüne elma sirkesi koyarak muhteşem bir temizlik elde edeceğini umursamadın.

    Bulaşık makinesine deterjan ve parlatıcı koyduğunda, o deterjanı ve parlatıcıyı yediğini fark etmedin. Deterjan yerine karbonat, parlatıcı yerine sirke koyarak hem sağlıklı hem de tertemiz bulaşıkların olacağını önemsemedin.

    Evde basitçe kostik ve zeytin yağını karıştırıp kalıplara dökmek ve kendi doğal sabununu yapmak dururken, gidip içerisinde bin tane kimyasal zehir olan o sabunlarla her sabah yüzünü bedenini yıkadın. Her gün bu daha da iyi diye pazarlanan o şampuan zehirleriyle saçını yıkadın.

    Evini arap sabunu gibi doğal yağlarla üretilmiş bir sabun yerine, temiz olsun diye çamaşır suyuyla sildin. O su buharlaştıkça soludun ve akciğer kanseri oldun.

    Karıncaları, böcekleri, sinekleri; limon karbonat fesleğen acı biber vb doğal yollarla evinden uzak tutmadın. Bastın böcek zehrini, o ağır kimyasalları temizlesen bile gitmez bunu unuttun. Soludun ve eşyaların üzerinden ellerinle ağzına soktun. (O kadar kandırıldın ki, böcek zehrine neden böcek ilacı dendiğini bile sormadın.)

    Yaşamını mahveden büyük şehirde egzoz gazı solumaya ve araba kullanmaya devam ettin.

    Resmen radyoaktif olan cep telefonunu kulağına 2 saat yapıştırdın. Radyoaktif olan wi-fi (kablosuz ağ) vericisini evin içine soktun, radyoaktif olan alıcı bilgisayarı da kucağından indirmedin. Yatarken cep telefonunu hep başucunda tuttun ama uçak moduna almayı aķıl etmedin.

    Hem çocuğunun odasına hem de kendi yatak odana gece lambası koydun ve geceleri açık tuttun. Bağışıklık sisteminin gelişmesini ve kanserden korunmayı sağlayan melatonin hormonunun gece uyurken zifiri karanlıkta üretildiğini hiç duymadın ya da duydun ama boşverdin.

    Doğal beslenmeyen hayvanları, sebzeleri, meyveleri ve tahılları yedin ve adına da “doğal beslenme” dedin.

    Üzerinde “organik” yazan her gıdayı gerçekten organik sandın bunlara normalden fazla para bile ödedin ama bir gıdanın gerçekten organik sayılabilmesi için gerekli standartlar nelerdir ve aldığın organik(!) ürün gerçekten de organik midir hiç merak edip araştırmadın incelemedin.

    Yiyeceklerini cam ve toprak kaplarda saklamak ve pişirmek yerine çelik ve bilmediğin kaplamalarla kaplı kaplarda pişirdin yedin. En önemlisi de mutfağının her yerine plastik, teflon ve alüminyum soktun ve çizildikçe onları da yediğini unuttun.

    Denize lağım ve fabrika atıkları boşaltırken o denizden çıkan balığı yedin, midyeleri yedin.

    Fast food’un her aşamasının zehir ve ölümcül olduğu bas bas bağırılırken sen tepsi kadar pizzaları götürüyordun, üç katlı hamburgerleri yuvarlıyordun.

    Evine naylon torba, naylon kıyafet, sentetik ayakkabılar terlikler soktun. Kıyafetlerinde sadece pamuk, bambu lifi, keten tercih etmedin.

    Sobayı attın ve evine klimayı ve bilimum elektrikli ısıtıcıyı soktun.

    Toprağa dokunmuyor ve stresten gülümsemeyi unutuyorsun.

    Sonuç; sokaktaki her on kişiden üçü kanser. Sen de ya bu üç kişiden birisin ya da tüm bu saydıklarımı ısrarla yapmaya devam edersen, bir süre sonra dördüncüsü de sen olacaksın… Hadi seni geçtik de kardeşim, peki ya çocuğunun suçu ne?”

    Kaynak: Dr. Taner Akman

  • Dalgıçlar bunu görünce şok oldu

    Dalgıçlar bunu görünce şok oldu

    Endonezya’nın Kokoya Adası açıklarında dalış yapan dalgıçlar resimdeki manzara ile karşılaşınca acı gerçek ortaya çıktı.

    Ortalama 3 metre uzunluğunda 250 kg. ağırlığında olan açık deniz hayvanı dugonlardan bir çift yakalayan uyanık bir balıkçı dişisini hapsederek para karşılığı görmek isteyenlere dalış turu satıyordu. Dişisini bırakmayan eşi serbest olmasına rağmen kafesten ayrılmıyordu.

    Olaydan haberdar olan yetkililer canlıları serbest bırakarak balıkçı hakkında işlem başlattılar.

  • Anastasiadis’tir, ne yapsa yeridir! …

    Anastasiadis’tir, ne yapsa yeridir! …

    Son liderler görüşmesinde yaşananlar, Anastasiadis’i tanıyanlar için hiç şaşırtıcı değil.
    Kimseyi saymayan ve kafasına göre hareket eden Rum Yönetimi Başkanının kendini haklı çıkarmak için yalanlara tevessül etmesine de şaşırmıyoruz.

    Bundan iki yıl kadar önce “Anastasiadis’in yaptığı şımarıklığı Eroğlu yapsaydı…” başlıklı yazımda da, buna benzer bir hadiseyi kaleme almış, Anastasiadis’in toplantı odasında yaptıklarını, orada bulunan bir yetkilinin ağzından şu sözlerle anlatmıştım: ““Eroğlu’na, ‘Talat-Hristofyas nelerde anlaştı bakalım, işimize gelenleri alalım’ deyip durdu. Aynı şeyleri defalarca tekrar etti. Hatta bir ara zabıt tutan kişi bile durdu, bekledi. Çok gergindi. Yanındakilere kızdı. Mavroyannis’i ve Mavroyannis’in yanındaki bir kızı azarladı. Çantasını topladı. ‘Uyku vaktim geçti’ dedi. Her gün siesta yaparmış, o gün yapamamış! Sigaranın birini yaktı, birini söndürdü. ‘Bayram günü buluşalım’ dedi. (Birkaç gün sonra Ramazan Bayramıydı.) Türk tarafı ‘bayramda olmaz, Cumartesi olsun’ deyince, ‘Cumartesi benim dinlenme günüm, olmaz’ yanıtını verdi. Hatta dalga geçer gibi, ‘bayramları varmış!’ dedi. Sonrasında bir anda parladı, gözlüğü fırlattı, çıktı gitti…”

    Bu tıynette biri Anastasiadis. Kendini masanın hakimi sanan, kimseyi saymayan, takmayan, umursamayan, “uykum geldi, sizin yüzünüzden uyuyamadım” diyecek kadar ciddiyetsiz…

    Kapıyı çarpıp giden, Türk tarafının salonu terketmesinin ardından “ben sigara içmeye gitmiştim, gelecektim” diyecek kadar da pişkin.

    Velev ki sigara içmeye çıkmış ve dönecek olsun. Arkadaşlarımızla otururken bile odadan ayrılacak olsak “müsaadenizle” deriz ki Anastasiadis, böyle bir toplantının ortasında kapıyı vurup, langır lungur çekip gidemez. Bırakın bağırıp çağırıp odadan çıkmasını, izin istemeden çıkması bile saygısızlık ve (Akıncı için) geri dönüş nedenidir.

    Gelelim senaryosunu Nikos Anastasiadis’in yazdığı ‘Lier’s comedy’nin ikinci perdesine; BM Özel Sekreteri Eide, tüm bu olanları es geçip, Anastasiadis’in geri geleceğini, Türk tarafının çekip gittiğini söyledi cümle aleme. Zaten Akıncı ve ekibi çıkar çıkmaz BM’yi arayıp “çıktılar” raporu vermiş Akıncı’nın neden çıktığını söylemeden! Taşı çatlatacak sabrıyla ve ketumluğuyla meşhur Cumhurbaşkanı Akıncı’nın, “Eide olanların yarısını anlatmadı, yarısını da gizledi. Eide, gerçeklerin bir kısmını söyleyip diğer kısmını saklayarak kendine ait güveni sorgulatır hale gelmemeli” sözleri, bir patlamadan daha fazla şeyler ifade ediyor.

    Peki Eide neden yalan veya eksik söyledi? Anlatalım; Şimdiye kadar gelen tüm BM yetkililerini gerek DNA’larında bulunan lobicilik becerileriyle, gerek yalanlarla, gerekse tehditlerle pıstıran ve “Türkleri de bir dinleyelim” diyen BM yetkilisini anında istenmeyen adam ilan eden Rum Yönetimi, son olayda da Eide’yi tehdit etmiş.

    Zira Politis Gazetesi, “Anastasiadis Eide’ye kimin önce ayrıldığını söylemesi şeklinde şart koştu” başlıklı haberinde Rum Yönetimi Başkanı Nikos Anastasiadis’in, Eide’yi kabul etmek için, müzakerelerden ayrılanın Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı olduğundan bahsetmesi şeklinde Eide’ye şart koştuğunu yazdı.

    Sadece Kıbrıslı Türkleri değil, tüm dünyayı parmağında oynatan ve lobicilikteki başarılarıyla haksızken haklı pozisyona geçmeyi başaran Rumlara kızmak değil, oyunu, onların taktikleriyle oynamak gerekiyor aslında. Kapıların açıldığı 2003’ten bu yana, Güney Kıbrıs’a giden birçok Türk’ün aracına zarar verildiği, birçok Türk darp edildiği halde, Güney’den Kuzeye geçen tek Rum’a zarar verilmemiş olmasını bile anlatmadık BM’ye. 15 ayda Kıbrıslı Türklere yönelik 7 vaka meydana geldiğini, Kıbrıslı Türklerin bu anlamda Rumlara güvenmediğini, geçtiğimiz günlerde Meclis’ten geçen “Enosis Plebisitinin okullarda kutlanması” gibi olayların Türkiye’nin garantörlüğünü olmazsa olmaz kıldığını açıklayamadık.

    Velhasıl; Rumların, masadaki, “Türkiye’den gelen suyu” ve “ileri saat uygulamasını”, “dağdaki bayrağı” bahane edecek kadar mesnetsiz lafazanlıklarına ve şımarıklıklarına dur deyip, geçmişi konuşmaya başlamalı artık… “Türk askeri işgalci… Rum mallarını gasp ettiler” dediklerinde de Türkiye’nin neden gelmek zorunda kaldığı, köylerinden, evlerinden kovulan, ekonomik baskılara maruz bırakılan, devletin tüm imkanlarından mahrum edilen Kıbrıslı Türklerin alacağı tazminatlar konuşulmalı; ki Kıbrıslı Türklere yapılanlar ve uğradıkları zararlar Ortega Raporunda mevcut. 1974’ün, sebep değil sonuç olduğu anlatılmadıktan sonra bu şımarıklıkları çok yaşarız biz.
    YURDAGÜL ATUN

  • REFERANDUM

    REFERANDUM

    Çağının en güçlü devletleri arasında olan Osmanlı İmparatorluğunun 1. Cihan Harbinde müttefikleriyle birlikte yenik düşmesi ve Mondros Ateşkes antlaşması ile (30 Ekim 1918) İtilaf devletleri Osmanlı ülkesini işgal etme hakkını kazanmışlardı.

    Ülkenin her bir tarafı düşman işgali atındaydı.

    Mondros Anlaşması gereği Atatürk’ün komutanı olduğu Yıldırım Orduları Gurubu ile 7. Ordu dağıtılınca Atatürk İstanbul’la çağrılmıştı.

    Haydarpaşa Rıhtımı’na ayak bastığında 55 düşman gemisinin bayraklarını açarak İstanbul Limanında olduklarını gördüğünde içinde fırtınalar kopmuştu adeta.

    Atatürk, NUTUK ta bağımsızlığın, cumhuriyetin nasıl zor şartlar altında kazanıldığını ve ne kadar değerli olduğunu kendinden sonra gelecek nesillere açık bir dille anlatmıştır.

    Atatürk İnkılâplarının en büyüğü; milli egemenliğe dayalı, tam bağımsız, milli çağdaş ve laik

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıdır.

    ***

    Ata’nın ebediyete intikalinden sonra Cunta, darbe, postmodern darbe, muhtıra, ya da e- muhtıra, bildiri, kalkışma ve girişimlerle Türkiye defalarca sarsıldı.

    Laik Türkiye Cumhuriyeti AKP dönemindeki kadar hiçbir zaman böylesine yara almadı.

    15 senedir iktidarda olan AKP adım adım cumhuriyetin altını oydu.

    Sandalye sayısının fazlalığı ile TBMM sini adeta işgal etti.

    Tabi burada muhalefet partilerinin zayıflığını da unutmamak gerekir.

    MHP her zaman AKP’nin yanında olarak onun bugünlere gelmesine büyük etken oldu.

    CHP ise beklenen muhalefeti asla yapamadı.

    Durum böyle olunca AKP istediği gibi at koşturabildi.

    ***

    Erdoğan’ın BOP eş Başkanı yapılması ile Ortadoğu’da aktif bir oyuna kalkması en büyük hatası olmuştur.

    Yaptığı yanlış politikalarla dış ülkelerde itibarı kalmayan, içeride ise kan gövdeyi götüren, nerede hangi zaman, hangi bombanın patlayacağı bilinmeyen, insanların can güvenliği olmayan bir Türkiye olduk.

    ***

    Önceleri her istediğini veren, başlarına taç ettikleri, “muhterem hoca efendi” diye toz kondurmadıkları Fethullah Gülen ve ABD işbirliği ile Ergenekon davaları başlatıldı.

    Onlarca general ve rütbeli subaylar hatta emekli genelkurmay başkanı dahi kendilerine hazırlanan kumpasla tutuklanıp zindanlara kapatıldılar.

    Rütbeleri söküldü veya istifaya zorlandılar.

    Böylece Türk ordusunun şah damarını kesmiş oldular.

    O dönem sadece ordu mensupları değil memlekette ne kadar aydın bilim adamı varsa, gazeteciler, milletvekilleri, parti genel başkanları bile zindanlara kapatıldılar.

    İktidar olmayı paylaşamayan ikili arasında ayrılık olana dek her şeyi birlikte yaptılar.

    15-25 Aralık yolsuzlukları meydana çıkınca düşman kardeş oluverdiler.

    Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan onca insanın zindanlara kapatılmasına kılıf uyduruverdi.

    Kandırılmışlardı…

    Yıllarca birçok masum insanın hayatları çalınmış oldu böylece.

                                                                           ***

    PKK ve terörist başı APO ile, “Çözüm süreci, Demokratik açılım”  adı altında anlaşmalar yapılıyor devlet olarak masaya oturuluyordu.

    Terörist başı öylesine şımartılmıştı ki Erdoğan’ı iktidarda ben tutuyorum demeye başlamıştı.

    İstekleri bitmiyordu.

    Yasa teklifleri veriyor, ziyaretçileri ile rahatça görüşüp emirler yağdırıyor ve PKK’yı İmralı’dan yönetiyordu.

    Oslo anlaşmaları ile PKK’ya tavizler verildi.

    PKK askerimizin gözleri önünde Güneydoğu bölgesini adeta cephaneliğe dönüştürdü.

    AKP Hükümeti buna göz yumuyor asker ve polisin müdahalesini önlüyordu.

    Dolmabahçe’de mutabakat metni imzalandı bu metne göre PKK’ya özerklik hakkı tanınacaktı.

    Başkanlık hayalleri gerçekleştiği an Erdoğan kendi seçmiş olduğu milletvekilleri ve bakanlara Güneydoğu’nun vatan topraklarından PKK ya geçmesini yani özerkliği tanıtacaktı.

    Sonra ne olduysa PKK uzantısı HDP kuruldu ve seçimlere gidildi.

    HDP 80 milletvekili ile TBMM’sine girdi.

    Böylece AKP tek başına hükümet kuramadı.

    7 Haziran seçimleri ile 2 Kasım arasında Türkiye adeta kan gölüne döndü.

    ***

    İçeride bunlar olurken yolgeçen hanına dönen sınırlarımız sayesinde Türkiye adeta terörist yuvasına dönüştü.

    PKK saldırılarının yanısıra IŞİD saldırıları ile ülke sarsılmaya başladı.

    Erdoğan’ın Suriye takıntısı yüzünden milyonlarca Suriyeli Türkiye’ye göç etti.

    Kendi vatandaşına cimri olan AKP onlar için kesenin ağzını açtı.

    Oysa onların içinde ülkesindeki istiklal savaşından kaçan gençler çoğunluktaydı.

    Neyse fazla uzatmak istemiyorum.

    Ülke büyük bir kaos yaşıyor, gittikçe bataklığa gömülüyordu.

    İşte böyle bir zamanda 15 Temmuz darbe kalkışması tuz biber oldu.

    FETÖ denilen hain örgüt ve ABD işbirliği ile ülke kana bulandı.

    Türkiye tarihinde ilk kez Büyük Millet Meclisi bombalandı.

    Vatandaşların üzerlerine tanklar sürüldü.

    Kurşunlar sıkıldı. 248 şehit ve bir o kadar gazimiz oldu.

    Genelkurmay başkanının tutsak alındığı, hiç görmediğimiz acı bir gece yaşadık.

    Türk Milleti tek yürek olarak, Atatürkçü askerlerle birlikte FETÖ cü darbecilere karşı koyarak bu kanlı  Kalkışmayı atlattı.

    O kanlı gece Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “bu girişim bana tanrının bir lütfudur” sözleri akıllarda birer istifam olarak kaldı.

    Daha sonra bu kalkışma Erdoğan tarafından sanki gökte ararken yerde bulduğu bir nimet gibi kullanılmaya başlandı.

    OHAL kararları ile yüz binleri geçen tutuklamalar, gözaltılar başladı.

    TSK paramparça oldu.

    Askeri okullar kapatıldı, birçok general ve yüksek rütbeli subay hapislere tıkıldı.

    Öğretmenler, memurlar, akademisyenler ve gazetecilerin başlarına da aynı şeyler geldi.

    15 Temmuzda kanlı bir kalkışmayı durduran halk bu sefer sivil bir darbe ile karşılaştı adeta…

    ***

    Erdoğan başkomutan olarak Türkiye’ye tehdit olan IŞİD ve PYD temizliği için 24 Ağustos 2016 da sabaha karşı Türk Silahlı Kuvvetleri Fırat Kalkanı harekâtını başlattı.

    Türk Silahlı Kuvvetleri halen bir tarafta emperyalist güçlerin desteklediği PKK ile diğer tarafta Irak ve Suriye topraklarında ölümüne çatışıyor.

    Sonrası malum…

    AKP sevdalısı Devlet Bahçeli durup dururken başkanlığı dile getirdi.

    Bu teklif AKP tarafından memnuniyetle karşılandı ve 18 maddelik değişiklik halktan gizlenerek CHP’nin tüm itirazlarına rağmen MHP oyları ile mecliste kabul edildi.

    Şimdi iş referanduma kaldı.

    ***

    Evet demek serbest ama hayır demek yasak…

    Başbakan Binali Yıldırım

    PKK Hayır diyor.

    FETÖ hayır diyor.

    HDP hayır diyor.

    İşte bunun için evet diyoruz…

    Sonra “hayırcılara bakın, ona göre karar verin” diyor.

    Yani başbakan  “evet” çileri yurtsever vatandaşlar, “hayır” diyecek olanları vatan haini, terörist olarak ilan ediyor.

    (İç savaş tehditleri savuranlara ne demeli?)

    Hayır diyenlerin konumu, 15 Temmuz’un yanında yer almak” olacakmış.

    Bu resmen halkı bölmektir.

    Kimsenin bunu yapmaya, hele hele bir başbakanın asla  hakkı yoktur.

    Halkın üzerinde böyle bir baskı kurulmaya çalışılmaktadır.

    15 senedir Türkiye’yi yöneten ve ülkeyi bu hale getiren kendilerinin olduğunu pişkinlikle unutturmaya çalışıyorlar.

    İşsizliğin 12.1 olduğu, Tarım dışı işsizliğin 14.3 ‘e fırladığı, genç işsizlerin ise yüzde 22.6 olduğu tarihin en kötü günlerini yaşamaktayız.

    Türkiye şimdi TERÖR-EKONOMİ -BAŞKANLIK sistemi ile çalkalanmaktadır.

    Can güvenliği kalmamış, ekonomisi neredeyse çökmüş bir ülkeye dönüşmüş olan ülkemizde insanlar adeta diken üzerindedirler.

    Padişahlarda bile olmayan yetkilerin Erdoğan’a verilme referandumuna, çocukların geleceğinin kararmaması, tüm ülkenin bir kişinin iki dudağı arasından çıkacak emirlerle yönetilmemesi için Hayır denecektir. Tahminim böyle…

    Bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak olmaktan kurtulamaz.

                                                                                                                                      Gazi Mustafa Kemal Atatürk

    17 Şubat 2017

    Tünay Süer

  • Güvenli Bölgenin Uzun Vadeli Anlamı: Suriye’nin Bölünmesi

    Güvenli Bölgenin Uzun Vadeli Anlamı: Suriye’nin Bölünmesi

    Güvenli Bölgenin Uzun Vadeli Anlamı: Suriye’nin Bölünmesi

                                                             Prof.Dr. Alaeddin Yalçınkaya

    Türkiye’nin Rusya-ABD-Suriye çerçevesindeki sıkıntılarında iyi haberler arka arkaya geldi. Hem yeni başkan Trump ile iyi bir diyalog süreci başladı, hem de Rusya ile uçak düşürme sonrası yaşanan kriz, güçlü bir dostluk veya dayanışma sürecine girdi. Ve Suriye’den birçok açıdan ümit verici duyumlar alıyorduk. Derken Rus uçaklarının bombaları ile şehit olan ve yaralanan askerlerimiz! Putin’in başsağlığı dilemesi, heyetlerin birinin gelip diğerinin gitmesi şehitlerimizi geri getirmez. Ancak ortada bu kadar açık kanal varken meydana gelen vahim hadisenin, Rusya ile düzelme yoluna giren ilişkileri bozmasına da izin verilmemelidir. Olay halen inceleme konusu olmakla birlikte, temelde iki ülke arasındaki ilişkilere yeni bir çomak sokma komplosu kesinlikle yabana atılmamalıdır. Bu komploda yer alanlar da kesinlikle cezalandırılmalıdır. Esasen Rus yönetimi bu büyük komployu baştan gördüğü için uçak düşürme safhasında olanları sineye çekmiştir. Bununla beraber, gerek iç kamuoyu gerekse uluslararası toplum nezdinde bu süreçte yaşanan prestij kaybını nasıl telafi edebileceğini de düşünmekteydi.

    Suriye konusunda ABD ile görüşmelerde “sevindirici” gelişme olarak “güvenli bölge” talebimize olumlu yaklaşım haberleri geldi! Türkiye’nin yıllardır ısrarla istediği “güvenli bölge”ye yeni yönetimin sıcak bakması, bazı çevrelerde bayram havasıyla karşılanıyor. O halde 2017 başı itibariyle “güvenli bölge”, Türkiye için, Suriye için, PKK/PYD için, İsrail için ve son olarak müzakere süreci için ne anlama gelmektedir?

    Sondan başlayacak olursak ABD’nin daha önce sıcak bakmadığı “güvenli bölge”ye şimdi ilgi duyması sadece başkanın değişmesi ile açıklanamaz. Esasen Trump, Beyaz Saray’daki diğer başkanlar gibi bu gibi konularda kendisine verilen raporlara göre hareket eder, önüne konan kağıtları imzalar. Bu gelişme, Pentagon veya CIA’daki yeni kadrolarla da açıklanamaz. Belki “şartların değişmesiyle hükümlerin değişeceği” daha açıklayıcı olabilir.

    Astana sürecini Rusya, Türkiye ve İran ile dolayısıyla Suriye ve muhalif unsurlar yürütürken ABD dışarıda kalmıştır. Bir sonraki aşamalarda ABD’nin ateşkes ve çözüm sürecine bir şekilde dahil olması için birşeylere ihtiyaç duyulmaktadır. Tam da bu aşamada Türkiye’nin yıllarca talep ettiği “güvenli bölge” kurulmasına ABD’den olumlu cevap gelmesi, bizatihi müzakere tekniğinin bir parçası olabilir. Amaç böyle bir bölgenin oluşturulması veya oluşturulmaması değildir fakat bu zemin üzerinde sürece güçlü bir şekilde girmektir. Diplomatik müzakere tekniği açısından diğer bir husus ise Türkiye’nin bu talebi kabul edilmekle ABD’nin sıradaki taleplerinin kabul şartları hazırlanmaktadır. Washington “biz sizin güvenli bölge talebinizi kabul ediyoruz, siz de PYD için mendil kadar da olsa özerk bölge talebimizi kabul ediniz” diyecektir, belki de demiştir. Özerklik istenen unsurun adı PYD yerine “Demokratik Suriye Güçleri” gibi bir isim olması sonucu değiştirmez.

