CHP’de Derin Çatlak: Kılıçdaroğlu’nun “Kuruluş Kodları” Çıkışı ve Özel-İmamoğlu İkilisinin Siyasi Açmazları (1)

Okuma Süresi:

16–25 dakika
❤️

Bir Partinin Ruhuyla Hesaplaşma

Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran iradeyi temsil eden bir siyasi gelenek olarak, bugün yalnızca bir liderlik kriziyle değil, bizzat varoluşsal bir kimlik bunalımıyla yüzleşiyor. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin verdiği “mutlak butlan” kararıyla tetiklenen süreç, partinin yüzeydeki sakinliğinin altında yıllardır biriken fay hatlarını açığa çıkardı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun “CHP’yi kuruluş kodlarına kavuşturacağız” vaadi ile Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun şahsında somutlaşan “değişim” talebi arasındaki çatışma, aslında iki ayrı siyaset anlayışının, iki ayrı ahlak zemininin ve iki ayrı Türkiye tahayyülünün çarpışmasıdır. Bu yazı, bu tarihi kırılma anını tüm boyutlarıyla analiz etmeyi; özellikle Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun siyasi pozisyonlarını sert bir eleştirel mercekten geçirerek, iddialarının zaaflarını ve tutumlarının partiyi sürüklediği tehlikeli rotayı gözler önüne sermeyi hedeflemektedir.

“Kuruluş Kodları” Söyleminin Derin Anlamı ve Tarihsel Dayanakları

Altı Ok’un Ötesinde Bir Ahlak Manifestosu

Kemal Kılıçdaroğlu’nun “kuruluş kodları” vurgusu, yalnızca nostaljik bir Atatürk referansı değil, aynı zamanda günümüz CHP’sinin içine düştüğü kimlik erozyonuna karşı kapsamlı bir restorasyon çağrısıdır. CHP’nin kurucu felsefesi; anti-emperyalist bir kurtuluş mücadelesinin, aydınlanmacı bir toplum projesinin ve devleti kutsamayan ama devleti halkın hizmetine koşmayı hedefleyen bir cumhuriyetçi etiğin bileşkesidir. Kılıçdaroğlu bu kodlara dönüşten bahsederken, aslında partinin son dönemde kaybettiği üç temel değeri yeniden inşa etmeyi vaat ediyor: ilkesel tutarlılık, kurumsal disiplin ve ahlaki üstünlük.

Bu üç değerin her biri, Özel ve İmamoğlu ekibinin son bir yıldır sergilediği siyaset tarzıyla doğrudan çelişiyor. İlkesel tutarlılık, seçim yenilgilerinin sorumluluğunu üstlenmeyi gerektirir; oysa Özel-İmamoğlu hattı, 2023 genel seçimlerindeki başarısızlığın tüm faturasını Kılıçdaroğlu’na kesip, kendilerine “mağdur” ve “kurtarıcı” rolü biçiyor. Kurumsal disiplin, parti içi demokrasiyi tüzük ve teamüller çerçevesinde işletmeyi zorunlu kılar; fakat Özel’in grup başkanlığını bir genel başkanlık gibi kullanma cüreti, tam da bu disiplini dinamitlemektedir. Ahlaki üstünlük ise siyasetin her kademesinde tutarlı bir etik duruş sergilemekle mümkündür; lakin televizyon kanallarına aktarıldığı iddia edilen milyonlarca lira ve sosyal medya trollerine ödenen servetler, bu ahlaki zeminin nasıl kayganlaştığını göstermektedir.

“Saygı” Söylemi ve Siyasi Narsisizm Eleştirisi

Kılıçdaroğlu’nun “parti kültürümüzde hiçbir genel başkanlık yapmış kişiyle ilgili negatif, aşağılayıcı bir dil kullanılmaz” ifadesi, Özgür Özel ve ekibinin söylem stratejisine yönelik doğrudan bir meydan okumadır. Gerçekten de Özel, son aylarda giderek sertleşen bir üslupla Kılıçdaroğlu’nu hedef almakta; onun dönemini bir “başarısızlıklar zinciri” olarak kodlamakta ve neredeyse partinin tüm sorunlarının müsebbibi olarak göstermektedir. Bu söylem, siyasi rekabetin meşru sınırlarını aşarak, bünyesinde üç tehlikeli unsuru barındırmaktadır:

Birincisi, siyasi narsisizmdir. Özel’in “110 arkadaşımın desteği ile seçildim” derken sergilediği özgüven, parti grubunun yüzde 80’ini arkasına aldığı iddiasıyla birleşince, “parti benim” türünden bir sahiplenme duygusuna dönüşmektedir. Oysa CHP, hiçbir kişi veya grubun tapulu malı değildir; 100 yıllık bir kurumsal hafızanın ve milyonlarca seçmenin ortak aidiyetidir.

İkincisi, tarihsel bağlam kopukluğudur. Kılıçdaroğlu’nu eleştirirken, onun 2010’dan bu yana partiyi hangi şartlarda yönettiğini, hangi baskılara göğüs gerdiğini, hangi karanlık dönemlerde demokrasi mücadelesinin ön saflarında yer aldığını görmezden gelmek, siyasi hafızasızlığın en çarpıcı örneğidir. Bir siyasi liderin mirası, yalnızca seçim sonuçlarıyla ölçülemez; kaldı ki Kılıçdaroğlu, 2019 yerel seçimlerinde İstanbul ve Ankara dahil birçok büyükşehri AKP’den almış, 2017 referandumunda “Hayır” kampanyasını başarıyla yürütmüş, Adalet Yürüyüşü ile sokağın demokratik enerjisini harekete geçirmiştir.

Üçüncüsü ve en vahimi, siyasi ahlaksızlığın normalleştirilmesidir. Bir genel başkanı, üstelik henüz görevdeyken ve hukuken partinin başındayken, “kabus” olarak nitelemek, siyasi rekabeti ahlaki çöküşe dönüştürmektir. Bu dil, yarın Özel veya İmamoğlu’nun başına geldiğinde meşru sayılacak bir emsal yaratmakta; CHP’nin “bir okul” olarak tanımlanan kurumsal kültürünü telafisi imkansız biçimde tahrip etmektedir.

Özgür Özel’in Siyasi Anatomisi – Muhteris Bir Taşeronun Portresi

110 İmzanın Aldatıcı Matematiği ve Meşruiyet Yanılsaması

Özgür Özel, grup başkanlığı seçiminde aldığı 110 oyu sürekli gündemde tutarak, bunu adeta genel başkanlık için bir güvenoyuna dönüştürmeye çalışmaktadır. Ancak bu sayının siyasi anlamı üzerine soğukkanlı bir değerlendirme yapmak şarttır.

İlk olarak, grup başkanlığı seçimi ile genel başkanlık seçimi arasındaki nitelik farkı görmezden gelinemez. Grup başkanı, parlamentodaki çalışmaları koordine eder; genel başkan ise partinin tüzel kişiliğini temsil eder, tüzüğü uygular, örgütü yönetir. Bu iki makam arasındaki yetki alanı farkı, bir belediye başkanı ile cumhurbaşkanı arasındaki fark kadar belirgindir. Özel’in bu farkı bilerek bulanıklaştırması, siyasi etik açısından sorunlu olduğu kadar, hukuki açıdan da tartışmalıdır.

İkinci olarak, 110 oyun ne anlama geldiği sorusu kritiktir. CHP TBMM Grubu’nda toplam milletvekili sayısı dikkate alındığında, bu rakam etkileyici görünebilir. Ancak unutulmamalıdır ki milletvekilleri, kurultay delegesi değildir. CHP’yi nihai olarak yönetecek kadroları belirleme yetkisi, tüzük gereği kurultay delegelerinindir. Milletvekilleri ile delegeler arasındaki siyasi eğilim farkları, birçok kurultayda sürpriz sonuçlar doğurmuştur. Özel’in parlamento grubundaki desteğini, kurultay salonuna tahvil edebileceğini varsayması, siyasi hesap bilmezliğin ta kendisidir.

Üçüncü olarak, bu 110 imzanın ne kadarının “gerçek” ve “özgür” bir siyasi tercihi yansıttığı da sorgulanmalıdır. CHP içinde grup başkanlığı seçimi gibi kritik oylamalarda, milletvekilleri üzerinde çeşitli baskı mekanizmalarının devreye girdiği bilinen bir gerçektir. İmamoğlu’nun belediye başkanı olarak sunduğu imkanlar, medya görünürlüğü vaatleri, gelecekteki aday listelerinde yer alma garantileri gibi faktörler, bu oyların “gönüllülük” derecesini tartışmalı hale getirmektedir. Gerçek bir demokratik yarışta, bu tür asimetrik güç ilişkilerinin varlığı, sonuçların meşruiyetini gölgeler.

“Görüşmeme” Resti: Kibrin ve Siyasi Hamlığın Dışavurumu

Özgür Özel’in “kurultay kararının ilanını okumadan Sayın Kılıçdaroğlu ile görüşmem” açıklaması, Türk siyasi tarihinde eşine az rastlanır bir küstahlık örneğidir. Bu söylemi birkaç açıdan değerlendirmek gerekir:

Protokol ve nezaket açısından: Halen partinin genel başkanı olan, 13 yıldır bu görevi yürüten, 81 ili karış karış gezip örgüte emek vermiş bir siyasi lidere “seninle görüşmem” demek, siyasi terbiye sınırlarını zorlamaktadır. Bu, yalnızca Kılıçdaroğlu’na değil, onu seçen kurultay delegelerine, ona oy veren milyonlarca seçmene ve partinin kurumsal hiyerarşisine yönelik bir saygısızlıktır.

Stratejik akıl açısından: Özel’in bu resti, müzakere kapılarını kapatmakta ve partiyi çatışmaya zorlamaktadır. Oysa olgun siyaset, tam da böyle kriz anlarında diyalog kanallarını açık tutmayı, tarafları konuşturarak ortak zemini aramayı gerektirir. Özel’in yaklaşımı, “ya hep ya hiç” mantığına dayanmaktadır ki bu mantık, CHP gibi uzlaşma kültürü üzerine inşa edilmiş bir partide karşılık bulamaz.

Psikolojik tahlil açısından: Bu tür restleşmeler, genellikle siyasi özgüven eksikliğinin telafisi olarak ortaya çıkar. Kendi pozisyonunun sağlamlığından emin olan bir lider, diyaloğa açık olur; çünkü bilir ki fikirleri ve projeleri konuşuldukça güçlenir. Özel’in görüşmekten kaçınması, aslında pozisyonunun zayıflığının, argümanlarının sığlığının ve Kılıçdaroğlu’nun siyasi deneyimi karşısındaki çekingenliğinin bir itirafıdır.

