Tatlı Su, Acı Reçete: İsrail’in Tuzdan Arındırma Mucizesi Nasıl Stratejik Bir Tuzak Haline Geldi?

Okuma Süresi:

11–16 dakika
❤️

İsrail’in kuruluşundan bu yana ulusal güvenlik stratejisini şekillendiren en temel unsurlardan biri su olmuştur. 1967 savaşının kökeninde yatan dinamiklerden birinin Ürdün Nehri havzasının kontrolü olduğu, tarihçiler ve siyaset bilimciler tarafından defalarca vurgulanmıştır. On yıllar boyunca Celile Gölü’nün seviyesi ve kıyı akiferlerinin durumu, hükümetlerin en hassas gündem maddeleri arasında yer almıştır. Bu kronik kıtlık durumu, İsrail’i su konusunda radikal ve cesur bir çözüm arayışına itmiş, neticede ülke, deniz suyunu içme suyuna dönüştüren dev teknolojik tesisler inşa etme yoluna girmiştir.

2005 yılında Aşkelon’da hizmete giren ilk büyük ölçekli tesisle başlayan süreç, bugün Akdeniz kıyı şeridi boyunca sıralanan beş dev kompleksle doruk noktasına ulaşmıştır. Sorek, Hadera, Palmahim ve Aşdod tesislerinin devreye girmesiyle birlikte İsrail, ulusal içme ve kullanma suyunun yaklaşık yüzde seksen beş ila doksanını bu merkezi sistemden karşılar hale gelmiştir. Bu dönüşüm, uluslararası alanda sıklıkla bir “su mucizesi” olarak anılmış ve kurak coğrafyalar için bir model olarak sunulmuştur. Ne var ki bu mühendislik zaferi, ülkenin varoluşsal bir kaynağını son derece mahdut sayıda noktada toplayarak, stratejik düzlemde yepyeni ve derin bir kırılganlık hali yaratmıştır.

Coğrafi yoğunlaşmanın getirdiği bu risk, özellikle İran ve onun vekil güçleri tarafından geliştirilen asimetrik savaş doktrini bağlamında hayati bir tehdit arz etmektedir. Hassas güdümlü füze ve insansız hava aracı teknolojilerinin bölgede hızla yayılması, bir zamanlar cephe gerisinde güvende sayılabilecek stratejik sivil altyapıyı doğrudan ateş hattına taşımıştır. Hizbullah’ın Hayfa’yı hedef alan tehditleri, Hamas’ın Aşkelon’a uzanan roket saldırıları ve Yemen’deki Husilerin Eilat’a yönelik taarruzları, bu yeni jeo-stratejik gerçekliğin somut tezahürleridir. Bu noktada su arıtma tesisleri, bir ulusu ayakta tutan hayat damarını hedef almak isteyen bir hasım için paha biçilmez bir stratejik hedefe dönüşmektedir.

Merkezi Altyapının Coğrafi ve Yapısal Zaafiyeti

İsrail’in su arıtma kapasitesinin neredeyse tamamı, Lübnan sınırından Gazze’ye uzanan yaklaşık yüz elli kilometrelik dar bir kıyı koridorunda konuşlanmış durumdadır. Bu coğrafi sıkışma, modern savaşın gerekleri karşısında son derece riskli bir tablo çizmektedir. Zira bu hat, Hizbullah’ın güney Lübnan’dan, Hamas ve İslami Cihad’ın ise Gazze’den yöneltebileceği füze ve insansız hava aracı saldırılarının menzili içerisinde kalmaktadır. Tesisler arasındaki mesafelerin kısalığı, eş zamanlı veya birbirini takip eden saldırıların toplam sistemi felç etme ihtimalini ciddi biçimde artırmaktadır.

Söz konusu tesisler, yalnızca konumları itibarıyla değil, yapısal özellikleri bakımından da hassastır. Bir ters ozmoz tesisinin kalbi, yüksek basınç pompaları, hassas membran sistemleri ve karmaşık su giriş-çıkış altyapısından oluşur. Bu unsurlardan herhangi birine isabet edecek bir mühimmat, tesisteki üretimi aylarca durdurabilecek hasara yol açabilir. Yedek parça tedariği ve onarım süreleri hesaba katıldığında, bir tesise yönelik başarılı tek bir saldırının bile ulusal su şebekesi üzerinde zincirleme etkiler doğurması kaçınılmazdır. Sorek ve Hadera gibi en büyük iki tesisin aynı anda devre dışı kalması senaryosunda ise, ülkenin su arzı birkaç gün içinde çökme noktasına gelebilir.

Burada altı çizilmesi gereken bir diğer husus, eski stratejik rezervlerin artık bu yükü kaldıracak kapasitede olmamasıdır. Geçmişte su krizlerinde başvurulan Celile Gölü ve dağ akiferleri, yıllardır süren aşırı kullanım, nüfus artışı ve arıtma suyuna dayalı tarım politikaları nedeniyle ciddi biçimde yıpranmıştır. Sistem, arıtma tesislerinin sürekli tam kapasite çalıştığı varsayımı üzerine kurulduğu için, doğal kaynaklar bir “yedek” olmaktan çıkmış, adeta günlük tüketimin tamamlayıcı bir parçası haline gelmiştir. Dolayısıyla tesislere yönelik bir saldırı anında, geri dönülecek güvenli bir su rezervuarı pratikte mevcut değildir.

Tüm bu faktörler bir araya geldiğinde, İsrail’in su güvenliğinin kaderi, bir avuç endüstriyel tesise ve bu tesisleri korumakla görevli hava savunma sistemlerinin başarısına bağlanmış olur. Ancak hava savunma sistemleri, özellikle yoğun ve çok yönlü saldırılar karşısında doygunluğa ulaşabilir. Demir Kubbe ve diğer katmanlı savunma unsurları, istatistiksel olarak yüksek bir önleme oranı yakalasa da yüzde yüz korumayı asla garanti edemez. İçlerinden sızmayı başaran birkaç mühimmat, istatistiksel bir anomali olmaktan çıkıp ulusal bir felaketin tetikleyicisi haline gelebilir.

Asimetrik Tehdit Aktörlerinin Kapasite ve Niyet Analizi

İsrail’in su altyapısına yönelik en somut ve yakın tehdit, İran’ın desteklediği vekil güçler ağından kaynaklanmaktadır. Bu ağın en kritik halkası olan Hizbullah, 2006 Lübnan Savaşı’ndan bu yana askeri kapasitesini hem nicelik hem de nitelik olarak katbekat artırmıştır. Çeşitli askeri istihbarat kaynaklarına göre örgütün envanterinde yüz elli binden fazla roket ve füze bulunmaktadır. Bu cephaneliğin içinde, özellikle İran yapımı Fateh-110 ve M-600 gibi hassas güdümlü füzelerin varlığı, sabit ve koordinatları bilinen stratejik tesisler için ölümcül bir tehdit oluşturmaktadır. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın geçmişte Hayfa’daki amonyak ve petrokimya tesislerini açıkça hedef göstermesi, örgütün İsrail’in sivil altyapı düğüm noktalarına yönelik stratejik planlamasının derinliğini ortaya koymaktadır.

Güneyde ise Hamas ve İslami Cihad, menzil ve isabet oranı daha sınırlı olmakla birlikte, Aşkelon’daki arıtma tesisini doğrudan tehdit etmektedir. 7 Ekim 2023 sonrası yaşanan çatışmalar sırasında bu bölgeye yönelen roket saldırıları, tesisin ne kadar kolay hedef alınabileceğini göstermiştir. Her ne kadar Demir Kubbe sistemi birçok tehdidi havada imha etse de, özellikle kısa menzilli ve yoğun mühimmat atışlarının yaratabileceği doygunluk saldırıları, savunmayı aşma potansiyeli taşır. Ayrıca, Lübnan ve Gazze cephelerinden eş zamanlı başlatılacak koordineli bir saldırı dalgası, İsrail’in hava savunma kaynaklarını bölmeye zorlayarak sistemin kırılganlığını artıracaktır.

İran’ın Nisan 2024’te kendi topraklarından İsrail’e düzenlediği büyük çaplı füze ve insansız hava aracı saldırısı, tehdit yelpazesini yeni bir boyuta taşımıştır. Bu saldırıda İran, doğrudan ve açık bir şekilde, ülkenin askeri ve stratejik altyapısını hedef alma kapasitesini ve niyetini tüm dünyaya ilan etmiştir. Her ne kadar müttefik hava kuvvetleri ve İsrail’in kendi savunma sistemleri saldırının büyük kısmını bertaraf etmiş olsa da, bu olay İran’ın İsrail’in hayati noktalarına yüzlerce kilometre uzaktan hassas vuruş yapabilecek teknolojik olgunluğa eriştiğini tartışmasız bir şekilde kanıtlamıştır. İran Devrim Muhafızları’na bağlı stratejik araştırma merkezlerinin yayınlarında İsrail’in su altyapısının “hassas karın noktaları” arasında özellikle incelenmesi, bu tehdidin teorik çerçevesini tamamlamaktadır.

Tehdit sadece füze ve insansız hava araçlarıyla sınırlı değildir. Denizden gelebilecek sabotaj eylemleri de göz ardı edilmemesi gereken bir risk boyutudur. Arıtma tesislerinin deniz suyu giriş yapıları, kıyıdan nispeten açıkta konumlanan boru hatlarına bağlıdır. Bu su altı yapılarına yönelik, dalgıçlar veya insansız su altı araçlarıyla gerçekleştirilecek bir sabotaj, tesisin su alımını tamamen durdurabilir. Hizbullah’ın ve İran’ın deniz komando birliklerine yaptığı yatırımlar düşünüldüğünde, bu tür bir senaryo gerçeklik dışı değildir. Aynı şekilde, su şebekesinin kontrol sistemlerine yönelik siber saldırılar da tesisleri fiziksel bir yıkım olmaksızın devre dışı bırakabilecek bir diğer asimetrik vektördür.

Su-Enerji Bağı: Tek Zincirin İki Kopma Noktası

Ters ozmoz teknolojisinin en büyük açmazı, son derece enerji yoğun bir süreç olmasıdır. İsrail’in su arıtma tesisleri, ulusal elektrik üretiminin yaklaşık yüzde sekiz ila onuna ihtiyaç duymaktadır. Bu muazzam enerji talebi, su güvenliğini doğrudan ve ayrılmaz bir biçimde enerji güvenliğine zincirlemiştir. Pratik anlamda bu, su musluklarının akması için elektrik şebekesinin ve onu besleyen enerji kaynaklarının kesintisiz çalışmasının zorunlu olduğu anlamına gelir. Enerji arzındaki ciddi bir kırılma, su arzını bir gecede durdurmaya muktedirdir.

İsrail’in enerji üretimi ise son on yılda büyük ölçüde Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğal gaz sahalarına bağlanmıştır. Tamar ve Leviathan gibi dev açık deniz platformları, ülkenin doğal gaz ihtiyacının neredeyse tamamını karşılamaktadır. Bu durum, enerji arzının kaderini, korunması son derece güç olan deniz üstü altyapıya mahkûm etmektedir. Hizbullah’ın gemisavar füzeleri, İran’ın denizaltı kabiliyetleri veya basit bir patlayıcı yüklü bot saldırısı, bu platformları tehdit edebilecek unsurlar arasındadır. 2024 yılında Hizbullah’ın Hayfa açıklarındaki doğal gaz tesislerini hedef alan İHA saldırısı, bu tehdidin somut bir örneğidir.

Karadaki enerji altyapısı da benzer bir kırılganlık sergilemektedir. Hayfa’daki Orot Rabin santrali gibi tek bir büyük tesis, İsrail’in toplam elektrik üretiminin beşte birinden fazlasını tek başına sağlamaktadır. Bu santrale isabet edecek başarılı bir saldırı, şebekede devasa bir arz açığı yaratır. Akıllı şebeke yönetim sistemleri devreye girse bile, bu ölçekteki bir kayıp, kaçınılmaz olarak yük atma işlemlerini zorunlu kılar. Ve yük atma işlemlerinde ilk sırayı, stratejik öncelik sıralamasında hastaneler ve askeri üslerin gerisinde kalan büyük endüstriyel tüketiciler, yani su arıtma tesisleri alır. Enerji ve su arasındaki bu kısır döngü, İsrail’in ulusal dayanıklılığının en kritik ve en hassas düğümünü oluşturur.

Bu bağımlılık zinciri tek yönlü de değildir. Enerji üretim tesislerinin kendileri de soğutma amacıyla büyük miktarda suya ihtiyaç duyar. Arıtılmış su, kıyıdaki enerji santrallerinin soğutma sistemlerinde giderek daha fazla kullanılmaktadır. Dolayısıyla, enerji arzındaki bir aksama suyu, sudaki bir aksama ise enerjiyi tehdit etmektedir. Bu karşılıklı ve döngüsel bağımlılık, bir felaket senaryosunda domino etkisinin ne kadar hızlı ve yıkıcı bir şekilde yayılabileceğini göstermektedir. Tek bir tesise yönelik bir saldırı, çok kısa bir süre içinde su ve enerji arzının eş zamanlı olarak çökmesine yol açabilir.

Tedarik Zinciri ve Çevresel Kırılganlık Katmanları

Stratejik zafiyetin askeri ve enerji boyutunun ötesinde, daha az görünür fakat aynı derecede kritik iki katman daha bulunur: tedarik zinciri bağımlılığı ve çevresel tehditler. Bir ters ozmoz tesisini çalışır halde tutmak, sadece enerji değil, aynı zamanda sürekli olarak yenilenmesi gereken yüksek teknoloji ürünü membranlar, özel kimyasallar ve hassas yedek parçalar gerektirir. Bu ekipman ve sarf malzemelerinin neredeyse tamamı ithal edilmektedir. Membran üretimi küresel ölçekte birkaç firmanın elinde yoğunlaşmış olup, İsrail ağırlıklı olarak ABD, Japonya ve Güney Kore’deki üreticilere bağımlıdır.

Bu bağımlılık, ulusal su güvenliğini, iç askeri kapasiteden tamamen bağımsız, dışsal faktörlere karşı savunmasız bırakır. Uzun süreli bir bölgesel çatışma sırasında deniz ticaret yollarının İran veya Husiler tarafından tehdit edilmesi, kritik malzemelerin akışını sekteye uğratabilir. Yemen’deki Husilerin Kızıldeniz’deki ticari gemilere yönelik saldırıları, bu tür bir ablukanın ne kadar gerçekçi olduğunu kanıtlamıştır. Yedek membran stokları tükendiğinde tesislerin verimi hızla düşer; yetersiz arıtmadan geçen su, sistemde korozyona yol açar ve nihayetinde tesisler tamamen devre dışı kalabilir.

Çevresel tehditler ise doğanın kendi dinamiklerinden kaynaklanan, öngörülmesi ve engellenmesi zor bir kırılganlık katmanı oluşturur. İklim değişikliğinin etkisiyle Akdeniz’de deniz suyu sıcaklıklarının artması, medüz (denizanası) sürülerinin patlama yapmasına ve dev müsilaj (deniz salyası) kitlelerinin oluşmasına yol açmaktadır. Bu biyolojik kitleler, arıtma tesislerinin deniz suyu giriş filtrelerini dakikalar içinde tıkayarak üretimi tamamen durdurabilir. Geçmişte Aşkelon ve Hadera tesisleri, bu tür çevresel olaylar nedeniyle birkaç kez acil duruşa geçmek zorunda kalmıştır. Kasıtlı bir askeri saldırı olmaksızın, sırf bir doğa olayı nedeniyle ulusal su krizi tetiklenebilir.

Buna ek olarak, iklim değişikliğine bağlı deniz seviyesinin yükselmesi, kıyıdaki altyapı için uzun vadeli varoluşsal bir tehdittir. Boru hatları, pompa istasyonları ve tesislerin alt yapısı, yükselen deniz seviyesi ve buna bağlı kıyı erozyonu karşısında hassastır. Ayrıca, Doğu Akdeniz’deki yoğun deniz trafiği ve petrol-gaz arama faaliyetleri, büyük bir petrol sızıntısı riskini sürekli canlı tutmaktadır. Böyle bir sızıntı, deniz suyu girişlerini aylarca kullanılamaz hale getirerek tesisleri, tıpkı bir abluka gibi, dış dünyaya kapatabilir. Tüm bu katmanlar, su arıtma altyapısının kırılganlığının yalnızca düşman silahlarına değil, çok daha karmaşık bir tehdit matrisine dayandığını göstermektedir.

Toplumsal Dayanıklılık ve Tarımsal Bağımlılık Açmazı

İsrail’in su bolluğu, son yirmi yılda toplumda ve ekonomide yapısal bir su tüketim alışkanlığı ve bağımlılığı yaratmıştır. Arıtma tesislerinin sağladığı kesintisiz ve nispeten ucuz su, tarım sektörünü, endüstriyel üretimi ve hane halkı tüketim kalıplarını kökten değiştirmiştir. Lüks tüketim (yüzme havuzları, geniş çim alanlar), su yoğun tarım ürünleri ve sürekli sulama gerektiren peyzaj düzenlemeleri normalleşmiştir. Bu durum, toplumsal alışkanlıkları ve ekonomik yapıyı, mevcut arzın hiç aksamayacağı varsayımına göre sabitlemiştir.

Özellikle tarım sektörü bu bağımlılığın en kritik halkasıdır. İsrail, dünyaca ünlü damla sulama teknolojilerini kullanarak Necef Çölü’nü verimli tarım arazilerine dönüştürmüştür. Ancak bu modern tarım, tamamen sürekli ve güvenilir su arzına endekslidir. Tesislerin kırk sekiz saatten uzun süre devre dışı kalması, sadece şehirleri susuz bırakmakla kalmaz; ileri teknoloji seralar ve sulama sistemleriyle yapılan tarımsal üretimi bir anda çökertir. Bu, hızla bir gıda tedarik krizine ve market raflarının boşalmasına yol açar. Su ve gıda krizinin eş zamanlı yaşanması ise toplumsal düzeni ve iç güvenliği tehdit eden en tehlikeli senaryolardan biridir.

Ulusal Acil Durum Yönetimi’nin simülasyonları, uzun süreli bir su kesintisinin toplumsal mukavemeti ciddi biçimde sınayacağını öngörmektedir. Hastaneler diyaliz ve sterilizasyon gibi hayati işlemleri yapamaz hale gelir. Sanayi tesisleri üretimi durdurur. Yangın söndürme sistemleri su basıncını kaybeder. Tüm bu faktörler, birbirini besleyen bir kaos sarmalı yaratabilir. İsrail toplumu, teknolojik ilerlemenin getirdiği konfora alışmış olsa da, su kıtlığına karşı psikolojik ve lojistik hazırlığı, geçmişteki kuraklık günlerinden bu yana ciddi biçimde aşınmıştır.

Bu tablo, doğal su kaynaklarının stratejik rezerv olarak korunması fikrini de geçersiz kılmıştır. Celile Gölü ve yeraltı akiferleri, arıtma tesisleri devredeyken dahi tüketimi karşılamak için zorlandığı için dinlendirilememektedir. Eski kuraklık dönemlerinde olduğu gibi “kemer sıkma” ve su tayınlaması politikalarına dönüş, altyapı ve alışkanlıklar tamamen farklı bir gerçekliğe evrildiği için beklenenden çok daha sancılı ve kaotik olacaktır. Kısacası, başarı hikâyesi, sistemin esneme ve geri dönme kabiliyetini değil, kırılganlığa karşı tahammülsüzlüğünü artırmıştır.

Sonuç

İsrail’in deniz suyunu arıtarak su kıtlığını yenme hikâyesi, teknoloji ve iradenin doğaya karşı kazandığı etkileyici bir zafer olarak kayıtlara geçmiştir. Ne var ki bu zaferin inşa ettiği merkezi ve karmaşık sistem, beraberinde ülkenin en hayati kaynağını korunması son derece güç bir hedef tahtasına dönüştürmüştür. Akdeniz kıyısındaki bir avuç tesise mutlak bağımlılık, asimetrik tehditlerin giderek sofistike hale geldiği bir coğrafyada, ulusal bekayı ilgilendiren bir stratejik açmaz yaratmıştır.

Bu açmazın derinliği, su altyapısının tek başına bir hedef olmanın ötesinde, enerji sistemleri ve küresel tedarik zincirleriyle kurduğu karşılıklı bağımlılık ilişkisinde yatmaktadır. Suyu korumak enerjiyi, enerjiyi korumak ise deniz üstündeki gaz platformlarını ve sahildeki dev santralleri korumayı gerektirmektedir. Bu zincirin herhangi bir halkasına yönelik başarılı bir saldırı, domino etkisiyle tüm sistemi çökertebilecek potansiyele sahiptir. İran liderliğindeki direniş ekseninin doktrini, tam da bu tür hassas noktaları aramak ve onları sömürmek üzerine kuruludur. Nisan 2024 saldırısı ve vekil güçlerin sürekli gelişen kabiliyetleri, bu tehdidi teorik olmaktan çıkarmış, somut ve acil bir güvenlik meselesi haline getirmiştir.

Buna karşın, kırılganlığı azaltacak politika seçenekleri mevcut olmakla birlikte, bunların hiçbiri kolay veya hızlı şekilde uygulanabilir değildir. Stratejik su rezervlerinin acilen yeniden oluşturulması ve akiferlerin yapay beslenme yöntemleriyle takviye edilmesi elzemdir. Tesislerin fiziksel korumasının en üst düzeye çıkarılması ve özellikle su altı giriş yapılarına yönelik güvenlik protokollerinin geliştirilmesi gerekmektedir. Daha da önemlisi, enerji üretiminde güneş enerjisi gibi dağıtık ve yenilenebilir kaynakların payının artırılması, su-enerji bağındaki tek noktadan çökme riskini azaltabilir. Tesislerin her birine entegre edilecek saha içi yedek enerji üretim kapasitesi de hayati önemdedir.

Nihai tahlilde, İsrail’in su mucizesi, modern devletlerin karmaşık teknolojik sistemlere dayalı ulusal güvenlik anlayışının içkin risklerini gözler önüne sermektedir. Her büyük teknolojik sıçrama, çözdüğü sorunların yanı sıra, çoğu zaman öngörülemeyen yeni zafiyetler de üretir. İsrail özelinde, çölde su yaratmayı başaran deha, şimdi o suyu koruma savaşı vermektedir. Bu savaşın kaderi, yalnızca Demir Kubbe’nin veya Demir Işın’ın başarısına değil, aynı zamanda stratejik planlamanın bu çok katmanlı kırılganlığı ne kadar dürüst ve cesur bir şekilde ele alabildiğine bağlı olacaktır.

Kaynakça

  1. Siegel, S. M. (2015). Let There Be Water: Israel’s Solution for a Water-Starved World. Thomas Dunne Books.
  2. İsrail Su Otoritesi (2024). National Water System Overview and Desalination Capacity Report. water.gov.il
  3. INSS – Institute for National Security Studies (2023). The Vulnerability of Israel’s Critical Infrastructure in a Multi-Front War. Tel Aviv Üniversitesi.
  4. Reuters (2024). “Israel’s water infrastructure potentially in crosshairs as conflict deepens.” 15 Nisan 2024.
  5. The Washington Institute for Near East Policy (2024). Hezbollah’s Precision Guided Missile Threat to Israeli Infrastructure. Politika Notu No. 118.
  6. Haaretz (2023). “Desalination nation: How Israel’s water miracle became its biggest strategic vulnerability.” 22 Aralık 2023.
  7. Begin-Sadat Center for Strategic Studies (2025). The Water-Energy Nexus in Israel’s National Security. Bar-Ilan Üniversitesi.
  8. Tal, A. (2023). “From Scarcity to Surplus: Israel’s Desalination Gamble.” Water Policy, 25(3), 312-329.
  9. İran Devrim Muhafızları Stratejik Araştırmalar Merkezi (2022). “Asymmetric warfare and critical infrastructure targeting in the Eastern Mediterranean.” (Açık kaynak istihbarat raporu).
  10. UNEP – Birleşmiş Milletler Çevre Programı (2023). Climate Change and Infrastructure Vulnerability in the Eastern Mediterranean.
  11. Grey, D. & Sadoff, C. W. (2007). “Sink or Swim? Water security for growth and development.” Water Policy, 9(6), 545-571.
  12. Arreguín-Toft, I. (2005). How the Weak Win Wars: A Theory of Asymmetric Conflict. Cambridge University Press.
  13. Hussey, K. & Pittock, J. (2012). “The Energy-Water Nexus: Managing the Links between Energy and Water for a Sustainable Future.” Ecology and Society, 17(1).
  14. Wolf, A. T. (1995). Hydropolitics along the Jordan River: Scarce Water and its Impact on the Arab-Israeli Conflict. United Nations University Press.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar