Hektor’un İntikamını Atatürk Aldı; Peki Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Milleti’nin İntikamını Kim Alacak?

Okuma Süresi:

3–5 dakika
❤️

Tarih, yalnızca geçmişte yaşanmış olayların kronolojik sıralaması değildir; aynı zamanda milletlerin hafızası, onuru ve geleceğe dönük hesaplaşmalarıdır. Bu hesaplaşma, kimi zaman yüzyıllar süren bir suskunluğun ardından, hiç beklenmedik bir anda, bir milletin topyekûn ayağa kalkışıyla tecelli eder. Efsanelerde Troya’nın düşüşüyle Hektor’un onuru çiğnenmiş, Paris’in hataları bir medeniyetin sonunu hazırlamıştı. O kadim şehrin surları önünde sadece bir savaşçı değil, bir milletin gururu, direnci ve inancı da toprağa düşmüştü. Yüzyıllar sonra Anadolu topraklarında verilen Kurtuluş Savaşı, adeta Troya’nın küllerinden yeniden doğuşuydu. Aynı coğrafyada, aynı kadim ruhla, fakat bu kez topyekûn bir millet olarak verilen mücadele, tarihin o derin yarasını sarmaya namzet bir dirilişti. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde emperyalist ordular denize dökülürken, kimilerine göre yalnızca bir işgal değil, tarihin kadim hesaplarından biri de kapanıyordu. Çünkü Hektor’un öcü, silah zoruyla ve millet iradesiyle alınmıştı.

Atatürk, yalnızca askeri bir zafer kazanmadı; bir milletin karakterini yeniden inşa etti. O, işgalciye karşı kazanılan zaferin, asıl büyük zaferin yalnızca bir başlangıcı olduğunu biliyordu. Asıl savaş, cehalete, dogmalara ve çağdışı zihniyetlere karşı verilecekti. “Tam bağımsızlık” ilkesiyle hareket ederek Türk milletine kulluğu değil yurttaşlığı, ümmetçiliği değil ulus bilincini, teslimiyeti değil direnişi miras bıraktı. Bu miras, bir halkın kendi kaderine el koymasının, kendi iradesiyle var olmasının en yüce ifadesiydi. Türkiye Cumhuriyeti, bu anlayış üzerine kuruldu; akıl ve bilimin rehberliğinde, hiçbir vesayetin gölgesinde kalmadan yükseldi.

Ancak bugün gelinen noktada, birçok insanın zihninde aynı soru yankılanıyor: Cumhuriyetin kazanımlarını aşındıran, yıkan, milletin birliğini bozan, devleti zayıflatan yapılardan hesap kim soracak? Ekonomik çöküşün, kültürel erozyonun, siyasal çürümenin ve adaletsizliğin hesaplaşması hangi mahkemede, hangi vicdanda görülecek? Bu soru, yalnızca bir serzeniş değil; aynı zamanda milletin uyanışının ilk kıvılcımıdır.

Küresel emperyalizm, dün olduğu gibi bugün de yöntem değiştirerek varlığını sürdürmektedir. Tarih boyunca hiçbir emperyal güç, yenildiğini kabul edip çekip gitmemiştir; sadece üniformasını değiştirmiş, savaş alanını kaydırmıştır. Eskiden tankla, tüfekle gelenler; bugün ekonomik bağımlılık, medya manipülasyonu, kültürel yozlaşma ve siyasal müdahalelerle gelmektedir. Amaç aynıdır: Bağımsız karar alma iradesini felç etmek, milleti edilgen bir kitleye dönüştürmek. Emperyalizmin yeni yüzü bazen finans kuruluşlarında, bazen sosyal medya algoritmalarında, bazen de taşeron örgütlerde karşımıza çıkmaktadır. Bu yeni yüz, tanktan daha tehlikelidir; zira görünmezdir ve rıza üretme kabiliyetine sahiptir.

Siyonizm meselesi ise Ortadoğu’daki politik dengeler bağlamında birçok kesimin eleştirdiği uluslararası bir güç projeksiyonu olarak görülmektedir. Bu projeksiyon, yalnızca bir ülkenin değil, bütün bir bölgenin istikrarını hedef alan, milletleri birbirine kırdıran, mezhep ve etnik temelli fay hatlarını derinleştiren bir strateji olarak işlemektedir. Bölgesel savaşlar, etnik çatışmalar ve mezhep ayrılıkları üzerinden şekillenen stratejiler, Türkiye’yi de doğrudan etkilemektedir. Türkiye’nin etrafında oynanan oyunlar, bu projeksiyonun sadece bir cephesidir.

Fakat asıl tehlike dışarıdan gelen kadar içeridedir. Hatta içerideki düşman, dışarıdakinden daha tahripkârdır; çünkü bizi bizden sanarak uyutmaktadır. Kendini milliyetçi diye tanıtıp milletin değerlerini siyasete peşkeş çekenler; Atatürkçülüğü söylemde kullanıp onun devrimlerinin içini boşaltanlar; üniformasını ve makamını millet için değil belli odaklar için taşıyan sahte kahramanlar; dini siyasetin aparatı yapıp ümmet maskesiyle ulusal kimliği örseleyenler… Bunlar, içeriden çürümenin aktörleridir. Bu aktörler, milletin enerjisini emer, umudunu çalar, Cumhuriyetin kazanımlarını çürütmek ve yok etmek için gaspeder.

Türk milletinin tarih boyunca en büyük gücü, işgal ordularını yenmesinden önce kendi içindeki gafleti aşabilmesiydi. Nitekim Kurtuluş Savaşı’nın ilk cephesi, bizzat milletin kendi zihninde kurulmuş; Mustafa Kemal, önce bu iç cepheyi örgütlemişti. Nitekim Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde işaret ettiği “dâhilî ve haricî bedhahlar” bugün hâlâ farklı suretlerle karşımızdadır. O suretler değişse de öz aynıdır: Milletin bağımsızlığına ve onuruna kasteden ihanet şebekeleri.

Öyleyse bugün intikam; yeniden diriliş, yeniden bilinçlenme ve yeniden bağımsızlık meselesidir. İntikam, Atatürk’ün eserlerini yıkan bir acının öcüdür; bizim için bu güncellenilmesi gereken Atatürk ilkeleri, geleceği inşa edecek bir onur ve adalet seferberliğidir. Hesap sormak, hukukun üstünlüğüyle; kararlı hedefe ve amaca yönelik bir biçim ve içerikte mücadele ederek, fikirle; örgütlü ve birlikle direnmekle mümkündür. Türk milleti, asırlardır gördüğü ihanetlere rağmen, bilinçli ve özgün hareket ederek, ne istediğini bilerek ve bunun gereğini yaparak yükselmiştir ve var olmuştur.

Türk milletinin , TC ve Atatürk’ün intikamını bir kişi almayacaktır. Tıpkı Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi, bu büyük hesap sorma dalgası, doğru önderliğin, iyi bir liderin, örgütlü bir milletin eseri olacaktır. Bunu ancak bilinçli nesiller, tarihine sahip çıkan gençler, Cumhuriyet’in değerlerini ve Atatürk’ü anlayan yurttaşlar ve gerçekten vatansever kadrolar gerçekleştirebilir. Bu kadrolar; okuyan, sorgulayan, üreten, adaletten şaşmayan, doğru program ve önderlikte örgütlü hareket eden, devrimci, eylemci felsefeyi benimseyen, bilimi rehber edinen kadrolar olmak zorundadır.

Atatürk’ün Türk milletine bıraktığı en büyük miras ne bir ordu ne de yalnızca bir vatan toprağıdır; o miras, devrimci bir felsefe, eylemci bir ruhtur. Örgütlü bir inançtır. Fikirler, tanktan da sağlamdır, zamandan da güçlüdür; çünkü onlar ölmez. O devrimci fikir ki adı hürriyettir, o ideal ki çağdaş uygarlığın da ötesine geçme iddiasıdır. Bu fikrin süngüsü bilinçli zihinler, kalkanı ise sarsılmaz bir vatanseverliktir. Hiçbir bomba onu yok edemez, hiçbir baskı onu susturamaz, hiçbir ihanet onu tarihten silemez. Çünkü o devrimci fikir, bir milletin ruhuna işlenmiş en dirençli, en hayat verici mayadır. Bugün düşen görev, bu mayayı yeniden mayalamak; dirilişi kuşanmaktır. Türk milleti, kendi cevherindeki bu ateşi yeniden harladığında, ne dünün ne de bugünün hiçbir karanlık gücü onun önünde duramayacaktır.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar