Blog

  • NATO Zirvesi nedeniyle önlem almak

    NATO Zirvesi nedeniyle önlem almak

    Ankara’da 6-12 Temmuz haftasında düzenlenecek olan NATO Zirvesi nedeniyle kent genelinde, özellikle de zirve hareketliliğinin ve liderlerin konaklayacağı bölgelerin merkezinde çok sıkı güvenlik önlemleri uygulanacak.

    Zirve süresince şehir trafiğini rahatlatmak adına Ankara’nın 9 merkez ilçesinde (Çankaya, Altındağ, Yenimahalle, Keçiören, Mamak, Etimesgut, Sincan, Pursaklar, Gölbaşı) kritik görevliler hariç kamu personeli idari izinli sayılacak. Eğlence, şenlik ve toplu organizasyonlar ise tamamen yasaklandı.

    Trafiğe kapatılacak ana bölgeler ve caddeler şunlardır:

    Çankaya ve Şehir Merkezi (En Yoğun Kısıtlamalar)

    Zirvenin ana üssü, koridorları ve yabancı heyetlerin konaklayacağı otellerin bulunduğu Çankaya bölgesindeki birçok ana arter tamamen veya kısmen trafiğe kapatılacak:

    — Milli Müdafaa CaddesiKumrular Caddesi ve Necatibey Caddesi

    — Gençlik CaddesiAkdeniz Caddesi ve Anıt Caddesi

    — GMK Bulvarı ve bu bulvara bağlanan tüm sokak/caddeler

    — Zirve mekanlarına açılan bağlantı yolları ve belirlenen akreditasyon/konaklama otellerinin çevresi (Bu bölgelere basın mensupları ve görevliler dahil sadece resmi servis araçlarıyla girilebilecek).

    Alternatifli/İhtiyaca Göre Kapatılacak Bölgeler

    Güvenlik yoğunluğuna ve liderlerin geçiş saatlerine göre anlık veya sürekli kapatılabilecek diğer önemli caddeler:

    — Mareşal Fevzi Çakmak Caddesi ve buraya açılan sokaklar

    — Dögol Caddesi‘nin Beşevler Kavşağı ile Anadolu Meydanı (Tandoğan) arasında kalan bölümü

    — Sporpark Sokak ve çevresi

    Gaziosmanpaşa Bölgesi (“Kırmızı Alan” Riski Yüksek)

    Gaziosmanpaşa, yabancı devlet başkanlarının ve üst düzey delegasyonlerin konaklaması için tercih edilen lüks otellere (örneğin Sheraton, Hilton vb.) ve birçok ülkenin büyükelçiliğine ev sahipliği yaptığı için en kritik nokta konumunda.

    — Kırmızı Alan Uygulaması: Liderlerin kalacağı otellerin çevresi ve koridorları tamamen “kırmızı alan” ilan edilecek. Bu da otellerin bulunduğu caddelere ve buralara çıkan sokaklara görevli, akredite personel ve resmi araçlar dışında giriş-çıkışların tamamen yasaklanacağı anlamına geliyor.

    — Gaziosmanpaşa’nın ana arterleri (özellikle Tahran CaddesiArjantin CaddesiFilistin Caddesi ve Attar Sokak gibi otellere yakın hatlar) zirve boyunca (özellikle 6-12 Temmuz haftasında) ya tamamen kapatılacak ya da liderlerin geçiş saatlerinde çok sıkı bariyer ve kontrol noktalarıyla kısıtlanacaktır.

    Tunalı Hilmi Caddesi ve Çevresi

    Tunalı Hilmi Caddesi, Kuğulu Park ve çevresi zirve merkezi olan Çankaya’nın tam kalbinde ve bu konaklama bölgelerinin hemen geçiş rotasında yer alıyor.

    — Trafik Kısıtlamaları: Tunalı Hilmi Caddesi’nin kendisinin tamamen uzun süreli kapatılması yerine, lider konvoylarının geçiş saatlerinde (anlık ve dinamik olarak) trafiğe kapatılması bekleniyor.

    — Ancak Tunalı Hilmi’ye bağlanan ya da paralellik gösteren otel bölgelerine yakın bazı sokaklarda (örneğin Güniz SokakBülten Sokak veya Kavaklıdere hattındaki some bağlantılar) güvenlik çemberi nedeniyle uzun süreli araç kapatmaları veya park yasakları uygulanabilir.

    — Etkinlik Yasakları: 1-15 Temmuz tarihleri arasında Ankara genelinde her türlü toplu yürüyüş, gösteri ve dış mekan etkinliği yasaklandığı için, Tunalı Hilmi Caddesi ve Kuğulu Park çevresinde de kalabalık oluşturacak hiçbir sosyal organizasyona izin verilmeyecek.

    Otobüs Terminali (AŞTİ) ve Esenboğa Havalimanı Durumu

    Hem otobüs terminali (AŞTİ) hem de Esenboğa Havalimanı açık olacak ve hizmet vermeye devam edecek. Ancak 6-12 Temmuz haftasında uygulanacak olan en üst düzey “Kırmızı Alan” güvenlik protokolleri nedeniyle her iki noktada da yolculuk yapacakların bilmesi gereken çok önemli kısıtlamalar ve değişiklikler var.

    Esenboğa Havalimanı (Yüksek Güvenlik ve Uçuş Kısıtlamaları):

    — Dış Hatlar ve İstihbarat Filtresi: Zirve günlerinde Esenboğa’ya yurt dışından yapılacak bazı sivil uçuşlara kısıtlamalar getiriliyor. Ayrıca havalimanı girişinde çok ciddi bir güvenlik ve istihbarat kontrolü uygulanacak.

    — Havalimanı Yolu (Protokol Yolu): Esenboğa ile şehir merkezi arasındaki güzergah “kırmızı alan” ve ana protokol yolu ilan edildiği için liderlerin iniş-biniş saatlerinde yol sivil trafiğe anlık olarak kapatılacak.

    — İç Hatlar: İç hat uçuşlarında şu an için tam bir iptal kararı yok ancak tarifelerde zirve trafiğine göre düzenlemeler ve rötarlar yaşanması çok muhtemel.

    Ankara Şehirlerarası Terminal İşletmesi (AŞTİ):

    — Ulaşım Zorluğu: AŞTİ’nin bulunduğu bölge (Söğütözü/Mevlana Bulvarı hattı), Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ve zirve alanlarına oldukça yakın bir konumda yer alıyor. Bu nedenle AŞTİ çevresindeki ana yollarda ve bağlantı noktalarında çok sıkı polis kontrolleri olacak.

    — Girişlerde Yoğunluk: Terminal binasına girişlerde kimlik kontrolleri ve bagaj aramaları en üst seviyeye çıkarılacağı için peronlara ulaşmak normalden çok daha uzun sürebilir.

    VFS Global Ankara Ofisi Durumu

    — Resmi Durum ve Konsolosluklar: Cumhurbaşkanlığı kararıyla Ankara’nın Çankaya dahil 9 merkez ilçesinde kamu personeline 7, 8 ve 9 Temmuz (Salı, Çarşamba, Perşembe) günleri başta olmak üzere idari izin verildi. VFS özel bir kurum olsa da işlem hacmini sağlayan ilgili büyükelçiliklerin vize bölümleri operasyonlarını durdurabilir veya uzaktan çalışmaya geçebilir. Bu nedenle sistem randevuları büyük ihtimalle bloke edecektir.

    — Konum Riski: VFS Global Ankara Ofisi, Çankaya/Kavaklıdere (Atatürk Bulvarı) üzerindeki yeni yerinde hizmet vermektedir. Burası tam olarak “Kırmızı Alan” ve yoğun güvenlik çemberinin içinde kaldığı için, o caddelerin kapatılması, polis barikatları ve kimlik kontrolleri sebebiyle randevuya fiziki olarak ulaşmak neredeyse imkansız olacaktır. Haziran ayı bitmeden aracı kurumun ve ilgili elçiliğin duyurularını kontrol etmek, randevuyu bu haftanın dışına almak en güvenli yoldur.

    Muayenehane (Tunalı) ve Ev (Uğur Mumcu) İçin Özet Durum

    — Çalışma İzni: Serbest meslek icra ettiğiniz ve muayenehaneniz özel mülk olduğu için, idari izin genelgesi sizi yasal olarak kapatmaya zorlamaz. Çalışmayı seçebilirsiniz.

    — Lojistik Engeller: Evinizin bulunduğu Uğur Mumcu Caddesi, liderlerin kalacağı otellerin dibinde olduğu için “Kırmızı Alan” içindedir; araçla çıkmak, park etmek ve barikatları aşmak çok büyük zaman kaybettirir. Tunalı Hilmi ise lider geçişlerinde anlık ve dinamik olarak kapatılacaktır.

    — Hastalar Açısından: Çankaya genelinde trafik kilitleneceği, otoparklar güvenlik gerekçesiyle boşaltılacağı için hastaların randevulara ulaşması ve araç park etmesi imkansıza yakın olacaktır.

    — Zirvenin resmi ve en yoğun günleri olan 7, 8 ve 9 Temmuz tarihlerinde rutin randevuları ertelemek veya o haftayı kapalı geçirmek, sizi ve hastalarınızı yaşanacak operasyonel stresten korumak adına en mantıklı yoldur.

  • Behind the Scenes of the US Plans to Deploy Nuclear Weapons on Russia’s Border: The Construction of the Deterrence Discourse and Alternative Realities (2)

    By Sefa Yürükel

    This critical article addresses the US plans to deploy its nuclear weapons closer to Russia’s border under the NATO umbrella and how these plans are being constructed in the context of the 2026 Ankara NATO Summit. Contrary to the mainstream discourse, the article criticizes the approach that unquestioningly views this nuclear expansion move as a tool of “deterrence.” The core argument is that the prevailing narrative renders invisible the US’s geopolitical interests, the risk of escalating the arms race, and the failure of nuclear sharing to manage tensions within the alliance. By analyzing information widely reported by media outlets such as Aydınlık, Financial Times, AA, BBC, DW, etc., the study examines which sources these reports are based on, through which frames they are presented, and which alternative realities they exclude.

    Recent headlines extensively covered in the media, such as “US moves nuclear weapons to Russia’s border,” have revived a tension reminiscent of the Cold War era. These reports generally highlight the need to reassure allies in the face of the US reducing its conventional troop presence and legitimize this move within the framework of “deterrence.” However, this narrative leaves some fundamental questions unanswered: Is this US move genuinely an act of “self-defense,” or is it an attempt to consolidate its own hegemony? Will moving nuclear weapons closer to Russia’s border lead to an escalating security dilemma? And throughout this process, what interests is the mainstream media constructing a language to serve? This article aims to present a critical analysis of the existing discourse by addressing these questions.

    A Critique of the US “Deterrence” Discourse

    Mainstream news presents the US nuclear deployment plans almost entirely as a “deterrence” tool against the Russian threat. While reports from the Financial Times, a leading financial press outlet, are frequently cited, the US’s prioritization of nuclear deterrence at a time when it is reducing its own conventional military support is interpreted not only as a means of providing assurance to allies but also as a way of cutting its own military spending. A critical perspective argues that this move is not merely a reaction to an external threat but also part of the US’s effort to maintain its global hegemony. Theoretically, “deterrence” is a product of the Cold War, and in today’s multipolar world, it carries the risk of escalating existing tensions rather than managing them. Moreover, the “deterrence” discourse is shaped by the influence of actors such as the “Eastern European Lobby” in US domestic politics and overlooks the internal dynamics that trigger NATO’s expansion. At this point, it is observed that nuclear weapons, beyond being mere status symbols, have transformed into a symbol of “belonging” and “partnership” within the alliance. As EDAM analyst Aaron Stein stated, in the eyes of the Turkish security establishment, nuclear weapons are a status symbol; it is believed that their presence firmly reinforces the American-Turkish defense partnership. This demonstrates that nuclear weapons have turned into an instrument of identity and status construction, beyond being a purely military instrument.

    The End of New START: Catastrophe or Opportunity?

    A large portion of the media has described the expiration of the New START treaty in February 2026 as the “beginning of nuclear non-oversight” and the “lighting of the fuse of a new arms race.” While UN Secretary-General Guterres’s warning of “a grave moment for international peace and security” is frequently repeated, a deeper analysis of why this treaty could not be extended is generally ignored. A critical approach should read the end of New START not only as a “catastrophe” but also as a reflection of the parties’ mutual distrust and the changing global balances. For instance, Russia’s suspension of the treaty due to the Ukraine war and the US’s reaction to this actually revealed the dysfunctionality of the existing agreement. Moreover, while the expiration of the treaty means the absence of a verification mechanism between the two countries that hold 90% of the world’s nuclear weapons stockpile, the inadequacy of this treaty in the face of the rise of other nuclear powers like China is also a reality. Therefore, while the end of New START is a catastrophe, the real catastrophe is not the inability to extend this treaty, but the decades-long nuclear arms race itself.

    The 2026 Ankara NATO Summit: Nuclear Policy as a Tool of Consolidation

    The 2026 Ankara NATO Summit is a critical platform for shaping the alliance’s nuclear posture. In the media, this summit is generally presented as NATO’s effort to adapt to the “deteriorating security environment.” NATO Secretary General Mark Rutte’s statements on the need for nuclear deterrence to remain reliable, safe, and effective create the impression that the alliance’s primary priority during this period is security. However, a critical reading argues that this summit could also be seen as an opportunity for the US to re-consolidate its control over NATO. With the membership of Sweden and Finland, NATO’s borders have been fully brought under the security umbrella in the Baltic Sea, which has allowed the US to reinforce its military presence in Europe. Furthermore, Turkey’s use of this summit as a showcase to display its defense industry products demonstrates that the alliance has become a center of economic interests beyond being a military-political platform.

    Turkey’s Role and the Nuclear Security Dilemma

    Turkey’s position in nuclear sharing is frequently defined as a “status symbol,” and the presence of US nuclear weapons at Incirlik Base is seen by the Turkish security establishment as an indicator of commitment to the alliance. This approach ignores the security dilemma inherent in the nature of nuclear weapons. The security dilemma describes the escalation spiral that emerges when measures taken by one state to defend itself are perceived as a threat by other states. Turkey’s hosting of nuclear weapons on its soil, while providing “deterrence” on the one hand, carries the risk of triggering a regional nuclear arms race on the other. This situation demonstrates that nuclear deterrence is not merely an element of “balance” in international relations but also a source of deeper insecurity and instability.

    A Critique of the Media Discourse and the Issue of Source Utilization

    When we examine the main sources on which the article is based, it is evident that information obtained from official institutions or government officials is predominantly featured. Mainstream media organizations such as Financial Times, DW, AA, and BBC uncritically relay the official statements of the US and NATO, while giving very little space to dissenting or independent voices. For example, subjects such as the economic reasons behind the US reducing its conventional military support or how this move will deepen political divisions within Europe are not sufficiently discussed. Additionally, technical terms like “nuclear sharing arrangements” and “dual-capable aircraft” that are the subject of the news are directly used by the media, but the risks and ethical dimensions contained within these concepts are not adequately questioned. This situation justifies the criticism that the media practically normalizes nuclear armament and renders it an unquestionable matter of “security.”

    Conclusion

    The US plans to deploy nuclear weapons on Russia’s border are not merely a geopolitical maneuver but also part of a deep security dilemma and a hegemonic struggle. The mainstream discourse, by presenting these moves within legitimate frames such as “deterrence” and “assurance,” obscures the dangers and unethical nature of nuclear armament. This article aims to raise awareness among readers that the mainstream media constructs a “reality” that needs to be questioned, by offering a critical analysis of the existing narrative. True security can be established not by deploying nuclear weapons closer to one another but by increasing dialogue, transparency, and mutual trust. However, the current media discourse makes such alternative security models almost entirely invisible.

    Bibliography

    Aydınlık Newspaper. “Great provocation… Financial Times: US discusses moving nuclear umbrella to Russia’s border.” June 2, 2026.

    BBC Turkish. “Poland: We want the US to deploy its nuclear weapons in our country.” March 14, 2025.

    DW Turkish. “US-Russia treaty ends, nuclear limits disappear.” February 5, 2026.

    DW Turkish. “Turkey wants to turn NATO summit into an arms showcase.” June 8, 2026.

    EDAM. “Turkey and Tactical Nuclear Weapons: A Political Love Affair – Aaron Stein.” 2012.

    Ege Alternatif. “US move to deploy nuclear weapons on Russia’s borders.” June 2, 2026.

    Euronews. “Latest situation in the nuclear arms race: START treaty ended.” February 5, 2026.

    Independent Turkish – Gürsel Tokmakoğlu. “The end of New START: The beginning of nuclear non-oversight and the transformation in the global balance.” February 9, 2026.

    Medyascope. “New START treaty ends: Is a nuclear arms race starting?” February 5, 2026.

    MSU Marmara University Journal of Social Sciences. “Deterrence for the 21st Century: What Changed in Theory and Practice?” 2023.

    NATO. “Türkiye to host 2026 NATO Summit in Ankara.” August 20, 2025.

    NATO. “NATO Nuclear Symposium concludes in Istanbul.” April 22, 2026.

    Perspektif.eu. “The Gloomy New Era: New START That Limited Nuclear Weapons Is Now Gone.” February 11, 2026.

    Sözcü. “Worrying step from US for Putin: Lining Russia’s backyard with nuclear weapons.” June 2, 2026.

    Tesam Strategy. “NATO’S EXPANSION, RUSSIAN THREAT, AND GLOBAL TRANSFORMATION.”

    TRT News. “Countdown on the doomsday clock: New START expires today.” February 5, 2026.

    Journal of International Relations. “Why Did NATO Expand? NATO’s Expansion and US-Russia Domestic Politics in Light of International Relations Theories.” Şener Aktürk.

    AA. “Rutte: We must ensure NATO’s nuclear deterrence remains effective.” April 23, 2026.

    Perspektif.eu. “NATO 3.0: Washington’s New Architecture and the Question of Compensation.” June 8, 2026.

    SDE. “The US’s Efforts to Use NATO for Its Own Interests.”

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.

  • The US Plans to Deploy Nuclear Weapons on Russia’s Border and the Transformation of the Alliance’s Nuclear Deterrence Strategy in the Context of the 2026 Ankara NATO Summit (1)

    By Sefa Yürükel

    The international security environment in the second half of the 2020s is witnessing one of the most complex and multi-layered crises of the post-Cold War era. Russia’s full-scale invasion of Ukraine has fundamentally shaken the security architecture in Europe, while the concept of nuclear deterrence has once again taken center stage in alliance strategies. In this context, the possibility that the United States might expand its nuclear sharing arrangement and deploy its nuclear weapons closer to Russia’s border, which was the subject of a Financial Times report in June 2026, is being assessed as a harbinger of a new era in transatlantic security relations.

    This development has come to the fore simultaneously with the US administration’s decisions to reduce its conventional military presence in Europe. The Pentagon’s decision in May 2026 to withdraw 5,000 troops from Germany has heightened concerns among European allies regarding Washington’s long-term security commitments. The US administration views the expansion of the nuclear umbrella as a balancing factor to compensate for this gap and to avoid compromising deterrence.

    US Plans to Expand the Nuclear Sharing Mechanism

    NATO’s Nuclear Sharing mechanism is a structure developed during the Cold War era that allows non-nuclear weapon state allies to participate in the alliance’s nuclear planning. Under this mechanism, US nuclear warheads are deployed at air bases on the territory of allied countries, but the control of the weapons remains in the hands of the United States. The countries currently included in this system are Belgium, Germany, Italy, the Netherlands, Turkey, and the United Kingdom. Within this scope, an estimated 60 to 70 B61 type tactical nuclear bombs are located at Turkey’s Incirlik Air Base.

    According to a report published by the Financial Times in June 2026, the US administration is considering expanding this existing structure by deploying more “Dual-Capable Aircraft” (DCA), fighter jets that can perform both conventional and nuclear missions, in more allied countries. In this context, Poland and the Baltic states on NATO’s eastern flank are shown among the most willing candidates to host new DCA bases. Polish President Andrzej Duda has reiterated his call for the deployment of nuclear weapons in his country in previous statements, arguing that this step would make Poland more secure against Russia. Duda particularly cited Russia’s decision in 2023 to deploy tactical nuclear weapons in Belarus as a precedent, emphasizing that the US should take a similar step.

    Polish Defense Minister Władysław Kosiniak-Kamysz confirmed in a statement in June 2026 that the US is conducting talks with European allies on expanding nuclear sharing, but he noted that due to the sensitivity of the issue, details would be announced through official NATO channels. These talks are expected to be addressed at the NATO Defense Ministers meeting in Brussels on June 18, 2026.

    There are two main motives behind this expansion plan. The first is the need to reassure allies in the face of the US reducing its conventional military presence in Europe. The Trump administration advocates that Europe must assume primary responsibility for its own conventional defense, while it guarantees the continuity of nuclear deterrence. The second is the necessity to enhance deterrence in response to Russia’s war in Ukraine and its deployment of tactical nuclear weapons in Belarus. Western countries argue that Russia’s actions have increased the need for stronger deterrence.

    The Expiration of the New START Treaty and the Strategic Vacuum

    One of the most important background elements of the US plans to expand nuclear sharing is the expiration of the New Strategic Arms Reduction Treaty (New START), the last nuclear arms control agreement between the two countries, on February 5, 2026. This treaty, signed in 2010, limited both sides to a maximum of 1,550 nuclear warheads deployed on 700 missiles and bombers ready for use. The treaty was extended for five years in 2021, but with the end of that extension in February 2026, for the first time in over half a century, there are no binding legal limits on the strategic nuclear arsenals of the US and Russia.

    United Nations Secretary-General Antonio Guterres described this situation as “a grave moment for international peace and security” and warned that the risk of nuclear weapons being used is at its highest level in decades. Guterres called on Washington and Moscow to return to the negotiating table for a new agreement without delay. Russian President Vladimir Putin announced in September 2025 that he was ready to adhere to nuclear weapons limits for another year and invited Washington to take the same step, but this call was not reciprocated by the US administration.

    This legal vacuum is a factor directly influencing US nuclear deployment plans. The elimination of the verification mechanisms provided by the treaty means that both sides have greater room for maneuver to increase and redeploy their nuclear arsenals. This situation makes the possibility of the US increasing its nuclear presence in Europe even more strategically significant.

    NATO’s Nuclear Posture and the 2026 Ankara Summit

    The future of NATO’s nuclear policy constitutes one of the most important agenda items of the NATO Leaders Summit to be held in Ankara on July 7-8, 2026. This summit, announced by NATO Secretary General Mark Rutte on August 19, 2025, will be the second NATO summit hosted by Turkey after the 2004 Istanbul Summit.

    Within the scope of summit preparations, NATO’s annual Nuclear Policy Symposium was held in Istanbul in April 2026. At this symposium, attended by 150 experts from across the alliance, issues such as the reliability of nuclear deterrence, arms control, disarmament, and non-proliferation were addressed. Mark Rutte, who participated virtually, emphasized that it is critically important for NATO’s nuclear deterrence to remain reliable, safe, and effective in times of great instability. Rutte also stated that as the Ankara Summit approaches, “critical decisions must be made on how to further adapt NATO’s nuclear posture to adjust to the deteriorating security environment.”

    Another significant dimension of the Ankara Summit is the transformation of NATO’s defense spending targets into concrete capabilities. At the 2025 Hague Summit, allies decided to allocate 5 percent of GDP to defense by 2035, with 3.5 percent of that to be allocated to core defense capabilities. The Ankara Summit is expected to provide guidance on converting these commitments into concrete military capacities.

    Turkey’s Role in Nuclear Sharing and Incirlik Base

    Turkey is one of the oldest and most important members of NATO’s nuclear sharing mechanism. According to a report by EDAM (Centre for Economics and Foreign Policy Studies), Turkey is one of five countries where a total of 200 American tactical nuclear weapons are deployed across six European air bases of NATO. The estimated 60 to 70 B61 nuclear bombs located at Incirlik Air Base have been stationed in the region since the Cold War era.

    Turkey’s approach to this nuclear presence is based on a complex equation with strategic and symbolic dimensions. As the EDAM report notes, for Turkey, the presence of American tactical nuclear weapons is a vital symbol demonstrating the Alliance’s continued commitment to the transatlantic security partnership. In the eyes of Turkish security officials, these weapons are seen as a status symbol, and their presence is believed to reinforce the American-Turkish defense partnership. Despite growing opposition from other NATO countries, Turkey supports retaining the nuclear weapons on its soil and hopes that nuclear stewardship will continue as part of the alliance’s burden-sharing principle.

    The 2026 Ankara Summit is closely related, for Turkey, not only to a security meeting but also to economic and defense industry goals. Turkey sees this summit as an opportunity to increase arms sales and joint production agreements with Western markets. Turkey’s defense exports have more than tripled since 2021, reaching 10 billion dollars in 2024, with defense exports to Europe and the US rising nearly fourfold to 5.6 billion dollars during this period. Turkey, which supplies 65 percent of the armed unmanned aerial vehicles used in the world, aims to showcase its defense industry capabilities to its allies and establish new collaborations on the occasion of the summit.

    Strategic Reflections and Risks of Expanding Nuclear Deterrence

    The US plans to expand nuclear sharing bring with them a series of strategic risks and uncertainties. First and foremost, deploying nuclear weapons closer to Russia’s border carries the potential to be perceived by Moscow as a direct threat and to increase the risk of mutual escalation. Russian Chief of General Staff Army General Valery Gerasimov stated in previous remarks that NATO’s military presence near Russia’s borders had “significantly increased” and that the proportion of modern weapons in strategic nuclear forces had reached 92 percent, emphasizing that if the US were to resume nuclear testing, “appropriate retaliatory measures would follow.”

    Secondly, with the expiration of the New START treaty and the absence of any verification mechanism, conditions are set for both sides to enter into a scaled-up competition in increasing their nuclear arsenals. Experts warn that this situation could trigger a process reminiscent of the arms race of the Cold War era.

    Thirdly, the expansion of nuclear sharing creates a potential area of tension with the fundamental principles of the Treaty on the Non-Proliferation of Nuclear Weapons (NPT). The NPT’s structure, which provides security guarantees to non-nuclear states in return for their commitment not to acquire nuclear weapons, runs the risk of erosion with the proliferation of US nuclear weapon deployments on allied territories. It is assessed that the tendency of regional powers to pursue their own nuclear programs may especially increase.

    It can be said that the Ankara Summit is a critical opportunity to manage these risks and to forge a common nuclear posture within the alliance. NATO officials emphasize that the alliance is a defensive organization and that nuclear deterrence should be seen solely as a balancing element against Russia’s actions. However, the paradoxical nature of the US increasing its nuclear presence while reducing its conventional troop presence, and the roles European allies will assume in this new balance, seem likely to be the subject of intense debate within the alliance in the coming period.

    Conclusion

    The possibility of the United States deploying its nuclear weapons to areas closer to Russia’s border points to one of the most significant strategic transformations of the post-Cold War era. This move is not merely a consequence of the US reducing its conventional military presence in Europe; it is also the product of multidimensional factors such as the legal vacuum created by the expiration of the New START treaty, the growing security concerns of eastern flank countries, and changes in Russia’s nuclear posture.

    The 2026 Ankara NATO Summit will be a decisive juncture in shaping this new nuclear posture. The needs expressed at the Nuclear Policy Symposium in Istanbul and Mark Rutte’s calls to “adapt to the deteriorating security environment” indicate that the decisions to be taken at the summit may involve not just tactical-level adjustments but fundamental changes in the alliance’s strategic doctrine.

    Turkey, with both its existing nuclear presence at Incirlik Base and its rapidly developing defense industry capabilities post-2024, is positioning itself as one of the alliance’s important actors in this new era. Ankara’s approach to nuclear sharing preserves its character as a status and partnership symbol that goes beyond traditional security concerns.

    Nevertheless, the risks accompanying the expanding nuclear deterrence strategy should not be ignored. The risk of mutual escalation, the absence of arms control mechanisms, and the potential for nuclear proliferation stand as the fundamental challenges the alliance will have to confront in the coming period. For these risks to be manageable, NATO must address its new nuclear posture in a holistic manner that includes diplomatic and legal dimensions beyond a purely military deterrence perspective.

    Bibliography

    1. Aydınlık Newspaper, “Great provocation… Financial Times: US discusses moving nuclear umbrella to Russia’s border”, June 2, 2026, https://www.aydinlik.com.tr/haber/abd-rusya-sinirina-nukleer-silah-konuslandirmayi-degerlendiriyor-578936
    2. AA.com.tr, “US weighs expanding nuclear-sharing arrangements in Europe: Report”, June 2, 2026, https://mobil.aa.com.tr/en/world/us-weighs-expanding-nuclear-sharing-arrangements-in-europe-report/3953916
    3. TASS, “Polish defense minister says US in talks with European countries on nuke weapons”, June 2, 2026, https://tass.com/world/2140491
    4. BBC Turkish, “Poland: We want the US to deploy its nuclear weapons in our country”, March 14, 2025, https://www.bbc.com/turkce/articles/c3e4dq2yxkxo
    5. Financial Times (via DefenceTurk), “Claim that US will deploy nuclear weapons in Baltic countries”, June 2, 2026, https://www.defenceturk.net/abdnin-baltik-ulkelerine-nukleer-silah-konuslandiracagi-iddiasi
    6. Euronews, “Latest situation in the nuclear arms race: START treaty ended”, February 5, 2026, https://tr.euronews.com/2026/02/05/nukleer-silahlanma-yarisinda-son-durum-start-anlasmasi-sona-erdi
    7. Gazete Oksijen, “New START treaty between US and Russia ends: No binding mechanism left to prevent nuclear arms race!”, February 5, 2026, https://gazeteoksijen.com/dunya/abd-ve-rusya-arasindaki-new-start-anlasmasi-sona-erdi-nukleer-silahlanma-yarisini-engelleyecek-baglayicilik-kalmadi-264658
    8. NATO, “Türkiye to host 2026 NATO Summit in Ankara”, August 20, 2025, https://www.nato.int/en/news-and-events/articles/news/2025/08/20/turkiye-to-host-2026-nato-summit-in-ankara
    9. Wikipedia, “2026 Ankara NATO summit”, https://en.wikipedia.org/wiki/2026_Ankara_NATO_summit
    10. Daily Sabah, “NATO summit in Ankara expected to shape alliance’s next chapter”, June 10, 2026, https://www.dailysabah.com/politics/nato-summit-in-ankara-expected-to-shape-alliances-next-chapter/news
    11. NATO, “NATO Nuclear Symposium concludes in Istanbul”, April 22, 2026, https://www.nato.int/en/news-and-events/articles/news/2026/04/22/nato-nuclear-symposium-concludes-in-istanbul
    12. AA.com.tr, “Rutte: We must ensure NATO’s nuclear deterrence remains effective”, April 23, 2026, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/rutte-natonun-nukleer-caydiriciliginin-etkili-olmaya-devam-etmesini-saglamaliyiz/3915301
    13. EDAM (Centre for Economics and Foreign Policy Studies), “Turkey and Tactical Nuclear Weapons”, November 1, 2012, https://edam.org.tr/dis-politika-ve-guvenlik/turkiye-ve-taktik-nukleer-silahlar
    14. DW Turkish, “Turkey wants to turn NATO summit into an arms showcase”, June 8, 2026, https://www.dw.com/tr/türkiye-nato-zirvesini-silah-vitrinine-dönüştürmek-istiyor/a-77456348
    15. Ege Alternatif, “US move to deploy nuclear weapons on Russia’s borders”, June 2, 2026, https://www.egealternatif.com/haber/abd-den-rusya-nin-sinirlarina-nukleer-silah-konuslandirma-hamlesi_77090/
    16. Sözcü, “Worrying step from US for Putin: Lining Russia’s backyard with nuclear weapons”, June 2, 2026, https://www.sozcu.com.tr/abd-den-putin-i-endiselendiren-adim-rusya-nin-arka-bahcesine-nukleer-silahlari-diziyor-p11967481
    17. ESUT (Europäische Sicherheit & Technik), “NATO 3.0: Washington’s New Architecture and the Question of Compensation”, June 8, 2026, https://esut.de/2026/06/fachbeitraege/64966/nato-3-0-washingtons-neue-architektur-und-die-frage-der-kompensation/
    18. Foreign Affairs, “The Coming Crisis of NATO Deterrence”, May 28, 2026, https://www.foreignaffairs.com/nato/coming-crisis-nato-deterrence
    19. Kyiv Post, “US Eyes Expanded Nuclear Weapons Deployment Across Europe”, June 2, 2026, https://www.kyivpost.com/post/50635
    20. SavunmaSanayist.com, “US makes $9 billion nuclear bomb move”, January 8, 2025, https://www.savunmasanayist.com/abdden-9-milyar-dolarlik-nukleer-bomba-hamlesi/
    21. Arms Control Association, “New START Expires As U.S. Urges ‘Modernized’ Treaty”, February 5, 2026, https://www.armscontrol.org/blog/2026-02/new-start-expires-us-urges-modernized-treaty
    22. Council on Foreign Relations, “Nukes Without Limits? A New Era After the End of New START”, February 9, 2026, https://www.cfr.org/blog/nukes-without-limits-new-era-after-end-new-start
    23. BBC News (archive), “Could Turkey produce nuclear weapons?”, September 5, 2019, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-49595055
    24. International Institute for Strategic Studies (IISS), “Investment in nuclear sharing continues despite European doubts about US extended deterrence”, December 2025
    25. TASS, “NATO stockpiles nukes near Russia’s borders, preparing for offensive actions — expert”, September 25, 2025, https://tass.com/politics/2021093

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.

  • 2026 Ankara Summit: A Life and Death Struggle of an Alliance: A Critical Assessment of NATO’s Dysfunctionality, Its Occupation as a Tool of Hegemony, and Its Aggressive Nature (3)

    By Sefa Yürükel

    The NATO Summit of Heads of State and Government, to be hosted by Ankara in July 2026, will convene under the shadow of perhaps the greatest existential questioning the Alliance has faced since its founding in 1949. While this summit is interpreted by some as the gathering of a bloc experiencing a “resurrection” under the impact of the security shock created by the Russia Ukraine war, it is also a crossroads where the contradictions gnawing at the alliance’s core, the mounting debates on its dysfunctionality, and the diagnoses of “brain death” are reignited.

    NATO’s Deepening Dysfunctionality and the “Brain Death” Diagnosis

    The most striking diagnosis of NATO’s dysfunctionality was the “brain death” outburst made by French President Emmanuel Macron in 2019. At that time, Macron drew attention to the alliance’s lack of strategic coordination and, particularly, the diminishing confidence in the US deterrence umbrella. This diagnosis, sadly, has not only remained valid as of 2026 but has deepened further. At the beginning of 2026, Macron reiterated his analogy, likening NATO to “a frog without a brain that gives reflexive responses to stimuli,” and emphasizing that the alliance is in a state of structural incompatibility. This analysis points to a rupture between the alliance’s decision making center and its operational limbs.

    Undoubtedly, the most significant factor underlying this dysfunctionality is the changing role of the United States. Specifically, the Trump administration’s “America First” policy brought with it an approach that viewed NATO merely as a burden and accused its allies with a tone bordering on blackmail regarding defense spending. While European allies began to question the US commitment to the alliance, the quests for European Strategic Autonomy, led by Germany and France, have failed to make concrete progress under the NATO umbrella. In the absence of the Cold War’s clear threat definition, this situation has transformed the Alliance into a structure increasingly marred by internal strife, unable to unite around a common strategic vision. The decision taken at the 2025 Hague Summit to increase defense spending to 5% of GDP has, far from resolving these internal disputes, become an element of tension that makes them more visible. The Ankara Summit will be a test of whether these commitments can be transformed into concrete capabilities and whether the alliance can rediscover its strategic compass.

    NATO: The Geopolitical Apparatus of US Hegemony?

    One of the most frequently encountered definitions of NATO in critical literature is that it is an instrument of US global hegemony. This criticism is a debate that has existed since the alliance’s founding. However, under current conditions, this argument rests on much stronger ground. NATO’s command structures, procurement standards, and interoperability doctrines are not coincidental features; they are mechanisms through which American power reproduces itself within the defense apparatuses of its allies. According to this critical perspective, NATO is a military expression of a dependency relationship.

    As frequently emphasized in analyses originating from China, the fundamental basis for NATO’s continued existence is the United States’ need to consolidate its global leadership. The alliance, a relic of the Cold War, has undergone a radical transformation and, especially through pursuing an aggressive policy of eastward expansion, has turned into an instrument serving to preserve US hegemony. With the Ukraine war, the US efforts to increase its presence in Europe and bind its allies more tightly to its own geopolitical agenda stand out as developments that strengthen this thesis. Europe, struggling to develop strategic autonomy, deepens its dependency on the US in many areas from energy security to the defense industry, which turns NATO into an “executive board” for US interests. From this perspective, the claim that NATO is not a community of allies but rather an instrument within an American led “security ecosystem” gains strength.

    From Defense Pact to Offense Pact: NATO’s Interventionist Transformation

    NATO is strictly defined as a “defensive alliance” by Article Five of its founding treaty. The treaty considers an armed attack against any member as an attack against all members. However, the historical practice of the alliance contains serious contradictions with this defensive identity definition. Following the end of the Cold War, NATO, rather than focusing solely on the defense of member territories, increasingly came to the fore with “out of area” operations. One of the most controversial examples of this transformation is the bombing intervention carried out against Yugoslavia in 1999. This operation went down in history as the first major NATO intervention conducted without an explicit mandate from the United Nations Security Council, and it exposed the alliance’s potential to turn into an “offensive pact” that disregards international law.

    This transformation of NATO has led critics to frequently define it as a “new offensive pact.” The intervention in Libya in 2011 is another striking example; this operation, which led to regime change, dragged the country into a civil war and chaos that would last for many years. The 20 year occupation of Afghanistan is evaluated as a failed and destructive attempt at state building by the alliance in an “out of area” country. The common point of these interventions is that all of them are controversial regarding UN Security Council authorization and are military operations that go far beyond the alliance’s supposed “defense” mission, aiming at regime change. With this historical practice, NATO is subjected to criticism that it has deviated from its founding purpose, evolving into an aggressive structure that does not hesitate to use violence to protect Western interests.

    Scenarios of NATO’s Death: Dissolution, Reform, or Reincarnation?

    Despite all its current crises and debates on dysfunctionality, predictions of NATO’s “death” remain within the realm of possibility rather than certainty. The greatest threat facing the alliance is undoubtedly related to the degree of US commitment to the alliance. Many analysts agree that if the United States were to withdraw its military and political support, NATO would rapidly dissolve. Indeed, Polish General Koziej suggests that if the US loses interest in its European allies, NATO could disintegrate, and Europe might be forced to develop a new security arrangement.

    However, it should not be forgotten that NATO has historically exhibited extraordinary resilience. Over its 76 year history, it has weathered many existential crises. For this reason, opinions predicting that the alliance will undergo a deep transformation, rather than a scenario of “death,” carry more weight. This transformation is expected to take shape along two main axes. The first is NATO’s transformation into a more symmetrical partnership as a result of Europe’s increased defense spending and strategic autonomy efforts. The second is the alliance’s attempts to no longer remain confined to the Euro Atlantic region but to open up to the “Asia Pacific” region in response to the “China threat.” Experts state that this second scenario, namely NATO’s “Asia Pacificization” efforts, is not a remedy to halt the alliance’s decline but could, on the contrary, further deepen its existing structural problems. In this context, it can be said that NATO will not experience death but a compulsory evolution or a process of “reincarnation.” This process will be decisive not only for the alliance but also for the future of the international system.

    Turkey’s Crisis Ridden Membership and the Importance of the 2026 Ankara Summit

    Turkey is perhaps the member with the most crisis ridden and paradoxical position within NATO. On the one hand, it provides strategic depth on the eastern flank of the alliance, while on the other hand, it has seriously unsettled its allies, particularly over the last decade, with its independent foreign policy and defense industry initiatives. The most blatant example of this tension is Turkey’s purchase of the Russian made S-400 air defense system and its consequent removal from the US led F-35 fighter jet program. This situation has led to serious criticisms that Turkey is becoming increasingly isolated within NATO and experiencing problems regarding compliance with the alliance’s fundamental standards.

    In this tense atmosphere, Ankara’s hosting of the summit holds a high level of symbolic importance. For Turkey, this summit is a significant platform to re strengthen its position within the alliance, to overcome the crises experienced, and to showcase the defense industry products it has rapidly developed in recent years to all allies. However, the true success of the summit depends, beyond Turkey’s individual interests, on NATO’s ability to fill the enormous strategic void within itself. This summit could be a transformative moment where, instead of being merely a meeting to decide on a new target figure or more military buildup, the alliance redefines its role, its purpose, and even its very reason for existence in the changing world order. Otherwise, the Ankara Summit risks turning into a showcase that demonstrates the alliance’s dysfunctionality, leadership crisis, and strategic blindness to the entire world. Just as the French leader diagnosed, we may witness the last breaths of an organism that continues to give reflexive responses but whose brain no longer works.

    Conclusion

    The 2026 Ankara Summit is a candidate to be the arena of an alliance’s life and death struggle. In this situation, NATO, in its current state, is floundering in a quagmire of deep dysfunctionality; it functions as a geopolitical instrument of US hegemony and, through its historical practice, has evolved into an aggressive structure in serious contradiction with the definition of a “defense” alliance. Although the concrete “death” of the alliance remains a scenario for now, it is clear that if it fails to build a vision that makes its existence meaningful, it is on the verge of a series of existential crises and a possible dissolution process.

    Despite this entire picture, NATO’s disappearance would trigger another process filled with uncertainties for regional and global stability. It remains uncertain whether the alliance, which has historically demonstrated the ability to weather many crises, will this time experience a strategic awakening that reverses the “brain death” diagnosis. The steps to be taken at the Ankara Summit will be a turning point in determining whether the alliance will undergo a “reincarnation” or enter a process of “slow death.” This summit, hosted by a multifaceted actor like Turkey, will be a critical week in which answers to all these existential questions take shape.

    Bibliography

    1. TASS. “France strengthens NATO though Macron says it is brain dead — Russian MFA.” February 19, 2026.
    2. Carnegie Endowment for International Peace. “Trump Turns NATO into a Tool of Coercion.” May 19, 2026.
    3. New Statesman. “The special relationship is dead.” January 21, 2026.
    4. Xinhua News Agency. “Xinhua Commentary: NATO vs. NATO.” January 16, 2026.
    5. Morning Star. “The true nature of Nato exposed.” June 24, 2025.
    6. MODERN TIMES. “25 years of NATO hubris.” January 1, 2025.
    7. TASS. “US withdrawal from NATO could trigger irreversible breakdown of alliance — politician.” April 3, 2026.
    8. TASS. “Europe must draft new security pact if NATO collapses — Polish general.” July 18, 2025.
    9. CGTN. “NATO at a crossroads: US threatens to walk away.” April 4, 2026.
    10. New York Times (Opinion). “The End of NATO Is Coming, and That’s No Disaster.” January 23, 2026.
    11. TASS. “NATO attempts to penetrate into Asia won’t save alliance from decline — Chinese expert.” April 22, 2026.
    12. China Daily. “NATO serves US’ hegemony at EU’s expense.” No date.
    13. The National Interest. “The ‘Enshittification’ of NATO.” February 16, 2026.
    14. News of Bahrain. “Turkey may now have a deteriorated Nato role.” April 17, 2026.
    15. News of Bahrain. “US bars Turkey from F-35 programme.” June 5, 2026.
    16. Wikipedia. “North Atlantic Treaty Organization (NATO).”
    17. BBC Turkish. “NATO: The biggest defense alliance.” June 28, 2004.
    18. ANKASAM. “The Brain Death of the Western Alliance and New Maneuvering Grounds for Türkiye.” December 17, 2025.
    19. Euronews. “After the ‘brain death’ outburst, reform work in NATO.” February 16, 2021.
    20. BelTA. “Analyst explains when NATO’s ‘brain death’ will occur.” January 20, 2026.

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.

  • 2026 Ankara Zirvesi’nde Bir İttifakın Ölüm Kalım Mücadelesi: NATO’nun İşlevsizliği, Hegemonya Aracı Olarak İşgali ve Saldırgan Doğası Üzerine Eleştirel Bir Değerlendirme (3)

    Sefa Yürükel

    Temmuz 2026’da Ankara’nın ev sahipliğinde toplanacak olan NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi, İttifak’ın 1949’daki kuruluşundan bu yana belki de en büyük varoluşsal sorgulamaların gölgesinde gerçekleşecektir. Bu zirve, bir yandan Rusya-Ukrayna savaşının yarattığı güvenlik şokunun etkisiyle “yeniden diriliş” yaşayan bir bloğun toplanması olarak yorumlanırken, diğer yandan ittifakın içini kemiren çelişkilerin, artan işlevsizlik tartışmalarının ve “beyin ölümü” teşhislerinin yeniden alevlendiği bir kavşak noktasıdır.

    NATO’nun Derinleşen İşlevsizliği ve “Beyin Ölümü” Teşhisi

    NATO’nun işlevsizliğine dair en çarpıcı teşhis, 2019 yılında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından yapılan “beyin ölümü” çıkışı olmuştur. Macron, o dönemde ittifakın stratejik koordinasyon eksikliğine ve özellikle ABD’nin caydırıcılık şemsiyesine olan güvenin azaldığına dikkat çekmiştir. Bu teşhis, 2026 yılına gelindiğinde ne yazık ki geçerliliğini korumakla kalmamış, daha da derinleşmiştir. 2026’nın başında Macron, bu benzetmesini yineleyerek NATO’yu “beyni olmayan ama uyarılara refleksif tepkiler veren bir kurbağaya” benzetmiş ve ittifakın yapısal bir uyumsuzluk içinde olduğunu vurgulamıştır. Bu analiz, ittifakın karar alma merkezi ile operasyonel uzuvları arasındaki kopuşu işaret etmektedir.

    Bu işlevsizliğin temelinde yatan en önemli faktör, hiç şüphesiz ABD’nin değişen rolüdür. Özellikle Trump yönetiminin “America First” politikası, NATO’yu yalnızca bir yük olarak gören ve müttefiklerini savunma harcamaları konusunda şantaja varan bir üslupla itham eden bir yaklaşımı beraberinde getirmiştir. Avrupalı müttefikler, ABD’nin ittifaka olan bağlılığını sorgular hale gelirken, Almanya ve Fransa öncülüğündeki Avrupa Stratejik Özerklik arayışları, NATO şemsiyesi altında somut bir ilerleme kaydedememiştir. Bu durum, İttifak’ı, Soğuk Savaş’ın net tehdit tanımının yokluğunda, ortak bir stratejik vizyon etrafında birleşemeyen, giderek daha fazla iç çekişmeye sahne olan bir yapıya dönüştürmüştür. 2025 Lahey Zirvesi’nde alınan savunma harcamalarını GSYİH’nin %5’ine çıkarma kararı, bu iç çekişmeleri çözmek bir yana, daha da görünür kılan bir gerilim unsuru olmuştir. Ankara Zirvesi, bu taahhütlerin somut yeteneklere dönüşüp dönüşmeyeceğinin ve ittifakın stratejik pusulasını yeniden bulup bulamayacağının bir testi olacaktır.

    NATO: ABD Hegemonyasının Jeopolitik Aparatı mı?

    NATO’nun eleştirel literatürde en sık karşılaşılan tanımlarından biri, onun ABD küresel hegemonyasının bir aracı olduğudur. Bu eleştiri, ittifakın kuruluşundan bu yana var olan bir tartışmadır. Ancak günümüz koşullarında bu argüman, çok daha güçlü bir zemine oturmaktadır. NATO’nun komuta yapıları, tedarik standartları ve birlikte çalışabilirlik doktrinleri, tesadüfi özellikler olmayıp, Amerikan gücünün müttefiklerinin savunma aygıtlarının içinde kendini yeniden ürettiği mekanizmalardır. Bu eleştirel bakışa göre NATO, bağımlılık ilişkisinin askeri bir ifadesidir.

    Çin menşeli analizlerde sıkça vurgulandığı gibi, NATO’nun varlığını sürdürmesinin temel dayanağı, ABD’nin küresel liderliğini pekiştirme ihtiyacıdır. Soğuk Savaş’ın bir kalıntısı olan ittifak, radikal bir dönüşüm geçirerek ve özellikle doğuya doğru agresif bir genişleme politikası izleyerek ABD’nin hegemonyasını korumasına hizmet eden bir araca dönüşmüştür. Ukrayna savaşıyla birlikte, ABD’nin Avrupa’daki varlığını artırma ve müttefiklerini kendi jeopolitik gündemine daha sıkı bağlama çabaları, bu tezi güçlendiren gelişmeler olarak öne çıkmaktadır. Stratejik bir otonomi geliştirmekte zorlanan Avrupa, enerji güvenliğinden savunma sanayine kadar birçok alanda ABD’ye olan bağımlılığını derinleştirmekte, bu da NATO’yu ABD çıkarlarının bir “icra kurulu” haline getirmektedir. Bu açıdan bakıldığında, NATO’nun bir müttefikler topluluğu olmaktan çok, Amerikan liderliğindeki bir “güvenlik ekosistemi” içinde bir araç olduğu iddiası güç kazanmaktadır.

    Savunma Paktından Saldırı Paktına: NATO’nun Müdahaleci Dönüşümü

    NATO, kurucu antlaşmasının Beşinci Maddesi ile sıkı sıkıya bir “savunma ittifakı” olarak tanımlanır. Antlaşma, herhangi bir üyeye yönelik silahlı bir saldırıyı tüm üyelere yönelik bir saldırı olarak kabul etmektedir. Ancak ittifakın tarihsel pratiği, bu savunmacı kimlik tanımıyla ciddi çelişkiler içermektedir. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından NATO, sadece üye topraklarının savunmasına odaklanmak yerine, “alan dışı” operasyonlarla giderek daha fazla öne çıkmıştır. Bu dönüşümün en tartışmalı örneklerinden biri, 1999 yılında Yugoslavya’ya yönelik gerçekleştirilen bombalı müdahaledir. Bu operasyon, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin açık bir yetkisi olmaksızın yapılan ilk büyük NATO müdahalesi olarak tarihe geçmiş ve ittifakın uluslararası hukuku yok sayan bir “saldırı paktına” dönüşme potansiyelini gözler önüne sermiştir.

    NATO’nun bu dönüşümü, onu eleştirenler tarafından sıklıkla “yeni bir saldırı paktı” olarak tanımlanmasına yol açmıştır. 2011’de Libya’ya yapılan müdahale, bir diğer çarpıcı örnektir; rejim değişikliğine yol açan bu operasyon, ülkeyi uzun yıllar sürecek bir iç savaşa ve kaosa sürüklemiştir. 20 yıllık Afganistan işgali ise, ittifakın “alan dışı” bir ülkede devlet inşasına yönelik başarısız ve yıkıcı bir girişimi olarak değerlendirilmektedir. Bu müdahalelerin ortak noktası, hepsinin BM Güvenlik Konseyi’nin onayı konusunda tartışmalı olması ve ittifakın sözde “savunma” misyonunun çok ötesine geçen, rejim değişikliği hedefleyen askeri operasyonlar olmasıdır. Bu tarihsel pratiğiyle NATO, kuruluş amacından saparak, Batı çıkarlarını korumak için şiddet kullanmaktan çekinmeyen, saldırgan bir yapıya evrildiği eleştirilerine maruz kalmaktadır.

    NATO’nun Ölümü Senaryoları: Dağılma, Reform veya Reenkarnasyon?

    Mevcut tüm krizlerine ve işlevsizlik tartışmalarına rağmen NATO’nun “ölümü” öngörüleri, kesin olmaktan çok olasılık dâhilindedir. İttifakın karşı karşıya olduğu en büyük tehdit, şüphesiz ABD’nin ittifaka olan bağlılığının derecesiyle ilgilidir. Birçok analist, ABD’nin askeri ve siyasi desteğini çekmesi durumunda NATO’nun hızla dağılacağı konusunda hemfikirdir. Nitekim Polonyalı general Koziej, ABD’nin Avrupalı müttefiklerine olan ilgisini kaybetmesi halinde NATO’nun parçalanabileceğini ve Avrupa’nın yeni bir güvenlik anlaşması geliştirmek zorunda kalabileceğini öne sürmektedir.

    Ancak NATO’nun tarihsel olarak olağanüstü bir dirençlilik örneği sergilediği de unutulmamalıdır. 76 yıllık tarihinde birçok varoluşsal krizi atlatmıştır. Bu nedenle, ittifakın “ölümü” senaryosu yerine, derin bir dönüşüm içine gireceğini öngören görüşler daha ağırlık kazanmaktadır. Bu dönüşümün iki ana eksende şekillenmesi beklenmektedir. Birincisi, Avrupa’nın artan savunma harcamaları ve stratejik özerklik çabaları sonucunda NATO’nun daha simetrik bir ortaklığa dönüşmesi. İkincisi ise, ittifakın artık sadece Avrupa-Atlantik bölgesiyle sınırlı kalmayıp, “Çin tehdidine” karşı “Asya-Pasifik” bölgesine açılma girişimleri. Uzmanlar, bu ikinci senaryonun, yani NATO’nun “Asya-Pasifikleşme” çabalarının, ittifakın gerilemesini durdurmak için bir çare olmadığını, aksine mevcut yapısal sorunlarını daha da derinleştirebileceğini belirtmektedir. Bu bağlamda, NATO’nun ölümü değil, zorunlu bir evrim veya “reenkarnasyon” sürecine gireceği söylenebilir. Bu süreç, ittifak için olduğu kadar, uluslararası sistemin geleceği için de belirleyici olacaktır.

    Türkiye’nin Krizli Üyeliği ve 2026 Ankara Zirvesi’nin Önemi

    Türkiye, NATO içinde belki de en krizli ve paradoksal konuma sahip üyedir. Bir yandan ittifakın doğu kanadında stratejik bir derinlik sağlarken, diğer yandan özellikle son on yılda izlediği bağımsız dış politika ve savunma sanayi hamleleriyle müttefiklerini ciddi şekilde rahatsız etmektedir. Bu gerilimin en bariz örneği, Türkiye’nin Rus yapımı S-400 hava savunma sistemini satın alması ve bu nedenle ABD öncülüğündeki F-35 savaş uçağı programından çıkarılmasıdır. Bu durum, Türkiye’nin NATO içinde giderek izole edildiği ve ittifakın temel standartlarına uyum konusunda sorunlar yaşadığı yönünde ciddi eleştirilere yol açmıştır.

    Bu gergin atmosferde, Ankara’nın zirveye ev sahipliği yapması yüksek düzeyde bir sembolik öneme sahiptir. Türkiye için bu zirve, ittifak içindeki konumunu yeniden güçlendirmek, yaşanan krizleri aşmak ve son yıllarda hızla geliştirdiği savunma sanayi ürünlerini tüm müttefiklerine sergilemek için önemli bir platformdur. Ancak zirvenin asıl başarısı, Türkiye’nin bireysel çıkarlarının ötesinde, NATO’nun kendi içindeki devasa stratejik boşluğu doldurabilmesine bağlıdır. Bu zirve, sadece yeni bir hedef rakam veya daha fazla askeri yığınağın kararlaştırıldığı bir toplantı olmaktan çıkıp, ittifakın değişen dünya düzenindeki rolünü, hedefini ve hatta varlık nedenini yeniden tanımladığı, dönüştürücü bir an olabilir. Aksi takdirde, Ankara Zirvesi, ittifakın işlevsizliğini, liderlik krizini ve stratejik körlüğünü tüm dünyaya gösteren bir vitrine dönüşme riski taşımaktadır. Tıpkı Fransız liderin teşhis ettiği gibi, refleksif tepkiler vermeye devam eden ama artık beyni çalışmayan bir organizmanın son nefeslerine tanıklık edebiliriz.

    Sonuç

    2026 Ankara Zirvesi, bir ittifakın ölüm kalım mücadelesinin arena olmaya adaydır. Bu durumda, mevcut haliyle NATO, derin bir işlevsizlik batağında debelenmekte; ABD hegemonyasının jeopolitik bir aracı olarak işlev görmekte ve tarihsel pratiğiyle bir “savunma” ittifakı tanımıyla ciddi çelişkiler içinde saldırgan bir yapıya evrilmiştir. İttifakın somut “ölümü” şimdilik bir senaryo olarak kalsa da, varlığını anlamlı kılacak bir vizyon inşa edememesi halinde, bir dizi varoluşsal krizin ve muhtemel bir dağılma sürecinin eşiğinde olduğu açıktır.

    Tüm bu tabloya rağmen, NATO’nun yok olması, bölgesel ve küresel istikrar açısından belirsizliklerle dolu bir başka süreci başlatacaktır. Tarihsel olarak birçok krizi atlatma becerisi gösteren ittifakın, bu kez “beyin ölümü” teşhisini tersine çevirecek bir stratejik uyanış yaşayıp yaşamayacağı ise belirsizliğini korumaktadır. Ankara Zirvesi’nde atılacak adımlar, ittifakın bir “reenkarnasyon” mu yaşayacağını yoksa “yavaş bir ölüm” sürecine mi gireceğini belirlemesi açısından bir dönüm noktası olacaktır. Türkiye gibi çok yönlü bir aktörün ev sahipliği yapacağı bu zirve, tüm bu varoluşsal sorulara verilecek cevapların şekillendiği kritik bir hafta olacaktır.

    Kaynakça

    1. TASS. “France strengthens NATO though Macron says it is brain dead — Russian MFA.” 19 Şubat 2026.
    2. Carnegie Endowment for International Peace. “Trump Turns NATO into a Tool of Coercion.” 19 Mayıs 2026.
    3. New Statesman. “The special relationship is dead.” 21 Ocak 2026.
    4. Xinhua News Agency. “Xinhua Commentary: NATO vs. NATO.” 16 Ocak 2026.
    5. Morning Star. “The true nature of Nato exposed.” 24 Haziran 2025.
    6. MODERN TIMES. “25 years of NATO hubris.” 1 Ocak 2025.
    7. TASS. “US withdrawal from NATO could trigger irreversible breakdown of alliance — politician.” 3 Nisan 2026.
    8. TASS. “Europe must draft new security pact if NATO collapses — Polish general.” 18 Temmuz 2025.
    9. CGTN. “NATO at a crossroads: US threatens to walk away.” 4 Nisan 2026.
    10. New York Times (Opinion). “The End of NATO Is Coming, and That’s No Disaster.” 23 Ocak 2026.
    11. TASS. “NATO attempts to penetrate into Asia won’t save alliance from decline — Chinese expert.” 22 Nisan 2026.
    12. China Daily. “NATO serves US’ hegemony at EU’s expense.” Tarih yok.
    13. The National Interest. “The ‘Enshittification’ of NATO.” 16 Şubat 2026.
    14. News of Bahrain. “Turkey may now have a deteriorated Nato role.” 17 Nisan 2026.
    15. News of Bahrain. “US bars Turkey from F-35 programme.” 5 Haziran 2026.
    16. Wikipedia. “Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO).”
    17. BBC Türkçe. “NATO: En büyük savunma ittifakı.” 28 Haziran 2004.
    18. ANKASAM. “The Brain Death of the Western Alliance and New Maneuvering Grounds for Türkiye.” 17 Aralık 2025.
    19. Euronews. “‘Beyin ölümü’ çıkışının ardından NATO’da reform çalışması.” 16 Şubat 2021.
    20. BelTA. “Analyst explains when NATO’s ‘brain death’ will occur.” 20 Ocak 2026.
  • ABD’nin Rusya Sınırına Nükleer Silah Konuşlandırma Planlarının Perde Arkası: Caydırıcılık Söyleminin İnşası ve Alternatif Gerçeklikler (2)

    Sefa Yürükel

    Bu eleştirel makale, ABD’nin NATO çatısı altında nükleer silahlarını Rusya sınırına daha yakın bölgelere konuşlandırma planlarını ve bu planların 2026 Ankara NATO Zirvesi bağlamında nasıl inşa edildiğini ele almaktadır. Makale, ana akım söylemin aksine, bu nükleer genişleme hamlesini sorgusuz sualsiz bir “caydırıcılık” aracı olarak gören yaklaşımı eleştirmektedir. Temel argüman, mevcut anlatının, ABD’nin jeopolitik çıkarlarını, silahlanma yarışını tırmandırma riskini ve nükleer paylaşımın ittifak içindeki gerilimleri yönetmedeki başarısızlığını görünmez kıldığıdır. Çalışma, medya kuruluşları Aydınlık, Financial Times, AA, BBC, DW vb. tarafından yaygın olarak aktarılan bilgileri analiz ederek, bu haberlerin hangi kaynaklara dayandığını, hangi çerçevelerden sunulduğunu ve hangi alternatif gerçeklikleri dışladığını incelemektedir.

    Son dönemde medyada geniş yer bulan “ABD nükleer silahlarını Rusya sınırına taşıyor” başlıklı haberler, Soğuk Savaş dönemini anımsatan bir gerilimi yeniden canlandırmıştır. Bu haberler genellikle ABD’nin konvansiyonel asker varlığını azaltması karşısında müttefiklere güvence verme ihtiyacını ön plana çıkarmakta ve bu hamleyi “caydırıcılık” çerçevesinde meşrulaştırmaktadır. Ancak bu anlatı, bazı temel soruları cevapsız bırakmaktadır: ABD’nin bu hamlesi gerçekten bir “kendini savunma” eylemi midir, yoksa kendi hegemonyasını pekiştirme girişimi midir? Nükleer silahların Rusya sınırına yaklaştırılması, tırmanan bir güvenlik ikilemine mi yol açacaktır? Ve tüm bu süreçte, ana akım medya hangi çıkarlara hizmet eden bir dil inşa etmektedir? Bu makale, bu soruları ele alarak, mevcut söylemin eleştirel bir analizini sunmayı amaçlamaktadır.

    ABD’nin “Caydırıcılık” Söyleminin Eleştirisi

    Ana akım haberler, ABD’nin nükleer konuşlandırma planlarını neredeyse tamamen Rusya tehdidine karşı bir “caydırıcılık” aracı olarak sunmaktadır. Finansal basının önde gelen kuruluşlarından Financial Times’ın haberleri sıklıkla kaynak gösterilirken, ABD’nin kendi konvansiyonel asker desteğini azalttığı bir dönemde nükleer caydırıcılığı ön plana çıkarması, müttefiklere güvence sağlamanın yanı sıra, kendi askeri harcamalarını azaltmanın da bir yolu olarak yorumlanmaktadır. Eleştirel bir bakış açısı, bu hamlenin yalnızca dışarıdan gelen bir tehdide tepki değil, aynı zamanda ABD’nin küresel hegemonyasını devam ettirme çabasının bir parçası olduğunu ileri sürmektedir. Teorik olarak, “caydırıcılık” soğuk savaşın bir ürünüdür ve günümüz çok kutuplu dünyasında, mevcut gerilimleri yönetmekten ziyade tırmandırma riski taşımaktadır. Ayrıca, “caydırıcılık” söylemi, ABD’nin kendi iç siyasetindeki “Doğu Avrupa Lobisi” gibi aktörlerin etkisiyle şekillenmekte ve NATO’nun genişlemesini tetikleyen iç dinamikleri göz ardı etmektedir. Bu noktada, nükleer silahların sadece birer statü simgesi olmanın ötesinde, ittifak içinde bir “aidiyet” ve “ortaklık” simgesine dönüştüğü gözlemlenmektedir. EDAM analisti Aaron Stein’ın dediği gibi, Türk güvenlik erkânının gözünde nükleer silahlar bir statü simgesidir; varlıklarının Amerikan-Türk savunma ortaklığını sıkıca pekiştirdiğine inanılır. Bu durum, nükleer silahların salt askeri bir enstrüman olmanın ötesinde, kimlik ve statü inşasının bir aracına dönüştüğünü göstermektedir.

    New START’ın Sona Ermesi: Felaket mi, Fırsat mı?

    Medyanın büyük bir kısmı, New START anlaşmasının Şubat 2026’da sona ermesini “nükleer denetimsizliğin başlangıcı” ve “yeni bir silahlanma yarışının fitilinin ateşlenmesi” olarak nitelendirmiştir. BM Genel Sekreteri Guterres’in “uluslararası barış ve güvenlik için vahim bir an” uyarısı sıkça tekrarlanırken, bu anlaşmanın neden uzatılamadığına dair daha derin bir analiz genellikle göz ardı edilmektedir. Eleştirel bir yaklaşım, New START’ın sona ermesini yalnızca bir “felaket” olarak değil, aynı zamanda tarafların birbirlerine olan güvensizliğinin ve değişen küresel dengelerin bir yansıması olarak okumalıdır. Örneğin, Rusya’nın Ukrayna savaşı nedeniyle anlaşmayı askıya alması ve ABD’nin bu duruma tepkisi, aslında mevcut anlaşmanın işlevsizliğini ortaya koymuştur. Üstelik, anlaşmanın sona ermesi, dünyanın nükleer silah stokunun %90’ına sahip iki ülke arasında bir denetim mekanizmasının olmaması anlamına gelirken, Çin gibi diğer nükleer güçlerin yükselişi karşısında bu anlaşmanın yetersizliği de bir gerçekliktir. Dolayısıyla, New START’ın sona ermesi bir felaket olmakla birlikte, asıl felaket bu anlaşmanın uzatılamamış olması değil, on yıllardır süregelen nükleer silahlanma yarışının kendisidir.

    2026 Ankara NATO Zirvesi: Bir Konsolidasyon Aracı Olarak Nükleer Politika

    2026 Ankara NATO Zirvesi, ittifakın nükleer duruşunu şekillendirmesi açısından kritik bir platformdur. Medyada bu zirve, genellikle NATO’nun “kötüleşen güvenlik ortamına” uyum sağlama çabası olarak sunulmaktadır. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin, nükleer caydırıcılığın güvenilir, emniyetli ve etkili kalması gerektiğine dair açıklamaları, ittifakın bu dönemdeki birincil önceliğinin güvenlik olduğu izlenimini yaratmaktadır. Ancak eleştirel bir okuma, bu zirvenin aynı zamanda ABD’nin NATO üzerindeki kontrolünü yeniden konsolide etme fırsatı olarak görülebileceğini ileri sürmektedir. İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğiyle birlikte NATO’nun sınırları Baltık Denizi’nde tamamen güvenlik şemsiyesi altına alınırken, bu durum ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığını yeniden tahkim etmesine olanak sağlamıştır. Ayrıca, Türkiye’nin bu zirveyi savunma sanayii ürünlerini sergilemek için bir vitrin olarak kullanması, ittifakın askeri-politik bir platform olmanın ötesinde ekonomik çıkarların da merkezi haline geldiğini göstermektedir.

    Türkiye’nin Rolü ve Nükleer Güvenlik İkilemi

    Türkiye’nin nükleer paylaşımdaki konumu, sıklıkla “statü simgesi” olarak tanımlanmakta ve İncirlik Üssü’ndeki ABD nükleer silahlarının varlığı, Türk güvenlik erkânı tarafından ittifaka olan bağlılığın bir göstergesi olarak görülmektedir. Bu yaklaşım, nükleer silahların doğasında var olan güvenlik ikilemini göz ardı etmektedir. Güvenlik ikilemi, bir devletin kendini savunmak için aldığı önlemlerin, diğer devletler tarafından tehdit olarak algılanmasıyla ortaya çıkan tırmanma sarmalını tanımlar. Türkiye’nin kendi topraklarında nükleer silah bulundurması, bir yandan “caydırıcılık” sağlarken, diğer yandan bölgesel bir nükleer silahlanma yarışını tetikleme riski taşımaktadır. Bu durum, nükleer caydırıcılığın yalnızca uluslararası ilişkilerde bir “denge” unsuru olmadığını, aynı zamanda daha derin bir güvensizlik ve istikrarsızlık kaynağı olduğunu göstermektedir.

    Medya Söyleminin Eleştirisi ve Kaynak Kullanımı Sorunsalı

    Makalenin dayandığı ana kaynakları incelediğimizde, genellikle resmi kurumlardan veya hükümet yetkililerinden alınan bilgilerin ön planda olduğu görülmektedir. Financial Times, DW, AA ve BBC gibi ana akım medya kuruluşları, ABD ve NATO’nun resmi açıklamalarını sorgulamadan aktarırken, muhalif veya bağımsız seslere çok az yer vermektedir. Örneğin, ABD’nin konvansiyonel asker desteğini azaltmasının arka planındaki ekonomik nedenler veya bu hamlenin Avrupa içindeki siyasi bölünmeleri nasıl derinleştireceği gibi konular yeterince tartışılmamaktadır. Ayrıca, haberlere konu olan “nükleer paylaşım düzenlemeleri” ve “çift kabiliyetli uçak” gibi teknik terimler, medya tarafından doğrudan kullanılmakta, ancak bu kavramların içerdiği riskler ve etik boyutlar yeterince sorgulanmamaktadır. Bu durum, medyanın nükleer silahlanmayı adeta normalleştirdiği ve sorgulanamaz bir “güvenlik” meselesi haline getirdiği eleştirisini haklı çıkarmaktadır.

    Sonuç

    ABD’nin Rusya sınırına nükleer silah konuşlandırma planları, yalnızca jeopolitik bir manevra değil, aynı zamanda derin bir güvenlik ikileminin ve hegemonya mücadelesinin bir parçasıdır. Ana akım söylem, bu hamleleri “caydırıcılık” ve “güvence” gibi meşru çerçevelerle sunarak, nükleer silahlanmanın tehlikelerini ve etik dışılığını perdelemektedir. Bu makale, mevcut anlatının eleştirel bir analizini sunarak, okuyucuları ana akım medyanın sorgulanması gereken bir “gerçeklik” inşa ettiği konusunda bilinçlendirmeyi amaçlamaktadır. Gerçek güvenlik, nükleer silahları birbirimize daha yakın konuşlandırmakla değil, diyaloğu, şeffaflığı ve karşılıklı güveni artırmakla tesis edilebilir. Ancak mevcut medya söylemi, bu tür alternatif güvenlik modellerini neredeyse tamamen görünmez kılmaktadır.

    Kaynakça

    Aydınlık Gazetesi. “Büyük kışkırtma… Financial Times: ABD nükleer şemsiyesini Rusya sınırına taşımayı tartışıyor.” 2 Haziran 2026.

    BBC Türkçe. “Polonya: ABD’nin nükleer silahlarını ülkemize yerleştirmesini istiyoruz.” 14 Mart 2025.

    DW Türkçe. “ABD-Rusya anlaşması bitti, nükleer sınırlar ortadan kalktı.” 5 Şubat 2026.

    DW Türkçe. “Türkiye NATO zirvesini silah vitrinine dönüştürmek istiyor.” 8 Haziran 2026.

    EDAM. “Türkiye ve Taktik Nükleer Silahlar: Siyasi bir Aşk İlişkisi – Aaron Stein.” 2012.

    Ege Alternatif. “ABD’den Rusya’nın sınırlarına nükleer silah konuşlandırma hamlesi.” 2 Haziran 2026.

    Euronews. “Nükleer silahlanma yarışında son durum: START anlaşması sona erdi.” 5 Şubat 2026.

    Independent Türkçe – Gürsel Tokmakoğlu. “New START’ın sonu: Nükleer denetimsizliğin başlangıcı ve küresel dengedeki dönüşüm.” 9 Şubat 2026.

    Medyascope. “Yeni START anlaşması sona erdi: Nükleer silahlanma yarışı başlıyor mu?” 5 Şubat 2026.

    MSU Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. “21. Yüzyıl için Caydırıcılık: Teori ve Pratikte Neler Değişti?” 2023.

    NATO. “Türkiye to host 2026 NATO Summit in Ankara.” 20 Ağustos 2025.

    NATO. “NATO Nuclear Symposium concludes in Istanbul.” 22 Nisan 2026.

    Perspektif.eu. “Kasvetli Yeni Dönem: Nükleer Silahları Sınırlayan New START Artık Yok.” 11 Şubat 2026.

    Sözcü. “ABD’den Putin’i endişelendiren adım: Rusya’nın arka bahçesine nükleer silahları diziyor.” 2 Haziran 2026.

    Tesam Strateji. “NATO’NUN GENİŞLEMESİ, RUS TEHDİDİ VE KÜRESEL DÖNÜŞÜM.”

    TRT Haber. “Kıyamet saatinde geri sayım: New START bugün sona eriyor.” 5 Şubat 2026.

    Uluslararası İlişkiler Dergisi. “NATO Neden Genişledi? Uluslararası İlişkiler Kuramları Işığında NATO’nun Genişlemesi ve ABD-Rusya İç Siyaseti.” Şener Aktürk.

    AA. “Rutte: NATO’nun nükleer caydırıcılığının etkili olmaya devam etmesini sağlamalıyız.” 23 Nisan 2026.

    Perspektif.eu. “NATO 3.0: Washingtons neue Architektur und die Frage der Kompensation.” 8 Haziran 2026.

    SDE. “ABD’nin NATO’yu Kendi Çıkarları İçin Kullanma Çabaları.”

  • ABD’nin Rusya Sınırına Nükleer Silah Konuşlandırma Planları ve 2026 Ankara NATO Zirvesi Bağlamında İttifakın Nükleer Caydırıcılık Stratejisinin Dönüşümü (1)

    Sefa Yürükel

    Uluslararası güvenlik ortamı, 2020’li yılların ikinci yarısında Soğuk Savaş sonrası dönemin en karmaşık ve çok katmanlı krizlerinden birine sahne olmaktadır. Rusya’nın Ukrayna’yı tam kapsamlı işgali, Avrupa’da güvenlik mimarisinin temelinden sarsılmasına neden olurken, nükleer caydırıcılık kavramı yeniden ittifak stratejilerinin merkezine oturmuştur. Bu bağlamda, Haziran 2026’da Financial Times gazetesinin haberine konu olan ABD’nin nükleer paylaşım düzenlemesini genişletme ve nükleer silahlarını Rusya sınırına daha yakın noktalara konuşlandırma ihtimali, Atlantik ötesi güvenlik ilişkilerinde yeni bir dönemin habercisi olarak değerlendirilmektedir.

    Bu gelişme, ABD yönetiminin Avrupa’daki konvansiyonel asker varlığını azaltma kararları ile eşzamanlı olarak gündeme gelmiştir. Pentagon’un Mayıs 2026’da Almanya’dan 5.000 asker çekme kararı, Avrupalı müttefikler arasında Washington’ın uzun vadeli güvenlik taahhütlerine ilişkin endişeleri artırmıştır. ABD yönetimi, bu açığı kapatmak ve caydırıcılıktan ödün vermemek için nükleer şemsiyenin genişletilmesini bir denge unsuru olarak görmektedir.

    ABD’nin Nükleer Paylaşım Mekanizmasını Genişletme Planları

    NATO’nun nükleer paylaşım (Nuclear Sharing) mekanizması, Soğuk Savaş döneminde geliştirilmiş ve nükleer silah sahibi olmayan müttefiklerin ittifakın nükleer planlamasına katılmasına olanak tanıyan bir yapıdır. Bu mekanizma kapsamında, ABD’ye ait nükleer savaş başlıkları, müttefik ülkelerin topraklarındaki hava üslerinde konuşlandırılmakta, ancak silahların kontrolü ABD’nin elinde bulunmaktadır. Halihazırda bu sisteme dâhil olan ülkeler Belçika, Almanya, İtalya, Hollanda, Türkiye ve Birleşik Krallık’tır. Bu kapsamda, Türkiye’nin İncirlik Hava Üssü’nde tahminen 60-70 adet B61 tipi taktik nükleer bomba bulunmaktadır.

    Financial Times’ın Haziran 2026’da yayımladığı habere göre, ABD yönetimi bu mevcut yapıyı genişleterek, “çift kabiliyetli uçak” (Dual-Capable Aircraft – DCA) olarak adlandırılan hem konvansiyonel hem nükleer görev icra edebilen savaş uçaklarının daha fazla müttefik ülkede konuşlandırılmasını değerlendirmektedir. Bu bağlamda, NATO’nun doğu kanadında yer alan Polonya ve Baltık ülkeleri, yeni DCA üslerine ev sahipliği yapma konusunda en istekli adaylar arasında gösterilmektedir. Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda, daha önce yaptığı açıklamalarda ülkesine nükleer silah konuşlandırılması çağrısını yinelemiş ve bu adımın Polonya’yı Rusya’ya karşı daha güvenli kılacağını savunmuştur. Duda, özellikle Rusya’nın 2023’te Belarus’a taktik nükleer silah konuşlandırma kararını emsal göstererek, ABD’nin benzer bir adım atması gerektiğini vurgulamıştır.

    Polonya Savunma Bakanı Władysław Kosiniak-Kamysz, Haziran 2026’da yaptığı açıklamada, ABD’nin Avrupalı müttefiklerle nükleer paylaşımın genişletilmesi konusunda görüşmeler yürüttüğünü doğrulamış, ancak konunun hassasiyeti nedeniyle ayrıntıların resmi NATO kanallarından duyurulacağını belirtmiştir. Bu görüşmelerin 18 Haziran 2026’da Brüksel’deki NATO Savunma Bakanları toplantısında ele alınması beklenmektedir.

    Bu genişleme planının arkasında iki temel güdü bulunmaktadır. Birincisi, ABD’nin Avrupa’daki konvansiyonel asker varlığını azaltması karşısında müttefiklere güvence verme ihtiyacıdır. Trump yönetimi, Avrupa’nın kendi konvansiyonel savunmasında birincil sorumluluğu üstlenmesi gerektiğini savunurken, nükleer caydırıcılığın devamlılığını garanti etmektedir. İkincisi ise, Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı ve Belarus’a taktik nükleer silah konuşlandırması karşısında caydırıcılığı artırma gereksinimidir. Batılı ülkeler, Rusya’nın eylemlerinin daha güçlü bir caydırıcılık ihtiyacını artırdığını savunmaktadır.

    New START Anlaşmasının Sona Ermesi ve Stratejik Boşluk

    ABD’nin nükleer paylaşımı genişletme planlarının en önemli arka plan unsurlarından biri, iki ülke arasındaki son nükleer silah kontrol anlaşması olan Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nın (New START) 5 Şubat 2026’da süresinin dolmasıdır. 2010 yılında imzalanan bu anlaşma, her iki tarafın da konuşlu ve kullanıma hazır durumda en fazla 700 füze ve bombardıman uçağında 1.550 nükleer savaş başlığı bulundurmasını sınırlandırıyordu. Anlaşma, 2021 yılında beş yıl süreyle uzatılmış, ancak Şubat 2026’da bu uzatmanın da sona ermesiyle birlikte yarım asrı aşkın bir süredir ilk kez ABD ve Rusya’nın stratejik nükleer cephanelikleri üzerinde bağlayıcı hiçbir hukuki sınır kalmamıştır.

    Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, bu durumu “uluslararası barış ve güvenlik açısından vahim bir an” olarak nitelendirmiş ve nükleer silahların kullanılma riskinin onlarca yılın en yüksek seviyesinde olduğu uyarısında bulunmuştur. Guterres, Washington ve Moskova’yı gecikmeden yeni bir anlaşma için müzakere masasına dönmeye çağırmıştır. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Eylül 2025’te nükleer silah sınırlarına bir yıl daha bağlı kalmaya hazır olduğunu açıklamış ve Washington’ı da aynı adımı atmaya davet etmiş, ancak bu çağrı ABD yönetimi tarafından karşılık bulmamıştır.

    Bu hukuki boşluk, ABD’nin nükleer konuşlandırma planlarını doğrudan etkileyen bir faktördür. Anlaşmanın getirdiği denetim mekanizmalarının ortadan kalkması, her iki tarafın da nükleer cephaneliklerini artırma ve yeniden konuşlandırma konusunda daha geniş bir manevra alanına sahip olması anlamına gelmektedir. Bu durum, ABD’nin Avrupa’daki nükleer varlığını artırma ihtimalini stratejik açıdan daha da anlamlı hale getirmektedir.

    NATO’nun Nükleer Duruşu ve 2026 Ankara Zirvesi

    NATO’nun nükleer politikasının geleceği, 7-8 Temmuz 2026’da Ankara’da düzenlenecek olan NATO Liderler Zirvesi’nin en önemli gündem maddelerinden birini oluşturmaktadır. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin 19 Ağustos 2025’te duyurduğu bu zirve, Türkiye’nin 2004 yılındaki İstanbul Zirvesi’nden sonra ikinci kez ev sahipliği yapacağı NATO zirvesi olacaktır.

    Zirve hazırlıkları kapsamında, Nisan 2026’da İstanbul’da NATO’nun yıllık Nükleer Politika Sempozyumu düzenlenmiştir. İttifak genelinden 150 uzmanın katıldığı bu sempozyumda, nükleer caydırıcılığın güvenilirliği, silah kontrolü, silahsızlanma ve yayılmanın önlenmesi gibi konular ele alınmıştır. Sempozyuma sanal ortamda katılan Mark Rutte, büyük istikrarsızlık dönemlerinde NATO’nun nükleer caydırıcılığının güvenilir, emniyetli ve etkili kalmasının kritik önem taşıdığını vurgulamıştır. Rutte ayrıca, Ankara Zirvesi’ne yaklaşılırken “kötüleşen güvenlik ortamına uyum sağlamak için NATO’nun nükleer duruşunun nasıl daha da uyarlanacağına dair kritik kararların alınması gerektiğini” belirtmiştir.

    Ankara Zirvesi’nin bir diğer önemli boyutu, NATO’nun savunma harcamaları hedeflerinin somut yeteneklere dönüştürülmesidir. 2025 Lahey Zirvesi’nde müttefikler, 2035 yılına kadar GSYH’nin yüzde 5’ini savunmaya ayırmayı ve bunun yüzde 3,5’ini temel savunma yeteneklerine tahsis etmeyi kararlaştırmıştır. Ankara Zirvesi’nin bu taahhütleri somut askeri kapasitelere dönüştürme konusunda yol gösterici olması beklenmektedir.

    Türkiye’nin Nükleer Paylaşımdaki Rolü ve İncirlik Üssü

    Türkiye, NATO’nun nükleer paylaşım mekanizmasının en eski ve en önemli üyelerinden biridir. EDAM (Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi) raporuna göre, Türkiye, NATO’nun altı Avrupa hava üssünde toplam 200 adet Amerikan taktik nükleer silahının konuşlandırıldığı beş ülkeden biridir. İncirlik Hava Üssü’nde bulunan tahmini 60-70 adet B61 nükleer bombası, Soğuk Savaş döneminden bu yana bölgede konuşlu durumdadır.

    Türkiye’nin bu nükleer varlığa yaklaşımı, stratejik ve sembolik boyutları olan karmaşık bir denkleme dayanmaktadır. EDAM raporunun belirttiği üzere, Türkiye için Amerikan taktik nükleer silahlarının varlığı, İttifak’ın Atlantik-ötesi güvenlik ortaklığına bağlılığının devam ettiğini gösteren hayati bir semboldür. Türk güvenlik yetkilileri nezdinde bu silahlar bir statü simgesi olarak görülmekte ve varlıklarının Amerikan-Türk savunma ortaklığını pekiştirdiğine inanılmaktadır. Türkiye, diğer NATO ülkelerinin artan muhalefetine rağmen, topraklarındaki nükleer silahları muhafaza etmeyi desteklemekte ve ittifakın sorumluluk paylaşma ilkesinin bir parçası olarak nükleer vekilharçlığa devam edilmesini ummaktadır.

    2026 Ankara Zirvesi, Türkiye açısından yalnızca bir güvenlik toplantısı olmanın ötesinde ekonomik ve savunma sanayii hedefleriyle de yakından ilgilidir. Türkiye, bu zirveyi Batılı pazarlara silah satışlarını ve ortak üretim anlaşmalarını artırmak için bir fırsat olarak görmektedir. Türkiye’nin savunma ihracatı 2021’den bu yana üç kattan fazla artarak 2024’te 10 milyar dolara ulaşmış, bu dönemde Avrupa ve ABD’ye yapılan savunma ihracatı yaklaşık dört kat artışla 5,6 milyar dolara yükselmiştir. Dünyada kullanılan silahlı insansız hava araçlarının yüzde 65’ini karşılayan Türkiye, zirve vesilesiyle savunma sanayii kabiliyetlerini müttefiklerine sergilemeyi ve yeni işbirlikleri kurmayı hedeflemektedir.

    Genişleyen Nükleer Caydırıcılığın Stratejik Yansımaları ve Riskler

    ABD’nin nükleer paylaşımı genişletme planları, bir dizi stratejik riski ve belirsizliği de beraberinde getirmektedir. Öncelikle, nükleer silahların Rusya sınırına daha yakın konuşlandırılması, Moskova tarafından doğrudan bir tehdit olarak algılanma ve karşılıklı tırmanma riskini artırma potansiyeli taşımaktadır. Rusya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Valery Gerasimov, daha önce yaptığı açıklamalarda NATO’nun Rusya sınırları yakınındaki askeri varlığını “önemli ölçüde artırdığını” ve stratejik nükleer güçlerde modern silah oranının yüzde 92’ye ulaştığını belirterek, ABD’nin nükleer testlere yeniden başlaması durumunda “uygun misilleme tedbirlerinin izleyeceğini” vurgulamıştır.

    İkinci olarak, New START anlaşmasının sona ermesiyle birlikte herhangi bir denetim mekanizmasının bulunmaması, her iki tarafın da nükleer cephaneliklerini artırma konusunda ölçeklendirilmiş bir rekabete girmesine zemin hazırlamaktadır. Uzmanlar, bu durumun Soğuk Savaş dönemindeki silahlanma yarışını anımsatan bir süreci tetikleyebileceği konusunda uyarılarda bulunmaktadır.

    Üçüncü olarak, nükleer paylaşımın genişletilmesi, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nın (NPT) temel ilkeleriyle potansiyel bir gerilim alanı oluşturmaktadır. NPT’nin nükleer olmayan devletlere nükleer silah edinmeme taahhüdü karşılığında güvenlik garantisi veren yapısı, ABD’nin müttefik topraklarına nükleer silah konuşlandırmasının yaygınlaşmasıyla birlikte aşınma riski taşımaktadır. Özellikle bölgesel güçlerin kendi nükleer programlarına yönelme eğilimlerinin artabileceği değerlendirilmektedir.

    Ankara Zirvesi’nin bu riskleri yönetme ve ittifak içinde ortak bir nükleer duruş oluşturma açısından kritik bir fırsat olduğu söylenebilir. NATO yetkilileri, ittifakın savunma amaçlı bir yapı olduğunu ve nükleer caydırıcılığın yalnızca Rusya’nın eylemlerine karşı bir denge unsuru olarak görülmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Ancak, konvansiyonel asker varlığını azaltan ABD’nin nükleer varlığını artırmasının paradoksal yapısı ve Avrupalı müttefiklerin bu yeni dengede üstleneceği roller, ittifak içinde önümüzdeki dönemde yoğun tartışmalara konu olacak gibi görünmektedir.

    Sonuç

    ABD’nin nükleer silahlarını Rusya sınırına daha yakın bölgelere konuşlandırma ihtimali, Soğuk Savaş sonrası dönemin en önemli stratejik dönüşümlerinden birine işaret etmektedir. Bu hamle, yalnızca ABD’nin Avrupa’daki konvansiyonel asker varlığını azaltmasının bir sonucu değil, aynı zamanda New START anlaşmasının sona ermesiyle oluşan hukuki boşluk, doğu kanadı ülkelerinin artan güvenlik kaygıları ve Rusya’nın nükleer duruşundaki değişiklikler gibi çok boyutlu faktörlerin bir ürünüdür.

    2026 Ankara NATO Zirvesi, bu yeni nükleer duruşun şekillendirilmesi açısından belirleyici bir dönemeç olacaktır. İstanbul’daki Nükleer Politika Sempozyumu’nda dile getirilen ihtiyaçlar ve Mark Rutte’nin “kötüleşen güvenlik ortamına uyum” çağrıları, zirvede alınacak kararların sadece taktik düzeyde değil, ittifakın stratejik doktrininde köklü değişiklikler içerebileceğini göstermektedir.

    Türkiye, hem İncirlik Üssü’ndeki mevcut nükleer varlığı hem de 2024 sonrasında hızla gelişen savunma sanayii kabiliyetleriyle bu yeni dönemde ittifakın önemli aktörlerinden biri olarak konumlanmaktadır. Ankara’nın nükleer paylaşıma yaklaşımı, geleneksel güvenlik kaygılarının ötesinde bir statü ve ortaklık simgesi olma özelliğini korumaktadır.

    Bununla birlikte, genişleyen nükleer caydırıcılık stratejisinin beraberinde getirdiği riskler göz ardı edilmemelidir. Karşılıklı tırmanma riski, silah kontrol mekanizmalarının yokluğu ve nükleer yayılma potansiyeli, ittifakın önümüzdeki dönemde yüzleşmek zorunda kalacağı temel zorluklar olarak durmaktadır. Bu risklerin yönetilebilmesi için, NATO’nun yeni nükleer duruşunu sade askeri bir caydırıcılık perspektifinin ötesinde, diplomatik ve hukuki boyutlarıyla da bütüncül bir şekilde ele alması gerekmektedir.

    Kaynakça

    1. Aydınlık Gazetesi, “Büyük kışkırtma… Financial Times: ABD nükleer şemsiyesini Rusya sınırına taşımayı tartışıyor”, 2 Haziran 2026, https://www.aydinlik.com.tr/haber/abd-rusya-sinirina-nukleer-silah-konuslandirmayi-degerlendiriyor-578936
    2. AA.com.tr, “US weighs expanding nuclear-sharing arrangements in Europe: Report”, 2 Haziran 2026, https://mobil.aa.com.tr/en/world/us-weighs-expanding-nuclear-sharing-arrangements-in-europe-report/3953916
    3. TASS, “Polish defense minister says US in talks with European countries on nuke weapons”, 2 Haziran 2026, https://tass.com/world/2140491
    4. BBC Türkçe, “Polonya: ABD’nin nükleer silahlarını ülkemize yerleştirmesini istiyoruz”, 14 Mart 2025, https://www.bbc.com/turkce/articles/c3e4dq2yxkxo
    5. Financial Times (aktaran DefenceTurk), “ABD’nin Baltık ülkelerine nükleer silah konuşlandıracağı iddiası”, 2 Haziran 2026, https://www.defenceturk.net/abdnin-baltik-ulkelerine-nukleer-silah-konuslandiracagi-iddiasi
    6. Euronews, “Nükleer silahlanma yarışında son durum: START anlaşması sona erdi”, 5 Şubat 2026, https://tr.euronews.com/2026/02/05/nukleer-silahlanma-yarisinda-son-durum-start-anlasmasi-sona-erdi
    7. Gazete Oksijen, “ABD ve Rusya arasındaki New START anlaşması sona erdi: Nükleer silahlanma yarışını engelleyecek bağlayıcılık kalmadı!”, 5 Şubat 2026, https://gazeteoksijen.com/dunya/abd-ve-rusya-arasindaki-new-start-anlasmasi-sona-erdi-nukleer-silahlanma-yarisini-engelleyecek-baglayicilik-kalmadi-264658
    8. NATO, “Türkiye to host 2026 NATO Summit in Ankara”, 20 Ağustos 2025, https://www.nato.int/en/news-and-events/articles/news/2025/08/20/turkiye-to-host-2026-nato-summit-in-ankara
    9. Wikipedia, “2026 Ankara NATO summit”, https://en.wikipedia.org/wiki/2026_Ankara_NATO_summit
    10. Daily Sabah, “NATO summit in Ankara expected to shape alliance’s next chapter”, 10 Haziran 2026, https://www.dailysabah.com/politics/nato-summit-in-ankara-expected-to-shape-alliances-next-chapter/news
    11. NATO, “NATO Nuclear Symposium concludes in Istanbul”, 22 Nisan 2026, https://www.nato.int/en/news-and-events/articles/news/2026/04/22/nato-nuclear-symposium-concludes-in-istanbul
    12. AA.com.tr, “Rutte: NATO’nun nükleer caydırıcılığının etkili olmaya devam etmesini sağlamalıyız”, 23 Nisan 2026, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/rutte-natonun-nukleer-caydiriciliginin-etkili-olmaya-devam-etmesini-saglamaliyiz/3915301
    13. EDAM (Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi), “Türkiye ve Taktik Nükleer Silahlar”, 1 Kasım 2012, https://edam.org.tr/dis-politika-ve-guvenlik/turkiye-ve-taktik-nukleer-silahlar
    14. DW Türkçe, “Türkiye NATO zirvesini silah vitrinine dönüştürmek istiyor”, 8 Haziran 2026, https://www.dw.com/tr/türkiye-nato-zirvesini-silah-vitrinine-dönüştürmek-istiyor/a-77456348
    15. Ege Alternatif, “ABD’den Rusya’nın sınırlarına nükleer silah konuşlandırma hamlesi”, 2 Haziran 2026, https://www.egealternatif.com/haber/abd-den-rusya-nin-sinirlarina-nukleer-silah-konuslandirma-hamlesi_77090/
    16. Sözcü, “ABD’den Putin’i endişelendiren adım: Rusya’nın arka bahçesine nükleer silahları diziyor”, 2 Haziran 2026, https://www.sozcu.com.tr/abd-den-putin-i-endiselendiren-adim-rusya-nin-arka-bahcesine-nukleer-silahlari-diziyor-p11967481
    17. ESUT (Europäische Sicherheit & Technik), “NATO 3.0: Washingtons neue Architektur und die Frage der Kompensation”, 8 Haziran 2026, https://esut.de/2026/06/fachbeitraege/64966/nato-3-0-washingtons-neue-architektur-und-die-frage-der-kompensation/
    18. Foreign Affairs, “The Coming Crisis of NATO Deterrence”, 28 Mayıs 2026, https://www.foreignaffairs.com/nato/coming-crisis-nato-deterrence
    19. Kyiv Post, “US Eyes Expanded Nuclear Weapons Deployment Across Europe”, 2 Haziran 2026, https://www.kyivpost.com/post/50635
    20. SavunmaSanayist.com, “ABD’den 9 milyar dolarlık nükleer bomba hamlesi”, 8 Ocak 2025, https://www.savunmasanayist.com/abdden-9-milyar-dolarlik-nukleer-bomba-hamlesi/
    21. Arms Control Association, “New START Expires As U.S. Urges ‘Modernized’ Treaty”, 5 Şubat 2026, https://www.armscontrol.org/blog/2026-02/new-start-expires-us-urges-modernized-treaty
    22. Council on Foreign Relations, “Nukes Without Limits? A New Era After the End of New START”, 9 Şubat 2026, https://www.cfr.org/blog/nukes-without-limits-new-era-after-end-new-start
    23. BBC News (arşiv), “Türkiye nükleer silah üretir mi?”, 5 Eylül 2019, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-49595055
    24. International Institute for Strategic Studies (IISS), “Investment in nuclear sharing continues despite European doubts about US extended deterrence”, Aralık 2025
    25. TASS, “NATO stockpiles nukes near Russia’s borders, preparing for offensive actions — expert”, 25 Eylül 2025, https://tass.com/politics/2021093
  • Karasuları ve Münhasır Ekonomik Bölge Konusunda Yasal Düzenleme

    Karasuları ve Münhasır Ekonomik Bölge Konusunda Yasal Düzenleme

    Deniz Alanlarında Yasal Düzenleme

    Deniz alanları, 1982 Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde belirlenmiş olup taraf olmayan devletler için dahi bağlayıcıdır. BM Genel Kurulu kararları bağlayıcı olmadığı halde, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi nitelikli çoğunlukla alınan kararlar uluslararası hukuk teamül kuralı sayılmaktadır. 169 devletin taraf olduğu Deniz Hukuku mutabakatının teamül vasfı daha güçlüdür. Türkiye, adaların deniz alanları konusundaki düzenlemelere itirazla sözleşmeye taraf olmamıştır. Bununla beraber sözleşmeden kaynaklanan mesela Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) hakkını Karadeniz’de kullanmaktadır.

    1982 Sözleşmesi konferanslarına katılan Yaşar Yakış, “keşke Türkiye, sözleşme dışında kalmak yerine taraf olup Adalar konusunda muhalefet şerhi koysaydı” diye hayıflanmıştı. Sözleşme yürürlüğe girdikten sonra benzer sorunları yaşayan devletler yargı yoluna gitmişler, davalarda Türkiye lehine kararlar çıkmıştır. Kıyılarımızın dibindeki Yunan adalarının deniz alanları olmayacağı, benzer durumdaki uyuşmazlıklarla ilgili yargı kararlarıyla tespit edilmiştir. Bunlar arasında ilginç olanı Fransa ile İngiltere arasında görülmüştür. Fransa kıyılarına yakın İngiltere’ye ait Manş adalarının, deniz alanları olamayacağına dair uluslararası yargı kararı son derece önemlidir. Çünkü Fransa, Türkiye’nin bir kaç mil ötedeki Yunan adalarının deniz alanlarını savunurken kendisi, çok daha uzaktaki İngiliz adalarının deniz alanları olamayacağı iddiasıyla yargıya gitmiş, kazanmıştır. Benzer birçok örnekte açılan davalarda iki ülke arasındaki adaların MEB ve kıta sahanlığı olamayacağına hükmedilmiş, deniz alanlarının iki ülkenin ana karaları arasında orta hat metoduyla tespit edileceğine hükmedilmiştir. Dolayısıyla Türkiye’nin sözleşmeye taraf olup adalar konusunda şerh koymaması ciddi bir kayıp değildir. Çünkü benzer davalarda Türkiye’nin lehine kararlar verilmiş, içtihat birliği oluşmuştur. Fakat içtihatlarla desteklenen bu hakkını kullanma konusunda Türkiye’nin yıllardır süren tereddütleri söz konusudur.

    Asıl sorun Yunanistan’ın ilan ettiği kıta sahanlığı ve diğer ülkelerle imzaladığı MEB alanları konusunda da Türkiye’nin yetersiz kalmasıdır. Yunanistan, mutlak egemen olduğunu iddia ettiği adaların kıta sahanlığı ve MEB alanları konusunda diğer Akdeniz ülkeleriyle de sözleşmeler imzalamıştır. Bu iddialarını AB’ye de mal etme girişimlerinde belirli başarıya ulaşmıştır. Bu tür tek taraflı iddiaların tanınmadığı deklare edilmesine karşın Türkiye, Akdeniz ve Adalar Denizi’nde kendi MEB alanını ilan etmeyerek Yunanistan’a bir anlamda manevra alanı açmıştır. Bu yanlıştan dönüş konusunda kapsamlı yasal düzenleme haberi sızdırılmıştır. Bir gazete genel yayın yönetmenin yazısından izlediğimiz bilgilerdeki yanlışların gazetecinin bilgisizliğinden kaynaklanmış olabileceğini ümit ederiz. Ancak böyle bir konuda parlamento, komisyonlar silsilesi yanında askeri ve akademik uzmanlarla işbirliği halinde düzenlemenin olgunlaştırılması, ülkemiz aleyhine olabilecek bilgi kirliliğinin önlenmesi gerekmektedir.

    Köşe yazarının aktardığı bilgilerde bugüne kadar Türkiye’nin sanki hiç deniz alanları olmamış, ilk defa bu düzenlemeyle hakların elde edileceği ima edilmektedir. İkili/çoklu sözleşmelerle ve genel olarak ulusararası hukukun garantisi altında on yıllardır sahip olduğumuz haklar bir anlamda yeniden müzakere/tartışma masasına taşınmaktadır.

    Mavi vatan olarak adlandırdığımız deniz alanları, bir devletin egemenlik haklarını kullanabildiği deniz alanları demektir. Denizlerde egemenlik hakkı iç sularda mutlak olup karasuları, bitişik bölge, kıta sahanlığı ve MEB’e doğru ekonomik haklarla sınırlı hale gelmektedir. Söz konusu egemenlik olduğuna göre bu alandaki düzenlemelerin de yasayla yapılması son derece önemlidir. 1982 tarihli 2674 nolu yasayla Türkiye’nin karasuları 6 mil olarak tespit edilmiş daha sonraki düzenlemelerle Akdeniz ve Karadeniz’de 1982 sözleşmesinin verdiği yetkiler çerçevesinde 12 mil olarak düzenlenmiştir. Adalar Denizi’ndeki 6 mil, aynı zamanda Yunanistan’ın da uyması gereken bir sınır olup bunu 12 mile çıkarması, yeni düzenlemede açıkça ifade edilmesi beklendiği gibi “6 mili aşması” savaş sebebi olacaktır. 1982 sözleşmesi devletlere karasularını ilan ederken “12 mili aşmama” sınırını getirmiştir. Bu sınır garanti edilen bir hak olmayıp coğrafi özelliklere ve ilgili ülkelerin mutabakatlarına göre üst sınırdır. Nitekim benzer coğrafyalarda komşu ülkelerin uzlaşmasıyla karasuları 3 mil olarak tespit edilenler vardır. Esasen 1936’da Yunanistan’ın karasularını 3’ten 6 mile çıkarması kararına itiraz etmeyerek Dışişleri Bakanı’nın ani kararıyla Türkiye’nin de 6 mile çıkarması yakın dönemin vahim yanlışlarındandır.

    Parlamenter sistemde deniz alanlarıyla ilgili bazı yetkiler Bakanlar Kurulu’na bırakılmış olup bu kapsamda bazı düzenlemeler de yapılmıştı. Cumhurbaşkanlığı sisteminde yasaların yetkilendirdiği “bakanlar kurulu kararları” yerine “cumhurbaşkanlığı kararnamesi” ifadesi yer almıştır. Bununla beraber söz konusu egemenlik hakkı olunca muhtemel baskı ve tehditlere karşı kamuoyu desteğini sağlamak üzere yasal düzenleme dışındakilere imkan verilmemeli, 1936 yanlışı dikkate alındığında askeri ve akademik müzakerelerle olgunlaşmadan, partilerüstü mutabakat sağlanmadan kesinlikle tek imzalı kararnameyle yükümlülük altına girilmemelidir.

    Usulüne göre yürürlüğe giren uluslararası sözleşmeler de kanun hükümünde olup bu kapsamda daha SSCB dağılmadan Türkiye, Karadeniz’de diğer kıyıdaş ülkelerle MEB alanlarını orta hat ve dik hat yöntemleriyle belirlemişti. SSCB’nin dağılmasından sonra aynı mutabakat yeni bağımsız cumhuriyetlerle tekrar düzenlenmiştir. Yunanistan’ın adalar konusunda mahkeme kararlarını ve diğer hakkaniyet kıstaslarını dikkate almayan uygulamalarına ve başka ülkelerle sözleşmelerine karşın, Türkiye’nin kendi alanlarını uluslararası hukuk normlarına göre ilan etmesi son derece önemli ve gereklidir. Muhtemelen Rum lobisinin AB ve ABD üzerinden baskıları, Türkiye’nin haklarını yasal düzenlemeyle garanti altına almasını engellemiştir. Bununla beraber Türkiye-Libya MEB antlaşması, Yunanistan ve destekçilerinin oldu-bittiye getirme politikalarına darbe vurduğu halde arkası gelmemiştir.

    Trump yönetimi veya haddini aşan büyükelçisinin Rum lobisinin baskısıyla deniz alanları konusundaki muhtemel tehditlerine karşı kamuoyu, akademi, güvenlik birimleri, hatta muhalefet baskısı yeni düzenleme yolunda son derece kıymetli olacaktır. Köşe yazarlarına sızdırılan hatalı bilgiler yerine alt komisyonlarca hızla olgunlaştırılan taslak her zeminde tartışılmalı, üst komisyonlar ve genel kurula kadar egemenlik hakları tahkim edilerek bir an önce yürürlüğe konulmalıdır. Bu süreçteki kararlılık komşularla hakkaniyete uygun sözleşmelerin de yolunu açacaktır. Uzlaşmaya varılmaması demek, Türkiye’nin haklarından feragat ettiği anlamına gelmemelidir.

    Beklenen düzenlemede İzmir ve Aydın’ın mahallesi durumundaki adalarda Yunan işgaline son verecek imkanlar da kullanılmalı, gerekirse savunma sanayimizin gücü değerlendirilmelidir. İddia edildiği “gizli sözleşme” ile devredilen adalar varsa, bu sözleşmelerin geçersizliği ilan edilmeli, sorumlular anayasa mahkemesinde yargılanmalıdır. Ülkeyi satmak anlamına gelen böyle bir ihanet tespit edildiği halde yasal görevini yapmayanların da bir gün yargılanacakları bilinmelidir.

    [email protected]       

    twitter.com/alaeddinyalcink

  • Kemal Kılıçdaroğlu’nun “benim koltuk derdim yok” konuşması üzerine teorik bir analiz

    Sefa Yürükel

    Politik Meşruiyet ve Liderlik Söylemi

    Kemal Kılıçdaroğlu’nun “benim koltuk derdim yok” ifadesi, siyasal liderlik literatüründe meşruiyet inşasının merkezi bir stratejisi olarak değerlendirilebilir. Max Weber’in otorite tipolojisine yaslanarak düşünüldüğünde, burada yasal-ussal otoritenin ötesine geçen, karizmatik bir söylem unsuru gözlemlenmektedir. Kılıçdaroğlu, makamın kendisine atfettiği biçimsel yetkiyi değil, feragat edebilme kapasitesi üzerinden kişisel bir erdem sergilemektedir. Bu, Joseph Schumpeter’in liderlik rekabetini salt çıkar maksimizasyonuna indirgeyen klasik demokrasi tanımına bir meydan okuma niteliği taşır. Zira lider, bireysel kazanım arzusunu reddederek, konumunu araçsallaştırmayacağını taahhüt etmektedir. Söylemin hedefi, meşruiyeti kurumsal pozisyondan bireysel etik duruşa kaydırarak, olası bir güç zehirlenmesi eleştirisini baştan savuşturmaktır. Bu strateji, özellikle parti içi muhalefetin yoğunlaştığı dönemlerde, liderin varlığını sürdürme gerekçesini yeniden tanımlama işlevi görür.

    Söz konusu feragat söylemi, Pierre Bourdieu’nün “simgesel sermaye” kavramı çerçevesinde derinlemesine incelenebilir. Bourdieu’ye göre, bir eylemin çıkar gütmediğini beyan etmek, tam da o eylemden en yüksek simgesel kazancı elde etmenin yoludur. Kılıçdaroğlu, koltukta gözü olmadığını ilan ederek, aslında görünmez ve tartışılmaz bir ahlaki üstünlük zemini inşa etmektedir. Bu simgesel sermaye, doğrudan siyasi bir kazanca tahvil edilebilecek türdendir; partililer nezdinde sadakat, fedakârlık ve güven duygularını pekiştirir. Dolayısıyla, buradaki retorik hamle, basit bir tevazu gösterisinin çok ötesinde, hesaplanmış bir politik yatırım olarak okunabilir. Bu dil, aynı zamanda rakibin pozisyonunu da ahlaki bir açmaza sürükleme potansiyeline sahiptir; çünkü makama talip olan diğer aktörler, bireysel ihtirasla malul görünme riskiyle karşı karşıya kalır. Neticede lider için meşruiyet zemini, rakipsiz bir ahlaki yüksekliğe taşınır.

    Söylemin zamansallığı da meşruiyet bağlamında kritik bir öneme sahiptir. Reinhart Koselleck’in “beklenti ufku” ve “deneyim alanı” kategorileriyle düşünüldüğünde, Kılıçdaroğlu’nun ifadesi, geçmiş seçim yenilgilerinin yarattığı deneyim alanını, geleceğe dönük bir ahlaki yenilenme beklentisiyle dengelemeye çalışır. “Elbette yapacağız” vurgusu, belirsiz bir geleceği, liderin kişisel iradesi ve ahlaki duruşuyla garanti altına alma iddiası taşır. Bu, geçmişin hayal kırıklıklarına karşı bir tür onarım vaadi olarak işler. Meşruiyet krizi, geçmişin yükünden kaçarak değil, tam tersine o yükü yüklenebilecek erdemli bir öznenin varlığına işaret ederek aşılmaya çalışılır. Liderin “ben buradayım ve erdemle hareket ediyorum” demesi, partinin kurumsal hafızasındaki kırılmaları onarma kapasitesine gönderme yapar. Bu kapasite, kurultay gibi belirsizliğin ve çatışmanın yoğun olduğu bir momenti, kontrollü bir dönüşüm sürecine tahvil etme iddiasındadır.

    Antonio Gramsci’nin hegemonya kuramı açısından bakıldığında, bu söylem aynı zamanda bir rıza üretim mekanizması olarak değerlendirilebilir. Hegemonya, yalnızca zor aygıtlarıyla değil, aynı zamanda entelektüel ve ahlaki önderlikle kurulur. Kılıçdaroğlu’nun “ahlaklı, erdemli” bir kurultay çağrısı, kendi liderlik pratiğini, çıplak bir güç mücadelesinin ötesine, ahlaki bir yeniden kuruluş misyonuna dönüştürür. Burada, parti içindeki farklı hiziplerin çatışan çıkarlarının üzerine çıkacak, onları kapsayan ve dönüştüren bir “evrensel” değer seti önerilir. Rıza üretimi, tarafları salt bir kazanan-kaybeden ikiliğine hapseden oy hesaplarının aksine, sürecin kendisini ortak bir etik proje olarak çerçeveleyerek sağlanır. Kurultay delege sayılarının veya pazarlıkların alanı olmaktan çıkarılıp, partinin ahlaki omurgasının test edileceği bir vicdan mahkemesi olarak yeniden tanımlanır. Bu, olası bir kaybı dahi, “makam için değil, değerler için kaybetmek” anlatısıyla anlamlandırarak liderin simgesel yenilmezliğini korumasına hizmet eder.

    Kılıçdaroğlu’nun ifadesi, Carl Schmitt’in “egemen, istisna haline karar verendir” formülüne ince bir nazire yapar gibidir. Parti içi bir kriz anında, lider, normal demokratik prosedürlerin ötesine geçen, kurucu bir karar anına atıfta bulunur. Buradaki karar, kimin kazanacağına dair değil, mücadelenin hangi ahlaki zeminde yürütüleceğine dairdir. Kılıçdaroğlu, egemenliğini, sürecin kurallarını belirleme kapasitesinde değil, o sürecin ruhunu ve anlamını tanımlama yetkisinde arar. “Benim koltuk derdim yok” çıkışı, prosedürel bir demokrasi oyununun içindeki istisnai bir an olarak, liderin kendini sürecin potansiyel bir mağduru olarak değil, anlamlandırıcı öznesi olarak konumlandırmasını sağlar. Bu, sayısal demokrasinin soğuk matematiğine karşı, liderin kişiliğinde vücut bulan sıcak ve tartışılmaz bir etik otoritenin öne çıkarılmasıdır. İstisna hali, kurultayın olası kaotik yapısına karşı, liderin sağduyusuna ve erdemine yapılan bir çağrıyla normale döndürülür.

    Bu söylem, Robert Michels’in “oligarşinin tunç yasası” bağlamında da okunmalıdır. Michels, her örgütün kaçınılmaz olarak bir oligarşiye dönüştüğünü ve liderlerin örgütün çıkarlarından önce kendi konumlarını korumaya odaklandığını söyler. Kılıçdaroğlu’nun müdahalesi, tam da bu tunç yasanın işlediği bir partide, lidere atfedilen tipik psikolojik motivasyonu, yani “koltuğu koruma içgüdüsü”nü reddederek, yasaya karşı bir direnç noktası üretme çabası olarak yorumlanabilir. Lider, kendisini, Michels’in tarif ettiği bürokratikleşmiş ve kendi çıkarına kilitlenmiş elitin bir parçası değil, onun aşılmasını isteyen bir reformcu olarak sunar. Bu, aynı zamanda oligarşi yasasının yarattığı hayal kırıklığını yönetmek için geliştirilmiş sofistike bir söylemsel araçtır. Lider, “koltuk” metaforu üzerinden, oligarşik eğilimin en somut simgesini karşısına alır; ancak ironik biçimde, bu karşı çıkışı bizzat o koltuğu işgal eden kişi olarak yaparak kendi pozisyonunun istisnai doğasını ilan eder. Bu, örgütsel sosyolojinin tanıdığı bir liderlik paradoksunun, ileri düzey bir retorik stratejiyle aşılmaya çalışıldığı anlamına gelir.

    Ahlak ve Siyasi Strateji Arasında Erdem Retoriği

    Kılıçdaroğlu’nun konuşmasında merkezi bir yer tutan “ahlak” ve “erdem” kavramları, Aristotelesçi bir etik anlayıştan ziyade, spesifik bir siyasi stratejinin temel bileşenleri olarak işlev görür. Niccolò Machiavelli’nin “Prens”te çizdiği, siyasi eylemin geleneksel ahlaktan özerkliği prensibinin aksine, burada ahlak bizzat siyasetin temel silahı haline getirilir. Bu, Machiavelli’den ziyade, bir tür “ahlaki Machiavellizm” olarak adlandırılabilecek bir stratejidir; amaç, ahlaki üstünlük iddiasını kullanarak siyasi bir zafer kazanmaktır. Erdem, kişisel karakterin bir niteliği olarak sunulur, ancak hedefi doğrudan politik alandaki güç ilişkilerini yeniden yapılandırmaktır. Kılıçdaroğlu, prensin aslan ve tilki olması gerektiğini söyleyen Machiavelli’ye, modern siyaset sahnesinde bir üçüncü yol ekler: aziz maskesi. Bu maske, rakibi, kirli ve çıkarcı siyasetin temsilcisi konumuna iterken, onu takanı her türlü eleştirinin üzerinde bir ahlaki yargıca dönüştürür.

    Bu ahlaki söylem, Albert O. Hirschman’ın “Gericilik Retoriği”nde tanımladığı, ilerici reformlara karşı kullanılan tipik muhafazakâr argümanları tersyüz eder. Hirschman’ın “ters etki”, “beyhudelik” ve “tehlike” tezlerinden farklı olarak, Kılıçdaroğlu bir “asliyete dönüş” söylemi inşa eder. Mevcut siyasetin yozlaştırıcı etkisine karşı, partinin kurucu değerlerine ve siyasetin özünde olması gereken etik temele dönüş çağrısı yapılır. Bu, geçmişi idealize eden nostaljik bir muhafazakârlıktan ziyade, şimdiyi dönüştürmeyi hedefleyen bir yenilenme retoriğidir. “Ahlaklı kurultay” ifadesiyle, siyasetin rutin, çatışmacı ve çoğu zaman kirli olarak algılanan doğasına karşı bir tür siyaset-üstü, saf bir mücadele alanı kurgulanır. Bu alan, pazarlıkların, hiziplerin ve kişisel çıkarların geçersiz olduğu, yalnızca partinin ve ülkenin yüce çıkarları ile bireysel vicdanların konuştuğu bir ütopyadır.

    Erdem retoriği, parti içi demokrasi ve liderlik yarışı gibi kavramların doğasında bulunan agonistik gerilimi pasifleştirme işlevi görür. Chantal Mouffe ve Ernesto Laclau’nun “radikal demokrasi” anlayışlarında siyasetin kurucu unsuru olarak görülen antagonizma, burada ahlak söylemiyle “evcilleştirilmeye” çalışılır. Rakipler arasındaki ilişkinin, bir dost-düşman ilişkisi olmaktan çıkarılıp, “kim daha erdemli” eksenine oturtulması, çatışmanın şiddetini azaltırken, aynı zamanda onu manipüle edilebilir bir zemine taşır. Zira “erdem” muğlak, ölçülmesi zor ve nihai kertede yoruma açık bir ölçüttür. Bu muğlaklık, onu kullanan lidere, kimin erdemli olup olmadığına karar verme noktasında büyük bir yorumlama esnekliği sağlar. Böylece, potansiyel olarak yıkıcı ve bölücü olabilecek bir liderlik yarışı, liderin hem hakem hem de en önde gelen yarışmacı olduğu, düşük yoğunluklu bir ahlaki kıyas turnuvasına dönüşür. Kılıçdaroğlu, bu oyunun sadece en iyi oyuncusu değil, aynı zamanda kural koyucusu olarak ortaya çıkar.

    Söylemde “koltuk” metaforu üzerinden yürütülen tartışma, ahlakı cisimleştirir ve ona fiziksel bir karşıt verir. George Lakoff ve Mark Johnson’ın “Metaphors We Live By” adlı eserindeki çerçeveleme teorisiyle incelendiğinde, “koltuk” soyut iktidar hırsının somut bir cisimleşmesidir. Lider, bu somut nesneyi reddederek, aslında soyut bir kötülüğü reddettiğini ilan eder. Bu, derin bir bilişsel etki yaratır; çünkü dinleyici için karmaşık siyasi mücadeleler, basit bir “koltuk sevdalısı olmak / olmamak” ikiliğine indirgenir. Bu retorik manevra, rakibin tüm argümanlarını, programlarını ve eleştirilerini görünmez kılma potansiyeline sahiptir; zira rakibin her hareketi, bu temel ikilik çerçevesinde, “koltuğa ulaşmak için yapılan hamleler” olarak yeniden çerçevelenir. Kılıçdaroğlu, kendini bu ikiliğin olumlu tarafına konumlandırarak, rakibine dair söyleyeceği herhangi bir olumsuz şeyi daha ilk baştan gereksiz kılar. Çünkü muhalif, daha konuşmaya başlamadan, o ahlaki zıtlığın olumsuz kutbuna yerleştirilmiştir.

    Ahlak ve erdem vurgusu, Max Weber’in “değer rasyonalitesi” ile “amaç rasyonalitesi” arasındaki meşhur ayrımı akla getirir. Kılıçdaroğlu’nun söylemi, siyasi başarıyı, yani amaç rasyonalitesini, neredeyse tamamen ahlaki duruşun, yani değer rasyonalitesinin sonucu olarak kodlar. Doğru ve erdemli olanın yapılması halinde, siyasi başarının da er ya da geç geleceği varsayımı, bu söylemin üstü kapalı bir önermesidir. Bu, seçmenlere ve parti tabanına pragmatik vaatler sunamamanın yarattığı boşluğu, etik bir determinizmle doldurma girişimi olarak okunabilir. Weber’in “inanç etiği” olarak tarif ettiği, sonuçlardan bağımsız olarak doğru bildiğini yapan birey tipolojisi, burada bir liderlik imajına dönüşür. Ancak bu, aynı zamanda, sorumluluk etiğinin gerektirdiği, eylemlerin öngörülebilir sonuçlarını hesaba katma yükümlülüğünü de arka plana iter. Liderin temel sorumluluğu, pratik bir zafer kazanmaktan ziyade, ahlaki duruşun saflığını ve örnekliğini korumak olarak yeniden tanımlanır. Bu, sürekli seçim kaybeden bir lider için, yenilgiyi dahi anlamlandırmayı ve ondan onur çıkarmayı mümkün kılan güçlü bir anlatı çerçevesi sunar.

    Bu söylemin partinin kolektif kimliği üzerindeki etkisi, Émile Durkheim’ın “kolektif vicdan” kavramıyla ele alınabilir. Kılıçdaroğlu, “ahlaklı ve erdemli” bir kurultay çağrısıyla, partiyi sıradan bir siyasi örgüt olmaktan çıkarıp, ahlaki bir cemaat olarak yeniden tanımlamaya girişir. Bu cemaatin üyelerini birbirine bağlayan şey, ortak çıkar veya ideoloji kadar, hatta onlardan da önce, paylaşılan bir etik kod ve bu kodu ayakta tutma sorumluluğudur. Bu, partinin dünyevi başarısızlıklarına rağmen, üyelerine üstün bir manevi aidiyet duygusu sunarak örgütsel bağlılığı sürdürmeyi hedefler. Durkheim’ın kutsal ve profan arasında yaptığı ayrım, siyaset alanına uyarlanır; Kılıçdaroğlu ve onun etrafında kenetlenenler “kutsal” ahlaki siyasetin taşıyıcıları olurken, rakipler “profan” çıkar siyasetinin figürleri olarak kodlanır. Bu kutsallık atfı, lidere yönelik eleştiriyi sadece siyasi bir hata olarak değil, aynı zamanda bir tür günah, kolektif vicdana karşı işlenmiş bir suç haline getirerek eleştirinin maliyetini katbekat artırır. Bu da liderin konumunu, basit çoğunluk oylarıyla devrilmesi zor, manevi bir kaleye tahkim eder.

    Kurumsal Yenilenme İddiası ve Parti İçi Dinamikler

    “Kurultay” kavramı, konuşmada yalnızca bir tüzük maddesinin gereği olarak değil, derin bir yenilenmenin, bir tür partisel yeniden doğuşun miladı olarak sunulur. Kılıçdaroğlu’nun vurgusu, kurultayı organizasyonel bir zorunluluk olmanın ötesine taşıyarak, onu varoluşsal bir sınanma anına dönüştürür. Bu söylem, partiyi sürekli ve sıradan bir zamanın akışından kopararak, olağanüstü bir “kriz ve yeniden kuruluş” anlatısının içine yerleştirir. Organizasyon teorilerindeki “örgütsel dönüşüm” modelleriyle düşünüldüğünde, bu tür bir radikal yenilenme çağrısı, genellikle derin bir performans krizine veya dış çevredeki büyük bir şoka yanıt olarak ortaya çıkar. Kılıçdaroğlu, üst üste gelen seçim yenilgilerini bu şok olarak kodlar ve kurultayı, işte bu şokun dayattığı radikal bir yeniden yapılanmanın aracı olarak işaretler. Ancak paradoksal biçimde, bu radikal dönüşümün öznesi olarak, mevcut yapının en üstündeki kişiyi, yani bizzat kendisini gösterir.

    Buradaki kurumsal yenilenme söyleminin asıl mahareti, “değişim” talebini sahiplenerek onu pasifize etme kapasitesinde yatar. Parti tabanından ve muhalif kanatlardan yükselen değişim talepleri, lider tarafından kendi sözcükleriyle yeniden formüle edilerek, bu taleplerin enerjisi liderin kontrolüne alınır. Bu, Michel de Certeau’nun “strateji” ve “taktik” ayrımıyla açıklanabilir. De Certeau’ya göre strateji, bir güç mekanının, bir “mekân”ın sahibi olan bir öznenin eylemini tanımlar. Taktik ise, kendi mekânı olmayan zayıfın, güçlünün mekânında yaptığı manevradır. Kılıçdaroğlu, burada güçlü bir stratejist olarak, kendi kurumsal mekânına yönelik tabandan gelen taktiksel değişim baskısını, “ahlaklı kurultay” gibi kendi belirlediği bir stratejik hedefle karşılayıp soğurur. Değişim isteyen muhaliflerin elindeki en güçlü sloganı bizzat dillendirerek, onların en önemli itici gücünü ellerinden almış olur. Değişim, artık liderin belirlediği çerçevede ve onun öncülüğünde olması gereken, kontrollü bir süreç olarak tanımlanır.

    Yenilenme vaadi aynı zamanda, James G. March ve Johan P. Olsen’in “yeni kurumsalcılık” yaklaşımındaki “uygunluk mantığı” ile “sonuç mantığı” arasındaki gerilimi canlandırır. Kılıçdaroğlu, kurultay tartışmasını sonuç mantığından, yani kimin kazanacağı, hangi ekibin yöneteceği sorusundan alıp, uygunluk mantığına, yani bir kurultayın nasıl olması gerektiği, hangi ahlaki standartlara uyacağı sorusuna taşır. Bu yer değiştirme, kurumsal kural ve normların yeniden yorumlanması için alan açar. Lider, sonuç odaklı, rekabetçi ve potansiyel olarak yıkıcı bir süreci, norm ve değer odaklı, düzenleyici ve yapıcı bir sürece dönüştürme sözü verir. Bu, partinin yerleşik prosedürlerini sorgulama potansiyeli taşıyan her türlü girişimi, “bizim ahlaki duruşumuza uygun mu?” sorusuyla karşılayarak bürokratik ve moral bir filtre görevi görür. Kurultayın ajandası, delegelerin ve adayların rekabeti yerine, partinin ortak değerlerinin yeniden onaylanması ve liderin yeniden takdisi haline getirilmeye çalışılır.

    Kılıçdaroğlu’nun “benim koltuk derdim yok” ifadesi, aynı zamanda parti içi muhalefeti bir “koltuk kavgası”nın tarafı olarak konumlandıran zımni bir suçlamadır. Kendini bu kavganın dışında ve üstünde konumlandırarak, muhalefetin meşruiyet zeminini daraltır. Eğer asıl mesele koltuk değilse, o zaman muhalefetin bu konudaki ısrarı, onların sadece koltuk peşinde koştukları anlamına gelir. Bu, klasik bir “çerçeveleme savaşı” örneğidir; mücadelenin tanımını yaparak, mücadeleyi kazanma şansını radikal biçimde artırma girişimidir. Muhalefetin, bu çerçeveye karşı koyabilmesi için, kendilerinin de “koltuk derdi” olmadığını, meselenin strateji, program veya başarısızlık olduğunu kanıtlamaları gerekir ki bu, çok daha karmaşık ve zaman alıcı bir anlatım çabası gerektirir. Lider, basit ama güçlü bir cümleyle, muhalefeti reaktif, kendini açıklamak zorunda olan ve sürekli savunma yapan bir pozisyona iter.

    Bu söylem içinde, süreklilik ve değişim arasında kurulan gerilim dikkat çekicidir. Lider, kurumsal belleğin ve değerlerin taşıyıcısı olarak kendini değişimin öznesi, ancak aynı zamanda değişimin parti kimliğinde bir kopmaya yol açmayacağının da garantörü olarak sunar. Bu, iki ucu keskin bir kılıçtır; hem yenilenme isteyenlere hem de geleneğin korunmasından yana olanlara aynı anda hitap etmeyi sağlar. Anthony Giddens’ın “yapılaşma teorisi”ndeki fail-yapı ikiliğini aşan yaklaşımı burada işler. Kılıçdaroğlu, hem partinin yapısal sorunlarını dönüştürme kudretine sahip bir fail, hem de partinin en kadim erdemlerini taşıyan canlı bir yapı unsuru olarak resmedilir. Bu, liderin, partiyi geçmişin yüklerinden kurtarırken, aynı zamanda geçmişin en değerli mirasını koruyan ideal bir sentez figürü olarak algılanmasını sağlar. Değişim talep eden genç ve dinamik kesimlere “yeniyi ben getireceğim”, deneyime ve istikrara önem veren eski kuşaklara ise “özden kopmayacağım” mesajı eşzamanlı olarak verilir.

    Bu kurultay çağrısının ardındaki temel politik motivasyon, “kurumsallaşmış karizma” yaratma çabası olarak yorumlanabilir. Weber’in rutinleşmiş karizma kavramına atıfla, lider, kendi kişisel ahlaki karizmasını, kurultay gibi resmi bir kurumsal mekanizma aracılığıyla yeniden üretmeyi ve partinin tüm hücrelerine yaymayı hedefler. “Ahlaklı ve erdemli” bir kurultay, liderin kişisel özelliklerinin, partinin tüzel kişiliğine bir nakli olarak da okunabilir. Amaç, karizmayı liderin bedeninden ve geçici varlığından bağımsızlaştırarak, partinin kalıcı bir karakter özelliği haline getirmektir. Bu gerçekleştiği takdirde, gelecekteki liderler de bu kurumsallaşmış ahlaki mirasın bekçileri ve ürünleri olacak, Kılıçdaroğlu ise bu yeni dönemin kurucu figürü olarak partinin siyasi azizleri panteonundaki yerini alacaktır. Kısa vadeli bir siyasi hayatta kalma manevrası gibi görünen bu konuşma, uzun vadede tarihsel bir misyonun ve manevi bir liderliğin kurucu belgesi olma iddiasını zımnen taşır.

    Söylemde Kriz Yönetimi ve Gelecek Tahayyülü

    Kılıçdaroğlu’nun konuşması, akut bir siyasi kriz anında yapılmış olma özelliğiyle, öncelikle bir kriz yönetimi metnidir. Ancak buradaki kriz yönetimi, teknik bir sorun çözme pratiğinin ötesinde, krizin tanımını, nedenlerini ve çözüm yollarını yeniden inşa eden yaratıcı bir söylem performansıdır. Kriz, bir dizi seçim yenilgisi olarak somut bir veridir; ancak Kılıçdaroğlu, bu somut yenilgileri, partinin özünde var olan bir erdemin dışsal siyasetin kirli oyunları tarafından geçici bir mağlubiyete uğratılması olarak yeniden çerçeveler. Bu, Timothy W. Luke’un “hükümetleştirme” tartışmalarına benzer bir biçimde, sorunun kaynağını partinin dışına, amansız ve ahlak dışı bir siyasi rekabet ortamına atfederken, çözümü tamamen partinin içsel, kontrol edilebilir bir alanına, yani ahlaki karakterine yerleştirir. Başarısızlık, bir strateji veya icraat hatası değil, bir ahlaki kirlenme veya bu kirlenmeye direnme gücüyle ilgili bir sınanma olarak sunulur. Bu, partinin failliğini ve itibarını korumak için son derece etkili bir yeniden çerçeveleme stratejisidir.

    Gelecek tahayyülü, bu konuşmanın en güçlü ancak en soyut boyutunu oluşturur. “Elbette yapacağız” derken Kılıçdaroğlu, muğlak ama sarsılmaz bir özgüvenle geleceği şimdide kucaklar. Bu, Ernst Bloch’un “umut ilkesi”nde tanımladığı, “henüz-olmayan”ın bugünkü eylemleri motive eden bir güç olarak kullanılmasıdır. Somut bir plan veya program sunmaktan ziyade, bir varoluş biçiminin, bir ahlaki duruşun er ya da geç başarıya ulaşacağına dair teleolojik bir inanç dile getirilir. Gelecek, bugün yapılan ahlaki seçimlerin zorunlu bir sonucu, bir hasat zamanı olarak tahayyül edilir. Bu, belirsizlikle ve kaygıyla malul bir parti tabanına, belirsizliği aşan, neredeyse teolojik bir güvence sunar. Bu güvencenin teminatı ise herhangi bir maddi veri değil, doğrudan liderin kendi inancının ve karakterinin sağlamlığıdır. Bu, spekülatif bir finans aracına benzer; bugünkü değeri, gelecekteki farazi bir ahlaki başarıya endekslenmiştir.

    Konuşmadaki kriz yönetimi, aynı zamanda zamansallıkla ustaca oynar. François Hartog’un “tarihsel rejimler” kavramından hareketle, Kılıçdaroğlu’nun bir tür “gelecekçi” rejimi devreye soktuğu söylenebilir. Şimdiki zamanın sorunları ve geçmişin yaraları, geleceğin parlak ışığında önemsizleştirilir, hatta anlamlı kılınır. Kurultay, bu zamansal sıçramanın yapılacağı eşik, bir tür ritüel geçiş anı olarak kodlanır. Bu ritüel başarıyla tamamlandığında, parti geçmişin başarısızlıklarından arınmış, geleceğin zaferlerine hazır hale gelecektir. Liderin bugünkü rolü, bu geçişin mimarı ve baş rahibi olmaktır. Bu nedenle, lidere yönelik bugüne dair herhangi bir eleştiri, aslında bu kutsal gelecek planına karşı bir engel olarak anlamsız ve hatta zararlıdır. Eleştirmenler, dar ve miyop bir bakış açısıyla, geleceğin büyük vizyonunu göremeyen, gündelik hesapların içine sıkışmış figürler olarak marjinalleştirilir.

    Bu söylem, Jürgen Habermas’ın “iletişimsel eylem” teorisindeki, ideal konuşma durumlarında argümanların gücünün öne çıkması fikrine bir alternatif oluşturur. Burada argümanların rasyonel gücünden ziyade, konuşmacının ahlaki duruşunun performatif gücü ön plandadır. Habermasçı anlamda bir müzakere ve ikna süreci değil, John L. Austin’in “söz edimleri” kuramı bağlamında bir “edimsöz” gerçekleşir. Kılıçdaroğlu’nun “benim koltuk derdim yok” demesi, sadece bir durumu betimleyen bir saptama değil, bizzat bir edimi yerine getiren bir sözcedir. Bu sözceyle lider, kendisini ahlaki olarak bağlar, bir taahhüdün altına girer ve bu bağlanma eylemiyle dinleyiciler önünde yeni bir gerçeklik inşa eder. Bu gerçeklikte, onun niyetinden şüphe etmek, hem epistemolojik olarak yanlış hem de etik olarak ayıptır. İletişim, rasyonel bir uzlaşma arayışından çok, ahlaki bir şahitlik ve bağlanma eylemine dönüşür.

    İfade edilen güçlü irade ve özgüven, aynı zamanda “gönüllücülük” olarak eleştirilebilecek bir siyaset anlayışını yansıtır. Buna göre, yeterince güçlü bir ahlaki irade, tüm yapısal engelleri, ekonomik kısıtları ve sosyolojik gerçeklikleri aşabilir. “Elbette yapacağız” derken, iradenin mutlak önceliği ve yapısal sınırları aşkınlığı ilan edilir. Bu, Leninist bir “iradi devrim” anlayışının demokratik bir liderlik yarışına uyarlanmış naif bir versiyonu olarak okunabilir. Ancak bu vurgu, sürekli yenilgilerle bezmiş bir parti tabanı için hayati bir motivasyon kaynağıdır. Liderin sergilediği bu sarsılmaz irade, karmaşık sosyo-politik gerçekliğin yarattığı çaresizlik hissine karşı psikolojik bir panzehir işlevi görür. Delegelerden, analistlerden veya stratejistlerden beklenen, verili durumu soğukkanlılıkla analiz etmeleri değil, liderin bu iradesine katılmaları ve onun bir parçası olmalarıdır. Kriz, analitik bir müdahale ile değil, kolektif bir irade sıçramasıyla aşılacaktır.

    Bu kriz yönetimi söyleminin nihai amacı, partiyi “kurban” psikolojisinden “fail” psikolojisine geçirmektir. Seçim yenilgileri, dış güçlerin bir sonucu olarak parti tabanında bir mağduriyet hissi yaratmış olabilir. Kılıçdaroğlu, bu mağduriyeti yok saymaz, ancak onu yeniden anlamlandırır. Yenilgiler, bir mağduriyet değil, bir sınanma, bir çile dönemidir. Bu çile, partiyi olgunlaştırmış, arındırmış ve gerçek zaferin ne olduğunu öğretmiştir. Gerçek zafer, sandıkta kazanılan geçici bir üstünlük değil, ahlaki üstünlüğün sürekli kılınmasıdır. Kurultay, işte bu mağduriyet psikolojisinin kesin olarak terk edilip, aktif ve ahlaki bir fail olma durumuna geçişin ilan edileceği sahnedir. Liderin “koltuk” gibi dünyevi bir hedefi olmadığını ilan etmesi, partiyi de dünyevi başarısızlıkların yarattığı üzüntüden kurtarma ve onu daha yüksek bir varoluşsal düzleme taşıma teklifidir.

    Kolektif Kimlik İnşası ve “Biz” Tahayyülü

    Kılıçdaroğlu’nun sözleri, Benedict Anderson’ın “hayali cemaat” kavramının bir mikro-örneği olarak, CHP içinde yenilenmiş bir “biz” duygusu inşa etme çabasıdır. Parti, coğrafi olarak dağınık, farklı çıkar gruplarını ve hatta ideolojik eğilimleri barındıran bir topluluktur. Bu farklılıkları ortak bir paydada buluşturacak olan şey, lidere göre, dar bir program veya tek bir liderlik figürüne duyulan pragmatik bağlılık değil, ortak bir ahlaki duruş ve erdem arayışıdır. “Ahlaklı ve erdemli” bir kurultay hayali, delegelerin, üyelerin ve sempatizanların kendilerini, sıradan siyasi partilerin kirli gündelik işleyişinin üzerinde, özel ve seçkin bir cemaatin mensupları olarak görmelerini sağlar. Bu hayali cemaat, kendisini “koltuk sevdalısı” ötekilere karşı tanımlar. “Biz”, makamı değil milleti ve değerleri düşünenler; “onlar” ise, sadece ve sadece iktidarın nimetlerine odaklanmış olanlardır. Bu keskin ayrım, parti içi farklılıkları ikinci plana atarak, güçlü bir iç-grup kayırmacılığı ve dayanışması yaratır.

    Bu kimlik inşası, psikanalitik bir bakışla, bir tür “narsisistik küçük farklılıkların narsisizmi” olarak da yorumlanabilir. Freud’un tabiriyle, birbirine çok benzeyen komşu topluluklar arasındaki düşmanlık, kendi kimliğini pekiştirmek için küçük farklılıkları büyütme eğilimine dayanır. Kılıçdaroğlu, CHP’yi diğer partilerden ayıran makro-politik farklılıkları değil, mikro-etik bir farklılığı, yani “ahlaklı olma” halini öne çıkarır. Bu, partinin yeni ve en ayırt edici kimlik özelliği haline gelir. “Biz, ahlaklı siyaset yapanlarız” demek, tüm diğer siyasi aktörleri örtük olarak “ahlaksız” olarak kodlamak anlamına gelir. Bu, partililer için muazzam bir psikolojik tatmin ve üstünlük duygusu yaratır. Ancak bu tatmin, aynı zamanda bir izolasyon riskini de beraberinde getirir; zira bu denli yüksek bir ahlaki kaideye oturan bir parti, diğer aktörlerle pragmatik ve esnek ittifaklar kurmakta zorlanabilir, çünkü her pazarlık ahlaki saflığın lekelenmesi riskini taşır.

    Konuşmanın alt metninde, Henri Tajfel ve John Turner’ın “Sosyal Kimlik Teorisi”nin izleri sürülebilir. Bireyler, benlik saygılarını yükseltmek için ait oldukları grubu olumlu, diğer grupları ise olumsuz değerlendirmeye motive olurlar. Kılıçdaroğlu, parti tabanına son derece olumlu, prestijli ve ahlaken üstün bir sosyal kimlik sunar: “Erdemli CHP’li” kimliği. Bu kimlik, üst üste gelen seçim yenilgilerinin bireysel ve kolektif benlik saygısında yarattığı derin yarayı sarmak için biçilmiş kaftandır. Partili, artık kendisini “kaybeden” olarak değil, “kaybetme pahasına doğru yolda yürüyen erdemli nefer” olarak tanımlayabilir. Bu, bilişsel uyumsuzluğu azaltan ustaca bir yeniden çerçevelemedir: Başarısızlık, başarısızlık değil, erdemin bedelidir. Liderin görevi, bu bedeli ödemeye razı olan topluluğun sözcülüğünü yapmak ve bu yeni, gurur verici kimliği sürekli olarak yeniden üretmektir. Kurultay ise, bu kolektif kimliğin en üst düzeyde sergileneceği ve yeniden onaylanacağı büyük bir tören olarak planlanır.

    Söylemdeki “biz”, kapsayıcı olduğu kadar dışlayıcıdır da. Kılıçdaroğlu’nun “benim koltuk derdim yok” ifadesi, kendisini ve kendisine inananları içeren bir “biz” ile, bu derdi taşıdığı ima edilen bir “siz/onlar” arasına net bir çizgi çeker. Bu çizgiyi çekmek, parti içi iktidar mücadelesinde saf tutmayı kolaylaştıran bir işlev görür. Muğlak bir “değişim” talebiyle ortaya çıkan muhalifler, bu söylem karşısında ya “koltuğa göz dikenler” olarak etiketlenip marjinalleşecek ya da kendilerinin de bu ahlaki “biz”in bir parçası olduğunu kanıtlamak gibi zorlu bir yükün altına gireceklerdir. Bu, muhalefeti sürekli olarak kendini ispat etmeye zorlayan asimetrik bir söylemsel güç ilişkisi yaratır. “Biz” ahlaki ve doğal olandır, “onlar” ise varlıklarını ve niyetlerini sürekli açıklamak zorunda olan, zan altındaki gruptur. Bu çerçeve, liderin müttefiklerine sağlam bir aidiyet ve sadakat zemini sunarken, eleştirel sesleri etkisizleştirmek için de güçlü bir kültürel ve psikolojik baskı mekanizması oluşturur.

    Bu kolektif kimlik tahayyülü, geçmişin partisel mitolojisiyle de güçlü bağlar kurar. Erdem ve ahlak vurgusu, CHP’nin kurucu ideolojisindeki, özellikle erken Cumhuriyet dönemi söyleminde güçlü olan, “münevver”, “halktan kopuk olmayan ama halkı aydınlatan” elit imajının modern bir yeniden üretimidir. Parti, Cumhuriyet’in kurucu değerlerinin taşıyıcısı olarak, kendini her zaman bir tür ahlaki misyonla tanımlamıştır. Kılıçdaroğlu, bu tarihsel misyonu, somut ideolojik içeriğinden biraz soyutlayarak, evrensel bir erdem söylemine dönüştürür. Bu, farklı dönemlerden ve farklı ideolojik eğilimlerden gelen partilileri, bu muğlak ama güçlü “kurucu misyon” etrafında birleştirme potansiyeli taşır. “Ahlak”, partinin farklı hiziplerinin üzerinde uzlaşabileceği, en geniş ortak payda haline getirilmeye çalışılır. Bu, ideolojik bir sentezden kaçınarak, duygusal ve ahlaki bir payda arayışıdır.

    Bu kimlik inşası, partiyi seçmen nezdinde nasıl konumlandırdığı sorusunu da beraberinde getirir. “Ahlaklı ve erdemli” azınlık olma hali, bir yandan yüksek bir özsaygı sunarken, diğer yandan temel bir siyasi sorunu, yani “neden çoğunluk olamıyoruz?” sorusunu cevaplamakta yetersiz kalabilir. Eğer parti, ahlakın ve erdemin son kalesi ise ve toplumun çoğunluğu bu kaleden habersiz ya da ona karşı kayıtsızsa, bu durum partinin toplumdan koptuğu veya elitist bir konuma sıkıştığı eleştirilerini besleyebilir. Kılıçdaroğlu’nun söylemi, bu açmazı, ahlaki üstünlüğü siyasi başarıya tercih ederek çözmeye çalışır; ancak bu tercih, partinin nihai amacının iktidar olmak olduğu gerçeğiyle çelişen bir gerilim yaratır. Bu gerilim, partinin ruhunda kalıcı bir ikileme işaret eder: Seçim kazanmak için her yolu mübah gören popülist siyasetle rekabet edebilmek için ahlaki saflıktan ödün vermek mi gerekir, yoksa ahlaki saflığı korumak uğruna sürekli kaybetmeye razı mı olunmalıdır? Konuşma, bu soruya net bir yanıt vermekten kaçınır; bunun yerine, soruyu soranları da bu ahlaki ikilemin dışında, “koltuk sevdalısı” pragmatistler olarak konumlandırarak susturmayı dener.

    Metaforik Dil ve Siyasi Beden Temsili

    Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmasındaki en çarpıcı retorik hamle, siyasi varlığını ve mücadelesini “koltuk” metaforu üzerinden somutlaştırmasıdır. Metafor, burada sadece bir süsleme aracı değil, George Lakoff’un işaret ettiği üzere, düşünceyi ve eylemi yapılandıran temel bir bilişsel çerçeve olarak işler. “Koltuk”, modern siyasi dilde iktidar makamını, statüyü, bürokratik gücü ve kişisel çıkarı tek bir imgede birleştiren, son derece yüklü bir simgedir. Kılıçdaroğlu, bu simgeyle ilişkisini keskin bir olumsuzlama üzerinden tanımlayarak, aslında yeni bir liderlik bedeni inşa eder. Bu beden, iktidarın maddi, mekânsal ve cismanî çekimine kapalı, hafiflemiş, arınmış ve neredeyse uhrevî bir varoluşu temsil eder. Liderin fiziksel varlığı ile siyasi makam arasına koyduğu bu mesafe, onu, makamla özdeşleşen ve makamın gölgesinde kalan sıradan politikacılardan radikal biçimde ayırmayı amaçlar.

    Bu retorik, Ernst H. Kantorowicz’in meşhur çalışması “Kralın İki Bedeni”ndeki teolojik-politik ayrımın modern ve seküler bir izdüşümü olarak yorumlanabilir. Kralın biri ölümlü, doğal, diğeri ölümsüz, politik olan iki bedeni vardır. Kılıçdaroğlu, bu ayrımı tersyüz eder: Onun doğal bedeni geçici, mütevazı ve koltuğa bağlı değildir; fakat onun politik bedeni, tam da bu feragat sayesinde ölümsüzleşir, bozulmaz bir ahlaki öz kazanır. “Koltuğu” reddetmek, doğal bedenin çıkarlarını ve geçiciliğini kabul etmek, ama politik bedeni, yani partinin zamansız değerlerini en saf haliyle temsil edebilme iddiasını yüceltmektir. Bu, lideri, koltukla simgelenen kurumsal yapının hem içinde hem de üstünde olan paradoksal bir konuma yerleştirir. O, koltuğa oturmaz; koltuğa anlamını veren erdemin cisimleşmiş hali olarak onun yanında, belki de bir adım önünde durur.

    Kılıçdaroğlu’nun beden dili ve kamusal imajı da bu söylemi destekleyen bir görsellik taşır. Mütevazı yaşam tarzı, sade giyimi, mütevazı konutu ve “Gandi” lakabıyla pekiştirilen imajı, konuşmasındaki “koltuk derdi olmayan adam” iddiasını fiziksel ve görsel bir gerçeklik düzlemine taşır. Burada söylem, performatif bir tutarlılık kazanır. Judith Butler’ın performatiflik kuramı bağlamında, “koltuk derdim yok” demek, bu sözü telaffuz eden bedenin o ana kadarki tüm tarihiyle uyumlu olduğunda çok daha güçlü bir hakikat etkisi yaratır. Kılıçdaroğlu’nun yıllar içinde inşa ettiği mütevazı, gösterişten uzak kişisel imaj, bu sözce için mükemmel bir zemin oluşturur. Söz, sadece bir anlık iddia değil, aynı zamanda on yıllara yayılan bir yaşam tarzı performansının doğal bir uzantısı, neredeyse kaçınılmaz bir sonucu gibi algılanır. “Koltuk” gibi ağır, maddi bir simgenin karşısına, onu reddeden hafif, mütevazı ama çelik gibi iradeli bir beden konur.

    Metafor, aynı zamanda, onun zıddını da içererek anlam kazanır. “Benim koltuk derdim yok” önermesi, bu derdi olan birilerinin olduğu varsayımını mantıksal olarak zorunlu kılar. Bu, söylemin hayaletidir; hiç adı anılmayan, ama her an varlığı hissedilen “koltuk sevdalısı öteki”. Bu öteki, parti içindeki rakip, iktidardaki hükümet lideri veya soyut bir politikacı tipolojisi olabilir. Kılıçdaroğlu, kendi kimliğini ve saflığını bu olumsuzlama üzerinden kurarken, dinleyici de bu boş göstereni kendi zihnindeki muhalifle doldurur. Bu, retorikte “enthymeme” olarak bilinen, dinleyicinin aktif olarak tamamladığı eksik akıl yürütme biçimine bir örnektir. Lider, rakibe yönelik doğrudan bir suçlamada bulunmaz; sadece kendi konumunu ilan eder ve dinleyicinin muhakemesi, bu masum önermenin kaçınılmaz mantıksal sonucu olarak rakibi mahkûm eder. Bu, doğrudan saldırıdan çok daha etkili ve ahlaki otoriteyle çelişmeyen dolaylı bir karakter suikastıdır.

    Söylemdeki mekânsal metaforlar sadece “koltuk” ile sınırlı değildir. “Ahlaklı ve erdemli bir kurultay” ifadesindeki “kurultay” da, dört duvar arasında gerçekleşen bir toplantıdan öte, ahlaki bir uzam olarak tahayyül edilir. Bu mekân, normal siyasi eylemlerin ve güdülerin askıya alındığı, profan dünyadan yalıtılmış kutsal bir alandır. Tıpkı bir mabet gibi, içine girenlerin belirli bir ruh hali ve niyetle girmesi beklenir. Kılıçdaroğlu, bu mekânın eşiğini bekleyen, onun gerektirdiği saflığı ve erdemi şimdiden taşıyan bir rehber olarak, delegeleri bu kutsal mekâna girmeye layık olup olmadıkları konusunda bir iç muhasebeye davet eder. Bu kurgu, kurultayı bir oylama ve rekabet mekânı olmaktan çıkarıp, kolektif bir vicdan muhasebesine ve ahlaki bir yeniden doğuş ritüeline dönüştürür. Mekânın bu şekilde yeniden tanımlanması, o mekânda yapılacak her türlü muhalif siyasi eylemi, kutsala saygısızlık, mekânın ruhuna ihanet olarak damgalar.

    “Yapacağız” fiiliyle ifade edilen irade, tüm bu metaforik yapıyı bir eylem planına bağlayan dinamik unsurdur. Lider, edilgen bir erdem gösterisi yapmaz; aksine, erdemi aktif, inşa edici ve dönüştürücü bir güç olarak sunar. Bu, Hannah Arendt’in “eylem” kavramına yaklaşır. Arendt için eylem, insanın çoğulluk içinde, söz ve edimle kendini açığa vurması, yeni bir başlangıç yapma kapasitesidir. Kılıçdaroğlu, “yapacağız” derken, kendisini ve partisini, belirlenmiş yapıların ve geçmişin mağlubiyetlerinin pasif nesneleri olmaktan çıkarıp, yeni bir başlangıcın aktif özneleri olarak konumlandırır. Bu eylem, “koltuk” gibi maddi bir hedefe yönelmemiş, aksine kendini başlı başına değerli bir amaca, ahlaki bir kuruculuğa adamıştır. İşte bu yüzden liderin bedeni ve sözü, iktidarın donuk ve ağır mekânı olan “koltuğa” ihtiyaç duymaz; o, eylemin hafifliği ve sürekliliği içinde, kendi ağırlığını ve kalıcılığını zaten bulmuştur.

    Kemal Kılıçdaroğlu’nun “benim koltuk derdim yok” merkezli söylemi, siyasal liderlik, ahlak retoriği, kurumsal yenilenme, kriz yönetimi, kolektif kimlik inşası ve metaforik dil düzlemlerinde katmanlı bir analize tabi tutulduğunda, tek bir basit niyetin çok ötesine uzanan, sofistike bir politik hamle olarak ortaya çıkmaktadır. Bu söylem, ilk bakışta bir feragat beyanı, bir tevazu gösterisi gibi görünse de, özünde liderin ahlaki meşruiyetini tahkim eden, muhalefeti “koltuk sevdalısı” konumuna iterek pasifize eden, geçmiş seçim yenilgilerini anlamlandıran ve parti tabanına yenilmişlik psikolojisini aşacak manevi bir motivasyon sunan stratejik bir çerçeveleme işlevi görmektedir. Max Weber’den Bourdieu’ye, Machiavelli’den Gramsci’ye, Lakoff’tan Kantorowicz’e uzanan teorik bir hat boyunca incelendiğinde, bu konuşma, siyasetin temel bir gerilimini açığa çıkarır: Demokratik bir yarışta meşruiyet, yalnızca usul ve sonuçlarla değil, aynı zamanda rakibi ahlaken hükümsüz kılma kapasitesiyle de inşa edilir.

    Bu retorik strateji, partinin karşı karşıya olduğu somut krizi, yani üst üste yaşanan seçim yenilgilerini, bir strateji, program veya liderlik krizi olmaktan çıkarıp bir ahlaki sınanma ve arınma anlatısına dönüştürmektedir. Bu dönüştürme hamlesi, kurultay gibi prosedürel ve potansiyel olarak çatışmalı bir mekanizmayı, bir vicdan muhasebesi ve kolektif yeniden doğuş ritüeli olarak yeniden kodlar. Kılıçdaroğlu, kendisini bu sürecin en güçlü adayı değil, bu ritüelin anlamını belirleyen baş rahibi ve ahlaki standardın cisimleşmiş hali olarak konumlandırarak, Michels’in oligarşinin tunç yasasına meydan okuyan bir lider imajı çizer. Ancak bu imaj, ironik biçimde, tam da aşmaya çalıştığı yasayı yeniden üretme riskini taşır; zira liderin “koltuğa ihtiyacı olmadığı” iddiası, onun koltuğunu ve konumunu en güçlü biçimde koruyan bir simgesel sermaye işlevi görmektedir. Bu, siyaset biliminin kadim paradokslarından biridir: İktidara en az ihtiyacı olduğunu söyleyen kişi, çoğu zaman iktidarı en fazla isteyen kişiden daha kalıcı bir hakimiyet kurabilir.

    Kolektif kimlik düzeyinde ise bu söylem, CHP’nin farklı hizip ve eğilimlerini, dar ideolojik paydaların üzerinde, muğlak ama bir o kadar da kuşatıcı bir ahlaki cemaat çatısı altında toplamayı hedefler. Bu cemaat, kendisini siyasetin kirli, çıkarcı ve koltuk odaklı işleyişinin karşısında, erdemli bir azınlık olarak tanımlar. Bu tanım, partililere, seçim yenilgilerinin yarattığı derin yarayı onaracak güçlü bir özsaygı ve üstünlük duygusu sunar. Ancak bu yüksek ahlaki kaide, partiyi toplumun geniş kesimlerinden kopma tehlikesiyle de karşı karşıya bırakır. Eğer parti, başarısızlığı dahi erdemin bedeli olarak kodlayan ve ahlaken kirlenmemiş bir azınlık olarak kalmayı zımnen kabullenen bir söylemi benimserse, bu durum, iktidar olma amacıyla varoluşsal bir çelişki yaratır. Kılıçdaroğlu’nun söylemi, bu çelişkiyi çözmekten ziyade, onu görünmez kılmakta ve muhataplarını bu çelişkiyi sorgulamayı dahi bir ahlaki kusur olarak algılamaya yönlendirmektedir.

    Nihai tahlilde, bu konuşma metni, güncel bir siyasi kriz anında üretilmiş, geçici bir taktiksel çıkış olmanın çok ötesinde, bir liderlik manifestosu niteliği taşımaktadır. Kılıçdaroğlu, kendi siyasi varoluşunun özünü, partinin tarihsel misyonuyla ve geleceğe dair teleolojik bir umutla birleştirerek, kendisine yönelik eleştirileri işlevsizleştiren ve ahlaken çürüten bir anlatı inşa etmiştir. Bu anlatıda koltuk, asıl mesele olmaktan çıkarılmış, liderin kişisel erdemini kanıtlayan bir imtihan nesnesine dönüştürülmüştür. Bu hamle, partiyi kısa vadede yatıştırıp lidere sadakati pekiştirse de, uzun vadede partinin, strateji, program ve toplumsal ittifaklar gibi maddi siyasetin gerekleri ile manevi üstünlük iddiası arasında sıkışıp kalmasına yol açabilecek bir ideolojik kapanmanın da işaret fişeğidir. Sözün gücü ile eylemin gerçekliği, ahlakın saflığı ile siyasetin zorunlu kirleri arasındaki bu gerilim, yalnızca Kılıçdaroğlu’nun değil, genel olarak değişim baskısı altındaki tüm uzun süreli liderliklerin aşmak zorunda olduğu evrensel bir açmazdır.

    Kaynakça

    Anderson, B. (2006). Hayali Cemaatler: Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması. Metis Yayınları.

    Arendt, H. (1998). The Human Condition. University of Chicago Press.

    Austin, J. L. (1975). How to Do Things with Words. Harvard University Press.

    Bloch, E. (1986). The Principle of Hope. MIT Press.

    Bourdieu, P. (1991). Language and Symbolic Power. Harvard University Press.

    Butler, J. (1997). Excitable Speech: A Politics of the Performative. Routledge.

    de Certeau, M. (1984). The Practice of Everyday Life. University of California Press.

    Durkheim, E. (1995). The Elementary Forms of Religious Life. Free Press.

    Giddens, A. (1984). The Constitution of Society. University of California Press.

    Gramsci, A. (1971). Selections from the Prison Notebooks. International Publishers.

    Habermas, J. (1984). The Theory of Communicative Action. Beacon Press.

    Hartog, F. (2015). Regimes of Historicity: Presentism and Experiences of Time. Columbia University Press.

    Hirschman, A. O. (1991). The Rhetoric of Reaction. Belknap Press.

    Kantorowicz, E. H. (1957). The King’s Two Bodies: A Study in Mediaeval Political Theology. Princeton University Press.

    Koselleck, R. (2004). Futures Past: On the Semantics of Historical Time. Columbia University Press.

    Laclau, E., & Mouffe, C. (1985). Hegemony and Socialist Strategy. Verso.

    Lakoff, G., & Johnson, M. (1980). Metaphors We Live By. University of Chicago Press.

    Luke, T. W. (1999). “Environmentality as Green Governmentality.” In Discourses of the Environment. Blackwell.

    Machiavelli, N. (1998). The Prince. University of Chicago Press.

    March, J. G., & Olsen, J. P. (1989). Rediscovering Institutions. Free Press.

    Michels, R. (1915). Political Parties: A Sociological Study of the Oligarchical Tendencies of Modern Democracy. Free Press.

    Schmitt, C. (2005). Political Theology: Four Chapters on the Concept of Sovereignty. University of Chicago Press.

    Schumpeter, J. A. (1942). Capitalism, Socialism and Democracy. Harper & Brothers.

    Tajfel, H., & Turner, J. C. (1979). “An Integrative Theory of Intergroup Conflict.” In The Social Psychology of Intergroup Relations. Brooks/Cole.

    Weber, M. (1946). “Politics as a Vocation.” In From Max Weber: Essays in Sociology. Oxford University Press.

  • AKP Dönemi Ekonomi

    AKP Dönemi Ekonomi

    ChatGPT4, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidara gelmeden önce ve bugün ülkemizin çağdaşlarıyla arasındaki ekonomik düzeyi değerlendirmeni ve çağdaş rakiplerimize göre durumumuzdaki gelişme ya da gerilemeyi araştırmanı istiyorum.

    Türkiye’nin Avrupa ve İlk 20 Ekonomi İçindeki Göreli Konumu

    Sorunuzu doğrudan cevaplayayım: Türkiye ekonomisi mutlak olarak büyüdü; ancak Avrupa ülkeleri ve dünyanın en büyük ekonomileriyle karşılaştırıldığında göreli konumu belirgin biçimde güçlenmedi. Bazı ölçütlerde gerileme, bazılarında ise sınırlı ilerleme görüldü.

    Aşağıdaki analiz, özellikle dünya sıralaması, Avrupa içindeki pay, kişi başına gelir ve ekonomik ağırlık üzerinden bu değişimi gösteriyor.

    Türkiye’nin nominal GSYH bakımından dünyadaki yeri:

    YılGSYH (yaklaşık)Dünya Sırası
    2002240 milyar $1718
    2013950 milyar $16
    2020720 milyar $2021
    20251,31,4 trilyon $1719
    1. 2000’lerin başındaki yerimizi büyük ölçüde koruduk; fakat belirgin bir üst lige çıkamadık. Türkiye hâlâ çoğu hesaplamada ilk 20 ekonomi içinde sayılıyor, ancak 2002’deki konumuna göre dramatik bir yükseliş yaşanmadı.
    2. 2013 civarında ilk 15’e yaklaşan ivme kalıcı olmadı. Kur artışları ve enflasyon nedeniyle dolar bazlı büyüklük uzun süre yatay seyretti.
    3. Türkiye’nin Avrupa’nın büyük ekonomileriyle karşılaştırması:
    Ülke2002 GSYH ($ milyar)2025 GSYH ($ milyar)
    Almanya2.1005.500+
    Fransa1.5003.800+
    İtalya1.3003.100+
    İspanya7001.900+
    Türkiye2401.350
    Polonya190900+
    1. İspanya ile aradaki mesafe kapanmadı. 2002’de Türkiye, İspanya ekonomisinin yaklaşık üçte biri büyüklüğündeydi; bugün hâlâ benzer orandadır.
    2. Polonya’ya karşı göreli üstünlük azaldı. 2002’de Türkiye Polonya’dan biraz büyüktü; bugün hâlâ büyük ama fark eskisi kadar belirgin değil.
    3. Avrupa’nın merkez ekonomilerine yaklaşma gerçekleşmedi. Almanya ve Fransa gibi ülkelerle fark hem toplam ekonomi hem kişi başına gelir açısından çok büyük kalmaya devam etti.
    4. Türkiye zenginleşti; ancak Avrupa ortalamasına yakınsama sınırlı kaldı. 2002’de Almanya’nın kişi başına gelirinin yaklaşık %14’ü düzeyindeydik; bugün yaklaşık %33’üne ulaştık. Bu bir yakınsama ama hâlâ büyük fark var.
    1. Polonya gibi ülkeler daha hızlı yakınsadı. Polonya, AB üyeliği ve yüksek verimlilik artışı sayesinde Türkiye’den daha hızlı yükseldi.
    2. Türkiye’nin küresel ihracattaki payı:
    Yılİhracat ($ milyar)Dünya Payı
    200236%0,6
    2025260%1 civarı
    1. Küresel ticaretteki payımız arttı. Bu olumlu bir gelişme.
    2. Ancak yüksek teknoloji payı düşük kaldı. Güney Kore, Almanya ve Çin’e göre Türkiye’nin ihracatı hâlâ daha düşük katma değerli ürünlere dayanıyor.
    3. PPP (satın alma gücü paritesi) açısından Türkiye’nin durumu, nominal dolara göre daha iyidir. Çünkü Türkiye’de birçok hizmet ve konut gideri Avrupa’ya göre daha ucuzdur.

    Fakat uluslararası karşılaştırmalarda yatırım, teknoloji, dış borç ve rezerv gibi alanlarda nominal dolar göstergeleri daha belirleyicidir. Bu nedenle Türkiye’nin küresel ekonomik ağırlığı değerlendirirken nominal veriler önemlidir.

    Toplam ekonomi büyüdü.

    • İhracat hacmi arttı.
    • Altyapı yatırımları ekonomik kapasiteyi genişletti.
    • Kamu maliyesi uzun süre disiplinli kaldı.
    • Avrupa’nın büyük ekonomileriyle aradaki mesafe kapanmadı.
    • Polonya gibi bazı ülkeler Türkiye’den daha hızlı yükseldi.
    • Yüksek teknoloji ve verimlilik artışı sınırlı kaldı.
    • Son yıllardaki yüksek enflasyon ve kur kaybı, dolar bazlı sıralamada ilerlemeyi zorlaştırdı.
    • Türkiye’nin ekonomik büyüklüğü 2002’ye göre çok daha büyük. Ancak Avrupa ülkeleri ve ilk 20 ekonomi içindeki göreli konumumuz büyük ölçüde yerinde saydı; bazı dönemlerde ise zayıfladı.

    En kısa ifadeyle:

    Türkiye ekonomik olarak büyüdü, fakat rakiplerinin çoğu da büyüdüğü için dünya ve Avrupa içindeki göreli ağırlığımız beklenen ölçüde artmadı.

    Özellikle 2013 sonrası dönemde yüksek enflasyon ve TL’nin değer kaybı, Türkiye’nin dolar bazlı sıralamada yukarı çıkmasını engelleyen temel faktörler oldu.

  • Satıcının Ölümü

    Satıcının Ölümü

    Çocukken okuduğumuz kitaplar, kelimesi kelimesine insanın aklında nasıl kalır, diye hep düşünmüşümdür. Amerikan edebiyatında bütün yazarlar bir çok konuyu hiç çekinmeden toplumun önüne serdiklerine biliriz. Gazetelerde yayınlanan makalelerde , yazarlar , yönetimi ağır eleştirmelerini, bu gün hala izlemekteyiz. Bir çok konuda hukuk önünde her kim olursa olsun eşit olmakta, hatta Amerika başkanları bile, halkın temsilcileri huzurunda, hesap vermekteler. 

    Her ülkede siyaset, kimi zaman, kirli çamaşırların ortaya döküldüğü bir mezat yerine döner. 1949 yılında Amerika da yayınlanan Arthur Miller’in kaleme aldığı roman ‘ The Death Of A Salesman ‘ adlı kitap, Amerika da en çok satan kitaplar arasında, basıldığı yıllarda ,  1 numaraya yükselmiş. Türkiye de ‘ Satıcının Ölümü ‘ adı ile tercüme edildiğini, hatırlarım. Hatta bu eserin, bir de tiyatro sahnesine uyarlamışlardı. Satıcı Willy İşleri iyi gitmediği için, eşi Linda ile kimi zaman tartışır. 

    Her gün elinde iki valizle dolaşıp , bir şeyler satmaya çalışır. Hep hayal aleminde yaşar, hiçbir zaman eşi Linda ‘yı mutlu edemez. Ailesi , işi ve çevresi konusunda uyum sağlayamadığından , kendini suçlu hisseder. Ancak suçu hep başkasında aramaya çalışır. Roman bu konularda insanın ruh yapısının günlük hayatına nasıl etki ettiğini işler, bu romanda. Willy ‘ nin ölümüne kadar götürür. 

    Bu romanda bazı bölümler kalmış aklımda, bir iş dönüşü eve gelir , koltuğa oturur , ayaklarını uzatır, ‘ Linda bak ne düşündüm eve gelirken, arabanın tavanını açtım, rüzgar vururken bir tatile mi gitsek , diye düşündüm ‘ der Willy. Linda ise ‘ Willy Bizim arabamızın açılır tavanı yok ki ?’ diyerek adamın hayal etmesini bile engeller. 

    Günümüz Türkiye’sinde bizler Willy ‘nin dünyasında yaşadığımıza inanmaktayım. Yapay bir ortamda, halklar arasında bir uçurumun teşkil edildiği ekonomik denklemlerin çalıştığı, zenginin çok daha zengin edildiği , fakirin ise daha fakir edildiği bir coğrafya da nefes almaya çalışmaktayız. Sadece koltukta kalabilmek adına oynanan iğrenç oyunlar. Bu oyunlara kimler alet olmakta. Başta Saray ve şürekâsı . Sarayı , verdikleri ihalelerle ülkeyi talan edip soyan, ve kalanı beş tepeye aktaran birkaç iş bitiren kuruluşlar.  

    İhalesiz yarışmasız verilen, adrese teslim ihalelerle ülkenin yer altı zenginliklerinin üzerine çöken birkaç  çetelerin ülkesinde, biz sığınmacı olarak nefes almaya çalışmaktayız. 

    Ne olur bir kenara not edin Türkiye 2026 yılında resmi rakamlarla 2,7 trilyon lira faiz ödeyeceğiz. 2.7 Trilyon lira, hani kaç sıfır ilave etmem gerekir bilmiyorum, o kadar çok ki, satırı doldurmasından korkarım.   Bu para ile neler yapılır diye düşünmek lazım. Yani her yıl faize ödediğimiz parayı Türkiye kalkınmasına harcamış olsaydık, VAN  – İZMİR çift hat tren yolu, İSTANBUL-İZMİR çift hat tren yolu , ISTANBUL – ANTALYA çift hat tren yolu, ISTANBUL – ADANA çift hat tren yolu inşaatı finanse edebilir, hatta elimizde kalanla da, elektrikli lokomotif fabrikası açabilirdik. 

    Ben WİLLY gibi hayal dünyamda yaşamıyorum, her iki ayağımın da yere bastığına inanmaktayım. Ancak bizi idare ettiklerini düşünenlerin her iki ayakları yere sağlam basmadığına inanırım. Belki de ülkemizden intikam almak isteyen insanlar olabilir. Ülkemizin yer üstü zenginliklerinin yanında , yer altı zenginliklerinin, ikbal uğruna  peş keş çekildiğine adım gibi inanmaktayım . Birde ülkemde bir kesim insanlar, Büyük Önder Atatürk’ten intikam alırcasına, ismini her yerden silme adına, uğraşı vermekteler. Önce andımızı ortadan kaldırmaya çalıştılar, sonra uluslar arası hava limanından ismini kaldırarak,  intikam aldılar, şimdi ise onun kurduğu , ülkemizin kurucu partisinin ismini ortadan kaldırmaya çalışmalarını izlemek , her Türkü yaraladığı gibi beni de yaralamakta. Ne Alıp Veremediğiniz Var Bu Büyük Lider İle ?  Nedir sizin derdiniz ? Bütün dünyanın kabul ettiği bir Devlet adamının adını bu ülkeden silemezsiniz . Arjantin den Tokyo ya kadar , alanlara , caddelere  Mustafa Kemal Atatürk ismi verilmiş , gidin de silmeye çalışın o ülkelerden ATATÜRK’ün adını .

    Cumhuriyetle kurulan bir Parti hakkında Mutlak kararı tesis eden kişinin zeka seviyesindeki şüphem, en fazla Willy’nin zeka seviyesine belki ulaşabilir, diye bir sözüm geldi söyledim , hem nalına hem mıhına.

  • BOLERO’NUN SONUNDA…

    BOLERO’NUN SONUNDA…

    BOLERO’NUN SONUNDA…

    KRİZDEN BUNALIMA…                                    

    Ülke, her gün doğal, siyasal, hukuksal felaketler içerisinde debelenirken görülüyor ki;  ekonomik kriz, iktisadi bunalıma, buhrana dönüşüyor…

    Kriz  kısa erimli, dönemseldir. Buhran ya da bunalım ise görece daha uzun bir dönemi, süreci içerir.

    Kriz, grafik olarak “V” şeklindedir. Ekonomik göstergeler, kötüye gidiş, tıpkı bir lastik top gibi yere çarpar ve geri döner. “İktisadi Buhran” ise “L” şeklinde bir grafik ile simgelenebilir. Kötüye gidiş dibe vurduktan sonra, “L” nin yatay kenarına benzer bir süreç izler; şiddeti, ne kadar süreceği, nasıl sonlandırılabileceği sonsuz değişkene bağlı olduğundan kestirilemez.

    İşte, şimdi, ülke bu ekonomik süreci yaşamaya başlamış görünüyor. Artık altına pislik süpürülecek halı yok; kral çıplak, mızrak çuvala girmiyor. Belki bir çağ dönümü…

      Bolero Dinletisinin Sonu… 

    Ravel’in  “Bolero”sunu bilirsiniz. Ravel bu ilginç  yapıtını, aynı yeknesak tını, nakarat ya da kısa bir “partisyon”u  tam bir saat boyunca çok düşük bir ses tonundan başlayıp, yavaş yavaş ses tonunu yükselterek ve yineleyerek, finalde gök gürültüsü düzeyine çıkararak  tamamlar.

    İşte durum bu durum…

     “Bolero”nun icra edildiği ilk günlerde, dönemin ünlü müzik eleştirmenlerinden biri “Ben böyle bir zırvalık görmedim…”demiş. “…Yüzlerce insan bir salona doluşuyor, biteviye bir partisyonu dakikalarca ağızları açık izliyorlar. Aptalca bir görünüm…”

    Gerçi Ravel’inki kimseye zararı olmayan ilginç bir deneme idi ve klasik müzik  dünyasında yerini aldı.

    Yaşanılan  kriz de böyle bir görünüm sergiliyordu. Ama artık iktisadi bunalıma dönüştü…

    Bunalım, yoğun etkisini yıllarca sırası ile çalışan kitleler, emekçiler, emekliler, tarım kesimi, küçük esnaf zenaatkara ve özellikle az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde bu ülkelerin çalışan kitleleri, emekçileri üzerinde gösterir…

    Kısacası, fatura son tahlilde Emekçilere kesilir. (1) 

    Fatura çoktan kesilmeye başlandı bile…

    İşsizlik tırmanıyor, yedek sanayi orduları hızla büyüyor, ücretler genel düzeyi düşüyor, sosyal güvenlik ve sağlık sistemleri ve sosyal politikaların yetersizliği had sahaya ulaşırken, 

    süreç sadece yandaş sermaye kumarbazlarını mutlu kılan “kumarhane kapitalizmine” dönüşmüş durumda… 

    Kitleler, pek de sorumlu olmadıkları bir kurgunun faturasını gittikçe daha ağır bir şekilde ödemek durumunda…

     Onlar da bu durumdan sorumlular tabii;  medyatik, kültürel, ideolojik bombardıman altında, (2) gidişatı sezemeyip, tepki göstermekte bayağı gecikseler de tıpkı yavaş yükselerek birden gökgürültüsüne dönüşen “Bolero”gibi zelzelenin şiddeti artınca irkilerek birden uyanıp, ülkenin asıl sahibi olduklarının “kendiliğinden” ayırtına varmaya başlıyorlar…

    Küçük balıklar zamanı…

      Kısaca bu aşamadan sonra “ülkenin halları” ne olacak sorusunun yanıtını %10’un uyanıklığı ve manipülasyonlarıyla düzenlerini sürdürme çabaları karşısında %90’ın, kitlelerin daha adil gelir dağılımı, fırsat eşitliği, ulaşılabilir sosyal güvenlik, sağlık ve eğitim sistemleri vb. alanlardaki direnme gücü belirleyecek.

    Kısacası ezenlerin gittikçe iyice otoriterleşerek daha da ezeceği bir ülke mı? Yoksa daha adil, barışçı bir ülke mi? 

    Karar kitlelerin ve kitlelerden yana olanların…Yani zaman küçük balıkların zamanı olmalı…  Nokta.

     (1)Emmanuel, Arghiri; Echange İnegal, Maspero, !972, Paris, S:12-25

    (2)Amin, Samir; C’est un crise de l’imperialisme, les Aires culturelles,

  • Echodyne radarları – birçok insansız hava aracı savunma sisteminin başarısının anahtarı

    Echodyne radarları – birçok insansız hava aracı savunma sisteminin başarısının anahtarı

    Her boyutta ve türde insansız hava araçları (İHA’lar), günümüz savaş alanının belirleyici bir özelliğidir. Yaygınlıklarının artmasıyla birlikte, İHA savunmasının önemi de artmaktadır. Ancak bu, çeşitli zorluklara tabidir. İHA’ların karşı önlemlerin başlatılabilmesi için erken ve güvenilir bir şekilde tespit edilmesi gerekir. Bu, bir yandan daha uzak mesafelerdeki tehditleri tespit edebilen yüksek performanslı sensörler gerektirir. Öte yandan, bu sensörlerin yaygın olarak konuşlandırılmaya uygun olacak şekilde maliyet etkin bir şekilde üretilmesi gerekir.

    Optik, akustik ve radyo yön bulma sensörlerine ek olarak, birçok yüksek performanslı İHA savunma sistemi radar da kullanmaktadır. Radar aktif olarak sinyal iletirken, rüzgar yönünden, gürültü seviyelerinden veya görüş mesafesinden bağımsız olarak çalışabilme avantajına sahiptir ve kablolu İHA’lar tarafından bile kandırılamaz.

    ABD merkezli üretici Echodyne, tam olarak bu operasyonel senaryoda uzmanlaşmıştır ve MESA teknolojisine dayalı radarları, küçük ve mikro insansız hava araçlarının savunması için vazgeçilmezdir. Kara ve hava tabanlı insansız hava aracı savunma sistemleri üreten neredeyse hiçbir üretici, bu radarlar olmadan yapamaz; çünkü bu radarlar hem üretim açısından uygun maliyetlidir hem de tespit konusunda son derece etkilidir.

    Echodyne CEO’su Eben Frankenberg, Ukrayna’daki çok sayıda insansız hava aracı savunma sisteminde değerini kanıtlamış olan Echodyne radarlarının benzersiz özelliklerini açıklıyor ve şirketinin gelecekteki faaliyetlerine dair bilgiler veriyor.

    Frankenberg “tekel” kelimesini kullanmaktan kaçınsa da, Echodyne’nin kısa ve orta menzilli radar tabanlı insansız hava aracı savunma sistemleri alanında lider bir pazar konumuna sahip olduğunu kabul ediyor. Echodyne radarları, örneğin Rheinmetall, Diehl Defence, Argus Interception, Alpine Eagle ve Aaronia’nın insansız hava aracı savunma sistemlerinde bulunuyor. CEO’ya göre, Almanya’ya “birkaç yüz” radar zaten teslim edildi. Durum diğer Avrupa ülkelerinde ve ABD’de de benzer. Seattle yakınlarındaki şirket, küçük insansız hava araçlarına karşı radar tabanlı savunma sistemleri üreten hemen hemen her üreticiyle iş birliği yapıyor,diğer radarlara kıyasla tespit doğruluğunu ve düşük fiyatını övüyor.

     Frankenberg’e göre, bu kombinasyonun nedeni, şirketin radarları üretmek için kullandığı tescilli MESA (Metamalzemeler Elektronik Olarak Taranan Dizi) teknolojisinde yatıyor. Şirket, MESA radarının, önemli ölçüde daha basit bir yarı iletken mimarisini önemli ölçüde üstün tespit performansı ile birleştirerek geleneksel fiyat-performans oranını temelden değiştirdiğini belirtiyor. Son derece yüksek sayıda iletim ve alım elemanı (örneğin, geleneksel ESA sistemlerindeki düzinelerce elemana kıyasla yüzlerce eleman) ve λ/10’a kadar daha yakın eleman aralığı kullanarak, MESA sistemleri önemli ölçüde daha küçük, daha hassas ışınlar (20° × 30°’ye kıyasla 2° × 6° mertebesinde) üreterek, daha keskin hedef ayrımı, gelişmiş karıştırma ve karmaşık, düşük irtifalı ortamlarda alçak, yavaş ve küçük dronların daha iyi tespitini sağlıyor.

    Elde edilen yüksek çözünürlüklü radar görüntüsü, radar tipine bağlı olarak 1,5 hatta 3,5 km’ye kadar mesafelerde küçük insansız hava araçlarını etkili bir şekilde izlemeyi mümkün kılıyor. Frankenberg, “izleme” terimini tek tek sinyalleri yakalama yeteneğini değil, sinyalleri yakalama ve güvenilir bir şekilde takip etme yeteneğini tanımlamak için kullanıyor. Echodyne’nin CEO’su ve kurucu ortağı, “Etkili insansız hava aracı savunması için aynı madalyonun iki yüzü çok önemlidir,” diye açıklıyor. “Bir yandan, insansız hava aracı tehdidi etkili bir şekilde tespit edilmeli, izlenmeli ve sınıflandırılmalıdır. Diğer yandan, insansız hava aracına nasıl karşı koyulacağı bilinmelidir.” Echodyne radarları, hem hedef keşfi ve izleme hem de önleyici insansız hava araçlarından makineli tüfeklere veya otomatik toplara kadar çeşitli etkili araçları yönlendirmek için her iki uygulama alanında da kullanılıyor.

    Önemsiz gibi görünen şey aslında oldukça karmaşık. Mikro dronlar genellikle yarım metreden büyük değildir. Sistem böyle bir dronu ne kadar geç tespit edip sınıflandırırsa, onunla mücadele etmek için o kadar az zaman kalır. Birkaç saniye, yaşam ve ölüm arasındaki fark anlamına gelebilir. Ancak bu sadece bir yönü. Frankenberg’in açıkladığı gibi, sistem aynı anda iki şekilde hassas bir şekilde çalışmalıdır. İlk olarak, sistem operatörlerini sürekli yanlış alarmlarla bunaltmaktan kaçınmak için sınıflandırmada doğru olmalıdır. CEO, “İyi radarlar her şeyi görür, bu nedenle sınıflandırma özellikle önemlidir” diyor. Aksi takdirde, geçen kuşlar bile tespit edilip rapor edilecektir.

    İkinci olarak, tespit edilen insansız hava aracının hassas bir şekilde konumlandırılması gereklidir, böylece muharebe silah sistemi hedefine hızlı ve güvenilir bir şekilde yönlendirilebilir.

    Ortaya çıkan sorunu bir örnekle açıklayabiliriz: Bir gözlemci geniş bir vadiye bakan bir tepede durmaktadır. Daha sonra belirli bir yönden gelen bir ses duyar. O anda dürbününü alır ve sesin kaynağını görmek için sesin geldiği yöne bakar. Dürbün mükemmel bir şekilde hizalanmamışsa, optiklerin dar görüş alanından o kadar uzak mesafedeki ses kaynağını algılayabilmeden önce çevredeki alanı taramak zorunda kalacaktır. Bu zaman alır.

    İHA savunmasında da benzer bir sorun mevcuttur. İHA’nın konum belirlemesindeki sadece birkaç metrelik bir yanlışlık, 1,5 km mesafede İHA’nın hedefi nişan alan silah sisteminin görüş alanına hemen girememesi anlamına gelebilir. Operatör daha sonra hedefi manuel olarak bulmalı ve İHA’ya ateş etmeden önce görüş alanına getirmelidir. Frankenberg’e göre, Echodyne radarlarının doğruluğu, İHA’nın ilk nişan alma manevrasında silah istasyonunun görüş alanında görünmesi için yeterince yüksektir.

    Bu doğruluğun bir nedeni, Echodyne radarlarının çalıştığı frekans bandında yatmaktadır. Frankenberg, “Frekans ne kadar yüksekse, doğruluk o kadar iyidir,” diye açıklıyor. “EchoFlight ve EchoGuard radarlarımız K bandında [18 ila 27 GHz] çalışıyor. Daha büyük olan EchoShield ise KU bandında [12 ila 18 GHz] çalışıyor.” Karşılaştırma için: Ateş kontrol radarları tipik olarak X bandında (8 ila 12 GHz) çalışır.

    Talep artarsa, üretim de artar.

    Frankenberg’in daha ayrıntılı olarak açıkladığı gibi, şirketinin radarlarına bir süredir yüksek talep var. Bu, öncelikle Ukrayna’daki insansız hava aracı savaşlarından kaynaklanıyordu. “İran ile savaş, radarlar için yeni ve ek bir ihtiyaç yarattı.” Şu anda müşteriler siparişler için yaklaşık 10 ila 20 hafta beklemek zorunda kalıyor.

    Sürekli artan talebi karşılamak için -radarlar, silahlı kuvvetlerden ve devlet kurumlarından kritik altyapının korunmasına kadar geniş bir uygulama yelpazesi sunan çift kullanımlı sistemlerdir- şirket, CEO’ya göre, 2025 yılında üretim kapasitesini birkaç katına çıkardı. Yeni bir üretim tesisi şu anda inşa halinde ve bu yaz faaliyete geçmesi planlanıyor. Üretim artışı aşamasından sonra, ITAR kapsamında ABD ihracat kısıtlamalarına tabi olmayan yılda 30.000’den fazla radar üretmesi bekleniyor.

     Talebin artmaya devam etmesi durumunda, şu anda yapım aşamasında olan üretim tesisi, gelecekteki lokasyonlar için bir örnek teşkil etmeyi amaçlıyor. Frankenberg’e göre, talebe bağlı olarak Avrupa veya Asya’da da benzer bir üretim tesisi kurulabilir.

    Şirket şu anda üç farklı radar modeli üretiyor. Bunlar arasında, ağırlık ve enerji tüketimi açısından hava uygulamaları için optimize edilmiş EchoFlight ve karasal (sabit ve araç üstü) operasyonlar için tasarlanmış EchoGuard (her ikisi de kısa menzilli radarlar) yer alıyor. Üçüncü sistem ise, sabit ve araç üstü uygulamalar için tasarlanmış daha büyük bir orta menzilli radar olan EchoShield’dir.

    Frankenberg, Echodyne’nin şu anda başka sistemler geliştirip geliştirmediği konusunda yorum yapmaktan kaçındı. Bununla birlikte, “MESA teknolojisinin hem kısa hem de uzun menzillerde uygulanabilir olduğunu” belirtti.

    Alman Silahlı Kuvvetleri büyük bir modernizasyon sürecinden geçiyor. NATO’nun lojistik merkezi olarak Almanya, acil bir durumda askeri teçhizat, mühimmat ve tıbbi malzemeleri konuşlanma yerine hızla ulaştırabilmelidir. Bu konuda uzmanlaşmış konteynerler çok önemli bir rol oynayarak, bu son derece hassas ekipmanın güvenli bir şekilde taşınmasını ve depolanmasını sağlar. Ancak, yüksek düzeyde düzenlemeye tabi savunma sektöründeki tedarik süreci karmaşıktır. Bireysel geliştirmeden sertifikasyona kadar kapsamlı destek sağlayan deneyimli bir ortakla çalışmak, daha hızlı teslimat ve artırılmış güvenlik sağlar.

    İyi işleyen bir savunma lojistik sistemi, birliklerin operasyonel hazırlığını sağlamak için şarttır. Bunun için, ekipmanın güvenli bir şekilde ulaşmasını garanti eden taşıma ve depolama konteynerleri çok önemlidir.

    Uygulama alanları çok geniştir; füzeler ve dronlar için taşıma kutularından, alet ve silah tamirci çantalarına ve hatta son derece hassas elektronik bileşenler için taşıma çantalarına kadar uzanır. Bu konteynerler, güvenlik, sızdırmazlık, stabilite ve dayanıklılık açısından katı gereksinimleri karşılamalıdır. Örneğin, bir füze taşıma kutusu, 12 metreye kadar yüksekliklerden düşme testlerine dayanacak yeterli yastıklamaya sahip olmalıdır. Mühimmat darbelere, toza ve neme karşı korunmalı ve bazı tehlikeli madde konteynerleri ayrıca eksi 51 ila artı 85 derece Celsius arasında değişen aşırı hava koşullarına ve sıcaklıklara dayanmalıdır. Tıbbi hizmetler için, mobil eczane veya mobil hastane gibi işlev gören modüler konteyner sistemlerine ihtiyaç duyulmaktadır: ventilatörler, defibrilatörler, bandajlar ve ilaçlar, tek tip standartlara göre düzenlenmeli ve ilk yardım istasyonundan tam donanımlı bir sahra hastanesine kadar çeşitli bakım seviyelerinde mevcut olmalıdır. Ayrica, akıllı mühimmat izleme için konteynerler.

  • Türk Ordusuna ilk darbe 6 Haziran 1950 tarihinde DP tarafından yapmıştı!

    Türk Ordusuna ilk darbe 6 Haziran 1950 tarihinde DP tarafından yapmıştı!

    Memleketimizin mutluluğu için mutlak gerekli olduğunu vurgulayan Gazi M. Kemal Atatürk’ün asker ve öğretmen ordularına yapılan darbeler:

    1.1.  Atatürk’ün milletin gözünden gönlüne akmasından sonraki sürçte yapılan 1946 ve sonrası süreçte çok partili seçimler yapılır.

    1.2.İktidarı ele geçiren siyasi partiler siyasi ikballeriiçin Atatürk’ün asker ve öğretmen ordularını tehdit olarak algılamışlardır.

    1.3.Kırk bin köye Cumhuriyet aydınlığını taşıyacak eğitim ordusuna nefer yetiştiren köy enstitülerine ilk yıkıcı darbeler 26 Mayıs 1946 çok partili mebus seçimleriyle kurluna CHP Hükümetlerinde gerçekleştirilir.

    1.4.Anılan tarihten sonraki süreçte siyasiler kendileri için tehdit olarak algıladıkları eğitim ordusu ve ona nefer yetiştiren eğitim kurumlardan ellerini hiç çekmediler.

    1.5.1947’de Truman Doktrini ile ABD’den askeri yardım anlaşması yapılır.

    1.6.Köy enstitülerine öğretmen yetiştiren Yüksek Köy Enstitüsü 27 Kasım 1947’de kapatılır.

    1.7.Enstitü kurucu kadroları( müdür, yetkin eğitimciler) 1946/47 sürecinde tasfiye edilir.

    1.8. Köy eğitmen kurslarına 28 Haziran 1948’de son verilir

    1.9. 1948’de, Marshall Planı kapsamında, ABD ile ekonomik yardım anlaşması yapılır.

    1.10. 27 Aralık 1949’da yapılan Eğitim Anlaşması ile Türkiye ve ABD hükümetleri arasında Eğitim Komisyonu kurulur.

    – Milli Eğitim Bakanlığı’nda; personel politikalarından ders programlarına kadar pek çok konuda stratejik planlama yapan “Eğitim Araştırma Geliştirme Daire Başkanlığı” komisyonu oluşturulur.

     -Personelinin üçte ikisi ABD ‘lidir! 

    – Türk eğitiminin müfredatları değiştirilir.İlkokuldan üniversiteye kadar ders kitapları,  Batı merkezli hale getirilir. (Bu anlaşma halen yürürlüktedir.) 

    2.1.Demokrat Parti (DP ) Başbakanı Menderes, Cumhurbaşkanı Bayar’ın onayı ile 6 Haziran 1950 tarihinde Türk ordusunda şimdiye kadar görülmemiş bir çapta başta Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları ile Jandarma Genel Komutanı olmak tüm üst rütbeli general/amirallerin tesviyeyi gerçekleştirir.

    DP hükümetinin iktidara gelir gelmez bu radikal adımının iki temel gerekçe bulunmaktadır:

    –  Cumhuriyet’in kuruluşundan beri TSK komuta kademesinin CHP lideri İsmet İnönü’ye ve eski düzene olan ideolojik yakınlığı, yeni hükümet tarafından sivil iradeye karşı bir tehdit olarak algılanır.

    –  Bu hamle ile DP hükümeti, ordunun sivil siyasete müdahale ihtimalini ortadan kaldırmayı ve ordu üzerinde tam bir denetim kurmayı amaçlar.

    – Komutanların büyük çoğunluğu Bağımsızlık Savaşı gazisidir ve Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet değerlerine bağlıdır.

    2.2. Bayar-Menderes, TSK’da yaptığı ilk ” postmodern darbe “den sonra, 1950 yılı yazında Türk Ordusunu Kore Savaşına gönderen karara imza atarlar!..

    2.3.DP döneminde, 1923’ten sonra, ilk kez okuma-yazma oranında düşme Atatürk’ün, halkın kültürel düzeyini yükseltmek için 1932’de kurduğu Halkevleri ve Halkodaları “Faşist bir anlayışın ürünü” olarak tanımlayan Menderes’in iradesiyle  DP,  4 Mayıs 1951 kapatılır….

    2.4.DP,  Köy Enstitüleriniresmen, tamamen kapatan bunları öğretmen okullarına dönüştüren 27 Ocak 1954 tarihinde 6234 sayılı yasayı çıkarır.

    2.5.1955/1960 döneminde, okuma-yazma oranı %40,9’dan % 39,5’e düşer.

    2.6. Buna karşılık, din eğitimi veren okullardaki öğrenci sayısı, % 93 artar.

    ( *) 24 Mart 1923’de Kütahya’da öğretmenlere hitaben yaptığı konuşmadan: Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, mutluluğa eriştirmek için iki orduya gerek vardır. Biri vatanın yaşamını kurtaran asker ordusu, diğeri milletin geleceğini yoğuran (öğretmen) kültür ordusu. …. bu iki ordunun ikisi de çok önemlidir. Bir millet kültür ordusuna(eğitimci) sahip olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin o zaferlerin sürekli sonuçlar vermesi, ancak kültür ordusunun(öğretmen) varlığına bağlıdır. Bu ikinci ordu olmadan, birinci ordunun verimli sonuçlan kaybolur.

    ( BU YAZI DERLEMEDİR)

  • BARO SEÇİMLERİ

    BARO SEÇİMLERİ

              Savunmanın ve Adaletin temeli olan Avukatları ilgilendiren Baro seçimleri yaklaşmıştır.        
              Baro seçimleri, iki yılda bir, sonu çift rakamla biten yılların Ekim ayında yapılmaktadır. Bu bakımdan Baro seçimleri bu yıl, 2026 yılı Ekim ayında yapılacaktır.
              Büyük İl’llerde gruplar ve adaylar meydana çıkmakta, aday listelerini ve görüşlerini açıklamaktadırlar. Biz de kıdemli bir meslek mensubu olarak, zaman içinde sunacağımız bilgi, öneri ve görüşlerimizden ilk’ini sunmaktayız.
              BARO’LAR VE AVUKAT SAYILARI
              Türkiye’de 81 İl vardır, Her İl’de bir Baro olması gerekirken 83 Baro vardır. Bunun nedeni, Avukatları ve savunma mesleğini bölmek için getirilen 2.Baro’lardır. Rakamlara baktığımız zaman bu gerçeği açık olarak göreceğiz.
              Türkiye’de toplam Avukat sayısı 2025 yılı sonu rakamlarına göre; 206.678’dir. Bunun 100.015’ini kadın Avukat’lar, 106.663’ünü erkek Avukat’lar oluşturmaktadır.
              Rakamlardan görüleceği üzere, Türkiye’de kadın-erkek eşitliğini sağlayan meslek ve meslek kuruluşlarının başında Baro’lar ve Avukat’lar gelmektedir.
              Türkiye’de ve dünyada en fazla Avukatı barındıran Baro’ların başında yer alan İstanbul Barosu’nda kadın Avukat sayısı 35.607, erkek Avukat sayısı 31.856 olmak üzere toplam Avukat sayısı 67.463 olmaktadır.
              İstanbul’da sonradan kurulan 2.Numaralı baroda ise kadın 1.175, erkek 2.804 olmak üzere toplam 3.979 Avukat bulunmaktadır.
              Ankara Barosu’nda kadın 13.405, erkek 12.821 olmak üzere toplam 26.206 Avukat bulunmaktadır.
              Ankara’da sonradan kurulan 2.Numaralı baroda ise kadın 1.202, erkek 1.876 olmak üzere toplam 3.078 Avukat bulunmaktadır.
              Üçüncü kalabalık Baro olan İzmir Barosu ise, kadın 7.507, erkek 6.793 olmak üzere toplam 14.300 Avukat’ı barındırmaktadır.
              GRUPLAR
              Aynı görüşü paylaşan Avukatlar, doğal olarak bir takım gruplar halinde toplanırlar, kendi içlerinde çalışmalar ve ön seçimler yaparlar.
              Ankara Barosu’nda en fazla Avukatı barındıran grup “Demokratik Sol Avukatlar Grubu- Avukat Hakları Grubu” , İstanbul Barosu’nda “Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu – Değişim İçin Avukatlar Grubu – Avukatın Yükseliş Hareketi- Avukat Hakları Grubu” isimli ve benzeri gruplardır.
              Bütün grupların savunacağı ve bağlı kalacağı ilkeler: “Türkiye Cumhuriyeti’inin birlik ve bütünlüğü, demokratik, laik Atatürk İlke ve Devrimleri, hiçbir şekilde bölücülüğe, ayrımcılığa, gericiliğe yer verilmemesi, adaletin ve savunmanın bağımsız olmasıdır.”
              
    İlerleyen süreçlerde, Avukat’ların, Avukatlık mesleğinin ve Baro’ların bağımsızlığı ve özgürlüğünü koruması için yapılmasını gerekli gördüğümüz hususları takdirlerinize sunacağım. Çok kısa bir örnek olarak; 2. Barolar, bu seçimden itibaren en fazla üst üste 2 defa aday olunması, başka mesleklerden Avukatlığa girişte –tıpkı Avukatlıkdan başka adalet kuruluşlarında geçişte olduğu gibi- yaş sınırının getirilmesi, Baro’ların bağımsızlığı, yetki, görev ve sorumluluklarının artırılması ve benzeri sunumlarım olacaktır.
               DEĞİŞMEYEN İLKE
              
    Atatürk, Avukatları modern hukuk devletinin ve bağımsız savunmanın temel taşı olarak görmüştür. Bütün adliye binaları ve duruşma salonlarında yer alan “Adalet mülkün –ülkenin- temelidir.” Sözü bunun en temel göstergesidir.
              Önceki Avukat yeminlerinde kullanılan ve bir düşünürün ifade ettiği “Görevimizi yaparken kimseye, ne müvekkile, ne hakime, hele ne iktidara tabiyiz. Bizim aşağımızda kişilerin varlığı iddiasında değiliz. Fakat hiçbir hiyerarşik üst de tanımıyoruz… Avukatlar tarih boyu köle kullanmadılar ama hiçbir zaman efendileri de olmadı – M. Molierac” sözü de bunun bir diğer ifade şeklidir.
              Avukatlık Kanunu’nda yer aldığı üzere, mesleğe kabul edilen Avukat, kabul töreninde, şu şekilde and içer: “Hukuka, ahlaka, mesleğin onuruna ve kurallarına uygun davranacağıma namusum ve vicdanım üzerine andiçerim.
              Benim; adalete ve özellikle Avukatlık’a bakış ve naçizane ifade ve değerlendirişim de şu şekildedir: ” “Ülkenin Temeli Adalet, Adaletin Temeli Avukat’tır.”

  • Osmanlı rüşvetle yok edildi

    Osmanlı rüşvetle yok edildi

    Padişahımız zaafiyetinden  dolayı (eli) herdaim mahkumdu!

    Tefecilikle soyulma yöntemi hakkında daha çok bilgiyi edinmek isteyenler olur ise Siyonistlerin lideri; Thedor Herzls’in günlüklerini okumasını öneririm.

    Bende mevcut.

    Üç cilt ve 150 adet bastırılan günlüklerde çok bilgi var ve Osmanlının soyulması Yorgo Zarifiden binkez daha fazla.

    Osmanlı’daki şeker karaborsasından elde edilen on milyonun yarısı İsviçre’deki Lenin’e Ekim devrimi için verilmişti. Diğer beş milyon ise Osmanlı’nın birinci dünya harbine  Alman imparatorluğuyla birlikte harbe girmesi için  10.11.1914 tarihinde yapılan antlaşmayla verilen rüşvetle Osmanlı imparatorluğu tamamen yok edildi.

    Antlaşmanın Osmanlıca ve Almanca metnini görmek isteyenler;

    Rahmetli eniştem diplomat Dr. Menter Şahinler’in „Kemalismus Ursprung, Wirkung &Aktualität eserine baksın (Kaynak Verlag Anadolu sahife 274-278)

    Malesef eşkiyayı baştacı etmek için mücadele eden bir millet olma hastalığımızı halen sona erdiremedik.Tanrı bize acısın diyeceğim. Fakat Tanrı’nın cahillerle muhatap olduğuna dair şu ana kadar hiçbir bilgi edinmedim. Bilen varise ve bilgilendirirse sevinirim.

    Kalın sağlıcakla

    Rehan Gündoğmuş

    Görseldeki kişi, Osmanlı’nın bir dönemine damga vuran Yunan Banker Yorgo Zarifi’dir. (Georgios Zariphis)…

    Yorgo Zarifi, abdestsiz evrak imzalamayan 2. Abdülhamid’in en önemli dostlarından biriydi.

    Abdülhamid daha şehzadeliği döneminde kişisel servetinin idaresini Yorgo Zarifi’ye emanet etmişti.

    Yorgo Zarifi Abdülhamid’i Havyar Han’a götürüp “Hava oyunları” (Borsa) ile tanıştıran kişiydi.

    Abdülhamid’in parasına güzel faiz veriyordu.

    Yorgo Zarifi Osmanlı Vatandaşı değil, Yunanistan vatandaşıydı. Üstelik ailesi Yunan İsyanı’nı desteklemiş, Zarifi daha çocuk yaştayken İstanbul’u terk edip Odessa’ya yerleşmek zorunda kalmışlardı.

    Ama gerek Abdülmecid, gerek Abdülaziz dönemlerinde Osmanlı’ya faizle borç veren en önemli bankerlerden biriydi.  Dokunulmazlığı vardı.

    Zarifi özellikle Abdülhamid Döneminde, padişahla olan kişisel dostluğundan dolayı Saray’ın en gözde bankeri olmuştu. Tabi Zarifi de diğerleri gibi yüksek faizle borç veriyordu. Nitekim Abdülhamid Döneminde devletin iflas etmesi ile (Muharrem Kararnamesi) Osmanlı’nın Tütün ve tuz inhisarı, alkollü içki, balıkçılık, ipek gibi gelirlerinin bir kısmı Zarifi’ye verilmişti.

    Saray rejimi batmış haldeydi. Zarifi sadece Abdülhamid’e değil devletin tüm üst düzey yöneticileri ile faiz, borç, tefe, tüfe işleri yapıyordu.

    Düşünün ortada bir devlet var. Devlet Tefeci Zarifi’den faizle borç alıyor. Aynı devletin başındaki adam tefeciden borç aldığı parayla hazineden maaş alıyor, aldığı maaşı tereciye verip faiz alıyor… İşte müthiş(!) Osmanlı…

    Yukarıda da bahsettiğimiz üzre Zarifi ile Abdülhamid’in ta şehzadelik döneminden gelen dostlukları vardı. Ama Zarifi’nin aidiyeti Osmanlı’ya değil Yunanistan’a idi. Zarifi aynı zamanda Fener Rum Patrikhanesinin de en büyük finansörüydü.

    1890’larin başında, Büyükada’da Fransızlar “Prinkipo Palas” adı altında görkemli bir otel inşa ediyorlardı.

    Orient Express’in de sahipleri olan Compagnie Internationale des Wagons-Lits şirketine ait olan bu otel son derece lüks ve içinde kumarhanesi de bulunan bir binaydı.

    Alexandre Vallaury’nin mimarlığını yaptığı bu oteli Zarifi istiyordu. Abdülhamid’den ricacı oldu, Sultan otelin çalışma ruhsatını iptal etti.

    Wagons Lits bu binaya çok para harcamıştı, finansman giderleri şirketi zora soktu ve açılamayan oteli satmak zorunda kaldılar.

    Oteli kim aldı peki?

    Yorgo Zarifi’nin eşi, Eleni Zarifi. Ve Eleni Hanım satın aldığı bu oteli Fener Rum Patrikhanesine bağışladı.

    Binaya otel ruhsatı vermeyen Abdülhamid, Fener Rum Patrikhanesine bağışlanan bu binanın “Rum Yetimhanesi” olarak faaliyet göstermesine itiraz dahi etmeden müsade etti.

    Bugün İstanbul’un pek çok yerinde Zarifi’nin izlerini görür şahit oluruz, günümüzde tartışma konusu olan Büyükada Rum Yetimhanesi Abdülhamid Döneminde “Ekümenik Patrikliğe” bağışlanmış, abdestsiz evrak imzalamayan Abdülhamid de Eleni Zarifi’nin binayı “Ekümenik Patrikliğe Bağışladığına” dair bildirgeyi şak diye imzalamıştır.

    Umarım Osmanlı Torunları sonuna kadar okumuşlardır…

    Abdestsiz evrak imzalamamak, Ayasofya’da zaman zaman Kuran okumak falan çok önemli şeyler zira…!!!

  • Fırat Nehri bir zamanlar Akdeniz’e dökülüyordu

    Fırat Nehri bir zamanlar Akdeniz’e dökülüyordu

    Mezopotamya’daki Fırat Nehri, erken uygarlıkların can damarıydı. Ancak nasıl ortaya çıktığı tartışma konusuydu. Şimdi, yeni analizler, Fırat’ın iki öncül nehrinin başlangıçta Basra Körfezi’ne akmadığını, bunun yerine yaklaşık 5,4 milyon yıl önce, bu denizin neredeyse tamamen kuruduğu bir dönemde, doğu Akdeniz’de son bulduğunu gösteriyor. “Nature Geoscience” dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, nehirler ancak o zaman yavaş yavaş güneydoğuya doğru yön değiştirerek birleşmiş ve Fırat’ı oluşturmuştur.

    Resim: 5,4 milyon yıl önce, Fırat Nehri’nin iki öncül kolu  Akdeniz’e akıyordu.

    Mezopotamya’daki Fırat Nehri, Dicle Nehri ile birlikte medeniyetin beşiği olarak kabul edilir. Çünkü tarımın temelleri bu nehirler arasındaki verimli topraklarda atılmış ve daha sonra, 5000 yıldan fazla bir süre önce, insanlığın ilk gelişmiş medeniyetleri ortaya çıkmıştır. Sümerlerin, Babillilerin ve Asurluların büyük imparatorlukları burada gelişmiş ve Fırat Nehri kıyısında bulunan Sümer şehri Uruk, yeryüzündeki ilk mega kentlerden biri olarak kabul edilir. MÖ 5. binyılın sonlarında 20.000’e kadar insanı barındırıyordu; daha sonra nüfus 50.000’e kadar ulaştı.

    İki zıt senaryo

    Fırat ve Dicle nehirlerinin günümüzdeki akış yönü; her iki nehir de Basra Körfezi’ne dökülmektedir.

    Ancak günümüzde yaklaşık 3.000 kilometre uzunluğundaki Fırat Nehri’nin Mezopotamya’nın can damarı haline nasıl geldiği hâlâ belirsizliğini koruyor. Teksas’taki Chevron şirketinden Andrew Madof ve meslektaşları, “Eski Mezopotamya yaratılış mitlerine göre, Fırat Nehri, dünyanın yaratılışı sırasında bilgelik ve su tanrısı Enkidu tarafından oluşturulmuştur” diye açıklıyor. Bununla birlikte, Fırat’ın gerçek yaşı ve zaman içinde yatağının nasıl değiştiği tartışmalıdır. Ancak jeolojik veriler, nehrin yaklaşık on milyon yıldan daha eski olamayacağını zaten gösteriyor.

    Madof ve ekibi, “Fırat nehir sisteminin gelişimini açıklamak için şu anda iki zıt hipotez bulunmaktadır” diye bildiriyor. Bazı jeologlar, proto-Fırat’ın veya öncül nehirlerinin başlangıçta Anadolu’ya veya belki de Akdeniz’e aktığını varsaymaktadır. Bununla birlikte, ikinci hipoteze göre, proto-Fırat zaten güneydoğuya doğru akmış ve Arap Yarımadası’nın çöllerinde son bulmuştur.

    Akdeniz’deki nehir tortullarını kim oluşturdu?

    Bu iki senaryodan hangisinin doğru olduğunu belirlemek için Madof ve meslektaşları Orta Doğu’dan elde edilen kapsamlı sismik ve tektonik verileri analiz ettiler. Ayrıca, yaklaşık 5,4 milyon yıl önce Büyük Messiniyen Tuzluluk Krizi sırasında biriken eski nehir tortularını da incelediler; bu dönemde Akdeniz ile Atlantik arasındaki bağlantı kesilmiş ve Akdeniz yavaş yavaş kurumuştu.

    Handere ve Nahr Menashe olarak adlandırılan bu devasa tortullar, bu dönemde doğudan neredeyse tamamen kurumuş Akdeniz havzasına büyük nehirlerin aktığını kanıtlıyor. Ancak şimdiye kadar bu nehirlerin kökeni belirsizdi. Bu nedenle Madof ve ekibi, verilerini ve jeolojik ve akarsu dinamik modellerini kullanarak Fırat Nehri veya öncülleriyle bir bağlantı olup olmadığını araştırdılar.

    Akdeniz’e açılan körfez.

    Araştırma ekibinin keşfettiği gibi, Fırat Nehri’nin iki kaynağı olan Karasu ve Murat nehirleri yaklaşık beş milyon yıl önce ayrı ayrı akıyordu. Araştırmacılar, “Sonuçlarımız, Paleo-Karasu ve Paleo-Murat’ın geç Miyosen döneminde büyük ölçüde paralel, kuzeydoğu-güneybatı yönünde akan sistemler oluşturduğunu gösteriyor” diyor. “Bu iki nehir sistemi, kaynak bölgesinden günümüzde Türkiye ve Suriye kıyıları açıklarında bulunan bir bölgeye kadar uzanıyordu.”

    Bu, Fırat Nehri’nin iki öncül kolunun bir zamanlar Akdeniz’e aktığı anlamına gelir; tam da Messiniyen tuzluluk krizi döneminden kalma devasa tortul birikintilerinin bugün bulunduğu yerde. Madof ve ekibi, “Bugüne kadar, nehir yatakları Karasu ve Murat nehirlerinin yukarı kısımlarını Handere ve Nahr-Menashe oluşumlarıyla birbirine bağlıyor” diye yazıyor. Bu tortul tabakalar, Fırat’ın bu iki kaynağının bir zamanlar Akdeniz havzasına aktığı yerde tam olarak yer almaktadır.

    Araştırmacıların yeniden yapılandırmalarına göre, Paleo-Murat’ın ağzı yaklaşık beş milyon yıl önce Paleo-Nil’in sadece 25 kilometre kuzeyinde bulunuyordu. Ekip, “Bu, muhtemelen Dünya tarihinin tamamı boyunca bu iki nehir arasındaki en kısa mesafeydi” dedi.

    Fırat Nehri, böylece son 5,5 milyon yıl içinde iki kaynak nehrinden gelişerek akmaya başlamıştır.

    Nil ve Rhône nehirlerinin toplam su miktarı kadar.

    Şaşırtıcı bir diğer nokta ise şu: Akdeniz’in kuraklık dönemindeki iklim oldukça kuru olmasına rağmen, Paleo-Karasu tek başına ağzında bugün Nil’in taşıdığına benzer miktarda su taşıyordu. Paleo-Murat ise yaklaşık olarak bugün Rhône’un taşıdığı kadar su taşıyordu. Araştırmacılar, “Bu görünüşte paradoksal sonuç, o dönemdeki yağış ve sıcaklıkların, tek tek nehir havzaları düzeyinde bile, önemli ölçüde dalgalandığını gösteriyor” diye açıklıyor.

    O dönemde Akdeniz’de neredeyse hiç yağmur yağmasa da, Fırat’ın eski öncülleri, kaynak sularında ve akış yolları boyunca yeterli suya sahip oldukları için güçlü nehirler haline gelmişlerdir. Yaklaşık 5,33 milyon yıl öncesine kadar suları Akdeniz havzasına akıyordu. Daha sonra, tektonik süreçler bu bölgenin topografyasını değiştirerek iki nehrin artık Akdeniz’e ulaşmamasına neden oldu. Bunun yerine, başlangıçta Anadolu Levhası’ndaki büyük göl bölgelerinde son buldular.

    Fırat’ın doğuşu:

    Yaklaşık 3,6 milyon yıl önce Fırat Nehri doğdu: Anadolu tektonik plakası yükseldi ve önceki iki nehrin yatağını değiştirdi. Paleo-Murat’ın yatağı, Arap Plakası’na doğru giderek daha da güneydoğuya kaydı ve sonunda Basra Körfezi’ne döküldü. Yaklaşık 1,6 milyon yıl önce Murat ve Karasu nehirleri birleşerek günümüz Fırat Nehri’ni oluşturdu.

    Madof ve meslektaşları, “Sonuçlarımız, tarihsel olarak önemli olan bu nehrin, geçici olarak Akdeniz havzasına akan, zaman içinde dört tektonik plakayı geçen, birleşen ve sonunda Basra Körfezi’ne dökülen iki ayrı nehir sisteminden kaynaklandığını gösteriyor” diye yazıyor. “Bu bulgular, nihayetinde Dünya üzerindeki en eski medeniyetlerden birini mümkün kılan jeolojik süreçlere dair daha derin bilgiler sağlıyor.”

    Kaynak: Nature Geoscience, 2026 Houston

    Selen Atasoy

    Not: 

    Büyük babalarım Fırat Nehri yakınlarında yaşarlardı. Tarlalarını ve bağlarını Fırat’ın suyuyla sularlardı. Fırat benim için çok önemli. (Bütün nehirlerimiz önemli)

    Lütfen nehirlerimizi kirletmeyelim; onları temiz tutalım, Nehirlerimizi koruyalım ve değerini anlayalım.

  • 2027 SEÇİM VAATLERİ

    2027 SEÇİM VAATLERİ

    AKP ve Sn. Erdoğan, artık senaryo yazamıyorlar.

    Bütün senaryoları bitirdiler; dindar Cumhurbaşkanı, dindar Başbakan, dindar bakanlar, dindar müdürler istekleri yerine getirildi. Bu söylemlerle 5-6 yıl geçti.

    Ardından askeri vesayet sözü devreye alındı bir 5-6 yılda onunla geçiştirildi.

    Sonra “dış güçler” devreye alındı. Her yararlı (!) işlerinde dış güçler engel oldu takoz koydu. Bir 5-10 yılda öyle geçti.

    Sonra Gabar’da petrol bulduk, akaryakıt zamları zirve yaptı.

    Karadeniz’de doğalgaz bulduk, pencereleri açacaktık, Temmuz’da bile yakacaktık; doğalgaz fiyatları cep yaktı, kombileri yakamaz olduk.

    Kendi yerli ve milli uçağımızı göklerde gösterdik, aradan beş on yıl geçti hala o uçaklar yeryüzüne bir türlü inmediler, görünmediler.

    7 saatlik şarjla 80 dönüm yer süren elektrikli traktör ürettik, tarlalarda göremedik.

    2017’den beri Enflasyonu, tek hanelere indireceğiz dedik; maşallah enflasyon zirvelerde, ineceği de yok.

    “Memurumuzu, emeklimizi, işçimizi enflasyona ezdirmedik, ezdirmeyeceğiz” dediler. Bu kesim taneyle domates, gramla et almaya başladı.

    “AB’ye gireceğiz, vizesiz Avrupa’ya gideceğiz” denilerek güpe gündüz 101 pare top atışlarıyla söz verdik, bırakın Avrupa’yı, vizesiz gideceğimiz ülke bile neredeyse kalmadı.

    Maaşlara hedef enflasyon % 16’ya göre Tüik marifetiyle zam yapıldı, enflasyon yılın ilk dört ayında % 24 oldu. Bu hedefte tutmadı.

    “Fakir-Fukara, Garip-Guraba “edebiyatıyla iktidar olundu, Fakir-fukara, garip-guraba çöpten artık, askıda ekmek arar oldu. Emekli maaşı 20 bin ev kirası 25 bin oldu.

    Gençler torpilsiz iş bulamaz, bulsa da bizden değilsin anlayışıyla “Mülakatlarda” elenir oldu. Milyonlarca üniversite mezunu “Ev genci” oldu.

    Gençler evlenemez, evlenenler geçinemez ve çocuk yapamaz oldu. Türkiye Cumhuriyet döneminin en az doğurgan dönemine girdi.

    Seçimlerde kazanılamayan belediyeler, yolsuzlukla suçlanan başkanlar AKP’ye transfer oldular.

    Motorsuz KAAN uçağımız, ATAK helikopterlerimiz, TOOG’umuz da artık gündemde değil.

    Yani elle tutulur, halka umut olacak hiçbir senaryomuz kalmadı.

    Siz olsanız böyle bir ortamda seçime, erken seçime gider misiniz?

    2028’de seçim desek Reis, aday olamıyor. Gerçi yasa gereği olma olasılığı yok ama yasaların arkasından dolanarak, “hileyi şerriye” mantığıyla erken seçim kararıyla bir kez daha aday olma derdindeler.

    Halka ne denecek, ne diye oy istenecek, ezilen emekli, işçi, memur, kazanamayan çiftçiden, esnaftan ne diye oy istenecek?

    2027’de yapılması düşünülen bir erken seçimde Sn. Erdoğan, seçimi kaybetmeyi asla istemez. (Olaylar gösterdi ki bu yıl sonbaharda da bir baskın erken seçim yapılabilir. CHP’nin dağınıklığından yararlanılarak)

    Onun için bende diyorum ki, halkın gönlünü yeniden kazanmak, “Yaparsa yine AKP ve Erdoğan yapar” kanaatini oluşturmak ve şirin görünmek için, yeni düzenlemeler yapılacaktır:

    Kademeli emeklilik yasası kesin çıkarılacak,

    Memura ve emekliye % 100 veya civarında ZAM yapılacak,

    Asgari ücret, yüksek orana çıkarılacak, %100 de yüze yakın artırılacak,

    Evsizler için % 1 veya bu civarda faizle kredi muslukları açılacak,

    Kader mahkumları adı altında çok kapsamlı ceza affı çıkarılacak,

    Çiftçiye ve esnafa af getirilecek, kredi muslukları uygun şartlarla açılacak,

    Pek çok af /Ehliyet, trafik cezası, Bağ-Kur, prim borcu, vergi cezası, trafik cezası gibi) gelecek,

    Hatta “Hobi Bahçeleri) affı bile çıkarılacak.

    Mevsimlik işçiler kadroya alınacak, öğretmen atamaları yapılacak vs. vs

    Kaynak mı hiç önemli değil. Yeter ki seçim kazanılsın. Sonrası kolay yeni zamlarla verdiklerimizi iki yıl içinde geri alırız. Ne diyordu köylü Veli Emmi, “ustam bilir kolayını, atar nişadırı alır kalayını.” ise Seçim kazanılamaz; Onu da gelecek iktidar düşünsün mantığı ve taktiği devreye alınacak.                                                                                                                                                                      Bu asil halk, bunu yer mi? İşte orasına bir şey diyemeyeceğim. AKP’den büyük hayal kırıklığı yaşayan, fakat henüz bir tarafa kaymamış % 20’ye yakın bir seçmen var. Bunlar,” Yaparsa yine AKP ve Reis yapar” derlerse seçimin yönü değişir.

    Ezan susmaz, bayrak inmez, vatan bölünmez söylemi ne kadar oy toplar bilinmiyor.

    Muhalefetin bu beceriksizliği ve dağınıklığı, CHP’nin karpuz gibi ikiye ayrıldığı bir seçim, “Çantada keklik değil” biline.

    Esen kalınız.