    Suriye’de iç savaşın başlamasından hemen sonra Türkiye’ye mülteci akını başlamıştı. Türkiye kapılarını bu insan yığınlarına açmakla beraber bir aşamadan sonra yeni gelenleri Suriye sınırları içinde, Uluslararası Hukuk garantisi altında güvenli bir bölgede muhafaza etme yönündeki tercihini her fırsatta gündeme getirmiştir. Asıl hedef halkına zulmeden Esed yönetiminin bir an önce çökmesi olmakla birlikte bu süreçte sivil kayıpların önlenmesi de amaçlanmaktaydı. Bu bağlamda 2012-2015 dolaylarında “güvenli bölge” politikası belki tutarlı olabilirdi (Biz o yıllarda da bunun son derece sakıncalı olduğunu her fırsatta dile getirdik). Ancak Cerablus’tan girip belirli bir araziyi güvenli hale getirmesinden, El-Bab’ı muhasara etmesinden sonra Türkiye açısından yeni bir “güvenli bölge”nin anlamı yoktur. Hatta birçok açıdan Türkiye’yi zor durumda bırakacaktır.

    Ankara açısından “güvenli bölge”nin güvenli olması ancak Türk askerinin kontrolünde olmasıyla mümkündür. Bir şekilde ABD ve Rusya’nın da mutabık kalacağı bir “güvenli bölge”, meşruiyetini BM Güvenlik Konseyi kararına dayandırmak zorundadır. Bu durumda kesinlikle Türk askerinin kontrolü dışında bir bölge ortaya çıkacak ki bu PKK/PYD açısından yeni bir Kandil’e zemin teşkil edecektir. Halbuki bugün Türkiye’nin “güvenli bölge” talep etmesinin nedenlerinden biri, iç savaş ve mülteci akımının Güneydoğu’da, hatta bütün ülke sathında neden olduğu asayiş problemidir. Görünüşte BM denetimindeki yeni bir “güvenli bölge” kesinlikle Güneydoğu bölgemize yönelik terörist faaliyetlere merkez teşkil edecektir.

    Türkiye, Rusya ve İran’ın Suriye’nin toprak bütünlüğü konusundaki mutabakatı son derece olumlu bir gelişmedir. İsrail, dolayısıyla ABD politikalarının temelinde ise Suriye’nin parçalanması yer almaktadır. Ancak bugün ABD de bu yöndeki (Suriye’nin parçalanması) taleplerini açıkça ortaya koyamamaktadır. Trump’ın CIA temelli Amerikan siyasetini kavramak, acemiliği atlatmak bu taleplere tam karşıt görüşleri ortaya koymasına yol açabilir. Ancak sonuç değişmeyecektir.

    İsrail çevresindeki güçlü devletlerin parçalanması temelli projeler Arap Baharı’ndan çok önce ABD mahfillerinde tartışılmaya başlanmış, bu yönde stratejiler oluşturulmuştur. Başta IŞİD olmak üzere bölgedeki oluşumlar önemli ölçüde İsrail’e komşu güçlü devletlerin bölünmesi senaryosu üzerine kurulmuştur. Astana süreci dikkate alındığında bu İsrail projesi belki rafa kalkma durumundadır. Ancak “güvenli bölge” sayesinde bu strateji doğrultusunda yeni bir gedik açılacaktır. Irak’ın parçalanma sürecinde de “uçuşa yasak bölge”nin son derece önemli olduğunu unutmayalım. Irak Kürtleri için bu “güvenli bölge”, aynı zamanda PKK kamplarına ilave hukuki gerekçelerle ev sahipliği yapmıştır.

    Ankara’nın Esed kızgınlığından dolayı Suriye’nin parçalanmasını sükutla karşılaması, hatta bu yöndeki politikalara ön ayak olması yapılabilecek en büyük stratejik hatadır. Esasen bugün Esed’i iktidarda tutan temel saik, sürüp gitmekte olan iç savaştır. Suriye’de olaylar başladığı zaman Esed yönetimi, 2017’yi göreceğini kesinlikle tahmin etmiyordu. Astana süreci sonrasında Türkiye’nin de garantörlüğünde kurulacak yeni Suriye devletinde Esed yönetiminin ömrü kesinlikle uzun olmayacaktır. Ancak parçalanmış bir Suriye’de, Şam merkezli bir Şii-Nusayri yönetiminin çok daha uzun ömürlü olması beklenebilir.

    Bu bağlamda “güvenli bölge”, Rusya açısından çok da önemli değildir. Moskova’nın nüfuzunda, Şam merkezli Tartus limanına sahip bir Nusayri devletçiği Rusya açısından belki de daha kullanılışlı olur. Halen organik bağları bulunan PYD kontrolünde bir “güvenli bölge” oluşumu Rusya açısından da gerektiğinde yararlanılabilecek entrüman olabilir. Üstelik bu strareji ABD’ninki ile de örtüşmektedir.

    Esed’in 10 Şubat 2017’de Yahoo News muhabirinin sorularını cevaplarken “güvenli bölge” konusundaki endişeleri gerçekçidir. Buradaki gerçekçilik Esed ile Türkiye’nin çıkar birliğinden öteye aynı zemini paylaşan komşuların durumuna benzemektedir. Bitişiğimizdeki bina temelden kayarken bizim binamızın yerinde duracağını bekleyemeyiz. Bu durumda Suriye’nin parçalanması tehlikesine yol açacak olan “güvenli bölge”yi önlemesi mümkün olan iki güç, Türkiye ve Suriye’dir. Türkiye’ye rağmen böyle bir bölgenin kurulması, elbette  mümkün olmayacaktır.

    El-Bab’a girmek aşamasındaki Türkiye’yi bekleyen asıl sorun kontrol altına aldığı bölgedeki pozisyonudur. Öncelikle bölgedeki varlığını, örneğin bir BM Güvenlik Konseyi kararına dayandıramamaktadır. Veya Rusya’nın yaptığı gibi Şam yönetimiyle askeri işbirliği anlaşması da sözkonusu değildir. Bu durumda Türk askeri kontrolündeki bölge ilk fırsatta sahiplerine bırakılmak zorundadır. Suriye ülkesi, terörist unsurlardan temizlendikten, muhalif gruplar ile Şam yönetimi arasında kalıcı bir uzlaşmaya varıldıktan ve mülteciler peyderpey topraklarına dönmeye başladıktan sonra elbette Türk askeri de komşu ülke topraklarından çekilecektir.

    Öte yandan IŞİD veya PKK/PYD kaynaklı terörist saldırılara karşı Suriye topraklarında kalıcı asker bulundurmak kesinlikle çok daha pahalıya mal olacaktır. Ekonomik masrafın çok ötesinde şehit cenazeleri ve gaziler gelmeye devam edecektir. Benzer maksatlarla ABD’nin Afganistan veya Irak’taki deneyimini hatırlamak gerekmektedir. Bunun yerine komşu ülkelerle dostluk ve işbirliği temelli ilişkiler çerçevesinde kendi güvenliğine yönelik tehditleri onlar üzerinden ortadan kaldırmak çok daha kolaydır. Öte yandan sınır ötesinde konuşlanacak güvenlik ve istihbarat personelinin, sınır kapılarında ve ülke içinde görev yapması durumunda başarı ihtimali daha yüksektir.

    Diğer yandan yukarıda işaret edildiği üzere BM Güvenlik Konseyi tarafından oluşturulacak “güvenli bölge”nin yönetiminin kesinlikle Türkiye’ye bırakılmayacağını, en iyimser tahminle bir şekilde PYD irtibatlı ülkelerin/gurupların burada söz sahibi olacağını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok. O halde izlenecek politikaların, sırf günü kurtarmak, bugünün sorunlarına geçici çözüm bulmak için değil fakat üç-beş hatta elli-yüz yıl sonraki ihtimallerin de dikkate alınarak tespit edilmesi gerekmektedir.

    Suriye iç savaşının başından beri, pek sesi duyulmayan İsrail’in başta ABD olmak üzere büyük güçler ve diğer oluşumlar üzerinden süreci kendi stratejik çıkarları açısından başarıyla yönettiği görülmektedir. Ancak en azından Astana sürecinde bu stratejinin tıkandığını söyleyebiliriz. Bu bağlamda ABD’nin Orta Doğu politikasının merkezinde İsrail’in bulunduğu önemli bir gerçektir. Bununla beraber İsrail’in de her istediği gerçekleşmeyebilmektedir, bazen ABD istese de Yahudi lobisinin taleplerini yerine getiremeyebilmektedir. Başta BM Şartı olmak üzere günümüz Uluslararası Hukuk ilkelerinin başında, devletlerin ülke bütünlüğü bulunmaktadır. Bu ilke, Suriye’nin, Irak’ın veya Libya’nın ülkesel bütünlüğü açısından da geçerlidir. Türkiye, aynı zamanda kendi güvenliği için komşu ve bölge ülkelerinin bütünlüğüne halel getirecek adımları atmaktan kaçınmalı, “güvenli bölge” tuzağına kesinlikle düşmemelidir.

  • KAPİTALİST ELİTLER SAVAŞI

    KAPİTALİST ELİTLER SAVAŞI

    Başkan D.Trump’ın güvenlikle ilgili kurumları denetimi altına almak için üç generali;
    Ulusal Güvenlik Danışmanlığına Michael Flynn’i, Savunma Bakanı olarak James Mattis’i ve Anayurt Güvenliği Bakanlığına John Kelly’i ataması,
    Washington’da egemenler arasında bir ölüm kalım savaşı yaşanacağını gösteriyordu.
     
    *
    M.Flynn, Obama öncesi ve sonrası yılları sorguluyor ve istihbarat servisleriyle ilgili kapsamlı bir reformun hazırlıklarını yapıyordu.
    CIA, Obama döneminde sahada nerede olursa olsun bir şahsın yerini buluyor, gerekiyorsa onu ortadan kaldırabiliyordu.
    Ya da gizli hapishaneler kuruyor, Beyaz Saray’ın işine gelmeyen rejimleri yıkıyordu.
    Ama bunların hepsi hukuk dışıydı ve CIA mütemadiyen suç işliyordu…
     
    *
    M.Flynn’ın düzenlemesi; İstihbarat servislerinde sahada çalışan ajanlarla merkezdeki analistler arasında uyumun sağlanmasını: 16 ajansta istihbarat paylaşımını yürütenlerin Ulusal İstihbarat Direktörünün tam yetkisine geçmesini, 
    Böylece dağınık istihbaratın merkezileştirilmesiyle siyasal ve askeri istihbarat niteliğinin yükseltilmesini öngörüyordu. 
    Hem de Başkan Trump’ın ifadesiyle ” En iyinin, birincinin yerini alması” süreci başlayacaktı.
    Rusya ve Çin’i ezmeye kalkışmak yerine onlarla bir ortaklığa gidilmesinin önü açılacaktı… 
     
    *
    Ama bu politikalarının engellenmesi için B.Obama, H.Clinton ve eski hükümet sözcüsü V. Nuland öncülüğünde demokrat alt yapı;
    Donbass’ta  savaşı yeniden başlattı.
    Eşzamanlı Ortadoğu’da da Suriyeli Kürtlere zırhlı araçlar teslim etmeyi başardılar.
    Aynı zamanda ABD başkanlık seçimlerinden önce Kasım’da, Obama yönetiminin Rusya’ya karşı yaptırımlar uyguladığı günlerde,
    M.Flynn’ın Rusya’nın ABD Büyükelçisi Sergey Kislyak ile beş telefon görüşmesi yaptığını iddia ettiler.
     
    *
    13 Şubat’ta, Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn, Rusya ile olan temasları ve iddialar üzerine istifa etti…
     
    *
    Telefon görüşmelerini başlatan Büyükelçi Kislyak’tı.
    “Flynn konuşmanın FBI tarafından izlendiğini biliyordu. Sadece gerçekleri konuştuk. Ancak ABD konuyu dahili bir kavga haline getirdi. Trump, ABD bürokrasisi ve basının direnişiyle karşı karşıya kaldı ” dedi. 
     
    *
    Sonra Flynn’ın Rusya ile olan bağlarının uzun zamana dayandığı ortaya çıktı.
    2015’te Moskova’da, devletin uluslararası yayın kuruluşu Russia Today’in (RT) onuruna bir gala düzenlediği, burada Devlet Başkanı V.Putin’in yanında oturduğunun fotografları yayınlandı.
    Üstelik Flynn ile ilgili Kongrenin isteği üzerine devam eden ve bu gezi sırasında  Ruslarla hangi toplantılarda bulunduğunu araştıran bir askeri soruşturması da bulunuyordu…
     
    *
    Ancak ABD ordusunun bir generalinin Putin ile akşam yemeğinde olması arzu edilmese de,bundan Flynn’in Ruslar tarafından satın alındığı anlamı çıkmıyordu.
    Hedeflenenin Flynn değil, yeni Başkan D.Trump’ın Rusya ile kuracağı ilişkiler olduğuna ilişkin tartışmalar yoğunlaşmaya başladı. 
     
    *
    “Flynn olayı”, Rusya’nın ABD egemenleri için çok hassas bir konu olduğunun açık göstergesi oldu.
    Şimdi Trump’ın Rusya politikası daha da yakından izleniyor.
    Trump yönetimi içinde Rusya ile yakınlaşmayı en çok savunan adamın kaybı,  “Obama benzeri bir yaklaşımın” geri dönüşünü potansiyelini taşıyor.
    Bu, Ukrayna’nın Moskova’dan razı olmaması halinde yaptırımların süreceği,
    Ya da Washington’ın, Suriye’de Rusya’ya katılma konusunda daha az hevesli olmasına yol açabilmesi olasılığını güçlendiriyor.
     
    *
    Doğrusu, dünyaya demokrasi getirmeyi üzerine vazife sayan ABD’li milyarder elitlerin demokrat kesimleri şimdilerde korku içindedir.
    Bunlar doymak bilmez çıkarlarında, ülkelerinin dünyadaki güvenlik ve istikrarın tek garantörü ve küresel ilişkilerin gidişatını kökten değiştirecek küresel güç olmanın getirisini çokca yaşadılar.
    Barack H.Obama’yı Başkan belirlediklerinde;
    Onun, ABD Askeri Stratejisini “Küresel sorunlarda nerede, ne zaman ve nasıl olursa olsun düşmana karşılık vermenin düşmanlarla savaşıp savaşmamaya değil bunun nasıl yapılacağına dair strateji üretme üstünlüğüne yaklaşımların ve kararlılıkların oluşturacağı” esasına dayandıracağını öngördüler.
     
    Bu stratejiyle BM İnsan Hakları Bildirgesi ve BM’in aşırıcılık, ayrımcılık ve terörizmle mücadele ilkeleri ve konvansiyonlarını gözardı ettiler.
    Başka ülkelere baskı yaparak politikalarını savunmaya, istemedikleri rejimi değiştirmeye zorladılar.
    Şiddete ve güvensizliklere yol verirken, kanlı savaşlara yol açtılar.
    “Günü gelir, bunlar sorgulanır” diye hiç düşünmediler…
     
    *
    En kötüsü “nasılsa bir günah keçisi buluruz” dediler.
    Nasılsa Rusya’nın, Türkiye Erdoğan iktidarının İŞİD ile ilişkilerinin araştırılması için BM Güvenlik Konseyine teslim ettiği; 
    29 Ocak 2016’da Irak’ta İŞİD ile birlikte yürütülen yasadışı petrol ticareti,
    10 Şubat’ta, Suriye’ye gönderilmek üzere yabancı teröristlerin sınırdan geçmelerinin  kolaylaştırılması ve Suriye’de harekât yürüten terörist gruplara silah tedâriki, 
    8 Mart’ta, IŞİD ile birlikte yapılan tarihi eser kaçakçılığı, 
    18 Mart’ta, Türkiye’den Suriye’deki IŞİD kontrolündeki topraklara yönelik silah ve cephane sevkiyatına ilişkin istihbarat raporları beklemeydi…
     
    *
    Ama 29 Ekim’de H.Clinton’ın, kişisel elektronik posta hesabı üzerinden devlete ait gizli bilgiler içeren yazışmalarının Rusya’nın eline geçmiş olmasından irkildiler. 
    H.Clinton’un elektronik postaları ABD ve NATO’nun Libya’dan başlayarak, 2011’de Esat’ı devirmek ve ardından Irak’a saldırmak için Suriye’ye geçen IŞİD teröristlerinin nasıl finanse edildiğini, silahlandırıldığını ve operasyonlara görevlendirildiklerine ilişkin herşeyi ortaya koyuyordu.
    Ya da Pentagon’un, Batılı ülkelerin, Körfez’deki devletlerin ve Türkiye’nin; Suriye’nin doğu bölgelerini denetimleri altına almaya çalışan bu güçleri nasıl desteklediğini de gösteriyordu.
     
    *
    Bu elektronik postalar olayı çıktığında, Başkan Trump, Obama ve H. Clinton’a ağır eleştirilerde bulunuyordu.
    Trump, “IŞİD’i Obama kurdu. IŞİD’in kurucusu o. Ve şunu da söylemeliyim yardımcılığını da ezik Hillary Clinton yaptı. IŞİD Obama’yı onurlandırıyor. Obama’nın ikinci ismi Hüseyin’dir” diyordu…
    Ortadoğu’daki kargaşadan Obama yönetimini sorumlu tutuyordu ki, demokrat elitler yargılanmanın dehşetini yaşıyordu.
     
    *
    Dün ABD Başkanı D.Trump, bir basın toplantısı yaptı.
    Obama yönetiminden hem iç hem de uluslararası ilişkiler konusunda ciddi sorunlar devraldığını söyledi. 
    Ortadoğu’da durumun tam bir felâket olduğunu, IŞİD’in bir kanser hücresi gibi yayıldığını belirtti…
     
    *
    Kampanyası sırasında ekibinden bazı kişilerin Rusya’yla irtibatta olduğu iddialarını bir kez daha yalanladı.
    Ancak istihbarat servislerinden bazı bilgilerin sızdığını kabul etti. 
    Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn’in istifasıyla ilgili olarak, Flynn’in yanlış birşey yapmadığını, ancak Rus Büyükelçi’yle yaptığı görüşmeyle olarak ilgili Başkan Yardımcısı Mike Pence’e tam bilgi vermediğini, bunun da kendisi açısından kabul edilemez olduğu için istifasını istediğini söyledi.
    “Çıkarılan haberlerde bana karşı bir nefret dili kullanılıyor” ifadesiyle medyadan şikayetçi oldu.
     
    *
    Bugün, 40 yıl öncesinin Watergate siyasi skandalının gölgesi gibi bir şeyler yine ABD’yi karartıyor…
    18.2.2017
  • CEHENNEMDEN ÖNCEKİ SON KOORDİNAT (2) (GERİLİR ZORLU BİR YAY)

    CEHENNEMDEN ÖNCEKİ SON KOORDİNAT (2) (GERİLİR ZORLU BİR YAY)

    CEHENNEMDEN ÖNCEKİ SON KOORDİNAT – (2)

    (GERİLİR ZORLU BİR YAY)

    Hüseyin MÜMTAZ

                    Sâdık okuyucum iyi bilir ve hatırlar, “15 Temmuz felâketi”nden önce, her yazımın en altına “57’inci Alay”ı hatırlatacak kısa bir not düşerdim; “Hepimiz 57’inci Alay’ın efrâdıyız”

    O geceden sonra kaldırdım o notu, içimden gelmedi. Efsanevi Alay’a lâyık olmadığımızı düşündüm, hâtıralarının önünde başım eğikti, yüzlerine bakamıyordum.

    57’inci Alay’ı biz Çanakkale’den hatırlarız ama 57’inci Alay sadece Çanakkale değildir.

    57’inci Alay; Çanakkale’den önce Trablusgarp ve Balkan Savaşı’nda görev yaptı.

    Sırp cephesinde 20 Ekim 1912’de Bilaç Muharebesi’ne, 22-24 Ekim 1912’de Komanova Muharebesi’ne, 3-4 Kasım 1912’de Kırçova Muharebesi’ne ve 17 Kasım 1912’de Manastır Muharebesi’ne katıldı. Alay, sebep ve sonuçları “15 Temmuz”a çok benzeyen Balkan Savaşı’nda alınan ağır yenilginin ardından İstanbul’a döndü.

    Çanakkale’de Atatürk’ün “ölmeyi emrettiği” Alay o Alay’dır.

    26 Nisan 1915 günü, güneş batarken, 628 kişilik Alayın Komutanı Yarbay Manastırlı Hüseyin Avni Bey’den, saka neferi Hadimli Ali Efendi’ye kadar tümü şehit olmuştu.

    Yeniden teşkil edilen Alay, sancağına takılan altın ve gümüş liyakat madalyaları ile beraber Galiçya cephesine hareket eder.

    Sonra sırasıyla Sina ve Filistin Cephesinde görev alır.

    1. Alay burada da yararlılıklar göstermesine rağmen, Meggido Muharebesi’nde İngilizler tarafından çembere alınır. Mevcudu 2 gün içerisinde makineli tüfek bölükleriyle birlikte 260 kişiye düşer ve kalan askerlerin esir alınmasıyla birlikte alay imha olur…

    Bu tarihten sonra, bu kahramanların anısına Türk ordusunda hiçbir Alay’a “57’inci Alay” adı verilmemektedir.

    Atatürk Türk Ordusu için çok şey söylemiştir de, şunu da söylemiştir;

    “Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve yeteneğinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir”.

                    “Türk birliği” diyor, “Türk kudret ve yeteneği” diyor, “Türk vatanseverliği” diyor Atatürk.

    TÜRK diyor.

    Türk Ordusu bunların hepsidir ve 57’inci Alay işte onun için “sembol”dür.

    Trablusgarp, Balkan Savaşları, Çanakkale, Galiçya, Sina, Filistin…

    Alay 100 yıl önce, yıkılan İmparatorluk coğrafyasının bütün sınırlarında çarpışmıştı. 100 yıl sonra Cumhuriyet ordusu bir defa daha 57’inci Alay’ın son görev yerinde; Suriye/El Bab’tadır.

    Suriye konusuna hiç girmek istemiyordum ama son olarak Kayseri’de toprağa verilen Şehit Üsteğmen Tarık Koçoğlu ve onun “Türk birliğinin, Türk kudret ve yeteneğinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesi” olan kahraman birliğinin tavrı düşüncelerimi değiştirdi.

    Son tahlilde Yarbay Hüseyin Avni ile Üsteğmen Koçoğlu arasında en ufak bir fark yoktur.

    Dayanabilirseniz, yüreğiniz yetiyorsa yukarıdaki bağlantıyı bir daha seyredin.

    Şehit Üsteğmenin birliği ve komutanlarının, bu muhteşem anma için Nihal Atsız’ı seçmiş olması farklı ve üst düzey bir dünya görüşü gerektirir.

    Atsız günün değil, tam beşbin yılın kutlu bir şairidir.

    Bakın, “KAHRAMANLARIN ÖLÜMÜ”nde ne diyor?

    “Gerilir zorlu bir yay

    Oku fırlatmak için;

    *****

    İnsan büyür beşikte

    Mezarda yatmak için.

    *****

    Ve Kahramanlar can verir

    Yurdu yaşatmak için…”

                    Hepsinin ruhları şâd olsun.

    Hepimiz elbette 57’inci Alay’ın efradıyız. 17 Şubat 2017

    https://www.turkishnews.com/yazarlar/huseyin-mumtaz/

  • “Sayılı Günler Tükendi, Yolun Sonu Görünüyor…”

    “Sayılı Günler Tükendi, Yolun Sonu Görünüyor…”

    Geçimlerini ve saltanatlarını “Mağdur Edebiyatı” üzerine kurdular, mağdur edebiyatı ile sürdürdüler…

    Mağdur edebiyatı ile yattılar, mağdur edebiyatı ile kalktılar…

    Hep mağdur edebiyatı yaptılar… Mağdurluk onların kurtarıcı silahı, can yeleği oldu…

    Han hamam, gemicik sahibi oldular, yine mağduriyetleri bitmedi…

    Adamlar geldiklerinde mağdurdular, hâlâ mağdurlar ve ölürken de trilyonluk servetleri ile mağdur ölecekler…

    Bu mağdur edebiyatı ile seçmenleri kandırdılar, seçimler kazandılar, dünyayı aldattılar…  Orduya kumpaslar düzenlediler, onurlu Türk subaylarını hücrelere attılar… Harp Okullarını, askeri liseleri kapatıp, ordunun kolunu kanadını kırdılar.

    Bir de üstüne üstlük korku imparatorluğu kurdular. Tehditler, şantajlar gırla gitti ve din sömürüsü ile halkı uyutup, yanlarına çektiler…

    Referandum yaklaşırken, eski alışkanlıklarını devam ettirip, ellerinde silahlar, Osmanlı Turalı ve Halk Özel Harekâtı (HÖH) adı altında yine pozlar veriyorlar… Yanlarında da resmi polis arabaları… Peki, bu adamlar bu işi yaparken, Türkiye Cumhuriyetinin savcıları nerede?

    Bu kez çok korkuyorlar… Bu kez çok telaşlılar… Bir şeylerin değiştiğinin onlar da farkındalar… Ama korkunun ecele faydası yok…

    Çünkü deniz bitti… Halk masal dünyasından yavaş yavaş uzaklaşıyor…

    Mağdur gözünü açtı şimdi… Kendi perişan halini görmeye başladı…

    Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı, 2016 yılı Kasım döneminde, geçen yılın aynı dönemine göre 590 bin kişi artarak 3 milyon 715 bin kişi oldu. İşsizlik oranı ise 1,6 puanlık artış ile  %12,1 seviyesinde gerçekleşti. Beklenti % 12’ydi.

