Aslında insan beyninde de aynı.
İnsan beyni var olan dünyanın bir haritasını beyninde oluşturmaya çabalar.
Sürüngenlere doğru seviyeyi aşağıya çektikçe bu çaba yalnızca görünen, duyulanlara sınırlanır.
Örneğin, bir tavuk çoğu zaman anlık olarak hemen önündeki çitin görebildiği alanındaki geçitleri kullanır.
Kısa bir süre önce görüş alanına girip çıkan geçitler, tavuğun beynindeki haritada kaybolur.
Hemen unutur, ve onun eksikliğini de hissetmez.
Ama insanoğlu algı alanına girip çıkan her şeyin kaydını tutar.
Ve bunları olabildiğince eksiksiz bir evren resmi oluşturmakta kullanır.
Ama insanoğlu BİLMEDİĞİ, ANLAYAMADIĞI şeylerin de resmini beynindeki haritaya dahil etmeye çabalar.
Bunu genel olarak soyutlamalarla yapar.
ŞEY diyebileceğimiz, yer tutucularla.
Genelde bu ŞEYLERİN tanımları rekürsiftir.
Bu şeylerin tanımlarını yapabilmek için yine başka ŞEYLER kullanılır.
Bir bilinmezi tanımlamak için başka bilinmezler kullanmak.
Oysa bilim kısaca bilinenleri kullanarak bilinmeyenleri tanımlama, anlama çabasıdır.
Bu noktada insan oğlu aynı biyolojik nöral ağda birisi SAHTE, UYDURULMUŞ, diğeri ise GERÇEKLE ÖRTÜŞEN kavramlardan oluşan bir fikir çorbası barındırır.
Çoğu zaman içsel çelişkiler ve bilinenlerle olan çelişkiler dikkat çeker.
Bu safsatadan uzaklaşmaya vesile olur.
Ancak, içsel çelişkileri ya da bilinen gerçeklerle olan çelişkileri fark edebilecek bilişsel seviyesi olmayanlarda SAFSATANIN en derin çukurlarına düşmek olağandır.
Bu durum insanoğlunun yanlış da, olsa, eksik de olsa cevaplar üretmesine sebep olur.
Bu nedenle kendi bilinci, kendi ruhundan başlayarak, diğerleri için, ve en sonunda bütün bir evren için ruhlar panteonu üretmesi FITRATI GEREĞİDİR.
Görüldüğü gibi, biyolojik nöral ağlarda da, silikon temelli nöral ağlarda da BİLMİYORUM cevabı yetersiz, istenmeyen, yerine kolayca UYDURULAN bir cevaptır.
Pek çokları karmaşık bir resimde, göremediklerini uydurduğunu fark etmez.
Pek çokları başkalarının duymadığı sesleri aslında beyninin uydurduğunu da fark etmez.
Pek çokları başkalarının görmediği şeyleri gördüğünde şok olur, buna halusinosyon denir.
Bütün bunlar beynin eksik kalan algısı ve yargısı için biraz da zorunlu olarak, FITRATI GEREĞİ yaptığı uydurmalardır.
Açıkçası, insanların neden inanmaya çok yatkın olduğunu bana göre en temiz cevabı budur.
Çünkü inanmak bilmediğini uydurmak demektir.
Eğer bir şeyi biliyorsanız, ona inanmıyorsunuz demektir.
Eğer bir şeye inanıyorsanız, onu bilmiyorsunuz demektir.
Dine ilişkin temel tanımlar ve kavramların hemen hepsi de TANIMLANAMA, ANLATILAMAZ, ANLAŞILAMAZ vasıftadır.
Bu konuda yürütülen bütün çabalar bizi ŞEYLERİN ŞEYLERLE TANIMLANMASI çözümüne getirir.
Bu ŞEYLER şeydir, tıpkı denklemlerdeki değişkenler gibi.
Denklemlerde değişkenlerin bir değeri vardır mutlaka.
Ancak, bu değişkenin değerini doğrudan bilemeyiz.
Matematiğin temel yöntemleriyle değişkenin değerini bazen hesaplamak imkanı vardır.
Bazen de bu çabamız başka denklemlerle sonuçlanır.
Esasen matematiği dahil olan X değişkeni, Arapça ŞEY kelimesinin kısaltılmasından ibarettir.
İnsanlar neden rüya görür, neden hülya görür, neden halusinosyonlar görür sorusunun cevabı bundan ibarettir.
Doğal olan da, yapay olan zeka da, illaki, cevap üretmeye yönelik ortaya çıkmıştır.
Nöral sinir ağlarının doğası bunu zorunlu kılar.
Cevap yoksa, bilinmiyorsa da bu nedenle uydurulur.
Bu nöral sinir ağlarının FITRATINDA VARDIR.
Bu makale işte bunu başka kelimelerle anlatıyor.
Saygılar
Oraj POYRAZ
L2fSIJNoA0xfSNxA
————–
=======================
Yapay zekâ halüsinasyonu matematiksel bir zorunluluk mu?
Mustafa Özgör
09/05/2026
Halüsinasyon
Bundan sadece üç yıl önce, 2023 yılında halüsinasyon kavramı; oldukça basit, hatta naif bir çerçevede ele alınıyordu. O dönemde halüsinasyon, bir sohbet robotunun gerçekte var olmayan bir davayı emsal göstermesi veya yaşamamış bir tarihsel figür hakkında biyografi uydurması gibi dış dünyadaki gerçeklerle örtüşmeyen bariz hatalar silsilesiydi.
Mühendisler ve araştırmacılar, bu durumu yazılımdaki bir hata olarak görüyor ve daha büyük veri setleri, daha iyi eğitim algoritmalarıyla bu sorunun tamamen çözüleceğine, yani sıfır halüsinasyon noktasına ulaşılacağına inanıyorlardı. Ancak bugün, elimizdeki akademik veriler ve saha tecrübeleri; bizi çok daha karmaşık, çok daha derin ve felsefi bir gerçekle yüzleştiriyor: Halüsinasyon bir hata değil; hesaplanabilir yaratıcılığın kaçınılmaz bir yan etkisidir.
Bugün “halüsinasyon” dediğimizde kastettiğimiz olgu, geçmişteki tek boyutlu tanımın çok ötesine geçmiş durumda. 2026 literatürü bu fenomeni, artık çok katmanlı bir yapı olarak sınıflandırıyor. Bu yeni taksonomideki en kritik ayrım, doğruluk halüsinasyonu ve sadakat halüsinasyonu arasındadır. Doğruluk halüsinasyonları, modelin gerçek dünya bilgisiyle çelişen bilgiler üretmesi durumunu ifade ederken; sadakat halüsinasyonları, modelin kendisine verilen girdi bağlamını göz ardı ederek talimatlara uymaması durumudur.
Bu ayrımın yanı sıra, dışsal ve içsel halüsinasyon kategorizasyonu da derinleşmiştir. Dışsal halüsinasyon, klasik tanıma sadık kalarak modelin eğitim verisinde veya ona sunulan kaynaklarda bulunmayan, ansiklopedik gerçekliğe aykırı bilgiler üretmesidir. Ancak asıl teorik kırılma, “içsel halüsinasyon” kavramının derinleşmesiyle yaşanmıştır. Bu, modelin dış dünyadan bağımsız olarak kendi oluşturduğu mantık örgüsü içinde tutarsızlığa düşmesi anlamına gelir. Bir yapay zekâ modelinin, ürettiği bir metnin giriş paragrafında kurduğu nedensellik ilişkisini, sonuç paragrafında bizzat kendisinin ihlal etmesi, buna en net örnektir.
Bu alandaki teorik zemin, hesaplanabilirlik teorisine dayanan güncel matematiksel ispatlarla yeniden şekillenmiştir. Temel yaklaşım, turing makineleri ve eksiklik prensiplerini referans alarak herhangi bir büyük dil modelinin (LLM) evrensel bir gerçeklik fonksiyonu ile kusursuz bir uyum sağlayamayacağını formel olarak ortaya koymaktadır. Bunu daha sade bir benzetmeyle açıklamak gerekirse bir yapay zekâ modelini, -ne kadar kalın olursa olsun- sayfa sayısı sınırlı olan bir bilgi defteri olarak düşünebiliriz.
Ancak dış dünyadaki olası soruların, senaryoların ve durumların sayısı sonsuzdur. Matematiksel olarak sınırlı bir defterin, sonsuz sayıdaki olasılığın tamamını eksiksiz ve hatasız bir şekilde içermesi imkânsızdır. Tıpkı dünyanın en detaylı haritasının bile yeryüzündeki her bir çakıl taşını gösteremeyeceği gibi yapay zekâ da gerçekliğin tamamını kusursuzca simüle edemez. Bu asimetri, halüsinasyonun bir yazılım hatası değil; kapasite ile sonsuzluk arasındaki matematiksel bir zorunluluk olduğunu gösterir. Ancak olasılık teorisi açısından bakıldığında bu kaçınılmaz sapmaların, günlük kullanımda fark edilmeyecek kadar aza indirilmesi teknik olarak mümkündür.
İlginç bir şekilde matematiksel olarak kaçınılmaz olan bu hata payı, modellerin zekâsı arttıkça azalmak yerine daha karmaşık bir yapıya bürünmektedir. Bu konuda dikkat çekici ve tartışmalı gelişmelerden biri, zekâ arttıkça yalanın sofistikeleşmesine dair bir paradokstur. OpenAI firmasının o1 ile başlayıp o3 ve o4-mini serileriyle devam eden ve adım adım düşünen zincirleme akıl yürütme yapısına sahip modellerinde mantık yürütme halüsinasyonları gözlemlenmiştir. Bu veriler, modelin düşünme derinliği arttıkça kendi mantıksal kurgusu içinde kaybolma ihtimalinin de arttığını göstermektedir.
Peki, daha akıllı bir model nasıl olur da daha fazla yanılır? Bu fenomenin kökünde aşırı güven paradoksu yatmaktadır. Yapılan son analizler, özellikle insan geri bildirimiyle pekiştirmeli öğrenme (RLHF) yönteminin bu sorunu çözmek yerine kuvvetlendirebileceğini göstermiştir. Eğitim sırasındaki ödül mekanizmaları, B 39 40 modeli belirsizlik durumunda sessiz kalmaya değil; her ne pahasına olursa olsun bir tahminde bulunmaya teşvik ettiği için modeller hem doğru hem de yanlış iddialarını sayıca artırmaktadır. Bu durum, “meta bilişsel halüsinasyon” denilen daha tehlikeli bir fenomeni doğurur. Model, bir düşünce adımında yaptığı hatayı fark edemeyip bu hatayı doğru kabul ederek üzerine son derece mantıklı görünen ama temeli çürük bir kurgu inşa eder.
Elbette mühendislik dünyası, bu sorunlar karşısında eli kolu bağlı beklemiyor. 2023 yılının popüler çözümü olan RAG, yani modelin cevabı üretmeden önce bir veri tabanından bilgi çekmesi yöntemi, son yıllarda evrim geçirerek Agentic RAG ve GraphRAG formuna dönüştü. Klasik RAG, kütüphanedeki raftan kitap getiren pasif bir asistan gibiyken Agentic RAG; ReAct, LangGraph ve Hugging Face Agents gibi çerçevelerle inşa edilen, otonom planlama yapabilen aktif bir araştırmacı gibi davranıyor. Bu sistemler, getirdiği bilginin kalitesini sorgulayıp iteratif geri bildirim döngüleri kurarak halüsinasyonları yüzde 40-60 oranında azaltabiliyor. Daha yapısal bir çözüm olan GraphRAG ise verileri, sadece kelime benzerliğine göre değil; anlamsal ilişkilerine göre haritalandırarak modelin kavramlar arasındaki ilişkileri yapısal olarak doğrulamasını sağlıyor.
Son olarak Gemini 2.0 ile gündeme gelen 2 milyon token gibi devasa bağlam pencerelerinin halüsinasyon sorununu kökten çözeceği beklentisi de 2026 itibarıyla sönümlenmiş durumda. Evet, modele tüm bir kitabı veya binlerce belgeyi tek seferde vermek, dışarıdan bilgi getirme ihtiyacını azaltıyor. Ancak bu durum, “dikkat seyrelmesi” denilen yeni bir sorunu doğuruyor. Model, bu devasa veri yığını içinde, metnin başındaki bir detayı sonundaki bir soruyla ilişkilendirirken kaybolabiliyor. “Uzun menzilli bağımlılık halüsinasyonları” adı verilen bu yeni tür, modelin kapasitesi arttıkça odaklanma sorununun da arttığını gösteriyor.
Özetle gelinen son noktada yapay zekâ ve halüsinasyon ilişkisi, bir sorun-çözüm denkleminden ziyade, bir risk yönetimi disiplinine dönüşmüştür. Akademik konsensüs, artık sıfır halüsinasyon hayalinin peşinden koşmayı bırakıp öngörülebilir, denetlenebilir ve yönetilebilir halüsinasyon sistemleri kurmaya odaklanmış durumda. Kritik karar alma süreçlerinde insan denetiminin vazgeçilmezliği bir kez daha tescillenirken yapay zekânın rolü, mutlak doğruyu söyleyen kâhin olmaktan çıkıp insan zekâsını güçlendiren yaratıcı ama denetim gerektiren bir ortak konumuna dönüşmüştür.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
https://www.gzt.com/hayat/buyuk-dil-modelleri-halusinasyon-sorunu-neden-bitmiyor-4222242






Bir yanıt yazın