Özel’in “Ahlaksızlık Yapılıyor” Çıkışındaki Trajikomik Çelişki

Kılıçdaroğlu’nun ahlaki değerler vurgusuna verdiği yanıtta Özel, “CHP tarihinde çok haksız eleştiriler aldığını biliyorum” dedikten sonra “CHP’ye ahlaksızlık yapılıyor” ifadesini kullanmıştır. Bu sözler, tam da eleştirdiği şeyi yapan bir siyasetçinin içine düştüğü çelişkiyi gözler önüne sermektedir.

Özel, “ahlaksızlık” eleştirisini dışarıya yöneltirken, partinin içinde bulunduğu mali tartışmalara hiç değinmemektedir. Oysa bir televizyon kanalına aylık 15 milyon lira aktarıldığı, sosyal medya trollerine 46 milyon lira ödendiği, parti kasasının 300 milyon lira borçlu olduğu iddiaları ortadayken, asıl “ahlaksızlık” kavramının nereye oturacağı sorusu havada kalmaktadır. Eğer bu iddialar doğruysa -ki CHP yönetimi henüz bunları ikna edici biçimde yalanlayabilmiş değildir- ortada partinin kaynaklarının parti içi iktidar mücadelesinde silah olarak kullanılması gibi ağır bir etik ihlal vardır.

Özel’in suskunluğu, aslında bu mali düzenin bir parçası olmasından mı kaynaklanmaktadır? Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yaptığı dönemde bu harcamalardan haberdar mıydı? Haberdar idiyse neden ses çıkarmadı? Değil idiyse, parti yönetiminde bu kadar kritik bir konumdayken bu denli büyük mali akışlardan habersiz olması nasıl izah edilebilir? Bu sorular, Özel’in “ahlak” konusundaki duyarlılığının seçici ve siyasi olduğunu göstermektedir.

Ekrem İmamoğlu – Taşların Arkasındaki Gölge Aktör

“Görünmeyen El” Stratejisinin Anatomisi

Ekrem İmamoğlu, CHP’deki son krizde ilginç bir pozisyon almıştır: Doğrudan ve açıktan bir müdahale yerine, perde arkasından süreci yönetme stratejisini benimsemektedir. Bu strateji, siyaset bilimi literatüründe “vekâlet savaşı” olarak adlandırılan olguyla büyük benzerlik taşımaktadır. İmamoğlu, kendisi doğrudan Kılıçdaroğlu ile karşı karşıya gelmek yerine, Özgür Özel’i ön saflara sürmekte; başarılı olursa zaferin ortağı, başarısız olursa yenilginin uzağında kalmayı hesaplamaktadır.

Bu stratejinin ahlaki değerlendirmesi ağırdır. Bir yandan Kılıçdaroğlu’nun 2019’da kendisine verdiği desteği ve İstanbul’u kazanmasındaki rolünü bilen bir siyasetçinin, diğer yandan bu kadar kritik bir süreçte sorumluluk almaktan kaçınması, siyasi karakter açısından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. İmamoğlu, ya Kılıçdaroğlu ile doğrudan bir hesaplaşmaya girmekten çekinmekte -ki bu siyasi cesaretsizliğe işaret eder- ya da Özel’i bilinçli olarak riske atmakta -ki bu da siyasi kullanıma girer. Her iki durumda da ortaya çıkan tablo, “cesur ve ilkeli lider” imajıyla uyuşmamaktadır.

İmamoğlu’nun bu dolaylı stratejisinin bir başka sakıncası, parti içi demokrasinin sağlıklı işlemesine vurduğu darbedir. Doğrudan aday olup fikirlerini ve projelerini delegelerin takdirine sunmak varken, taşeron bir aday üzerinden iktidar mücadelesi yürütmek, demokratik siyasetin ruhuna aykırıdır. Bu yöntem, CHP’nin kurumsal yapısını bir “saray entrikası” zeminine çekmekte, liyakat ve açıklık ilkelerini zedelemektedir.

İstanbul Belediyesi’nin Parti İçi Mücadelede Araçsallaştırılması

İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, ona muazzam bir görünürlük, bütçe ve insan kaynağı imkanı sunmaktadır. Sorun, bu imkanların parti içi mücadelede kullanılıp kullanılmadığıdır. Çeşitli iddialara göre, İstanbul Belediyesi’nin iştirak şirketleri ve belediye bütçesi, İmamoğlu’na yakın isimlerin parti içinde güçlenmesi için kullanılmaktadır. Bu iddialar kanıtlanmış değildir, ancak güçlü bir belediye başkanının parti içi rekabette sahip olduğu asimetrik avantaj, demokratik yarışın adilliğini sorgulatmaya yeterlidir.

Daha vahimi, İmamoğlu’nun 2024 yerel seçimlerinde yeniden İstanbul’a aday olma niyetini açıklamış olmasıdır. Bu niyet, parti içi hesaplarının yerel yönetim performansına bağımlı olması anlamına gelir ki bu da İstanbul’un yönetiminde siyasi mülahazaların hizmet anlayışının önüne geçmesi riskini doğurur. Bir belediye başkanının önceliği, seçildiği şehre hizmet etmek olmalıdır; parti içi iktidar mücadelesi değil.

İmamoğlu şu sorulara net yanıt vermelidir: İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kaynakları, parti içi mücadelede herhangi bir şekilde kullanılmış mıdır? Belediyeden maaş alan kişiler, mesai saatleri içinde parti içi çalışmalara yönlendirilmiş midir? İhaleler ve belediye imkanları, siyasi sadakat karşılığında dağıtılmış mıdır? Bu soruların cevabı, İmamoğlu’nun siyasi ahlakının turnusol kağıdı olacaktır.

“Kurtarıcı” Mitinin Yapı Sökümü

Ekrem İmamoğlu, 2019 İstanbul seçimlerindeki zaferinden bu yana, CHP içinde ve kamuoyunda bir “kurtarıcı” mitiyle kuşatılmış durumdadır. Bu mit, onu eleştirilemez, sorgulanamaz bir konuma yerleştirmekte; her icraatını peşinen başarılı, her açıklamasını peşinen doğru kabul etme eğilimi yaratmaktadır. Oysa bu mitin soğukkanlı bir analize ihtiyacı vardır.

İmamoğlu’nun İstanbul’daki performansına dair veriler, kurtarıcı mitini desteklemekte midir? Deprem hazırlığı, kentsel dönüşüm, trafik sorunu, çevre kirliliği gibi temel belediyecilik alanlarında İstanbul’un karnesi, İmamoğlu’na methiyeler dizilmesini haklı çıkaracak düzeyde midir? Yoksa başarı, büyük ölçüde AKP karşıtlığı üzerinden kurulan bir “farklılık” algısına mı dayanmaktadır? Bu sorulara verilecek dürüst yanıtlar, kurtarıcı mitinin ne kadarının gerçek, ne kadarının algı yönetimi olduğunu gösterecektir.

Ayrıca, İmamoğlu’nun siyasi başarısında Kılıçdaroğlu’nun ve CHP örgütünün rolü göz ardı edilemez. 2019’da İstanbul’u kazanan yalnızca İmamoğlu’nun karizması değil, aynı zamanda Kılıçdaroğlu’nun “Radikal Sevgi” stratejisi, İYİ Parti ile kurulan ittifak, HDP seçmeninin taktiksel desteği ve CHP örgütünün sahadaki çalışmasıdır. Bu karmaşık başarı denklemini yalnızca İmamoğlu’na indirgemek, siyasi tarihin tahrifidir. İmamoğlu’nun bugün Kılıçdaroğlu’na karşı pozisyon alırken bu tarihsel gerçeği unutması, siyasi nankörlük olarak nitelendirilmeyi hak etmektedir.

Mali Skandalın Gölgesinde Parti Kasası Tartışmaları

Sayıların Dili: 1.8 Milyar Nereye Gitti?

Barış Yarkadaş’ın gündeme getirdiği mali iddialar, CHP’deki krizin yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ciddi bir yönetim ve denetim zaafından kaynaklandığını göstermektedir. İddiaları ana başlıklar altında toplayıp analiz edelim:

Televizyon kanallarına aktarılan fonlar: İddiaya göre CHP, bir televizyon kanalına aylık 15 milyon lira ödemektedir. Bu rakamın doğruluğunu teyit edecek bağımsız bir veri bulunmamakla birlikte, partinin medya ilişkilerinin şeffaflıktan uzak olduğu açıktır. Eğer bu paralar gerçekten ödendiyse, karşılığında ne alınmıştır? İzlenme oranları, kamuoyu etkisi veya seçim sonuçları açısından bu yatırımın geri dönüşü olmuş mudur? Yoksa bu paralar, parti içi iktidarın medyadaki uzantılarını beslemek için mi kullanılmıştır?

Sosyal medya trollerine aktarılan kaynaklar: Ayda 46 milyon lira gibi astronomik bir rakamın sosyal medya operasyonlarına harcandığı iddiası, doğruysa korkunç bir tabloya işaret etmektedir. Bu para, örgütlenmeye, saha çalışmasına, üye katılımına, eğitim faaliyetlerine harcanabilecekken; anonim hesapların algı operasyonlarına, rakip siyasetçilere yönelik linç kampanyalarına ve dezenformasyon faaliyetlerine gitmiştir. Bu, CHP’nin “demokrasi” ve “şeffaflık” söylemiyle taban tabana zıt bir pratiktir.

Personel maaşlarının borçla ödenmesi: Mayıs ayında parti çalışanlarının maaşlarının dahi eş dosttan borç alınarak ödenebildiği iddiası, mali yönetimin ne kadar kötü olduğunun en çarpıcı göstergesidir. Bir siyasi partinin, kendi çalışanına karşı yükümlülüğünü yerine getiremez hale gelmesi, yönetim zafiyetinin doruk noktasıdır. Bu durumda, televizyonlara ve troller milyonlarca lira akıtırken personelin maaşını ödeyememek, önceliklerin nasıl çarpıtıldığını göstermektedir.

300 milyon lira borç iddiası: Partinin bu kadar yüklü bir borç altında olduğu doğruysa, bu borcun kaynağı ve sürdürülebilirliği sorgulanmalıdır. Borçlanma hangi yetkiyle, hangi kararlarla yapılmıştır? Parti Meclisi ve Yüksek Disiplin Kurulu bu süreçte nerededir?

Tüm bu iddialar, Özgür Karabat başkanlığındaki mali yönetimin ciddi bir incelemeye tabi tutulmasını zorunlu kılmaktadır. Karabat’ın MYK toplantısında “kendini yerlere atması” iddiası, sorumluluğun ağırlığı karşısında yaşanan bir panik anı olarak yorumlanabilir. Ancak burada asıl soru şudur: Bu mali tablodan Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun haberi var mıdır? Varsa, neden sessiz kalmışlardır? Yoksa, parti yönetiminde bu kadar kritik pozisyonlarda bulunmalarına rağmen bu denli büyük mali akışlardan habersiz olmaları nasıl açıklanacaktır?

Mali Denetimin Siyasi Sonuçları

Kılıçdaroğlu’nun “o muslukları kesecek” çıkışıyla simgelenen mali denetim süreci, yalnızca geçmişin hesabını sormakla kalmayacak, aynı zamanda parti içi dengeleri de temelden sarsacaktır. Eğer usulsüzlükler belgelenirse:

· Özgür Karabat ve mali işlerden sorumlu diğer yöneticiler hakkında hukuki süreç başlayabilir,
· Parti kaynaklarının kişisel siyasi çıkarlar için kullanıldığı ortaya çıkarsa, bundan faydalanan isimlerin siyasi kariyerleri tehlikeye girebilir,
· Özel ve İmamoğlu’nun bu düzenle ilişkisi mercek altına alınabilir.

Bu nedenle, mali denetim konusu, basit bir bütçe kontrolünden çok daha fazlasıdır; parti içi iktidar mücadelesinin belki de en kritik cephesidir.

Çift Başlılık, Paralel Yapı ve Hukuki Kriz

“De Facto” İktidarın Hukuki Dayanaksızlığı

Özgür Özel’in grup başkanı sıfatıyla sergilediği tutum, pratikte bir “paralel yönetim” görüntüsü oluşturmaktadır. Grup toplantılarını kendisinin yapacağını ilan etmesi, Kılıçdaroğlu’nun grup kürsüsüne çıkmayacağını varsayması, “uzlaşma yok” diyerek müzakere kapılarını kapatması; tüm bunlar, hukuken genel başkan olan bir kişinin yetkilerini fiilen gasp etme girişimi olarak değerlendirilebilir.

Bu durum, Türk siyasi tarihinde nadir görülen bir anomali yaratmaktadır. Parti tüzüğü ve teamülleri, genel başkanın grup toplantılarını yönetmesini, grup adına açıklamalar yapmasını, partinin TBMM’deki faaliyetlerini koordine etmesini öngörür. Özel’in tüm bu yetkileri tek başına kullanma iddiası, anayasal bir parti olan CHP’nin işleyişini felç edebilir.

Daha da önemlisi, bu çift başlılık hali, partinin hukuki sorumluluğu açısından riskler barındırmaktadır. Özel’in alacağı kararlar ve yapacağı açıklamalar, partiyi bağlar mı? Bu kararlardan doğacak hukuki ve mali sonuçlardan kim sorumlu olacaktır? Partinin tüzel kişiliğini Kılıçdaroğlu temsil etmeye devam ederken, Özel’in eylemleri partiyi nasıl etkileyecektir?

Kurultay Sürecinin Yol Ayrımı

Mahkemenin “mutlak butlan” kararı, bir kurultayın toplanmasını gerektirmektedir. Ancak bu kurultayın nasıl, hangi takvimle ve hangi gündemle toplanacağı kritik sorulardır. Özel, “en kısa zamanda” kurultay isterken, Kılıçdaroğlu “en uygun zamanda” kurultaydan yanadır. Bu iki yaklaşım arasındaki fark, yalnızca takvimsel değil, aynı zamanda stratejiktir.

Özel’in aceleci tutumu, mevcut rüzgarı arkasına alarak bir an önce sonuç alma arzusunu yansıtmaktadır. Oysa bu acelecilik, partinin hazırlıksız yakalanmasına, örgütün yeterince bilgilendirilmemesine, delege iradesinin sağlıklı oluşmamasına yol açabilir. Kılıçdaroğlu’nun “en uygun zaman” vurgusu ise, partinin tüm kademeleriyle bu sürece hazırlanması, kurumsal aklın devreye girmesi ve demokratik olgunluğun sağlanması gereğine işaret etmektedir.

Bu noktada Özel’in “ilanı okuduktan sonra görüşürüm” restinin ne kadar siyasetsizce olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Kurultayın sağlıklı yapılabilmesi için, tam da şimdi, tarafların bir araya gelip usul ve esasları konuşması gerekmektedir. Özel’in diyaloğu reddetmesi, ya kendi pozisyonunun müzakerelerle zayıflayacağından korktuğunu ya da kurultayı bir uzlaşma değil, bir hesaplaşma arenası olarak gördüğünü göstermektedir. Her iki durumda da partiye verdiği zarar ortadadır.

Özel ve İmamoğlu’nun Siyasi Felsefesinin Açmazları

Popülizm, Kişisel Hırs ve Kurumsal Tahribat

Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun şahsında somutlaşan siyaset tarzı, popülist liderlik anlayışının CHP’deki yansımasıdır. Bu anlayışın temel özellikleri şunlardır:

Kişisel hikayenin kurumsal kimliğin önüne geçmesi: İmamoğlu’nun “Karagümrük’ten çıkan çocuk” hikayesi, Özel’in “Manisa’dan gelen eczacı” imajı, partinin yüz yıllık kurumsal kimliğinden daha fazla öne çıkarılmaktadır. Oysa CHP, hiçbir bireyin kişisel hikayesine indirgenemeyecek kadar büyük bir tarihsel mirası temsil eder.

Kısa vadeli başarının uzun vadeli stratejiye tercih edilmesi: Özel-İmamoğlu hattı, 2023 seçim yenilgisini Kılıçdaroğlu’na fatura ederek hızlı bir iktidar devri hedeflemektedir. Oysa bu yenilginin sosyolojik, ekonomik, iletişimsel çok boyutlu nedenleri vardır. Tek bir kişiyi günah keçisi ilan ederek partiyi yeniden inşa etmek mümkün değildir.

Demokratik teamüller yerine çoğunlukçu dayatma: TBMM grubundaki sayısal üstünlüğe dayanarak, kurultay delegelerinin iradesini yok sayma eğilimi, çoğunlukçu bir otoriterleşmenin işaretidir. Oysa CHP’nin kurumsal yapısı, parlamentodaki sandalye dağılımından bağımsız bir meşruiyet zincirine sahiptir.

Dost-düşman dikotomisi: Özel’in “kabus biter” söylemi, parti içindeki farklı görüşleri “kabus” olarak kodlayan, kutuplaştırıcı bir siyaset dilidir. Bu dil, CHP’nin çoğulculuk ve kapsayıcılık geleneğine aykırıdır.

Siyasi Meşruiyetin Kaynağına Dair Temel Yanılgı

Özel ve İmamoğlu, siyasi meşruiyetin kaynağını yanlış bir yerde aramaktadır. Onlara göre meşruiyet, anketlerdeki popülerlik oranlarına, medyadaki görünürlüğe, salon toplantılarındaki alkış seviyesine dayanmaktadır. Oysa bir partide gerçek meşruiyet; tüzüğe uygunluktan, kurumsal teamüllere saygıdan, örgüt iradesinin özgürce tecelli etmesinden ve nihayetinde kurultay salonundaki delege oylarından doğar.

Kılıçdaroğlu’nu eleştirirken kullandıkları “seçim kazanamama” argümanı, ironik biçimde kendilerine dönmüş durumdadır. Zira ne Özel ne de İmamoğlu, genel seçim kazanmış değildir. İmamoğlu’nun İstanbul başarısı, yerel yönetim düzeyindedir ve bu başarıda ittifak siyasetinin rolü büyüktür. Özel ise hiçbir seçim kazanmamış, yalnızca kapalı grup toplantısında 110 oy almıştır. Dolayısıyla, Kılıçdaroğlu’nu seçim başarısızlığıyla eleştirenlerin, kendi seçim karneleri de pek parlak değildir.

Medya ve Algı Operasyonlarının Kirli Dünyası

Satın Alınmış Bağımsızlık: Televizyon Kanalı Skandalı

Bir siyasi partinin televizyon kanalına aylık 15 milyon lira ödemesi, Türkiye’de medya-siyaset ilişkilerinin geldiği vahim noktayı göstermektedir. Bu ilişki biçimi, her iki taraf için de onur kırıcıdır: Kanal, bağımsız yayıncılık iddiasını tamamen yitirmekte; parti ise eleştirel medyayı susturmak veya yandaş medya oluşturmak için kamu kaynaklarını kullanmaktadır.

Daha da çarpıcı olan, bu paraların karşılığında ne elde edildiğidir. İddiaya göre, finanse edilen kanallar, parti içi muhalefete yönelik sistematik linç kampanyaları yürütmüştür. Yani parti üyelerinin aidatları ve devlet yardımı, bizzat partinin kendi içindeki demokratik muhalefeti susturmak için kullanılmıştır. Bu, siyasi ahlak açısından kabul edilemez bir durumdur.

Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun bu medya yapılanmasıyla ilişkisi nedir? Bu kanallarda onların lehine kampanya yürütülürken, aleyhlerine konuşanlar linç edilirken, bu durumdan rahatsızlık duymuşlar mıdır? Yoksa bu asimetrik medya desteği, onların parti içindeki yükselişinin arkasındaki görünmez güç müdür?

Troll Orduları ve Dijital Faşizm

Ayda 46 milyon lira ile finanse edildiği iddia edilen sosyal medya trolleri, demokrasinin dijital çağdaki en büyük tehditlerinden biridir. Bu troller, organize biçimde:

· Muhalif sesleri susturmakta,
· Sahte gündemler oluşturmakta,
· Rakip siyasetçilere yönelik sistematik karalama kampanyaları yürütmekte,
· Parti tabanında yapay bir “destek” algısı oluşturmaktadır.

CHP gibi demokrasiyi ve özgürlükleri savunduğunu iddia eden bir partinin, bu tür anti-demokratik yöntemlere başvurması, kelimenin tam anlamıyla bir ahlaki çöküştür. Eğer Özel ve İmamoğlu, bu trol ağlarından haberdar idiyse ve ses çıkarmadıysa, demokratlık iddiaları inandırıcılığını yitirir. Eğer haberdar değil idiyse, partinin iletişim stratejilerinden sorumlu kişiler olarak görevlerini ihmal etmişler demektir.

Tarihsel Perspektif – CHP’de Liderlik Mücadelelerinin Anatomisi

İsmet İnönü’den Bülent Ecevit’e: Değişimin Kurallı Doğası

CHP tarihi, lider değişimlerinin nasıl olması gerektiğine dair zengin bir deneyim sunar. İsmet İnönü’den Bülent Ecevit’e geçiş süreci, bu açıdan öğreticidir. 1972’de Ecevit, İnönü’yü devirirken dahi kurumsal kurallara bağlı kalmış; süreç, parti tüzüğü çerçevesinde, kurultay salonunda, delegelerin oylarıyla gerçekleşmiştir. Kazanan da kaybeden de sonucu kabullenmiş; parti, bölünmeden yoluna devam edebilmiştir.

Bugün Özel ve İmamoğlu’nun yaptığı ise, bu tarihsel mirasa tamamen aykırıdır. Onlar, kurultayı beklemeden, mahkeme kararını fırsat bilerek fiili bir iktidar gaspına yönelmektedir. Bu tutum, CHP’nin demokratik geleneklerine vurulan en büyük darbelerden biridir.

Baykal-Kılıçdaroğlu Geçişi: Krizden Doğan Uzlaşı

Deniz Baykal’ın istifasıyla sonuçlanan süreçte Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa gelişi, bir başka tarihsel emsaldir. O dönemde Kılıçdaroğlu, parti içinde güçlü bir destek bulmuş; ancak bu desteği, Baykal’a veya parti kurumlarına saygısızlık yaparak değil, örgütün çağrısına uyarak kullanmıştır. Kurultay süreci işlemiş, delegeler iradelerini ortaya koymuş, sonuç herkes tarafından kabul edilmiştir.

Bugün Özel ve İmamoğlu, bu tarihsel emsalleri görmezden gelerek, kestirme bir yol denemektedir. Oysa siyasette kestirme yollar, genellikle uçuruma çıkar. Parti içi demokrasiyi atlayarak, kurumsal kuralları esneterek, hukuki boşlukları kullanarak elde edilen iktidar, hem meşruiyetten yoksun kalır hem de benzer yöntemlerle devrilmeye mahkum olur.

Olası Senaryolar ve Sonuçları

Senaryo 1: Kılıçdaroğlu’nun Kurultay Zaferi

Kurultayda delegelerin Kılıçdaroğlu’na destek vermesi halinde neler yaşanır?

· Özel ve İmamoğlu’nun parti içindeki konumları ciddi biçimde sarsılır. 110 imzanın hiçbir anlamı kalmaz.
· Mali denetim süreci derinleşir; usulsüzlük iddialarının üzerine gidilir.
· “Değişim” talebi, demokratik kanallarda cevap bulamadığı için meşruiyetini yitirir.
· Parti, Kılıçdaroğlu liderliğinde ama yenilenmiş bir kadroyla yoluna devam eder.

Bu senaryoda Özel ve İmamoğlu’nun siyasi gelecekleri ciddi risk altına girer. Hele mali usulsüzlükler belgelenirse, siyasi kariyerlerinin sonu bile gelebilir.

Senaryo 2: Özel-İmamoğlu Hattının Kurultay Zaferi

Delegelerin Özel ve İmamoğlu’na destek vermesi halinde:

· Kılıçdaroğlu dönemi sona erer; CHP’de yeni bir sayfa açılır.
· Ancak bu sayfanın ne kadar temiz olacağı tartışmalıdır; çünkü mali iddialar, kullanılan yöntemlerin ahlakiliği gibi sorular cevapsız kalır.
· Parti, kısa vadede bir “değişim” heyecanı yakalayabilir; ancak bu değişimin niteliği ve sürdürülebilirliği belirsizdir.
· İmamoğlu’nun gölge liderliği ile Özel’in görünür liderliği arasındaki gerilim, yeni çatışmalara gebedir.

Bu senaryoda kazanan, aslında CHP’nin kurumsal kimliğini ve demokratik teamüllerini kaybetme riskidir. Bir partinin genel başkanı, mahkeme kararıyla, fiili oldubittilerle, mali güç kullanılarak değiştirilirse, bu değişimin adı demokrasi değil, darbedir.

Senaryo 3: Uzlaşı ve Birlikte Yönetim Formülü

Her iki tarafın da partinin geleceğini düşünerek bir orta yol bulması ihtimali:

· Kılıçdaroğlu, belirli bir takvim dahilinde görevi devretmeyi kabul edebilir.
· Özel ve İmamoğlu, kurumsal kurallara saygılı bir geçiş sürecine razı olabilir.
· Parti, bölünmeden ve yıpranmadan bir yenilenme yaşayabilir.

Bu senaryo, CHP’nin tarihsel olgunluğuna en uygun olandır. Ancak Özel’in “görüşmeme” resti ve İmamoğlu’nun perde arkasındaki pozisyonu, uzlaşı ihtimalini şimdilik zayıflatmaktadır.

Sonuç: Parti Terbiyesi, Kurumsal Akıl ve Demokrasi Sınavı

CHP, bugün yalnızca bir liderlik kriziyle değil, bir demokrasi sınavıyla karşı karşıyadır. Bu sınavın soruları nettir: Bir parti, kurumsal kurallarını ve demokratik teamüllerini koruyarak mı yenilenecek, yoksa fiili oldubittilerle, mali güçle, medya manipülasyonuyla, troll ordularıyla ve siyasi kibirle mi?

Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun şahsında somutlaşan siyaset tarzı, bu soruların ikinci şıkkına yatırım yapmaktadır. Onlar, demokrasiyi araçsallaştıran, kuralları eğip büken, rakibi ahlaken itibarsızlaştırarak yükselmeyi hedefleyen, kestirmeci ve popülist bir çizgidedir. Bu çizgi, CHP’nin yüz yıllık “parti okulu” geleneğine, kurumsal disiplinine ve ahlaki üstünlük iddiasına aykırıdır.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun “kuruluş kodlarına dönüş” çağrısı, tam da bu noktada anlam kazanmaktadır. CHP’nin kurucu kodları; kişisel hırsların değil kurumsal aklın, kestirme yolların değil demokratik süreçlerin, popülist söylemlerin değil ilkesel duruşun egemen olduğu bir siyaseti emreder. Bu kodlara dönüş, yalnızca Kılıçdaroğlu’na değil, partinin kendisine, tarihine ve geleceğine sahip çıkmaktır.

Bugün CHP’de yaşananlar, Türkiye demokrasisinin geleceği açısından da belirleyicidir. Eğer bir parti, kendi içinde demokrasiyi yaşatamaz ve kurumsal kuralları koruyamazsa, ülkeye nasıl demokrasi vaat edebilir? Eğer muhalefet, kendi içindeki iktidar mücadelesini ahlaki sınırlar içinde yürütemezse, iktidara yönelttiği ahlak eleştirisi ne kadar inandırıcı olur?

Özgür Özel’in 110 imzalı güvenoyu iddiası, Ekrem İmamoğlu’nun gölge aktörlüğü, mali usulsüzlük iddiaları, medya ve trol fonlamaları… Tüm bunlar, CHP’yi “kurtarma” iddiasındaki bir hareketin aslında partiyi nasıl bir bataklığa sürüklediğini göstermektedir. Bu hareketin başarısı, CHP’nin tarihsel kimliğinin sonu; başarısızlığı ise bu hareketi yürütenlerin siyasi sonu olacaktır.

Nihai karar, kurultay delegelerinindir. Delegeler, önlerindeki bu tabloyu soğukkanlılıkla değerlendirmeli; kişisel sadakatlerin, kısa vadeli vaatlerin, medya manipülasyonlarının ötesinde, partinin yüz yıllık kurumsal çıkarlarını gözetmelidir. CHP, hiçbir kişi veya grubun değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran iradenin ve onun değerlerine bağlı milyonların partisidir. Bu bilinçle hareket edilirse, kriz fırsata dönüşebilir; aksi halde, “kuruluş kodlarına dönüş” çağrısı, çöken bir yapının ardından söylenen boş bir ağıt olarak kalacaktır.

Parti terbiyesi, siyasi nezaket ve kurumsal aidiyet… Bu kavramlar, Özel ve İmamoğlu için sadece birer retorik unsuru gibi görünüyor. Oysa bunlar, CHP’yi CHP yapan, onu diğer siyasi partilerden ayıran, Türkiye siyasi hayatındaki özel konumunu belirleyen temel değerlerdir. Bu değerlerin aşınması, yalnızca bir partinin değil, bir ülkenin demokratik hafızasının da silinmesi anlamına gelir. İşte asıl “kabus” budur; ve bu kabustan uyanmak, her şeyden önce bu değerlere sahip çıkmakla mümkündür.

Kaynakça

Kılıçdaroğlu’nun Açıklamaları ve “Kuruluş Kodları” Vurgusu

· Evrensel Gazetesi. (2026, 23 Mayıs). Mutlak butlan sonrası Kılıçdaroğlu’ndan ilk açıklama: ‘CHP’yi kuruluşundaki kodlara kavuşturacağız’.
· Milliyet Gazetesi. (2026, 23 Mayıs). Kılıçdaroğlu ‘Söz veriyorum’ diyerek partililere seslendi: CHP’yi kodlarına kavuşturacağız.

Özgür Özel’in Açıklamaları ve Kurultay Resti

· BBC News Türkçe. (2026, 23 Mayıs). Özgür Özel’den Kılıçdaroğlu ile görüşme için ‘kurultay kararı’ şartı.
· Milliyet Gazetesi. (2026, 23 Mayıs). SON DAKİKA CHP HABERLERİ: CHP Grup Başkanı seçilen Özgür Özel’den ‘kurultay’ açıklaması: Toplantıları ben yapacağım.
· Ege Postası. (2026, 23 Mayıs). Özgür Özel, Kılıçdaroğlu ile görüşmek için şartını açıkladı!.

Barış Yarkadaş’ın Mali İddiaları

· Yeni Akit Gazetesi. (2025, 20 Kasım). Barış Yarkadaş’tan CHP’li Vekiller Hakkında Şok İddia.

Hukuki Süreç ve “Mutlak Butlan” Kararı

· BBC News Türkçe. (2025, 25 Haziran). Mutlak butlan: CHP’de kurultay davası için taraflar ne diyor?.
· Bianet. (2026). CHP Kurultay Davası’nın geçmişi.

CHP Tüzüğü ve Parti İçi Hukuk

· Cumhuriyet Halk Partisi. (2025). Cumhuriyet Halk Partisi Tüzüğü.

Kurultay Süreci ve Parti İçi Mücadele

· BBC News Türkçe. (2025, 21 Eylül). CHP’nin 22. Olağanüstü Kurultayı’nda neler yaşandı?.
· Deutsche Welle Türkçe. (2025, 28 Kasım). CHP’nin 39. Olağan Kurultayı: Neler bekleniyor?.
· Birikim Dergisi. (2023, 9 Kasım). CHP Kurultayı’nın Ardından: Parti içi Klientelizm.
· Wikipedia. (2026). Cumhuriyet Halk Partisi 38. Olağan Kurultayı.

Özgür Özel’in Biyografisi ve Siyasi Kariyeri

· Wikipedia. (2026). Özgür Özel.

Ekrem İmamoğlu’nun Adaylık Süreci ve Konumu

· BBC News Türkçe. (2025, 26 Şubat). Dağılan muhalefet İmamoğlu’nun adaylığında buluşabilir mi?.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar