Blog

  • İSTİHBARAT DOSYASI /// PROF. DR. KEMAL İNAT : “Games of Intelligence” : FBI, CIA, NSA ve BND

    İSTİHBARAT DOSYASI /// PROF. DR. KEMAL İNAT : “Games of Intelligence” : FBI, CIA, NSA ve BND

    “Games of Intelligence” : FBI, CIA, NSA ve BND

    Prof. Dr. Kemal İnat

    info

    İstihbarat kuruluşları giderek artan bir şekilde siyasetin parçası oluyorlar. Amerika’da NSA (National Security Agency), CIA (Central Intelligence Agency) ve FBI (Federal Bureau of Investigation) ve Almanya’da BND (Bundesnachrictendienst) son zamanlarda bu ülkelerin iç ve dış politikalarına ilişkin gelişmelerde çok fazla konuşulan kurumlar hâline geldiler.

    Pazartesi günü Amerikan Temsilciler Meclisi’nin İstihbarat Servisleri Komisyonu’nda dört saat boyunca ifade veren FBI Başkanı James Comey ile NSA Başkanı Mike Rogers, Amerikan Başkanı Donald Trump’ın önceki Başkan Obama’nın emriyle bürosunun ve konutunun dinlendiği yönündeki iddialarının doğru olmadığını açıkladılar. FBI Başkanı Comey, Rus hükûmetiyle Trump’ın seçim ekibi arasında görüşmeler olduğuna dair iddiaların ise araştırıldığını ifade etti. Comey ayrıca, “Amerikan demokrasisine zarar vermek isteyen” Rusya’nın Amerikan seçimlerine müdahale ettiğini ve bu müdahalenin Demokratların adayı Hillary Clinton aleyhine olduğunu da söyledi. Yani Obama’yı aklayıp Trump’ı zan altında bırakan açıklamalar yaptı.

    Peki, FBI Başkanı Comey, Rusya’nın Amerikan seçimlerine müdahalesine dair iddiaları araştırdığını neden başkanlık seçimleri öncesinde söylememişti. Çünkü aynı FBI Başkanı, seçimlerden kısa bir süre önce Clinton aleyhine “E-Mail skandalı” nedeniyle soruşturma başlattığı için seçimleri manipüle etmekle ve Demokratların seçimi kaybetmesinde rol oynamakla suçlanmıştı.

    Trump tarafından atanan Mike Pompeo’dan önceki CIA Başkanı John O. Brennan da Amerikan iç siyasetine müdahale konusunda isim yapmış birisi. Donald Trump aleyhine sözler sarf eden Brennan, görevi başındayken “Rusya’nın Amerikan başkanlık seçimlerine müdahalesi konusunda şüphesi bulunmadığını” ifade etmiş bir isim. Amerikan Başkanı istihbarat kurumlarının bu konuda kendisine yönelik uyarılarını dikkate almamasını da eleştiren Brennan, Trump’ın ülke güvenliğini tehlikeye attığını ileri sürmüştü. 2006-2009 yılları arasında CIA başkanlığı yapan Michael V. Hayden ise Donald Trump’ı “Rusya’nın kullanışlı bir aptalı” olarak suçlamıştı.

    Amerikan istihbarat kurumları ülke içerisindeki güç mücadelesinin parçası olmuşlar. Fakat sadece Amerika içerisinde değil müttefik ülkelerde de çok sayıda skandala isimleri karışmış. NSA’nın Almanya Başbakanı Angela Merkel’in telefonunu da dinlediği 2013 yılında ortaya çıktığında anlaşıldı ki, Amerikan gizli servisi uzun yıllardan beri Alman politikacıları ve üst düzey bürokratları dinliyor. Angela Merkel’in “dostlar arasında dinleme olmaz” sözü hatırlanırsa, NSA’nın bu “düşmanca” faaliyetine karşı ülkesinin liderlerini korumakla görevli olan Alman istihbarat servisi BND’nin, Almanya’daki istihbarat faaliyetlerinde NSA’ya yardımcı olduğunun ortaya çıkması ise daha büyük bir skandal oldu. NSA’nın Alman ve Avrupalı politikacılara, kurumlara ve şirketlere yönelik dinleme faaliyetlerine BND’nin yardımcı olması ve uzun süre bunu kendi hükûmetinden gizlemesi eski NSA çalışanı Edward Snowden tarafından sızdırılınca ortaya çıktı.

    Alman Federal Meclisi’nde kurulan NSA Araştırma Komisyonu’na geçen ay ifade veren Merkel, NSA’nın BND yardımıyla Almanya’daki istihbarat faaliyetlerinden 2015 yılında haberi olduğunu açıkladı. Bir yabancı istihbarat servisinin kendi ülkesindeki faaliyetlerine çanak tutan ve bunu başbakanından gizleyen BND, Alman hükûmeti için ne kadar güvenilir bir bilgi kaynağıdır?

    BND Başkanı Bruno Kahl’ın geçen hafta, 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında FETÖ’nün olduğuna ikna olmadıkları yönündeki sözleri ne anlama geliyor? BND’nin yaptığı birçok şeyden haberi olmayan Merkel’in bu sözlerden haberi var mı? Haberi varsa, BND başkanının bu tür demeçlerine izin vermesi artık Türkiye ile ilişkileri yürütmek üzere onu görevlendirdiği anlamına mı geliyor? 15 Temmuz’un arkasında FETÖ ve onun destekçileri olduğu gerçeğinin bu şekilde inkârı, Almanya’nın bu örgütü himaye edeceğinin işareti olarak mı okunmalı?

    Onlarca yıldan beri Türkiye’yi dinlediği ortaya çıkan BND’nin bundan sonra bu illegal dinlemelerle elde ettiği bilgileri, Merkel’le olmasa bile FETÖ örgütüyle paylaşacağı anlamına mı geliyor Kahl’ın bu açıklamaları?

    Nihayetinde FETÖ’yü “dinî ve seküler eğitim için bir araya gelmiş sivil bir oluşum” olarak tanımlıyor BND başkanı. Kim bilir, bu bilgiye ulaşmak için ne kadar sıkı istihbarat faaliyeti yürütmüşlerdir!

    Bu “müthiş” istihbarat bilgisini de Merkel’den gizlediler mi bilinmez, ancak Alman Başbakanı “böyle isabetli tespitler yapan” bir istihbarat servisine sahip olduğu için gurur duyuyor ve rahat uyuyordur herhâlde!

  • PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI : HÜKÜMET ALMANYA’YA PKK’YA DESTEK VERDİĞİ İÇİN KIZIYOR /// PEKİ NE DEN KIZIYOR ????

    PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI : HÜKÜMET ALMANYA’YA PKK’YA DESTEK VERDİĞİ İÇİN KIZIYOR /// PEKİ NE DEN KIZIYOR ????

    – Almanya, Lübnan’daki PKK kamplarını ziyaret edip, terörist başıyla resmen görüşen ilk olduğunda,

    – Dönemin Almanya Dışişleri Bakanı Gensher, "Yugoslavya’daki etnik, dinsel ayrışma modelinin Türkiye’de de uygulanabileceğini" söylediğinde,

    – Almanya eski İçişleri Bakanı Hans-Peter Friedrich, 2011 yılında hazırladığı raporunda bir Alman, bir de Avrupa parlamentosu milletvekilinin PKK’nın kuruluş yıldönümünde konuşma yaptığını ve Die Linke partisinin örgüte yakın derneklerin faaliyetlerini desteklediğini itiraf ettiğinde,

    – PKK’lıları mülteci olarak kabul edip, aldıkları yardımların bir bölümünü PKK’ya aktarmalarına aracılık ettiğinde,

    – Dönemin Alman Güvenlik Hizmetleri Başkanı Grünewald, Şam’da Abdullah Öcalan ile görüştüğünde,

    – 1995-1996’da Alman Şark Enstitüsü Başkanı Udo Steinback, gizli servis elemanı Henry Lummer, bazı parlamenterler ve gazeteciler Şam’da Abdullah Öcalan ile görüştüğünde,

    – "PKK ile köprü kurmak üzere" Şeyh Sait Vakfı’nı kurduğunda,

    – İngiltere’den PKK’lı Kani Yılmaz’ı talep edip, iade edilince sığınma talebini kabul ederek ona pasaport verdiğinde,

    – Federal Başsavcı Kay Nehm "PKK’yı terör örgütü saymadıklarını" söyleyip, Öcalan hakkındaki tutuklama kararını iptal ettiğinde,

    – "Sorun Atatürk’ün bir paşa fermanıyla yarattığı yapay ürün Türk Devleti ve Türk Milletidir. Böyle bir millet yoktur… Türkiye Kürtlerinin etnik uyanışında Almanya üs görevi görmüştür, bu Türkiye Aleviliği için de geçerlidir… İslam’ı Almanlaştıralım…" propagandası yapan Konrad Adenauer Vakfı Anadolu’yu köy köy gezip bizi içimizden vurduğunda,

    – PKK saldırılarında kullanılan el bombası ve mayınların bir bölümünün Alman malı olduğunu gördüğünüzde,

    NE TEPKİ VERDİNİZ ??? NE YAPTINIZ ???

    Dün mü duydunuz Almanya’nın teröre verdiği desteği yani!

  • 1600’lı yıllardan kalma gerçek mehter marşı dinlediniz mi?

    1600’lı yıllardan kalma gerçek mehter marşı dinlediniz mi?

    Bugün dinlediğimiz Mehter marşları 20. yüzyılda yazılmış daha çok gösteri amaçlı marşlardır. Bu marşın ise 1600’lerde Kanuni Sultan Süleyman tarafından seferde kullanılan bilinen en eski mehter marşı olduğu söyleniyor.


    Mehter genellikle sahada savaş sırasında kendi askerlerini cesaretlendirmek ve taktiksel işaretler vermek için çalınırdı. O zamanlar bir mehter takımı 700-1000 kişilikti. Ama özellikle bu beste, Belgrad kuşatmasında düşman hatlarının yanında çalındı. Halkı ve düşman askerlerini çıldırtsınlar diye sinirlendirmek ve morallerini bozmak için gece gündüz 24 saat çalındı. Daha sonra, melodiyi sürekli duyduğu için Belgrad’da gezgin bir besteci tarafından notalara döküldü. Günümüze kadar bilinen en eski mehter örneğidir. 7 gün 24 saat komşunuzun müzik setinden tam seste gelen bu melodiyi hayal edin…

    Jaecht88

    Bilinen en eski mehter marşı nedir?

    Belgrad’da gezgin bir besteci tarafından notalara dökülen bu marşın 1600’lerde Kanuni Sultan Süleyman tarafından seferde kullanılan bilinen en eski mehter marşı olduğu söyleniyor.
  • FEYM GURUBU MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 25 Mart 2017 )

    FEYM GURUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 25 Mart 2017 )

    1.. Massispost.com, 22 Mart tarihli mesajımızda Armenpress’ e atfen verdiğimiz “Ermenistan DİB Edward Nalbandyan beraberindeki delegasyonla birlikte Hz. İsa’ nın olduğu kabul edilen ve restore edilen mezarın açılış törenine katılmak üzere Kudüs’ e gittiği, Yunanistan Başbakanı Alexis Tsipras’ ın da törene katıldığı bildiriliyor. Mezarın yeniden açılışı töreninde konuşmayı Kudüs Ermeni Patriği yaptı……” haberini bugün veriyor. Bu haberde Hz. İsa’ nın mezarının fotoğrafı olduğu için Facebook’ ta görülsün diye ilk haber olarak tekrar veriyoruz…
    2. Tert.am’ de bugün yer alan haber, daha önce de yayımlanmış, bizim mesajımızda da şöyle özetlenmişti : “ ……Ermenistan ve Rusya’ nın müşterek bir yatırım fonu oluşturulmasına karar verildi. Bu konudaki anlaşma Pazartesi günü Rusya Doğrudan Yatırım Fonu ve Ermenistan Üniversal Kredi Yatırım arasında imzalandı……”
    3. News.am’ de yer alan habere göre; “ ABD Kongresi üyeleri Soykırımların Önlenmesine İlişkin bir tasarı sundular…… ABD Kongre üyeleri David Trott ve Adam Schiff, ABD’ye Yakın Doğuda bugünkü hunharlıkların önlenmesi amacıyla Ermeni <sözde> Soykırımından ders alınması yönünde ABD’ye çağrıda bulunan Kongre Ermeni Meseleleri Komitesine katıldı…….Tasarıda Ermeni <sözde> soykırımının ısrarlı şekilde kınanmasının «Washington’un modern soykırımların önlenmesi konusundaki duruşunu pekiştireceği» nin altı çizilmekte. ABD’nin, IŞİD’ in Orta Doğuda ulusal azınlıklara karşı soykırım gerçekleştirdiğini resmen tanıdığı dikkate alınarak, belgede Osmanlı İmparatorluğunda Ermeniler, Asuriler, Süryaniler, Pontus Rumlarına ve diğer ulusal azınlıklara karşı gerçekleştirdiği <sözde> soykırımdan dersler çıkarılması çağrısında bulunmakta…….”
    4. Ermeni Radyosu, Ermenistan DİB Edward Nalbandian’ ın AGİT Minsk Grup ABD eş başkanı Richard E. Hoagland’ ı kabul etti…., Toplantıda, Dağlık – Karabağ anlaşmazlığının barışçı yoldan çözümü için atılması gerekli adımlar görüşüldü….
    5. Armenpress’ te yer alan habere göre, Armenpress, Ermenistan Cumhurbaşkanı ve Silahlı Kuvvetler Baş Komutanı Serzh Sargsyan 25 Mart’ ta iş ziyareti amacıyla Karabağ’ a gitti…
    6. Armenpress’ te yer alan habere göre, İspanya’ dan MV Ignacio Sanchez Amor başkanlığında 250 kısa dönemli AGİT gözlemcisinin 2 Nisan’ da yapılacak Ermenistan genel seçimlerinde görev yapacağı bildiriliyor. Ayrıca, Norveç MV Geir Jorgen Bekkevold da 23 ülkeden 55 parlamenter ile birlikte AGİT Parlamenter Asamblesi Delegasyonu olarak seçimle ilgili görev aldı…
    7. Armenpress’ te yer alan habere göre, ABD Temsilciler Meclisi Üyesi David Trott, Ermeni <sözde> soykırımının tanınması ve kınanması , yeni soykırımların önlenmesi amacıyla yeni bir öneri sundu….
    8. Tert.am’ de yer alan habere göre, 2 Nisan seçimlerine bir blok (Yyelk) halinde katılacak olan muhalif lider Arayik Harutyunyan, Karabağ barışı için Azerbaycan ile aralarındaki askeri güç dengesizliğinin ciddi bir sorun olduğunu söyledi….
    9. Panarmenian.net, Ankara hükümetinin gurbetçi Türkler üzerinde bilgi topladığı iddiası üzerine İsviçre’ nin soruşturma başlattığını bildiriyor. Deutsche Welle’ nin bildirdiğine göre, İsviçre’ deki çeşitli akademik etkinlikler belirlenmeyen ajanlar tarafından video ve fotoğraflarla tespit edilmiştir. İsviçre savcıları, politik istihbarat servisi tarafından İsviçre’ de yaşayan Türk toplumuna karşı espiyonaj faaliyetlerinde bulunduklarına dair ellerinde güçlü kanıtlar bulunduğunu söylediler…. Baş Savcılık ofisi, İsviçre Hükümetinden yeşil ışık alınması üzerine , 16 Mart’ ta cezai soruşturma başlatıldığını bildirdi…Bu konuda dün verdiğimiz haberde; İsviçre DİB Didier Burkhalter’ ın Mevlüt Çavuşoğlu’ na İsviçre’ deki gurbetçi Türklere yapılacak yasal olmayan bilgi toplama etkinliklerini ciddiyetle takip edeceklerini bildirdiğini yazmıştık…
  • FETÖ’den tutuklu NASA uzmanı

    FETÖ’den tutuklu NASA uzmanı

    Serkan Gölge 3 yıldır NASA’da çalışıyor. Bu fotoğraf, eşi Kübra tarafından NASA ziyaretçi merkezinde çekildi.

    NASA çalışanı Serkan Gölge, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Antakya’daki ailesinin yanından Amerika’ya dönerken tutuklandı. New York Times gazetesinde çıkan habere göre, altı aydır İskenderun Cezaevi’nde tecritte tutulan Gölge hakkındaki tek kanıt 1 dolar ve devlet bursu ile Fatih üniversitesinde okumuş olması.

    Silahlı terör örgütü üyeliğiyle suçlanan Serkan 15 yıl hapis cezası alabilir.

    Serkan, NASA’da üç yıldır kıdemli araştırmacı olarak çalışıyor. Radyasyonun Uluslararası Uzay Üssü’ndeki insanlar üzerindeki etkisini inceliyor. 2003 yılında ABD’ye giden Serkan, 2010 yılında ABD vatandaşlığı almış.

    Haberin yazarı Lauren Bohn, darbe teşebbüsü sonrası yaşananları aşağıdaki şekilde anlatmış:

    Halen ABD’de yaşayan, hükümet tarafından darbenin arkasındaki akıl olduğu iddia edilen Fethullah Gülen, Türkiye’deki savcılara göre, sadık takipçilerine okunmuş bir dolarlar veriyordu. Dünyada sayısı 12 milyarı bulan bir dolarlık banknotların her birisi, bugün Türkiye’de silahlı terör örgütü üyeliğinin delili.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakın müttefiki Başbakan Binalı Yıldırım da geçen  Ağustos’ta yaptığı bir konuşmada, “Bu örgüt, bir Amerikan dolarına bu ülkenin çocuklarını canavarlaştırdı” diyordu.

    Erdoğan ve Gülen bir dönem sıkı işbirliği içindeydi. Çıkar çatışmaları, ikisi arasındaki güç oyunlarını şiddetlendirince işler 2013 yılında değişti. 249 kişinin hayatını kaybettiği darbe girişiminin ardından ise, Erdoğan için hedef sadece darbecileri hapse atmak değil, toplumdan Gülencilerin kökünü kazımaktı. Bir akademisyenin kütüphanesindeki kitaptan, yasal olarak çalışan bir bankadaki hesaba kadar her şey bu gruba üyeliğin kanıtı olarak görüldü.  Baskı; solcuları, Kürt aktivistleri, hoşa gitmeyen fikirler dile getiren gazetecileri ve akademisyenleri kapsayacak şekilde genişledi. Olağanüstü hal düzeninde, yaklaşık 100 bin memur, haklarında herhangi bir mahkeme kararı olmaksızın işten atıldı. 2016 sonu itibariyle, darbe soruşturması kapsamında tutuklananların sayısı 41 bini bulmuştu.

    NASA konuya ilişkin herhangi bir yorum yapmadı.

    Haberin New York Times’taki orijinalini buradan okuyabilirsiniz

  • Kimlik kartındaki gizli hane ne işe yarıyor?

    Kimlik kartındaki gizli hane ne işe yarıyor?

    Tüm Türkiye’de dağıtımına başlanan çipli kimlik kartlarına yönelik ilk şikayet geldi.

    Anayasa Mahkemesi eski raportörlerinden Ali Rıza Aydın, İçişleri Bakanlığına başvurarak, “Yeni kimlik kartının yongasında gizlenen ve yalnızca görevlilerce görülebilen din hanesi, laiklik ilkesi gereği kaldırılmalıdır” dedi ve kimlik kartının yenilenerek gönderilmesini istedi.

    Anayasa’nın 24. maddesi kimsenin ‘dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağı’ hükmünü içeriyor.

    Din hanesini boş bırakma ya da yonga içinde gizleme, dinsel inancı ve inançsızlığı ortaya koyma anlamına gelir ki bu da 24. madde kapsamında yasaktır.

    İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM), İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’ne (İHAS) dayanarak kimlikte din hanesini insan haklarına, din ve vicdan özgürlüğüne aykırı bulmuş, kimlikte din hanesi olmaması gerektiğini karar altına almıştır. Avrupa Konseyi de kimlikte din hanesinin kaldırılması için Türkiye’ye uyarı mektubu yazmıştır.

  • Mısır’da bir günde herkesin evine arsasına, parasına el konuldu ya hah işte o madde referandumda!

    Mısır’da bir günde herkesin evine arsasına, parasına el konuldu ya hah işte o madde referandumda!

    Oyuncu Berna Laçin referanduma götürülen yeni anayasa teklifindeki 12. madde konusunda halkı uyardı:

    “Propagandalara kulak tıkayın, alın referandum için teklif edilen maddeleri önünüze, gözünüzle gördüğünüzü aklınızın süzgecinden geçirin. Arkadaş insaf! Ya propaganda hazırlayanlar mevzuatı tersinden anlamış,ya birileri aklımızla dalga geçiyor! Hani zamanında Mısır’da bir günde herkesin evine arsasına, parasına el konuldu ya hah işte o madde referandumda. Tek kişi karar verecek buna.”

  • Baskılar, Tehditler, Geleceğimizin “HAYIR”LI Olacağını Gösteriyor…

    Baskılar, Tehditler, Geleceğimizin “HAYIR”LI Olacağını Gösteriyor…

    AKP ve yöneticileri bu kez referandum sürecinde çok telaşlı…

    Çok tedirgin…

    Korkuyorlar…

    Korku dağları bekliyor… En çok da yargılanma korkusu… Suçlar o kadar çoğaldı ki ummana sığmıyor… Geriye dönüş yok artık…

    Neden korkuyorlar?

    Çünkü süreç istedikleri gibi yürümüyor…

    Çünkü anketler istedikleri gibi çıkmıyor… Diledikleri gibi sonuçlanmıyor…

    Anketlerde “HAYIR” önde…

    Hatta AKP’lilerin yüzde 10’luk kesiminin referandumda “HAYIR” oyu vereceği söyleniyor… Kafa kola aldıkları Devlet Bahçeli’nin partisinde ise isyan var. Kalkışma var… Başkanı kimse dinlemiyor, takmıyor… Önemsemiyor…

    Bu koşullarda Bahçeli’nin halkın karşısına çıkması bile imkânsız gibi görünüyor

    AKP kurucularının, ağır toplarının Abdullah Güllerin, Bülent Arınçların, Ertuğrul Yalçınbayırların “HAYIR” oyu vereceği söyleniyor… Bir de bunlara “Evet” deyip de gizliden “HAYIR” diyecekleri ekleyelim.

    Yani AKP’nin güvendiği dağlara kar yağıyor…

    AKP içindeki çatlak giderek büyüyor…

    AKP, 15 yıldır gelenek haline getirdiği “Anket açıklama” seanslarını artık terk etmiş durumda… Suskun… Sessiz… Durgun… Düşünceli…

    Neden durgun olmasın?

    Onun kendi anketçileri bile sonuçtan memnun değil… Uyarı üstüne uyarı yapıyorlar…

    “Ayağınızı denk alın” diyorlar…

    “Bu gidiş gidiş değil” diyorlar…

    AKP’ye yakınlığı ile bilinen MAK Danışmanlık firmasının Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Ali Kulat, AKP’lilerin yüzde 10’nun, MHP’lilerin yüzde 70’nin “Evet” demediğini, “Evet” oylarının yüzde 45 – 47 civarında çıktığını söylüyor…

    Danışmanlık firmasının yönetim Kurulu başkanı,  “Bugüne kadar hiçbir seçimde görülmemiş bir durum yaşanıyor, yaptığımız anketlerde ilk kez bu referandumda evet cephesinde sorun olduğunu görüyoruz.” Diyor…

    Üstelik bu kez kararsızlar “Evet”e değil “HAYIR”a daha yakın… Kürt seçmenler tutuklamalardan, operasyonlardan dolayı AKP’ye kırgın. Açılım yıllarında olduğu gibi onlara bu kez sempati ile bakmıyor…

    Bu referandum manzarası, bu Manzarai Umumiye, AKP yöneticilerini sinirli, tepkili, hoşgörüsüz bir niteliğe büründürdü…

    Toplantılarda Cumhurbaşkanı bakanlara, Başbakan hem bakanlara, hem milletvekillerine, milletvekilleri üyelere hesap soruyor…

    “Neredesiniz siz, meydanlarda niye yoksunuz?” diye birbirlerini suçluyorlar…

    Bu ilgisizlik, anket sonuçları, vatandaş tepkileri ve hepsinden önemlisi, “HAYIR” taraftarlarının kavgadan, kutuplaşmadan uzak, hoşgörülü, sevecen, sazlı sözlü bir referandum çalışması yürütmesi ve bu propaganda çalışmasının halk üzerinde etkili olması, AK TROLLERİ çileden çıkarıyor…

    Daha önce, “Gezi Direnişlerinde” yaşandığı gibi, yine muhalefet cephesinde, kendiliğinden oluşan bir bütünleşme, birleşme ve dayanışmanın ortaya çıktığını görüyoruz…

    Bu durum AKP’lilerin telaşını artırıyor, soğukkanlı olma özelliklerini paramparça ediyor…

    Başlıyorlar sövüp saymaya…”HAYIR”CILARA “terörist, şeytan, kâfir” demeye… Tehditler savurmaya…

    Başlıyorlar Medyayı susturma girişimlerine…

    Bu sindirme, yıldırma çalışmalarında, AKP’liler arasında “Milletin orasına koymak…” artık en geçerli, en etkili, en sevilen bir küfür haline geldi…

    Ünlü bir iş adamından sonra şimdi de AKP’li Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi’nin Başkan Yardımcısı  “16 Nisan’dan sonra gazetecilerin orasına… koyacağız…” diye bir gazeteciyi tehdit etmiş… CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal Twitter hesabından paylaştı bu küfrü…

    AKP Trabzon Ortahisar İlçe Yöneticisi Tufan Tuzlu da Birgun.net’te yayınlanan habere göre, “Cesetlerinizden köprü yapmayan namert olsun… Bahar geliyormuş… Gelsin bakalım. ‘Kanınızla banyo yapmayan’ soysuz köpektir. Gelin ki içimizde dinmeyen öfkeyi leşinize bakarak dindirelim…” diye tehdit etmiş…

    Bu tehditler, küfürler, şantajlar karşısında biz çok rahatız. Çok sakiniz…

    Çok soğukkanlıyız… Ve diyoruz ki: “Sizden korkan namert olsun…”

    “AKP’yi şimdiye dek, hiçbir seçimde, hiçbir oylamada bu kadar çok telaşlı, sinirli, öfkeli görmemiştik… Demek ki korkuyorlar…

    Demek ki biz kazanacağız… Demek ki sandıktan “HAYIR” çıkacak…

    Bu yüce millet sultanlığa, halifeliğe, çağdışı “TEK ADAM YÖNETİMİ”NE geçit vermeyecek, izin vermeyecek…”

    Sözün kısası:

    BASKILAR, TEHDİTLER, GELECEĞİMİZİN “HAYIR”LI OLACAĞINI GÖSTERİYOR…

    ([email protected])

  • Kafir Muhalefet

    Kafir Muhalefet

    Yakında “Eyy millet, biliyor musunuz bu ülkede bir zamanlar muhalefet edenler vardı” devri başlamak üzere siz daha hala Kemal’in Dersim’inden, esip gürlememesinden, Herkesin CHP’li olduğu tek parti yılları hariç ne ara bu ülkeyi yönettiğini hatırlayamadığım CHP’nin kötülüklerinden bahsedin.

    Sharansky korku toplumlarında insanları üç gruba ayırmış:

    – Rejimi destekleyenler
    – Yaşamını, ailesini tehlikeye atarak muhalif olanlar
    – Rejime karşı olsalar bile korkudan ses çıkarmayanlar

    Üçüncü grup, arkadaş toplantıları, fıkra, karikatür, sanat ve kültür olayları ile rejim tarafından kabul edilebilir sınırın nereden geçtiğini bulmaya çalışırken, iktidar artan baskı ile bu sınırı daraltacak.

    İkinci gruba girmeye karar verdiğinde ise sorgulayacağın şey başkalarının günahları için ne kadar acı çekebileceğindir. Hazırmısın başkalarının günahları için ölmeye İsa gibi? İsa kadar günahsız mısın yoksa?

    12 Eylül sonrası yıllarını hapiste tüketen bir arkadaşımın şu sözünü unutamam:

    “Hiç kimseye öfkem yok. Bu halk için mi bunca uğraştım? Öfkem onadır”

  • Almanya’dan Yeni  Misilleme: Ermeni Soykırım Anıtı Köln Mezarlığına Dikiliyor

    Almanya’dan Yeni Misilleme: Ermeni Soykırım Anıtı Köln Mezarlığına Dikiliyor

    Alman şirketi Rheinmetall’ın Türkiye ile Leopar tank savunma sistemi anlaşmasına izin verilmemesi üzerine, Almanya ve Türkiye arasındaki ilişkiler daha da gerilmiştir. Bu kapsamda Almanya’nın Türkiye’ye son 5 ay içinde 11 defa silah gönderimine onay vermediği ortaya çıkmıştır.

    Almanya Federal Parlamentosu 2 Haziran 2016 tarihinde sözde Ermeni soykırım kararı almış, Türkiye’nin itirazlarına rağmen kararından geri adım atmamıştır. Karar, Federal Parlamento’daki oylamada 630 milletvekilinden 165’nin oyu ile kabul edilmiştir. Bu kararın alınmasından 10 ay sonra İstanbul’un kardeş şehri olan ve 100 bin Türkün yaşadığı Köln Büyükşehir Belediye Meclisi, 14 Mart’ta Lehmbacher Weg Mezarlığı’na Ermeni soykırım anıtı dikilmesine izin vermiştir.

    Beş bin üyeli Köln Ermeni Hıristiyan Cemaati’nin Yeşil Alanlar Komisyonu’na başvurusuyla konu gündeme gelmiş, Köln Büyükşehir Belediyesi Başkanı Henriette Reker kararın oybirliğiyle alınmasını olumlu karşıladığını açıklamıştır. Müslümanlara ait bir bölümün de bulunduğu Lehmbacher Weg Mezarlığı’nda toplanan Köln Türkleri Dayanışma Platform Başkanı Levent Taşkıran kararı protesto etmiştir.

    Köln, burada yaşayan Türk nüfus dışında da önemlidir. Köln’de daha önce Kürt Festivali adı altında düzenlenen miting, terör örgütü PKK’nın şovuna dönüşmüş, 31 Temmuz’daki Demokrasi Mitingine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın video konferansla bağlanması Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla engellenmiştir.

    Almanya, terör örgütü PKK’nın mitinginde Cemil Bayık’ın görüntülü mesajının yayınlanmasına izin vererek bir skandala yol açmıştır. PKK bayraklarının ön planda olduğu, Öcalan lehine sloganların atıldığı mitinge, Avrupa turunda olan terör örgütü PYD/YPG’nin Eşbaşkanı Salih Müslim ve HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş da katılmıştır.

    Almanya, Demokrasi Mitingi’nden beş hafta sonra, terör örgütü olarak kabul ettiği PKK’nın lider kadrosu ve yandaşlarına mesaj izni vermiştir. Mitingde, terör örgütü üyelerinin ve de Öcalan resimlerinin yanı sıra PKK ve YPG bayrakları da yer almıştır.

    Alman Federal Parlamentosu’nun geçen yıl sözde Ermeni soykırımı hakkında 18/8613 sayılı Kararı almasında, Türk kökenli Almanya Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Türk kökenli Cem Özdemir etkin rol oynamıştır. Özdemir; 24 Nisan 2015 tarihinde Parlamento’daki görüşmelerde, “Soykırımı işlemiş olan Jön Türkler, Sarıkamış’ta Türk askerini de kurban ettiler. Jön Türkler, Osmanlı İmparatorluğu’nu yıktılar. Dolayısıyla bunları savunmanın bir anlamı yok. Herkes kendine kimi örnek almak istiyorum diye sormalı” diyerek tıpkı Fransızlar gibi Jön Türkler üzerinden Türkiye’yi soykırım yapmakla suçlamıştır.

    Kararın alınmasından çok önce Kemal Kılıçdaroğlu’nun Özdemir’le Essen’de konakladığı oteldeki görüşmesini uygun bulmadığımı, 8 Şubat 2016’da yayınlanan ‘Kılıçdaroğlu Soykırımı İşlemiş Olan Jön Türkler Diyen Özdemir’e Acaba Ne Dedi?’ başlıklı yazımda açıklamıştım.

    Sözde Ermeni soykırımını kınayan ve kendi suç ortaklığını de kabul eden Parlamento oylamasından sonra Türkiye, Berlin büyükelçisini istişareler için Ankara’ya geri çağırmış, Almanya’ya tepki gösterileceği açıklanmıştır ama bugüne kadar Almanya’ya etkin bir yaptırım uygulanmamıştır.

    Alman Federal Parlamentosu, “Onların (Ermeni’lerin) yaşadıkları, 20. yüzyılda yaşanmış en korkunç kitle katliamı, etnik temizlik, sürgün ve soykırım tarihi için bir örnektir’’ iddiası ile kararı almış, bir çok bağımsız tarihçiye de atıfta bulunmuştur. Parlamento’daki görüşmelerde, soykırım suçu terimini ilk kullanan Polonyalı Yahudi avukat olan Rafael Lemkin’in 1948’den önce de soykırımdan söz ettiği ve bu anlamda bunun 1915 yılını da kapsadığı belirtilmiştir.

    İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Lemkin “Jenosit konusuna nasıl geldiniz” sorusuna cevabenJenosit ile ilgilenmeye başladım, çünkü birçok kez gerçekleşti. Önce Ermenilerin başına geldi ardından da Hitler harekete geçtidemiş olsa da, Lemkin 24 Haziran 1900 doğumlu olup, 1915 yılında 15 yaşında olduğunu unutmamak gerekir.

    Karar ortadan kalkmadığına göre, Almanya’daki okulların ders kitaplarında sözde soykırım konusunun işlenip işlenmeyeceği belli değildir. Eğer ders kitaplarına sözde Ermeni soykırımı konusu dahil edilirse, Almanya’da eğitim alan Türkler için büyük haksızlık da yapılmış olacaktır.

    Avrupa Birliği üyesi ülkeler arasında Fransa, Türkiye’yi Ermeni soykırımı yapmakla suçlayan ve bu konuda yasa çıkaran ilk ülkedir. Ayrıca Fransa, Osmanlı İmparatorluğunu tarihe gömen Sevr (Sevres) Anlaşması’nın imzalandığı Paris’in Sevr banliyösündeki seramik müzesinin önüne Ermeniler tarafından 8 Mart 2001 tarihinde Ermeni soykırım anıtı açılmasına izin veren ülkedir.

    Anıtın üzerinde, 1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından Birinci Dünya Savaşı’nda soykırıma uğratılan 1.5 milyon Ermenin anısına” yazılıdır. Bu ifade Auschwitz-toplama kampının önünde de vardır. Bir farkla. “1.5 milyon Yahudi” “1.5 milyon Ermeni” olarak değiştirilmiştir. Ermenilerin 1.5 milyon Ermeni’nin Türkler tarafından soykırıma uğratıldığı iddiası büyük bir yalan olup bu rakam, Auschwitz-toplama kampının önüne dikilen anıttan (aşağıdaki fotoğraftan da görülebileceği gibi) çalıntıdır.

    Polonya’da Auschwitz ve Auschwitz-Birkenau toplama kamplarını ziyaret ettim. Kamplarda, Alman Nazilerinin geride bıraktığı bir milyondan fazla giysi, yaklaşık 45 bin çift ayakkabı ve 7 ton insan saçını gördüm. Yahudilerin yakıldığı fırınlarda hala yanmış insan kokusu duvarlara sinmişti. Schindler’in Listesi (1993), Piyanist (2002), Okuyucu (2008), Çizgili Pijamalı Çocuk (2008), Hayat Güzeldir (1997) ve Hatırla (2015) filmleri de seyrettim.

    Mahkeme kararıyla soykırım yapmış bir ulus olan Almanların Türkleri soykırım yapmakla suçlaması kadar gülünç bir şey olamaz. Batıda hızla yayılan Türk düşmanlığı, Almanya ve Hollanda ile yaşanan siyasi kriz sebebiyle artmaktadır.

    Türklere ve Müslümanlara Batı’nın bakış açısı olumsuzdur. Kabul edilen sözde Ermeni soykırımı kararına karşı yapılan başvurular kabul edilmemiştir. Türk uyruklu olup Almanya’da ikamet eden sekiz kişi tarafından ayrı ayrı Almanya Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvurular işleme konulmadan reddedilmiştir. 19 Aralık 2016 tarihinde açıklanan mahkeme kararında, yapılan başvuruda Bundestag kararıyla temel insan haklarının veya kanunun ihlal edildiğinin inandırıcı bir şekilde açıklanmadığına işaret edilmiştir. Federal Alman Anayasa Mahkemesi’nin, Bundestag Kararına karşı açılan davaları reddettiğini bildiren ABC News haberi şöyledir: “German Court Rejects Suits Against Armenian Genocide Vote.”
    Türkiye, sözde Ermeni soykırım tasarısını onaylayan Alman milletvekillerinin İncirlik Üssü’ndeki Alman askerlerini ziyaret etmesine uzun süre izin vermemiştir. Krizin çözümü için Türkiye, Almanya’dan Federal Parlamento’nun Ermeni tasarısına mesafe koymasını ve soykırım tasarısının hukuki bağlayıcılığı olmadığını açıklamasını istemiştir. Almanya’nın milliyetçi sol Der Spiegel dergisinin haberine göre üst düzey bir Türk diplomat, “Biz parlamentonun aldığı tasarıyla yaşayabiliriz. Ama Alman hükümeti soykırım kararının hukuksal bir yaptırımı olmadığını açıklamalı” demiştir.

    Bu süreçte Türkiye’nin İncirlik’e sivillerin giremeyeceğini açıklamasına rağmen Alman Hıristiyan Demokrat Parti (CDU) Milletvekili Christian von Stetten Alman askerlerini ziyaret etmek için İncirlik’e gitmiş, fakat üsse sokulmamıştır. Karar sonrasında koalisyon ortaklarından Hıristiyan Demokrat. CDU Başkanı Merkel ve Sosyal Demokrat-SPD Başkanı Gabiel’in, ”Bundestag’ın 2 Haziran 2016’da Ermeni Soykırımı hakkında almış olduğu siyasi karar bizim hükümeti bağlamaz” açıklaması sonrasında kriz çözülmüştür. (German Chancellor Angela Merkel stated recently that she is not distancing herself from a Bundestag resolution on Armenian Genocide).

    Gerginleşen Türkiye AB ilişkileri kapsamında Cumhurbaşkanı Erdoğan “16 Nisan’dan sonra çok sürprizlerle karşılaşabilirsiniz, onlar da karşılaşabilirler…ekonomik ilişkilerimizi devam ettirebiliriz. Ama bizim artık siyasi, idari noktalardaki şeylerde gözden geçirmeye ihtiyacımız var” demiştir. AB’nin Türkiye’ye karşı çifte standart uyguladığı bir gerçektir. Ben buna Bobon kriterleri (Bo: bizden olanlar, Bon: Bizden olmayanlar) diyorum.

    Bu çifte standart, AB’den kopulmasına yol açmamalıdır. Kıdemli bir uluslararası iktisat hocası olarak şunu özellikle açıklamak isterim: Siyasi ilişkiler koparsa, bundan ekonomik ilişkilerin zarar görmemesi mümkün değildir.

    AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu eski komiseri Günter Verheugen, Hürriyet’e yaptığı açıklamada Türkiye ile AB arasında güven sorunu olduğunu belirterek yeni bir başlangıç yapılması gerektiğini belirtmiştir: “AB, Türkiye’ye üyelik kriterlerini yerine getirdiği takdirde tam üye olacağı garantisi vermeli, Türkiye de reform sürecini yeniden başlatıp iç sorunlarını hukuk devleti kuralları içinde çözmeli.”

    Bir dönem yönetim kurulu üyeliğinde bulunduğum İKV’nın Dergisi’nde (Aralık 2016) yer alan ‘Avrupa Birliği İle İlişkilerde 2017 Yeni Bir Başlangıç Yılı Olmalıdır’ başlıklı yazımda ben de Verjeugen’in paralelinde görüş açıkladım. Prof. Dr. Daren Acemoğlu İstanbul’da Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye ile üyelik müzakerelerini geçici olarak dondurma kararını nasıl karşıladınız sorusunu şöyle cevaplandırmıştır: “Avrupa Birliği, Türkiye’nin kurumları için önemli bir çapadır.”

    NATO müttefiklerimiz Almanya ve Hollanda’ya haklı olarak yüklenirken, eskiden Kuzey, şimdilerde Güney komşumuz da olan Rusya’nın Türkiye’ye karşı uyguladığı çifte standartları görmezden gelemeyiz. Eğer gelirsek, büyük hata işleriz.

    Suriye’ye karşı Patriot hava savunma sistemine sahip üç NATO ülkesi olan ABD, Almanya ve Hollanda’dan bu sistemlerin geldiği gerçeğini unutmamamız gerekir. Her ne kadar 2015 yılbaşında Hollanda Patriot birliğinin yerini İspanyollar almış olsa da.

    Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesini; Almanya ve Hollanda’nın da üyesi olduğu NATO ve Avrupa Konseyi, uluslararası hukukun ihlali olarak değerlendirmiştir. Angela Merkel bu durumun Rusya’ya ekonomik ve siyasi açıdan pahalıya mal olacağını açıklamıştır. Kırım, Türkiye’de yaşayan yüzbinlerce Kırım Türkünün anavatanıdır.

    Hürriyet’ten Akif Beki’nin de önemle üzerinde durduğu gibi, Almanya PKK’yı terör örgütü olarak tanırken, Rusya PKK ve PYD’ye Moskova’da ofis açmasına izin vermektedir. Suriye’de kollarına YPG arması takan askerler Alman değil, Ruslardır. Menbiç’te PYD’yi Almanlar değil, Ruslar korumaktadır.

    Suriye rejimi ile işbirliği yapanlar, Almanlar değil Ruslardır. PKK kantonları Rus şemsiyesi altındadır. Fırat Kalkanın önünü Esad güçleri ile ortak hareket eden Rusya kesmiştir. Afrin’de YPG’ye Ruslar eğitim vermektedir. Almanya; her ne kadar tam olarak uygulamasa da PKK ile PYD’nin kullandığı flama, sembol ve arma gibi propaganda araçlarını yasaklarken, Rusya PYD ile sarmaş dolaştır.

    Tarım ürünlerimize Almanya değil Rusya ambargo koymaya devam etmektedir. Tarım Bakanı Çelik, “Aman ha misilleme gibi yorumlanmasın, Rusya’ya bir şey demiyoruz, altında kasıt filan aranmasın, bir kısıtlama getirdiğimiz yok” dese de Ekonomi Bakanı Zeybekçi gerçeği açıklamıştır:“Rusya’dan aldığımız makarnalık buğdayı özel sektörümüz artık istemiyor.”

    Madem utangaç bir şekilde Rusya’ya misilleme yapmak istiyoruz, S-400’leri üyesi olduğumuz NATO istemiyor desek mi acaba?

    Son söz: Dokuzuncu Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel’in Aydın Doğan’a 7 Şubat 2015 tarihinde yazmış olduğu mektuptaki “Türkiye, ne olursa olsun, Avrupa Birliği çıpasına sarılmalıdır. Bundan vazgeçmek olmaz” açıklaması, günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.

    Prof. Dr. S. Rıdvan Karluk,

    Antalya AKEV Üniversitesi

  • Amerika’nın PYD aşkı bitmeden…

    Amerika’nın PYD aşkı bitmeden…

    Trump yönetiminin PYD’ye bakışı merak ediliyordu. Gelişen olaylar ve yeni yönetimin “Kürtlere saygı duyuyoruz” açıklamaları Trump ve ekibinin de PYD aşkının devam edeceğini gösteriyor.
    Daha açık bir ifade ile bizim “PKK’nın uzantısıdır” dediğimiz terörist gruplarla dost ve müttefikimiz Amerika’nın içli dışlı olması bölgedeki tansiyonu daha da artıracaktır.
    ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mart Toner, son yaptığı haftalık basın açıklamada bakınız neler söyledi kendisini dinleyelim:
    “ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın, Kürdistan Bölgesel Yönetimi temsilcisi Fuad Hüseyin’i özel ilgi ile karşıladı ve Trump yönetimi ile Obama yönetimi arasında bu konuda bir farlılık olmadığını kendisine anlattı. . Şurası açık ki hem bu yönetim hem de önceki yönetimin Kürt savaşçıların IŞİD’e karşı oynadıkları role ilişkin derin saygıları var. Fedakârlıklarına büyük saygımız var. Ayrıca, yetenekli güçleri ile oynadıkları role büyük saygımız var.”
    Avrupa ile de gergin günler yaşıyoruz. Bu konuda da ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Mark Toner Türkiye’ye tavsiyelerde bulunuyor.
    ‘Türkiye açık ki bizim müttefikimiz, IŞİD’e karşı güçlü bir ortak ve dost bir ülke biliyorsunuz. Türkiye’nin, Avrupa ile hedeflerini destekliyoruz. Türkiye ile Avrupa arasındaki, daha doğrusu AB arasındaki sorunun ne olduğuna ilişkin konuşmayacağım. Bu kendilerinin çözmeleri gereken bir konu. Ama Türkiye’nin Avrupa-Atlantik toplumu ile ekonomik bütünleşmeyi sürdürme isteğini destekliyoruz”
    Bu açıklama son derece açık. Zaten, Rakka operasyonunun da PYD/YPG ile yapılmaya başlanmış olması Amerika’nın tercihini ve ne yapmak istediğini açık biçimde ortaya koyuyor. Aynı zamanda Avrupa’dan ve NATO’dan kopmamız gerektiğinin de altı çizliyor.
    16 Nisan referandumundan sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başkan Trump ile görüşmesi hedefleniyor. Çünkü Amerika yönetimi, ülkesinde seçim olacak bir yöneticiye Başkan ile görüşmesi için randevu vermiyor. Bu nedenle Erdoğan’ın Trump ile görüşmesinin 16 Nisan referandum sonrası olabileceği ifade ediliyor.
    Erdoğan-Trump görüşmesinde PYD konusundaki rahatsızlığımız en üst perdeden müttefikimize iletilecek. Trump ile yüz yüze yapılacak olan bu görüşme sonrasında PYD konusunda Amerika’nın tavrı değişir mi bunu şu an bilemiyoruz.
    Bugüne kadar yapılan açıklamalara ve yeni yönetimin de PYD/YPG ile kol kola olduğu gerçeğini gördükten sonra yeni yönetimin bu konuda geri adım atacağını sanmıyoruz. Ancak, yine de bu görüşmenin önemli olabileceğini söylemliyiz.
    Şimdi soru şu:
    “Amerika, PYD konusunda geri adım atmaz, bölgedeki tansiyon daha da yükselirse ortaya nasıl bir sonuç çıkar?”
    Amerika PYD/YPG konusunda bugünkü tutumunu sergilerse Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkiler daha da gerilecektir.
    Konu sadece bu değil, aynı zamanda FETÖ terör örgütü lideri Gülen’in Türkiye’ye iade edilip edilmeyeceğidir. Trump üst yönetimi, bugüne kadar yapılan açıklamalarda Gülen’in iade edilmesinin önünü kesen bazı gerekçeler ortaya koydu. Hatta “15 Temmuz darbe girişiminin Gülen ile ilgisi yoktur” açıklamaları bile yapıldı.
    Kaldı ki sorunlar daha da artıyor.
    Amerika’ya gitmek artık daha da zorlaşacak. Yapılan açıklamalarda ve konsolosluklara gönderilen talimatlarda “Güvenlik endişesi duyduğunuz herhangi bir durumda başvuruyu reddetmekte tereddüt etmeyin” deniliyor.
    ABD’nin, bazı ülkelerden yapılacak direkt uçuşlara getirilen elektronik cihaz yasağı kararını “güçlü terör tehditlerinin ticari uçaklara sızacağı tehlikesi” gerekçesiyle aldığı ve buna İstanbul Atatürk Hava Limanı’nı da dahil etmesi ayrıca yaşanmakta olan bir başka kriz olarak değerlendiriliyor.
    Bu kararla Türkiye Ortadoğu ülkesi görüntüsü içine sokulmuş olmuyor mu? Bunun Türkiye için ağır bir karar olduğunu söylemeye gerek görmüyoruz. Hiç kuşkusuz Beyaz Saray’da yapılması planlanan görüşmede Erdoğan bu konuyu da gündeme getirecektir.

    Sonuç olarak şunu söylemeliyiz:

    Amerika ile yaşanan krizlerde önemli olan sonuç almak olmalıdır. Sıkıntılarımızı ve güvenliğimizi tehdit eden konuları iletişim yolu ile yüz yüze söylemek en doğru harekettir. Eğer, bunlardan bir sonuç alamazsak da bundan sonra nasıl adımların atılması gerektiği yönünde başka planlarımızın olması ve bunları uygulamamız gerekecektir. Bu adımları atmakta da tereddüt etmemeliyiz.

    Rusya’nın da PYD ile yakınlaşması da bizim için önemlidir. Bunu da bir başka yazımızda dile getireceğiz.

  • BÜYÜK ALMANYA İDEALİ, TÜRKİYE VE ERDOĞAN

    BÜYÜK ALMANYA İDEALİ, TÜRKİYE VE ERDOĞAN

    1993’te Almanya’nın entegrasyon modeli ya da Büyük Almanya İdeali (Ekonomik, IV. Reich) doğrultusunda,
    Avrupa’nın Maastricht Antlaşmasıyla AB çatısı altında,
    Fakat Berlin kurallarına göre yaşanması, çalışılması, ortak ekonomik ve politik alanda işlev gösterilmesini teminenliberalleşme ve demokratikleşmeye tabi olan üyeler arasında ekonomik engeller ortadan kaldırıldı.
    Küreselleşmenin geliştiği ve meyvelerinin alındığı bir dönem yaşandı…
    *
    Bugün AB, tarihinin en acı verici krizinden geçiyor.
    Haziran’da Britanyalılar AB’den ayrılma lehine oy kullandıkları referandumda,
    İnsanların blok içinde serbest dolaşımını öngören AB yasasının;
    Doğu Avrupa’dan çok sayıda göçmeni Britanya’ya taşınmasına neden olduğu, ücretleri düşürdüğü, işsizliğin ve kamu güvenliğini kötüleştirdiğini iddia ettiler.
    Küreselleşme karşıtı ve popülizmin yükselişine yol açan Brexit oyu kullandılar…
    Londra, Avrupa alanında alternatif bir merkez haline geldi…
    *
    Rusya ve Türkiye ile ilişkiler, Balkanlar ve Ukrayna’da askeri gerginlikler, Yunanistan’da mülteci krizi, üyelerin ekonomik sıkıntıları fonunda da;AB giderek zayıflıyor.
    Başkan D.Trump ABD’de artık Amerikalılara iş yaratmaya öncelik verileceğini vaadediyor.
    Üstelik ABD, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’ndan (NAFTA) ve Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan da çekilmiştir.
    Sonuçta giderek AB krizi derinleşiyor; Aslında Almanya’nın “Ekonomik, IV. Reich” inın inşa edilmesine yönelik planları darbeleniyor…
    *
    AB liderleri hâlâ tutulabilecek bir şeyleri korumak için savaşmak zorundadır.
    İşte 6 Mart’ta, Paris/ Versailles Sarayı’nda, Fransa Cumhurbaşkanı F.Hollande, Almanya Başbakanı A.Merkel, İtalya Başbakanı P.Gentiloni ve İspanya Başbakanı M.Rajoy bir mini AB zirvesinde toplandılar.
    Zirvede, AB’ye yeni bir rüzgar vermek için atılması gereken adımlar tartışıldı.
    AB’nin Savunma: Diplomasi: Göçmenler: Terörle mücadele: Güvenlik: Orta vadede ekonomik birlik: Bankacılık: Vergi ve Sosyal alanlarda da işbirliği yapabileceği öngörüldü.
    *
    Bunların sağlanması için yeni bir işbirliği modeli olarak “Farklılıkların İşbirliği” önerildi.
    Yani Avrupa’nın yeniden ayağa kalkmasının yolu olarak “Çok Vitesli AB ” görüşü benimsendi.
    27 ülkenin birbiriyle dayanışması  ama farklı tempoda ilerleme kapasitelerini ortaya koymaları istendi.
    “Çok Vitesli AB ” modeli güçlü Berlin’in ve Paris’in liderliğine boyun eğmeyi öngören gelişmiş işbirliği tedbirlerini kabul etmeyi gerektiriyor.
    Ama Doğu Avrupa ülkeleri başta olmak üzere bazı üye ülkeler bu gelişmeden rahatsız oldular.
    “Kendileri karar alıp empoze ediyorlar” eleştirisinde bulunuyorlar…
    Cumhurbaşkanı Hollande ise “Tarihleri, nüfusları ve ekonomilerinin önemi nedeniyle bu dört ülke yol göstermek sorumluluğuna sahiptir.
    Bunu diğerlerine empoze etmek için değil, gerekli hareketi teşvik etmek hedefiyle Avrupa’ya hizmet edecek bir güç oluşturmak amacıyla yapıyoruz” dedi.
    *
    Bu sırada Hollanda, Almanya ve Fransa’da seçimler ve Türkiye’de referandumun yapılacağı bir süreçten geçilmektedir.
    Türkiye ile AB ve kimi üye ülke arasındaki ilişkilerde skandal yaşanıyor.
    Bunun nedeni AB’nin güçlü Berlin ve Paris’in liderliğine orta ve uzun vadeli politika oluşturan merkezlerin bulunmasıdır.
    *
    Bu merkezlere göre Alman ve Fransız sermayesinin makinaları sürekli olarak AB genişleme sürecine ihtiyaç duymaktadır.
    Aksi takdirde AB; Çin, Kore, Japon, Hintli, Rus ve Amerikalı üreticilerle bulunduğu rekabet düzeyini kaybeder.
    Ama AB genişlerken, Alman-Fransız sermayesi yeni elde edilen ülkelerdeki üretimleri yokeder ve aynı anda yeni pazarları yakalarlar…
    Nitekim Almanya ve Fransa  önce Güney Avrupa’daki üretimi bozmuş, bu ülkelerin ekonomilerini ve üretim sektörlerini ele geçirip sindirmişlerdir.
    Bugün İspanya’da Seat ve İtalya’da Fiat, Yunanistan’da da tersaneler vardır ama bu ülkelerin hiçbirinde makine tesisi bulunmuyor…
    Şimdilerde Almanya aynı amaçla Doğu Avrupa, Ukrayna ve Baltık devletlerine dönmüştür.
    Almanya bu ülkelerde kendi sermayesini kârı haricinde her şeye kayıtsızdır.
    Yeni pazarlar yakalaması için bu ülkelerdeki üretimleri yok etmesi gerekiyor…
    *
    Alman stratejistleri, Avrupa entegrasyonu için aday olarak bekleyen Türkiye’yi de aynı potada değerlendiriyor.
    Ulusal endüstrisini ve tarımını yok etmesi halinde Türkiye’nin Avrupa Birliğine üye olabileceği öngörülüyor.
    Türkiye’de ki; ihracat hizmetleri, sigortacılık, bankacılık hizmetleri, finansman, ticaret vb. faaliyetler kâr açısından üretimden daha önemli  rol oynuyor.
    Üstelik Türk ekonomisinin askeri sektörü, madencilik ve gemi inşaatı endüstrileri de bulunuyor…
    *
    Ama başta Almanya, Fransa, Hollanda olmak üzere bütün AB ülkeleri;
    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Müslüman Kardeşler Örgütü ve Nakşibenti tarikatının ideolojisine önderlik etmesinden tırsıyor.
    İslamcı terör, İslamcı zihniyette AB ülkelerinde yaşayan göçmenler ya da sığınmacılar Avrupalıları korkutuyor.
    Üstelik Türkiye AB muktesabatının siyasi ve ekonomik bir çok kriterini uygulamıyor.
    O yüzden Türkiye’nin AB sürecine engel olunuyor.
    Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu düşünce merkezlerinde geliştirilen bir şeyleri hissettiği için Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini daha çok ağırlaştırıyor.
    *
    AB için Hollanda’daki genel seçimin ardından Nisan’da Fransa’da cumhurbaşkanlığı yarışı, Eylül’de Almanya’da genel seçimler bir dönüm noktası oluşturuyor.
    16 Nisan’da Türkiye’deki referandum da Türkiye için olduğu kadar AB için de bir dönüm noktasıdır.
    Bir taraftan popülist ve küreselleşme karşıtı sloganlar taşıyan aşırı sağcı siyasi partiler, modern Avrupa tarihinde bireycilik, liberalizm ve demokrasi gibi değer standartları üzerinde yıkıcı bir darbe riski oluşturuyor.
    AB’nin serbest rekabet ve piyasa mekanizması ilkelerine dayanan ekonomisini yok oluşunun eşiğine getiriyor.
    Öte yanda Türkiye’de ise AB’nin sömürüsüne İslamcılık ile değil,
    Kemalizmin antiemperyalist, bağımsızlıkçı ve çağdaş karakteriyle mücadele etmenin gereğini luzumlu kılıyor.
    *
    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AB merkezlerinde geliştirilen bir şeyleri hissetmesi doğru bir sonuçtur.
    Türkiye yurttaşları da, Erdoğan’ın bu hissine destek vermeli ve “Hayır” derken, sömürüye karşı doğru mücadele için kolları sıvamalıdırlar…
  • Türkiye’ye Demokrasi Niye Hiç Gelmeyecek?

    Türkiye’ye Demokrasi Niye Hiç Gelmeyecek?

    Türkiye’ye Demokrasi Niye Hiç Gelmeyecek? Medya Örneği

    Türkiye’ye demokrasi gelmeyecek.

    Çünkü hiç kimse yapıyı eleştirmiyor, ya hep politikalar eleştiriliyor; ya da ahlaki eleştiriler yapılıyor.

    Örneğin gazetecileri alalım.

    Bütün elde kalan ve neredeyse sadece internette sesini duyurabilen muhalif ve demokrat olma iddiasındaki gazeteciler hep, namuslu ve dürüst gazeteci olmaktan söz ediyor.

    İktidarın gazeteleri satın alması, korkutması, el koyması karşısında, ya iktidarın gazeteleri kontrol altına almaması gerektiği; yani iktidara gelince ahlaklı olunması gerektiği; ya da gazete patronlarının ve sahiplerinin iktidarın baskılarına dayanması gerektiği, tabii yine ahlaklı olunması gerektiği türünden bir yaklaşım bütün basına egemen.

    Kimsenin aklına bunu sorgulamak bile gelmiyor.

    Bu yaklaşım sorgulanmadıkça da demokrasi gelmez.

    Bir demokrat önce bu yaklaşımın yanlışlığı üzerine yoğunlaşır.

    Bir demokrat, gazetecilerden, gazete sahiplerinden veya hükümetten namuslu olmasını talep etmez. Yani ahlaki bir eleştiri yapmaz.

    Aksine en namussuzun bile namuslu, en korkakların bile cesur olacakları bir sistemin ve yapının ne olacağı üzerine kafa yorar; dikkatleri buna çekmeye; bu sorunu gündeme getirmeye ve buna yönelik bir program ortaya koymaya çalışır.

    Medya sermayenin ve devletin kontrolünde kaldıkça sermaye ve devlet her zaman onu kendi çıkarına göre yönlendirecektir.

    Sorun bu kontrol yetkisini, hakkının, olanağının onların elinden alınmasıdır.

    Bunun için de, Medya, sermayenin ve devletin kontrolünden alınmalı, tıpkı, hava gibi; sahiller gibi; Osmanlı’daki topraklar gibi kamulaştırılmalı, yani toplumun malı olmalı, (ya da İslam’ın diliyle ifade edersek, Beyt-ül Mal-ü Müslümin’in (Müslümanların mal evinin) ya da Allah’ın) olmalıdır.

    Bu tür bir düzenleme sosyalist bir düzenleme değildir. Tamamen demokratik bir düzenlemedir. Üretim araçları değil, demokrasinin, yurttaşın bilgi sahibi olmasının araçları kamulaştırılmaktadır.

    Bunu toprakların kamulaştırılmasına benzetebiliriz.

    Toprakların kamulaştırılması sosyalist bir talep değildir. Çünkü Toprak bir üretim aracı değil, tıpkı hava gibi, su gibi bir üretim koşuludur. Bu nedenle tutarlı demokratlar toprakların kamulaştırılmasını savunurlar ve savunmuşlardır.

    Demokrasinin gerçekleşmesi için önkoşul, tüm yurttaşların her şey hakkında doğru bir bilgiye sahip olması gerekir.

    Bunun bir tek yolu vardır. Tüm kişilere, gruplara, kesimlere sadece hukuki olarak değil, fiili olarak da eşit hak verilmesi. Bunun da tek yolu, herkese emeği kadar ilkesinin, yani burjuva eşitlik ilkesinin medyaya uygulanması olabilir. Her kesimin nüfus içindeki oranı ve/veya aldığı oy oranı ve/veya üye sayısı kadar bir bölümü kullanma hakkı demektir.

    Böylece birbirine en zıt çıkarlar bile kendini diğerleriyle eşit koşullarda yurttaşlara anlatma, onları kazanabilme hakkına dolaysıyla da yurttaşlar bir sorunu en farklı çıkarlar açısından tanıma dolayısıyla da gerçeği bilme hakkına sahip olur.

    Bu demokrasinin olmazsa olmaz bir koşuluyken, Türkiye’de böyle en küçük bir tartışma, sorunu buraya çekme çabası, görüyor musunuz?
    Yok. Aslında bunun için koşullar olağanüstü de uygun. Çünkü böyle olmadığında, yani medyada devletin kontrolü ve sermayenin mülkiyet hakkı tanındığında bugünkü gibi durumlar kaçınılmaz olarak her zaman ortaya çıkarlar ve çıkacaklardır.

    Ama bu sorun gündeme getirilse, toplumun zihninde bu talepler bir tortu bıraksa, yarın öbür gün bir olanak doğduğunda pek ala medyayı kamulaştırıp böyle bir düzenleme yapabilirler.
    Ama böyle bir sorun yoksa ve olmamışsa hiç gündemde, o zaman tarihin sunacağı en güzel fırsatlar bile, tıpkı gezide olduğu gibi bir mirasyedi gibi harcanır.

    Böyle bir yapıda ve sistemde ise

    a) Hükümetin medyayı kontrol olanağı kalmaz

    b) Medya patronları olmadığından sermayenin medyayı kontrolü mümkün olmaz. Kapitalistler de nüfus içindeki oranları kadar elbette kendi dernekleri, birlikleri vs. aracılığıyla veya etkili oldukları partilerin dolayısıyla vs. ancak çıkarlarını diğerleriyle eşit koşullarda savunabilirler.

    c) Medya nüfusun çeşitli kesimleri arasında dağıtıldığında her eğilim, kültür, çıkar grubu vs. nüfus içindeki veya aldıkları uy oranlarına göre medyada görüşlerini yansıtma olanağı bulurlar. Böylece belli bir görüşün veya kesimin bütün medyaya kendi yaklaşımını dayatması gibi bir durum ortaya çıkmaz.

    d) Bu medyayı partiler, sendikalar, meslekler, cinsler, bölgeler, şehirler, dernekler, yaşlılar, gençler, Müslümanlar, Hıristiyanlar, Aleviler, Katolikler, Protestanlar, dinsizler, sanatçılar, yazarlar, hatta her dilden ve dilsiz insanlar vs. nüfus içindeki oranları veya aldıkları oy oranları veya gücü ne olursa olsun eşit olarak herkese aynı oranda veya üye sayıları ölçüsünde kullanacaklarından, bizzat medyanın kullanılabilmesi bile, devletin dışında halkın örgütlenmesini gerektirir.

    e) Böyle bir düzende, en namussuz gazeteciler medya çalışanları bile, iş bulabilmek için, bu “patronlarının” çıkarlarını, yani toplumun bir kesiminin çıkarlarını savunmak zorunda kalırlar.

    Erdoğan’ın medyaya el koymasını yaşadık yaşıyoruz.
    Öte yandan önceki dönemde, yani doksanlarda (ve hala) medyanın devletin direktifleriyle hareket ettiğini gördük.

    Buna rağmen bir tem Allah’ın kulu çıkıp böyle bir sistemi gündeme getirmeye; tartışmaya çalışıyor mu?

    Yok, yok, yok.

    Burada güya alternatif basından söz ediyoruz.

    O halde açıkça ifade etmekten çekinmeyelim: Türkiye’de medyada demokrasiyi savunan kimse yoktur.

    Demokrat olmak için, medyada özel mülkiyete ve devlet tekeline son vermeyi; medyanın kamulaştırılmasını ve kullanım hakkının devletten bağımsız olarak tüm halk örgütlerine verilmesini savunmak gerekir.

    Bu bütün sorunları bir darbede çözer.

    O zaman ne çocuk pornosunu bahane ederek İnterneti kontrol atma ve yasaklama olanağı olur ne de başka bir şey.
    Tabii böyle bir medya yapısının aynı zamanda tüm organları seçilmişlerden olduğu ve gerçek gücün bunlarda bulunduğu merkezi olmayan bir devletle: tam ve sınırsız bir fikir ve örgütlenme özgürlüğü ile birlikte olduğunu düşünün.

    Erdoğan’a #HAYIR çıkması belki de tarihsel bir fırsat yaratacaktır demokrasi özlemleri için.

    Ama bu büyük fırsat muhtemelen tıpkı Gezi’de olduğu gibi bir mirasyedi gibi harcanacaktır.
    Çünkü demokrasi programı yok, yapıyı eleştiren yok, dolayısıyla demokrat yok.
    Demokratik özlemler olması başkadır, demokrat olmak başkadır.

    Demokrat olmak her şeyden önce demokrasi konusunda tutarlı ve sistemli bir programa sahip olmak demektir.

    Demokrat yoksa, demokrasi de gelmez.

    İnsanlar demokrat olmadan düzen demokrat olmaz.

    İnsanların demokrat olması ise, sistemli ve tutarlı bir demokrasi programını savunmak demektir.
    Bu programın olmazsa olmazlarından sadece birini ele aldık.

    Diğerlerini ise yazılarımızda ele alıp duruyoruz.

    Örneğin Türklükle tanımlanmış bir ulus demokratik bir ulus olamaz.

    Demokratik bir ulus, ulusu Türklükle veya Kürtlükle tanımlamaya karşı tanımlayarak olabilir.

    Bunları uzatmak mümkün.

    Şimdiden yapılması gereken böyle alternatif ve demokratik bir ulusun tohumlarını atmaktır.
    Atan var mı?
    Yok.
    O halde demokrat yok.

    Demokrat yoksa demokrasi gelmeyecek demektir.

    23 Mart 2017 Perşembe

    Demir KüçükaydıN

    [email protected]

  • Hollanda İslam Merkezi Vakfı’ndan Erdoğan’a tepki

    Hollanda İslam Merkezi Vakfı’ndan Erdoğan’a tepki

    Hollanda’daki Türkiye kökenlilerin gittiği 100 camiyi temsil eden iki kuruluş, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Böyle giderse hiçbir Avrupalı, Batılı, güvenle, huzurla sokağa adım atamaz” sözlerine tepki gösterdi.

    Milli Görüş ile Süleymancılar olarak bilinen gruba bağlı Hollanda İslam Merkezi Vakfı (SICN), Erdoğan’ın açıklamalarının, Hollanda’daki Türk vatandaşlarına zarar verdiğini savundu.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, Brüksel saldırılarının yıldönümünde ve Londra saldırısından birkaç saat önce yaptığı açıklamada Avrupa’yı eleştirmişti.

    Erdoğan, “Siz böyle davranmaya devam ederseniz, yarın dünyanın hiçbir yerinde hiçbir Avrupalı, Batılı, güvenle, huzurla sokağa adım atamaz” demişti

    ‘Böyle giderse destek azalır’

    Trouw gazetesine konuşan Milli Görüş Sözcüsü Yusuf Altuntaş, “Erdoğan’ın sözleri ve sergilediği tavır, bir cumhurbaşkanına yakışmıyor” dedi. Altuntaş, Erdoğan’ın açıklamalarının “akıllıca olmadığını” savundu.

    Hollanda’da bir cami

    Hollanda’daki Türkiye kökenli seçmenlerin büyük bölümünün AKP’ye oy verdiğini anımsatan Altuntaş’a göre, benzer açıklamlalar sürerse ülkede Erdoğan’a destek azalacak.

    ‘İmaja zarar’ kaygısı

    Hollanda İslam Merkezi Vakfı Başkanı Fikri Demirtaş da, Erdoğan’ın Batı medyası tarafından “tehdit” olarak değerlendirilen sözleriyle ilgili olarak, “Biz de Avrupalıyız, 50 yıldır burada yaşıyoruz. Erdoğan bize de mi şiddet uygulayacak?” diye konuştu.

    Gazeteye göre, bünyelerinde 50’şer cami bulunan her iki örgüt de, Erdoğan’ın açıklamalarının Hollanda’daki Türk toplumunun imajına zarar vereceği endişesini taşıyor.

    Milli Görüş ve SICN’in açıklaması, Hollanda’da AKP’yi destekleyenlerin kesimlerin tepkisine neden oldu.

    Sosyal medyadaki yorumlarda, her iki örgüt de “hainlikle” suçlandı.

    İmamları Türkiye tarafından gönderilen 143 caminin bağlı olduğu Hollanda Diyanet Vakfı’nın (HDV) sözcüsü ise “siyasi konular hakkında yorum yapmayacaklarını” söyledi.(BBC)

  • Bir Türkiye düşmanının portresi ŞEYH SAİT

    Bir Türkiye düşmanının portresi ŞEYH SAİT

    Bir Türkiye düşmanının portresi

    Piyonlar devrede

    Lozan’da, daha sonraya bırakılan Musul meselesi 1925 Şeyh Said ayaklanmasıyla sekteye uğratıldı. İngilizler, kışkırttıkları saltanat-hilafet yanlısı ve Kürt ayrılıkçısı Nakşibendi Şeyh Said’i, genç Cumhuriyet’in üzerine sürdü. Bölgedeki ağaların da desteklediği gericilerin amacı, Cumhuriyet’i boğmak ve onun müttefiki Sovyetler Birliği’ni güneyden kuşatmaktı. Bu amaçla yaklaşık iki yıldır planladıkları sinsi hareketi, Cumhuriyet istihbaratçıları açığa çıkardı ve içine sızdı. Kürt Teali Cemiyeti’nin önderlik ettiği ihanet hareketi İngiliz destekliydi. Şeyh Sait’in adamları ile sözde İngilizler adına temasa geçti. Bunu farkeden Şeyh Said ve adamları yakalanmamak için 13 Şubat 1925 günü Diyarbakır merkezli olarak Genç Piran’da isyana girişti. İsyan sadece Doğu illeriyle kalmayacak, Batı illerine de yayılacak ve İngilizlerin desteğiyle Padişah Vahdettin geri gelecekti.

    12 ilde sıkıyönetim ilan edildi

    Hareket kısa süre içinde büyüdü ve Güneydoğu illerini sardı. Zamanın Fethi Okyar Hükümeti, isyanın boyutunu kavrayamayınca, Atatürk’ün müdahalesiyle istifasını verdi ve yerine İsmet Paşa Başbakan oldu. Ciddi ve kararlı bir şekilde olayın üzerine gidildi. 12 ilde sıkıyönetim ilan edildi. Meclisteki görüşmelerde girişimin acilen ezilmesi için ortak kararlılık ilân edildi. ‘Dini siyasete alet etmek’ vatana ihanet kapsamına alındı. Genelkurmay tarafından yönetilen çok kapsamlı bir operasyonla da sınırlar tutuldu ve asiler çembere alındı. Nihayetinde işbirlikçi hain girişim adım adım ezildi.

    Hükümetin kararlılığı

    Başbakan İsmet Paşa 7 Nisan 1925 günü TBMM’de verdiği bilgide şunları belirtir: “Arz etmek zorundayım ki: Cumhuriyet evlatları, Cumhuriyetin tehlikede olduğunu gördükleri anda kesinlikle, süratle ve şuurla hareket etmiştir.” (Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları C.1, 2. Baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2011, s.209)

    İsyan 62 gün sürdü

    Şeyh Said ve 25 adamı 14 Nisan 1925 günü takip müfrezesi tarafından kıstırıldığı Şerafettin dağlarında teslim oldu. Şeyh Sait’in bölgeden kaçarak İngilizlere katılmak istediği ortaya çıktı. Varto’ya getirilen Şeyh Said ve adamları tutuklandı ve üzerlerinde yapılan aramada çok sayıda altın para bulundu. 62 gün süren karşı ihtilalin sonunda, bölgede geniş çaplı temizlik harekâtına girişildi. Bir ay süren bu harekâttan sonra seferberlik 31 Mayıs günü kaldırıldı.

    Atatürk’ün kararlılığı

    Baştan sona kadar titizlikle harekâtı izleyen ve gerekli direktifleri veren Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa, aynı gün millete yayımladığı beyannamede ordumuza teşekkür ederek şunlara değinir:

    “Türkler, Cumhuriyet’in muhafazasına, vatanın gelişmesine ve milletin medeniyet ve yükselme yolunda mesaisine mani olmak isteyeceklerin muhkûm oldukları felaket ve hüsranı kati olarak ispat etmişlerdir. Muhakkaktır ki, milletimiz takip ettiği kurtuluş ve mesai yolunda ilerlemekten başka bir hal kabul edemez.

    Bu son defaki bastırma harekâtının birinci derecede muvaffakiyet sırrı, vatandaşların gösterdiği bu idrak ve candan atılış oldu ise, Cumhuriyetin maruz kalabileceği herhangi bir ihtimalde de yine birinci muvaffakiyet etkeni saferberlik davetine derhal ve bir an kaybetmeksizin icabet etmek olacaktır. Vatandaşlarım! Türk vatanının gelişmesi, bütünlüğü ve her tehlikeden korunmuşluğu bir seferberlik davetine derhal icabet etmektedir. Bu düsturu yetişmişlerimizin ve yetişecek evlatlarımızın daima hatırında bulundurmalıyız.

    Türk vatanperverliğinin birinci ayırıcı vasfı, vatan müdafaası daveti karşısında her işi bırakarak silah altına koşmaktır. Cumhuriyet’i müdafaa etmiş olmanın verdiği haklı şeref ve gurur hisleriyle yuvalarına dönmeye başlayan evlatlarımızı muhabbet ve minnet ile tekrar selamlarım.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C. 17, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005, s.250-251)

    Şeyh Said 29 Haziran günü idam edildi

    Seyit Abdülkadir ve arkadaşlarının yargılanması 14-23 Mayıs 1925 tarihleri arasında Şark İstiklâl Mahkemesi’nde yapıldı. Seyit Abdülkadir ve adamları idam cezasına çarptırıldı. Şeyh Said ve arkadaşlarının yargılanması ise 26 Mayıs-27 Haziran 1925 tarihleri arasında yapıldı. Şeyh Said ve 29 kişinin idamına karar verildi. Bazı sanıkların cezası hapis ve kürek cezasına çevrildi. Şeyh Said ve 46 adamının cezası ise 29 Haziran günü Diyarbakır’da infaz edildi.

    Devrimci Hâkim Kansu’nun sözleri

    Mahkeme Başkanı Mazhar Müfit Kansu, duruşmanın bitiminde son söz olarak şunları söyler: “Herkes bilmelidir ki, genç Cumhuriyet Hükümeti kışkırtıcılık ve irticaa, her türlü lanetli faaliyetlere kesin surette göz yummayacağı gibi, hatta kesin tedbirleri sayesinde bu gibi eşkıya hareketlerine yer vermeyecektir. Senelerden beri şeyhlerin, ağaların, beylerin baskısı altında sömürülen, eriyen, inleyen bu bölgenin zavallı halkı, artık sizin kıştırtıcılığınızdan ve kötülüğünüzden kurtularak Cumhuriyetimizin verimli ilerleme ve saadet vaat eden yollarında yürüyerek, refah ve saadet içerisinde yaşayacaktır. Siz de döktüğünüz kanların, söndürdüğünüz ocakların cezasını adalet sehpasında hayatınızla ödeyerek hesap vereceksiniz. İşte Cumhuriyetin sert, fakat adil kanunlarının hükmü budur.” (Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları C.1, s.221-222)

    Sovyetler’in görüşü

    Müttefikimiz Sovyetler Birliği’nin Dışişleri Bakanı Çiçerin, isyan hakkında görüşlerini şöyle açıklar: “İsyanın uluslararası gericiliğin entrikalarıyla, tahtından indirilmiş olan sultanın arkadaşlarının İstanbul’da yeniden onun iktidarını kurma, halifeliği geri getirme, kapıları yabancı sermayeye açma, bağımsızlığında direnen Türkiye’yi dünya sermayesine eklemleme amacıyla bağlantısının bugün apaçık olduğunu soydaşlarına anlatmaları için burada bulunan Kürt yoldaşlarımıza başvurmaktan da geri kalamayız.” (Mehmet Perinçek, Sovyet Devlet Kaynaklarında Kürt İsyanları, 5. Basım, Kaynak Yayınları, 2014, s119)

    Aydınlık

  • Türklere ‘vur emri’ veren Rotterdam Belediye Başkanı

    Türklere ‘vur emri’ veren Rotterdam Belediye Başkanı

    Atatürkçü Aydın Ertürk: Türklere ‘vur emri’ veren Rotterdam Belediye Başkanı Aboutaleb’i FETÖ yönlendiriyor

    Atatürkçü aydın olarak bilinen eski komutanlardan Türker Ertürk, 11 Mart’ta Rotterdam’da yaşanan vahşeti yazdı. Ertürk, AK Parti hükümetini eleştirirken, “Bu tuzağa düşürülüşte hiç şüphe yok ki, yakın çevrede bulunan ve yanlış yönlendiren kripto Cemaatçilerin rolü vardı! “şeklinde yazdı ve Rotterdam Belediye Başkanı Ahmed Aboutaleb’in FETÖ’cüler tarafından yönlendirildiğini de örnekler ortaya koydu.

    İşte Türker Ertürk’ün yazısındaki o bölümler.

    “Hollanda’da, referanduma yönelik yapılan kışkırtma kontrolden tamamen çıkmış ve tüm Avrupa’ya yayılmış durumda. Bu gidiş, iyi gidiş değil.

    Geçmişte, türban dahil yaratılan mağduriyetler, AKP’ye çok oy kazandırmıştı! Hollanda’ya türbanlı bakanın da kasti olarak gönderilmesi yine mağduriyete yönelik operasyondu ama beklentiyi karşılamadığı gibi, karşı operasyonun tuzağına düşüldü! Karşı operasyonun mümessili ise; Gülen Cemaati idi!

    Pensilvanya’da bulunan karargahları nedeniyle Amerika’yı ayrı tutarsak; Hollanda aynı zamanda Gülen Cemaati’nin dünyada en güçlü olduğu yer! İşte Cemaat, en güçlü olduğu yerde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı tuzağa düşürdü. Bu tuzağa düşürülüşte hiç şüphe yok ki, yakın çevrede bulunan ve yanlış yönlendiren kripto Cemaatçilerin rolü vardı!

    “Gelmeyin, burada seçim kampanyası yapmanızı uygun bulmuyoruz”diyen Rotterdam’ın ‘Müslüman’ Belediye Başkanı Ahmed Aboutalep de sütten çıkmış ak kaşık değil. Gülen Cemaati’ne ve PKK’ya yakın. Hollanda’dan aldığımız bilgiye göre; Cemaatin organizasyonu ile Türkiye’ye getirilmiş, yedirilip içirilmiş ve hediyelere boğulmuş! Araştırmak ve doğrulamak mümkün!

    Cemaatin amacı; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ötekileştirerek, çağdaş dünyadan izole etmek ve uluslararası operasyon yapılması için zemin ve gerekçe hazırlamak. Cemaat, Batı’ya; “Siyasal İslam’ın radikal olmayan yüzü biziz, sizinle barış içinde, uyumlu çalışabiliriz, nitelikli kadrolar da bizde, Erdoğan’ın durumunu görüyorsunuz, Kemalistlerle de olmaz, çünkü onlar da size karşı” mesajını vermeye ve yaptığı operasyonlarla bu stratejik mesajın arkasını operasyonlarla doldurmaya çalışıyor!

    Devamlı konuşarak, gücünün çok çok ötesinde meydan okuyarak ve arkasında bilgi olmayan nezaketten uzak suçlamalar yaparak, kurulan küresel tuzağa düşülmektedir. Çevrede hiç akıllı adam yok mu?”

    Avrupa Türk Gazetesi © ÖZEL HABER

    Bunu paylaş:

  • İMAM’IN DEDİKLERİ

    İMAM’IN DEDİKLERİ

    Cuma namazındaydım, yani her cuma olduğu gibi, istisnalar hariç tabi.

    Hangi camii olduğunun önemi yok, İmamın adı neydi? Onun da önemi yok aslında.

    Neyin önemi var diyorsunuz, anlıyorum. İmamın dediklerinin önemi var elbette.

    İmam ne dedi?

    Erken gittim camiye, İmam geldi, boğazını temizledi, mikrofona üfledi ve başladı vaaz etmeye. Bu arada namaz vakti yaklaştıkça camiye gelenler artmaya başladı. İmam Namaz kılarken nelere dikkat etmemiz gerektiğini hatırlatıyordu, sanki geçen hafta da aynı konudan bahsetmiş ve ben çok sıkılmıştım, Bu hafta kaldığı yerden devam etti;

    Namaz kılarken gözünü kapatmayacaksın dedi imam, oysa gözü kapatmak duyguya daha yoğun konsantre olmak demektir, şarkıcılar, saz üstadları, kemancılar gözünü kapatır şarkıyı içten okurken.

    Ekledi imam, sağına soluna da bakmayacaksın, ileri de bakmayacaksın.

    Nereye bakacağız?

    Önüne bakacaksın dedi imam

    O ara namaza durmuş birkaç kişiye ilişti gözüm. Baktım, her namaz kılanın gözü başka bir açıyla başka başka yönlere bakıyor. İmam ne diyor adamlar ne yapıyor.

    Dedi ki imam rüküya eğilince üç kere “Subhanerabbiyelaziim” diyeceksiniz, söylerken yutmayacaksınız, bunu söylemek için gerekli zamanı ayıracaksınız.

    Ne demekti anlamı söylemedi imam, Allahtan İphone’um var google var. Açtım baktım anlamı ne diye.

    “büyük olan Rabbim, her türlü kusurdan uzak” demekmiş. İmam için rüku haraketini yaparken beli düz tutmak bunun anlamını bilmekten daha mühim olmalı ki üstüne basa basa, beli düz tutun dedi imam.

    Secde hakeza, kolları yatırmayın dedi de “Subhanerabbiyel ala” ne demek söylemedi.

    O ara camiye gelen sayısı artınca, geleneksel halimiz, insanlar biriri arasında konuşmaya basladi, imam uyardı, “ Kendi aranızda konuşmayın sayın cemaat, iki sohbet bir arada olmaz, sohbet camide değil, çay ocağında yapılır”Uğultu kesildi camide.

    İmam devam etti;

    “Namaz kılarken dışarıdan birisi gelse selam verse, sözlü olarak selami alırsanız namaz bozulur, yok sözlü değil de, elle selami alırsanız namaz bozulmaz ama mekruh olur”

    Yani ben namaza durdum diyelim dışarıdan biri girdi camiye , selamün aleykum millet dedi, ben aleyküm selam diyemem, dersem namaz bozulur, yok el kaldırarak selamı alırsam namaz bozulmaz ama mekruhtur.

    Yani imam diyorki; sığır olmayın, imam efendi sığırlara zaten namaz farz değil, ne diye kelimeleri heba ediyorsun!!!

    Derken camiye gelenler artıkça imamın uyarısını duymamış olanlar haliyle kendi arasında konuşmaya başladı.

    İmam bastı fırçayı, “kendi aramızda konuşmayalım cemaat! Sesimi duymayan varmı, dedi ve estağfurullah yav” diye ekledi.

    Millet sıkılmış olmalı, ben sıkıldım çünkü.

    Derken ezan vakti geldi ve müezzin güzel bir ezan okudu ki, güzel sesi vardı müezzininn, Allah için.

    Derken imam çıktı hutbeye, derken namaza durduk. O da ne, imamda bir ses var, rezalet, makam, rezalet.

    Bağıran imam meğer bir tek bağırmayı biliyormuş. Kardeşim boş boş konuşacağına, cemaate bağıracağına, biraz kıraat, biraz tecvid öğrenseydinya!!!

    Madem öğrenmedin, seni kim imam yaptı da bu işkenceye maruz kaldık, camii o biçim, müezzin o biçim, ses, kıraat güzel, imam okumaya başladı konuya odaklanmak ne mümkün!!!

    İmam Hatip mezunlarını üniversite kazanamayınca imam yaparsan olacağı bu, Ya bağıracak, ya böğürecek!!!

    Af buyurun, imamlık mesleği bir şey olamazsam imam olurum durumundan çıkarılmalıdır, neden mi? Çünkü yaptığı işi bilen, üslup bilen, adab bilen, makam ve tecvid bilen çok az imama rastladım.

    Ayhan Kılıç

    [email protected]

    İstanbul

  • EY BATI ! EY EURO’PA ! Sen kimsin, nesin ?

    EY BATI ! EY EURO’PA ! Sen kimsin, nesin ?

    Batı’nın bizi sevmesi şart mı ? Bu sevilme ihtiyacı nereden geliyor ? Bu soruyu sormamız lazım bence kendimize.

    Biz şu anda sınırları farklı çizilmiş, isimlerini farklı da görsek Avrupa ülkelerin tarihsel geçmişlerine baktığımızda , başta hanedanları olmak üzre, aralarında kız alıp kız vererek , bu evlilikler sayesinde toprak alıp toprak vermiş, bir ortak ırk bir büyük aile olduklarını görüyoruz.
    Kimi zaman mezhepsel farklılıklar içine girip bu yüzden savaşsalar da inançları – temelde- aynı, hayata bakışları genel hatlariyla aynı.
    Biz daha Akdeniz kanı taşıdığımızdan ahbap olmayı, sarılıp öpüşmeyi falan mı istiyoruz? Hemen can ciğer olalım, yemeğe davet edelim hatır için çığ tavuk yiyelim falan beklentimiz bu. Biz yemeğe hazırız da onlar bizim için niye çığ tavuk yemiyor onu anlayamıyoruz.

    Avrupa’nın bunca ortak geçmişlerine rağmen detaya girildiğinde ise bırakın ülkeleri aralarında , kendi içlerinde bile böyle bir samimiyet yok. Bunun gerekli olduğunu düşünmemiz ise bizim olaylara oryantalist yaklaşımımız.
    Bizim, içinden geçirdigi yüzüne vuran, dostumun dostu dostumdur, düşmanı düşmanım, ölümüne bir ahbaplık, bu oryantalist yaklaşımımız da değil midir durduk yerde 1. Dünya Savaşı’na da sokan ?

    Özetle söylersek; Bütün bir batı EN ÖNCE KENDİNİ sevmek üzerine kurulu, bundan dolayı da demokrasi gibi, insan hakları yada genel olarak söylersek SENİN HAKKIN , BENİM HAKKIM ayrımını güzel yapan bu yüzden de ‘ örnek alınan ‘ bir kültüre dönüşmüş, dönüşmeye de devam ediyor.

    Eğer Avrupa’lı birileri ile komşuluk ettiyseniz, yada tatilde bir ahbaplığınız olduysa farketmişsinizdir. Sizin hakkınıza ve ortamın kurallarına (beğense de beğenmese de) tartışmaksızın uymak için azami dikkat gösterir. Sizin hesabınızı da ödemez, kendi hesabının da ödenmesini istemez / beklemez , her şeyi – adilce- bölüşmekten yanadır.
    Bu, ülkeler arası politikaları için de geçerlidir.

    Madem globalleşen bir dünyada kapı komşusuyuz bu, aşırı sevme sevilme ihtiyacını alıp bir yana koymamız şart.

    Terslale/ Başak Sinan

    NOT : Bir sonraki yazımda, Türkiye’deki terör olaylarının batı tarafından nasıl görüldüğünü anlatmaya çalışacağım, o zaman belki bize haksızlık yaptıklarına dair düsünceniz farklı bir boyut kazanır.