    Ama bu resmi rakam… Gerçek rakamın yüzde 20’lerde olduğu söyleniyor. Yani ülkemizde her 5 kişiden biri işsiz… Bunun yanında,

    CHP’nin ekonomi raporuna göre, “2002’den bugüne; tüketicinin bireysel kart borcu 19 kat, kredi borcu 147 kat arttı. Tüketicilerin bankalara toplam borcu ise 64 kat artış kaydetti…”

    Yaşamına, çoluğuna çocuğuna haciz getiren kredi kartı borçları ve işsizlik, açlık, yokluk, sonunda bir kısım vatandaşın canına tak etti…

    Ne demiş atalarımız? CEFAYA CAN DAYANMAZ…

    Eza, cefa, ceza geldi gırtlağa dayandı… Antep deyişi ile “Artık onlar keçeyi suya attılar, çıkan yerini taşlıyorlar…” Tehditler, şantajlar, korku sözleri onlara eskisi kadar etki yapmıyor… Bundan sonra bu cesaret rüzgârı daha da artacak ve güçlenecek…

    Manisa AKP il Başkanı yardımcısı ortaya çıktı, açık açık halkı tehdit etti… Gözdağı vermeye çalıştı… Dedi ki:

    “Eğer yüzde 50’yi geçemezsek bu referandum oylamasında, başarısız olursak, iç savaşa hazırlanın…”

    Kimse oralı olmadı… Kimse oralı olmadığı gibi, tepkiler çığ gibi büyümeğe başladı… Bu yandaşlık konuşmasıyla önemli mevkilere geleceğini uman bu zat, bu karşı çıkmalarla birlikte, bir de üstüne üstlük hazırdaki yerinden oldu.

    Geçen seçimlerde çok gördük. Oylarını artırabilmek için AKP, “Başörtülü bacılara, kutsal yerlere, camilere saldırı” masalları anlatırdı durmadan… Duygu sömürüsü yapardı… Yüzlerce mağduriyet masalı anlatırdı…  Bu öyküler de halk arasında artık fazla ilgi görmüyor…

    Referandum öncesinde adamın birisi çıktı, “EVET” diyeceksiniz, “HAYIR” demeyeceksiniz, çünkü melek Allaha “Evet” dediği için melek oldu, şeytan Allaha “HAYIR” dediği için şeytan oldu… Dedi…

    Bu konuşmaya önce imamlardan tepki geldi… İmamın biri, “Yahu bu dindir, din maymuncuk gibi, böyle pislikleri kurutmak için kâğıt peçete gibi kullanılır mı?” diye sorarak, isyan etti.

    Yani artık eskisi gibi halka yutturamıyorlar… “Din elden gidiyor” feryatları eskisi gibi iş yapmıyor.

    Nitekim Meral Akşener’in ve CHP toplantılarının engellenmesi halkta büyük tepkiye neden oldu ve MHP’nin “HAYIR” oylarını yüzde 10 oranında artırdı…

    AKP telaşlı şimdi… Sudan çıkmış balık gibi şaşkın…

    Din sömürüsünün, korku silahlarının artık eskisi gibi etkili olmadığını görüyor… Yavaş yavaş gücünü yitirdiğini fark ediyor… Oy getirici propaganda yöntemleri, yandaş toplama yeteneği giderek azalıyor…

    Bu nedenle ondan her çeşit oyun, düzenbazlık beklenebilir…

    Hele hele, yakında bu ülke çok büyük ekonomik krize, iflas olaylarına tanık olacak ki, siz o zaman görün kıyameti…

    Yandı gülüm, keten helva…

    Şu anda 10 büyük şirket iflasını istedi… Bazıları kapılarına kilit vurdu… Kilit vurulan bu iş yerinde tam 400 işçi çalışıyordu…

    Şimdi tümü de çoluğu çocuğu ile sokaklara atıldılar…

    Bir de 10 büyük şirketin çalışanlarını düşünün… Bunların toplamı 4 binleri 5 binleri bulacak… En az… Aileleri de katılınca…

    Silah, tehdit, korku, şantaj onlara tesir eder mi?

    Boşuna çabalar bunlar…

    Ne demiş ozan: “SAYILI GÜNLER TÜKENDİ / YOLUN SONU GÖRÜNÜYOR…

    Az kaldı…

  • “Washington, PYD’den vaz geçmez…”

    “Washington, PYD’den vaz geçmez…”

    Bizi takip eden okurlarımız anımsayacaklardır.
    Trump konusunda yazdığımız bir yazıda “Amerika’nın yeni Başkanı da PYD konusunda Obama’nın izinde” demiştik. Bunun nedenlerine de yazımızda enine boyuna değinip, Suriye ve bölgede daha sıkıntılı günlerin yaşanabileceğine de dikkat çekmiştik.
    Zaten baştan bu yana terör örgütü PKK’ya her türlü desteği sağlayan Amerika’nın, PKK’nın Suriye uzantısı PYD ile olan ilişkilerini de aynı çerçevede değerlendirdiğimizde, yaşanabilecek sıkıntıların nelere olabileceğini de görürüz. PYD eli ile PKK’ya silah desteğinin verildiğini yıllardır görmüyor muyuz?
    Sidar Global Advisers (SGA) Danışmanlık Grubu yıllardır hizmet veriyor. Grubun başında da bir siyaset uzmanı olan Cenk Sidar var. Amerika’daki siyasi gelişmeleri çok yakından takip eden ve yaptığı yorumlardaki gerçekçiliği ile tanınan Sidar’ın türkiye’yi de çok yakından ilgilendiren açıklamalarından bazı bölümleri sizlerle paylaşmak istedik.
    Cenk Sidar, Amerikan yönetiminin Suriye’deki PYD/YPG yapılanmasından vaz geçmeyeceğini açık bir dille ifade ediyor. Washington’un hem Türkiye’yi incitmeyecek, hem de PYD’yi korumaya yönelik adımlarını bundan sonra da atmaya devam edeceğinin altını çiziyor.
    Cenk Sidar, Trump yönetiminin Şubat sonuna kadar açıklaması beklenen yeni IŞİD planının, Obama yönetiminin IŞİD’le mücadelesinden çok farklı olmayacağı görüşünde.
    Sidar, Amerika’nın Suriye’de PYD ile olan ilişkisinin geleceği ve bu ilişkinin Ankara’nın beklentilerini karşılayıp karşılayamayacağına ilişkin olarak, “Bu konuda beklentilerin biraz ölçülü olması gerekir. Çünkü Washington yönetiminin bölgedeki Kürt güçlerinden vazgeçmesini beklemek çok gerçekçi olmayacaktır” şeklinde cevap veriyor. Sidar, Trump yönetiminin hem Kürtler hem de Türkler’i hoş tutacak dengeli bir politika izlemesini bekliyor. “Eğer Ankara hiçbir Kürt grubun sürece dahil olmasını istemezse ve bunu ikili kriz unsuru yaparsa, Amerika ve Türkiye ilişkilerinde sıkıntılı bir döneme girilebilir” uyarısında bulunan siyaset uzmanı, bu konuda Ankara’nın tutumunun önemini vurguluyor.
    Cenk Sidar, Trump’ın seçim dönemi boyunca çok eleştirdiği ve Amerika’nın desteğini sorguladığı NATO ve Birleşmiş Milletler gibi küresel kurumların geleceği konusunda da bir değerlendirme yapıyor. Trump’ın başkan seçilmesindeki en önemli etkenlerden birinin ‘Önce Amerika’ demesi olduğunu hatırlatan Sidar, aslında bütün Cumhuriyetçi liderlerin benzer bir izolasyonist söylemle göreve geldiğini vurguluyor. Ancak bugün içinde bulunduğumuz uluslararası konjonktürün Trump’ın sadece içe bakarak dışa kapalı bir politika izlemesine izin vermeyeceği görüşünde olan siyaset uzmanı şöyle devam ediyor:
    “Bu gerçekçi bir yaklaşım olamaz. Amerika’nın BM ve NATO’ya ihtiyacı olacaktır. Öte yandan Amerika, bu kurumlar için çok önemli bir finans kaynağı ve eğer Washington finansmanda kısıtlamaya giderse, bu NATO ve BM’in barış gücü ve insani yardım operasyonlarının geleceği için risk anlamına gelebilir. Ancak uzun dönemde hiçbir Amerikan yönetiminin, ülkede ciddi bir konsensüs olmadığı sürece, NATO’nun ve BM’in geleceğini ciddi ölçüde etkileyeceğini sanmıyorum.”

    Cenk Sidar, Trump’ın büyük tartışma yaratan göç ve seyahat yasağı kararnamesiyle ilgili soruya verdiği cevapta ise, Amerika’daki siyasi sisteme vurgu yapıyor. Sidar, Trump’ın attığı adımın hem ekonomik istikrar hem de ülkedeki siyasi birlik açısında büyük sıkıntı yarattığını ve ülkedeki önemli siyasetçilerin de karşı çıktığı kararnamenin hukuk tarafından durdurulduğunu söylüyor.
    Amerika’nın hukukun üstünlüğüne sahip bir devlet olduğunun ve hiçbir başkanın hukukun üzerine çıkamayacağının Trump’a hatırlatıldığını vurgulayan Sidar sözlerini “Amerika’daki denge ve fren mekanizmasının işlediğini görüyoruz. Bu da, genel sistem tartışmalarında bize iyi yol gösteren bir adım olarak görülebilir” diyerek bitiriyor.
    Her zaman söylediğimiz şu olmuştur:
    Amerika, çok uzun vadeli projeler hazırlıyor. Yönetimler değişse de bu projelerde devamlılık esasına göre hareket ediliyor. Ya da günün koşullarına göre çok küçük değişikliklerle hedeften vaz geçilmiyor.
    Amerika’nın Suriye’de ve bölgemizde var olan projeleri bulunuyor.
    Trump’un bu projeleri rafa kaldırabileceği görüşü içinde olanlar da var. Ancak, yeni Başkan ve yönetiminin attığı adımlara bakılacak olursa müttefikimizin bu projelerden geri adım atmaya niyetli olmadığını görüyoruz.
    Amerika’daki yetkililer dün “PYD bizim kara unsurlarımız” diyorlardı. Bugünkü yönetimden de aynı açıklamalar gelmeye başladı. PYD konusunda Trump yönetiminin de görüşlerinin aynen devam ettiği görülüyor.
    Rusya’nın PYD ile olan ilişkilerini güçlendirme yönünde adım atmasından sonra müttefikimizin PYD konusunda daha hassas davranabileceğini de unutmamak gerekiyor. Neredeyse terör örgütü PYD iki süper güç arasında paylaşılamayacak konuma gelmiş durumda görünüyor.
    Cenk Sidar’ın açıklamalarına bakacak olursak, bu gerçeği de görmüş oluruz.

  • KUR’AN ve NUTUK-4

    KUR’AN ve NUTUK-4

    Yurt İçinde ve İstanbul’da Ulusal Varlığa Düşman Kuruluşlar

    Kurulmaya başlayan bu örgütlerden başka, ülke içinde daha birtakım girişimler ve kuruluşlar da ortaya çıkmıştı. Özellikle Diyarbakır, (belge: 8, 9) Bitlis, Elazığ illerinde, İstanbul’dan yönetilen Kürt Teali Cemiyeti (Kürt Yükselme Derneği) vardı. Bu derneğin amacı, yabancı devletlerin koruyuculuğu altında, bir Kürt hükümeti kurmaktı.

    Konya ve dolaylarında, İstanbul’dan yönetilen Tealii İslam Cemiyeti  (İslam Yükselme Derneği) kurulmasına çalışılıyordu. Ülkenin hemen her yanında  İtilaf ve Hürriyet, Sulh ve Selâmet Cemiyetleri (Uzlaştırma ve Özgürlük, Barış ve Esenlik Dernekleri) de vardı.

    İngiliz Muhipler Cemiyeti

    İstanbul’da çeşitli amaçlarla gizli ve açık olmak üzere de, birtakım parti ya da dernek adı altında kuruluşlar vardı.

    İstanbul’da önemli sayılacak kuruluşlardan biri İngiliz Muhipler Cemiyeti (İngiliz Dostları Derneği) idi. Bu addan İngilizleri sevenlerin kurdukları bir Dernek olduğu anlaşılmasın! Bence, bu derneği kuranlar, kendilerini ve kişisel çıkarlarını sevenler ve kendi varlıklarıyla çıkarlarının dokunulmazlık çaresini Lloyt Corc (Lloyd George) hükümeti aracılığıyla İngiliz desteğini sağlamakta arayanlardır. Bu zavallıların (bedbaht), İngiltere Devleti’nin, bütünüyle, bir Osmanlı Devleti bırakmak ve korumak isteğinde olup olamayacağını bir kez düşünüp düşünmedikleri üzerinde durmak gerekir.

    Bu derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişahı ve yeryüzü Halifesi sanını taşıyan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) olan   Ali Kemal, Âdil ve Mehmet Ali Bey’ler ve Sait Molla bulunuyordu. Dernekte İngiliz ulusundan kimi serüvenciler de vardı. Örneğin: Rahip Fru (Frew) gibi. Yapılan işlerden ve işlemlerden anlaşıldığına göre, derneğin başkanı Rahip Fru idi.

    Bu derneğin iki görünüşü ve niteliği vardı. Biri, dış görünüşü ve uygarca girişimlerle İngiliz desteğini istemeye ve sağlamaya yönelen niteliği idi. Öteki, gizli yönü idi. Asıl çalışma bu yöndeydi. Yurt içinde örgütler kurarak ayaklanma ve başkaldırmalara yol açmak, ulusal bilinci işlemez kılmak, yabancı devletlerin işe karışmalarını kolaylaştırmak gibi haince girişimler, derneğin bu gizli kolunca yönetilmekteydi. Sait Molla’nın, derneğin açık girişimlerinde olduğu gibi ondan daha çok gizli işlerinde de rol oynadığı görülecektir. Bu dernek için söylediklerim, sırası geldikçe yapacağım açıklamalar ve gerektiğinde göstereceğim belgelerle daha iyi anlaşılacaktır.

    BAKARA SÜRESİ 46-60. Ayetler

    46.O ürperti duyanlar, Rablerine kavuşacaklarını düşünürler ve bilirler ki onlar, mutlaka O’na döneceklerdir. 

    47.Ey İsrailoğulları! Size lütfettiğim nimetimi, sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın. 

    48.Ve sakının o günden ki, hiçbir benlik bir başka benliğin her hangi bir şeyi için karşılık ödemez; hiçbir benlikten şefaat kabul edilmez, hiçbir benlikten fidye alınmaz. Ve onlara yardım da edilmez. 

    49.Sizi Firavun hanedanından kurtardığımızı da hatırlayın. Hani, onlar size azabın en çirkiniyle kötülük ediyorlardı: Erkek çocuklarınızı boğazlıyorlar, kadınlarınıza hayasızca davranıyorlar/kadınlarınızın rahimlerini yokluyorlar/kadınlarınızı hayata salıyorlardı. İşte bunda sizin için, Rabbinizden gelen büyük bir ıstırap ve imtihan vardı. 

    50.Hani, önünüzde denizi yarmıştık da sizi kurtarmış, Firavun hanedanını boğmuştuk. Siz de bunu bakıp görüyordunuz. 

    51.Ve Mûsa ile kırk gece için sözleşmiştik de siz bunun ardından buzağıyı tanrı edinmiştiniz. Zulme sapmıştınız siz. 

    52.Belki şükredersiniz diye bunun ardından da sizi affetmiştik.. 

    53.İyiye ve güzele yol bulursunuz ümidiyle Mûsa’ya Kitap’ı ve furkanı/hakla bâtılı ayıran mesajı vermiştik. 

    54.Hani, Mûsa, toplumuna demişti ki: “Ey toplumum, buzağıyı tanrı edinmenizle öz benliklerinize zulmettiniz. Hadi, yaratıcınıza, Bâri’inize tövbe edin; egolarınızı öldürün. Böyle yapmanız yaratıcınız katında sizin için daha iyidir; O sizin tövbelerinizi kabul eder. Hiç kuşkusuz O, evet O, tövbeleri çok kabul edendir, rahmeti sonsuz olandır.” 

    55.Siz şunu da söylemiştiniz: “Ey Mûsa! Biz, Allah’ı apaçık görmedikçe sana asla inanmayacağız.” Bunun üzerine sizi yıldırım çarpmıştı. Ve siz bakıp duruyordunuz. 

    56.Sonra, ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki, şükredebilesiniz. 

    57.Ve bulutu üstünüze gölgelik yaptık ve size kudret helvasıyla bıldırcın indirdik: “Rızık olarak size verdiklerimizin, en temizlerinden yiyin.” dedik. Onlar zulmü bize yapmadılar, onlar kendi benliklerine zulmetmekteydiler. 

    58.Şöyle demiştik: “Girin şu kente; orada, dilediğiniz yerde bol bol yiyin. Kapıdan secde ederek girin ve ‘Affet bizi!’ deyin ki, hatalarınızı bağışlayalım. Biz güzel davranıp, güzellik üretenlere daha fazlasını da veririz.” 

    59.Ne var ki zulme sapanlar, bir sözü kendilerine söylenmiş olandan başkasıyla değiştirdiler. Bunun üzerine biz, bu zalimler üstüne, ürettikleri kötülüklere karşılık olarak gökten bir pislik indirdik. 

    60.Bir zamanlar Mûsa, toplumu için su istemişti de biz, “Değneğinle şu taşa vur!” demiştik. Taştan hemen oniki göze fışkırmıştı. Her bölük insan kendilerine özgü su kaynağını bilmişti. “Allah’ın rızkından yiyin, için; yeryüzünde bozgunculuk yaparak şuna buna saldırmayın.” demişti

  • Ben sizi aç bıraktım ama babasız bırakmadım

    Ben sizi aç bıraktım ama babasız bırakmadım

    İkinci Dünya Savaşının en zorlu yıllarıydı, Almanlar sınırlarımızın az ötesine gelmişlerdi, bütün dünya sonu neye varacağı belli olmayan bir çılgınlığa doğru savruluyordu. Savaşmanın ne demek olduğunu en iyi bilen kişilerden birisi olan İsmet İnönü ve arkadaşları ise halkı büyük acılara sürükleyeceği belli olan bu anlamsız savaştan ülkelerini uzak tutmaya karar vermişlerdi.

    Seferberlik ilan edildi, erkekler askere alındı, limanlar kapatıldı, devlet herhangi bir olası savaş durumuna karşı yiyecek depolamaya başladı. Savaşın getirdiği ekonomik sıkıntıların üzerine bir de kuraklık eklenince ülke ekonomisi çıkmaza doğru sürüklenmeye başlamış, yoksul halk iyice zor duruma düşmüştü. Hükümet yokluk nedeniyle bazı tüketim maddelerini karneye bağladı. Zeytin, ekmek, şeker gibi temel tüketim ürünleri karne ile sınırlı olacak biçimde dağıtılıyordu. İnsanlar açlık sınırında ancak kuyruklara girerek yiyecek alabiliyorlardı. Yeni vergiler salınmış, özel araçların trafiğe çıkması bile yasaklanmıştı. Bu zorlukları fırsata çeviren girişimciler de vardı, bu fırsatçılar ele geçirdikleri ürünleri karaborsada pahalı fiyata satarak halkın sırtına ikinci bir ağırlık yüklüyorlardı. Hükümet bir yandan karaborsacılarla mücadele etmeye çalışıyor bir yandan da ülkenin savaşa gireceği günü düşünerek her şeyden tasarruf ediyor, olası bir savaş durumunda ülkenin bağımsız kalabilmesi için önlemler almaya çalışıyordu.

    Halk çok zorlu günlerden geçti ama Türkiye savaşa girmedi. Savaş bittiğinde dünyada çok ağır bir bilanço vardı. Savaşın kazananları kaybedenlerinden çok daha fazla kayıp vermişlerdi. İsterseniz birkaç örnek vereyim: Fransa’da asker ve sivil olarak toplam 500 bin kişi ölmüş, soykırımda öldürülen Yahudilerin sayısı ise 80 bin kişiyi aşmıştı. Komşumuz Yunanistan’ın soykırım dahil toplam kayıp sayısı 300 bin kişiyi aşmıştı. Bu rakamın o zamanki toplam nüfusun % 5’ine yakın olduğunu söylemek gerek. Japonya’nın kayıp sayısı 3 milyon kişiye yaklaşıyordu. Çin’de 15 milyon ile 20 milyon arasında insan ölmüştü. Çin’de ölen insan sayısı Türkiye’nin o zamanki toplam nüfusu kadardı. Sovyetler Birliği ise 26 milyon ile 27 milyon civarında kayıp vermişti. Polonya nüfusunun %17’si ölmüştü savaşta. Elbette bunlar rakamlara yansıyan acılar. Japonların Çinli öldürme yarışmaları, askerlere tanınan tecavüz hakkı, nehirlere dökülen, fırınlarda yakılan, kurşuna dizilen insanlar, şehirlere atılan atom bombaları, çoluk çocuk demeden katledilen Yahudiler vicdanlı kişilerin belleklerindeki yerini şimdi de koruyor. Savaşın açtığı yaralar bugün bile kapanmadı. Dünya, savaş meydanlarında, toplama kamplarında, trenlerde, fırınlarda sadece insanlarını değil insanlığını da kaybetmişti. Savaş zamanı pek çok ülkede büyük bir açlık da hüküm sürmüş, Avrupa’da, Çin’de, Rusya’da insanı insanlığından utandıracak sahneler yaşanmıştı. Savaşı anlatan kitap ve belgesellerde kıtlıkla ilgili bölümlerin biraz arka planda kalmasının nedeni savaşan ülkelerin bolluk içinde yaşamaları değil, açlıktan bin kat daha büyük acılarla boğuşmalarıydı. (Yazının altında savaşta yaşanan acıların yanında Türkiye’deki açlık ve sefaletin neredeyse önemsiz kaldığını gösteren bir belgesel de var. Eğer yüreğiniz kaldırıyorsa en azından bir bölümünü izlemenizi öneririm.)

    Türkiye bu dönemi İsmet İnönü’nün dehası sayesinde kazasız belasız atlatabilen ender ülkelerden birisi oldu. Hükümet belirsiz bir hayal uğruna askerini ölüme göndermedi, ülkeyi savaşa sokmadı. İnönü ve arkadaşlarının bu politikaları daha sonrasında rakip partiler tarafından çok eleştirildi ve İnönü, Türkler gibi savaşçı bir ulusun erkekliğini körelttiği, halka açlık çektirdiği, yiyecekleri karneye bağlattığı, savaştan kaçtığı gibi sayısız suçlamayla karşılaştı. Savaş bittikten sonra bir gün seçim meydanında muhaliflerin, çocukları “Sen bizi aç bıraktın” diye bağırtması üzerine İnönü çocuklara hitaben tarihe geçecek o sözünü söyledi:

    – Ben sizi aç bıraktım ama babasız bırakmadım.

    Tarih kitapları hep savaşları ve savaşan komutanları yazdığı için İsmet İnönü’nün Türkiye tarihindeki belki de en akılcı hamlesinin pek üzerinde durulmadı. Cumhuriyet yönetimini hedef alan kişilerin kolay hedef olarak İsmet İnönü’yü seçmelerine karşılık bazı cumhuriyet savunucularının da yeter ki Atatürk’e dokunulmasın şeklindeki düşünceleri nedeniyle İsmet İnönü hep günah keçisi oldu ve Türkiye tarihinin yirminci yüzyıldaki en büyük başarısı olarak anılabilecek bir karar karalamalara gerekçe olarak kullanıldı. Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük şanslarından birisi II. Dünya Savaşı sırasında ülkenin başında İsmet İnönü gibi bir askerin bulunması ve İnönü’nün de dünya savaşının getireceği yıkımı önceden sezerek ülkesini bu felaketten uzak tutabilmesiydi. Ayrıca Amerika ve Avrupa’daki müttefiklerin büyük baskılarına karşı koyup savaşta tarafsız kalacağını açıklamak da sanıldığı kadar kolay bir iş değildi. 12 Haziran 1940, Türkiye tarihi açısından belki de pek çok savaşın tarihinden daha önemlidir. Bu tarihte Cumhurbaşkanı İsmet İnönü başkanlığında toplanan hükümet, Türkiye’nin savaş dışı kalacağını kararlaştırarak bunu tüm dünyaya duyurmuştu.

    Ücretsiz Kayıt

    İşte iyi yöneticilerin farkı buradadır. Onlar için öncelikler vardır ve seçimlerini bu önceliklere göre yaparlar, bu önceliklere göre karar verip bazı olumsuzluklar yaşama pahasına ilk önceliklerini koruyabilirler. Açlığı azaltmak için yaşamsal tehlikeye atılmak akıllı bir yöneticinin almayacağı bir risktir, çünkü savaş da kuraklık da bir gün biter ve yalnızca hayatta kalıp direnebilenler görür zor günlerin bittiğini.

    İyi yöneticiler dünyanın tümü ters yöne de gitse doğruları sezip tek başlarına kendi doğrularını korkusuzca uygulayabilirler. Elbette İnönü yönetiminin anti demokratik uygulamaları ve baskıcı yönetim tarzı bir yönetici açısından büyük bir eksikliktir ancak böylesi büyük bir kriz ortamında askeri deha demokratik yönetimin önünde yer alır.

    İkinci Dünya Savaşı yıllarında kimimizin babası, kimimizin de dedesi askere alınacak yaştaydılar. İsmet İnönü ülkesini II. Dünya Savaşından uzak tutarak bize babalarımızı dedelerimizi bağışladı. (Okur zekâsına güveniyorum ancak dedelerimiz olmasaydı bugün bizlerin de olamayacağını anımsatmak zorundayım. Çünkü insanlar bazen gözleri bağlıymışçasına basit sonuçları bile göremiyorlar.) Ülkeyi savaşa sokmamak kararı bugün belki de İsmet İnönü’yü acımasızca eleştiren binlerce kişiye bir hayat bağışladı.

    Elbette herkes istediği gibi düşünmekte ve eleştirmekte özgür ancak aynı tehlike bugün de olsa düşüncelerimin farklı olacağını sanmıyorum. Ben babamı değişmem iki somun ekmekle bir kilo şekere.

    Burak Kaya

  • KKTC’ye yeni yol haritası gerek … Prof. Dr. Ata ATUN

    KKTC’ye yeni yol haritası gerek … Prof. Dr. Ata ATUN

    KKTC’ye yeni yol haritası gerek

    Kıbrıs Rum tarafında sağın en sağındaki siyasi parti olan ELAM’ın (Ethniki Laiki Metopo – Ulusal Halk Cephesi veya Ulusal Demokratik Cephe) Rum Temsilciler Meclisine, 15 Ocak 1950 tarihinde Kıbrıs Rumları arasında yapılan ve yüzde 96 Evet oyunun çıktığı ENOSİS PLESİBİTİ’nin, yani Yunanistan’a Bağlanmak Referandumu’nun yıldönümünü her yıl anmak ve kutlamak önerisinin Rum Meclisinde kabul edilmesi, Kıbrıs’ın iki halkı arasındaki iplerin kopmasına yetti.

    Kıbrıslı Rumlar her zaman ve her koşulda kendilerini adanın sahibi zannediyorlardı ve ne isterlerse de yapabileceklerini, yaptıkları konularda da hiç kimseye hesap vermek zorunda olmayacakları inancındaydılar. Bu nedenle de 4 Haziran 1968 günü Lübnan’ın başkenti Beyrut’taki Phoenicia Hotel’de başlayan Kıbrıs Müzakerelerini de “Ağa Baba” havasında sürdürüyorlardı. Kıbrıslı Türklere ada üzerinde ve yaşamlarında bahşedecekleri herhangi bir veriyi de lütuf olarak addediyorlardı. Maalesef halen daha aynı kafadalar ve Kıbrıs Rum Temsilciler Meclisinde kabul ettikleri ENOSİS PLESİBİTİ’nin yıldönümünü her yıl anmak ve kutlamak kararını, KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın BM Genel Sekreteri Guterres’e şikayet etmesini ve de Kıbrıs Türk halkının bu kararı kınamasını hayretler içinde karşıladılar.

    Ne de olsa bugüne değin hep kendileri olmuştu Kıbrıs konusunu AB’ye taşıyan ve BM Genel Sekreteri ile Güvenlik Konseyine resmen şikayet edebilen. Kıbrıslı Türklerin hiç böyle bir hakları olmamıştı şimdiye dek ve bu nedenle de geçmişte Kıbrıslı Türklerin yaptıkları bu tür şikayet ve başvuruları hep sümenaltına süpürttürmeyi bir şekilde başarmışlardı. 1964 temmuzunda BM’nin Kıbrıs’a gönderdiği “Gerçekleri tespit etmek Komisyonu”nun (Fact Finding Mission) yayınladığı ve Kıbrıslı Türklere Rumlar tarafından yapılan vahşeti, yakılıp yıkılan Türk köyleri ile evlerini, yağmalanan Türklere ait hayvan ve zahireleri bir bir resimler ve tutanaklarla belgeleyen ORTEGA RAPORU’nu bile BM’nin arşivinde yok etmeyi, sitelerden kaldırtmayı başarmışlardı.

    Bu nedenle de KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın, Kıbrıs Türk siyasi partilerinin tümünün ve Kıbrıs Türk halkının gösterdiği tepkiyi anlamaları ve değerlendirmeleri mümkün olmadı. Rum lider Anastasiadis pişkin bir şekilde “Türklerin 20 Temmuz Barış Harekatını ve 15 Kasım’da da KKTC’nin Cumhuriyet ilanını kutlamalar var. Biz buna tepki gösteriyor muyuz” gibi saçma sapan bir yanıt vererek üste çıkmaya ve haklı konuma geçmeye çabaladı.

    Anlaşılan Anastasiadis, 18 Temmuz 1974 günü, 15 darbesinden canlı kurtularak adadan kaçmayı başarmış Rum Cumhurbaşkanı Makarios’un BM Güvenlik Konseyinde yaptığı konuşmayı ve “Kıbrıs adası Yunanistan tarafından işgal edilmiştir” sözlerini unutmuş. Darbecilerin hem Makarios taraftarlarını hem de solcuları toplu katliama tabi tuttuğunu ve masum Kıbrıslı Türk bebeklerin, kızların, annelerin, nenelerin ve dedelerin acımasızca katledildiği Atlılar-Muratağa-Sandallar katliamını da unutmuş.

    Kıbrıs Türk tarafının, Rum lider Anastasiadis’in desteklediği Rum Meclisinin aldığı “ENOSİS PLEBİSİTİ’nı her yıl anma ve kutlama kararı”nın iptalini istemesiyle doruğa çıkan kriz, 20 aydır devam eden müzakere sürecini kopma noktasına gelmişti ki, dün “tek konu ve kriz” gündemiyle gerçekleşen Akıncı ile Anastasiadis arasındaki zirvede, Anastasiadis’in kapıyı vurup çıkması müzakerelere son noktayı koydu. Bundan sonra KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın artık müzakere masasına oturmaması gerekmekte.

    Kıbrıs Rum Meclisinin aldığı “ENOSİS PLEBİSİTİ’nı her yıl anma ve kutlama kararı”nın Türkiye hükümetini ve T.C. Dışişleri Bakanlığını çok rahatsız ettiği kesin. T.C. Dışişleri Bakanlığı’nın, Rum tarafında hâkim olan ve Kıbrıs Türklerini Ada’nın ortak sahibi görmeyen zihniyette değişim olmadığı takdirde çözüm çabalarının sonuç vermeyeceğini kesin bir dille vurgulaması çok önemli. Bundan sonra Kıbrıs’ta, Rumlarla Türklerin ortak bir devlet kurmalarının hayal olduğu gerçeğinden yola çıkarak, KKTC hükümetinin ve Kıbrıslı Türklerin, Türkiye ile birlikte yeni bir yol haritasını hazırlamaları gerekecek.

    Prof. Dr. Ata ATUN
    e-mail: [email protected] veya [email protected]

    Facebook: AtaAtun1

    17 Şubat 2017

  • Erdoğan Ümre’de Görüntülendi

    Erdoğan Ümre’de Görüntülendi

    Suudi Arabistan’da resmi ziyaretini tamamlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan buradan karayolu ile Mekke’ye geçerek beraberindeki MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile Umre ibadetini gerçekleştirdi.

    Kabe’nin kapısı Suudi Arabistan Kralı Selman’ın emriyle Cumhurbaşkanı Erdoğan ve heyeti için özel olarak açıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Umre ibadetinin ardından kraliyet konuk evine geçti.

  • Yurtdışındaki Seçmenlere ve Yetkililere Öneriler

    Yurtdışındaki Seçmenlere ve Yetkililere Öneriler

    Turkish Forum Danışma Kurulu Üyesi Seda Yürükel’in seçmenlere ve yetkililere önerileri

    Yüce Türk Milletinin Evlatları,
    Şimdi referandum sürecine girmiş bulunmaktayız.

    Yüksek Seçim Kurulunun kendi portalı üzerinden yaptığı duyuruda, 16. Nisan 2017 de, Türkiye’de Anayasa değişikliği ve Başkanlık Sistemi adlı halk oylamasında (referandum) Yurt dışındaki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan vatandaşlarda oy kullanma hakkına sahiptirler.

    Yurtdışındaki referandumda oy kullanacak  olan T.C. vatandaşları, bundan dolayı bağlı bulundukları T.C Başkonsolosluk ve Konsolosluklardaki oy kullanma ile ilgili kayıt işlemlerini bu an itibarı ile kontrol ettirmelidirler ve yaptırmalıdırlar. Alınan resmi bilgilere göre yurtdışında oy kullanma tarihi, 27 Mart-9 Nisan arasındaki tarihlerde bağlı bulundukları ve gösterilen mahallerde oy kullanabileceklerdir.

    Yukarıda belirtilen teknik konular dahil ve haricinde yurtdışı seçmenlerimize, sandık görevlilerinin  ve resmi olarak Diyanet İşlerine Bağlı Camilerde devletin maaş ödediği İmamların, Diyanet Cami ve Vakıfların yöneticilerinin, her düzeyde Büyükelçilik ve Konsolosluk  görevlilerinin, sivil toplum kuruluşlarının, siyasi parti yurtdışı temsilciliklerinin;  referandumdaki tüm süreçlerde, oy kullanımı öncesi, sırası ve sonrası, seçmenleri gerginlikten, kışkırtıcılıktan, hakaretten  ve çatışmadan uzak tutan bir dil kullanmalarına dikkat etmeleri gerekmektedir.

    Medyada ise, Yurtdışında Türklere yönelik olarak yayın yapan, gazete ve gazetecilere de bu konuda büyük iş düşmektedir. Evet yada Hayır oyu veren ve bu konuda açıklama, toplantı yapmalara, gazetecilik ahlaki ve etiği açısından eşit şekilde yer vermeliler ve yazılarda ve görsellerde gerginliğe mahal verecek kışkırtıcı yayın dilinden uzak durulmalıdırlar. Burada medyanın büyük bir rol oynayacağı aşikardır.

    Özellikle, Türkiye Cumhuriyeti’nden maaşlı yurtdışındaki her türlü personel, bu süreç içerisinde davranışlarına çok dikkat etmelidir. Daha önce yaşanılan çeşitli şaibeli durumlardan uzak durmalıdırlar. T.C. ne vatandaşına, milletine ve devletine eşit ilişkiler kurarak bağlılıklarını yerine getirmelidirler.

    Yurtdışındaki devlet personeli, kıraldan fazla kıralcı ve işgüzar olmaktan uzak durmalı ve herkese eşit mesafede hareket etmelidirler. Biz maaşlı/resmi  personelin Siyasi iktidar yetkililerinin yurtdışı seçim gezilerine ve toplantılarına katılmalarını kesinlikle tarafsız kalınması açısından tasvip etmiyoruz. Ve tarafsızlık açısından anayasal bir suç olarak görüyoruz.

    Yurtdışındaki resmi T.C. personelinin,  Türkiye’den siyasi parti ve yetkililerin karşılanmasında, taraf tutmadan aynı intizamı, saygı ve hürmeti bekliyoruz. Çünkü T.C. yurtdışındaki devlet görevlileri memurdur. İmzaladıkları memur aktine yani yeminine göre hareket etmelidirler. Siyasi direktiflerle ayrım yapma,işgüzarlık yapma, kanun ve anayasal suç işleme hakları yoktur. Bu konuda zaaf gösterenler suç işlemiş sayılırlar. Kendilerinden bu konuda yasalara uymalarını bekliyoruz. Eğer bu konuda suç işlerlerse,  işledikleri suç çerçevesinde bunun müeydelerine katlanma durumunda kalacaklardır. Bu duruma düşmemelidirler. Tarih karşısında sorumlu durumdadırlar. Bu konuda tüm seçmen, sivil toplumu üyeleri uyanık ve kararlı  olmalı ve suç işleyen görevliler hakkında tutanak tutarak ve belgeleyerek, seçim kurulunun yanı sıra, siyasi parti temsilcilerine ve biz Hollanda Türkleri Konseyine’de elektronik olarak () bir nüshasını göndermelerini talep ediyoruz.

    Yukarıdaki talebimizin sebebi ise,  referendum sonrası; Yurtdışında konu ile ilgili süreçteki vakalar, gelişmeler ve sonuçlar ile ilgili rapor hazırlıyacağımızdandır. Rapor, Referandumu yöneten ve denetleyen gerekli ilgili mercilere ve siyasi parti, medya ve sivil toplum kuruluşları, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Millet Meclisi Başkanlığı ve Milletvekillerine ve bunun dışında isteyen her kuruma ve kişiye elektronik olarak tarafımızdan gönderilecektir.

    İbadet yerlerinde ise, Yurdışındaki, özellikle Diyanet camiileri başta olmak üzere, digger camiler ve Cem Evleri referandumda evet yada hayırcı kesimin karargahı veya toplantı yeri olarak kullanılmamalıdır. Siyaseti dini mahallerden arındırmalarına özen göstermelidirler. Diyanet camiileri özellikle resmi statüsüde dolayısı ile siyasi iktidarın, propaganda, insan ve oy  devşirme merkezleri olmamalıdırlar. Buralardan yandaşlık yaparak otobüs kaldırmamalıdırlar. Çünkü Diyanete bağlı yerlerin her seferinde kim iktidarsa ona göre eylem gösterdikleri gözlemlenmiştir. Bu durumdan uzak durulmalı ve tarafsız olunmalı,  siyaset dışı manevi kurum özelliklerini yitirmemelidirler.

    Kişiler ise referendum sırasında aynı şekilde, hakaretten, kışkırtıcılıktan, saldırganlıktan, fiziki saldırıdan uzak durmalıdır. Nihayet hepimiz aynı Yüce Türk Milletinin çocuğuyuz. Referandum sonrasında da birlikte aynı havayı teneffüs edeceğiz. Birlikte sohbet edeceğiz ve Türkiye’mizin gelişmesi için çaba göstereceğiz, bir birimizin suratına bakacağız. Kişilerin, Yüce Milletimize yakışır olan sağ duyudan uzaklaşmamalarını  ve  bunu kişisel düzeyde herkesin yerine getirmesi bizim HTK olarak en önemli talebimizdir.

    Biz Hollanda Türkleri Konseyi olarak, tavrımızı, Millet Hakimiyetine dayanan ve hakimiyeti bir kişiye terk etmeyen, Parlamenter sistemden yana koyuyoruz. Başkanlık sistemini ve gerekçelerini çağ dışı, uygarlıktan uzak, 2017 yılı Türkiye’sine yakışmayan ve 1920’lerin gerisinde  bir sistem olarak görüyoruz.

     Bu nedenle referandumda oy kullanacak tüm Anavatandaki ve Yurtdışındaki T. C. vatandaşlarına HAYIR OYU kullanmalarını öneriyoruz,

    Herkese, HAYIRLI bir referandum süreci ve sonucu diliyoruz!!

    Saygılarımızla

    HTK-Hollanda Türkleri Konseyi Adına,
    Başkan Sefa Yürükel
    Başkan Yardımcısı Mustafa Cingöz

  • TARİHTE BUGÜN: KANLI PAZAR

    TARİHTE BUGÜN: KANLI PAZAR

    16 Şubat 1969 KANLI PAZAR

    Cumhuriyet tarihimizin kara sayfalarına yazılacak ‘‘Kanlı Pazar’’, 16 Şubat 1969 tarihinde İstanbul Taksim’de yaşandı.
    Türkiye’nin bağımsızlığını tehlikede gören üniversite gençliğinin önderliğinde, aydınların, politikacıların, sendikacıların katıldığı 6. Filoyu protesto etme mitingi Beyazıd meydanında ‘‘Emperyalizme ve sömürüye karşı işçi ve gençlik yürüryüşü’ne’’ sloganı ile yapıldı. Miting olaysız gerçekleşip, bittikten sonra bir grup Takmsim’e gidip, Taksim Anıtına çelenk koymak için Taksim’e doğru yol alırken, bazı camilerde topluluklar oluluşrurup, namaza duranlar, bu gelişmelerden haberdar edilip, Taksim meydana giderek, gelecek grubu beklediler. Girişilen bu karşı koyma eylemini Türk Talebe Birliği (TTB) üstlenmişti. Beyazıd’tan gelen grup Taksim’e ulaştığında, gerici güruh ellerindeki Allah yazılı sopalarla protestoculara saldırıp, Hukuk Fakültesi öğrencisi Vedat Damircioğlu’nu, 19 yaşında işçi Duran Erdoğan’ı ve memur Ali Turgut Aytaç’ı katletdiler. O zamanki TTB’nin başkanı da AKP iktidarı döneminde, TBMM başkanlığı yapmış olan İsmail Kahraman’dı.

    ‘‘Daha gün o gün değil, derlenip dürülmesim bayraklar.
    Dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır.
    Safları sıklaştırın çocuklar.
    Bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır.’‘
    Nazım HİKMET

    Bu olayda da görüldüğü gibi, ABD taşeronculuğuna soyunanların ülkenin ülke çıkarlarını savunmak aklarının uçlarından bile geçmediği çok açık görülmüştür.
    ABD’ye kayıtsız şartsız bağımlılığı onaylıyan Demokrat Parti (DP) hükümeti olup, Başbakanlık koltuğunda da ABD’nin başpiyonu olan Menderes oturmaktaydı.

    Biraz değerli insan Rıfat Ilgaz’a kulak verelim: 6. Filo gemilerinden ne denli rahatsız olduğunu nasıl dile getiriyor!

    ‘’Demir atmış bağımsızlığımıza
    Gemiler gemiler çirkin gemiler.’’

    Kalın sağlıcakla.
    Tufan BOZDOĞAN

  • 11 Madde ile neden hayır

    11 Madde ile neden hayır

    Sanatçı Meltem Cumbul Aydınlık bir Türkiye için Anayasa değişikliğine neden Hayır dediğini 11 maddede anlattı:

    #HAYIR demezseniz ne olacak? Tek adam her şey olacak.Başkan seçilecek kişi hem hükümet, hem Meclis, hem de mahkeme olacak.

    #HAYIR demezseniz ne olacak? Başkan olan kişi aynı zamanda bir partinin genel başkanı olacak. Ve senin hiç oy vermediğin bir parti olacak.

    #HAYIR demezseniz ne olacak? Seçtiğin milletvekillerinin hiçbir hükmü kalmayacak. Sözünü kimse dinlemeyecek.

    #HAYIR demezseniz ne olacak? Başbakan olmayacak.Bakanlar sadece Başkana karşı sorumlu olacak,Meclise karşı sorumlu olmayacak.

    #HAYIR demezseniz ne olacak? Seçtiğin milletvekillerinin hiçbir hükmü kalmayacak.Sözünü kimse dinlemeyecek.

    #HAYIR demezseniz ne olacak? Başkan kendini ve bakanlarını mahkemeye çıkarma girişiminde bulunan meclisi fesih edebilecek.

    #HAYIR demezseniz ne olacak? Asgari ücreti,maaşları,işçi memur alımlarını,dernek,sendika kurulma ve kapatılmasını tek adam belirleyecek.

    #HAYIR demezseniz ne olacak?Devlet parti devleti olacak. Başkan senin partinden değilse devlet kapısında yerin olmayacak.

    #HAYIR demezseniz ne olacak? Başkan isterse devlet kurumlarını bölgelere ayırarak ülkenin bölünmesine neden olabilecek.

    #HAYIR demezseniz ne olacak? Camiye, kışlaya, adliyeye siyaset girecek. Buraların hepsi “Başkanın Partisine” göre düzenlenecek.

    #HAYIR demezseniz ne olacak?Ekonomi tek adamın keyfine göre vereceği kararlara kurban edilecek.Kriz, iflaslar, işsizlik ve yoksulluk..

  • Referandumda rüzgarın yönü…

    Referandumda rüzgarın yönü…

    16 Nisan’da sandıklar kurulacak. Yeni anayasa için “evet” ya da “hayır” denilecek. İki cephede de şimdi kıyasıya bir yarış var. Ard arda yapılan kamuoyu araştırmaları sonucu şu an için bıçak sırtında gösteriyor. “Evet” cephesinin beklentilerinde bir sıkıntının varlığından da söz ediliyor.
    Ortada bir seçim yok. Kamuoyu, geleceğinin ne şekilde yönetileceğine karar verecek. Bu nedenle yeni anayasa değişikliğinin ne getirip, ne götüreceğinin tam anlaşılabilmiş olmaması “kararsız” oyların % 20’lere tırmandığını gösteriyor.
    Kamuoyu araştırma grubunun yetkilileri” Bize göre düğümü açacak olan bu kararsızların durumu olacak” diyor. Bu nedenle her iki cephe özellikle kararsız oyları etkilemeye çalışacak.
    Yine kamuoyu araştırma grupları yetkilileri şu noktalara da dikkat çekiyor:
    “Sandığa gidecek olanların evet mi, hayır mı oyu vereceği kafalarında şekillenmiş. Bunları fazla etkilemek mümkün değil. Kararsızlar çok fazla görünüyor. Bunlar içinde kararlı olanlar vara ama evet mi, hayır mı oyu vereceklerini söylemeye çekiniyorlar. Bu nedenle sağlıklı bir sonuç elde edemiyoruz.”
    Geçenlerde Hürriyet Gazetesi’nde Abdulkadir Selvi, referandum konusunda yazdığı yazıda “Evet rüzgarı tersine döndü” diye yazdı. Bunun nedenlerini de sıraladı.
    Daha önce SONAR Araştırma Grubu’nun patronu Hakan Bayraktar ile görüşmüştük. Bayraktar referandum ile ilgili görüşlerini aktarırken şu noktalara dikkat çekmişti, anımsatalım:
    “Şu anda referandum sonuçlarını tahmin etmek zor. Bıçak sırtında görünüyor. Son haftaya girilirken daha net sonuçları elde etmek mümkün. Ancak söylemek istediğim konu, bundan sonra ortaya çıkabilecek her türlü olumsuzluk “evet” oylarının azalmasına neden olabilir. Terör, ekonomik durum bunların başında geliyor.”
    Selvi’nin yazısına baktığımızda “evet” oylarında rüzgârın neden tersine döndüğünü daha net görebilmekteyiz. Selvi bu konuyu şu son olaylara bağlamış:

    “1- ‘Hayır’ diyenlerin PKK, DAEŞ ve FETÖ’cü olarak gösterilmesi

    2- KHK’larla akademisyenlerin ihracı.
    3- Varlık Fonu tartışmaları.
    4- Meral Akşener’in Çanakkale’de konuşturulmaması.

    Bu gelişmeler tek adamlık, otoriterleşme gibi olumsuz algıları güçlendiren eylemler olarak görünüyor. AK Parti 2011 seçimlerinde benzer bir durum yaşamıştı. Kılıçdaroğlu üzerinden girilen soy sop tartışması oyları aşağıya çekmeye başlamıştı. Bu durumun tespit edilmesi üzerine Erdoğan söylemini değiştirip, kucaklayıcı bir dil kullanmış, ibre tersine dönmüştü. “
    SONAR’ın patronu Bayraktar’ın “Her olumsuzluk hayır oylarını aşağı çeker” açıklamasının rüzgârın ters esmesine neden olduğu da bu şekilde ortaya çıkmış oluyor.
    Referanduma daha 2 ay var. Bu süre içinde neler değişir, ne gibi gelişmeler olur bilemiyoruz. Hükümet kanadının ard arda yaptığı bazı ekonomik iyileştirmeler var. Bunlar sonucu nasıl etkiler bu konuda da henüz olumlu ya da olumsuz veriler elde edilemedi.
    Sorun hiç kuşkusuz bu kadarla da sınırlı kalmayabilir.
    Sandıklardan “evet” çıkması için MHP’nin tabanının tavrı çok önemli. MHP Genel Başkanı “Taban “evet” oyu verecek” diyor ama anketler bunun tam tersini söylüyor.
    Kürt oylarının da referandumu etkileyeceği biliniyor.
    Bunun dışında en önemli konu AK Parti içindeki % 9 oranındaki kitlenin oylarının renginin hala belirsiz olmasıdır. Yapılan açıklamalarda AK Parti tabanının tamamının “evet” oyu vermeyeceği görünüyor. AK Parti kurmaylarının bu olumsuzluğu gidermek için olağanüstü bir çalışma içine gireceklerine de dikkat çekiliyor.
    Şurası da unutulmamalıdır:
    Cumhurbaşkanı henüz sahaya inmedi. Erdoğan’ın sahaya inmesi ile ibrenin değişebileceği düşünülüyor. Cumhurbaşkanı da son gelen araştırmalardan sonra yaptığı açıklamada buna vurgu yapmıştı.
    Sahaya inecek olan Cumhurbaşkanı Erdoğan “Evet” için destek isteyecek ama konuşmasında “Hayır”ı da anlatacak, kimlerin, neden “Hayır” dediğini vurgulayacak, güven ve istikrar vurgusu yapacak.
    Erdoğan’ın başta büyükşehirler olmak üzere en az 30 ile gitmesi bekleniyor. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini anlatacak olan Erdoğan, “tek adamlık” eleştirilerine de yanıt verecek. İlk adımın 2007 referandumu ile atıldığını, devamının 2010’daki cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi ile geldiğini söyleyecek olan Erdoğan, yapılan değişiklikle bu adımının tamamlanacağını anlatacak.