Yerleşimci-Sömürgecilikten Apartheid’a: İsrail’in Siyonizmi Uygulama Biçiminin Hukuki Anatomisi

Okuma Süresi:

7–11 dakika
❤️

İdeoloji ile Uygulama Arasındaki Hukuki Uçurum

Siyonizm, 19. yüzyıl sonunda Theodor Herzl tarafından formüle edilen, Yahudi halkı için tarihi Filistin topraklarında güvenli bir ulusal yurt kurmayı hedefleyen siyasi bir ideolojidir. Bu ideoloji, Avrupa’daki antisemitizmin somut tehdidine karşı bir kurtuluş ve kendi kaderini tayin hareketi olarak ortaya çıkmıştır. İdeolojinin kendisi teorik düzeyde tartışılabilir olmakla birlikte, bu makalenin konusu Siyonizm fikrinin meşruiyeti değil, bu fikrin somut uygulanış biçiminin uluslararası hukuk karşısındaki konumudur. İsrail Devleti’nin 1948’deki kuruluşundan itibaren Siyonist hedefleri gerçekleştirmek için başvurduğu yöntemler, özellikle 1967’den sonra işgal altındaki topraklarda izlediği politikalar, bağımsız hukuk uzmanları, Birleşmiş Milletler mekanizmaları ve uluslararası insan hakları örgütleri tarafından sistematik suç fiilleri olarak nitelendirilmektedir. Bu makale, söz konusu suçlamaları dört katmanlı bir analizle ele alacaktır: yerleşimci-sömürgeci karakter, 1948’deki kurucu yerinden etme eylemi, 1967 sonrası işgal ve yasadışı yerleşim rejimi, ve son olarak Apartheid suçunun unsurlarının somutlaşması.

Teorik Çerçeve: Yerleşimci-Sömürgecilik Olarak Siyonist Proje

Klasik sömürgecilik, sömürgeci gücün yerli halkın emeğini sömürmek üzere dışarıdan gelip yönetimi ele geçirmesi iken, yerleşimci-sömürgecilik (settler-colonialism) farklı bir mantıkla işler: Amaç, toprağa yerleşmek ve yerli nüfusu ortadan kaldırarak, sürerek veya marjinalleştirerek onun yerine geçmektir. Patrick Wolfe’un klasik formülasyonuyla, yerleşimci-sömürgecilik bir “olay” değil, “yapı”dır; işgalci gelir ve gitmez, kalmak ve yerliyi yok etmek üzere gelir (Wolfe, 2006, s. 388). Lorenzo Veracini, yerleşimci sömürgeciliğin, yerli halkın varlığını inkâr etme (yok sayma) ve onları “yok olmaya mahkûm” bir unsur olarak kodlama eğiliminde olduğunu belirtir (Veracini, 2010, s. 35). Siyonist hareketin Filistin’deki uygulaması, tam da bu teorik çerçeveye oturur: Filistin topraklarının “boş toprak” (terra nullius) olmadığı bilindiği halde, erken Siyonist sloganlardan biri olan “topraksız bir halka, halksız bir toprak” (A land without a people for a people without a land) söylemi, yerli Filistin halkının varlığını ve haklarını sistematik olarak silmeye yönelik ideolojik temeli oluşturmuştur (Masalha, 2012, s. 5).

Bu ideolojik temel, pratikte üç aşamalı bir suç mekanizması üretmiştir: yerinden etme (displacement), mülksüzleştirme (dispossession) ve nihayet hakların tümden reddine dayanan kurumsal tahakküm (domination). Bu mekanizma, 1948’den itibaren kesintisiz biçimde işlemektedir.

Kurucu Eylem: 1948 Nekbe ve Zorla Yerinden Etme

İsrail’in 14 Mayıs 1948’de bağımsızlığını ilan etmesini takip eden savaş sürecinde, 750.000’in üzerinde Filistinli evlerinden zorla çıkarıldı veya savaş koşullarında kaçmak zorunda bırakıldı. 400’den fazla Filistin köyü ve kasabası sistematik olarak boşaltıldı ve büyük bölümü fiziksel olarak yok edildi (Pappe, 2006, s. xiii). Bu olaylar Filistinliler tarafından “Nekbe” (Büyük Felaket) olarak adlandırılmaktadır. Burada belirleyici olan, bu yerinden etmenin savaşın kaotik bir yan ürünü değil, önceden planlanmış ve uygulanmış bir politika olmasıdır. İsrailli “Yeni Tarihçiler”den Benny Morris ve Ilan Pappe’nin İsrail askeri arşivlerine dayanarak ortaya koyduğu üzere, Plan Dalet (D Planı), stratejik bölgelerdeki Arap nüfusunun askeri gerekçelerle sürülmesini öngörüyordu ve uygulama bunun çok ötesine geçerek kitlesel bir etnik temizliğe dönüştü (Morris, 2004, s. 118-165; Pappe, 2006, s. 86-126).

Uluslararası hukuk açısından, 1948’de yürürlükte olan 1907 Lahey Yönetmeliği ve teamül hukuku, işgalci bir gücün veya bir devletin kendi topraklarındaki sivil nüfusu zorla yerinden etmesini ve özel mülkiyete el koymasını yasaklamaktaydı. Daha da kritik olanı, İsrail’in bu Filistinlilerin geri dönüş hakkını reddeden tutumudur. BM Genel Kurulu’nun 11 Aralık 1948 tarihli ve 194 (III) sayılı kararı, “evlerine dönmek ve komşularıyla barış içinde yaşamak isteyen mültecilerin en kısa zamanda bunu yapmasına izin verilmesi” gerektiğini açıkça hükme bağlamıştır. İsrail’in bu kararı sistematik olarak reddetmesi ve 1950’de çıkardığı “Gıyabında Mülk Kanunu” (Absentee Property Law) ile geride kalan Filistin mülklerine toplu olarak el koyması, yerleşimci-sömürgeci mantığın hukuki forma bürünmüş bir tezahürüdür. Bugün 6 milyondan fazla Filistinli mültecinin ve onların soyundan gelenlerin büyük kısmı, dönüş hakkı tanınmadığı için diasporada yaşamaktadır. Bu demografik mühendislik eylemi, Roma Statüsü’nün 7. maddesi kapsamında “sivil nüfusun zorla yerinden çıkarılması” olarak insanlığa karşı suç fiilinin tanımıyla birebir örtüşmektedir.

1967 Sonrası İşgal ve Yasadışı Yerleşim Rejimi

1967 Altı Gün Savaşı, İsrail’in Batı Şeria, Doğu Kudüs, Gazze Şeridi, Sina Yarımadası ve Golan Tepeleri’ni işgal etmesiyle sonuçlandı. Bu toprakların statüsü uluslararası hukukta tartışmasızdır: işgal altındaki topraklardır ve İsrail burada işgalci güç statüsündedir. İsrail’in bu topraklarda derhal başlattığı ve 57 yıldır aralıksız sürdürdüğü yerleşim politikası, Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 49. maddesinin 6. fıkrasının açık ihlalidir. İlgili madde şöyle der: “İşgalci Devlet, kendi sivil nüfusunun bir kısmını işgal ettiği topraklara süremez veya nakledemez.” Bu yasak mutlaktır; istisnası yoktur ve teamül hukuku niteliği kazanarak tüm devletleri bağlamaktadır.

Uluslararası Adalet Divanı (UAD), 9 Temmuz 2004 tarihli “İşgal Altındaki Filistin Topraklarında Duvar İnşasının Hukuki Sonuçları” başlıklı danışma görüşünde, İsrail’in Duvar ile birlikte yerleşim politikasını da değerlendirmiş ve şu hükmü vermiştir: “İsrail’in yerleşim birimlerinin kurulmasının, Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 49. maddesinin 6. fıkrasını ihlal ettiği” (UAD, 2004, paragraf 120). Divan ayrıca bu yerleşimlerin Filistinli nüfusun kendi kaderini tayin hakkını ihlal ettiğini de tespit etmiştir. Bu görüş, BM Genel Kurulu’nun talep ettiği ve bağlayıcı olmamakla birlikte en yüksek uluslararası yargı organının hukuk tespitidir.

Günümüzde Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te 700.000’in üzerinde İsrailli yerleşimci, hukuka aykırı biçimde inşa edilmiş yaklaşık 300 yerleşim biriminde yaşamaktadır (Btselem, 2023). Bu yerleşimler, Filistin topraklarını parçalamakta, Doğu Kudüs ile Batı Şeria arasındaki bağı koparmakta ve Filistin bütünlüğünü coğrafi olarak imkânsızlaştırmaktadır. Roma Statüsü’nün 8. maddesinin (2)(b)(viii) bendi, “işgalci gücün kendi sivil nüfusunun bir bölümünü işgal ettiği toprağa doğrudan veya dolaylı olarak nakletmesini” savaş suçu olarak tanımlamaktadır. Dolayısıyla İsrail’in yerleşim politikası, bir “görüş ayrılığı” veya “tartışmalı mesele” değil, pozitif uluslararası ceza hukukuna göre tanımlanmış bir savaş suçudur.

Apartheid: Sistematik Baskı ve İnsanlığa Karşı Suç

En ağır suçlama, İsrail’in Filistinlilere yönelik politikalarının Apartheid suçunu oluşturduğu yönündeki tespittir. Apartheid, 1973 tarihli Apartheid Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Uluslararası Sözleşmesi’nde ve 1998 tarihli Roma Statüsü’nün 7. maddesinde tanımlanmıştır. Roma Statüsü’ne göre Apartheid, “bir ırk grubu tarafından başka bir ırk grubu üzerinde sistematik baskı ve tahakküm kurmak amacıyla işlenen ve bu rejimi sürdürmeye yönelik insanlık dışı fiiller” olarak tanımlanır. Fiilin unsurları şunlardır: (1) bir ırk grubunun diğeri üzerinde kurumsallaşmış tahakküm rejimi, (2) bu rejimi sürdürmek için insanlık dışı fiillerin işlenmesi.

Uluslararası Af Örgütü, 2022’de yayımladığı 278 sayfalık “İsrail’in Filistinlilere Karşı Apartheid’ı: Acımasız Tahakküm Sistemi ve İnsanlığa Karşı Suç” başlıklı raporunda, İsrail’in Akdeniz’den Ürdün Nehri’ne kadar tüm kontrol ettiği topraklarda Filistinlilere karşı Apartheid suçunu işlediğini kapsamlı delillerle ortaya koymuştur (Amnesty International, 2022, s. 24). Benzer şekilde, İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) 2021 tarihli “Yahudi Üstünlüğünü Aşmak: İsrail ve Filistin’de Apartheid’a Son Vermek” raporunda aynı sonuca varmıştır (Human Rights Watch, 2021, s. 3-5). Eski BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Navi Pillay’in başkanlığındaki BM Uluslararası Hukukçular Komisyonu da 2023’te yayımladığı raporda İsrail’in Apartheid suçu işlediğini tespit etmiştir.

Apartheid’ın unsurları İsrail-Filistin bağlamında şu mekanizmalarla somutlaşmaktadır:

.Parçalanmış Kimlik ve Derecelendirilmiş Haklar Sistemi: İsrail, Filistinlileri coğrafi konumlarına ve etnik kimliklerine göre farklı hukuki statülere tabi kılmaktadır. İsrail vatandaşı Filistinliler, Batı Şeria’daki Filistinliler, Doğu Kudüs’teki Filistinliler, Gazze’deki Filistinliler ve mülteci Filistinliler, hepsi farklı hak ve yükümlülüklere sahiptir. Bu kategorilendirme, Filistin halkını bölmek ve kolektif direnişini kırmak için tasarlanmıştır. Örneğin İsrail vatandaşı olan Filistinliler oy kullanabilir ancak 2018’de kabul edilen Yahudi Ulus-Devlet Temel Yasası, kendi kaderini tayin hakkını yalnızca Yahudilere tanımış ve Arapçayı resmi dil statüsünden çıkarmıştır. Bu yasa, anayasal düzeyde etnik üstünlüğü tescil etmiştir.

.Hareket Özgürlüğünün Sistematik Kısıtlanması: Batı Şeria’da Filistinliler, 700’den fazla kontrol noktası, yerleşimci yolları ve İsrail’in inşa ettiği Ayrım Duvarı ile hareket kabiliyetinden yoksun bırakılmıştır. Aynı yolları kullanan İsrailli yerleşimciler, İsrail medeni hukukuna tabi iken, yan yana yaşayan Filistinliler askeri mahkemelerde yargılanmaktadır. Bu çifte hukuk sistemi, Apartheid’ın temel göstergelerindendir (Tilley, 2012, s. 57).

.Toprağa ve Kaynaklara Erişimin Irksal Temelde Engellenmesi: Batı Şeria’nın C Bölgesi olarak adlandırılan ve İsrail’in tam askeri ve idari kontrolü altındaki %60’lık kısmında, Filistinlilere inşaat izni neredeyse hiç verilmezken, aynı bölgede yasadışı yerleşimler genişlemektedir. Filistinlilerin su kaynaklarına erişimi kısıtlanmakta, İsrailli yerleşimcilerin ve İsrail şirketlerinin su tüketimi Filistinlilerinkinin kat kat üzerinde olmaktadır. Eski BM Özel Raportörü Michael Lynk, 2022’deki son raporunda bu durumu “kaynak ayrımcılığı” olarak tanımlamıştır.

Gazze: Kuşatma Altında Toplu Cezalandırma

Gazze Şeridi, Apartheid rejiminin ve savaş suçlarının en yoğun ve çıplak biçimde yaşandığı laboratuvardır. İsrail, 2005’te askerlerini ve yerleşimcilerini Gazze’den çekmiş olmasına rağmen, uluslararası hukuka göre işgalci güç statüsünü korumaktadır çünkü Gazze’nin sınırlarını, hava sahasını ve karasularını mutlak biçimde kontrol etmektedir. 2007’den bu yana uygulanan kara, hava ve deniz ablukası, 2,3 milyon insanın yaşadığı Gazze’yi bir “açık hava hapishanesi”ne dönüştürmüştür. Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 33. maddesi, “herhangi bir korunan kişinin, kendisinin bizzat işlemediği bir suçtan dolayı cezalandırılamayacağını” ve “toplu cezaların yasak olduğunu” belirtir. Gazze’nin tüm nüfusunu hedef alan abluka, tartışmasız bir toplu cezalandırma biçimidir ve Roma Statüsü’nün 8. maddesi (2)(b)(xxv) uyarınca savaş suçu kapsamındadır. Ekim 2023’te başlayan son askeri operasyonlar ve bunun yol açtığı kitlesel sivil ölümleri, insani kriz ve zorla yerinden etme dalgası, bu suçların yoğunlaşarak devam ettiğini göstermektedir. Güney Afrika’nın Aralık 2023’te Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail aleyhine Soykırım Sözleşmesi’nin ihlali gerekçesiyle açtığı dava da bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Cezasızlık Kültürü ve Uluslararası Toplumun Rolü

Tüm bu hukuk ihlalleri zincirini bir “suç sistemi” haline getiren temel etkenlerden biri, İsrail’in yararlandığı cezasızlık kültürüdür. BM Güvenlik Konseyi’nde ABD’nin İsrail aleyhine alınacak kararları 50’yi aşkın kez veto etmesi, uluslararası hukukun en temel yaptırım mekanizmasını felç etmiştir. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Başsavcılığı’nın 2021’de başlattığı soruşturma, potansiyel olarak bireysel cezai sorumluluğun yolunu açabilecek olsa da, İsrail’in mahkemeyle işbirliği yapmayı reddetmesi ve ABD’nin yargı mensuplarına yaptırım tehditleri bu süreci sekteye uğratmaktadır. Avrupa devletlerinin büyük bölümü ise yerleşimleri sözlü olarak kınamakla yetinmekte, ekonomik ve diplomatik yaptırımlardan kaçınmaktadır. Bu çifte standart, uluslararası hukuk düzeninin inandırıcılığını temelinden sarsmaktadır.

Sonuç

İsrail’in Siyonizm ideolojisini uygulama biçimi, tarihsel akışı ve kurumsal yapısı itibarıyla tekil bir ihlalden ibaret değil, katmanlı ve sistematik bir suç mekanizmasıdır. 1948’deki etnik temizlik ve mülksüzleştirme ile temelleri atılan bu yapı, 1967’den beri işgal ve yasadışı yerleşimler yoluyla genişlemiş, bugün Apartheid rejimi olarak tanımlanabilecek bir tahakküm sistemine dönüşmüştür. Savaş suçları (yasadışı yerleşim, toplu cezalandırma) ve insanlığa karşı suçlar (Apartheid, zorla yerinden etme) kategorilerine giren bu fiiller, istisna veya münferit olaylar değil, devlet politikasının ta kendisidir. Yerleşimci-sömürgeci bir projenin mantıksal sonucu olarak, yerli Filistin halkının ulusal, bireysel ve kolektif hakları sistematik biçimde ihlal edilmektedir. Uluslararası hukukun bu ihlaller karşısındaki çaresizliği veya isteksizliği, hukuki normların açıklığını gölgelememelidir. İsrail’in Siyonizmi uygulama biçimi, pozitif uluslararası hukuka göre suçtur; bu, ideolojik bir yorum değil, UAD, UCM Roma Statüsü, Cenevre Sözleşmeleri ve bağımsız hukuk uzmanlarının tespitleriyle temellendirilmiş hukuki bir vakıadır.

Kaynakça

Amnesty International. (2022). Israel’s Apartheid Against Palestinians: Cruel System of Domination and Crime Against Humanity. London: Amnesty International Ltd. Index: MDE 15/5141/2022.

Btselem. (2023). Statistics on Settlements and Settlers. Jerusalem: Btselem – The Israeli Information Center for Human Rights in the Occupied Territories.

Human Rights Watch. (2021). A Threshold Crossed: Israeli Authorities and the Crimes of Apartheid and Persecution. New York: Human Rights Watch.

Masalha, N. (2012). The Palestine Nakba: Decolonising History, Narrating the Subaltern, Reclaiming Memory. London: Zed Books.

Morris, B. (2004). The Birth of the Palestinian Refugee Problem Revisited. Cambridge: Cambridge University Press.

Pappe, I. (2006). The Ethnic Cleansing of Palestine. Oxford: Oneworld Publications.

Tilley, V. (Ed.). (2012). Beyond Occupation: Apartheid, Colonialism and International Law in the Occupied Palestinian Territories. London: Pluto Press.

Uluslararası Adalet Divanı. (2004). Legal Consequences of the Construction of a Wall in the Occupied Palestinian Territory, Advisory Opinion, I.C.J. Reports 2004.

United Nations General Assembly. (1948). Resolution 194 (III), Palestine – Progress Report of the United Nations Mediator. UN Doc. A/RES/194 (III).

Veracini, L. (2010). Settler Colonialism: A Theoretical Overview. Basingstoke: Palgrave Macmillan.

Wolfe, P. (2006). Settler Colonialism and the Elimination of the Native. Journal of Genocide Research, 8(4), 387-409.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar