3 Mayıs’ı sadece bir anma günü olarak değil, siyasal muhasebeyle değerlendirmek zorundayız. Çünkü milliyetçilik, yalnızca duygusal bir aidiyet değil; demokratik meşruiyetin, siyasetin sınırlarını ve toplumun ortak hedeflerini belirleyen kurucu bir fikriyattır.
Bugün Türkiye’de ihtiyaç duyulan şey, sloganlarla köpürtülen bir milliyetçilik değil; demokratik meşruiyeti üreten, devlet-toplum ilişkisini yeniden tanımlayan muhtevası zenginleştirilmiş bir milliyetçiliktir.
Türkiye’de milliyetçilik uzun süredir siyasetin araçsallaştırdığı bir kavrama dönüştürüldü. Bazı dönemlerde “ayaklar altına alınan”, kriz dönemlerinde ise “beka” söylemiyle yeniden hatırlanan bir milliyetçilik anlayışı, toplumsal güven üretmez. Bu yaklaşım, milliyetçiliği ilke olmaktan çıkarıp taktik bir söyleme indirger. Oysa milliyetçilik, günü kurtarmanın değil; devleti meşrulaştırmanın, toplumu bütünleştirmenin ve geleceği kurmanın fikrî zeminidir.
Milliyetçilik, bizatihi bir savunma refleksi değildir; bir inşa iradesidir. Sadece tehdit anlarında hatırlanan bir duygu değil; refahı, hukuku ve özgürlüğü büyüten bir siyasal programdır. Bu anlamda milliyetçilik; vatandaşın onurunu, devletin adaletini ve toplumun ortak geleceğini güvence altına almak zorundadır. Aksi halde milliyetçilik, hamasetin gölgesinde eriyen bir retoriğe dönüşür.
Bugün milliyetçiliğin en önemli sınavı, demokratik meşruiyet üretip üretemediğidir. Devletin gücünü hukuktan, siyasetin gücünü milletten, milletin gücünü de adaletten alan bir anlayış, çağdaş milliyetçiliğin temelidir.
Milliyetçilik; özgürlükleri daraltan değil genişleten, farklılıkları bastıran değil uzlaştıran, bütünleştiren; devleti toplumdan uzaklaştıran değil millete yaklaştıran bir siyasal çerçeveyle savunulmalıdır.
Gerçek milliyetçilik, duygusal üstünlük iddiaları değil; somut başarılar üretir. Yüksek refah, güçlü kurumlar, liyakat esaslı yönetim, bağımsız yargı, bilim ve teknoloji üretimi; milliyetçiliğin en güçlü siyasal tezleridir. Milliyetçilik, nutuklarla değil; vatandaşının hayat standardını yükselten politikalarla anlam kazanır.
Çünkü bir milletin gücü, sloganlarının yüksekliğiyle, yönetenlerin kudretiyle değil; hukuk içinde inşa edilen kurumlarının kapasitesi ve kalitesiyle ölçülür.
Bu nedenle 21. yüzyıl milliyetçiliği; güvenlik merkezli değil vatandaş merkezli olmak zorundadır. Devletin bekasını, toplumun refahından; toplumun refahını da hukukun üstünlüğünden ayrı düşünmeyen bir anlayış gereklidir. Milliyetçilik, yalnızca sınırları korumak değil; fırsat eşitliğini sağlamak, sosyal adaleti güçlendirmek ve ortak gelecek duygusunu tahkim etmekle muhteva kazanır.
3 Mayıs Türkçüler Günü’nün anlamı da burada yatmaktadır. Milliyetçiliği geçmişin romantik hatırasına hapsetmek yerine, geleceğin siyasal meşruiyet kaynağına dönüştürmek zorundayız. Tepkisel değil kurucu, dışlayıcı değil bütünleştirici, hamasi değil rasyonel bir motivasyon kaynağı olarak, gelişmiş dünyayla rekabet etmenin heyecanıyla milliyetçilik anlayışı savunulmalıdır.
Bugün ihtiyaç duyulan milliyetçilik;
devleti hukukla sınırlayan,
iktidarı millet iradesine bağlayan,
refahı adaletle büyüten,
aidiyeti özgürlükle güçlendiren bir milliyetçiliktir.
Böyle bir milliyetçilik, yalnızca bir ideolojik tercih değil; Türkiye’nin yeni siyasal ve medenî yürüyüşünün zorunlu istikametidir.
3 Mayıs’ı anlamlı kılacak olan da, milliyetçiliği sadece “anma” günlerine sıkıştırmayıp, insanını merkeze koyan yeni bir medeniyet kurma tasavvuru ve demokratik meşruiyetin kurucu fikrine dönüştürmektir.
Selam ve sevgilerimle arz ederim…
Rubil GÖKDEMİR – Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü



Bir yanıt yazın