Sefa Yürükel
Kerbelâ, İslâm tarihinin en çok anlatılan, en çok ağlanan ve en çok tartışılan hadisesidir. Ancak bu olay, basit bir çatışmanın, bir muharebenin çok ötesinde, insanlık tarihine kazınmış bir direniş manifestosudur. 10 Muharrem 61 hicrî yılında, Fırat nehrinin kıyısında, sayıları seksenleri ancak bulan bir avuç insan, devrin en büyük askerî gücüne karşı durdu ve kılıçtan geçirildi. Peki ne oldu da Peygamber torunu kendisini Kerbelâ çölünde buldu? Neden etrafındaki yetmiş iki can ile birlikte ölümü göze aldı? Ve bugün, 1300 yılı aşkın süredir bu yetmiş iki isim neden unutulmuyor? Bu makale, Kerbelâ olayının tarihsel seyrini ve bu trajedide can veren Hz. Hüseyin ile yetmiş iki direnişçinin tarihsel ve sembolik anlamını mercek altına almaktadır.
Kerbelâ’ya Giden Yol: Medine’den Mekke’ye, Mekke’den Kufe’ye
Hz. Muhammed’in vefatından sonra hilafet makamında yaşanan gelişmeler, İslâm ümmetini derin bir yol ayrımına sürüklemişti. Hz. Ali’nin şehadeti, Hz. Hasan’ın sulh için hilafetten feragat etmesi ve nihayet Muaviye’nin vefatıyla oğlu Yezid’in başa geçmesi, krizin fitilini ateşleyen hadiselerdi. Muaviye’nin oğlu Yezid, babasının aksine İslâmî ilimlerden, ahlâkından ve siyaset terbiyesinden yoksun, hazcı ve baskıcı bir karakterdi. İktidarını pekiştirmek için Hz. Hüseyin’den zorla biat talep etti. Biat, Yezid’in yönetimini ve yaşam tarzını onaylamak, onu meşru halife saymak anlamına geliyordu. Hz. Hüseyin ise “Benim gibiler, onun gibilere biat etmez” diyerek bu talebi reddetti. Bu ret, salt siyasî bir itiraz değil, ahlâkın yozlaşmaya, hakkın batıla, adaletin zulme karşı bir başkaldırısıydı.
Hz. Hüseyin, Yezid’in baskısından korunmak ve kutsal topraklarda kan dökülmesine mahal vermemek için Medine’den Mekke’ye göç etti. Mekke’de bulunduğu sırada Kufe halkından üst üste mektuplar almaya başladı. Kufeliler, onu halife olarak tanıdıklarını, Yezid’in valisini şehirden kovduklarını ve gelip kendilerine önderlik etmesini istediklerini yazıyorlardı. Binlerce imzalı mektup, Hz. Hüseyin’e bir halk desteği vaat ediyordu. O da bu çağrıya icabet ederek amcasının oğlu Müslim bin Akil’i durumu yerinde tespit etmesi için Kufe’ye gönderdi. Müslim, Kufe’ye ulaştığında halkın coşkulu desteğini gördü ve Hz. Hüseyin’e gelmesi için haber gönderdi. Ne var ki Yezid’in yeni atadığı acımasız vali Ubeydullah bin Ziyad, kısa sürede Kufe’ye hâkim oldu, halkı tehdit ve rüşvetle susturdu, Müslim bin Akil’i yakaladı ve şehit etti. Müslim’in şehadetinden habersiz yola çıkan Hz. Hüseyin, artık geri dönüşü olmayan bir yolculuğa adım atmıştı.
Kerbelâ’da Kuşatma: Suyun Kesilmesi ve Son Üç Gün
Hz. Hüseyin, beraberindeki aile fertleri, kadınlar, çocuklar ve sınırlı sayıdaki destekçisiyle Kufe’ye yaklaştığında, Yezid’in ordusu tarafından durduruldu. Hurr bin Yezid komutasındaki birlik, onu Kufe’ye sokmamakla görevlendirilmişti. Hz. Hüseyin, çatışmaya girmeden yollarını değiştirdi ve nihayet Kerbelâ denilen, Fırat’ın kıyısında ıssız bir çöl mevkiinde konaklamak zorunda kaldı. Kısa süre sonra Ömer bin Sa’d komutasındaki kalabalık bir Emevî ordusu bölgeye ulaştı. Bu ordu, çeşitli rivayetlere göre dört bin ila otuz bin arasında askerden oluşuyordu. Hz. Hüseyin’in yanındakiler ise sadece 72 savaşçı ile kadın ve çocuklardan ibaretti.
Emevî ordusu, Hz. Hüseyin’i teslim olmaya ve Yezid’e biat etmeye zorlamak için en acımasız taktiği devreye soktu: Fırat nehrine ulaşımı kestiler. 7 Muharrem’den itibaren Hz. Hüseyin’in kampına bir damla su girmesine izin verilmedi. Kerbelâ çölünün kavurucu sıcağında kadınlar, çocuklar ve savaşçılar susuzluktan kıvranmaya başladı. Hz. Hüseyin’in kardeşi Hz. Abbas, bir gece baskınıyla Fırat’tan su getirmeyi başarsa da bu çok sınırlı kaldı. Emevî komutanları, Hz. Hüseyin’e üç seçenek sundular: Ya Yezid’e biat edecek, ya sürgüne gidecek, ya da savaşacaktı. Hz. Hüseyin, zulme biat etmeyi ve haksızlığa boyun eğmeyi reddetti. Geriye tek bir seçenek kalmıştı.
10 Muharrem: Yetmiş İkilerin Destanı
10 Muharrem sabahı, Hz. Hüseyin beraberindekilerle birlikte son bir kez saf tuttu. Rivayete göre, savaş başlamadan önce Emevî ordusuna hitap ederek onlara kim olduğunu hatırlattı, Peygamber torunu olduğunu, kendisine vaat edilen desteklerin yerine getirilmediğini ve kanını akıtmanın vebalini anlattı. Ancak karşı taraf için mesele çoktan kapanmıştı. Ömer bin Sa’d’ın emriyle başlayan saldırıda, Hz. Hüseyin’in yanındaki direnişçiler teker teker şehit düştü. Oğlu Ali Ekber, kardeşi Hz. Abbas, kardeşinin oğulları Kasım ve Abdullah, en yakın dostları ve sadık yoldaşları Habib bin Mezahir, Züheyr bin Kayn, Büreyir bin Hudayr ve diğerleri sırayla meydana çıkarak çarpıştı ve can verdi.
Savaşın en yürek burkan anı, Hz. Hüseyin’in kundaktaki bebeği Ali Asgar’ı kucağına alıp susuzluktan çatlamış dudakları için bir yudum su istediği sırada, Emevî okçularından biri tarafından boğazından vurulmasıydı. Bu hadise, zulmün sınır tanımazlığının ve masumiyete dahi tahammül edemeyişinin en çarpıcı simgesidir. Gün boyu süren eşitsiz çatışmanın sonunda, Hz. Hüseyin de ağır yaralar alarak şehit düştü. Başı kesilerek Kufe’ye, oradan da Şam’a Yezid’e gönderildi. Çadırlar ateşe verildi, kadınlar ve çocuklar esir alındı, sağ kalanlar zincire vurularak önce Kufe’ye, ardından Şam’a götürüldü.
72 Sayısının Sembolik Anlamı
Kerbelâ anlatılarında sıkça geçen 72 sayısı, yalnızca bir istatistik verisi değil, derin sembolik anlamlar taşıyan bir işarettir. Alevi-Bektaşi inancında ve Şiî gelenekte bu sayı, Hz. Hüseyin’in yanında can veren savaşçıların sayısı olarak kabul edilmektedir. Bunlardan 23’ü Ehl-i Beyt mensubu, kalanı ise farklı kabilelerden ve toplumsal sınıflardan gelen sadık yoldaşlardı. 72 sayısı, İslâm’daki 72 millet kavramıyla ilişkilendirilmiş, Hz. Hüseyin’in şehadetinin bütün insanlık için olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Yetmiş iki can, bir imamın etrafında kenetlenmiş bütün bir insanlık ailesini temsil eder. Ayrıca Hz. Hüseyin’le birlikte bu sayı 73’e ulaşmakta ve bu da “Allah” lafzının ebced değeriyle özdeşleştirilmektedir. Bazı Alevi-Bektaşi kaynaklarında 72 sayısının, Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e kadar gelen yetmiş iki peygamberi de sembolize ettiği ifade edilir. Bu sembolizm, Kerbelâ’yı yalnızca bir askerî çatışma değil, kozmik bir hak-batıl mücadelesi olarak okumaya imkân vermektedir.
Zalime Biat Etmemenin Manifestosu
Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’daki duruşu, tarihteki hiçbir savaşa benzemez. O, galibiyet umudu olmayan bir çarpışmaya girmiş, ancak yenilgiyi baştan kabul etmiş bir komutan değil, ölümüyle de mesaj vermeyi seçmiş bir bilinç önderidir. Onun bu tavrı, Ali Şeriati’nin ifadesiyle “şehadet” kavramının en yetkin tanımıdır: Şehadet, pasif bir ölüm değil, bilinçli bir tercihle tarihe müdahale etmektir. Hz. Hüseyin, öleceğini bile bile yürüdüğü yolda, zalimin karşısında eğilmeyi reddederek, mazlumun onurunu evrensel bir ahlâk ölçütüne dönüştürmüştür. Onun “zilleti kabul etmektense ölüm yeğdir” sözü, çağları aşan bir direniş vecizesi olarak hâlâ yaşamaktadır.
Kerbelâ’nın Evrensel Mirası
Kerbelâ, yalnızca Müslümanların, yalnızca Alevi-Bektaşilerin ya da Şiîlerin değil, zulme uğrayan bütün insanların ortak referansıdır. Hz. Hüseyin, unvan veya iktidar peşinde koşmayan, yalnızca zorbaya “hayır” diyen bir semboldür. Onun duruşu, bugün Gazze’de, Yemen’de, dünyanın herhangi bir köşesinde baskıya direnen herkesin manevî soy kütüğüne kayıtlıdır. Kerbelâ’da yaşananlar, yetmiş iki kişinin nasıl olup da koca bir orduya karşı dimdik ayakta kalabildiğini değil, zulmün karşısında insan onurunun nasıl korunabileceğini göstermektedir. Bu nedenle Kerbelâ, bir muharebenin değil, bir ahlâk dersinin adıdır.
Hz. Hüseyin ve beraberindeki yetmiş iki direnişçinin şehadeti, insanlığa şu mesajı bırakmıştır: Zulüm ne kadar büyük, zalimin ordusu ne kadar kalabalık olursa olsun, hakikati haykırmaktan ve haksızlığa karşı dik durmaktan geri durmamalıdır. Kerbelâ çölünde dökülen kan, adaletin ve özgürlüğün asla unutulmayacak bir tohumu olarak toprağa düşmüş, asırlar boyunca yeşermeye devam etmiştir. Bugün Muharrem ayında tutulan oruç, okunan mersiyeler, paylaşılan aşure ve dökülen gözyaşları, o tohumun hâlâ canlı olduğunun, Kerbelâ’nın mesajının hâlâ taze ve diri olduğunun en güzel delilidir.
Kaynakça
Ali Şeriati, Hüseyin Adem’in Varisi, çev. Hüseyin Hatemi, İşaret Yayınları, İstanbul.
Ali Şeriati, Şehadet, çev. Kenan Çamurcu, Dünya Yayıncılık, İstanbul.
Ethem Ruhi Fığlalı, İmamiyye Şiası, Selçuk Yayınları, Ankara.
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, çev. Ahmet Ağırakça vd., Bahar Yayınları, İstanbul.
İrene Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, çev. Turan Alptekin, Demos Yayınları, İstanbul.
Mehmet Eröz, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Otağ Matbaacılık, İstanbul.
Moojan Momen, An Introduction to Shi‘i Islam, Yale University Press, New Haven, 1985.
Şeyh Müfîd, Kitâbü’l-İrşâd, çev. A. Kâzımî, Keysan Yayınları, İstanbul.
Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, çev. M. Faruk Gürtunca, Sağlam Yayınevi, İstanbul.
Yaşar Nuri Öztürk, Enel Hakk İsyanı: İmam Hüseyin, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul.



Bir yanıt yazın