12 Eylül 1980 darbesi, Türkiye tarihine yalnızca bir askerî müdahale olarak değil, aynı zamanda devletin kendi vatandaşına yönelttiği sistematik şiddetin kurumsallaştığı bir kırılma anı olarak kazınmıştır. Bu karanlık dönemin en somut ve en ürkütücü tezahürlerinden biri ise hiç kuşkusuz “Mamak işkence fabrikası” olarak anılan Ankara Mamak Askerî Cezaevi’dir. Recep Küçükizsiz’in derlediği “Askerlerin Anlatımı İle Mamak’ta İşkence” kitabı, bu yapının işleyişini faillerin kendi anlatımlarıyla, adeta bir vaka analizi soğukkanlılığıyla ortaya koyarak, yalnızca mağdurun değil, zalimin ruhuna da tutulmuş bir projektör olması bakımından dikkat çekmektedir. Kitabın 3 Mayıs Türkçülük Günü’nde yayımlanması ise basit bir yayın stratejisi değil, derin bir tarihsel hesaplaşma çağrısı olarak okunmalıdır.
Tarihsel Bir Döngü: 3 Mayıs 1944’ten 12 Eylül’e Uzanan Şiddet Sarmalı
3 Mayıs, Türk milliyetçiliği hafızasında, devletin hukuksuz bir şekilde kendi aydınlarına ve gençlerine yöneldiği bir “ilk kırılma anı” olarak yer almaktadır. 1944 yılında Nihal Atsız ve arkadaşlarına destek için yürüyen, aralarında ileride MHP’nin kurucusu olacak Alparslan Türkeş’in de bulunduğu milliyetçi gençler, devletin şiddetiyle karşılaşmıştır. Bu olay, devletin bekası adına ortaya çıkan bir ideolojinin, yine aynı devlet aygıtı tarafından “iç tehdit” olarak kodlanmasının trajik bir örneğidir.
Kitabın bu tarihe denk getirilmesi, tarihsel bir sürekliliğe işaret etmektedir: “Devlet-i ebed müddet” idealine bağlı olanlar, tarihin başka bir döneminde bu kez “ülkücü” kimlikleriyle, devletin farklı bir şiddet mekanizmasının hedefi haline gelmiştir. Bu durum, devletin güvenlik refleksi içinde, muhalif ya da tehdit olarak görülen her unsuru bastırmaya yönelik bir şiddet rasyonalitesini göstermektedir.
“Bizim Çocuklar” ve CIA Tartışmaları: Egemenlik ve Şiddet
Buradaki temel mesele, işkencenin bir “devlet sanatı” olup olmadığı değil, modern devletin güvenlik aygıtının nasıl bir şiddet aracına dönüşebildiğidir. CIA’nın Soğuk Savaş döneminde farklı coğrafyalarda anti-komünist rejimlere sağladığı eğitim ve yöntemler, tarihsel olarak tartışılan bir gerçektir.
Mamak örneğinde, cezaevinin kısa sürede sert ve sistematik bir disiplin alanına dönüşmesi, bu tür güvenlik doktrinlerinin yerel yansımaları olarak yorumlanmaktadır. Ancak burada sorumluluk tek bir dış aktöre indirgenemez. Asıl mesele, devletin kendi iç güvenlik yapısı içinde şiddeti bir yönetim aracı olarak kullanabilmesidir.
Bir Terbiye Aracı Olarak Şiddet ve Sistematik Baskı
Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri, işkencenin yalnızca mağdurlar üzerinden değil, uygulayıcıların anlatımları üzerinden de aktarılmasıdır. Koğuş düzenlemeleri, zorla karışık yerleştirmeler ve toplu disiplin uygulamaları, bireysel sadizmin ötesinde sistematik bir kontrol mekanizmasına işaret etmektedir.
Farklı siyasi görüşlerden insanların aynı fiziksel ve psikolojik baskı ortamına tabi tutulması, dönemin cezaevi düzeninin ideolojik farklılıkları bastırmaya yönelik bir araç olarak kullanıldığını göstermektedir.
Sonuç
Mamak Cezaevi, devlet aklının kriz dönemlerinde nasıl sertleşebildiğini gösteren tarihsel bir örnek olarak değerlendirilebilir. Bu yapı, ne yalnızca dış müdahalelerle ne de bireysel sapmalarla açıklanabilir; daha çok devletin güvenlik reflekslerinin aşırılaşmasının bir sonucudur.
3 Mayıs’ta yayımlanan bu eser, tarihsel hafızada devlet, şiddet ve ideoloji ilişkisini yeniden düşünmeye zorlayan bir metin olarak önem taşımaktadır.
Yazar Notu
Bu makalenin yazarı devrimci yelpazaden gelen Sefa Yürükel, 1979’da , 12 Eylül 1980 darbe öncesi sivil sıkıyönetim sürecinde Mamak Cezaevi’nde kalmış; önce emniyette, ardından Mamak’ta benzer işkence uygulamalarına maruz kalmıştır. O dönemde “sağ-sol karıştır-barıştır” yöntemi uygulanmış ve neredeyse her gün işkence yaşanmıştır.
Kitabın yazarı olan ülkücü arkadaşı tebrik ederim. Sol ve sağdan ( özellikle devrimci- ülkücülerin) ekseriyetle vatansever bir siyasi neslin, CIA ve yerli işbirlikçiler aracılığıyla nasıl tasfiye edildiğini göstermesi ve bugünün BOP iktidarının yıllar öncesinden nasıl kurgulandığını göstermesi açısından bu kitap önemlidir. Bu nedenle kitabın her vatandaş tarafından okunması gerektiğini düşünüyor ve öneriyorum.



Bir yanıt yazın