Blog

  • Kahramanlar Mezarlığı A.Ş. : Haluk Levent Vakası

    Kahramanlar Mezarlığı A.Ş. : Haluk Levent Vakası

    Memleketin en verimli üretim alanlarından biri ne sanayi ne tarım ne de teknoloji… Bizim en büyük fabrikamız, kahraman fabrikası. Ham maddesi umutsuzluk, enerjisi çaresizlik, pazarlama stratejisi ise sosyal medya.

    Bir gün birini göklere çıkarıyoruz. Ertesi gün aynı kişiyi yerin yedi kat dibine gömüyoruz. Arada geçen sürede ise onu insan olmaktan çıkarıp mitolojik bir yaratığa dönüştürüyoruz. Sonra da “Nasıl olur da hata yapar?” diye şaşırıyoruz.

    Bizde güven kuruma değil, karaktere duyulur. Kurumlar çürümüş olabilir; o halde çözüm, sağlam kurumlar kurmak değildir. Çözüm, bıyığı düzgün, sesi tok, yardımsever görünen birini bulup ona milyarlar emanet etmektir. Muhasebe yerine “iyi insan” imajı, denetim yerine “abi yapmaz” kültürü geçerlidir.

    Haluk Levent etrafında oluşan tartışmalar da tam olarak bu sorunu gösteriyor. Mesele yalnızca bir kişi değildir. Bir insanın omuzlarına, normalde kurumların taşıması gereken güveni, sorumluluğu ve denetimsiz yetkiyi yüklediğiniz anda, o kişiyi farkında olmadan bir “kahraman”a dönüştürmüş olursunuz.

    Vatandaşın iç sesi şöyledir:

    “Kuruma güvenmem.”

    “Peki ne yapacaksın?”

    “Hiç tanımadığım birine sonsuz güveneceğim.”

    Ne kadar romantik, ne kadar trajik…

    Aslında biz yardım toplamıyoruz; kutsallık yüklüyoruz. Bir insanın omzuna, normalde yüzlerce kurumun taşıması gereken yükü bindiriyoruz. Sonra o yükün altında ezilince de “Demek ki o da sahtekârmış.” diye hükmü veriyoruz.

    Oysa belki de sorun, bir insanı kurum yerine koyma alışkanlığımızdır.

    Bizde kahramanlık öyle bir seviyeye ulaşır ki, kahraman hapşırsa hikmet aranır, öksürse strateji sanılır. Konuşmasa bilgelik, konuşsa vizyon denir. Ta ki ilk büyük hata gelene kadar…

    Sonrası malum. Aynı kalabalık bu kez “Zaten ben en başından beri güvenmiyordum.” korosunu kurar. Dün alkışlayan eller bugün taş atar. Çünkü kahraman üretim bandının yanında bir de linç departmanı vardır; ikisi aynı holdinge bağlıdır.

    Bu döngü sadece yardım faaliyetlerinde değil, siyasette de aynıdır. Programın yerini karizma, ideolojinin yerini imaj, örgütün yerini lider kültü alınca siyaset, ülke yönetmekten çok bir yıldız üretim mekanizmasına dönüşür.

    Önemli olan mikrofonu güzel tutmak, kameraya doğru açıyla bakmak ve gerektiğinde gözleri nemlendirebilmektir.

    Böyle bir düzende fikirlerin değil, yüzlerin oyu vardır. İlkeler değişebilir; yeter ki gülüş aynı kalsın.

    Sonra bir gün o “kurtarıcı” hata yapar. Her insan gibi…

    Fakat küçük bir problem vardır: O artık insan değildir. Çünkü biz onu çoktan insanlıktan terfi ettirmişizdir. İnsanüstü ilan ettiğimiz biri doğal olarak insan gibi davranınca büyük kriz çıkar.

    İşte tam burada toplum şaşkınlık yaşar.

    Aslında şaşırması gereken tek şey, neden tekrar tekrar aynı oyuna geldiğidir.

    Demokrasinin temel mantığı, insanların kusurlu olduğunu kabul ederek denetim mekanizmaları kurmaktır. Biz ise kusurlu insanları kusursuz ilan edip sonra kusurlarını görünce medeniyet krizi yaşıyoruz.

    Oysa mesele “en iyi insanı” bulmak değildir.

    Çünkü tarihte “en iyi insan” diye bir kamu görevlisi hiç işe başlamamıştır.

    İşe başlayanlar hep sıradan insanlardır; onları güvenilir kılan şey kişisel erdemlerinden önce hesap verebilirlik, şeffaflık ve denetimdir.

    Ne var ki bunlar sıkıcıdır.

    Kahraman daha heyecanlıdır.

    Denetim kurulu Netflix dizisi olmaz.

    Muhasebe raporu viral olmaz.

    Kolektif akıl trend listesine girmez.

    Bir adamın omzuna dünya yüklemek ise çok sinematiktir.

    Biz de sinemayı gerçek hayat sanmaya devam ederiz.

    Belki de artık şu cümleyi normalleştirmenin zamanı gelmiştir:

    Bizi kahramanlar kurtarmayacak.

    Çünkü sorun kahramanların kötü olması değil; bir toplumun, kendisini kurtaracak kahramanlara ihtiyaç duyacak kadar kurumsuz bırakılmış olmasıdır.

    Gerçek ilerleme, yeni kahramanlar bulmakta değil; kimsenin kahraman olmak zorunda kalmayacağı bir düzen kurmaktadır.

  • Türkler göçebe iddiası

    Türkler göçebe iddiası

    Türk medeniyeti bugüne kadar yok olmadan gelebilmiş dünyanın en eski 3 medeniyetinden biri olarak kabul edilir. Geçmişten günümüze boy, devlet ve imparatorluk düzeyinde 16 İmparatorluk, 38 Devlet, 37 Hanlık, 33 Beylik, 10 Cumhuriyet, 4 Atabeylik kuran bir millettir. 

    Tarihçilerin ifadesine göre Anadolu en az 12.000 yıllık bir geçmişe sahip.  Anadolu genlerine sahip burada yaşayan insanlar her zaman buradaydı. Bu köklü mirasın bugünkü temsilcileri ise Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olmak üzere 7 bağımsız Türk devletidir. Özerk Türk Cumhuriyetleri ise: 

    Altay Cumhuriyeti, Tataristan, Yakutistan-Saha, Çuvaşistan, Başkurtistan,  Hakasya, Tuva,

    Karakalpakistan, Doğu Türkistan, Nahçıvan’dır.

    Yine tarihçiler: Türkçe dilinin en az 8.500 yıllık olduğunu belirtir. Şu an kullandığımız dilde; terimler, deyimler ve ağızlarla birlikte 616.767 kelime var. İçinde arapça ve farsça kelimeler mevcut. 50 dil konuşabilen Belçikalı dilbilimci Prof. Dr. Johan Vandewalle: 

    “En çok sevdiğim ve hayran olduğum dil Türkçedir. Çok farklı sistemlere sahip dilleri öğrendiğim halde en çok hayran kaldığım dil, yapısı en mantıklı, matematiksel bulduğum dil Türkçedir…” der. Araştırmalarında Türk dilinin gramerine hayran kalan Vandewalle; Türkçeyi ileri seviyede öğrenir ve diğer Türk lehçeleri üzerine de araştırmalar yapar.

    Ukraynalı yahudi asıllı bir tarihçinin Türklere göçebe demesinin amacı; Türkleri çingeneler ile aynı yere koyup “bakın Türkler göçebeydi, dolayısıyla tarihi ve insanlık adına, medeniyet adına bir katkıları yoktur” cümlesini dünyaya yaymaktı. 

    Nitekim; tarih kitaplarında hala Türkler göçebeydi ifadesinin çocuklara öğretilmesi de bunun başarılı olduğunu gösteriyor. Hâlbuki Türkler bir süre; göçebe değil konar-göçer sisteme sahiptir. Yani yayla ve kışlak sistemi arasında yazları ve kışları yer değiştirirlerdi.   

    Türklerin Ataları eserinde Tuğrul Kihtir: İskandinavya taş yazıtlarının en eskisi, MS 400-550 yıllarına ait olduğunu yazar. Orta Asya’da Talas Nehri Vadisi’nde Açıktaş mevkiinde bulunan kuru çam yazıtıyla da ilişkili. Bugün biri İsveç’te, diğeri Rusya’daki müzelerde yer alan her iki yazıtta kullanılan tamgaların 13’ü birbiriyle tıpa tıp aynıdır. Açıktaş yazısı daha eskidir. İskandinav yazıtının Türk tamgalarıyla yazılmış olmasına ek olarak Açıktaş yazısında şöyle de diyor: “Deniz aşa halk, liderin On boyları lideridir”. 

    Orta Çağ İskandinav mitolojisinde ilk lider Odin’in Ural Dağları’nın güneyinden, Tyrkia yurdundan halkı ile birlikte geldiği ve beraberinde yazıyı getirdiği de yazıyor. İskandinav genetiği yüzde 20 R1a ve yüzde 30 R1b geni taşıyor. Bu genler de MÖ 18.000 ve 14.000’lerde Yenisey Nehri havzasında oluşmuş ve sonra batıya yayılmış; burası da MÖ 24.000 yıllarından itibaren genetik ve antropolojik olarak ilk kadim Türk anayurdudur. İskandinav halklarının yarısı da aynı genetik kökenden gelir.

  • UÇAMAYAN BİLGİSAYAR F-35

    UÇAMAYAN BİLGİSAYAR F-35

    07-08 Temmuz 2026 Ankara NATO Zirvesi yaklaşırken gündeme gelince ABD Kongresi’nde bir grup milletvekili, Trump yönetiminin Türkiye’ye F-35 satışına izin verme ihtimaline karşı harekete geçmiş.

    Temsilciler Meclisi liderliğine gönderilen mektupta; S-400 alımı nedeniyle uygulanan CAATSA yaptırımları ve NDAA kısıtlamaları hatırlatılarak, yürütmenin olası bir hamlesini engellemek için ‘Ortak Ret Kararı’ sunmaya hazır olunması çağrısı yapılmış.

    NOT:

    1) ABD Kongresini tebrik ediyorum Türkiye’nin menfaatine uygun hayırlı bir girişimde bulunmuşlar.

    2) F-35 istatistiklerine ilişkin paylaşılan görsel bilgiler ABD Hükümet Hesap Verebilirlik Ofisi (GAO)’nin 11 Haziran 2026 Raporundandır. Özetle, 4 F-35’den biri ancak tüm görevleri yapabilmektedir.

    3) Yani yıllardır yeni uçaktır olur böyle şeyler mutlaka ileride aksaklıkları giderilecektir diye avunanların son raporu okusalar bile ses çıkarmayacaklarını bildiğim için bilgileri paylaşıyorum.

    4) Yaklaşık sekiz yıl önce bu konuları anlatmaya başladığımda bana inanmayanlara ithaf olunur.

    Beyazıt Karataş

  • Erdoğan ve Fidan’dan İran’a Katmerli Amerikancı Teslimiyet Tavsiyesi mi, Dış Politika mı?

    Sefa Yürükel

    Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın son dönemde İran’a yönelik açıklamalarına bakıldığında ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin bölgesel güç olma iddiasıyla ne kadar örtüşüyor? Yoksa Ankara, direnenlere “teslim olun” demenin daha diplomatik bir yolunu mu tercih ediyor?

    Verilen mesajların satır araları okunduğunda İran’a adeta şu tavsiyeler yapılıyor:

    “Filistin’e, Yemen’e, Lübnan’a ve Irak’taki müttefiklerine verdiğin askeri desteği kes. Bizim yaptığımız gibi kınamalarla, açıklamalarla yetin. Söz söyle, ama dengeleri değiştirecek bir adım atma.”

    “ABD’nin Körfez’deki üslerine dokunma. O üslerden kalkan uçaklar seni bombalasa da, füzeler sana yönelse de bunu savaşın doğal sonucu olarak kabul et.”

    “Hürmüz Boğazı’nı sakın kapatma. Çünkü küresel enerji piyasaları zarar görmesin, Batı’nın petrol akışı aksamaya uğramasın. Sen savaşın bütün yükünü taşı, ama karşı tarafın ekonomik konforuna dokunma.”

    “Nükleer programından vazgeç, balistik füze kapasiteni sınırla, caydırıcılığını azalt. Güvenliğini kendi imkânlarınla sağlamak yerine, Batı’nın sana uygun gördüğü sınırlar içinde kal.”

    Bu yaklaşımın özeti şudur: Direnme, uyum sağla. İtiraz etme, taviz ver. Güç üretme, güç merkezlerine bağımlı ol.

    Oysa Türkiye’nin yakın geçmişine bakıldığında savunma sanayiinde yerlilik ve millilik söylemi en önemli siyasi başarı hikâyelerinden biri olarak sunuldu. Bugün aynı mantığın İran söz konusu olduğunda farklı bir çerçeveye oturtulması ciddi bir çelişki olarak görülmektedir. Bir ülke için yerli savunma sanayii meşru görülürken, başka bir ülkenin kendi caydırıcılık kapasitesini geliştirmesinin sorun olarak gösterilmesi tutarlı bir yaklaşım değildir.

    Dahası, İsrail’in bölgedeki askeri üstünlüğü sorgulanmazken, İran’ın savunma kapasitesinin sürekli hedef alınması, bölgede tek taraflı bir güvenlik anlayışını meşrulaştırmaktadır. Böyle bir denklem barışı değil, güç dengesizliğini derinleştirir.

    Elbette diplomasi önemlidir. Hiç kimse savaşın büyümesini istemez. Ancak diplomasi, yalnızca bir tarafa geri adım attırmaya çalışan bir mekanizmaya dönüştüğünde artık barışın değil, teslimiyetin dili olur.

    Bugün Türkiye’nin izlediği çizgi, eleştirenlere göre, “direnmeyin, taviz verin, mevcut düzeni kabullenin” anlayışını yansıtmaktadır. Eğer uluslararası sistem zaten güçlünün hukukunu dayatıyorsa, mazlumlara verilen tavsiye de sadece “sabredin” olmamalıdır.

    Çünkü tarih gösteriyor ki, uluslararası ilişkilerde saygı; çoğu zaman yalnızca haklı olmaktan değil, aynı zamanda güçlü olmaktan da geçmektedir.

  • Erdoğan ve Fidan’ın İran’a Yüz Kızartıcı Olarak Akıl Vermesi: “Teslim Olun” Çağrısı mı, Utanç Siyaseti mi?

    Sefa Yürükel

    Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik açıklamalarına bakınca insanın aklına tek bir soru geliyor: Siz gerçekten bir bölge ülkesinin çıkarlarını mı savunuyorsunuz, yoksa Washington ve Tel Aviv’in duymak istediği cümleleri mi kuruyorsunuz?

    Söylenenlerin özeti şudur:

    “Filistin’e, Lübnan’a, Yemen’e ve Irak’taki müttefiklerine verdiğin desteği kes.”

    “Körfez’deki Amerikan üslerine dokunma. O üslerden sana bomba yağdırılsa da ses çıkarma.”

    “Hürmüz Boğazı’nı açık tut. Senin güvenliğinden önce Batı’nın petrolü önemli.”

    “Nükleer çalışmalarını durdur, balistik füze programından vazgeç, caydırıcılığını azalt. Güvenliğini başkalarının insafına bırak.”

    Bütün bunların tek cümlelik özeti ise şudur:

    Teslim olun.

    Evet, diplomasi adı altında verilen tavsiyenin özü budur. Direnmeyin. Karşılık vermeyin. Savunma kapasitenizi azaltın. Size saldıranların ekonomik çıkarlarını da koruyun.

    Peki aynı siyasetçiler yıllardır Türkiye için ne söylüyordu?

    “Yerli ve milli savunma sanayii…”

    “Tam bağımsız Türkiye…”

    “Dışa bağımlılığı bitirdik…”

    İş Türkiye olunca yerli füze, yerli SİHA, yerli savunma sanayii bir gurur meselesi oluyor; İran olunca ise aynı savunma refleksi “vazgeçilmesi gereken bir yük” olarak sunuluyor. Bu nasıl bir tutarlılıktır?

    Bir ülkenin kendi güvenliğini kendi imkânlarıyla sağlaması Türkiye için meşru, İran için ise sakıncalı mı?

    İsrail’in yüzlerce nükleer başlığı konuşulmazken İran’ın nükleer programı sürekli hedefe konuluyorsa burada güvenlik değil, güç dengesi siyaseti vardır.

    Erdoğan ve Fidan’ın kullandığı dil, eleştirenler açısından, İran’a “haklarını savun” demekten çok “şartları kabul et” çağrısı olarak okunmaktadır. Oysa tarih göstermiştir ki uluslararası ilişkilerde teslim olanların güvenliği değil, sadece teslimiyetleri garanti altına alınır.

    Bugün Gazze yerle bir edilmişken, Lübnan defalarca vurulmuşken, Suriye parçalanmışken, Irak yıllardır istikrarsızlaştırılmışken; aynı reçetenin İran’a da önerilmesi “barış çağrısı” olarak değil, birçok kişi tarafından “teslimiyet tavsiyesi” olarak değerlendirilmektedir.

    Bunun adına diplomasi diyenler olabilir.

    Ben buna başka bir isim veriyorum:

    Utanç siyaseti.

    Mazlumlara sürekli sabır tavsiye edip, saldırganlara gerçek anlamda bedel ödetmeyen bir dış politika; ne adalet üretir ne de caydırıcılık.

    Bir ülkeye “savunmanı bırak, müttefiklerinden vazgeç, ekonomik düzeni bozma, saldırılara katlan” demek; özünde “teslim ol” demektir.

    Ve bu tavsiyeyi, yıllarca “dik duracağız” söylemiyle siyaset yapanların vermesi, tarihin en büyük ironilerinden biridir.

    İktidarın bu yaklaşımı, destekleyenler tarafından “gerilimi azaltma ve diplomasi” olarak savunulabilir. Ancak eleştirenler açısından bu çizgi, bağımsız dış politikadan çok Batı’nın güvenlik önceliklerine uyum sağlayan bir yaklaşım izlenimi vermektedir. İşte tartışmanın merkezinde duran soru da budur: Türkiye gerçekten bölgesel adaletin sesi mi oluyor, yoksa güçlülerin istediği sınırlar içinde konuşan bir onursuz aktöre mi dönüşüyor?

  • “ŞAH MATIN GÖLGESİNDE: BİR VEZİR FEDA HİKÂYESİ”Nasuh’la Dayanışma Mücadelenin Adıdır

    Sefa Yürükel

    Sevgili insan/ vatandaş, sen ki kafanı deve kuşu misali kuma gömmemiş, hakikatin o mübarek kokusunu almış bahtiyarlardansın. Müsaade et, sana 15 Temmuz’un asla anlatılmayan, anlatıldığında da “terör” denilip geçiştirilen o yüce hikmetini fısıldayayım.

    Düşün ki koca bir satranç tahtasının başındasın. Taşlar mercimek büyüklüğünde değil, tank, uçak, insan. Karşında oturan usta oyuncu malum: Dede Korkut değil, Uncle Sam. Bizimkiler “FETÖ” deyip geçiyor ya, hâlbuki o koca fil sadece bir piyondu. Asıl mesele, o filin üstüne koyduğun o koca Amerikan damgasını görmek. Adamlar o kadar zeki ki, darbe girişimini planlamakla kalmamış, bir de onu fark eden “derin akıl” tarafından kontrollü bir şekilde serbest bırakılmasını sağlamış. Ne derler bilirsin: “Darbeyi yap, ama çaktırma, biz de engellemeyelim, sonra da mağdur edebiyatı yapıp dünyaya ‘darbeyi püskürttük’ diye pazarlayalım.”

    İşte bu muazzam operasyonun adı: Vezir Fedası. Fil’i (yani zavallı, kullanılmış, Pentagon artığı cemaati) feda ettiler. Karşılığında ne mi aldılar? Koca bir Vezir’i: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütün kurumlarını, yargısını, ordusunu, hazinesini. Ama asıl büyük kazanç ne biliyor musun? Erdoğan’ı Şah yapmak. Evet, yanlış duymadın. Satranç tahtasında artık o bir Şah. Ama sorun şu ki, etrafındaki bütün taşlar sadece onu korumak için var. Karşı taraf mat etmek için değil, kendi piyonlarını yemek için oynuyor.

    Bu kozmik satranç oyununda en acıklı rol ise, her zamanki gibi, Türk milletine düştü. “Mat” olmak denilen şey tam olarak bu: Her şeyin farkında olduğunu sanıp, aslında oyunun en başında çoktan kaybetmiş olduğunu anlamamak. Milletçe köprüye çıkıp tankların önüne yattık; meğerse biz o tankları durdururken, arkada Şah’ın kalesine çıkılan bütün merdivenler yağlanıyormuş. Biz vatan kurtardık sanıyoruz, meğerse onlar vezir alıyormuş.

    Şimdi gelelim zurnanın zırt dediği yere. Çıkıp biri, mesela Nasuh Mahruki, “Yahu bu satranç tahtası biraz eğri, oyun biraz hileli galiba?” dedi diye, adamı alıp içeri tıkıyorlar. Bu neyin göstergesi? Bir hukuk devletinin refleksi mi? Yoksa doğrudan, “Bu oyunun kurallarını sadece ben bilirim, sen sesini çıkarırsan seni piyon bile yapmam, direkt tahtadan atarım” diyen bir faşist diktatörlüğün o bildik, çirkin suratı mı? Cevabı sana bırakıyorum, çünkü benim cevap vermem demokrasiye hakaret sayılıyor artık.

    Ne diyorduk? Ah, evet. Dışarıdan bakan için biz sadece “darbe girişimini püskürtmüş mağdur bir milletiz.” Ama perdenin arkasındaki akıl için hikâye çok farklı: Bir fil feda edildi, bir vezir alındı, bir adam şah yapıldı ve koca bir millet mat edildi. O gün bu gündür de tahtanın başında “Acaba bir sonraki hamle neresi olacak?” diye korkuyla bekliyoruz. Çünkü biliyoruz ki bu oyunda artık taşları değil, doğrudan oyuncuları yiyorlar.

    Velhasıl, ey halkım, satranç bitti, oyun da bitti. Şimdi sıra, “Yeni Türkiye” adı verilen o büyük ödül töreninde, madalyaları kimin göğsüne taktığını izlemekte. Ama sakın “Bu madalya biraz ağır, nefesimi kesiyor” deme. Dersen, Nasuh gibi seni de alırlar, satranç tahtasının olmadığı, sadece dört duvarın olduğu bir yere götürürler. Orası neresi mi? Buranın adına “özgürlük” diyorlar. Şah mat, piyonlar sessiz!


    PEKİ NE YAPMALI?

    Şimdi asıl meseleye gelelim. Bu satranç tahtasını devirip yeni bir oyun kurmak mümkün mü? Evet, mümkün. Ama bunun reçetesi ne korkuyla sinmek ne de öfkeyle savrulmak. Reçete üç kelime: Cesaret, siyaset, akıl. Ve bir de isim: Mücadele.

    Cesaret: Korkunun bittiği yerde başlar. Nasuh Mahruki’nin yaptığı tam olarak budur. O, dağlara tırmanan adam, şimdi en yüksek zirveye, yani hakikati söyleme zirvesine tırmanıyor. Onu demir parmaklıkların arkasına koyabilirler ama cesaretini asla hapsedemezler. Çünkü cesaret bulaşıcıdır. Bir kişi susmazsa, milyonlar susmaz. Bir kişi “Bu oyun hileli” diye bağırırsa, tribünler yıkılır. O yüzden ilk adım şu: Korkma. Duvarlar seni değil, sen duvarları yıkacaksın. Nasuh’un hücresinde yankılanan ses, aslında senin içindeki sestir. O sesi büyüt, çoğalt, sokağa taşı.

    Siyaset: Sanıldığının aksine siyaset, Ankara’nın koridorlarında dönen bir entrika oyunu değildir. Siyaset, mutfakta başlar, mahallede büyür, meydanlarda şahlanır. Bu düzen ancak yeni bir siyaset anlayışıyla değişir: Tepeden inmeci değil, tabandan yükselen; kutuplaştırıcı değil, birleştirici; “ben” değil “biz” diyen bir siyaset. Bugün Nasuh’a yapılan zulme karşı susan bir muhalefet, yarın kendi evlatlarına yapılana da susar. O yüzden siyaset kurumu, bu rejimin karşısına sadece lafla değil, ortak bir akılla, ortak bir stratejiyle çıkmalı. Çünkü unutma: Zulüm tek tek gelir, direniş birlikte.

    Akıl: Öfke iyidir, motoru çalıştırır. Ama direksiyonda akıl olmazsa, duvara toslarsın. Bu karanlık oyunu bozmanın yolu, soğukkanlı bir akıldan geçer. Her söylenene inanmamak, her gösterileni sorgulamak, her korkuya direnmek… İşte akıl budur. 15 Temmuz’un kontrollü bir senaryo olduğunu görmek için aklını kullanman yetti. Şimdi o aklı, bu senaryoyu çökertmek için de kullan. Okumak, araştırmak, paylaşmak, örgütlenmek… Hepsi aklın eseridir. Akıl, karanlığa tutulan en keskin fenerdir.

    Ve tüm bunların toplamı: Mücadele. Mücadele, bugün Nasuh’la dayanışmanın ta kendisidir. Onu yalnız bırakmamak, sesini bastırmalarına izin vermemek, adını her meydanda haykırmak… İşte gerçek mücadelenin adı budur. Nasuh’la dayanışma, sadece bir kişiye sahip çıkmak değil, bir rejime karşı diklenmenin, “Ben buradayım, biz buradayız” demenin adıdır. O cezaevinde yatıyorsa, bil ki her birimiz onun hücresinde birer penceresiyiz. O pencereleri ne kadar çok açarsak, içeriye o kadar çok ışık girer.

    Şimdi soruyorum sana ey okur: Ne yapmalı? Cevabı basit. Cesaretini topla, aklını kuşan, siyaseti kuşat, mücadeleye katıl. Çünkü bu oyun ancak biz tahtayı devirince biter. Ve o gün geldiğinde, hep beraber satrancın değil, özgürlüğün kurallarını yazacağız.

    Unutma: Nasuh’la dayanışma, mücadelenin adıdır. Ve bu mücadele, kazanılacak. Şah mat değil, Şah düştü!

  • Karakol Botunu Yunanlılar haber yapıp, içerisinde sivil kadınlar da varmış diyorlar

    Karakol Botunu Yunanlılar haber yapıp, içerisinde sivil kadınlar da varmış diyorlar

    Giresun’da sahildeki T dalgakırana 13 Temmuz gecesi saat 23:00’da süratle çıkan Sahil Güvenlik 73’ün Karakol Botunu Yunanlılar haber yapıp, içerisinde sivil kadınlar da varmış diyorlar.

    Yorumlarda da Yunanlılar 1 gece ansızın geliriz diyorlardı 1 gece karaya 9 oturak çıkmışlar gibi dalga geçiyorlar…

    Sorulduğundan değerlendirmem : Bu daha büyük SG 73 botu değil onun yönetimi ve kontrolündeki daha küçük kontrol botu.

    Kontrol botları SG 73’ü kaldırmadan git bak, git al, git kontrol et gibi genelde sahile yakın amaçlarla kullanılır.

    Bunlar bölgede orayı ezbere bilirler.

    Nerelerde T var, nerelerde kayalık var, nerelerde seyre mani husus var bilmemeleri imkansız.

    SG 73’te Kıdemli Üsteğmen vb Komutan varken, Kontrol botlarında genelde 1 Astsubay kontrolünde 2 uzman/er/erbaş bulundurulur.

    Radar da telsiz de vardır.

    Burada sorun; bu kaza ancak Yüksek süratle gerçekleşmiş olabilir.

    Sürati yüksek olan ancak kayalıklar üzerine böyle çıkabilir.

    Gece 23:00’da Nisan’dan itibaren yaz boyunca balıkçılık yasağı varken gece gece neyi kontrol ediyormuş, SG 73 Komutanı tarafından kontrol botuna resmi görevlendirme var mıymış?

    Kendi kafalarına göre mi Deniz Taksisi gibi dolaşıyorlarmış?

    Sığ ve ıskarça yerlerde bu yüksek sürat de ne için?

    Siviller BULANCAK/Ofran Plajı vb bir yerden gidip alınmışsa ne amaçla bota alınmışlar?

    Bu siviller ile personelde alkol vb bir durum hastane kontrollerinde var mıymış? gibi hususlarda inceleme, idari ve hukuki soruşturma yapılır ve zarar bu personele kol saati şeklinde çıkarılır.

    Umarım resmi bir açıklama da SG artık İçişleri Bakanlığına bağlı olduğundan Valilik veya Sail Güvenlik K. lığı tarafından umuma açıklanır.

    Zaten Doğu Karadeniz botları Samsun Karadeniz SG K. lığına bağlı olup, oradaki Tuğamiral bölgeye gitmiştir.

    Ama görüntü iyi değil.

    Kazaya uğrayan Bot kreynle oradan kamyon üzerine alınmış.

    Tek iyi haber ölen yok, ama devlet malına zarar var.

    Olcay Uyar

  • Yolcu gemisi MS “Akdeniz” Avlu No. 1293.1 Eylül 1955’te başlatıldı

    Yolcu gemisi MS “Akdeniz” Avlu No. 1293.1 Eylül 1955’te başlatıldı

    Yolcu gemisi MS “Akdeniz”  Avlu No. 1293.1 Eylül 1955’te başlatıldı.

    1 Eylül 1955’te, savaşın sona ermesinden bu yana sıfırdan inşa edilen ilk yolcu gemisi, AG “Weser” tersanesindeki kızaktan aşağı süzüldü.

    Saat 14.40’ta devasa gövde harekete geçti.

    Yeni gemi; onur konuklarının ve tersane işçilerinin alkışları ve iyi dilekleri eşliğinde, sakin ve heybetli bir şekilde Weser Nehri’ne süzüldü.

    AG “Weser” Direktörü Weisser,

    sipariş için Türk devlet denizcilik bankasına teşekkürlerini iletti.

    Denizcilik bankasını Profesör Ata Nutku temsil etti.

    Türk devlet denizcilik bankasından gelen bu büyük sipariş, AG “Weser”e büyük bir memnuniyetin yanı sıra

    önemli bir endişe de getirdi.

    Savaşın sona ermesi ve tersanenin yeniden inşası sonrasında tersanenin kızaklarında henüz hiçbir yolcu gemisi inşa edilmediği için, tersane geminin planlanması için bir yıla ihtiyaç duydu.

    Omurganın atılmasından birkaç ay sonra gemi şimdiden önemli ölçüde büyüdü. Çeşitli güvertelere ayrılma ve ara güvertelerdeki ambar açıklıkları görülebiliyor.

    Profesör Ata Nutku,

    Türk denetim makamına ve tersaneye dostane iş birlikleri için teşekkürlerini iletti.

    Bunun, Türk ve Alman ulusları arasındaki onlarca yıllık dostluğu da teyit ettiğini belirtti.

    Gemi şirketi, kendisi ile tersane arasındaki yakın iş birliğini daha da güçlendirme arzusunu dile getirdi.

    Gemi inşaatı profesörü Nutku’nun—

    akıcı Almanca ile yaptığı konuşmanın son sözleri henüz söylenmemişti ki,

    Bayan Nutku’nun açtığı köpüklü şarap şişesi “Akdeniz” adlı geminin pruvasına çarparak paramparça oldu.

    Sıradan bir insan bile, geminin

    önce yavaşça, sonra giderek artan bir hızla suya doğru kayarken

    daha önce denize indirilen gemilerden yapısı bakımından gözle görülür şekilde farklı olduğunu anlayabilirdi.

    Uzun sıra halindeki lumbozlar ve üst yapının kesintisiz güverteleri, geminin gelecekte bir yolcu gemisi olacağını gösteriyordu.

    “Akdeniz”in dikmeler arası uzunluğu 128 metredir.

    Geminin tonajı yaklaşık 8.000 GRT’dir;

    2.750 tonluk taşıma kapasitesi, yaklaşık 860 yolcuya hizmet veren tesisler için büyük miktarda alana ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir.

    Deneme çalışması.13 Aralık 1955

    13 Aralık 1955 Salı günü, AG “Weser” tarafından savaştan sonra inşa edilen ilk yolcu gemisi,

    birkaç gün sürecek tersane deniz denemeleri için Kuzey Denizi’ne doğru yola çıktı.

    Türk devlet denizcilik şirketi Denizcilik Bankası için inşa edilen MS “Akdeniz”,

    8.800 GRT tonaja ve 860 yolcu kapasitesine sahiptir.

    Birinci sınıf, 92 yolcuya yer sunmaktadır.

    İkinci sınıfta 112 kişilik yer mevcuttur.

    Gemi yaklaşık 19 knot hıza sahiptir.

    “Akdeniz” adlı yük ve motor gemisinin yapımı tamamlandı ve gemi, tersane deniz denemeleri için yola çıkıyor.

    MS “Akdeniz”, Türk devlet denizcilik şirketi için inşa edilen iki yolcu gemisinden

    teslime hazır olan ilkidir.

    Oslo Fiyordu’ndaki tersane deniz denemeleri sırasında,

    gemi, elverişsiz hava koşullarına ve 6 şiddetindeki rüzgara rağmen,

    ölçümlü mil parkurundaki seyirde

    gereken 19 knot’lık azami hızı aşmayı başardı.

    Tersane açısından *Akdeniz*, örnek teşkil eden bir projeydi. Tersane çalışanlarının büyük bir kısmı

    daha önce *Bremen*’in inşasında görev almıştı

    ve bir yolcu gemisinin yapımı için hazır durumdaydı.

    Bununla birlikte, uzun süredir yalnızca yük gemileri ve tankerler inşa edildiği için, bir yolcu gemisi yapımının gerektirdiği özel koşullara uyum sağlamak gerekiyordu.

    Birinci sınıf yolcu salonu

    Gemi öncelikle Karadeniz ve Akdeniz’de hizmet vermek üzere konuşlandırılmıştır.

    Geminin teslim töreninde, AG “Weser” Direktörü Höland, yıl sonundan kısa bir süre önce üç yeni siparişin alındığını duyurdu.

    Bunlar arasında bir türbinli tanker, bir motorlu kargo gemisi ve bir ağır yük gemisi yer alıyordu.

    Bu siparişlerle birlikte tersane 1958 yılının sonuna kadar tamamen dolu durumda.

     __________________________________________________________________

    Yolcu gemisi MS “Karadeniz”

    Tersane No. 1294

    12 Kasım 1955’te denize indirildi.

     “Karadeniz” adlı gemi tamamlandı ve tersane deniz denemeleri için yola çıkıyor.

    Kaynak:

    Weser Kurier, Bremen günlük gazetesi

    AG “Weser” Tersanesi, Bremen.

    Selen Atasoy

  • MEDYA-BASIN…

    MEDYA-BASIN…

    TELEVİZYON…

    Medya…

    Basın evet bilmem kaçıncı kuvvettir…

    Demokrasi ve halkın bilgilenmesi açısından çok önemlidir…

    ***

    Gazeteler…Gazeteciler…

    Dergiler…Yazarlar..

    Televizyonlar…

    Radyolar…Spikerler, sunucular…

    ***

    Ancak son zamanlarda bunlar halkı bilgilendirme görevinin dışında başka bir görev yapıyorlar…

    Medya-Basın mahkemesi

    Yada;

    “Televizyon mahkemesi” görevi…

    *** 

    Siyasete hattta tüm ülkeye yön vermeye kalkıyorlar…

    Yandaşı ayrı bir telden çalıyor..

    Muhalefeti ayrı…

    Tarafsızım diyenler ise haber yapmıyor..

    Stendap yapıyor adeta…

    ***

    Son yıllardaki yayınlara bir bakın…

    Siyasetin hukukun sözde duayenleri operasyonları duyuruyor…

    Olası tutuklanacakları önceden bildiriyorlar…

    Yargılıyorlar, hüküm veriyorlar ve cezaevine yolluyorlar…

    *** 

    Yorumlar, analizler, dedikodular, varsayımlar birbirine karışıyor…

    Kimi zaman öyle bir renk değiştiriyorlar ki bukalemunlar halt etmiş…

    O yüzden kime güvenip, kime inanacağımızı bilmiyoruz artık…

    *** 

    Artık yargıyı, adaleti adliye koridorlarında değil, yargısız infazların tertiplendiği TV stüdyolarında aramaya başladık… 

    Ankara kulislerinin müdavimleri, yerine göre enflasyondan çakan, stratejist dış politikanın uzmanı olmayı da bilenler televizyonlarda boy gösteriyor…

    Ahkam kesiyorlar desem yalan olmaz…

    ***

    Durumdan vazife çıkarıp kendilerini Kaç’Ak sarayın bekçisi ilan ederek, pastadan pay kapmanın peşinde koşuyorlar…

    ***

    Bu medya televizyon mahkemeleri işe yarıyor mu?

    Hayır!..

    Yeni Türkiye ve Terörsüz Türkiye masallarına kimse inanmıyor…

    Yargının…

    Medyanın Saray’ın kucağında oturduğunu görüyor..

    *** 

    Vatandaşın çok büyük bölümü kararını çoktan vermiş durumda. .

    Özgür iradesinin askıya alınmasından son derece rahatsız…

    Kaç’Ak saray despotizmi gına getirmeye başladı…

    *** 

    Neymiş efendim;”Reis” hatta Ahabere göre “başkan” küresel siyasete yön vermeye başlamış…

    Sevsinler…

    Adam ben ne istediysem yaptı…

    Ne dersem yapar, diyor..

    Aptal olma diyor…

    *** 

    Suriye’de İslami terör örgütü HTŞ’ye destek ver diyor, veriyor…

    Askerlerin başına çuval geçiriyor…

    Ağzını açamıyor…

    Yınanistan Adaların tamamına asker ve teçhizat yığdı…

    ***

    Küresel siyasete yön verdiği söylenen asrın liderinden “tık” yok..

    Umarım adaları satmamıştır diyenler de var…

    *** 

    Ama, fakat!..

    Yandaş medya 7/24 yağlayıp yıkıyor…

    Aklıyor, paklıyor, cilalıyor..

    Yere göğe koyamıyor…

    *** 

    Kaç’Ak saray herşeyin farkında…

    Adil ve tuzaksız, ayak oyunsuz yapılacak ilk seçimde kaybedeceklerini biliyorlar…

    ***

    Kaybetme ve yargılanma korkusuyla..

    Çoğu kez darbe yapacaklar korkusuyla yatıp kalkıyorlar..

    O yüzden; özellikle MHP ile birlikte “korku İmparatorluğu’nu” kurdular…

    *** 

    Ordu’nun, Emniyet’in,

    Kamu kurumlarının…

    Meclis’in…

    Kadınların “tesettüre” girmesinin ardından “saray yargısının” abdürt ve haksız, hukuksuz kararlarıyla da korku dağlarını büyütüyorlar…

    ***

    Yazılı ve görsel başında, medyada kantarın topuzu koptu…

    Hadsizlik diz boyu…

    Yalan…

    Düzmece, montaj haberlerle Türk siyasetine  ve yargıya yön vereceklerini sanıyorlar…

    ***

    Neyse!

    ***

    Ülkenin neresinden tutarsanız tutun elinizde kalıyor…

    Kokuşmayan, çürümeyen bir şey kalmadı…

    ***

    Bugün 15 Temmuz 

    Türk siyaset ve TSK tarihinin en utanç verici “dinci darbe” kalkışmasının 10 yılı…

    Üzgünüm..

    TSK’nın yapısı o günkü “dinci yapıdan” çok daha beter yapıda…

    *** 

    Emir komuta zinciri çöktü..

    Ordu sarayın ordusu oldu…

    Kuvvet komutanları artık sivil otoritenin emrinde…

    ***

    Olacak gibi…

    Yine de;

    Umuyor ve diliyorum ikinci bir FETÖ kalkışması daha olmaz…

    Olursa;Cübbeli Ahmet’in Cumhurbaşkanı olmasını kimse engelleyemez…

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 15.07.2026 13.30

  • Osmanlı’ya dönüş

    Osmanlı’ya dönüş

    Sn.Dedegil’in tespitleri ülkenin bugünlere nasıl gelindiğiyle ilgili ip uçları taşıyor.Örnek olaylar üzerinden “akıl yürütme meselesi” hakkında yazdıkları okunmalı!

    Ticari, sanayi sürecini tamamlayan burjuvazi kapitalizm ve üst aşaması olan emperyalizme varan kapital çekirge sürüleri gibi mazlum (*) dünyayı soyup soğana çevirirken kendi ülkesindeki sıradan insanlarını da iş hayvanı gibi görüp kullanmasına şaşmamak gerek.

    1970’li yıllarda yazdığı “Düzene Uygun Kafalar Nasıl Oluşturulur” kitabında E.A.Raufer (**) reklamlar, televizyon programları, okullarda derslerin işleniş araçları içimlerinden örnekler vererek sistemin nasıl devamlılığını sağlamayı hedeflediğini anlatmakta. Eğitim kurumu okulu “Okulda insanlar imal edilir. Bu insan yapma sürecine eğitim denir.” diye tanımlamakta.

     Okul kavramına daha geniş açıdan baktığını  “Aile çevresi, sinema, televizyon, tiyatro, radyo, gazeteler ve kitaplar de bir anlamda okuldur. Amacı olmayan hiçbir bilgi yoktur. İnsan yapımında kullanılan bilgiler, ‘yapmak’ istediğimiz insan türüne uygun olmak zorundadır.” tümcelerinden anlamaktayız.

    Rauter’in kitapta anlatmaya çalıştığını “ Kapitalist sistemin okulları bize ‘kimin yararına?’ sorusunu sormayı öğretmedi. Resmi öğretim dediğimiz mefhum, bizi yetenekli kurbanlık koyunlar yapmak dışında bir şey de vermedi, hatta yeteneklerimizi körelten bir yapıya büründürdü. Düzene uygun kafaları bu şekilde oluşturdu.” tümcelerinden okumaktayız.

     Bertolt Brecht’in “ Büyük sıçrayışı gerçekleştirmek isteyen, birkaç adım geriye gitmek zorundadır. Bugün yarına dünle beslenerek yol alır.” tümcesinden günümüzde okumuşlarının “Onu yaptı”,” Bunu da yaptı”, ”Onu söyledi”, ”Bunu da söyledi” nakaratlarıyla zaman öldürdüğünü yazmak abartı sayılır mı?

    (BU  YAZI DERLEMEDİR)

    (*) Neşe içinde olan Mustafa Kemal Paşa:” Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız ….Şimdi günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan, bütün doğu milletlerinin uyanışlarını öyle görüyorum’ dedi. Bağımsızlık ve hürriyetlerine kavuşacak daha pek çok kardeş milletler vardır. Bu milletler bütün güçlüklere, bütün engellere rağmen, her şeyi yenecekler ve kendilerini bekleyen güzel geleceğe kavuşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünde yok olacak ve yerlerine, milletlerarası hiçbir renk, din, ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı gelecektir….. Size bu sözleri söyleyen Cumhurbaşkanı değil, Türk milletin sadece bir ferdi olarak Mustafa Kemal’dir”

    (* * ) Ernst Alexander Rauter,Avusturyalı yazar, gazeteci ve dil eleştirmeni. 27 Nisan 1929’da Avusturya’nın Klagenfurt kentinde doğmuş, 8 Mart 2006’da Almanya’nın Münih kentinde ölmüştür.

    1968 kuşağı yazarlarından biri olarak eserlerinde çoğunlukla “insan imalatı”, sistem eleştirisi ve dilin siyasi bir silah olarak kullanımı konularına odaklanmıştır. 1960’lı yıllarda Batı Almanya’da ortaya çıkan parlamento dışı muhalefet hareketine (APO) aktif olarak katılmıştır. Kendisini hiçbir ana akım partiye veya dogmaya bağlamayan bağımsız bir solcu olarak tanımlamıştır. Resmi bir akademik formasyondan ziyade, kendi kendini eğitmiş (otodidakt) güçlü bir dil eleştirmeni olarak öne çıkmıştır

    Rauter’in felsefesi, egemen sınıfların toplumu itaate zorlamak için fiziksel şiddetten ziyade bilgi, eğitim ve dil manipülasyonunukullandığı tezi üzerine kuruludur. Ona göre okullar, medya ve reklamlar özgür insan yetiştirmek için değil; sistemin çarklarına uygun “uysal kitleler” üretmek için tasarlanmış fabrikalardır.

    Yazılarında politikacıların, bürokratların ve medyanın gerçekleri gizlemek için dili bilerek nasıl karmaşıklaştırdığını (anlaşılmaz kıldığını) ifşa etmeye çalışmıştır.

  • Atatürk döneminde torpil nasıl yapılırdı?

    Atatürk döneminde torpil nasıl yapılırdı?

    Sözün özü; dönemin MEB’lığı fakir ve kimsesiz çocukların yatılı üç yıllık eğitim faturasını ve ödemesini Büyük Önder bilge insan Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi kesesinden ödemesini sağlamış.

    Allah hepsinden razı olsun.

    Konunun son cümlesi Ya şimdi?

    Bilgisizlik, yetersizlik velhasıl cahillik almış başını gidiyor. Türkiye Cumhuriyeti devletimiz ve vatandaşlarımız hak etmedikleri şekildle yönetiliyor…

    Kalın sağlıcakla
    Rehan Gündoğmuş
    Düşüncelerim sadece bu öbek için kullanılabilir.

    Atatürk döneminde torpil nasıl yapılırdı?

    Yıl 1934, o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus’tadır.
    Bakan ise   Niğdeli Abidin ÖZMEN’dir.
    Bakan, makamında çalışmaktadır. Kapı
    çalınır. Bakanın gür sesi:’Giriniz! ‘

    Atatürk’ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla
    makama girerler. Konuklara yer gösterir ve zarfı açar.

    Atatürk’ten gelen bir mektuptur bu:
    ‘Bay Abidin ÖZMEN, Milli Eğitim Bakanı…’

    Abidin ÖZMEN zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur:

    ‘Yaver Bey’le, size iki fakir ve kimsesiz çocuk
    gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz,
    bir liseye (parasız yatılı olarak) kaydını yaptırın…’
    Bu, Atatürk’ün bir emridir. Kesinlikle yerine
    getirilecektir. Bakan ÖZMEN, Orta Öğretim
    Genel Müdürünü çağırtır ve şu direktifi verir:
    ‘Yaver Bey’in yanındaki bu iki çocuğun
    evrakını alınız ve bu çocukların Haydarpaşa
    Lisesi’ne paralı yatılı olarak  kaydını  yaptırıp her ikisi için de
    üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının veli ve ödeyen
    hanesine  Atatürk’ün ismini yazdırarak bana getiriniz.’
    der.

    Bakanın emri yerine getirilmiştir. Abidin ÖZMEN de
    kısa bir mektup yazarak Yaver Bey’le Atatürk’e yollar.

    Mektubun içeriği şöyle:

    ‘Muhterem Atatürk, Yaver Bey’le göndermiş
    olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım.
    Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu
    ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi biri bulunduğu için;
    bu çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme,
    hem  yasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi.

    Bu nedenle her iki çocuğunda emirleriniz
    gereği  Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak
    kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllık
    okul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim
    ediyorum…’

    Atatürk bu mektup üzerine, devrin Başbakanı
    İsmet  İnönü’ye telefon  ederek:

    ‘Bak senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı.’
    diyerek olayı  anlatmış.

    İnönü, Bakan adına özür dilemiş.

    Atatürk: Yok! demiş özür dileme. Çok memnun oldum.
    Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse
    ve  doğruyu gösterebilse.’

    Tarihi değeri olan ve hiçbir yerde yayımlanmayan
    bu  anının unutulup gitmesine gönlü razı olmayan
    bakanın yeğeni yüksek mimar H. Rahmi ÖZMEN,
    15.08.1985 günü bu mektubu gazeteci yazar Vahap Okay’a iletir. O
    da 15.09.1985’te gazetesinde yayımlar.

