Blog

  • Bir Türkiye düşmanının portresi ŞEYH SAİT

    Bir Türkiye düşmanının portresi ŞEYH SAİT

    Bir Türkiye düşmanının portresi

    Piyonlar devrede

    Lozan’da, daha sonraya bırakılan Musul meselesi 1925 Şeyh Said ayaklanmasıyla sekteye uğratıldı. İngilizler, kışkırttıkları saltanat-hilafet yanlısı ve Kürt ayrılıkçısı Nakşibendi Şeyh Said’i, genç Cumhuriyet’in üzerine sürdü. Bölgedeki ağaların da desteklediği gericilerin amacı, Cumhuriyet’i boğmak ve onun müttefiki Sovyetler Birliği’ni güneyden kuşatmaktı. Bu amaçla yaklaşık iki yıldır planladıkları sinsi hareketi, Cumhuriyet istihbaratçıları açığa çıkardı ve içine sızdı. Kürt Teali Cemiyeti’nin önderlik ettiği ihanet hareketi İngiliz destekliydi. Şeyh Sait’in adamları ile sözde İngilizler adına temasa geçti. Bunu farkeden Şeyh Said ve adamları yakalanmamak için 13 Şubat 1925 günü Diyarbakır merkezli olarak Genç Piran’da isyana girişti. İsyan sadece Doğu illeriyle kalmayacak, Batı illerine de yayılacak ve İngilizlerin desteğiyle Padişah Vahdettin geri gelecekti.

    12 ilde sıkıyönetim ilan edildi

    Hareket kısa süre içinde büyüdü ve Güneydoğu illerini sardı. Zamanın Fethi Okyar Hükümeti, isyanın boyutunu kavrayamayınca, Atatürk’ün müdahalesiyle istifasını verdi ve yerine İsmet Paşa Başbakan oldu. Ciddi ve kararlı bir şekilde olayın üzerine gidildi. 12 ilde sıkıyönetim ilan edildi. Meclisteki görüşmelerde girişimin acilen ezilmesi için ortak kararlılık ilân edildi. ‘Dini siyasete alet etmek’ vatana ihanet kapsamına alındı. Genelkurmay tarafından yönetilen çok kapsamlı bir operasyonla da sınırlar tutuldu ve asiler çembere alındı. Nihayetinde işbirlikçi hain girişim adım adım ezildi.

    Hükümetin kararlılığı

    Başbakan İsmet Paşa 7 Nisan 1925 günü TBMM’de verdiği bilgide şunları belirtir: “Arz etmek zorundayım ki: Cumhuriyet evlatları, Cumhuriyetin tehlikede olduğunu gördükleri anda kesinlikle, süratle ve şuurla hareket etmiştir.” (Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları C.1, 2. Baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2011, s.209)

    İsyan 62 gün sürdü

    Şeyh Said ve 25 adamı 14 Nisan 1925 günü takip müfrezesi tarafından kıstırıldığı Şerafettin dağlarında teslim oldu. Şeyh Sait’in bölgeden kaçarak İngilizlere katılmak istediği ortaya çıktı. Varto’ya getirilen Şeyh Said ve adamları tutuklandı ve üzerlerinde yapılan aramada çok sayıda altın para bulundu. 62 gün süren karşı ihtilalin sonunda, bölgede geniş çaplı temizlik harekâtına girişildi. Bir ay süren bu harekâttan sonra seferberlik 31 Mayıs günü kaldırıldı.

    Atatürk’ün kararlılığı

    Baştan sona kadar titizlikle harekâtı izleyen ve gerekli direktifleri veren Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa, aynı gün millete yayımladığı beyannamede ordumuza teşekkür ederek şunlara değinir:

    “Türkler, Cumhuriyet’in muhafazasına, vatanın gelişmesine ve milletin medeniyet ve yükselme yolunda mesaisine mani olmak isteyeceklerin muhkûm oldukları felaket ve hüsranı kati olarak ispat etmişlerdir. Muhakkaktır ki, milletimiz takip ettiği kurtuluş ve mesai yolunda ilerlemekten başka bir hal kabul edemez.

    Bu son defaki bastırma harekâtının birinci derecede muvaffakiyet sırrı, vatandaşların gösterdiği bu idrak ve candan atılış oldu ise, Cumhuriyetin maruz kalabileceği herhangi bir ihtimalde de yine birinci muvaffakiyet etkeni saferberlik davetine derhal ve bir an kaybetmeksizin icabet etmek olacaktır. Vatandaşlarım! Türk vatanının gelişmesi, bütünlüğü ve her tehlikeden korunmuşluğu bir seferberlik davetine derhal icabet etmektedir. Bu düsturu yetişmişlerimizin ve yetişecek evlatlarımızın daima hatırında bulundurmalıyız.

    Türk vatanperverliğinin birinci ayırıcı vasfı, vatan müdafaası daveti karşısında her işi bırakarak silah altına koşmaktır. Cumhuriyet’i müdafaa etmiş olmanın verdiği haklı şeref ve gurur hisleriyle yuvalarına dönmeye başlayan evlatlarımızı muhabbet ve minnet ile tekrar selamlarım.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C. 17, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005, s.250-251)

    Şeyh Said 29 Haziran günü idam edildi

    Seyit Abdülkadir ve arkadaşlarının yargılanması 14-23 Mayıs 1925 tarihleri arasında Şark İstiklâl Mahkemesi’nde yapıldı. Seyit Abdülkadir ve adamları idam cezasına çarptırıldı. Şeyh Said ve arkadaşlarının yargılanması ise 26 Mayıs-27 Haziran 1925 tarihleri arasında yapıldı. Şeyh Said ve 29 kişinin idamına karar verildi. Bazı sanıkların cezası hapis ve kürek cezasına çevrildi. Şeyh Said ve 46 adamının cezası ise 29 Haziran günü Diyarbakır’da infaz edildi.

    Devrimci Hâkim Kansu’nun sözleri

    Mahkeme Başkanı Mazhar Müfit Kansu, duruşmanın bitiminde son söz olarak şunları söyler: “Herkes bilmelidir ki, genç Cumhuriyet Hükümeti kışkırtıcılık ve irticaa, her türlü lanetli faaliyetlere kesin surette göz yummayacağı gibi, hatta kesin tedbirleri sayesinde bu gibi eşkıya hareketlerine yer vermeyecektir. Senelerden beri şeyhlerin, ağaların, beylerin baskısı altında sömürülen, eriyen, inleyen bu bölgenin zavallı halkı, artık sizin kıştırtıcılığınızdan ve kötülüğünüzden kurtularak Cumhuriyetimizin verimli ilerleme ve saadet vaat eden yollarında yürüyerek, refah ve saadet içerisinde yaşayacaktır. Siz de döktüğünüz kanların, söndürdüğünüz ocakların cezasını adalet sehpasında hayatınızla ödeyerek hesap vereceksiniz. İşte Cumhuriyetin sert, fakat adil kanunlarının hükmü budur.” (Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları C.1, s.221-222)

    Sovyetler’in görüşü

    Müttefikimiz Sovyetler Birliği’nin Dışişleri Bakanı Çiçerin, isyan hakkında görüşlerini şöyle açıklar: “İsyanın uluslararası gericiliğin entrikalarıyla, tahtından indirilmiş olan sultanın arkadaşlarının İstanbul’da yeniden onun iktidarını kurma, halifeliği geri getirme, kapıları yabancı sermayeye açma, bağımsızlığında direnen Türkiye’yi dünya sermayesine eklemleme amacıyla bağlantısının bugün apaçık olduğunu soydaşlarına anlatmaları için burada bulunan Kürt yoldaşlarımıza başvurmaktan da geri kalamayız.” (Mehmet Perinçek, Sovyet Devlet Kaynaklarında Kürt İsyanları, 5. Basım, Kaynak Yayınları, 2014, s119)

    Aydınlık

  • Türklere ‘vur emri’ veren Rotterdam Belediye Başkanı

    Türklere ‘vur emri’ veren Rotterdam Belediye Başkanı

    Atatürkçü Aydın Ertürk: Türklere ‘vur emri’ veren Rotterdam Belediye Başkanı Aboutaleb’i FETÖ yönlendiriyor

    Atatürkçü aydın olarak bilinen eski komutanlardan Türker Ertürk, 11 Mart’ta Rotterdam’da yaşanan vahşeti yazdı. Ertürk, AK Parti hükümetini eleştirirken, “Bu tuzağa düşürülüşte hiç şüphe yok ki, yakın çevrede bulunan ve yanlış yönlendiren kripto Cemaatçilerin rolü vardı! “şeklinde yazdı ve Rotterdam Belediye Başkanı Ahmed Aboutaleb’in FETÖ’cüler tarafından yönlendirildiğini de örnekler ortaya koydu.

    İşte Türker Ertürk’ün yazısındaki o bölümler.

    “Hollanda’da, referanduma yönelik yapılan kışkırtma kontrolden tamamen çıkmış ve tüm Avrupa’ya yayılmış durumda. Bu gidiş, iyi gidiş değil.

    Geçmişte, türban dahil yaratılan mağduriyetler, AKP’ye çok oy kazandırmıştı! Hollanda’ya türbanlı bakanın da kasti olarak gönderilmesi yine mağduriyete yönelik operasyondu ama beklentiyi karşılamadığı gibi, karşı operasyonun tuzağına düşüldü! Karşı operasyonun mümessili ise; Gülen Cemaati idi!

    Pensilvanya’da bulunan karargahları nedeniyle Amerika’yı ayrı tutarsak; Hollanda aynı zamanda Gülen Cemaati’nin dünyada en güçlü olduğu yer! İşte Cemaat, en güçlü olduğu yerde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı tuzağa düşürdü. Bu tuzağa düşürülüşte hiç şüphe yok ki, yakın çevrede bulunan ve yanlış yönlendiren kripto Cemaatçilerin rolü vardı!

    “Gelmeyin, burada seçim kampanyası yapmanızı uygun bulmuyoruz”diyen Rotterdam’ın ‘Müslüman’ Belediye Başkanı Ahmed Aboutalep de sütten çıkmış ak kaşık değil. Gülen Cemaati’ne ve PKK’ya yakın. Hollanda’dan aldığımız bilgiye göre; Cemaatin organizasyonu ile Türkiye’ye getirilmiş, yedirilip içirilmiş ve hediyelere boğulmuş! Araştırmak ve doğrulamak mümkün!

    Cemaatin amacı; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ötekileştirerek, çağdaş dünyadan izole etmek ve uluslararası operasyon yapılması için zemin ve gerekçe hazırlamak. Cemaat, Batı’ya; “Siyasal İslam’ın radikal olmayan yüzü biziz, sizinle barış içinde, uyumlu çalışabiliriz, nitelikli kadrolar da bizde, Erdoğan’ın durumunu görüyorsunuz, Kemalistlerle de olmaz, çünkü onlar da size karşı” mesajını vermeye ve yaptığı operasyonlarla bu stratejik mesajın arkasını operasyonlarla doldurmaya çalışıyor!

    Devamlı konuşarak, gücünün çok çok ötesinde meydan okuyarak ve arkasında bilgi olmayan nezaketten uzak suçlamalar yaparak, kurulan küresel tuzağa düşülmektedir. Çevrede hiç akıllı adam yok mu?”

    Avrupa Türk Gazetesi © ÖZEL HABER

    Bunu paylaş:

  • İMAM’IN DEDİKLERİ

    İMAM’IN DEDİKLERİ

    Cuma namazındaydım, yani her cuma olduğu gibi, istisnalar hariç tabi.

    Hangi camii olduğunun önemi yok, İmamın adı neydi? Onun da önemi yok aslında.

    Neyin önemi var diyorsunuz, anlıyorum. İmamın dediklerinin önemi var elbette.

    İmam ne dedi?

    Erken gittim camiye, İmam geldi, boğazını temizledi, mikrofona üfledi ve başladı vaaz etmeye. Bu arada namaz vakti yaklaştıkça camiye gelenler artmaya başladı. İmam Namaz kılarken nelere dikkat etmemiz gerektiğini hatırlatıyordu, sanki geçen hafta da aynı konudan bahsetmiş ve ben çok sıkılmıştım, Bu hafta kaldığı yerden devam etti;

    Namaz kılarken gözünü kapatmayacaksın dedi imam, oysa gözü kapatmak duyguya daha yoğun konsantre olmak demektir, şarkıcılar, saz üstadları, kemancılar gözünü kapatır şarkıyı içten okurken.

    Ekledi imam, sağına soluna da bakmayacaksın, ileri de bakmayacaksın.

    Nereye bakacağız?

    Önüne bakacaksın dedi imam

    O ara namaza durmuş birkaç kişiye ilişti gözüm. Baktım, her namaz kılanın gözü başka bir açıyla başka başka yönlere bakıyor. İmam ne diyor adamlar ne yapıyor.

    Dedi ki imam rüküya eğilince üç kere “Subhanerabbiyelaziim” diyeceksiniz, söylerken yutmayacaksınız, bunu söylemek için gerekli zamanı ayıracaksınız.

    Ne demekti anlamı söylemedi imam, Allahtan İphone’um var google var. Açtım baktım anlamı ne diye.

    “büyük olan Rabbim, her türlü kusurdan uzak” demekmiş. İmam için rüku haraketini yaparken beli düz tutmak bunun anlamını bilmekten daha mühim olmalı ki üstüne basa basa, beli düz tutun dedi imam.

    Secde hakeza, kolları yatırmayın dedi de “Subhanerabbiyel ala” ne demek söylemedi.

    O ara camiye gelen sayısı artınca, geleneksel halimiz, insanlar biriri arasında konuşmaya basladi, imam uyardı, “ Kendi aranızda konuşmayın sayın cemaat, iki sohbet bir arada olmaz, sohbet camide değil, çay ocağında yapılır”Uğultu kesildi camide.

    İmam devam etti;

    “Namaz kılarken dışarıdan birisi gelse selam verse, sözlü olarak selami alırsanız namaz bozulur, yok sözlü değil de, elle selami alırsanız namaz bozulmaz ama mekruh olur”

    Yani ben namaza durdum diyelim dışarıdan biri girdi camiye , selamün aleykum millet dedi, ben aleyküm selam diyemem, dersem namaz bozulur, yok el kaldırarak selamı alırsam namaz bozulmaz ama mekruhtur.

    Yani imam diyorki; sığır olmayın, imam efendi sığırlara zaten namaz farz değil, ne diye kelimeleri heba ediyorsun!!!

    Derken camiye gelenler artıkça imamın uyarısını duymamış olanlar haliyle kendi arasında konuşmaya başladı.

    İmam bastı fırçayı, “kendi aramızda konuşmayalım cemaat! Sesimi duymayan varmı, dedi ve estağfurullah yav” diye ekledi.

    Millet sıkılmış olmalı, ben sıkıldım çünkü.

    Derken ezan vakti geldi ve müezzin güzel bir ezan okudu ki, güzel sesi vardı müezzininn, Allah için.

    Derken imam çıktı hutbeye, derken namaza durduk. O da ne, imamda bir ses var, rezalet, makam, rezalet.

    Bağıran imam meğer bir tek bağırmayı biliyormuş. Kardeşim boş boş konuşacağına, cemaate bağıracağına, biraz kıraat, biraz tecvid öğrenseydinya!!!

    Madem öğrenmedin, seni kim imam yaptı da bu işkenceye maruz kaldık, camii o biçim, müezzin o biçim, ses, kıraat güzel, imam okumaya başladı konuya odaklanmak ne mümkün!!!

    İmam Hatip mezunlarını üniversite kazanamayınca imam yaparsan olacağı bu, Ya bağıracak, ya böğürecek!!!

    Af buyurun, imamlık mesleği bir şey olamazsam imam olurum durumundan çıkarılmalıdır, neden mi? Çünkü yaptığı işi bilen, üslup bilen, adab bilen, makam ve tecvid bilen çok az imama rastladım.

    Ayhan Kılıç

    [email protected]

    İstanbul

  • EY BATI ! EY EURO’PA ! Sen kimsin, nesin ?

    EY BATI ! EY EURO’PA ! Sen kimsin, nesin ?

    Batı’nın bizi sevmesi şart mı ? Bu sevilme ihtiyacı nereden geliyor ? Bu soruyu sormamız lazım bence kendimize.

    Biz şu anda sınırları farklı çizilmiş, isimlerini farklı da görsek Avrupa ülkelerin tarihsel geçmişlerine baktığımızda , başta hanedanları olmak üzre, aralarında kız alıp kız vererek , bu evlilikler sayesinde toprak alıp toprak vermiş, bir ortak ırk bir büyük aile olduklarını görüyoruz.
    Kimi zaman mezhepsel farklılıklar içine girip bu yüzden savaşsalar da inançları – temelde- aynı, hayata bakışları genel hatlariyla aynı.
    Biz daha Akdeniz kanı taşıdığımızdan ahbap olmayı, sarılıp öpüşmeyi falan mı istiyoruz? Hemen can ciğer olalım, yemeğe davet edelim hatır için çığ tavuk yiyelim falan beklentimiz bu. Biz yemeğe hazırız da onlar bizim için niye çığ tavuk yemiyor onu anlayamıyoruz.

    Avrupa’nın bunca ortak geçmişlerine rağmen detaya girildiğinde ise bırakın ülkeleri aralarında , kendi içlerinde bile böyle bir samimiyet yok. Bunun gerekli olduğunu düşünmemiz ise bizim olaylara oryantalist yaklaşımımız.
    Bizim, içinden geçirdigi yüzüne vuran, dostumun dostu dostumdur, düşmanı düşmanım, ölümüne bir ahbaplık, bu oryantalist yaklaşımımız da değil midir durduk yerde 1. Dünya Savaşı’na da sokan ?

    Özetle söylersek; Bütün bir batı EN ÖNCE KENDİNİ sevmek üzerine kurulu, bundan dolayı da demokrasi gibi, insan hakları yada genel olarak söylersek SENİN HAKKIN , BENİM HAKKIM ayrımını güzel yapan bu yüzden de ‘ örnek alınan ‘ bir kültüre dönüşmüş, dönüşmeye de devam ediyor.

    Eğer Avrupa’lı birileri ile komşuluk ettiyseniz, yada tatilde bir ahbaplığınız olduysa farketmişsinizdir. Sizin hakkınıza ve ortamın kurallarına (beğense de beğenmese de) tartışmaksızın uymak için azami dikkat gösterir. Sizin hesabınızı da ödemez, kendi hesabının da ödenmesini istemez / beklemez , her şeyi – adilce- bölüşmekten yanadır.
    Bu, ülkeler arası politikaları için de geçerlidir.

    Madem globalleşen bir dünyada kapı komşusuyuz bu, aşırı sevme sevilme ihtiyacını alıp bir yana koymamız şart.

    Terslale/ Başak Sinan

    NOT : Bir sonraki yazımda, Türkiye’deki terör olaylarının batı tarafından nasıl görüldüğünü anlatmaya çalışacağım, o zaman belki bize haksızlık yaptıklarına dair düsünceniz farklı bir boyut kazanır.

  • İSTİHBARAT DOSYASI /// OĞUZ SOLAK : İSTİHBARAT VE CASUSLUK FAALİYETLERİ NEDİR ????

    İSTİHBARAT DOSYASI /// OĞUZ SOLAK : İSTİHBARAT VE CASUSLUK FAALİYETLERİ NEDİR ????

    İSTİHBARAT VE CASUSLUK FAALİYETLERİ

    İstihbarat ve casusluk, insanlık tarihinin çok önemli zihinsel çalışmalarıdır. Casusluk üstün bir zekâ, estetik duygusu, gelişmiş hayal gücü, ketumiyet, entelektüellik, kapsamlı kültür ve bilgi birikimi, analitik düşünme, cesaret, dürüstlük, sadakat ve zarafeti bir arada taşıyabilenlerin sanatıdır.

    Dünyanın en büyük casusluk teşkilatı olan Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı NSA internet sayfasında misyonumuz bölümünde şöyle yazıyor: “…NSA, sinyal istihbaratı ile haberleşme güvenliği için her koşul altında ABD halkının çıkarları uğruna istihbari bilgi toplar ve ağ üzerinde operasyonlar yaparak milleti için kesin bilgi üstünlüğü sağlar. Ulusal yemin bölümünde ise, NSA çalışanları her şeyden önce ve sonra daima Amerikalıdır. Her çalışan, Anayasa’yı ve ABD’yi, iç ve dış bütün düşmanlarına karşı desteklemeye, korumaya yemin etmiştir.”

    Yazının ilerleyen bölümlerinde uluslararası ilişkilere yön veren NSA, CIA, MOSSAD,eski KGB , MI6 gibi teşkilatların nasıl titiz ve özverili çalışmalar yaptıklarına dair bilgiler verdiğimde göreceksiniz ki Türk Devletinin gerçek anlamda özgürlüğüne kavuşması için yeni baştan modern bir istihbarat topluluğu kurması en önemli önceliği olmalı. Bu istihbarat topluluğu içinde en büyük görevin de, NSA gibi yapılanmış uçan ,kaçan her türlü sinyali toplayan bir Türk Ulusal Güvenlik Ajansının ( TUGA) kurulması gerekliliğine inancındayım. Echelon veya diğer adıyla büyük kulak, NSA’ in bütün yeryüzünü dinlediği ve gözetlediği küresel bir dinleme ağı. Dünya yörüngesinde dolaşan 120 uydunun yanı sıra binlerce yer istasyonları var. Gökyüzünde dolaşan ne kadar sinyal varsa telefon, e-posta, aklınıza gelebilecek her türlü elektromanyetik dalgayı topluyor ve gereksiz olanlar ayıklanıyor. Bu verilerin NSA in günümüz de kullanılan teknolojinin 20 yıl ilerisinde olduğu tahmin edilen süper bilgisayarların da kriptoları çözülüyor, analizleri yapılıyor ve istihbarat topluluğu içindeki CIA , DIA gibi kurumlara istihbarat değeri olan bilgiler aktarılıyor.

    Yaklaşık 12.000 yıl önce buzul çağının bitişi iklimde ısınmaya ve ekolojik değişimlere neden olmuştur. Yabani tahıl toplayıcılığı zamanla yabani tahılların denetim altına alınmasını sağlamıştır. Böylece ilk tarım başlamıştır.Hayvanların evcilleştirilmesi, sulamalı tarıma geçiş ile artı ürün ortaya çıkmış ve artı ürün büyük değişimlere neden olmuştur.Artı ürünün üretimi ,dağıtılması için büyük işbirlikleri gerekmiştir.Bu gidişat tapınak ekonomisi diye adlandırılan tapınak merkezli bir sistemi doğurmuştur.Bu ilerleme kent devletlerin modeline evrilmiştir. Devletin ,üretim ve işgücünün denetiminin, toplumsal tabakalaşmanın, mesleki uzmanlaşmanın, anıtsal yapıların ve yazının bulunmasının sonuçları uygarlığın doğuşunu getirmiştir. Bu devreden itibaren binlerce yıldır insanlık ve toplumlar artan bir ivme ile her alanda gelişme sağladı. Savaşlar, barışlar, büyük uygarlıklar, büyük göçler, keşifler ,icatlar, büyük anıtlar, reformlar birbirini izledi. Hümanizm, aydınlanma çağı, sanayi devrimi, demokrasi devrimleri ,dünya savaşları , elektronik, mikroçipler derken toplumlar bilgi çağının sınırlarını zorlamaya başladı.

    Binlerce yıllık insanlık serüveni gösterdi ki sembollere yüklenen BİLGİNİN bulunması, taşınması, kullanılması, değerlendirilmesi, elde edilmesi ve saklanması çok önemli. Bugün birey olarak veya devlet olarak bilgiye ne kadar sahipseniz o kadar güçlüsünüz demektir. Bilgi , insan ile daha doğrusu insanın sahip olduğu zihin kapasitesi ile anlam ifade etmektedir. Yani bilgiyi işleyen ana merkez insan zihnidir. Zihinlerin kontrolü bilginin ve herşeyin kontrolü demek anlamına gelmektedir. Bu anlayışın sonucunda, eskiden KGB ninde dahil olduğu NSA, CIA gibi üst düzey teşkilatların yapmaya çalıştıkları en yoğun araştırmalar insanda zihin kontrolünde odaklanmıştır.

    Gizli bilgilere ulaşmanın ustaları istihbarat teşkilatları ve casuslar insan zihninin kontrolü üzerine öyle araştırmalara mesai ayırmışlardır ki bana göre bu onların çok zeki, uzak görüşlü ve ön yargısız olduklarını göstermektedir. Prof.Rhine, 1930 larda başlamak üzere; A.B.D. De Duke Üniversitesi nde parapsikoloji okutmuştur. Duyu ötesi algılama ( parapsikolojinin bölümleri ) tanımını ortaya koyan ilk kişidir. Telepati, Durugörü ve medyumluk , yani duyu ötesi algılamanın varlığı hakkında pek çok delil olmasına rağmen, bilim, bugüne kadar bu konunun incelenmesine pek az zaman ayırmıştır. Bununla beraber istihbarat teşkilatları duyu ötesi algılamanın saldırı ve savunma maksatlı kullanımının tam olarak araştırılmasına büyük önem vermişlerdir. Parapsikolojinin bütün kollarında büyük araştırmalar ve uygulamalar yapılmış ve gerçek hayatta tatbik etmişlerdir. İnsan beynine ve zihin faaliyetlerine ait araştırmalar için dev bütçeler ayrılmıştır. Dr.Armen Victorian İstihbaratta beyin yıkama adlı eserinin psişik araştırmalar bölümünde ‘’… Amerikan istihbaratı ,Sovyetlerin parapsikoloji araştırmaları ile ciddi şekilde ilgilenmeye başlamıştı. CIA ,Sovyetlerin psişik araştırmalara 60 milyon ruble ayırdığını tespit etmişti. 1975 e gelindiğinde bu yekün 300 milyon rubleye yükselmişti ki bu alanda ciddi gelişmeler olduğunu açık seçik ortaya koyuyordu.’’ Sovyetlerin kozmonot eğitiminde telepatik yöntemler kullanılması daha başından CIA nın dikkatini çekmişti. Bu yöndeki girişimler 1967 martında kodlanmış bir telepati mesajının, Moskova dan Leningrad a gönderilmesiyle( ışınlanarak) başlamıştı. Dört yıl sonra Edgar Mitchell de Apollo 14 ile uçarken benzer bir denemeyi gerçekleştirdi. Mitchellin, deneyi 1970 de Brooklyn de Maimonides Hastanesinde başlayan, CIA destekli dört yıllık bir çalışmanın bulgularına dayanıyordu. Sözü geçen çalışmalar arasında, Maimonides Tıp Merkezi Rüya Laboratuvarının yaptığı uykuda telepati çalışması da vardı . Çalışmalar uyanık durumda bulunan bir kişiden rüya gören birisine telepati yoluyla iletilen kavram ve imajlarla rüyaların dışarıdan etkilenebileceğini ortaya koyuyordu.

    Stanford Araştırma Enstitüsünde birçok psişik uygulama yapıldı. On bedendışı sezgi hali deneyinde , bulundukları mahalde gizlenmiş nesnelerin yerini durugörü sezgisi kullanarak tespit etmeyi denediler ve başardılar. Sonradan bu deneyleri uzaktaki hedeflerin tespit edilmesine yönelik çalışmalara genişletildi.29 mayıs 1973 başlayan ve 1975 de tamamlanan bir projede askeri ve istihbarat şeflerine ürpertici bir ufuk açıyordu. Ingo Swann ( uzak görücü) koordinatları verilen bir mevkiyi uzaktan görmeye yönelik ilk denemesinde şaşırtıcı sonuçlar almıştı. Güney Hint Okyanusunda Fransızlar tarafından idare edilen Küçük Kerguelen adasının özelliklerini, binaların ve Fransız Sovyet ortak meteorolojik araştırma tesisinin yerleride dahil olmak üzere tasvir etmişti. Hatta, adanın oldukça iyi haritasını bile çizmişti.

    Ufolar, medyumlar, uzak görücüler, zihin okuyucular, hipnozlar gibi bilgi kaynaklarına ulaşabilecek veya insan zihninin kontrolüne yarayabilecek aklınıza gelebilecek her şey üzerinde her türlü araştırma ve deneysel faaliyetler yapılmış. Gelişmiş enstitüler kurulmuş, akademik seviyede araştırma ve geliştirme için maddi imkanlar sonuna kadar kullanılmıştır. Ancak Rusya ve ABD , kamuoyundan inkar etmelerine rağmen psişik çalışmalarından özellikle zihin kontrolü sevdalarından asla vazgeçmemişlerdir.

    ABD istihbarat topluluğunu 17 kurum oluşturmaktadır. NSA, CIA, DIA en kapsamlı ve etkili olanlarıdır.

    NSA: Baltimore- Washington otoyolunun güneye giden ayrımında, Annapolis Kavşağı nın sakin bir kasabası olan Maryland in yakınlarında bir yerde, özel olarak yapılmış, herkesin kullanamadığı bir çıkış rampası aniden gözden kaybolur. Toprak banketlerin ve büyük ağaçların gizlediği rampa, dikenli tellerden, yan yana dizilmiş iri kaya parçalarından, harekete duyarlı detektörlerden, hidrolik kamyon engelleyicilerden ve kalın beton bariyerlerden oluşan bir labirente çıkar. Alarmlar çaldığında, asker üniformasına benzeyen siyah üniformalar giymiş özel başlıklı komandolar, eolt 9 mm. Makineli tabancalar da dahil, ellerindeki çok çeşitli silahları sallayarak hemen karşılık verirler. Onlara “Siyah Giyen Adamlar” denir. Telefoto gözetleme kameraları aşağı doğru çevrilir, silahlı polis sınırlarda devriye gezer, parlak sarı levhalarda, fotoğraf çekmenin, not almanın ya da basit bir taslak çıkarmanın İç Güvenlik Yasa sına göre cezalandırılacağı belirtilir. Bunun ardında, yeryüzündeki başka hiçbir yere benzemeyen tuhaf ve görünmez bir şehir yatıyor. Bu şehir, içinde, muhtemelen dün¬yada yaratılmış en büyük sırlar evrenini barındırıyor.

    Şehir altmıştan fazla binadan oluşmakta: bürolar, depolar, fabrikalar, laboratuvarlar ve yaşam alanları. Burası, on binlerce insanın mutlak bir gizlilik içinde çalıştığı bir yer. Pek çoğu tam olarak ne işle uğraştıklarını eşlerine bile söylemeden yaşayıp ölecek. 2001 yılına girilirken, 1930 yılının Karanlık Odası, karanlık bir imparatorluğa dönüşmüş ve gezegendeki en büyük, en gizli ve en gelişmiş casusluk örgütü olan Ulusal Güvenlik Dairesi ne (NSA) ev sahipliği yapmaya başlamıştı. 38.000 çalışanı ve milyarlarca dolarlık dev bütçesi ile bilinen teknolojinin 20 yıl ötesinde hiper bilgisayarlara sahipler ve ileri teknoloji üretiyorlar. Buluşlarının bir kısmını istasyonundan başka denizlerin altında casus gemileri, denizaltı fiber optik kabloları dinleyen Amerikanın büyük şirketlerine vererek ülke ekonomisine de katkıda bulunuyorlar. Dünyada en çok matematisyeni ve dil bilimcisini bünyesinde barındıran kurumun yeryüzünde konuşulan hemen bütün dilleri ve lehçelerini bilen uzman dilbilimcileri var. Gökyüzünde gezen bütün haberleşme ağlarını dinleyen ve gözetleyen yüzlerce uyduları ve binlerce yer donanımları, açık denizlerde yük gemisi, semalarda yolcu uçağı gibi görünen halbuki gelişmiş antenleri ve kripto cihazları donatılmış casusluk sistemlerini ve daha birçok bilgiyi aktaran James Bamford, ‘Body of Secrets’ adlı kitabında Echelon’un Türkiye’deki faaliyetleriyle ilgili ilginç anekdotlara yer veriliyor. ABD, 1961’de Echelon sistemiyle 40’dan fazla ülkenin yazışma sistemlerinin şifrelerini çözmesine rağmen üst-düzey Sovyet şifrelerine sızma başarısını gösterememişti. Haberleşme şifreleri çözülen ülkelerin diplomatlarına tehdit, şantaj ve rüşvet yöntemleri uygulanıyordu. Türk diplomatlarına da, ülkemizde edilmişti” diye ekliyordu.hemen hemen her meslekte geçerli olan rüşvet yönteminin uygulandığını anlatan Bamford “NSA, bazen aldatma, bazen de zor yoluyla bu ülkelerin kullandığı kripto şifrelerinin anahtarlarını ele geçiriyordu” diyor ve “Türkiye’nin şifreleri, Washington da görevli bir kripto memuruna rüşvet verilerek elde edilmişti.

    CIA: Birleşik Devletleri’n birimleri için gereken ABD dışı ülkelerle ilgili istihbarat bilgilerini toplayan kurumdur. Merkezi Virjinya eyaletindeki Langley de bulunmaktadır. CIA yasasına göre; kurum, organizasyonunu, görevlerini, personellerinin sayısını ve maaşlarını saklı tutmak hakkına sahiptir. Soğuk Savaş yıllarında ve sonrasında CIA pek çok gizli operasyonda rol alarak siyasi rejimleri zayıflatmaya ve hükümetleri devirmeye çalışmıştır.1947 de Kongre, Milli Güvenlik Konseyi ile (National Security Council, NSC) bu konseyin yönetimi altında çalışmak üzere (CIA) kuruldu. CIA, NSC ye milli güvenliği ilgilendiren konularda bilgi toplayıp verecek, elde edilen bilgileri değerlendirdikten sonra, hükümetle ilgili yerlere ulaştırılmasını sağlayacaktı. CIA; NSC nin vereceği emirler doğrultusunda, güvenlikle ilgili istihbarat işlerini yerine getiriyordu.

    CIA dört müdürlük halinde çalışmaktadır:

    İstihbarat Müdürlüğü:

    Her türlü istihbarat aracı ile bilgi toplama, casusluk faaliyetlerini yürütür. Gizli olarak yapılan istihbaratı değerlendirir. Havadan çekilen (uydu, uçak vs.) resimleri, radyo, telefon, televizyon, telgraf, telsiz gibi ulaştırma araçları ile toplanan bilgileri değerlendirir. Bu değerlendirmeler, raporlar halinde, ilgili makamlara gönderilir. Karşı haberalma daire başkanlığı ile koordineli olarak çalışır.Harekat Müdürlüğünün ihtiyacı olan kapsamlı bilgileri ve verileri operasyon aşaması da dahil temin eder.

    Ulusal gizli servis: Gizli operasyonları yürütür.

    Bilim ve Teknoloji Müdürlüğü Teşkilat elemanlarını, son teknolojik gelişmelerde eğitmek, kullanmasını öğretmek. Kullanılan araçları geliştirmek, yapılan operasyonlara bilimsel ve teknik destek sağlamak.
    Destek Müdürlüğü: Teşkilat personelinin, toplanan bilgilerin, tesislerin güvenliğini sağlar.

    CIA nın şimdiye kadar başka devletlerde birçok operasyon yaptığı meydana çıkarıldı. Bütün bu işleri yapabilmek için, CIA ya geniş bir maddi imkân tahsis edilmektedir. Kadrolarında devamlı memur şeklinde on altı bin kişi (tahmini) çalışmaktadır.
    DIA: ABD savunma istihbarat ajansı. Yılda 15 milyar dolarlık bütçesi olan askeri bir örgüttür. 20.000 civarında personeli olan DIA deniz,kara, hava kuvvetleri istihbarat servislerini koordine ediyor.

    KGB: Kağıt üzerinde kapatılan Sovyet devlet güvenlik komitesi açılımlı KGB 90.000 kişilik muazzam kadrosu, hakimiyet alanı, kaynakları ve so-rumluluklarıyla devasa bir boyuttadır. Bir anlamda bu örgütü yöneten dünyaya hükmetmiş sayılır. KGB su gibidir, bulunduğu zemine uygun hareket eder.O nedenle yıllar boyu ona karşı mücadele veren karşı gizli servisler KGB nin tam anlamıyla fotoğrafını çekememiştir. Yüzyıla yakın süren KGB avı sonunda yakalanmayı başaran KGB casuslarından elde edilen veriler bir araya getirilerek gerçeğe yakın bir tablo oluşturulmuştur. Bu sır perdesi Sovyetler Birliği tamamen ortadan kalkana kadar da sürmüştür denebilir. KGB tüm dünyaya yayılmış örgüt elemanlarıyla günümüzün adeta GSM sis-tem ağlarını anımsatır. Elbetteki dünyada mükemmel şey yoktur ve bu devasa örgütün de zafiyetleri bulunmaktadır.

    Latin Amerika da gerilla olarak görev yapanlar, Suriye de Filistinlileri eğitenler, ABD topraklarında Amerikalı gibi rol yapanlar, Beyaz Rusya da dini baskılayanlar, Orta Asya da muhalifleri ezenler, dünyanın her tarafına yayılmış yaklaşık 90.000 kişilik ajan kadrosu için Dzerşinsky merkez bina olarak kabul edilir ve buradan yönetilir. Bu rakam batılı gizli servislerin elde ettikleri verileri paylaşarak ortaya koyduğu tablodur ve bu kadroya büro işçisi, bina muhafızı vb gibi görevler ihtiva eden 400.000 kişilik destek memurları dahil değildir.

    Örgüt başlıca dört genel müdür!üğe, yedi bağımsız müdürlüğe, altı bağımsız bölüme bölünmüştür. Bunların çoğu yine kendi içinde bölünürler ve bunlara müdürlük, bölüm, servis ve idare denir.

    Sovyet Askeri Haber alma teşkilatı olan GRU askeri casus¬lukla ilgilenir. Bu alanın dışındaki tüm dış operasyonlara KGB nin Birinci Genel Müdürlüğü bakar. Bu genel müdürlük üç ana di¬rektörlüğe bölünmüştür. Bunlar Kanundışı, Bilimsel ve Teknik Servis, Planlama-Analiz direktörlükleridir. Ayrıca iki özel servisi vardır, Yalan Haber Yayma ve Fiili Hareketler servisi. Ay-rıca bunlara ilaveten 16 ayrı bölümü vardır. Bunlardan ilk 10 tanesi aynı dil konuşulan coğrafyalarda operasyonlar yaparlar. Bir anlamda dış operasyonel bölümler aynı veya akraba dil esasına göre kuruludur. Bu şema KGB nin dünyayı nasıl ahtapot gibi sardığının basit bir örneğidir.

    Kanundışılar Direktörlüğü veya kısa adıyla “S” direktörlüğü; yabana ülkelerde kanunsuz olarak ve sahte kimlikle yaşayan KGB ajanlarını (yani casus) seçer. Adaylar ideolojilerine, soğuk kanlılıklarına, dil becerilerine ve kültür derecelerine bakılarak seçilir. Bu ajanlar genellikle ideolojik düşünceleri nedeniyle vatanlarından kaçan ve Sovyetlere iltica eden siyasi sığınmacılardan seçilir. Örnek vermek gerekirse İspanya iç savaşından kaçan komünistler Sovyetlerde eğitilerek aynı dili konuşan Latin Amerika ya ajan olarak gönderilmişlerdir. Bu dönemde ülkemizden kaçanların da olduğunu ve KGB nin kucağına düştüklerini belirtmeden geçemeyeceğim.

    Genelde gizli ajanlar eğer TİM olarak görev yapmayacaksa tek tek eğitilir ve her birine Moskova da ayrı daire tahsis edilir. Böylece mesai arkadaşlarınca deşifre olmaları engellenir. Tüm gizli servislerde olduğu gibi her ajan kariyeri boyunca mutlaka kanundışı olarak (casus olarak) ülke dışında görev yapar. Bu görevi ifa ederken merkez desteğinden yoksundur ve hayatta kalması kişisel yetenekleriyle ölçülür.

    Ajanlığın gerçek manasıyla yaşandığı evre bu dönemdir. Bu zorlu sınavdan geçerek hayatta kalmayı başaranlar ardından elçiliklerde diplomatik dokunulmazlıkla “cover” göreve devam eder. Bu kariyerin sonu ajan öğretmenliği ve ardından emeklilikle sonuçlanır. Bilimsel ve Teknik Servis veya diğer adıyla “T” direktörlüğü; Batının nükleer füze, uzay araştırmaları, stratejik bilimler, sibernetik (muhabere kontrolü) ve endüstri alanındaki sırlarını çalmak için çalışır. Bu direktörlük doğrudan doğruya operasyon yapar ve diğer birimlere teknik konularda destek olur.

    Planlama-Analiz diğer adıyla “I” direktörlüğü; görevi eski operasyonları incelemek ve kullanılan yöntemleri, hataları tespit ederek, yeni nesil ajanlara aktarmaktır. Meslek içi kültür hiz¬meti görür ve Kara Sanatın inceliklerini eğitimlerde kullanılmak üzere sistemleştirir. Bu faaliyeti tüm gizli servisler yapar ve dost servislerle bile bu bilgileri kısmen paylaşır. Bir bilginin istihba-rat olarak elde edilmesi sürecindeki bu yöntemler, dünyanın en iyi korunan ve hiçbir kitaba şimdiye değin konu olmayan kara sanatın nasıl yapıldığına yönelik sistem bilgileridir. Kimi zaman imkansız gibi görünen bir bilginin elde edilmesi süreci, bir ajan tarafından hiç akla gelmeyecek bir yöntemle ele geçirilir. Bu yöntemin yeniden ve daha iyi nasıl uygulanabileceği gözden geçirilerek, bu departman tarafından sistemleştirilir.100 e yakın kaynaktan derleme yapan yazar Ali Kuzu KGB yi böyle anlatıyor ancak,KGB lağvedildikten sonra SVR+FSB ye dönüştü mü bilinmez , yok olmadığı kesin.

    MOSSAD: İstihbarat ve Özel Operasyonlar Enstitüsü isimli İsrail gizli servisinin kısa adıdır. 1947′de kurulmuştur. Mossad; dünya genelinde faaliyet gösteren, en gizli, en bilinmeyen istihbarat örgütüdür. Merkezi Tel-Aviv’dedir. 3000′e yakın personeli vardır. Kendi içerisinde de bölümlere ayrılır.

    Mossad, çalışmalarını farklı alanlarda uzmanlaşmış 4 ayrı bölümle yürütür. Bunlar: Askeri İstihbarat, Yerli Gizli Servis, Yabancı İstihbarat Servisi ve Aliyah Beth’dir. Mossad’ın İbranice anlamı enstitüdür. Mossad, genel olarak dış istihbarat konularında görev yapar. İç istihbarat alanında Shin-Bet (Şabak) isimli kurum faaliyettedir. Mossad kendini dev aynasında göstermek için psikolojik operasyonlar yapar. Dünya medyasındaki gücünü bu operasyonlarda çok verimli bir biçimde kullanarak gerçek ile yalana yer değiştirtir. Sinyal ve gözetleme istihbaratında çok gelişmiş teknoloji kullandığı bilinmektedir.

    MI6: Birleşik Krallık ın haber alma kuruluşlarından biridir. Görevi dış istihbarat faaliyetleridir. Bu konuda tek istisna Kuzey İrlanda dır. Stratejik durumu nedeniyle Kuzey İrlanda da haber alma görevi MI6 ya aittir.

    Bugün Birleşik Krallık Savunma Bakanlığı altındaki Savunma Konseyi ne bağlı hizmet verir. Ayrıca İçişleri ve Dışişleri bakanlıklarıyla da sürekli irtibat halindedir. Faaliyetleri hakkındaki halka açık yayınları sansür yetkisi bulunur. Teşkilatın genel müdürü dahil tüm çalışanlarının kimlikleri gizli tutulur.

    MİT: Milli İstihbarat Teşkilatı hakkındaki bilgilere, ne kadar tatmin olursunuz bilemiyorum ama resmi internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Ne yazık ki Mit’i kurumda görev yapmış kişilerin kamuoyuna yapmış oldukları yanlış yamalak ifşaatlardan tanımaya çalışıyoruz.

    Sonuç olarak; Globalleşirken daha da ayrışan bu dünyada onurumuzla ayakta kalabilmek için bilgiyi işleyen insanlara ve onların zihinlerine ve özgürce düşünmelerine gereken özeni göstermeliyiz. Bilgiye gereken önemi vermiyoruz. Devletin kripto haberleşmesinin kodlarını vs düzenleyen, cihazlarını imal eden TÜBİTAK’a bağlı UEKAE’nin görevleri arasında, ‘ulusal güvenliği korumak’tan söz edilmemekte, NATO sistemlerine uyumlu olmakla, NATO’nun onayını almış olmakla övünülmektedir. Açıkcası Türkiye’de ‘ulusal güvenliği’ dolayısıyla ‘ulusal haberleşme’yi koruyan-sağlayan bir kurum yok. Ayrıca; dünyada 100 yılı aşkın süredir ekonomi istihbaratı yapılırken biz hiçbirşey yapmadık. Türk istihbaratı ve casusluk faaliyetlerinin sil baştan yeniden yapılanması gerekir.

    Merkezi istihbarat teşkilatı MİT tamamen sivilleştirilirken, askeri İstihbaratın özüne dönmesini sağlamalıyız. Kendi imkanlarımızı harekete geçirerek Türk Ulusal Güvenlik Ajansını kurmak ve bu ülkenin çıkarlarına hizmet edeceklerini yürekten söyleyen istihbaratçılar, casuslar yetiştirmek devletin namus borcu olmalıdır.

    18-ocak-2011-Kayseri

    Oğuz SOLAK
    Makine mühendisi
    A.Ü. İktisat Fakültesi Uluslararası ilişkiler Bölümü Öğr.

  • FEYM GURUBU MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 24  Mart  2017 )

    FEYM GURUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 24  Mart  2017 )

    1.. Avrasya İncelemeleri Merkezi web sitesinde Hazel Çağan Elbir’ in “The Ottoman Lieutenant (*)” filminin ANCA’ da yarattığı rahatsızlık” başlıklı yazısı  yer alıyor.  Bu konuda  daha  önceki mesajlarımızda  Ermenilerin  rahatsızlığını dile  getiren  haberleri yayımlamıştık. Bu yazıdan da  bazı alıntılar yapıyoruz; “  Son günlerde Ermeni diasporasında tartışmalara sebep olan “The Ottoman Lieutenant”, 10 Mart 2017 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nde gösterime girdi. Türk-Ermeni ilişkileri bakımından Amerika’daki Ermeni lobisi tarafından desteklenen diğer film projeleri göz önünde bulundurulduğunda, “The Ottoman Lieutenant” filminin Hollywood yapımcıları arasında dengeli bir yapım olduğu görüşü yaygındır. Ermeni lobilerinin film hakkındaki saldırgan tutumları ise Türk – Ermeni uzlaşmasına yönelik diyalogun kurulması önünde bir engeldir…….Oysa filmin Türkler ve Ermeniler arasında diyalog kurulmasına yardımcı olabileceği düşüncesiyle çekildiğini ifade eden Türk yapımcılar Güneş Çelikcan ve Serdar Öğretici, Ermeni tarafının diyalogdan yana bir duruş sergilemediğini belirtmiştir……. Bu saldırılar Amerika Ermeni Ulusal Komitesi (ANCA – Armenian National Committee of America) tarafından yapılan boykot açıklamasından sonra gelmiştir. Daha sonra Amerikan Yunan Konseyi de boykota destek vermiştir. Sinema salonlarında filmin gösterilmesini engellemek için başlatılan boykot, üniversitelere kadar yayılmıştır. ……Sözde soykırım tezini savunan aşırı milliyetçi Ermeni kesimin de karşı bir yapım olarak desteklediği, Nisan ayında gösterime girecek olan filmi “The Promise (**)” sıradan bir aşk hikâyesinin ardına yerleştirilmiş bir propaganda filmidir. …..

    Notlar : 

    (*)  Filmin Türkçe  adı “Osmanlı Subayı” dır.            

    (**) Bizim “Söz” olarak Türkçeye  çevirdiğimiz “The Promise” filmi  ABD Capitol Hill’ de 

          Parlamenterlere izletildiğini dünkü mesajımızda belirttik ve şu notu koyduk: “Bakalım

          bizim Osmanlı Subayı –  yabancı basında  Osmanlı Teğmeni olarak adlandırılan

          filmimiz için Kongre  Türk –  Amerikan Gurubu ev sahipliğinde bir etkinlik düzenlenecek

          mi?”  Cevabını ben veriyorum; Tabii, düzenlenmeyecek…  Temennim söz konusu

          parlamento gurubu ve  ABD’ deki lobilerimiz beni mahcup ederler,  o.t.

    1. Armedia.am’ de yer alan habere göre, Toronto Üniversitesinden  Ermeni Öğrencileri Derneği,   Yahudi Etütleri Öğrenci  Birliği  ve  Toronto Üniversitesi öğrencileri 24 Mart günü  “ <Sözde>  Soykırım  Tazminatları ve  Uzlaşma” başlıklı bir panel düzenleyecekler….
    1. Armedia.am ve Asbarez.com,  dünkü mesajımızda Ermeni Radyosuna  atfen verdiğimiz haberde, “ Söz”  filmi  Washington  DC Dış politika  toplumu  tarafından  oluşturulan büyük bir  kalabalık tarafından izlendi…. Etkinliğin,  ABD Parlamentosu Ermeni Gurubu tarafından düzenlendiği  belirtiliyor…” şeklindeki haberi  tekrarlıyorlar.
    1. Armedia ve  Armenpress’ te yeralan habere  göre,  Ermenistan Cumhurbaşkanı Serzh Sargsyan, Rus Hükümeti tarafından  tesis edilen Rusya  Stratejik Girişim Ajanslığı Genel Direktörü  Svetlana Chupshaeva’ yı kabul etti… Chupshaeva, yaptığı konuşmada kuruluşunun son  etkinliklerini anlattı ve  Ermenistan’ daki benzer kuruluş  ile yakın ilişkiler  tesis etmeye  hazır olduklarını,….., çocukları bilim ve teknik konulara  angaje  ederek gelecekte  bu konularda  profesyonel olmalarını sağlamayı düşündüklerini bildirdi…..Rusya  heyeti  43 kişiden oluşuyor,  23-26 Mart tarihlerinde Ermenistan – Rusya  arasında  yatırım ve ekonomik işbirliği  fırsatlarını araştıracak….

    (*) Bu bilgi bize  ders olmalı, çocuklarımızı kindar ve  dindar yetiştirmemeli, onları bilim ve teknik konulara  yönlendirmeli ve  din  eğitimlerini ailelere  bırakmalıyız, o.t.)

    1. Armedia.am’ de yer alan habere göre,  Kalküta Başkanlık Üniversitesi,  Ermeni <sözde> soykırımını da  içeren bir  kurs  başlatıyor… Bildirildiğine  göre, kursun başlığı : “ Toplu  Şiddet Tarihi  : 20 nci Yüzyıldan Zamanımıza” ….
    1. Tert.am’ de yer alan haberin başlığı : “ İsviçre, yasal olmayan casusluk faaliyetleri nedeniyle  Türkiye’ yi uyardı.”   Haberin Özeti : “  İsviçre  DİB Didier Burkhalter, Türk meslekdaşı Mevlüt Çavuşoğlu’ na ‘ 16 Nisan  referandumundan  önce İsviçre’ deki gurbetçi Türklere  yapılacak yasal olmayan  casusluk  etkinliklerini  ciddiyetle  takip edeceklerini  bildirdi….23 Mart’ ta  Çavuşoğlu ile  görüşen Burkhalter,  Türkiye’ nin istihbarat  ağını İsviçre’ de yaşayan Türkler üzerine teksif edilebileceği endişesini  açıkladı…. Burkhalter, İsviçre topraklarında İsviçre yasalarının geçerli olduğunu, Türkiye’ nin de  uyması gerektiğini bildirdi….İsviçre hükümeti istatistiklerine  göre  68.000, Türkiye Büyükelçiliği  web sitesine  göre  130.000 Türk İsviçre’ de  yaşıyor…
    1. Tert.am, dün Armenpress’ e  atfen  verdiğimiz “ Nisan 2016 ‘ da Dağlık Karabağ’ daki  çatışmayı müteakip  bazı  kadınlar motive edilerek  silahlı kuvvetlere  savaşçı olarak  katılmaları sağlandı……”    şeklindeki haberi tekrarlıyor…
    1. Aina.org ve Panarmenian.net’ te yer alan habere göre, Türkiye’ nin, ABD’ nin liderliğindeki ittifakın IŞİD’ in elinde bulunan Rakka’ ya  yapacağı taarruz  harekatına,  Kürtler  dahil edildiği taktirde katılmayı reddettiğini  bildirdi…..
    1. Ermenistan Radyosu web sitesinde yer alan habere göre,  7 Nisan’ da “ Kayıp Kuşlar” filmi için  özel bir  program  yapıldı….Program,  California Fresno Devlet Üniversitesinde uygulanacak…… Filmin senaryosu, 1 inci Dünya  Savaşı sırasında  Anadolu’ daki küçük bir  Ermeni köyünde geçtiği iddia  edilen  olaylardan, <sözde> soykırım sırasında  biri erkek  diğeri  kız  iki kardeşin  gözünden oluşturulmuş bir  peri masalı…..Bu film, Türkiye’ de  Ermeni <sözde> soykırımını işleyen ilk  film… Filmin  yapımcıları Aren Perdeci ve  Ela Alyamaç……
    1. Ermeni Radyosu web sitesi, Ermenistan DİB Edward Nalbandian’ ın İran DİB Yardımcısı  Ibrahim Rahimpour’ u  24 Mart’ ta kabul ederek kendisi ile ikili ve  bölgesel konuları tartıştılar….
    1. Armenpress’ te yer alan habere göre,  Ermenistan Başbakanı Karen Karapetyan,  Avrupa Yatırım Bankası Başkan Yardımcısı Piotr Switalski ile görüşerek  ortaklık ve  işbirliği konularını  müzakere etil…
    1. Massispost.com’ da yer alan habere göre, Amerikan Ermeni Konseyi  – Politik Aksiyon  Komitesi  (ACA-PAC)  4 Nisan’ da  yapılacak Glendale Belediye  seçimleri için destekledikleri adayların isimlerini yayımladı….(Not:  Acaba Türkiye ile ilgili konularda ABD veya  diğer ülkelerde yaşayan  soydaşlarımızın buna  benze  faaliyetleri  var mıdır?  Bildirilirse  yayımlayacağım, o.t.)
    1. Agos Gazetesi’ nde yer alan haberin başlığı ;“ Kamuoyu Ruhban Okulu’nun açılmasına hazır” Haberden bazı alıntılar ; “  Heybeliada Ruhban Okulu 1971’den bu yana ruhban eğitimine kapalı. Ruhbanların eğitilememesi, Heybeliada Ruhban Okulu üzerinden tartışılsa da, aslında Türkiye’deki gayrimüslimlerin de genel sorunu. Gazeteci Selçuk Oktay, yakın zamanda Heybeliada Ruhban Okulu Başrahibi Prof. Dr. Elpidoforos Lambriniadis ile yaptığı söyleşide bu sorunun cemaat açısından ne anlama geldiğini, çözülmesi için nasıl bir yol haritasına ihtiyaç duyulduğunu ve kamuoyunun okula yaklaşımını konuştu. (Oktay’ın söyleşisinden bazı  bölümler.)Devlet, bir şeyi yapmak istiyorsa hukuki gerekçeler bulur, olmasa da yaratır.….. Çünkü şimdiki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, başbakanlığı döneminde birçok kez dile getirdi ki Ruhban Okulu’nun açılması için hiçbir hukuki engel yok…… Önceden sadece hukuki engeller vardı. “Siz mahkeme kararı ile kapatıldınız, hukuki engel var. Bir daha bu okulu açamayız. Bitti!” deniyordu…….AKP döneminde okul tabii açılmadı, netice hâlâ aynı. Ama gerekçeler değişti. Tekrar açılması Türk-Yunan ilişkilerinin bir boyutu olarak ortaya çıktı ve mütekabiliyet çerçevesine dahil edildi…… 
  • GÜNDEM ANALİZİ /// ARİF ALTUNBAŞ : Yüzyılın hesaplaşması

    GÜNDEM ANALİZİ /// ARİF ALTUNBAŞ : Yüzyılın hesaplaşması

    Arif Altunbaş

    Yüzyılın hesaplaşması

    Batının Türkiye’ye arada sırada diş gösterip hırlamasının arka planında küçük, gündelik hesaplar, çıkarlar ve problemler yok. Tam yüzyıllık kesintisiz süregelen bir mücadele ve haplaşma hırsı var.

    Haçlı seferlerinden, Viyana kuşatmasına kadar içine sindiremediği yenilgilerinin, Tanzimatla başlayan batılılaşma ve 1. Dünya savaşından sonra parçalayıp böldüğü ama yutamadığı Osmanlı ile bitmemiş bir hesabı, kapanmayan ve bir türlü de kapanmayacak bir hesap defteri var aramızda.

    Ne zaman ayağa kalkmak istesek, ne zaman kendimize gelmeye çalışsak, ne zaman kendimiz olmak için bir adım ileriye at/ıl/sak sırtımızda batının paslanmış hançerini, önümüzde Haçlıların ürettiği engelleri gördüğümüz bundan.

    Batı uygarlığının güçlenmesi ve zenginlemesi Kolonyalizm ve sömürgeciliğin başlangıcıyla başlar. Kolonyalizm ve sömürgecilik lafta ve kağıt üzerinde bitmiş gibi görünse de bugün bütün ihtişamıyla yine devam ediyor.

    Yirminci Asırdan sonra dünya uluslarının bilişim teknolojilerini yaygın olarak kullanmasıyla milletlerin uyanışı da aynı tarihlere rastlar. Bu hızlı gelişmeden en çok zarar göre Kolonyalist ve sömürgeci ülkeler olmuştur.

    Artık hiçbir ulus kendi yer altı ve yerüstü zenginliklerini yabancılara peşgeh çekmek istemiyor. Süper güçler sömürülerini sürdürebilmek için ya o ülkelerde savaş çıkartıyorlar veya o ülkeleri bir şekilde politik, ekonomik veya fiili işgal ederek çıkarlarını garanti altına alıyorlar. Ortadoğudaki vesayet savaşlarının altında yatan en büyük neden de bu.

    Batılılar Ortadoğuda çıkardıkları vesayet savaşlarıyla bölgeyi ve coğrafyamızı kontrol altında tutmayı düşünüyorlar. Milletler uyandıkça, kendine geldikçe, kimlik ve kişiliklerine sahip çıktıkça artık sahte kahramanlar ve yerli münafıklar eskisi gibi fazla prim yapmıyor.

    Bu yüzden Arap baharıyla birlikte batılıların Truva atları sahte kahramanların ve milli münafıkların pabuçları dama atıldı. Şimdi hizaya getiremedikleri Müslüman liderleri (Mursi ve Erdoğan gibi) askeri darbelerle dize getirmeye çalışıyorlar.

    15 Temmuz darbesinin arkasında başta ABD olmak üzere AB’ ın lokomatif gücü Almanya’nın olduğu şüphe götürmez bir gerçek olduğu kendi ifade ve reflekleriyle ortaya çıktı. Almanya istihbaratının (BND’ nin) başkanı 15 Temmuz darbesini FETÖ yapmamıştır. Onlar masumdur’’ demekle darbeyi biz yaptık ama onları kullandık demek istiyor. Avrupa ve Amerika’nın FETÖ’ yü sahiplenmelerinin de altında bu gerçek yatıyor.

    Dünyanın neresinde bir devletin istihbarat başkanı dost ve müttefiği olduğu bir ülkede yapılan kanlı bir askeri darbeyi savunabilir? Bu darbeyi yapanları masum görebilir? Bunun başka bir örneği yoktur dünyada.

    Alman istihbaratı İttihatçı ahmaklarla bir olarak Abdulhamit Hanı tahttan indirmiş ve 11 yıl gibi kısa bir zamanda koskoca bir cihan devletini parçalayıp yıktılar..

    Cumhuriyetin kuruluşundan ve 2. Dünya savaşından sonra da aynı istihbarat örgütünün Türk istihbaratı içinde büyük bir ağırlı vardı. Bu ülkede herkes CİA’ ya, KGB’ ye, MOSAT’ a, M16’ ya küfür ve hakaret eder de neden birçok insan BND’ nin ne olduğunu ve ülkemizde ne iş yaptığını, ne haltlar karıştırdığını bilmez acaba?

    Sahi Türkiyedeki alman vakıfları ve onların uzantıları ne iş yaparlar bir bilen var mı? Hangi illegal ve misyonerlik teşkilatlarına yardım ve yataklık yaparlar? Ve dahası…

    7 Şubat 2012 tarihinde FETÖ istihbarat MİT’in başkanlığını ele geçiremeyince hükümetle arasındaki köprüleri bunun için atmamış mıydı? Gezi kalkışması, 17-25 Aralık operasyonu, 15 Temmuz darbesi kimlerin eseriydi ve desteği ile yapılmıştı hatırlayalım.

    Bazılarının iddia ettiği gibi Türkiye Tayyip Erdoğan’ın liderliği için mücadele vermiyor sadece. Tayyip Erdoğan ile birlikte batılı sırtlanlara, çakallara, tilkilere ve domuzlara karşı 100 yılın hesaplaşmasını yapıyor.

    Biz batılılarla aramızda sürmekte olan bu 100 yıllık hesabın defterini dürmek için EVET diyoruz. Hala bizi anlamayan bulanık zihinler, gerçeği görmemekte direnen gözler kör olsun!

  • YENİ DÜNYA DÜZENİ DOSYASI : THE NEW WORLD ORDER VE KÜRESELLEŞME

    YENİ DÜNYA DÜZENİ DOSYASI : THE NEW WORLD ORDER VE KÜRESELLEŞME

    Yeni Dünya Düzeni, monarşileri yıkmayı ve dini inançları yok etmeyi, ulus devletleri ve vatanseverliği sonlandırarak totaliter bir tek dünya devleti kurmayı planladığı öne sürülen, faaliyeti ya da varlığı tartışılır fakat elde edilen bilgiler tam değerlilik kazanmamış olan bir teori. Aynı teorinin bir uzantısı olarak Rockfeller ailesi özdeşleşen illuminati zihin kontrolü ve bilinmeyen ya da gizli olan sistemleri uygulayarak, hükümetleri ve kuruluşları ele geçirerek yeni dünya düzeni kurmayı planladığı iddia edilen örgüt olup yine bir görüşe göre de illuminatinin bilinenin aksine, karanlık ve bilinmeyen organizasyonların yöneticisi olduğu düşünülmektedir.

    ***KÜRESELLEŞME***

    Küreselleşme, ürünlerin, fikirlerin, kültürlerin ve dünya görüşlerinin alış verişinden doğan bir uluslararası bütünleşme sürecidir.

    Küreselleşme kavramının en çarpıcı özelliklerinden biri, olası etkilerinin çok sayıda ve çeşitli olduğu izlenimini vermesidir. Küreselleşme, yalın toplumsal gerçekleri oldukça aşan spekülasyonlar, varsayımlar, güçlü toplumsal imgeler ve metaforlar üretme kapasitesiyle olağanüstü doğurgan bir kavramdır. Hatta, birçok düşünürün de belirttiği gibi bu kavramın çok boyutluluğu onu, sınırlarını çizme uğraşını bile zora sokmaktadır. Bu anlamda küreselleşme, sosyal bilimlerin her dalında yaygın kullanılan bir kavram olmakla beraber, genellikle bir “durum“dan, daha çok bir “akım“ı veya bir zihniyeti ima eder hale getirilmiştir. Tanımdan da anlaşılacağı gibi küreselleşme sadece sosyolojinin konusu değildir fakat sosyolojik açıdan toplumsal alandaki bir değişimi ifade etmektedir. Değişimi anlamak açısından Robertson’ şöyle demştir: “…Küreselleşme teması anlayışları aralarında farklılık göstermesine rağmen küreselleşme diye adlandırılan şeyi anlamanın en iyi yolunun, dünyanın ‘birleşik’ hale geldiği, ama kesinlikle safdil işlevselci tarzda bütünleşmediği ‘biçimsorunu’ üzerinde yoğunlaşmak olduğunu düşünmektedir”

    Dünyanın birleşik hale gelmesi, tekdüze dinamikler ile oluşan bir süreç değildir. Çünkü küreselleşme, ekonomik olduğu kadar siyasal, teknolojik ve kültürel boyutlu bir süreçtir. Giddens’a göre küreselleşme, tek bir süreç değildir, karmaşık süreçlerin bir araya geldiği bir olgular kümesidir. Üstelik çelişkili ya da birbirine zıt etkenlerin devreye girdiği bir süreçtir. Çoğu insanın gözünde, küreselleşme basitçe gücün ya da etkinin yerel toplulukların elinden alınıp küresel arenaya aktarılmasından ibarettir.

    Bu sürecin toplumsal yaşama yönelik bir etkisine bakarsak Giddens, modernliğin sonucu olarak değerlendirdiği küreselleşmeyi, uzak yerleşimlerin birbiri ile ilişkilendirildiği yerel oluşumların millerce ötedeki olaylarla biçimlendirildiği dünya çapındaki toplumsal ilişkilerin yoğunlaşması olarak tanımlamaktadır. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, bu çok boyutlu kavram etki ettiği toplumsal gerçeklik türüne göre bireylerin kafasında da çeşitli anlamlar oluşturmaktadır. Bu anlamda bazıları için küreselleşme, kapitalizmin gücünü temsil ederken, bazıları için de, dünyanın batılılaşmasını ifade etmektedir. Bazıları küreselleşmenin yoğunluk ve artan melezleşmeyle birlikte heterojenik yarattığını düşünürken, bir diğer grup homojenliği artırdığını düşünmektedir.

    Devlet dışı sosyal organizasyonlar küreselleşmeyi, çevre hareketi, demokratikleşme ve insanileştirme gibi pozitif sosyal amaçları sağlayacak kaldıraç olarak görürken, iş adamları için artan kâr ve güç stratejisi ve hükümetler için de çok sık olarak devlet gücünde artış sağlamanın yerine kullanılmaktadır. Giddens, küreselleşmeyi, bir çeşit sadece veya kısmen batılılaştırma olarak görür. Elbette batılı ülkeler ve daha genelde sanayi ülkeleri, yoksul ülkelere kıyasla dünyadaki gelişmeleri hâlâ çok daha fazla etkileyecek güce sahiptirler. Ama küreselleşmenin başka bir boyutu, beraberinde giderek merkezsizleşmeyi; belli bir ülkeler grubunun denetiminin ortadan kalkmasını, büyük kuruluşlarının denetim gücünün iyice azalmasını da getirmesidir. Sonuç olarak bu küreselleşmeyi daha iyi anlayabilmek için bu kavramın toplumsal yaşama olan etkilerini ayrı ayrı başlıklar halinde ele alıp değerlendirmek gerekecektir. Ama unutulmaması gereken unsur bu etkileri ayırma çabasının sadece küreselleşmenin daha kolay anlaşılabilmesine yönelik olduğudur.

    ABD’li ekonomist Timothy Taylor, küreselleşmeye karşı olan tepkilere karşın şunları ifade etmiştir: “Küreselleşme, ne ulusal ekonomiyi hasta eden bir zehir ne de kâr amaçlı holdinglerin işçileri sömürmek ve çevreye zarar vermek üzere kullandığı bir araçtır. Küreselleşme, ne sömürgeciliğin dönüşü ne de dünya yönetimine erişim anlamındadır. En temel düzeydeki basit anlamıyla küreselleşme, imkân dahilindeki ticarî aktivitelerin sınırlarının genişlemesidir. Coğrafî, teknolojik ya da yasal engellerle kısıtlanmış, satış, satın alma, üretim, borç verme, borçlanma faaliyetleri, daha pratik hâle gelmektedir. Kürselleşmeyle birlikte ortaya çıkabilecek olanakları araştırmak ve çözümlemek, yıldırıcı bir çaba, esneklik ve değişimi gerektirmektedir. Çünkü küreselleşme, yeni ekonomik olanakların bu tür olağanüstü büyük bir düzen içinde yer alışını kapsamaktadır.

    1456’da ilk kitabın Gutenberg’in matbaasında basılması, 1896’da ilk modern olimpik oyunların yapılması ve 1965’te ilk geniş alanlı bilgisayar şebekesinin ABD’de kurulması (internetin habercisi) dünyanın küreselleşmesini sağlayan olaylara örnek gösterilebilir.

    Twitter: 21Darulhilafe

  • Biz ikinci sınıf bir ülke değiliz

    Biz ikinci sınıf bir ülke değiliz

    Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier “Erdoğan, Türkiye’nin inşa ettiği her şeyi tehlikeye atıyor” dedi.

    Vay canına!

    Elin haçlısı kırkyılda bir doğru söylemiş.

    Türkiye’nin gidişatına baktığımızda gittikçe kötüye doğru yol aldığımızı görmekteyiz.

    Geçtiğimiz 15 yılı düşününce Erdoğan’ın siyasi ağırlığı ile ülkeyi nasıl bir kaosa sürüklediği gerçeğini anlamamak mümkünmü?

    Dış güçler anarşi ve terör olaylarıyla ülke içinde karışıklık yaratmayı, ülkeyi yıpratmayı ve jeopolitik açıdan çok değerli olan topraklarımızı parçalama amacı ile ellerinden geleni yapmaktalar.

    Doğrudan ele geçiremeyecekleri düşüncesi içindekendi amaçları doğrultusunda etkinlik gösteren yıkıcı ve bölücü unsurlara aleni yardım etmektedirler.

    Nereden nereye geldik…

    Bunların sorumlusu Erdoğan’dır.

    Dış tehditin yanısıra ne yazık ki İç tehditin başında Cumhuriyeti yıkıp kendi düzenlerini kurmak isteyenler gelmektedir. 

    Teröristlerin amaçları devletin ülkesi ve milletiyle olan bütünlüğünü parçalamaktır.

    Ancak mevcut iktidarın da hemen, hemen aynı yoldan gitmesi yürekleri kanatmaktadır.

    Bundan ötürüdür ki günümüzde çağdaş, demokrasiye inanmış, özgürlükten yana olan insanlara baskı yapılmaktadır.

    16 Nisanda yapılacak referandum Türk usulü başkanlık  (Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi) için hayır diyecek olanları teröristlikle suçlayan AKP kendi amacı doğrultusunda önüne geçmek isteyenleri terörle bağlantılı kurarak susturmaya çalışmaktadır.

    AKP ve yandaşlarına her şey mubah ama karşıtlarına suçlu gözü ile bakmak, böyle dayatmak ve cezalandırmak, demokratik hakları yok saymak sonra da dışarıya kafa tutmak Türkiye’ye bölmenin başka bir şeklidir.

    Evet, Erdoğan Türkiye’yi büyük bir tehlikenin içine atmaktadır.

    Bakınız Türkiye ile AB arasındaki tam üyelik müzakerelerinin ne olacağıyla ilgili soruya  Almanya Başbakanı Angela Merkel, “Türkiye’deki referandum oylamasını ve diğer etkenleri beklemeliyiz” diye yanıt verdi.

    Diğer etkenler(!)…

    Düşman pusuya yatmış beklemektedir.

    Erdoğan dün CNN televizyon kanalında yaptığı konuşmada Almanya Cumhurbaşkanına çok sert sözlerle yanıt verdi.

    “Siyasi ve idari alanda gözden geçirmeler olur. Kendi ülkesine benim Dışişleri Bakan’ımı sokmayan anlayışı ve o AB’nin mensuplarının hiçbirinin kalkıp da benim Türkiye ile ilgili mesajı yayınlamamasını kabullenemeyiz”.dedi.

    İster kabullensin, isterse kabullenmesin ama gerçek budur.

    16 Nisan’ın önemli olduğunu belirtip “Gerekirse vatan için istikbal için akıtılacak çok kanımız var”  diyen Erdoğan bu sözlerle ne demek istiyor?

    Bu sözleri aynen lastik gibi…

    Nereye çekersen oraya uzar…

    Amerika ve Rusya birlikte hareket etmeye başladılar.

    Hani Kerkük’ü geri alacaktık ne oldu?

    ABD ve Ruslarla Rakka’ya birlikte girecektik?

    IŞID, PYD, YPG yi Irak ve Suriye topraklarından atacaktık?

    Kürt Koridoru planlarını yerle bir edecektik?

    Erdoğan ne dediyse hep tersi çıktı.

    Bizim dışişleri bakanı da bir balon uçurdu,”YPG oradan çekilmezse bombalarız!”dedi.

    Ne oldu?

    Gülelim mi, ağlayalım mı şaşırdık.

    Sözler havada uçuştu, Ruslar orada üs kurdular…

    YPG ile sarmaş dolaş olan Rus askerleri yetmiyormuş gibi ABD de ordusunun güçlü kuvvetlerini oraya yığdı.

    Her iki ülkede teröristlere, bomba, silah yığınağı yaptılar.

    Necati Doğru’nun köşesinde yazdığı gibi Kalkan elimizde patladı.

    Eskaza orayı sayın bakanımızın dedidiği gibi bombalarsak Rus ve ABD askerlerini bombalamış olacağız.

    Onların bize saldırısı ise 3.cihan harbine kadar gidecektir.

    İşte böyle bir durumdayız.

    Ülkemiz ABD ve Rusya arasında sandviç haline geldi.

    Avrupa, Amerika ve Rusya ile velhasıl birkaç Arap ülkesi dışında tüm dünya ile papaz olduk.

    Erdoğan attığı zaman mangalda kül bırakmıyor sonuç olarak itibarımızı tarihin hiçbir sayfasında böylesine yerle bir etmemiştik.

    Tüm bunlara rağmen kendisini kurtaracak referandum oylarının gelmesi için elinden geleni ardına koymuyor.

    Türkiye imiş, vatanın bölünmesiymiş umurunda değil.

    Evetleri artırabilmek için cumhuriyet düşmanı Şeyh Sait denen haine sığınmaya başladılar

    AKP Diyarbakır İl başkanlığının astığı pankartta “Her EVET Şeyh Sait ve arkadaşlarına Bir Fatiha’dır “

    sözleri daha neler yapabileceklerinin sadece bir göstergesidir.

    İşte bunu için :

    Vatanı bu durumlara getiren, ülkeyi yönetemeyen iktidarın büyük aymazlığı karşısında onu durdurabilmek için bizler, Türk Milleti olarak parti gözetmeksizin el ele vererek “HAYIR” demeliyiz.

    Tünay Süer

    24 Mart 2017

  • “Kol kırılır yen içinde kalır” sessizliği…

    “Kol kırılır yen içinde kalır” sessizliği…

    24 Mart 2017 Cuma

    “Kol kırılır yen içinde kalır” sessizliği…

    Atalarımız komşularla iyi geçinmenin bir erdem olduğuna inanmış olacaklar ki bize; “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” –”Komşunu iki inekli iste ki, kendin bir inekli olasın”“Komşunun iti komşuya ürümez”-“Ev alma komşu al”-“Komşuda pişer bize de düşer” gibi özdeyişleri miras bırakmışlar.

    Bu güzel kültürel mirasımıza rağmen, yıllardan beri ülkemizi çevreleyen tüm komşularımızla kavgalı olup, sorunlar yaşıyoruz. Ama nedense,Acaba, komşularımızın hepsi kötü de, sadece biz mi iyiyiz?” sorusunu kendimize sorma cesaretimiz olmadı. İşte bu bilinmezliğe ayna tutamadığımız ve “biz” tutkusuna yenik düştüğümüz için hepimiz; “Kol kırılır yen içinde kalır” sessizliği içindeyiz.

    Henüz çokça zaman geçmedi, hepimiz hatırlarız o yılları: Daha bugünkü iktidar güç zehirlenmesine de uğramamıştı. İşte o yıllarda “Komşularla Sıfır Sorun” sloganıyla yola çıkan iktidar, yeni bir dış politika belirlemek istemişti. Bu amaçla da:

    • Dünya çapında İran’a uygulanan tecrit politikasına karşı durulmuş…
    • Ermenistan’a sıcak dostluk mesajları gönderilmiş…
    • Kıbrıs için yeni bir sayfa açılmış,
    • AB ile sıcak temaslar kurulmuş… Muhalefetin başarılı çabaları ve iktidar partisinden sağduyu sahibi bazı vekillerin (henüz “gizli oy”un açık kullanımı da başlamamıştı) katkılarıyla, Irak’ı yok eden emperyalist savaşa askeri destek verilmemiş…
    • Ve Suriye ile ortak bakanlar kurulu bile yapmıştı…

    İyi bir komşuluk için yapılan bu girişim ve söylemler hepimizi sevindirmiş ve umutlandırmıştı. Ama günümüze yansıyan, Sonuç: 0+0= 0

    ***
    Kim ne dedi, neler oldu/oluyor?

    OHAL ve KHK şartlarının kuz yerinde, dağlar kadar iç ve dış sorunumuz varken, komşu ülkeler kavgalı, ülkemiz dışında savaştayız. Tam da birlik içinde sorunlara çözümler aramak zamanı iken, toplumda iki zıt kutup yaratıldı. Ve “Tek Adam sistemine “Evet mi?”-”Hayır mı?” müsameresi başlatıldı. Hamaset nutukları ile “Hayır” diyecek olanlar;“Hain/Terörist” ilan edildiler.
    16 Nisan Referandumu için gereksiz ve zamansız dedik ama oldu. Bari insani-vicdani-ahlaki- hukuki ve demokrasi kurallarına uygun yapılsaydı. , Beceremediler, öyle de olmadı, işte bazı sonuçlar:

    1. 01-20 Mart 2017 arasında 17 ulusal televizyon canlı yayınlarda: “ ‘Evet’ diyecek olan Cumhurbaşkanlığına 169 – AKP’ye 301,5- MHP’ye 15,5 saat. ‘Hayır’ diyeceklerini açıklayan CHP’ne 45,5 saat ayrılırken, HDP’ne hiç yer verilmedi.”
    2. Yurt içinde devletin uçakları,
    3. taşıtları, mekânları, ekranları ve diğer kaynakları ile “Evet” için çok rahat çalışan Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız, Bakanlarımız ve bürokratlarımız var. Türkiye ile yetinmeyip, Avrupa’ya da yöneldiler, kabul görmeyince Avrupa ülkeleri ve yöneticilerine, diploması dilinden uzak mesajlarla onları; “Nazi-Faşist” ilan edip, “Siz böyle davranmaya devam ederseniz yarın dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir Avrupalı, hiçbir Batılı güvenle huzurla sokağa adım atamaz… “ ve “Bunlar haçlı-hilal savaşını başlattılar” deyip, bağırıp meydan okudular…
    4. Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier da; Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin yıllardır inşaa ettiği her şeyi tehlikeye atıyor.” dedi. Ve Erdoğan’a, “Ağza alınmaz Nazi benzetmelerinden vazgeçin, Türkiye ile ortak olmak isteyenlerle bağları kopartmayın”çağrısında bulundu. (Cumhurbaşkanımız bu sözlere kızmış/üzülmüş).
    5. ABD Başkanı Obama’ıngöreve başlarken ilk görüştüğü lider Erdoğan idi. Trump isebölgemizdeki Irak, Ürdün, MısırBaşbakanları ile görüştü, fakat henüz Türkiye’ye sıra gelmedi. (Ama Ortadoğu ve Afrika ülkeleri sırasına koyduğu Türkiye’ye için“elektronik cihaz taşıma yasağı”nı uygulamaya koydu.)
    6. 10.Mart.2017 günü daha çok internet ortamında yer alıp kamuoyunda pek yankı bulmayan bir rapor vardı. Raporu hazırlayan da, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği. Bu rapor:resmi beyanlar, tanık görüşmeleri, fotoğraflar, ses kayıtları ve uydu görüntülerinden yararlanarak hazırlanmış olan, “Türkiye’nin Güneydoğusunda İnsan Hakları Durumu Raporu” idi. Raporda özetle: “30’dan fazla yerleşim yeri ve mahalleyi kapsayan operasyonlarda 335 bin ile 500 bin arası insanın yerinden edildiği, 1.200’ü sivil, 2.000 kişinin hayatını kaybettiği…” BM heyetinin durum karşısında ; “ ‘Dehşete düştüğü’ ve ‘kıyamet benzeri bir tablo’ olarak nitelendirdiği…” (Bizler ülkemizin sorunlarına;“Kol kırılır yen içinde kalır” anlayışı ile ayna tutmaz, yüzleşmez, çözüm aramaz, sessiz kalıp dillendirmezken…Ya da kendi söküğümüzü kendimiz dikmez iken…Bakın görün işte; uydudan, şuradan, buradan nasıl da veri/bilgi toplayıp önümüze koydular “utancımızı”…) Bence haberi okuyunuz:
    7. Mal, can ve iş güvenliği kalmamış, tarım-hayvancılık-sanayi dibe vurmuş, ülke bütçesinin büyük çoğunluğu savaş için harcanıyor.
    8. Güneydoğu sınırlarımızda bulunan verimli toprakları mayınlardan temizleyip organik tarım yapama isteği hayal oldu. Şimdi oralarda Çin Seddi benzeri beton duvarlar yapmakla meşguller.
    9. Hapishaneler daha iddianameleri bile düzenlenmemiş, politikacı, yazar, çizer, gazeteci, akademisyen gibi yüzbinlerce insanla dolmuş taşıyor.

    Bir zamanlar ülkemizin yalnız bırakılmasını “değerli yalnızlık” olarak savunup durdular. Acaba şimdi bakan ve vekilleri (bile) yasaklandığı için;onuru, gururu incinen halkımız ve gurbetçilerimize ne diyecekler,bugünleri nasıl savunacaklar?

    Tüm bu söylem ve eylem sahibi muktedirler, acaba 17 Nisan günü, öfke ve kin ile dolu belleklerini nasıl sıfırlayacaklar?

    Peki, ötekileştirip, hakaret ettikleri, “Hain/Terörist” ilan ettikleri o“Hayır” diyenlerin yüzlerine nasıl bakacaklar?

  • Nevruz’un özel yemeği: Sümölök (Kırgızistan)…

    Nevruz’un özel yemeği: Sümölök (Kırgızistan)…

    Nevruz Bayramı ile ilgili daha önce yazmamız gereken bir yazıyı gecikerek de olsa yazmak istedik. Gündemin yoğunluğu nedeni ile geciktirdiğimiz bu yazıda Nevruzun Kırızistan’da yapılan özel yemeği sümölök’ten söz edeceğiz. Bu tatlı yemeğine sümelek de deniliyor.
    Nevruz, Doğu kültürlerinde “Yeni Gün” demektir. Nevruz, Hicri veya Şemsi takvime göre yeni yılın başlangıcı sayılmaktadır.
    On iki hayvanlı eski Türk takviminde ise, gece ile gündüzün eşit olduğu 21 Mart günü “yılbaşı” olarak kabul edilmiş, Türk toplulukları arasında bu günde yeni yıl kutlamalarının yapıldığı anlatılmıştır.
    Eski çağlardan beri Türkler arasında nevruz, bir bahar bayramı olarak kutlanmış, çeşitli tören, eğlence ve spor müsabakaları yapılmış, gelenek hâlinde devam ede gelmiştir.
    Yine, kış mevsiminin sona erip baharın başladığı, tabiatın canlandığı, dirildiği 21 Mart’ta Doğu toplumlarında olduğu gibi Türkler arasında da bu günün bir “Bahar Bayramı” olarak kutlanıldığı çeşitli kaynaklarda yer almaktadır Bahar, hayatı yeniden başlatan, insanlara nasip, onların evlerine mutluluk, insanoğlunun gönlüne sevinç vererek hayatı sevmeyi, insanın gelecek için umutlanmasını sağlayan bir mevsimdir
    Türk Dünyası uzmanı Shurubu Kayhan, her zaman olduğu gibi yine Türk dünyasına ılım tutacak bir yazıya imza attı. Nevruz nedeni ile sümölök yemeği ile ilgili derlediği bu yazıyı bazı eklemelerle biz de sizlerle paylaşmak istedik. Nu arada Kayhan’a da bu güzel yazısı için teşekkür ediyoruz.

    Nevruz tüm Türk dünyasında kutlanan geleneksel bahar bayramıdır. 21 Martta gece ile gündüz eşitlenir ve yeni bir gün başlar. Nevruz da yeni bir gün, yeni başlangıç ve yeni bir yıl anlamına gelir ve o gün coşkuyla kutlanır.
    Nevruzun halkın birlik, beraberlik ve barış içinde yaşamaları açısından önemli büyüktür.

    Kırgızistan’da 20 Mart günü, Nevruz kutlamasından bir gün önce halk küslük ve dargınlığın sona ermesi için helâlleşme adetini gerçekleştirirler ve o gün tüm küslükler biter. Aynı gün halk bir araya toplanır ve Nevruz günü yenilecek olan geleneksel bayram yemeği sümölök için hazırlıklara başlarlar.
    Sümölök buğdaydan yapılan karışık tatlı olup Nevruzun baş yemeğidir. Sümölök yapımı oldukça zahmetli olduğu için, Kırgız adetlerinde bir köy veya bir mahalle ortaklaşa yaparlar.
    Sümölök her sene 20 mart günü sabah saat 10 – 11 gibi pişirilmeye başlanır. İlk olarak kızgın kazanda sıvı yağ kızdırılır. Yağının içerisine su eklenir. Bu işlem kazandaki yağın kıvamını iyice inceltir. Arkasından yavaş yavaş buğday unu ile 2 gün önceden hazırlanıp dinlendirilen buğday suyu ilave edilir. Un ve buğday suyu yavaşça ilave edilmelidir.
    Bu arada iki kişi tarafından sümölök kazanı kaynayana kadar sürekli karıştırılmalıdır. Bir saatin sonunda kaynamaya başlayan sümölök ilk anda koyu çorba kıvamını alacaktır. Sümölök kaynamaya başladıktan sonra, kazanın altında yakılan odun ateşinin ayarı düşürülür. Orta derecede kaynamayı sürdürmesi sağlanır. 3 – 4 saat yalnızca yağ, un, buğday suyu ve saf sudan oluşan karışım durmaksızın karıştırılır. 4. saatin sonunda, kaynamakta olan sümölöğün içerisine 40 adet kabuğı kırılmamış ceviz atılır. Cevizlerin atılmasından sonra sümölöğün rengi kahverengine dönüşür. Cevizler sümölöğe renk ve lezzet katar.
    Ayrıca cevizlerin atılmasından hemen sonra yıkanıp temizlenmiş 41 adet taş atılır. Taşlar orta büyüklüktedir. Kazanın dibine tortu birikmesini ve sümölöğün altının yanmasını engeller.
    Gece saat 12 ye kadar kaynayan sümölök başında duran kişiler tarafından sürekli karıştırılır. Kazan karıştırma işi oldukça zordur. Koyulaşan kıvam ağırlaştıkça karışması da zorlaşır. Gece saat 12 de sümölök pişirenlerin en yaşlısı gelip kıvamını onayladıktan sonra sümölök demlenmeye bırakılır.
    Demleme işi şu şekil yapılır. Ayrı bir kapta un ve su karıştırılır içerisine bir adet yumurta ve bir bardak tuzlu su ilave edilir. Hazırlanan karışım iyice karıştırılır kulak memesi kıvamındaki karışım kaynamakta olan sümölöğün içerisine ilave edilir 15 dakika daha karıştırılarak kazanın ağzı kapatılır, ocağın ateşi iyice azaltılır. Sabaha kadar demlemeye bırakılan sümölök artık açılmaya hazır hale gelir.

    Kırgızlarda sümölök açma adeti büyük önem taşır. Sümölök yapımında yardımcı olan herkes kazanın etrafında toplanır ve dua edilir. Kapak açarken kim neye niyet ettiyse sümölöğe bakarken onu gördüklerini söylerler. Dualardan sona sümölöğü pişiren en yaşlı ve saygı duyulan kişi tarafından kapağı açılır ve dağıtılmaya başlanır. Sümölök renk olarak kahverengi lezzet olarak ise tatlıdır.

    Nevruz kutlamaları sabahın erken saatlerinde sömölök yemeğini halka ikram etmekle başlar ve tüm gün geleneksel oyunlar şarkılar ve eğlenceler eşliğinde devam eder…
    Kırgızistan’da nevruz bayramı, bayramın ruhuna uygun bir şekilde kutlanmaktadır. Bayram; bir ikram, hediyeleşme, neşe, sevinç, eğlence ve bir araya gelip hoşça vakit geçirme anlamlarına gelir.
    Kırgızlar, sümölöğin aynı zamanda sağlık verdiğine de inanıyorlar. Genellikle de yaşlı ve hastalara Nevruz dışında da bu tatlı ve özel yemeği yaparak yediriyorlar.

  • Rumların bitmeyen Bizans oyunları … Prof. Dr. Ata ATUN

    Rumların bitmeyen Bizans oyunları … Prof. Dr. Ata ATUN

    Rumların bitmeyen Bizans oyunları

    BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide’nin hayal gücü gerçekten çok iyi çalışıyor. Belli ki Rumların gazına gelmiş gene.

    Eide, müzakerelerin yeniden başlaması, Temmuz ayında bir anlaşma sağlanması ve Eylül ayında da referanduma gidilmesi için yol haritası hazırlıyormuş.

    Ben bu müzakereler nasıl başlayacak çok merak ediyorum.

    10 Şubat günü Kıbrıs Rum Temsilciler Meclisinde “Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması amacıyla 1950 yılında gerçekleştirilen ve sadece Kıbrıslı Rumların katıldıkları referandumun (plebisit) yıldönümünün Güney Kıbrıs’taki okullarda, öğretmen ve öğrenciler arasında gerçekleştirilecek sohbet ve benzeri etkinliklerle anılması” kabul edilmiş ve akabinde de Anastasiadis’in bu kararın arkasında durmaya çalışmasıyla da müzakereler kopmuştu.

    ELAM partisinin önerisiyle Rum Meclisi’nin oylaması ile gündeme gelen ve 1950 Enosis Referandumu’nun yıldönümünün Güney Kıbrıs’taki okullarda etkinliklerle anılmasını öngören yasa tasarısı, Anastasiadis’in ruhani başkanı olduğu DİSY’nin 18 milletvekilinin çekimser oy kullanmış olması nedeni ile kabul edilmişti. Öneri ELAM, DİKO, EDEK, Vatandaşlar İttifakı, Dayanışma Hareketi ve Çevrecilerin milletvekillerinin 19 oyuyla kabul edilirken AKEL’in 16 milletvekili de ret oyu vermişti.

    Rum meclisinde “Enosis hedefli Plebisit’in her yıl ilk ve orta öğretim okullarından anılması” ile ilgili alınan kararın geri alınması yerine, iktidar partisi diyebileceğimiz DISY’nin ortamı sulandırmak ve hedef şaşırtmak için resmi anma günlerinin belirlenmesiyle ilgili Rum Meclisi uhdesindeki yetkinin Rum Eğitim Bakanlığı’na devredilmesiyle ilgili değişiklik önerisi vermesi bunun Rum Meclisi Eğitim Komitesi toplantısında bu önerinin onaylanması ise sadece bir softa şaşırtması. Daha doğrusu tam bir orta oyunu ve de komedi tiyatrosu.

    Sen kararı geri alma, bunun yerine Rum Meclisindeki yetkiyi Eğitim bakanına devret, sonra da bunu, Meclisin aldığı karar değiştirilmiş gibi Türklere satmaya çalış ve masaya oturmaya çağır. Tam bir Bizans entrikası!

    Eğer Anastasiadis söylediklerinde samimi iseydi, softa şaşırtması yapmaz, Plebisit dahil resmi anma günlerinin belirlenmesiyle ilgili Rum Meclisi uhdesindeki yetkinin Rum Eğitim Bakanlığı’na devredilmesi yerine, 50 kişilik Mecliste 18 sandalyeye sahip ve ruhani başkanı olduğu DISY ile 16 sandalye sahibi, bir evvelki oylamada ret oyu kullanmış AKEL’i bir araya getirir, 34 oyla yasayı iptal eder, ortadan kaldırırdı. Anastasiadis’in gerçek maksadı Plebisit kararının her yıl okullarda anılması olduğundan, Rum Meclisinde kabul edilmiş yasayı DISY ve AKEL oyları ile iptal ettirmek yerine, anılmasına karar verecek merciyi değiştirmeyi yeğledi ve aklınca geri adım atmış oldu. Tabi kendisi akıllı, bizler aptal olduğumuzdan bunu anlamadık!

    Rum hükümetleri kurulurken özellikle Eğitim Bakanının Başpiskopos tarafından onaylanması yılların geleneği olduğundan, işbaşı yapan her Eğitim Bakanı, kilisenin fikirlerini ve dünya görüşünü beğendiği kişilerden oluşmakta. Şimdi de Anastasiadis bizleri kandırmaya çalışılıyor. Yetki Meclisten alınıp, Eğitim Bakanına verilecekmiş de, adanın Yunanistan’a bağlanması Plebisitinin anılıp anılmamasına Bakan karar verecekmiş!

    Rum Ortodoks Kilisesinin tüm baskılarına ve de aforoz tehditlerine rağmen hangi Rum Eğitim Bakanı Plebisit’in resmi anma günü olarak anılmasına hayır diyebilecek çok merak ediyorum. Umarım Cumhurbaşkanı Akıncı bu softa şaşırtmasına kanmaz ve Rumların göz boyama tuzağına düşmez….

    Prof. Dr. Ata ATUN
    e-mail: [email protected] veya [email protected]

    Facebook: AtaAtun1

  • FEYM GURUBU MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 23  Mart  2017 )

    FEYM GURUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 23  Mart  2017 )

    1..  Armedia.am ve Tert.am’ de yer alan habere  göre,  Türkiye,   15 Temmuz  darbe girişimi sonrası siyasi  sığınma hakkı  isteyen dört kişinin  bu taleplerini kabul eden Norveç’ in söz konusu kişileri  iadesi için  Norveç’ in Ankara  Büyükelçisi’ ni  Dışişleri Bakanlığına çağırdı….

    1. Ermeni Radyosu ve Armedia.am’ de yer alan habere göre , Eurovision 2017 yarışmasında Almanya’ yı temsil eden Levina,   Ermeni şarkısı  “Kakavik” i seslendirecek…

     http://www.armradio.am/en/2017/03/23/eurovision-2017-germanys-levina-sings-armenian-song-kakavik-video/

    1. Ermeni medyasının aşağıda  linkleri belirtilen  web siteleri,  Dağlık – Karabağ’ ın’ ın  eski Savunma Bakanı Samvel Babayan’ ın, iki kişi ile  birlikte Gürcistan’ dan karadan havaya  füze (9M39) kaçakçılığı yaptığı iddiası ile  tutuklandığını bildiriyor… Diğer iki şüpheli kişinin adları açıklanmıyor…
    1. Tert.am’ de, Dağlık – Karabağ’ ın’ ın eski Savunma Bakanı Samvel Babayan’ ın füze   kaçakçılığı suçunu kabul etmdiği belirtiliyor…. Babayan’ ın avukatı Avetis Kalashyan  suçlanan iki kişi ile Babayan’ ın ilişkisi olmadığını bildiriyor…  
    1. Tert.am’ de yer alan haberde, Ermenistan – Birleşik Arap Emirliği  (BAE) arasındaki ilişkilerin, yeni bir taze  kan ve ete büründüğü  belirtiliyor…. Arap etütleri uzmanı Armen  Petrosyan,  Ermenistan  Cumhurbaşkanı’ nın  BAE’  yi ziyaretinin yalnız  iki ülke  arasındaki ilişkiler  açısından değil, aynı zamanda,  politik ve  ekonomik işbirliği açısından da önemli olduğunu söyledi….
    1. Aina.org’da yer alan haberde, ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ un savaşta tahribata uğramış  ülkelerde sığınmacıların evlerine  dönmelerine imkan vermek üzere  güvenli bölgeler  tesis  etme  planı olduğunu  bildirdi. Bu plan,  sığınmacı politikasında  büyük değişiklik getirecek, ABD ve  Batı’ nın Suriye  ve  Irak’ ta  büyük rolü olacak… Tillerson, IŞİD’ e karşı oluşan  68 üyeli koalisyon zirvesinde yaptığı konuşmada ‘geçici istikrar bölgeleri’ nin  tesis edileceği, bu bölgelerin nerelerde  tesis edilebileceği, güvenliğinin nasıl sağlanacağı konularında  bilgi verdi…
    1. Ermeni Radyosunda ANCA’ dan alındığı belirtilen ifadeye atfen yer verilen habere  göre, Ermeni <sözde> soykırımı  zamanını anlatan  ‘Söz’ filmi ABD Parlamentosu’ nda Kongre  Üyeleri,  Kongre  yardımcıları,  koalisyon  ortakları, DC Dış politika  toplumu  tarafından  oluşturulan büyük bir  kalabalık tarafından izlendi…. Etkinliğin,  ABD Parlamentosu Ermeni Gurubu tarafından düzenlendiği  belirtiliyor….( Not : Bakalım bizim Osmanlı Subayı –  yabancı basında  Osmanlı Teğmeni olarak adlandırılan filmimiz için Kongre  Türk –  Amerikan Gurubu ev sahipliğinde bir etkinlik düzenlenecek mi?
    1. Armenpress’ te Washington Post’ a atfen yer alan habere göre,  Nisan 2016 ‘ da Dağlık Karabağ’ daki  çatışmayı müteakip  bazı  kadınlar motive edilerek  silahlı kuvvetlere  savaşçı olarak  katılmaları sağlandı….Kadınların fiilen çatışmaya  katılmalarını öngörmeyen prosedürler  dikkate  alındığında  kadınların bu girişiminin   ses  getirdiği bildiriliyor.…
    1. Armenpress’ te ve Panarmenian.net’ te yer alan habere  göre, İsrail, Ermenistan ile  açık ve  gelişmiş bir ilişki istiyor….İsrail’ in yeni görevlendirdiği Ermenistan Büyükelçisi  23 Mart’ ta  itimatnamesini Cumhurbaşkanı Serzh Sargsyan’ a  takdim etti….Kudüs’ te ikamet etmek üzere olağanüstü tam yetkili  Büyükelçi  Eliyahu Yerushalmi yaptığı konuşmada , Hükümetinin İsrail’ in  Ermenistan ile  açık ve  gelişmiş bir ilişki istediği mesajını ileterek  bu mesajın  kısa zamanda  gerçekleşmesi için gereken her gayreti göstereceğini  bildirdi…
    1. Massispost.com, ABD Ermeni Baro Derneği,  başarılı ve tanınmış  duruşma  avukatlarından  oluşan bir ‘Yargı Değerlendirme  Komitesi’  tesis  etti. Komite’ nin görevi, yargıya baş vuranları ve California yargısında muhtemel görevlileri değerlendirmek ve  Eyalet Valisine  önerilerde  bulunmaktır…
    1. Agos Gazetesi ve  Armenpress , dünyanın önde gelen Sovyet dönem tarihçilerinden ABD’li Ermeni akademisyen Ronald Grigor Suny, Hrant Dink Vakfı’nda vermekte olduğu konferans serisinin üçüncü konuşmasında, ‘Sovyetler Deneyimi: SSCB’de Ermeniler’ başlığı altında Ermeni milliyetçiliğinin Sovyetler Birliği döneminde nasıl bir gelişme gösterdiğini ve hangi kaynaklardan etkilendiğini aktardığı haberi yer alıyor….  Haberden özet  alıntılar şöyle :  “ Milliyetçiliğin oluşumuna dair iki yaklaşım olduğunu söyleyen Ronald Grigor Suny, bunlardan ilkinin ilkel yaklaşım olarak adlandırıldığını, doğuştan sahip olunan ve değişmeyen bir milliyetçilik olduğunu söylerken; diğer yaklaşımınsa yapısalcı olarak adlandırıldığını belirtti. Yapısalcı milliyetçilik anlayışında, geçmişten gelen anlatıların önemli bir yere sahip olduğunu aktarırken, toplulukların milliyetçiliğin oluşumunda hangi dönemleri hatırlayacağını, hangilerini  unutacağını belirlediklerini ve bunun da genel milliyetçilik çerçevesini çizdiğini vurguladı. Milliyetçiliğe giden bu yolda, kimliklerin nasıl şekillendiğini bu iki ayrı yaklaşım ekseninde açıklayan Suny, iki farklı örnek vererek farklı yaklaşımları somutlaştırdı. İlk olarak İsveç’te doğup büyümüş İsveçli bir kadının ABD’ye göç ettiğinde oradaki topluma ayak uydurabildiğini ve kendini ABD’li olarak tanımlayabildiğini söyledi. Bu sebeple, ABD örneği, sonradan yaratılan yapısalcı bir yaklaşımı kapsıyordu. Diğer örnekse, Sovyetler Birliği’nde yaşayan bir Gürcü kadın üzerindendi. Gürcü bir geçmişe sahip olan bu kadın Moskova’ya göç ettiğinde, bölgeye, dile veya kültüre ne kadar entegre olursa olsun kendini bir Rus olarak tanımlayamıyordu. Suny’e göre, bu ayrımın arkasında yatan en önemli sebep, Sovyetler Birliği’nde milletlerin ilkel olarak ve doğuştan verilmiş şekilde tanımlanmasıydı. İlkel milliyetçilik anlayışında, doğuştan ait olunan milliyet değişmez ve dönüştürülemezdi. Suny, benzer bir durumla Almanya’daki Türk göçmenlerin de karşılaştığını hatırlatarak, bu insanların da uzunca süre Almanya tarafından dışlandığını ve vatandaşlık gibi haklardan mahrum bırakıldığını hatırlattı. …..” 

    http://www.armenpress.am/eng/news/883791/ateshian-doesn’t-see-appropriate-conditions-for-leaving-post-of-patriarchal-vicar.html

  • Dışişleri Bakanlığı’ndan İsviçre’nin Blick Gazetesi’ne sert cevap / İsviçreli Blick gazetesi Türkçe manşetle çıktı: Erdoğan’ın diktatörlüğüne ‘hayır’ oyu kullanın

    Dışişleri Bakanlığı’ndan İsviçre’nin Blick Gazetesi’ne sert cevap / İsviçreli Blick gazetesi Türkçe manşetle çıktı: Erdoğan’ın diktatörlüğüne ‘hayır’ oyu kullanın

    Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Büyükelçi Hüseyin Müftüoğlu, İsviçre’deki Blick gazetesinde referandumla ilgili olarak yapılan yayına ilişkin, “İsviçre’nin Blick gazetesinin bugünkü nüshasında Sayın Cumhurbaşkanımıza yönelik hakaret dolu sözler içeren, diğer taraftan ülkemizde 16 Nisan 2017’de düzenlenecek anayasa değişikliği halk oylaması süreci bağlamında yanıltıcı ifadelere yer veren haberi güçlü bir biçimde kınıyoruz. Bu ithamları ve iddiaları kabul etmemiz söz konusu değildir.” ifadesini kullandı.

    Müftüoğlu, Blick gazetesince halk oylamasıyla ilgili olarak yapılan yayınla ilgili bir soruya cevabında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik hakaret dolu sözler içeren ve 16 Nisan 2017’de düzenlenecek Anayasa değişikliği halk oylaması süreci bağlamında yanıltıcı ifadelere yer veren haberi güçlü bir biçimde kınadıklarını vurgulayarak, ithamların ve iddiaların kabul edilmesinin söz konusu olmadığını dile getirdi.

    Müftüoğlu, şunları kaydetti:

    “Ülkemizde demokratik ve şeffaf bir süreç çerçevesinde gerçekleştirilecek referandum hakkında bu derece taraflı ve önyargılı bir tutum benimsenmesinin, vatandaşlarımıza açıkça belirli bir yönde oy verme çağrısında bulunulmasının, ayrıca bir ülkenin halkının büyük desteğini alarak seçilmiş Cumhurbaşkanına yönelik hakaretamiz sıfatlar kullanılmasının basın özgürlüğüyle de gazetecilikle de hiçbir alakası olamaz.

    Bir yandan ülkemizin iç siyasetindeki gelişmelerin ve tartışmaların üçüncü ülkelere taşınması yönünde eleştiriler dile getirilirken, aynı zamanda yurt dışındaki vatandaşlarımıza yönelik propaganda faaliyetine girişilmesinin iyi niyetli bir yaklaşım olmadığı açıktır. Bu iddiaları dile getiren çevrelerin Türkiye ve referandum süreci hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları, belli çevrelerin hasmane tutumunun etkisinde kaldıkları görülmektedir.”

    Blick gazetesi yönetici ve yazarlarından, Türkiye ile ilgili haber yaparken tarafsız yayıncılık anlayışına saygı göstermelerini ve basın etiği kurallarına uymalarını beklediklerini belirten Müftüoğlu, bir diğer beklentilerinin de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yapılan bu saygısızlığı telafi edecek adımların atılması olduğunu ve tarafsız gazeteciliğin bunu gerektirdiğini bildirdi.

    İsviçre’nin Blick gazetesi, ülkede yaşayan Türk vatandaşlarına manşetten, 16 Nisan’da yapılacak anayasa değişikliği referandumunda hem Türkçe hem de Almanca “Hayır oyu verin” çağrısında bulunmuştu.

    Almanca ulusal yayın yapan, aşırı sağcı ve provokatif haberleriyle tanınan gazete, manşetten verdiği haberinde, “Erdoğan’ın diktatörlüğüne hayır oyu kullanın.” ifadesine yer vermişti.

    ==============================

    İsviçre’nin Blick gazetesi alçak manşet! Türkçe şart koştu…

    Blick gazetesi Türkçe manşet atarak 16 Nisan’da yapılacak referandumda hayır denilmesi çağrısında bulundu.

    İsviçre’nin ulusal yayın yapan bulvar Gazetesi Blick, manşetten İsviçre’de yaşayan Türk Vatandaşlarına hem Türkçe  hem Almanca seslendi.

    Blick Gazetesi, “Erdoğan’ın diktatörlüğüne Hayı oyu kullanın” çağrısında “İsviçrede yaşayan bütün Türkleri 16 Nisanda HAYIR oyu kullanmaya davet ediyoruz.” dedi. 150 tirajli gayetenın online gazetesi günlük 105 milyon kişi tarafından okunuyor.

    İsviçre’nin ‘dünyanın en özgür ülkesi’ olduğunu öne süren gazete, ülkedeki Türk vatandaşlarına açık bir şekilde, “Burada yaşamak istiyorsanız bizim sizden bazı beklentilerimiz olduğunu unutmayın. ‘Hayır’ oyu verin!” ifadeleriyle küstahça çağrıda bulundu..

    ==========================================

    İsviçreli Blick gazetesi Türkçe manşetle çıktı: Erdoğan’ın diktatörlüğüne ‘hayır’ oyu kullanın
    13.03.2017 10:06 DÜNYA

    İsviçre’de yayımlanan Blick gazetesi, Türkiye’de 16 Nisan’da halk oylamasına sunulacak ve partili cumhurbaşkanlığı sistemini öngören anayasa değişikliğini, birinci sayfasına Türkçe manşetle taşıdı. “Erdoğan’ın diktatörlüğüne ‘Hayır’ oyu kullanın” başlığıyla yayımlanan haberde, “Biz İsviçreliler için kabul edilemez olan; buradaki özgürlük ve hukuk devletinden faydalanıp, bunların kendi ülkesinde kaldırılmasını istemektir. Bu kabul edilemez” ifadesine de yer verildi.

    T24’ün haberine göre; referandumda oy kullanacak İsviçreli Türk kökenli vatandaşlara çağrı yapılan haberde şu ifadelere yer verildi:

    “Kendi değerlerimizi kimseye dayatmıyoruz. Dünyaya nasıl işleyeceğini söylemiyoruz. Ama İsviçre’de bizimle yaşamak isteyen insanlardan da beklentilerimiz var, ve tabii ki sizlerden de İsviçre’de yaşayan sevgili Türkler. Burada yaşayan herkes değerlerimize saygı göstermeli, yararlandığı özgürlükler için bir duruş sergilemelidir. Herkes için eşit haklar, düşünce özgürlüğü ve kuvvetler ayrılığı”

    “Yukarıda saydığımız tüm özgürlükler bu yasa ile ülkenizde yok edilecektir. Bunları isteyip istememek gerçekten Türkiye’de yaşayan insanların kararına bağlıdır. Biz İsviçreliler için kabul edilemez olan; buradaki özgürlük ve hukuk devletinden faydalanıp, bunların kendi ülkesinde kaldırılmasını istemektir. Bu kabul edilemez”

    Blick’in bugün (13 Mart 2017) yayınladığı haber şöyle:

    “Blick gazetesi bu yazıyı Almanca (deutsche Version unten) ve Türkçe yayınlıyor. «Her kim ki kendi ülkesinde diktatöryal bir yapı istiyorsa, buyursun yapsın. Ama kendi ülkesinde o diktatöryal yapıyla yaşamak şartıyla» ve «Biz İsviçreliler için kabul edilemez olan; buradaki özgürlük ve hukuk devletinden faydalanıp, bunların kendi ülkesinde kaldırılmasını istemektir.» Bundan dolayı BLICK gazetesi olarak İsviçre′de yaşayan bütün Türkleri 16 Nisan′da HAYIR oyu kullanmaya davet ediyoruz.

    İsviçre’de yaşayan sevgili Türkler

    16 Nisan’da Cumhurbaşkanınız Recep Tayyip Erdoğan’ın kendi ülkenizde yetkilerini diktatöryal bir seviyeye çıkarabilecek referandum için sandık başına gideceksiniz.

    Yurtdışında yaşayan yaklaşık 3 milyon Türk Vatandaşı ile beraber bu reformda sizler de karar alacaksınız. Bundan dolayı İsviçre’de de yoğun bir seçim yarışı yaşanıyor.

    İsviçre dünyadaki en özgür ülkedir. Burada herkes, sonradan dezavantajlı bir durumla karşılaşmadan, kimse işini kaybetmeden, ya da kesinlikle gözaltına alınıp işkence yapılmadan, kendi düşüncesini söyleyebilir, hükümeti eleştirebilir, politika ile ilgilenebilir ve istediği gibi yaşayabilir.

    Ve tabii ki kadınlar ve erkekler, Hristiyanlar ve Hristiyan olmayanlar, hükümet yanlıları ve muhalefet yanlıları eşittir. İsviçre’nin temelinde yatan bu değerler bizim için kutsaldırlar.

    Kendi değerlerimizi kimseye dayatmıyoruz. Dünyaya nasıl işleyeceğini söylemiyoruz. Ama İsviçre’de bizimle yaşamak isteyen insanlardan da beklentilerimiz var, ve tabii ki sizlerden de İsviçre’de yaşayan sevgili Türkler. Burada yaşayan herkes değerlerimize saygı göstermeli, yararlandığı özgürlükler için bir duruş sergilemelidir. Herkes için eşit haklar, düşünce özgürlüğü ve kuvvetler ayrılığı.

    Yukarıda saydığımız tüm özgürlükler bu yasa ile ülkenizde yok edilecektir. Bunları isteyip istememek gerçekten Türkiye’de yaşayan insanların kararına bağlıdır. Biz İsviçreliler için kabul edilemez olan; buradaki özgürlük ve hukuk devletinden faydalanıp, bunların kendi ülkesinde kaldırılmasını istemektir. Bu kabul edilemez.

    Her kim ki kendi ülkesinde diktatöryal bir yapı istiyorsa, buyursun yapsın. Ama kendi ülkesinde o diktatöryal yapıyla yaşamak şartıyla.

    İşte bu yüzden BLICK İsviçre’de yaşayan bütün Türkleri referandumda HAYIR oyu kullanmaya davet ediyor ve böylelikle Türkiye’deki otoriter bir sisteme de HAYIR”

  • Sandıktan “Evet” Çıkarsa Türkiye’de Neler Olur?

    Sandıktan “Evet” Çıkarsa Türkiye’de Neler Olur?

    Şimdiden çevremizi AK TROLLER sardı… Üstümüze üstümüze geliyorlar…

    Toplantılarımızı yasaklıyorlar… Konuşmalarımızı engelliyorlar… Stantlarımıza, masalarımıza saldırıyorlar…

    Işıklarımızı söndürüyorlar… Gündüzümüzü geceye dönüştürmeye uğraşıyorlar…

    Korkuyla, baskıyla, tehditle, şantajla özgürlük ve demokrasi mücadelemizi durdurmaya, yollarımıza engeller çıkarmaya çalışıyorlar…

    Daha olmadı, gidip, sudan sebeplerle insanlarımızı savcılığa şikâyet ediyorlar… Savcılar da dava açıyor… Bu nedenle, bir ayağımız emniyette, bir ayağımız yargıda…

    Almanyalı Hitler, İtalyan Mussolini, İspanyol Franco, Filipinli Marcos döneminde faşizme giden yolda nasıl bir yöntem izlendi ise aynı yöntem bugün ülkemizde de izleniyor… Ve işin daha garip olanı, koyu bir Katolik olan Franco durmadan, halktan çok çocuk yapmasını istemişti bir zamanlar… Benzerliğe bakın…

    Peki, korkutabiliyorlar mı bizi? Sindirebiliyorlar mı?

    Yolumuzdan döndürebiliyorlar mı? Ya da Döndürebilirler mi?

    Vahdettinler, Damat Feritler, Derviş Mehmetler Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü yolundan çevirebildiler mi?

    1. Filo’yu kıble bilip, ona secde edenler Deniz’leri, Mahir’leri engelleyebildiler mi? Vatanseverlik duygularını yok edebildiler mi?

    Onlar, “Tam bağımsız ve gerçekten demokratik bir Türkiye uğruna” darağacında can vermeyi bile göze aldılar… Nice fidanlar bu yolda yaşamını yitirdi…

    Bunlar boş, nafile çabalardır… Ama bir gerçek var… Şunu vurgulamamız gerekiyor şimdi:

    Şu günlerde, Parlamento halen işlevini yitirmemişken, milletvekilleri görevlerini sürdürüyorken, sayıları çok az da olsa yurtsever savcılar, yargıçlar, emniyet çalışanları “TEK ADAM YÖNETİ”MİNE bağlanmamışken, bugün bu saldırılar, engellemeler oluyorsa, yarın sandıktan “Evet” çıkarsa neler yapmaz bu yandaş güruhu…

    Sizce sevgili vatanımızı nasıl bir gelecek beklemektedir? Ne dersiniz? Hiç düşündünüz mü? Ayrıntıya hiç girmeden, bu soruya yalın bir dille hemen yanıt vereyim:

    Öyle bir döneme gireceğiz ki…

    Bir kişi senden hoşlanmıyor mu, senden gıcık mı kapıyor, gidecek savcıya “Bu adam büyüklerimize, Cumhurbaşkanımıza hakaret etti” diye şikâyet edecektir…

    İşte o zaman, “Yandı gülüm keten helva…”

    Komşu komşudan, arkadaş arkadaştan, kardeş kardeşten korkar, duruma gelecek, adım atmaya çekinecektir…

    İşte o zaman, yasama, yürütme, yargı tek elde toplanacak, Atamıza verilmeyen yetkiler, tek adama verilecek, Türkiye’de ne laiklik kalacak, ne parlamenter sistem, ne ulus, ne üniter devlet, ne Başbakan, ne hükümet, ne yasama, ne yürütme…

    Oysa demokrasinin bir ülkede yaşaması yasama, yürütme, yargı organlarının ayrı ayrı görev yapmasına bağlıdır. Bunlar bağımsızlıklarını yitirdikleri anda demokrasinin yerini otokrasi, dikta rejimi alır…

    Bunlar işlevlerini yitirdikleri anda, ne basın kalır, ne medya… Konuşanları, yazanları, eleştirenleri alıp, dört duvar arasına atarlar…

    Bugün tutuklu gazeteci sayısı 156 ise, o zaman bu sayı 356 olur, 456 olur…

    İşte o zaman, Türkiye Libya’ya, Irak’a, Suriye’ye benzeyecek, Yugoslavya’ya, Afganistan’a dönecektir…

    Din, mezhep, ırk ve köken temelinde kavgalar çıkacak, ülke eyaletlere bölünecektir…

    İran’da olduğu gibi bir sabah kalkıp bakacağız ki, tek bir kararnameyle tüm kadınlar, kara, kapkara çarşaflara bürünmüş, peçeler takmış, başı türbansız kimse kalmamış…

    Bir sabah kalkıp bakacağız ki, sanki hiç işsizimiz, yoksulumuz yokmuş gibi, her yer güllük gülistanlıkmış gibi, bir günde, 4 milyon Suriyeli, tek kararnameyle vatandaşımız olmuş…

    Ve sonunda olaylar çıkacak… “Olayların üstesinden daha iyi gelmek bahanesiyle” de ülkeyi eyaletlere bölüp, oralara bağımsız yöneticiler atayacaklardır…

    Daha sonra da yandaş gazeteci Abdurrahman Dilipak’ın yazdığı gibi, RTE önce Cumhurbaşkanı, sonra da halifeliğini ilan edecektir…

    Yani özetin özeti, bu sistemle Türkiye’nin sonu felaket olacaktır…

    Bir yanda mülteciler, bir yanda Kürtler, bir yanda Türkler, bir yanda Aleviler, Sünniler… Suriyeli vatandaşlar da zamanla tıpkı PKK’lılar gibi toprak ve hak talebinde bulunacaklardır.

    Tıpkı Ortadoğu’daki gibi kan gövdeyi götürecek, canlı – cansız bombalar, kendilerini patlatacaklardır…

    Biz bütün bu Cumhuriyet, Atatürk düşmanı kalkışmanın “HAYIR” oyları ile sandıktan döneceğine inanıyoruz… Tabii işin içine ayak oyunları, bilgisayar hileleri girmezse… Bu konuda herkesi uyanık ve dikkatli olmaya davet ediyoruz…

    Ama… Sandıktan “Evet” çıkarsa, daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, bu, dünyanın sonu demek değildir…

    Halkımız, bir 1923 şahlanışı yaşamıştır… Dört devrim görmüştür… Nice faşist iktidarları tarihin mezarlığına gömmesini bilmiştir… Hepsinden önemlisi laik, çağdaş, uygar bir hayat deneyimi ve kazanımları vardır… Bu hayat tarzını kolay kolay terk etmek istemez… Onu Arap ülkelerinden ayıran en büyük özelliği budur… Halkın bir kesimi, (yüzde 25 – 30 civarında) bir koyun sürüsü görümü gösterse de büyük çoğunluğu rejime ve Atatürk’e bağlıdır…

    ONUN İÇİN SANDIKTAN “Evet” DE ÇIKSA MÜCADELEMİZ DEVAM EDECEKTİR…

  • SON DAKİKA

    SON DAKİKA

    Başkan D.Trump, Ortadoğu’daki durumla ilgili kapsamlı bir inceleme yaptırıyor.
    İncelemenin ana başlığını, 1962’den beri Londra ve Washington hesabına Dünya İslam Birliği’nin yönettiği ve İslamcı Cihad ideolojisi üzerinde;
    Bugün R.T.Erdoğan liderliğinde Müslüman Kardeşler Örgütü ve Nakşibendi tarikatının lağvedilerek faaliyetlerini sonlandırmak konusu oluşturuyor.

    *

    Bu başlık; Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nde bu konu etrafında Londra ve Washington arasındaki ittifakın bozulması,
    Suudi Arabistan ve Türkiye’deki İslamcı kesimlerin  o yıllardan beri Londra ve Washington hesabına geliştirdikleri bu siyasetlerinin lağvedilmesi,
    Sudan,Tunus,Yemen ve Libya’nın geleceğinin belirlenmesi konularını kapsıyor…

    *

    İncelemenin alt başlıklarını da,
    ABD’nin Ortadoğu güvenliğine uzun vadeli taahhütten nasıl vazgeçebileceği,
    İŞİD terör örgütünün nasıl mutlak yenilgiye uğratılacağı,
    Türkler ve Kürtler arasındaki ilişkilerin nasıl istikrarlı hale getirileceği,
    İran ve vekil güçlerinin Suriye ve Irak’tan nasıl çıkarılacağı,
    Sürdürülebilir güvenli ve istikrarlı bir durumun nasıl sağlanacağı konuları oluşturuyor…

    *

    Ancak Başkan D.Trump’ın, 22 Mart’ta (bugün) açıklayacağını ilan ettiği ” İslamcı Cihad İdeolojisi ve IŞİD’le Mücadele Planı” hâlâ hazırlanmamıştır.
    Gecikmenin ABD’de Başkan D.Trump’a muhalefet eden Demokrat kesimlerden mi ya da Türkiye’de 16 Nisan referandumunun neticesinin bekleniyor olmasından mı kaynaklandığı bilinmiyor…
    Sadece cihatçılığın ortadan kaldırılması konusunda kesin mutabakat vardır.
    Beklenilen bu mutabakatın yol açacağı sorunların politik çizgisi ve saha seçenekleridir.

    *
    Halbuki, Ortadoğu’nun aktörler saha faaliyetlerine hızla devam ediyor.
    Türkiye hedeflerini defalarca dile getirmiştir; sınırları boyunca PKK/PYD tarafından kontrol edilen bir varlığı önlemek kararlılığındadır.
    Ama İran, Sünni Araplar ve Kürtler de Türkiye’nin sınırları boyunca uzanan bu bölgenin kontrolünde kararlıdır…
    Bu noktada bir “altın kural” işliyor: Bölgenin yerli sakinlerine güvenmenin yararına öncelik veriliyor…

    *
    Nitekim,Şam hükümeti ile ilişkili, birleşik Suriye’nin kuzeyinde Sünni Araplar ile Kürtlere bir koridor oluşturuluyor.
    İşte Rusya, Kürt güçleri ile Türkiye kontrolündeki Özgür Suriye Ordusu’nun karşı karşıya geldiği bölgeye girmiş,
    Afrin’de olası bir Türk-Kürt çatışmasını engellemek ve koridoru tamamlamak üzere “Ateşkesi İzleme Merkezi” kurmuştur…

    *
    İsrail güvenliği bakımından Suriye’de İran ve vekil güçlerinin bulunmasını bir tehdit olarak algılıyor.
    Üstelik bu durumun Ortadoğu’da mezhep çatışmalarını tetiklenmesinden ve Sünni Arapların başka bir İŞİD oluşturmasından endişe ediliyor.
    O yüzden Sünni Arapların, Müslüman Kardeşler Örgütü ideolojisine duyduğu ilginin de kökten kurutulması,
    İran ve vekil güçlerinin bölgeden çıkmasının talebindedir.

    *

    İsrail Başbakanı B.Netanyahu, Rusya Devlet Başkanı V.Putin ile yaptığı Moskova görüşmesinde;
    “İran’ın Suriye’de askeri altyapıya sahip bir askeri kuvvet ve deniz üssü inşa etmeye çalıştığını,
    Bunun İsrail’in ulusal güvenliğine ciddi sonuçlar doğuracağını, bu duruma şiddetle karşılık vereceğini” iletmiş ve desteklenmiştir.

    *
    İsrail; İran’ın Suriye’deki iç savaşı kendi lehine kullanmakta olduğu iddiasındadır.
    İran’ın, Devrim Muhafızlarına bağlı Kudüs Gücü’nün, Hizbullah’ın ve HAMAS’ın endişe verici boyutta güç kazandığını düşünüyor.
    İran ve Hizbullah ise İsrail’e karşı mücadelede Lübnan’ı ikinci bir cepheye dönüştürmekte kararlı görünüyor.
    Diğer taraftan da Golan tepelerinde füze ve uçak saldırıları yapabilecek bir üçüncü cephe kurma hazırlığını sürdürüyorlar.

    *
    Nitekim İsrail, sadece Golan Tepeleri’nde kurulmak istenen cepheyi önlemek için değil,
    Hizbullah ve İran’ın Suriye’nin tümünü yeni bir operasyon merkezi haline getirmesini önlemek,
    İran’ın stratejik silahlarının Suriye üzerinden Hizbullah’a aktarılmasının önüne geçmek,
    İran ve Hizbullah’ın, Rusya’nın varlığından istifadeyle Suriye’nin füze ve uçaksavar aygıtlarıyla başka operasyon üsleri kurmasını engellemek,
    İsrail’in, Suriye’de Rus kuvvetlerine çok yakın konuşlu olmalarına rağmen İran vekil güçlerine saldırma yeteneğinde olduğunu göstermek üzere;
    Ama Esad rejimini baltalamaya çalışmadığına ilişkin bir açıklama ile Hizbullah güçlerine bir hava saldırısında bulunuyor…
    İsrail,bugüne kadar sürdürdüğü psikolojik savaşı Gazze’de ve Lübnan’da doğrudan savaşa dökmenin adımlarını atıyor.
    Bunu Mart 2016’da Körfez İşbirliği Konseyi’nin Hizbullah’ı “terör örgütü” olarak tanımlamasıyla meşru bir hak olarak kabul ediyor.

    *

    Diğer bir önemli gelişme, 3 Mart’ta Libya’da Tobruk merkezli Parlamento ve Ulusal Ordu’nun lideri General Khalifa Haftar’ın,
    Trablus merkezli Ulusal Mutabakat hükümetinin Bingazi Savunma Tugayları’ndan ülkenin doğusunda Ras Lanuf ve Es Sider’deki büyük petrol limanlarının kontrolünü ele geçirmesidir.
    General Haftar’ın istikrarlı bir ilerleme kaydedebilmesi ve Trablusgarp’taki radikalleri izole etmesi için desteğe ihtiyacı vardır.
    Ve Rusya; Khalifa Haftar’ı desteklemek ve Libya’daki rolünü derinleştirmek üzere Mısır-Libya sınırında Sidi Barrani’ye özel operasyon üssü kurmuş bulunuyor.

    *
    Libya; İSİD’in ve diğer radikal grupların Avrupa’ya yayılmasında çok önemli bir merkezdir.
    Ama Cumhurbaşkanı Albay Muammer Kaddafi düşürüldüğünden beri ülkede bir türlü istikrar sağlanamıyor.
    Çünkü Libya, kabilelerle merkezi hükümet arasında kurulan bir koalisyondur.
    Albay Kaddafi’nin kendi kabilesi Al Gaddadfa ve müttefiki kabilelerin bugün yeniden bir araya getirilmesinin biricik yoluysa;

    *
    Rusya ve Khalifa Haftar ile ilişkileri iyi olan Kaddafi’nin oğlu Saif Al Kaddafi’den geçiyor.
    Saif, 2011’den beri tutukludur, Temmuz 2015’te ölüme mahkum edilmiştir ve Uluslararası Adalet Mahkemesi tarafından aranıyor.
    İşte şimdi, Libya’da İŞİD’i ve diğer radikal örgütler ile Trablusgarp’taki radikalleri yenmek üzere;
    Saif, babasından aldığı el ile sadece kendisi dinleyen kabilelerin, Haftar ile ulusal bir koalisyon oluşturması için siyasetin arka kapısından girmeye,
    Rusya ise Akdeniz enerji denkleminde yer almaya hazırlanıyor…

    *

    28 Şubat’ta Başkan D.Trump’ın, Pentagon’dan dünyanın dört bir yanında İslamcı terör ideolojisini ve İŞİD terör örgütünü yenmek üzere hazırlamasını istediği plan henüz ortada değildir.
    Ama D.Trump’ın teröre karşı beraber savaşacakları yeni koalisyon ortakları listesinin başında görmek istediği Rusya işbaşındadır.

    *
    Elbette, Barış’ında bedeli vardır.
    Ama ne güzel! Türkiye’nin de dünya barışına katkısı için “Hayır Efendi, Hayır!” demenin günü yaklaşıyor…

    23 .3.2017

  • Suriye’yi üç parçaya bölüyorlar…

    Suriye’yi üç parçaya bölüyorlar…

    Suriye’de oynanmakta olan oyun ve ortaya çıkan tablo şu:

    Ortadoğu’yu kendi aralarında parselleme konusunda anlaşan ABD ve Rusya’dan yeni hamleler geliyor. Türkiye’yi Münbiç ve Rakka’dan dışlayan ikili, terör örgütü PKK uzantısı PYD-YPG’ye ise tam destek sağlıyor. Bu da PYD ve onun silahlı gücü YPG’nin Türkiye için çok daha büyük bir tehdit haline gelebileceğini gösteriyor.

    Konu bu kadarla da sınırlı değil:
    Şu ana kadar sahada 60 bin civarında militanı olduğu ifade edilen PYD-YPG’nin bu sayıyı önümüzdeki süreçte 100 bine çıkarmayı planladığı açıklandı.
    PYD güçleri arasında seçkin PKK militanlarının bulunduğunun da altını çizmek istiyoruz. Halen Suriye’de 2 bin kadar PKK militanının bulunduğu tespit edilmişti.

    Terör örgütü YPG sözcüsü Redur Xelil’in Reuters’a yaptığı açıklamada, “YPG’yi iyi organize olmuş bir orduya sahip olmasını sağlamak için ciddi bir motivasyon içerisindeyiz” dedi.
    2017 yılı başından bu yana her biri 300 savaşçıdan oluşan 10 yeni tabur kurduklarını söyleyen Xelil, bu yılın ikinci yarısına kadar 100 bin savaşçıya ulaşmak istediklerini belirtti.
    YPG Sözcüsü “Savaşın farklı taktikleriyle iyi eğitilmiş disiplinli ve birbirine bağlı bir askeri güç, bizi korumak ve varlığımızı, haysiyeti hak eden büyük bir ulus olarak teyit etmek için gerçek garantidir” ifadelerini de kullandı.

    Ortadoğu Uzmanı Joshua Landis, Syria Comment’ta ABD’nin Rakka operasyonundan sonra Suriye’de bağımsız bir Kürt devleti kuracağını yazdı.

    Analizinde Rakka alındıktan sonra Kürtlerin geri çekileceğinden şüphe duyduğunu belirten Landis yaptığı analizde şu ifadeleri kullandı:
    “Çok iyi eğitim alacaklar. ABD’den aldıkları birçok ağır silahları olacak. Kendi kuvvetleri için bir komuta ve kontrol ağı inşa ediyorlar. Bu operasyon sona erdiğinde, Suriye Kürtlerinin daha önce sahip olmadığı, iyi eğitimli, iyi organize edilmiş ve iyi silahlanmış dört tane tugayın olacağını tahmin edebiliyoruz.”

    ABD ve müttefiklerinin Suriye’yi üç parçaya bölmek istediğini ifade eden Joshua Landis, Rakka’nın DEAŞ’tan geri alınmasıyla üç parçalı Suriye planının hayata geçeceğini yazdı.
    Landis’e göre ABD, Suriye’nin Güney ve güneybatısını Esad’ın, kuzey ve batısını Türkiye’nin de desteklediği Sünni Arapların, Kürtlerin hâkim olduğu alanlarda ise PYD-YPG’nin kontrol edeceği üç devletli bir yapı öngörüyor.

    Gelişmeler devam edelim:
    Suriye’nin kuzeyinde ABD-Rusya eliyle Kuzey Irak benzeri ikinci bir yapı oluşturuluyor. Bölgeden gelen haberler Suriye’nin kuzeyinde adım adım özerk bir yapının oluşturulduğunu gösteriyor.

    ABD-Rusya işbirliğiyle bölgede kurulması planlanan özerk yapıya Türkiye’nin izin vermeyeceğini bilen bu iki devlet, Türkiye’ye karşı müttefik gibi davranıyor.
    Bu bağlamda Türkiye’nin tüm itirazlarına rağmen PYD-YPG’ye destek veren ABD-Rusya, bu terör örgütünün casaretlendirmeye devam ediyor. Son olarak YPG’den “düzenli ordu kuruyoruz” açıklaması geldi.

    ABD’nin Suriye’de desteklediği ana güç haline gelen söz konusu terör örgütü, müttefikinden askeri, siyasi ve ekonomik destek alıyor. Örgütü birçok ülke ordusunda dahi bulunmayan ağır silahlarla donatan ABD’nin amacı, Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devleti kurmak.

    ABD’nin yanı sıra Rusya da Suriye’de kendi çıkarları doğrultusunda terör örgütü PYD-YPG’yi destekliyor. Rusya askerleri Hatay sınırındaki Afrin bölgesine yerleşiyor. Yerel basın Rus ordusuna ait askerlerin zırhlı araçlar eşliğinde Afrin’e girişlerinin görüntülerini yayınladı.

    Peki Rusya Türkiye sınırındaki Afrin’de ne yapacak?
    Bu konuda ülkemiz açısından endişe verici açıklamalar ardı ardına geliyor. Terör örgütü PKK’nın Suriye kolu YPG-PYD’nin sözcüsü, Rusya’nın Afrin’de askeri üs kuracağını ve bu konuda 19 Mart Pazar günü anlaşma yapıldığını açıkladı.

    Açıklamaya göre Rusya burada terör örgütü PKK/PYD militanlarını sözde “teröre” karşı eğitecek. Rusya Savunma Bakanlığı ise bölgede yeni bir üs kurma planlarının olmadığını açıkladı.

    Açıklamada, Rusya’nın Suriye’deki Ateşkesi Gözlem Merkezi’ne ait bir biriminin “ihlalleri önlemek amacıyla” Afrin yakınlarında PYD/PKK ile Özgür Suriye Ordusu’nun temas hattına konuşlandırıldığı belirtildi.

    Bu açıklamalar ne kadar doğru hiç kuşkusuz tartışılacaktır. Doğru olan, Rusya’nın da PYD konusunda Türkiye karşıtı duruşu olmuştur. Daha açık bir ifade ile Amerika ve Rusya PYD’nin güçlenmesi ve bölgede Bağımsız bir Kürdistan’ı kurması için birlikte hareket ettiğidir.