    İşte devlet böyle kurulur, devlet böyle adamlarla
    yönetilir… Mustafa Kemal in Bakanları böyleydi.
    Ya şimdi?

  • DİPSİZ VADİ

    DİPSİZ VADİ

    Her insan gibi benimde çok ümitlendiğim, ümitlerimin çöktüğünde de  uçurumdan aşağıya düşercesine yıkıldığım anlar çok olmuştur. Hani  bir tarihte Milliyet ve Hürriyet  gazetelerinde  yayınlanan  çizgi serüvenler vardı ya, hatırlarsınız. Güngörmüş ailesi, Fatoş , ve Hoş Memo  gibi tipleri barındırırdı. Fatoş ile Basri ailesinin komik yaşam öykülerinin yer aldığı, hatta orijinal adının BLONDİE olan çizgi romanından uyarlama olarak okuduğumuz bu serüvenleri , o tarihte çok severdim. 

    Tiplerin yaratıcısı Chic Young , sosyal hayatın komik yönlerini  karikatürize ederdi. Türkçeye kimin uyarladığını pek hatırlamamakla birlikte  aklımda Halit Kıvanç adı kalmış gibi düşünmekteyim. Nur içinde yatsın. 

    GÜNGÖRMÜŞLER  adı ile yayınlanan ‘BRİNGİNG UP FATHER’  çizgi romanı , aslında George McManus ‘un yarattığı, 1918 lerin Amerikan toplum yaşamını yansıtmaya çalışan bir çizgi romandı. Hürriyet gazetesinde yayınlanan bu karakterlerin günlük yaşamdaki zıtlıkların, toplumdaki yansımalarını konu almaktaydı. 

    Bir de HOŞ MEMO  olarak tanımlanan,  orijinal adı  Li’i ABNER olan ve AL CAPP tarafından yaratılan bu çizgi roman, usta gazeteci Ali GEVGİLİ tarafından Milliyet Gazetesinde tefrika olarak yayınlanmıştı. Her gün gazetede  bu romanları takip ederdim. Nedenini bilmemekle birlikte tiplemeler çok hoşuma giderdi. Her gün bir konu işlenir, konular kimi yerde toplum olayları, yahut ta güncel aile meseleleri olurdu. 

    Aslında hikaye içinde  HOŞ MEMO yüksek bir dağın vadiye bakan kenarından ayağı kayıp bir kayadan aşağıya, DİPSİZ VADİ ye düşerdi. Düştüğü yarda ağaçlara tutunup kurtulmaya çalışırdı. Her seferinde dal kırılır, tekrar düşmeye devam ederdi. Ancak hiçbir zaman vadinin dibini bulamazdı.  

    İşte benim çaresizlik içinde ülkemdeki olayları seyredişim, Hoş Memo’ nun  dipsiz vadisinden düşüşü olarak nitelendirmekteyim. Aslında hepimiz suçluyuz. Bu suçluluk anayasa değişikliği referandumuna kadar dayanmakta. Yazın tam başlangıcında, 16 Nisan 2017 de yapılan referanduma sadece bir kesim insan giderek oy verdiğini hatırlamaktayım. Hatta oy sayımında ve değerlendirilmesinde yapılan yolsuzlukların, neticesini bu gün ciğerimiz yanarak hissetmekteyiz. 

    Hatırlayın o günleri. Yüksek Seçim Kurulunun, mühürsüz oy pusulaların geçerli sayılması yönündeki kararına, partilerin itiraz etmesini, yargının ret etmesi sonucunda bu gün ülkem sıkıntı çekmekte, tıpkı HOŞ MEMO nun kayadan aşağıya düşmeye başlamasına benzetirim. Dipsiz vadiye doğru düşüş. Referandum sürecinde, YSK oy sayımı devam ederken aldığı kararla, üzerinde sandık kurulunun mührü olmayan oy pusulası ve zarfların , sahte oldukları kanıtlanmadığı sürece geçerli sayılacağı yönündeki beyanları , usulsüz olan bu değerlendirme, usule uydurulmuş olmasını sağladı. 

    Böylece  mühürsüz oylar la referandum neticesi %51.41 kabul oyuna  karşı, %48.59 hayır oyları ile referandum kabul edilmiş oldu. Bu mühürsüz oyların ne kadar olduğu hiç açıklanmadı. Ülkemde 23.777.091 hayır oyuna karşı, şaibeli 25.157.025 evet oyları, ülkemizi ne hale getirdiğini izlemekteyiz. Tek adam rejimi. Ülkemde 2017 itibari ile seçmen sayısı 58,291,898. Kullanılan oy toplamı ise 48,934,116. Yaklaşık 10 milyon seçmen bu referanduma katılmadığını görmekteyiz. 

    Bu referandum için iptal davası, Beş Tepenin ısrarı ile reddedildi. Anayasa Mahkemesi bile bigane kalmıştı. 

    Devam eden yıllarda 2025 yılında mühürsüz oyların geçersiz sayılması yolundaki, siyasilerin  mahkemeye başvurusunda , YSK kararlarının kesin olduğu ‘gerekçesi’ ile yargı, bu konuyu reddetmiş olduğunu hatırlarım. 

    Aslında bir referandumun büyük çoğunlukla kabul görmesi gerekir. Son Anayasamızın halk oylamasında %90 nın üzerinde EVET oyu görülürken, aynı anayasanın  değişikliğinin  %51.41 le yapılması, matematiksel olarak akla uygun gelmemekte. 

    YSK nın kararlarının kesin olduğunu söyleyen mahkemeler yanında , bir asliye hukuk mahkemesinin, bir seçim sonucunu iptal ederek MUTLAK BUTLAN kararını vermeye, kendisini mezun görmesini hayretle izlemekteyiz. Sadece biz değil YSK da verdiği kararın çizildiğini seyrederken neler düşündüklerini tahmin bile edemiyorum.  Nerede kaldı benim ANAYASAM ve 79 uncu madde.

    Hani her zaman söylemeye çalışmaktayım, öyle bir garip ülkede yaşamaktayız ki , ne yasa , ne hukuk , ne adalet nede karar vericilerin verdikleri kararlarda bir mesnet bulunmadığını izlemek, bende bu DİPSİZ VADİ de HOŞ MEMO gibi düşmeye devam edişimi anlatmaya yetiyor diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına. 

  • Avrupa ile Körfez ülkeleri arasındaki ticaret koridorları açısından Türkiye’nin artan önemi.

    Avrupa ile Körfez ülkeleri arasındaki ticaret koridorları açısından Türkiye’nin artan önemi.

    Giderek daha fazla sayıda şirket, Körfez ülkelerine mal sevkiyatı yapmak için Türkiye’yi bir merkez olarak kullanıyor. DP World’ün bugün açıkladığı üzere; jeopolitik belirsizlikler ve yerleşik nakliye rotalarında süregelen aksaklıklar bu eğilimi tetikleyerek, birçok işletmeyi tedarik zincirlerini çeşitlendirmeye yöneltiyor. Bu süreçte Türkiye; Avrupa, Asya ve Orta Doğu’nun kesişim noktasındaki stratejik ticaret ve lojistik merkezi rolünü pekiştiriyor.

    İstanbul’da düzenlenen 5. Türkiye Denizcilik Zirvesi’nde konuşan DP World Küresel Operasyon Direktörü (Parklar ve Ekonomik Bölgeler) Abdulla Al Hashmi, şirketlerin mevcut deniz yollarını etkin bir şekilde tamamlayan ve tedarik zinciri dayanıklılığını artıran alternatif taşıma koridorlarına giderek daha fazla yöneldiğini belirtti. Önemli nakliye rotalarında yakın zamanda yaşanan aksaklıklar, dayanıklı ve esnek tedarik zincirlerinin ne denli kritik hale geldiğini gözler önüne serdi. Sonuç olarak, giderek daha fazla şirket; taşıma sürelerini kısaltmak ve tedarik zincirlerini daha sağlam hale getirmek amacıyla deniz ve kara yolu taşımacılığını bir arada kullanma yoluna gidiyor.

     Türkiye üzerinden taşınan yük hacimlerinde önemli bir artış gözlemliyoruz. Giderek daha fazla sayıda şirket, Körfez ülkelerine mal sevkiyatı yapmak amacıyla ülkeyi bir taşıma koridoru olarak kullanıyor. Abdulla Al Hashmi, “Bu eğilim çeşitli sektörlerde kendini gösteriyor ve süreç her iki yönde de işliyor: hem Avrupa’dan Körfez bölgesine hem de Uzak Doğu’dan Türkiye üzerinden daha geniş pazarlara,” diyor.

    DP World; otomotiv, tüketim malları ve sanayi sektörlerindeki müşterilerinin Türkiye’yi Körfez pazarlarına açılan bir kapı olarak giderek daha fazla kullanmalarına halihazırda destek veriyor. DP World, entegre çok modlu taşıma koridoru sayesinde deniz ve kara yolu taşımacılığını birleştirerek, Avrupa ile Körfez ülkeleri arasındaki transit sürelerini deniz yoluyla yapılan taşımalardaki yaklaşık 55 günden, ortalama 22 ila 29 güne indiriyor. Bu durum, müşterilere zaman açısından kritik öneme sahip sevkiyatlar için çok daha hızlı ve dayanıklı bir taşıma çözümü sunuyor.

    Al Hashmi’ye göre, Türkiye’nin stratejik konumu ve limanlar, yük taşımacılığı organizasyonu, kara yolu taşımacılığı, demir yolu bağlantıları ve lojistik altyapısına yönelik kesintisiz yatırımları, ülkenin bölgedeki kilit ticaret merkezlerinden biri olma konumunu güçlendiriyor.

    Al Hashmi, “Türkiye çoktan sadece bir transit ülke olmanın ötesine geçti. Avrupa, Asya ve Körfez bölgesini birbirine bağlayan stratejik bir lojistik merkezine dönüşüyor ve küresel bir ticaret merkezi olarak önemini daha da artırıyor,” diye ekliyor.

    DP World; limanlar, yük taşımacılığı organizasyonu, sözleşmeli lojistik ve çok modlu taşımacılık çözümlerini kesintisiz ve uçtan uca bir tedarik zincirinde birleştirerek Türkiye’de entegre bir lojistik ekosistemi kurmayı hedefliyor.

     DP World, Türkiye’de 600 milyon ABD dolarının üzerinde yatırım yaparak ülkenin en yüksek entegrasyon düzeyine sahip lojistik platformlarından birini kurmuştur. 2024 yılında DP World Evyap’ın kurulmasıyla Yarımca ve Körfez terminalleri birleştirilmiş; böylece Doğu Marmara bölgesindeki en büyük, Türkiye genelinde ise ikinci en büyük liman operasyonu hayata geçirilmiştir. Bu hamle, hem kapasiteyi artırmış hem de ülkenin bölgesel ve uluslararası pazarlarla olan bağlantısını daha da güçlendirmiştir.

    Bunun yanı sıra DP World, kendi yatırımıyla terminalini ulusal demir yolu ağına bağlayan Türkiye’deki ilk özel liman işletmecisi olmuştur. Söz konusu bağlantı, Türkiye’yi Bakü-Tiflis-Kars koridoruna ve daha geniş kapsamlı İpek Yolu ağına bağlamaktadır. Aynı zamanda DP World Evyap; doğrudan kara yolu bağlantısı ve İstanbul-Ankara demir yolu hattı aracılığıyla ülkenin sanayi bölgelerini uluslararası pazarlara bağlamaktadır. Bu yatırımlar hep birlikte; daha hızlı iç taşıma ve dağıtım sağlayan, tedarik zinciri dayanıklılığını artıran ve Türkiye’nin uluslararası ticaret merkezi olarak rekabet gücünü daha da yükselten entegre bir lojistik ağı oluşturmaktadır.

    Al Hashmi, küresel ticaretteki bu değişimi desteklemek amacıyla DP World’ün Türkiye’deki entegre lojistik ağını genişletmeye devam edeceğini belirtti. Amaç; liman hizmetleri, nakliye organizasyonu, sözleşmeli lojistik ve çok modlu taşımacılık çözümlerini, tüm tedarik zincirini kapsayan kesintisiz ve uçtan uca bir hizmet sunumunda birleştirmektir.

    Al Hashmi, “Kesintilerin sürdüğü dönemlerde, güçlü taşımacılık ve lojistik bağlantıları belirleyici bir rekabet avantajı haline gelir,” dedi. “Belirsizliğin hakim olduğu bir ortamda entegrasyon, temel bir güçtür. Karmaşıklığın giderek arttığı bir dünyada ise Türkiye, küresel mal hareketliliğindeki kilit rolünü daha da genişletme fırsatına sahiptir. DP World, bu süreci aktif bir şekilde destekleyecek ve kolaylaştıracaktır.”

    DP World Basın Bülteni

    Selen Atasoy

    Not: Bu gerçekten iyi bir haber; ancak asıl önemli olan, nihayetinde Türk halkının cebine neyin girdiğidir.

    Ülkemizin halihazırda karşı karşıya olduğu enflasyonla başa çıkmanın tek yolu, insanlara fayda sağlayacak (maddi ve manevi) ve doğru yer ile doğru zamanda yapılan yatırımlardır.

    Bir ülke fikirce bölünmüş olduğu sürece, içinde bulunduğu olumsuz durumdan kurtulamaz.

    DP World

  • ALO DİYANET ORDAMISIN CEVAP VER

    ALO DİYANET ORDAMISIN CEVAP VER

    Peygamber ve halifeler arasındaki evlilik ilişkileri:

    Üç Ebubekir’in kızı Hz Muhammed’e,

    Hz Muhammed’in kızı Hz Osman’a,

    Hz Ömer’in kızı, Hz Muhammed’e

    Hz Muhammed’in kızı, Hz Ali’ye

    Hz Ali’nin kızı, Hz Ömer’le

    Evlendiğini biliyor muydunuz?

    Çok Basit ve Anlaşılır Dille

    Muhammed, kızlarından

    Fatma’yı Ali’ye,

    Ümmü Gülsüm’ü de Osman’a veriyor.

    Bu durumda:

    Ali ile Osman bacanak oluyor.

    Ömer, kızı Hafsa’yı Muhammed’e veriyor.

    Yani Ömer Muhammed’in kayınbabası oluyor.

    Ali kızı Ümmü Gülsüm’ü Ömer’e veriyor.

    Yani Ali, Ömer’in kayınbabası, Fatma ise kaynanasıdır..

    Ömer’in boşadığı Atike’yi Muhammed’in torunu Hüseyin alıyor.

    Muhammed, Ali’nin de Osman’ın da kayınbabası.

    Ali ile Osman bacanak.

    Muhammed Ömer’in eniştesi, Ömer ise Muhammed’in

    (KIZI HAFSA’DAN DOLAYI) kayınbabası.

    Ömer, Ali’nin damadı ve Ali Ömer’in kayınbabası (KIZI UMMU GULSUM DEN DOLAYI)…

    Ali, kendi kayınbabası Muhammed’in kayınbabası olan Ömer’in kayınbabası.

    Muhammed ZEYD’in babalığı.

    Zeyd’in hanımı Zeynep Muhammed’in gelini.

    Fakat aynı Zeynep aynı zamanda ZEYD’in de analığı. (Muhammed, daha sonraları evlatlığı

    Zeyd’in hanımı Zeynep ile evlenmiştir).

    Muhammed’in torunu Ümmi Ali’nin hanımı

    Ümmü’nün anası, Zeynep, Muhammed’in kızı,

    Ali’nin baldızı ve kaynanası Fatma’nın da bacısı.

    Ali, Muhammed’in hem amcaoğlu hem de damadı”..

    Muhammed’in kızı Fatma 10 yaşında iken Ömer 52 yaşındadır. Ömer, Muhammed’den kızı Fatma’yı ister.

    Muhammed; “kızım henüz küçüktür hem amcam oğlu Ali’ye sözüm var” deyip Ömer’e vermez Fatma’yı.

    Fatma 12 yaşına geldiğinde 26 veya 27 yaşındaki Ali ile evlendirilir.

    Ali ile Fatma’nın ilk çocukları Ümmü Gülsüm olur.

    Ömer 62 Yaşında HALİFE olur.

    Ümmü Gülsüm 9 yaşındadır.

    Halife olduğunda Ömer bu sefer Ali ve Fatma’nın kızları, Muhammed’in torunu Ümmü Gülsüm’ü ister.

    Ali ne kadar diretse de Ömer işi tehdit etmelere kadar götürür.

    Ali yine vermez.

    Bu sefer Ömer Ali’ye Allah üzerine yemin ederek, amacının sadece resulullaha akraba olmak olduğunu, Ümmü Gülsüm’e ölünceye kadar dokunmayacağını sadece nikahına alacağını söyler ve bir şekilde Ali’yi ikna edip 40,000 dirhem altına Ümmü Gülsüm’ü alır.

    Ümmü Gülsüm 11 yaşına geldiğin de bir oğlan, 13’ü ne geldiğinde bir oğlan daha doğurur Ömer’den.

    Ömer’in hazır da 9 karısından 7. sidir Ümmü Gülsüm (kütübi sitte ve nebiyyi secere). 2 çocukta yaşına gelmeden ölür.

    Ömer öldükten sonra Ümmü Gülsüm Ali tarafın da 5 ayrı yaşlı adama verilir.

    Ümmü Gülsüm Kızcağız 22 yaşına kadar 4 çocuk daha doğurur ve 22 yaşında ölür.

    Şu birbirlerinin kızlarını ve torunlarını becerenleri 7/24 tv ekranlarında överek, örnek göstermeye çalışan şarlatan ümmetçiler bu gerçek yaşam öykülerini, fatıma’nın, maria’nın, safiye’nin, berre’nin, ayşe’nin, ümmü gülsüm’ün kimlere peşkeş çekildiklerini bilmiyorlar mı?

    Hepsi de bal gibi biliyor.

    KAYNAK: kütüb-i sitte ve nebiyyi secere…

    R. İhsan Eliaçık

  • DEMOKRATİK CEPHE…

    DEMOKRATİK CEPHE…

    ON YIL…

    Zaman çok hızlı geçiyor…

    On yıl olmuş…

    Utanan…

    Uyanan sayısına inat…

    ***

    Ki AKMHP cenahı el ele verip 15 Temmuz çakma darbe kalkışmasının onuncu yılını kutlamaya hazırlanıyor…

    Reklamlar…

    Diziler hazırlanmış, pano ve yandaş televizyon kanallarında yayınlanıyor…

    *** 

    Çarşaf çarşaf…

    ***

    Sanırsınız ki Yunanistan’ı yenmişler…

    İşgalden kurtarmışlar..

    Neyse!

    Şöyle oldu böyle oldu, darbe değildi yada çakmaydı..

    Değildi falan geçin bunları..

    ***

    Tek gerçek şudur;

    15 Temmuz kalkışması Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD desteğiyle Türkiye’nin bugünlerine açılan kapılarının anahtarıdır…

    Şifresi ise Amerika’da…

    ***

    Tayyip Erdoğan fırsatı ganimete çevirdi…

    Yargıyı bitirdi..

    Türk Silahlı Kuvvetleri’ni..

    İş adamlarını..

    Meclisi…

    Amerika’yı yanına alarakta;

    Önce muhalefeti bitirdi..

    Sonra?

    Anamuhalefi yanına çekti…

    *** 

    Böylece 16 Temmuz’dan itibaren de kendi, yakında 25 yılına girecek iktidarını garantiye aldı…

    Donald Trump’ın yardımıyla da ülkeyi hızla “otokrasiye” doğru sürükledi…

    ***

    Yani çok sevdikleri Gülen cemaati askerlerinin yaptığı15 Temmuz çakma darbe girişimi anlattıkları kadar “masum” değildi…

    ***

    AKP ve RTE bu kalkışma sayesinde ülkede ve Avrupa’da bir güvenlik sorunu olduğunu öne sürerek ülkeyi “ben ve onlar” diye adeta ikiye böldü..

    Ülkenin ve bölgenin  güvenliğini ancak ben sağlarım, dedi…

    NATO üyesi olarak Avrupa ülkelerini de buna ikna etti…

    ***

    Bugün ülkenin yarısından çoğu AKMHP iktidarından memnun değil…

    Geleceklerinde Recep Tayyip Erdoğan’ı görmek istemiyor…

    ***

    Ama!..

    ***

    15 Temmuz ve sonrasında Suriye’de Irak’ta İran’da ve İsrail’de..

    Özetle;

    Etrafımızda yaşananlar yüzünden iktidarını ve saltanatını sürdürme açısından eli iyice güçlendi…

    ***

    Onun artık umudu halkta değil…

    Umudu savunma da yani damadın başında olduğu Savunma sanayinde…

    Bu bağlamda Trump’la ve Amerika ile işbirliğinde…

    *** 

    Onun için iç dinamikleri örneğin medyayı yanına çekti…

    İşadamlarını…

    STK’ları…

    En önemlisi de “yargıyı” yanına aldı..

    ***

    Ancak yaşanan son olaylar ve ekonomik krizler yüzünden Erdoğan adil bir seçimde kazanamayacağını adı gibi biliyor…

    *** 

    O yüzden en büyük iktidar adayı anamuhalefeti yargı sayesinde ikiye böldü…

    Cumhurbaşkanı adaylarını bertaraf edecek yolları ardına kadar açtı…

    ***

    Ve bu aşamada yine kurtarıcı olarak Amerika ve AB’nin güvenlik kaygıları devreye girdi…

    Rusya Ukrayna krizi…

    NATO…

    İsrail Suriye krizi…

    İran krizi…

    ***

    Bu süreçte Trump “ın isteğiyle, toplumun tüm güvenliğini tehlikeye atacak seviyede aldığı rolle…

    Ve!..

    ABD  başkanı Donald Trump’ın yerli yersiz övgüleriyle sadece yurt içinde değil özellikle Avrupa’da siyasi varlığını pekiştirdi…

    ***

    Donald Trump son NATO toplantısına “Erdoğan istedi diye geldim” dedi hatırlıyor musunuz?

    ***

    Erdoğan aldı bunu ve daha öncekileri;

    “Güveneceğiniz adam tek benim” diyerek;

    Önündeki en önemli adaylar Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ı saf dışı bıraktı…

    *** 

    Hukuksuzluğunun ve despotizminin üzerini kapatmaya çalıştı…

    İran ABD savaşı sayesinde de kapattı..

    ***

    Trump’ın isteği ve petrol ağalarının desteğiyle İsrail’e Suriye’ye ve ABD- İran savaşına destek verdi…

    Meşruiyetini tekrar aldı…

    ***

    Bugünlerde Trump onun olası bir erken veya baskın seçimde herhangi bir sorun yaşamaması için  “Savunma Paketi’ni” devreye sokmaya çalışıyor…

    ***

    Evet!

    Erdoğan’ı ayakta tutan tek şey “ülkenin Savunma sistemi…”

    Tartışmasız…

    *** 

    Yarın yapacakları 15 Temmuz gövde gösterisi ile halka ve bölgeye “bu mahallenin sahibi benim, bu mahalleyi ancak ben korurum” demeye çalışıyor…

    *** 

    Kafası da çok rahat; çünkü saray yargısı sayesinde anamuhalefeti kendisi dizayn ediyor, kendi istediği gibi yönetecek kişiye teslim ediyor artık…

    ***

    Kısaca “Mutlak Butlan” kararı ile CHP nin içine bir Truva atı yerleştirdi…

    İç kavgalar ve iki başlılıkla bir daha toparlanamaz imajını yarattı…

    *** 

    Kürtleri ve DEM’i de MHP’nin kucağına atıp Bahçeli aracılığıyla müzakereye ikna ettirerek oyalıyor…

    Halkı ise PKK’ya silah yaktırarak terörü bitirdiğine inandırdı…

    DEM’in frene basmasını sağladı…

    *** 

    Şimdi Özgür Özel’in sokak ve mecliste verdiği mücadeleyi hafife alan

    Özgür Özel’in

    tüm muhalefeti örgütlü mücadeleye davet etmesini küçümseyen herkes;

    Bu yazdıklarımı dikkate okusun…

    ***

    Çünkü ülkenin hali, resmen düdüklü tencere kıvamında, birikti ve patlamak üzere…

    Bir laf,bir hareket bekliyor…

    ***

    O yüzden herkesi özellikle milyonlarca genci ‘armuda saplı üzüme çöplü’ demeden;

    Özgür Özel’in içeride ve dışarıda başlattığı

    “örgütlü demokratik” eyleme yardımcı olmaya davet ediyorum…

    *** 

    Şununda herkes bilsin; geçen gün Erdoğan’ın yargısına güvendiğini açıklayan Kemal Kılıçdaroğlu CHP’ni Özgür Özel’e vermeyecek…

    Kurultay yapılacak demesi laftan ibaret…

    ***

    Bu arada…

    Siyaseti iyi bilenler söyleyecektir…

    Parti kurmakta çözüm değil…

    ***

    Ya ne?

    Tek çözüm sokakta ve birlilk beraberlik içinde demokratik cephe de…

    ***

    Son söz; önümüzde bundan başka yol ve bundan başka demokratik cephe, 

    bundan başka mücadele alanı ve bundan başka 

    kurtuluşumuz yok biline…

    ***

    Özgür ve tam bağımsız bir Türkiye için….

    Haydi TÜRKİYEM!..

    Namerde DUR de yiğitlere destek ol…

    TC.Devleti yıkılırsa hepimiz altında kalırız UNUTMA..

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 14.07.2026 11.50

  • Türkler, eskiden İskit adıyla bilinen halktır

    Türkler, eskiden İskit adıyla bilinen halktır

    7. yüzyıl Bizans tarihçisi Theophylaktos Simokattes, “Histories” adlı eserinde Göktürkleri tanımlarken doğrudan
    – “Türkler, eskiden İskit adıyla bilinen halktır” ifadesini kullanarak etnik sürekliliği belgelemiştir
    Yeliz Kılıçarslan

    Theophylaktos Simokattes’in Histories (Tarih) adlı eserinde Türkler ve İskitler arasında kurduğu bağ, Türk tarihi ve Avrasya bozkır kavimleri üzerine çalışan akademisyenler tarafından sıklıkla referans gösterilen önemli bir tarihi kaynaktır. [1]

    Bizans kaynaklarında genellikle kuzeyden gelen göçebe kavimler için klasikleşmiş bir terminoloji kullanma eğilimi vardır. Simokattes, 6. yüzyıl sonları ve 7. yüzyıl başlarındaki Göktürk-Bizans ilişkilerini anlatırken, Türklerin kökenini açıklamak için onları kadim İskit (Saka) halkı ile ilişkilendirmiştir. Bu yaklaşım, Türklerin kökeninin antik çağlardan beri bilinen ve Karadeniz’in kuzeyinden Orta Asya’ya kadar geniş bir coğrafyada hüküm süren bozkır kavimleriyle aynı kültürel ve coğrafi havzadan geldiğine dair önemli bir Avrasya etnik sürekliliği vurgusu olarak kabul edilir. [1]

    Antik ve Orta Çağ tarihçilerinde (Priskos ve Menander Protektor gibi diğer Bizans elçileri ve tarihçileri dahil) bu tür etnik adlandırmalar genellikle birebir genetik bir devamlılıktan ziyade, aynı coğrafi bölgeyi ve aynı yaşam tarzını (atlı-göçebe bozkır kültürü) paylaşan halkların birbirinin devamı veya aynı kökten gelen topluluklar olarak algılanmasının bir sonucudur. Simokattes’in bu ifadesi, İskitler ile Türklerin tarih sahnesindeki kültürel ve coğrafi bağını yansıtan en çarpıcı örneklerden biri olarak öne çıkar.

    Sakalar İskitler(Gizlenen Eski Anadolu Halkı)

    Bahsettiğiniz tez ve iddiaya kaynaklık eden tarihi eser, Bizanslı tarihçi Theophylaktos Simokattes tarafından kaleme alınan ve Bizans İmparatoru Maurikios dönemini (582–602) anlatan Histories (Tarihler) adlı kitaptır. [1]

    Eserin akademik çevrelerde en çok kullanılan, Michael ve Mary Whitby tarafından Grekçeden İngilizceye aktarılan tam metin çevirisine ve ilgili akademik tartışmalara aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz:

    Eserin Dijital ve Akademik Bağlantıları

    Eser Hakkında Kısa Bilgi

    Geç Antik Çağ’ın son büyük seküler tarihçilerinden biri kabul edilen Simokattes, bu 8 ciltlik eserinde özellikle Balkanlar ve Doğu coğrafyasındaki askeri operasyonları konu edinir. Eserde Göktürk Kağanı’nın İmparator Maurikios’a yazdığı ünlü mektup gibi doğrudan Türk-Bizans diplomatik ilişkilerini aydınlatan çok kritik tarihi belgeler yer almaktadır. [123]

    https://archive.org/details/theophylact-simocatta-whitby-1986

    https://dn710006.ca.archive.org/0/items/theophylact-simocatta-whitby-1986/Theophylact_Simocatta_Whitby_1986.pdf

    https://archive.org/download/theophylact-simocatta-whitby-1986/Whitby_1988_Maurice_Simocatta_Persian-Balkan_Warfare.pdf

    https://uodiyala.edu.iq/uploads/PDF%20ELIBRARY%20UODIYALA/EL45/The%20History%20of%20Theophylact%20Simocatta.pdf

    Yeliz Kılıçarslan: “Türkler, eskiden İskit adıyla bilinen halktır”

  • YENİ PARTİ

    YENİ PARTİ

    Ne acı ve ne yazık ki CHP, siyaset mühendisliği ile ikiye bölünmüş, parçalanmış bulunmakta. Bunun adına ne derseniz deyiniz savunulacak, demokratik yollar, hukuki süreç gibi sözlerle ne izahı ne de mantıklı bir açıklaması olamaz.

    Bunun adına, siyasi rakipleri yargı sopasıyla dizayn etme, korkutma ve sindirme denir. Madem CHP’ye butlan atandı. Aynı şekilde o günkü delege ve komisyon üyelerinin de atanmış olması gerekirdi.

    AKP’nin ve Sn. Erdoğan’ın başarısız ekonomik programından bunalan, illallah diyen, bakanların bu asil milletin sinir uçlarıyla oynamasından bunalan asil millet, bir çıkış yolu arıyordu.

    Bu yolunda şimdilik CHP’de birleşmekle olacağına inandı ve Özgür Özel, Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’na yöneldi. İyi Parti ve Dervişoğlu’na da çok iyi bir sevgi ve teveccüh var.

    Tehlikeyi gören AKP ve kurmayları, CHP’yi ve Sn. Erdoğan’a rakip olabilecek kişileri yargı yoluyla minder dışına atmayı seçtiler. Otuz yıllık diplomayı iptal ettirdiler ki bunun faturası gelecekte çok ağır olacak gibi.

    Çıkın Anadolu’ya gidin bir ücra köye, oturun kahvesine ve sorun bakalım size ne diyecekler?

    KK’nun asla ve asla Ö. Özel ve ekibine fırsat ve olanak vermeyeceğini gören Özel ekibi, çıkış yolları aramaktalar.

    Son çare kendisinin de dediği gibi ya bir yol açacaklar ya da yeni bir yol bulacaklardı.

    Haberlerden ve sosyal medyadan takip ettiğim kadarı ile bu yol, yeni bir parti kurmaya evrilmiş durumda.

    Partilerin ve siyasetçilerin işine karışmak, akıl vermek ne yetkim ne de haddim.

    Yılların eğitimcisi olarak şunu söyleyebilirim: Yeni bir parti kurmak, bütün Türkiye’de teşkilatlanmak hem zaman hem de maddi bir yüktür.

    Türkiye 81 il ve 922 ilçe var. Beldeleri de katarsak rakam epey yüksek.

    Ufukta bir erken baskın seçim kokusu dolaşıyor. Çünkü AKP ve kurmaylarının 2027’de ne enflasyonu ne de pahalılığı önleme ve halkı rahatlatma enerjisi görünmüyor.

    Ö. Özel ve ekibi 81 ile il binası il tabelası, 922 ilçeye ilçe binası, ilçe tabelası il ve ilçe başkanları, yönetim kurulu üyeleri derken epey bir maddi yük çıkıyor.

    Ülkeyi gerçekten seviyorlarsa, TBMM’inde dedikleri gibi ülkeyi AKP’den kurtarmak istiyorlarsa Özel, Dervisoğlu, Özdağ parti ve kendi ikballerini düşünmeden ortak bir yolda birleşip, tek vücut seçime girseler daha iyi daha güzel, daha garantili olmaz mı?

    Bu üçlü ortaklığa, Sn. Erdoğan ve ekibinin nasıl bir olumsuz propaganda yapacağını da aşağı yukarı tahmin ediyorum.

    Ama söz konusu vatan olunca, gerisi teferruattan öte olmamalı.

    Nasıl olsa ilk seçim sonrası KK ve ekibi gidecek, partide Özel ve ekibine kalacak. İki masrafa değer mi?

    Sn. Dervişoğlu ve Özdağ’ın böyle bir ortak yapıma hayır diyeceklerini sanmıyorum. Ayrı ayrı seçime girdiklerinde kimin kaç vekil çıkaracağı da üç aşağı beş yukarı belli.

    İnatlaşmadan, hizipleşmeden, ideolojilerini buzdolabına geçici olarak koyarak ortak akılla, ortak paydada birleşip bu cennet ülkeyi ve erdemli milleti parlamenter demokrasiye yeniden kavuşturmalılar.

    Ondan sonra da köylü köyüne dönebilir. İstenirse de ülke çıkarları için ortak paydada icraat yapılabilir.

    Emekli ve yaşlı bir eğitimci olarak; ülkem ve insanımın aydınlık geleceği için kaygılarımdan ötürü bu yazıyı kaleme aldım.

    Beni anlayacağınız ümidiyle.

    Esen kalınız. 

  • SEYYAR GİYOTİN…

    SEYYAR GİYOTİN…

    ACAR BAK’AN…

    Müthiş, cevval…

    Cesur…

    Azimli, kararlı…

    Vesaire..

    Bak’an dediğin böyle olur…

    ***

    Adam önce Ekrem İmamoğlu’nu 

    siyaseten devre dışı bıraktı…

    Diplomasını iptal ettirdi..

    Hapse tıktı…

    Malına mülküne el koydu.

    *** 

    Bir asırlık..

    Cumhuriyet halk partisini tarumar etti…

    Belediye Başkanlarını kıytırık nedenlerle..

    Gizli tanıklarla, “seçilmiş” itirafçılarla..

    Düzmece delillerle mahkum etti…

    ***

    Edecekleri de var…

    ***

    Yetmedi…

    Cumhuriyet halk partisinin seçilmiş genel başkanını saf dışı bırakıp, partiyi yerel bir mahkemeden çıkarttığı “Mutlak Butlan” 

    kararıyla “Kayyım Genel Başkana”: teslim etti…

    ***

    Onu da sustalı maymuna çevirdi…

    Ne derse ne istese yaptırıyor…

    Adeta Ağa’sına her istediğini yaptıran;Trump’ın Türkiye şubesi gibi…

    ***

    Cumhur İttifakı’na…

    Partili Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a..

    Muhalif olan…

    Eleştiren…

    İpliklerini pazara çıkaran..

    Söz söyleyen…

    Kaşının altında gözü var, diyen..

    Kim varsa ya kodese tıktı…

    ***

    Yada “yek ekmeğe” muhtaç etti…

    ***

    Hukukun üstünlüğünü devre dışı bıraktı ve yargıyı Saray’a, partili Cumhurbaşkanı’na bağladı…

    Resmen olmasa da fiilen “KADI” dönemini başlattı…

    ***

    Adliyelerde

    Saray müdaviminden habersiz

    Kuş uçurulmasına izin vermedi…

    Cumhuriyet tarihinde ilk defa;

    Adliye Borsa’sını kurdu…

    TL..

    Dolar…

    Euro…

    Altın ödemeli…

    *** 

    Dava dosyalarında…

    Kodeste..

    Suça, kire, pasa bulaşmış ne kadar yandaş “hacı hoca” takımı varsa serbest bıraktı…

    En son 6 yaşındaki kız çocuğuyla evlenmeye kalkan dinci sapığı…

    ***

    Ondan evvel Bahçeli istedi diye;

    Mafya babalarını, katilleri serbest bıraktı…

    Memleketi uyuşturucu ve kara para cenneti haline getirdi…

    Mafya babalarını, çete reislerini, uyuşturucu baronlarını 

    “Türk vatandaşı” yaptı…

    ***

    Türkiye’de vurgunun soygunun haddi hesabı yok…

    Hemen hergün bir kadın öldürülüyor…

    Küçücük kız çocuklarına tecavüz ediliyor…

    Evlendiriliyor…

    Çocuk yaşta “çocuk” doğuruyorlar…

    ***

    Sınırlarımız kevgire dönmüş, komşulardan kaçanlar ellerini kollarını sallayarak giriyorlar. 

    Sığınmacı (mülteci) olarak kabul edilip maaşa bağlanıyorlar…

    Ucuz işçi olarak işverenlerin kucağına bırakılıyorlar…

    ***

    Emrindeki hakim ve savcılar vicdani kanaatini kullanamıyor…

    İstediği zaman polisler öğretmenine..

    Hocasına..

    Hatta ana babasına bile şiddet uyguluyor…

    ***

    Böylesine akıllı, zeki güçlü, saray kapısında bağlı bir bak’andır kendileri…

    Ne derse, ne verirse..!

    *** 

    Ama bunları bıraktı, şimdi on yıllar öncesinden kalan faili meçhul cinayet ve davaların peşine düştü…

    Muhsin Yazıcıoğlu davası mesela…

    Çözer mi? 

    Çözer…

    *** 

    Çok çalışıyor; belki birgün Gülen ve Tayyipgiller dosyasını…

    Ağa’nın oğlunun işlediği..

    İBB başkanı olan Ağa’nın delillerini yok ettiği;

    Sanatçı Sevim Tanürek cinayeti dosyasını…

    ***

    Başbakan Bülent Ecevit’in zehirlenme vak’asını…

    Özal’a yapılan suikastin dosyasını…

    ***

    Deniz Feneri’nin Almanya mahkemeleri tarafından tespit edilen paraların Ankara’da büyük bir devlet adamına teslim edilmesi ile ilgili dava dosyasını…

    ***

    Abdullah Gül’ün genel Sekreteri olduğu süreçte

    N. Erbakan’ın partisinde buharlaşan trilyona ilişkin..

    Ama Reis talimatıyla rafa kaldırılan dosyayı…

    *** 

    Akbil kalpazanlığıyla ilgili dosyayı..

    İç edilen 128 milyar dolarla ve damatla ilgili dosyaları…

    ***

    Irak’tan habersiz getirilen ve satılan milyarlarca dolarlık petrol sevkiyatı ve satışıyla ilgili dosyayı…

    ***

    Mafya lideri olan ve halen milyonlarca dolara ve tetikçiye hükmeden Sedat Peker’in iddia ve itiraflarına ilişkin MİT dosyalarını…

    Mehmet Ağar’ın liman dosyalarını…

    *** 

    Reza Zarrab’ın rüşvet verdiği milletvekili bakan ve başbakanların listesinin olduğu dosyayı…

    ***

    Saymakla bitmez de umarım son olarak Ankara’nın göbeğinde güpegündüz çapraz ateşle öldürülen MHP’li akademisyen

    Ve MHP gençlik kolu başkanı:

    Sinan Ateş’in 

    Faili meçhule giren katliam dosyasını da açar…

    *** 

    Ölenlerin ruhu rahatlar, ülkenin yüzü güler…

    Utananlar gurur duyarlar..

    Yapar mı?

    Bence yapar; cesurdur…

    Cevvaldir…

    Babasına bile eyvallahı yoktur…

    Tuttuğunu koparır…

    Elinden;

    Ne uçan kurtulur ne de kaçan…

    *** 

    Kim tutar seni yiğidim…

    Görelim seni…

    Mahçup etme bu garibi…

    Yaparsın!..

    *** 

    Kim mi?

    Yuh…

    Nasıl tanımazsınız Allah aşkına..

    Bu kadar tüyo verdim…

    Bu kıyağımı da unutmayın…

    ***

    O bir acar Adalet Bak’anı..

    O bir sızma AKP’li..

    O bir seyyar giyotin…

    O bir hapishane dehası…

    O bir varsıl..

    O bir çok Sayın Akın GÜRLEK…

    Vah güzel ülkeme vah!..

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 18.07.2026 16.41

  • Pedaldan Korkan Gerici Siyaset, Aynaya Baksın! Bir Bisiklet Kıyafeti Üzerinden Siyasetin Düşürüldüğü Seviye: Ardahan Valisi Örneği

    Pedaldan Korkan Gerici Siyaset, Aynaya Baksın! Bir Bisiklet Kıyafeti Üzerinden Siyasetin Düşürüldüğü Seviye: Ardahan Valisi Örneği

    Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli’nin bisiklet sürerken dünyanın her yerinde profesyonel bisikletçilerin kullandığı spor kıyafetini giymesini Meclis gündemine taşıyan gerici CHP Milletvekili Akgün İnan Alp, keşke aynı gayreti işsizliğin, hayat pahalılığının, eğitimdeki gerilemenin ve adalet sisteminin sorunlarının çözümü için de gösterebilseydi. Bir valinin spor yaparken tercih ettiği kıyafeti siyasetin ana gündemi hâline getirmek, ne muhalefete ne de demokrasiye değer katar; aksine siyasetin nasıl sığlaştırıldığını ve cahilleştiğini gösterir.

    Bisiklet sporunun en temel ekipmanını “tayt” diyerek küçümseyen ve bunu siyasi polemiğe dönüştüren yaklaşım, spor kültürünü ve çağdaş yaşam biçimlerini anlamaktan uzak bir bakışın ürünüdür. Avrupa’da, Amerika’da, Asya’da milyonlarca insan aynı kıyafetle bisiklete binerken Türkiye’de bunun Meclis kürsüsüne taşınması, ülkenin gerçek gündeminden ne kadar uzaklaşıldığının ibretlik bir göstergesidir.

    Ancak eleştirinin yönelmesi gereken tek adres muhalefet değildir.

    Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki iktidar, oluşan tartışmaların ardından vali Mehmet Fatih Çiçekli’yi bu atmosferin etkisiyle görevden aldı, bu durum devlet ciddiyeti açısından çok daha ağır bir sorgulamayı hak eder. Devlet yönetimi sosyal medya linçleriyle, popülist çıkışlarla ya da günlük siyasi tartışmalarla yönlendirilmemelidir. Kamu görevlileri kıyafetleriyle değil; görev anlayışları, hukuka bağlılıkları ve kamu hizmetindeki başarılarıyla değerlendirilmelidir.

    Aksi hâlde ortaya çıkan tablo düşündürücüdür: Bir vali yaptığı hizmetlerle değil, bisiklet üzerindeki kıyafetiyle konuşulur hâle geliyor. Böyle bir anlayış, kamu yönetimini güçlendirmez; onu gündelik polemiklerin insafına bırakır.

    Bugün tartışılan asfaltın kalitesi değildir; bisiklet taytının kumaşıdır. Konuşulan yatırımlar değildir; spor kıyafetinin biçimidir. Ülkenin gerçek sorunları çözüm beklerken, siyasetin enerjisinin böylesine sembolik tartışmalara harcanması, hem iktidar hem muhalefet adına düşündürücüdür.

    Demokrasinin ölçüsü, insanların nasıl giyindiğini denetlemek değil; özgürlüklerini ve kamu hizmetinin niteliğini güvence altına almaktır. Pedaldan rahatsız olan cahilin siyaseti ve genel olarak siyaset, ülkenin gerçek yükünü taşımakta da zorlanır.

  • İran Özel Kuvvetleri Kandil Dağı’nda: Bölgesel Satrançta Yeni Hamle

    İran Özel Kuvvetleri Kandil Dağı’nda: Bölgesel Satrançta Yeni Hamle

    Son iki gündür, İran sınır hattından gelen bilgiler, uzun süredir bölgeyi kanatan PKK/PJAK terör unsurlarına yönelik geniş çaplı bir askeri operasyonun başlatıldığını gösteriyor. Edinilen istihbarata göre, İran Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı birlikler, helikopter ve SİHA desteğiyle Süleymaniye bölgesi başta olmak üzere Kandil’in İran tarafındaki kampları vurdu. Yerel kaynaklar, 20.000 asker ve 1000 özel kuvvet personelinin katıldığı operasyonda 780’e yakın teröristin etkisiz hale getirildiğini belirtiyor. Bu operasyon, PKK’nın İran’daki uzantısı PJAK’ın faaliyet gösterdiği ve örgütün “yeni Kandil” inşa etmeye çalıştığı Batı Azerbaycan bölgesine yönelik sert bir müdahale niteliğinde.

    Bölgesel Dinamikler ve Operasyonun Arka Planı

    Yaşananlar, sadece bir askeri harekatın ötesinde, bölgedeki uzun soluklu istihbarat ve güç savaşının yeni bir perdesi. Nitekim Haziran 2026’da Türkiye ve İran, Kuzey Irak’taki Kürt gruplara yönelik koordineli hava ve kara saldırıları düzenlemiş, bu durum Irak hükümetinin her iki ülkenin büyükelçilerini protesto amacıyla çağırmasına neden olmuştu. Alınan bilgilere göre, operasyon Iraklı yetkililere önceden bildirilmedi ve Irak sınır hattındaki askeri yığınağın boyutu dikkat çekici. Esasında vurulan hedefler arasında PKK’nın yanı sıra, Barzani yönetimine bağlı Peşmerge unsurları ve hatta bölgede faaliyet gösteren Mossad ve CIA ile bağlantılı yapılar da yer alıyor.

    Erbil, Süleymaniye Hattı ve Derin Bağlantılar

    Operasyon, 1991 Çekiç Güç işgalinden bu yana bölgede beslenen terör yapısına yönelik en kapsamlı müdahalelerden biri. Sadece PKK kampları değil, Kuveyt’teki Ali El Selam üssünde eğitim gören Peşmerge unsurları ve Basra’daki ABD üssünde kara harekatı için hazır tutulan güçler de vuruldu. Erbil’deki Kuveyt ve BAE elçilik binalarında tespit edilen CIA ve Mossad ajanlarının varlığı, operasyonun istihbarat boyutunu gözler önüne seriyor. Aynı şekilde, Barzani ailesine ait otellerde saklanan Amerikan askerlerinin de hedef alındığı bilgisi, Barzani yönetiminin ABD-İsrail eksenine olan aidiyetini bir kez daha ortaya koydu.

    PKK’nın Stratejik Hesabı ve İran’ın Hamlesi

    PKK’nın İran’daki yeni yapılanma girişimi, örgütün sadece Türkiye-Irak hattıyla sınırlı kalmadığını, İran topraklarında da kalıcı bir varlık kurma stratejisi izlediğini gösteriyor. Urmiyeli terör uzmanı Rıza Araz’a göre PKK/PJAK, Maku-Kotur-Salmas-Urmiye hattını terör koridoruna dönüştürmüş ve bu bölgede mağara ağlarıyla savunma sistemleri oluşturmuştur. Ancak bu stratejik hamle, İran’ın kendi güvenlik çıkarlarıyla doğrudan çatışmış ve Tahran yönetimini sert bir askeri müdahaleye itmiştir.

    Dikkat çekici bir nokta, İran’ın geçmişte PKK kamplarına stratejik hesaplarla göz yumduğu iddialarıdır. “İranlı” üst düzey bir güvenlik yetkilisinin ifadesine göre, Tahran yönetimi PKK’yı Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullanmış, hatta Devrim Muhafızları ve istihbarat birimleri bu kamplara dolaylı lojistik destek sağlamıştır. Ancak ABD-İsrail ekseninin İran’a yönelik saldırıları sonrası PKK/PJAK’ın bu durumu fırsata çevirerek bölgede özerk bir alan kurma girişimi, İran’ın stratejik hesaplarını değiştirmiştir.

    İran’ın Stratejik Mesajı ve ABD’nin Sessizliği

    Bu operasyon, İran’ın kendi güvenlik kuşağını oluşturma ve sınır ötesi tehditleri bertaraf etme konusundaki kararlılığının bir göstergesi. PKK liderlerinden Murat Karayılan, İran’ın Kürt gruplara yönelik saldırılarını “büyük bir hata” olarak nitelendirirken, askeri çatışma yerine siyasi çözüm çağrısında bulunmuştur. Ancak İran yönetimi, özellikle 2022 “Kadın, Yaşam, Özgürlük” protestolarının ardından Kürt muhalif grupları varoluşsal bir güvenlik tehdidi olarak görmekte ve bu gruplara yönelik operasyonlarını sınır ötesi saldırılarla sürdürmektedir.

    İran’ın bu hamlesine karşı AB ülkelerinde hakim olan sessizlik diplomasisi ve Vatikan’ın Erbil’e verdiği desteğe rağmen Barzani yönetiminin yalnız kalması, Çin ve İran ekseninin bölgede artan etkisinin bir sonucu. Özellikle Rusya ve Çin yönetiminin, PKK’ya karşı İran’a verdiği destek, Avrupa ve Türkiye solu içindeki kullanışlı aptallara ve Amerikancı eğilimlere karşı net bir mesaj niteliğinde.

    Türkiye’deki Çözüm Süreci ve PKK’nın Geleceği

    İran operasyonları, Türkiye’de devam eden “Terörsüz Türkiye” süreciyle de yakından ilişkilidir. AKP’li yetkililer, çözüm sürecinin ilerlemesi için PKK’nın İran konusundaki tutumunu netleştirmesi ve Kandil’deki büyük mağaraları boşaltarak ağır silahları teslim etmesi gerektiğini vurgulamaktadır. PKK’nın kurucularından Duran Kalkan ise sürecin başarılı olacağını ve batmayacağını belirterek, bölgesel gelişmelerin silahlı mücadele yerine siyasi çözümü zorunlu kıldığını ifade etmiştir.

    Ancak güvenlik kaynakları, PKK’nın ABD-İran savaşından mutlak bir ABD-İsrail zaferi beklentisiyle planlar yaptığını, ancak İran’ın mağlup edilememesi sonrası bütün planlarının bozulduğunu ve örgütün silah bırakmaya ikna olduğunu belirtmektedir. Buna karşın, ABD kaynaklı haberler CIA’in PJAK’a ağır silahlar ve SİHA desteği sağlayacağını göstermekte, bu durum PKK’nın yeniden çark etme ihtimalini gündeme getirmektedir.

    Stratejik Koridorlar ve Jeopolitik Tehdit

    PKK/PJAK’ın İran’daki yeni yapılanması, Türkiye-Azerbaycan-Nahçıvan bağlantısını tehdit eden ciddi bir jeopolitik risk oluşturmaktadır. 13 kilometrelik Dilucu-Sederek sınır hattı, terör örgütünün doğrudan ateş hattına girmekte ve Zengezur Koridoru’nun güvenliği tehlikeye girmektedir. Bu durum, Türkiye’nin Orta Asya ile olan tek fiziksel bağının kopma riskini ve Türk dünyasının stratejik bütünlüğüne yönelik ciddi bir tehdidi beraberinde getirmektedir.

    Barzani Yönetiminin Geleceği ve Bölgesel Dengeler

    Operasyonun hedef tahtasındaki bir diğer önemli aktör, kuşkusuz Barzani yönetimidir. Petrol kaçakçılığı, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı alanlarında PKK ile koordineli çalışan Barzani yönetiminin, Suriye/PKK-PYD desteği de alenen ortaya çıkmıştı. 1947 yılından beri İsrail ile paralel olarak büyütülen Erbil-PKK fitnesi, İsrail’in vurulması ile sahipsiz kaldığı gözleniyor. Barzani yönetiminin yakın gelecekte tüm kaçakçılık ve terör gelirlerinin kesilmesi bekleniyor. Erbil giderek ABD-İsrail aidiyetini belirginleştirirken İran karşısında varlık bile gösteremiyor.

    Sonuç

    Kandil’in İran tarafında PKK’nın fiilen yok olma sürecine girmesi, Kuzey Irak ve Suriye’deki dengeleri de derinden sarsacak. Petrol, uyuşturucu ve silah kaçakçılığına dayalı ekonomik yapısıyla bilinen Barzani yönetiminin, bu operasyonla birlikte tüm gelir kaynaklarının kesilmesi bekleniyor. Tüm bu gelişmeler, Türkiye’nin güneyinde yeni bir güvenlik mimarisinin inşa edildiğine işaret ederken, bölgedeki aktörler için de yeni bir hesaplaşma döneminin başlangıcı olacak.

    Kaynakça

    1. Carlin, M. (2026, April 21). Turkey, Iran test new Iraqi PM’s resolve. Israel Hayom.
    2. PKK commander calls Iran attack on Kurds ‘big mistake’. (2026, July 6). Rudaw.
    3. PKK’nın kurucularından Duran Kalkan: ‘Bu süreç batmayacak’. (2026, July 16). BBC Türkçe.
    4. Beki, A. (2026, July 15). Üçlü ittifakta Öcalan’a statü krizi. Karar.
    5. Bilgen, Y. (2026, March 7). Terör örgütü PKK, İran’da yeni yapılanmaya gidiyor: Güney Azerbaycan’da Kandil’i inşa ediyorlar. Türkiye Gazetesi.
    6. Kandil’in İran kumarı tutmadı! Güvenlik kaynakları: PKK silah bırakmaya bütünüyle ikna oldu. (2026, June 15). Akşam.
    7. Tezkan, M. (2026, March 5). PKK yine çark edebilir! Marmara Yerel Haber.
    8. Sürece İran molası: ‘PKK’nin bir iki adım atması lazım’. (2026, March 15). Evrensel.
    9. Medyascope Kandil’de | Duran Kalkan Ruşen Çakır’a konuştu: “Bu süreç batmayacak”. (2026, July 16). Medyascope.
    10. Report: PKK Expanding Presence in Iran, Building “New Qandil” Base in South Azerbaijan. (2026, March 7). P.A. Turkey.
  • Black Cube: Özel İstihbarat Firmalarının Yükselişi ve Demokratik Süreçlere Etkileri – İsrail-Mossad Bağlantısı

    Black Cube: Özel İstihbarat Firmalarının Yükselişi ve Demokratik Süreçlere Etkileri – İsrail-Mossad Bağlantısı

    Black Cube, 2010 yılında İsrail’in elit istihbarat birimlerinden gelen eski mensuplar tarafından kurulmuş özel bir istihbarat şirketidir. Bu makale, şirketin yapısını, yöntemlerini ve belgelenmiş operasyonlarını kapsamlı şekilde analiz etmektedir. Black Cube’ün Nijerya, Romanya, Macaristan, Slovenya ve Kıbrıs’taki seçim müdahaleleri, Harvey Weinstein skandalındaki rolü, Meta (Facebook) tarafından yasaklanması ve Türkiye’deki organ ticareti operasyonu incelenmektedir. Makale, Black Cube’ün demokratik kurumlar ve ulusal egemenlik açısından sistemik riskler oluşturan yeni bir “özel istihbarat aktörü” kategorisini temsil ettiğini savunmaktadır. Bulgular, ulusal ve uluslararası düzeyde gelişmiş düzenleyici çerçevelere ihtiyaç olduğunu göstermektedir.

    İstihbaratın Özelleştirilmesi

    Soğuk Savaş sonrası dönem, geleneksel olarak devlet aktörlerine ait alanlarda faaliyet gösteren özel askeri ve güvenlik şirketlerinin çoğalmasına tanık olmuştur. Özel istihbarat firmaları, meşru kurumsal soruşturma, devlet destekli casusluk ve siyasi manipülasyon arasındaki sınırları bulanıklaştıran hizmetler sunan bu olgunun özellikle önemli bir alt kümesini temsil etmektedir.

    Black Cube, 2010 yılında İsrail Savunma Kuvvetleri’nin özel harekat birimlerinden gelen Dan Zorella ve Avi Yanus tarafından kurulmuş ve bu sektörde önemli bir oyuncu haline gelmiştir. Şirketin büyüme eğrisi, istihbarat hizmetlerinin küreselleşmesindeki daha geniş eğilimleri yansıtmaktadır. Tel Aviv’deki Discount Kulesi’nde bulunan genel merkezi, Londra ve Madrid’deki şubeleriyle birlikte Black Cube halihazırda yaklaşık 200 personel istihdam etmektedir.

    Şirketin kendi bildirdiği rakamlara göre, 75’ten fazla ülkede operasyon yürütmüş, 540’tan fazla davayı ele almış, 5,3 milyar dolar varlık kurtarmış ve müvekkillerine 14,7 milyar dolar değerinde mahkeme kararı veya uzlaşma sağlamıştır. Bu operasyon ölçeği, Black Cube’ü küresel ekonomik ve siyasi sonuçları etkileyebilecek önemli bir devlet dışı aktör konumuna getirmektedir.

    Organizasyonel Yapı ve Metodoloji

    Kurucular ve Danışma Kurulu

    Black Cube, IDF’nin özel harekat birimlerinde görev yapmış Dan Zorella (CEO) ve Technion’dan örgütsel davranış alanında doktora sahip, IDF stratejik planlama subayı olarak görev yapmış Avi Yanus tarafından kurulmuştur. Şirketin Uluslararası Danışma Kurulu, İsrail istihbaratı ve uluslararası güvenlik alanında önemli isimleri içermektedir:

    · Meir Dagan, eski Mossad Direktörü, 2016’daki ölümüne kadar başkan olarak görev yapmıştır
    · Efraim Halevy, eski Mossad Direktörü, mevcut yönetim kurulu üyesi
    · Giora Eiland, Tümgeneral emeklisi, eski İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi başkanı
    · Yohanan Danino, eski İsrail Polis Komiseri
    · Adrian Leppard, eski Londra Polis Komiseri

    Bu danışma yapısı, Black Cube ile İsrail’in ulusal güvenlik kurumu arasındaki derin entegrasyonu göstermektedir.

    Operasyonel Metodoloji

    Black Cube’ün operasyonel metodolojisi, belgelenmiş vakalarda tutarlı bir örüntü izlemektedir:

    Kurgusal Kurumsal Cepheler: Şirket, operasyonel olarak konuşlandırılmadan önce aylarca sürdürülen, kayıtlı ofisleri, işleyen web siteleri, LinkedIn profilleri ve e-posta adresleri olan görünüşte meşru şirketler kurmaktadır.

    Sahte Kimlik Kullanımı: Operatifler, hedeflere yaklaşmak ve gizli toplantılar düzenlemek için film yapımcısı, gazeteci, yetenek avcısı, yatırımcı veya aktivist gibi sahte kimliklere bürünmektedir.

    Gizli Kayıt: Toplantılar gizlice kaydedilmekte ve operatifler konuşma ve gözlem yoluyla istihbarat toplamaktadır.

    Kaybolma: Hedeflere ulaşıldığında, ilişkili tüm web siteleri silinmekte ve iletişim kanalları sonlandırılmaktadır.

    Stratejik Sızıntı: Manipüle edilmiş içerik, genellikle seçimlerden hemen önce veya kritik yasal işlemler sırasında, önceden planlanmış zamanlarda yayınlanmaktadır.

    “Başarı Primi” Modeli

    En azından bazı Black Cube sözleşmeleri, özellikle Weinstein anlaşması, nihai ödemenin operasyonel başarıya bağlı olduğunu öngörmektedir. Bu performansa dayalı tazminat modeli, agresif ve potansiyel olarak yasa dışı davranışlar için teşvikler yaratmaktadır.

    Belgelenmiş Operasyonlar: Demokratik Müdahale Örüntüsü

    Nijerya (2015): Seçim Müdahalesi

    Cambridge Analytica sınırlayıcısı Christopher Wylie’in İngiltere Parlamentosu’na verdiği ifadeye göre, Black Cube, dönemin Başkanı Goodluck Jonathan’a karşı yarışan muhalefet adayı Muhammadu Buhari’nin tıbbi kayıtlarını hack’lemek üzere kiralanmıştır. Jonathan seçimi kaybetmiştir. Black Cube iddiaları reddetmiştir.

    Romanya (2016): Ceza Mahkumiyeti

    Black Cube operatifleri, Romanya’nın baş savcısı Laura Codruța Kövesi hakkında itibar zedeleyici malzeme toplamak üzere kiralanmıştır. Operatifler David Geclowicz ve Ron Weiner, e-posta hesaplarını hack’lemek için Bükreş’e gitmiş ancak operasyonu tamamlamadan tutuklanmıştır. 2022’deki bir mahkeme duruşmasında, Black Cube kurucuları Dan Zorella, Avi Yanus ve İcra Direktörü Gal Farchi, Bükreş mahkemesinde “örgütlü suç grubu” kurma suçlamasıyla iki yıl on bir ay ertelenmiş hapis cezasını kabul ederek anlaşmaya varmıştır. Romanya, Black Cube veya liderliğine karşı ceza mahkumiyeti elde eden tek ülke olmaya devam etmektedir.

    Harvey Weinstein (2016-2017): Basın Baskısı

    Bu vaka, Black Cube’ün en kapsamlı şekilde belgelenmiş operasyonunu temsil etmektedir. Film yapımcısı Harvey Weinstein, Boies Schiller Flexner’daki avukatları aracılığıyla, The New York Times ve The New Yorker muhabirleri kendisine yönelik cinsel saldırı iddialarını araştırırken Black Cube ile sözleşme imzalamıştır.

    Sözleşme, Black Cube’ün haber makalelerinin ve ifşaatların yayınlanmasını engellemesini açıkça gerektiriyordu. Operatifler sahte kimlikler kullanarak şu isimleri hedef almıştır:

    · Oyuncu Rose McGowan, en az dört toplantıyı gizlice kaydetmiştir
    · Ronan Farrow, Pulitzer Ödülü kazanan The New Yorker gazetecisi
    · Jodi Kantor, The New York Times muhabiri
    · Annabella Sciorra, iddia edilen bir mağdur

    Alt yükleniciler Roman Khaykin ve Igor Ostrovskiy, gazetecileri gözetlemekle görevlendirilmiştir. Ostrovskiy sonunda bir sınırlayıcı ve Farrow’un başlıca kaynaklarından biri haline gelmiştir.

    Vaka, Weinstein’ın avukatı David Boies’in aynı anda The New York Times’ı temsil ederken, Times’ın soruşturmasını bastırmak için Black Cube sözleşmesini imzalaması nedeniyle önemli etik endişeler yaratmıştır. Times bunu “kabul edilemez davranış, güvenin ciddi bir ihaneti ve tüm avukatların uyması gereken temel mesleki standartların ihlali” olarak nitelendirmiştir.

    Kanada (2017): Yargı Tacizi

    Ontario Temyiz Mahkemesi’ndeki önemli bir duruşma öncesinde, Black Cube operatifi, orijinal duruşma yargıcı Emekli Yargıç Frank Newbould’u hedef almıştır. “Hugo Gabriel Saavedra Rodriguez” sahte adını kullanan operatif, Newbould ile ofisinde ve bir restoranda görüşmüş ve her iki toplantıyı da gizlice kaydederek onu itibarsızlaştırabilecek antisemitik ifadeler kışkırtmaya çalışmıştır. Girişim başarısız olmuştur.

    İran Nükleer Anlaşması (2017-2018): Eski Yetkililerin Hedef Alınması

    Black Cube ajanları, Ortak Kapsamlı Eylem Planı’nın (JCPOA) mimarları olan eski Obama yönetimi yetkilileri Ben Rhodes ve Colin Kahl’ın aileleriyle iletişime geçmiş ve belgesel film yapımcısı gibi davranmıştır. Black Cube, Rhodes ve Kahl hakkında ev adresleri, aile detayları ve araç bilgileri dahil kapsamlı dosyalar derlemiştir. Müşterinin kimliği hiçbir zaman belirlenememiştir.

    Macaristan (2018 ve 2022): Seçim Kampanyaları

    Black Cube, Macaristan’da parlamento seçimleri öncesinde iki kez operasyon yürütmüştür. 2018’de operatifler ilerici STK destekçisi kılığına girerek George Soros ile bağlantılı sivil toplum temsilcilerine yaklaşmış ve itibar zedeleyici bilgiler elde etmiştir. Bir Macar dergisi daha sonra hükümete karşı bir Soros komplosunun parçası olduğunu iddia ettiği 200’den fazla kişinin listesini yayınlamıştır.

    2022’de operasyon, en az 12 gazeteci ve Başbakan Viktor Orbán’ı eleştiren aktivisti video görüşmelerine çeken sahte LinkedIn profilleri ve iş teklifleri ağıyla tekrarlanmıştır. Kayıtlar seçimler öncesinde Orbán yanlısı medyada yer almıştır. Kasım 2022’de LinkedIn, Black Cube’ün sorumluluğunu doğrulamış ve tüm ilişkili sahte profilleri ve şirketin kurumsal sayfasını kaldırmıştır.

    Slovenya (2025-2026): Doğrudan Hibrit Tehdit

    Bu, en güncel ve kapsamlı şekilde belgelenmiş vakadır. Slovenya İstihbarat ve Güvenlik Ajansı (SISA), Black Cube temsilcilerinin 2026 parlamento seçimlerine giden altı ayda Slovenya’yı dört kez ziyaret ettiğini doğrulamıştır.

    22 Aralık 2025’te Black Cube CEO’su Dan Zorella ve yönetim kurulu üyesi Giora Eiland, Ljubljana’da SDS Başkanı Janez Janša ile görüşmüştür. Uçuş verileri, üç temsilcinin: Zorella, Eiland ve Liron Tzur’un 25 Aralık 2025’te Ljubljana’daki belirli bir konumda uzun bir durak sonrasında Slovenya’dan ayrıldığını doğrulamıştır.

    SISA direktörü, Black Cube’ün faaliyetlerinin şirketin yerleşik metodolojilerini takip ettiğini doğrulayan operasyonel bulgular sunmuştur: LinkedIn sahte profilleri aracılığıyla eleman toplama, sahte kimlikler ve değiştirilmiş görünümlerle operatifler kullanma, yurt dışında kişisel toplantılar organize etme ve manipüle edilmiş içeriği önceden planlanmış zamanlarda yayınlama.

    Slovenya Başbakanı Robert Golob, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e yazdığı mektupta durumu “ciddi bir yabancı bilgi manipülasyonu ve müdahalesi örneği” ve “Avrupa Birliği’ne karşı açık bir hibrit tehdit” olarak tanımlamıştır. Slovenya hükümeti resmi olarak AB soruşturması talep etmiştir.

    Kıbrıs (2026): “Emily Thompson” Videosu

    Ocak 2026’da “Emily Thompson” adlı sözde bir aktivist tarafından çevrimiçi olarak bir video yayınlanmıştır. Video, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Christodoulides’in yakın çalışma arkadaşlarının yatırım projeleri ve siyasi erişimi tartıştığını göstermektedir. Video, Kıbrıs’ın AB dönem başkanlığını devralmasından günler sonra yayınlanmış ve çok sayıda istifaya yol açmıştır.

    Black Cube, katılımını resmi bir açıklamada doğrulayarak, “yolsuzluğu” ortaya çıkarmaya ve adada “daha temiz bir iş ortamı” sağlamaya yardımcı olduğu için “gurur duyduğunu” beyan etmiştir. Şirket, her yargı bölgesinde yasal tavsiye aldığını ve 30 saatlik kaydedilmiş materyali yetkililere sunmayı teklif ettiğini belirtmiştir. Ancak operasyon için ödeme yapan müşteri açıklanmamıştır. Kıbrıs muhalefet partisi AKEL, şirketin itirafının “hükümetin ‘hibrit savaşlar’ ve ‘Rus katılımı’ anlatısını çökerttiğini” belirtmiştir.

    Türkiye (Tarih Belirtilmemiş): Yasa Dışı Organ Ticareti Operasyonu

    Black Cube’un Türkiye’de doğrudan bir operasyon yürüttüğü bilinmektedir. Şirketin kendi internet sitesinde yayınladığı bir vaka çalışmasına göre, Türkiye merkezli bir şirket üzerinden yürütülen yasa dışı organ ticareti ağını ifşa etmek için bir operasyon gerçekleştirilmiştir.

    Bu operasyonun detayları şöyledir:

    Konu: Türkiye’deki bir organ nakli şirketinin, İsrail’deki bir ağla işbirliği içinde olduğu iddia edilen yasa dışı faaliyetleri. Ağın, yoksul bireylerden organ temin ederek zengin hastalara yüksek ücretlerle sattığı iddia edilmektedir.

    Yöntem: Black Cube, ağın yapısını, işleyiş yöntemlerini ve finansman kaynaklarını ortaya çıkarmak için kapsamlı bir soruşturma yürütmüştür. Şirketin standart metodolojisi olan sahte kimlikler, gizli kayıtlar ve stratejik bilgi toplama teknikleri kullanılmıştır.

    Sonuç: Elde edilen bulgular, ilgili ülkelerde polis soruşturması başlatılmasına, Interpol kırmızı bülten çıkarılmasına ve ağın faaliyetlerinin durdurulmasına yol açmıştır. Black Cube, bu operasyonu “kamu yararına” bir çalışma olarak nitelendirmiş ve pro bono (ücretsiz) olarak yürüttüğünü belirtmiştir.

    Bu operasyon, Black Cube’ün yalnızca siyasi ve ticari alanlarda değil, aynı zamanda insan kaçakçılığı ve organize suç gibi alanlarda da faaliyet gösterdiğini göstermektedir. Türkiye’deki bu operasyon, şirketin 75’ten fazla ülkedeki faaliyet ağının bir parçasıdır ve kamuya açıklanan nadir örneklerden biridir.

    Dijital Operasyonlar ve Platform Tepkileri

    Meta’nın (Facebook) Yasağı

    Aralık 2021’de Meta (Facebook’un çatı şirketi), Black Cube dahil yedi “siber paralı asker” grubunu platformlarından yasakladığını duyurmuştur. Şirket, yedi ay süren bir soruşturma başlatmış ve şunları ortaya çıkarmıştır:

    · Facebook, Instagram ve WhatsApp’ta yaklaşık 1.500 sahte hesap
    · Özellikle Black Cube ile bağlantılı yaklaşık 300 hesap
    · 100’den fazla ülkede yaklaşık 50.000 hedef

    Meta’nın soruşturması, Black Cube’ün hedeflemesinin “ayrım gözetmeksizin” olduğu ve “gazeteciler, muhalifler, otoriter hükümetlerin eleştirmenleri, muhalefet liderlerinin aileleri ve insan hakları aktivistlerini” içerdiği sonucuna varmıştır. Meta güvenlik politikası başkanı Nathaniel Gleicher şunları belirtmiştir: “Gözetim-kiralama endüstrisi … en yüksek teklifi veren adına ayrım gözetmeksizin hedefleme gibi görünüyor.”

    Bu yasak, özel istihbarat firmalarına karşı kurumsal karşı önlemlerin nadir örneklerinden birini temsil etmektedir.

    Avrupa Tepkisi ve Politika Etkileri

    Bir “Hibrit Tehdit” Örüntüsü

    Black Cube’ün Romanya, Macaristan, Slovenya ve Kıbrıs’ta belgelenmiş operasyonları, Avrupa demokratik süreçlerine müdahalede tutarlı bir örüntü göstermektedir. Şirket şunları hedef almıştır:

    · Romanya’nın yolsuzlukla mücadele ajansının başkanı (şimdi AB’nin baş savcısı)
    · Macaristan’da gazeteciler ve aktivistler
    · Slovenya Başbakanı’nın yakın çalışma arkadaşları
    · Kıbrıs Cumhurbaşkanı’nın iç çemberi

    Bu operasyonlar sıklıkla seçim zamanlamasıyla örtüşmekte ve Slovenya Başbakanı Golob’un Black Cube’ün faaliyetlerini “Avrupa Birliği’ne karşı açık bir hibrit tehdit” ve “ortak değerlerimizi, prosedürlerimizi ve siyasi süreçlerimizi olumsuz etkileme veya potansiyel olarak tehdit etme” kapasitesine sahip olarak nitelendirmesine yol açmıştır.

    Kurumsal Sessizlik

    Belgelenmiş örüntüye rağmen, Avrupa Komisyonu Slovenya’nın resmi şikayetini aldığını kamuoyuna açıklamamıştır. Bu sessizlik, AB’nin iddia edilen Rus müdahalesine “Hızlı Müdahale Sistemi” ve “Avrupa Demokrasi Kalkanı” girişimleriyle tutarlı bir şekilde yanıt verirken, kanıtlanmış İsrail özel istihbarat operasyonlarına karşı yanıtsız kalması nedeniyle analistlerden eleştiri almıştır.

    Devlet-İstihbarat Bağlantısı

    Black Cube ile İsrail devleti arasındaki ilişki, herhangi bir düzenleyici yanıtı karmaşıklaştırmaktadır. İsrail Savunma Bakanlığı casus yazılımları silah olarak sınıflandırmakta ve ihracat lisansları üzerinde nihai yetkiyi elinde tutmaktadır. Bu sınıflandırmaları denetleyen yetkililer, genellikle Black Cube’ün liderliğini dolduran aynı istihbarat birimlerinin mezunlarıdır.

    Sonuç: Demokratik Egemenliğe Bir Meydan Okuma

    Black Cube, uluslararası ilişkilerde yeni bir aktör kategorisini temsil etmektedir: birden fazla egemen devlette seçim sonuçlarını, yargı işlemlerini ve kamu söylemini etkileme kapasitesine sahip özel istihbarat firması. Tel Aviv, Londra ve Madrid’de ofisleri, yaklaşık 200 personeli ve 75 ülkeye yayıldığı bildirilen erişimiyle şirketin operasyonel ölçeği, birçok ulusal istihbarat teşkilatıyla yarışmaktadır.

    Belgelenmiş vakalardan birkaç örüntü ortaya çıkmaktadır:

    Birincisi, Black Cube’ün operasyonları tutarlı bir şekilde demokratik süreçleri, özellikle seçimleri ve yolsuzlukla mücadele mekanizmalarını hedef almaktadır. Şirket Nijerya (2015), Macaristan (2018, 2022) ve Slovenya’da (2026) seçimlere müdahale etmiş ve Romanya ve Kıbrıs’ta yolsuzlukla mücadele savcılarını hedef almıştır. Türkiye’de ise organize suç ve insan kaçakçılığı alanında operasyon yürütmüştür.

    İkincisi, şirket sofistike operasyonel güvenlik sergilemekte, kurumsal cepheler kurmakta, sahte kimlikler kullanmakta ve operasyonlar tamamlanır tamamlanmaz dijital ayak izlerini silmektedir.

    Üçüncüsü, devlet-özel istihbarat bağlantısı egemenlik konusunda temel sorular ortaya çıkarmaktadır. Black Cube’ün liderliği iki eski Mossad direktörünü, eski bir İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi başkanını ve diğer kıdemli İsrail istihbarat figürlerini içermekte ve bu da İsrail devletinden operasyonel veya örtülü destek olduğunu düşündürmektedir.

    Dördüncüsü, Avrupa Birliği’nin iddia edilen Rus müdahalesini etkin bir şekilde ele alırken, belgelenmiş İsrail özel istihbarat müdahalesine yanıt vermemesi, demokratik dayanıklılık ilkelerinin seçici uygulandığını düşündürmektedir.

    Şubat 2026’da başlatılan Avrupa Demokrasi Kalkanı ve Avrupa Demokratik Dayanıklılık Merkezi, yabancı müdahaleyle mücadele için kurumsal çerçeveler temsil etmektedir. Slovenya Başbakanı Golob’un belirttiği gibi, Slovenya vakası “Üye Devletleri yabancı müdahaleye karşı koruma yetkisinin kritik bir testini” sağlamaktadır. Ancak, Black Cube gibi özel istihbarat aktörlerine karşı etkili bir düzenleyici yanıt olmadan, bu kurumlar belirli kaynaklardan gelen tehditlerin ele alındığı, diğerlerinden gelen karşılaştırılabilir tehditlerin ise görmezden gelindiği bir çifte standardı meşrulaştırma riski taşımaktadır.

    Gelecekteki araştırmalar, özel istihbarat firmalarının sınırlar ötesinde cezasız faaliyet göstermesini sağlayan düzenleyici boşlukları, devlet bağlantılı özel aktörlerin devlet çıkarlarına hizmet ederken makul inkar edilebilirliği nasıl koruduğunu ve bu ortaya çıkan aktör kategorisinin oluşturduğu benzersiz zorlukları ele almak için uluslararası yasal çerçevelerin potansiyelini incelemelidir.

    Kaynakça

    1. Prime Minister Robert Golob. (2026, March 18). Prime Minister Robert Golob informs the President of the European Commission of foreign interference in Slovenia’s elections in a letter. GOV.SI. https://www.gov.si/en/news/2026-03-19-prime-minister-robert-golob-informs-the-president-of-the-european-commission-of-foreign-interference-in-slovenias-elections-in-a-letter/
    2. The New York Times. (2017, November 15). Deception and Ruses Fill the Toolkit of Investigators Used by Weinstein. https://www.nytimes.com/2017/11/15/business/deception-and-ruses-fill-the-toolkit-of-investigators-used-by-weinstein.html
    3. Al Jazeera. (2021, December 17). Meta bans ‘cyber-mercenaries’ that targeted 50,000 people. https://www.aljazeera.com/news/2021/12/17/meta-bans-cyber-mercenaries-spying-on-journalists-activists
    4. Cyprus Radio Broadcasting Corporation. (2026, April 10). Intelligence company behind the “Emily Thompson” video. https://tr.news.rik.cy/tr/article/2026/4/10/emily-thompson-videosunun-yapiminin-arkasindaki-istihbarat-sirketi/
    5. Mladina.si. (2026, March 16). Investigation Report: How Israelis Met with Janez Janša. https://www.mladina.si/247422/investigation-report/blackcube.com/committees.parliament.uk/oralevidence/7803/committees.parliament.uk/oralevidence/7803/html
    6. Marks Gray. (2017, December 20). Attorney David Boies’s Career-Killing Ethical Breach for Weinstein. https://marksgray.com/media-law/attorney-david-boiess-career-killing-media-stories-weinstein/
    7. China Press. (2021, December 16). 7 companies banned for using Facebook to monitor 10,000 people. https://www.chinapress.com.my/?p=2787960
    8. Black Cube. (n.d.). Uncovering a Criminal Organ Trafficking Network. https://www.blackcube.com/case-study/pro-bono-organ-trafficking
    9. GOV.SI. (2026, March 18). Press release following the meeting of the National Security Council Secretariat. https://www.gov.si/en/news/2026-03-18-press-release-following-the-meeting-of-the-national-security-council-secretariat/
    10. eKathimerini.com. (2026, April 10). Israeli firm Black Cube confirms Cyprus sting to ‘expose corruption’. https://www.ekathimerini.com/politics/foreign-policy/1300775/israeli-firm-black-cube-confirms-cyprus-sting-to-expose-corruption/
    11. Law.com. (2020, January 30). Boies Schiller Lawyer Testifies Firm Helped Hire Ex-Spies to Aid Harvey Weinstein. https://www.law.com/newyorklawjournal/2020/01/30/boies-schiller-lawyers-says-firm-helped-hire-ex-spies-to-aid-harvey-weinstein/
    12. NEWSru.co.il. (2021, December 17). Meta announces it has blocked access to the Facebook platform for four Israeli cyber-espionage companies. https://www.newsru.co.il/finance/17dec2021/facebook302.html
    13. AKEL. (2026, April 14). Five days after the Black Cube company’s statement on Videogate, the Christodoulides government still maintains its deafening silence. https://akel.org.cy/black-cube/?lang=tr
    14. RT International. (2026, April 27). Wired for War: Why is the EU ignoring the Israeli cyber threat?. https://rtnewsru.com/news/639159-israel-spies-eu-pegasus/
    15. The Jerusalem Post. (2026, May 19). Black Cube doubles office space in Tel Aviv. http://members.jpost.com/business-and-innovation/article-896834
    16. Black Cube. (n.d.). Uncovering a Criminal Organ Trafficking Network. https://www.blackcube.com/case-study/pro-bono-organ-trafficking