Meşruiyet Krizi, Sessiz Rıza ve Kolektif Sorumluluk: Türkiye’de Siyasal İktidar, Toplumsal Algı ve Kurumsal Çöküş Üzerine Disiplinlerarası Bir İnceleme

Okuma Süresi:

11–16 dakika
❤️

Modern devletin temel dayanaklarından biri olan meşruiyet, yalnızca hukuki çerçeveyle değil, aynı zamanda toplumsal algı ve etik kabul ile inşa edilir. Meşruiyet, bir yönetim sisteminin zora başvurmaksızın kendisine itaat edilmesini sağlayan manevi zemindir. Bu zemin aşındığında, siyasal sistem artık vatandaşlarının gönüllü rızasına değil, doğrudan baskı ve gözetim mekanizmalarına dayanmak zorunda kalır. Ancak Türkiye özelinde, siyasal liderlerin eğitim yeterlilikleri, liyakat ilkeleri ve kurumsal şeffaflık konularında ortaya atılan iddialar, bu meşruiyet zeminini derinden sarsmaktadır. Bir liderin temel yeterliliklerinin sorgulanır hale gelmesi, yalnızca o liderle sınırlı bir mesele değildir; aynı zamanda tüm siyasal sistemin meşruluk iddiasına yöneltilmiş bir sorudur. Bu noktada asıl mesele, yalnızca bireysel aktörlerin yeterliliği değil, aynı zamanda bu durumun toplum tarafından nasıl algılandığı ve neden yeterince sorgulanmadığıdır. Neden açık bir çelişki karşısında toplumun büyük kesimleri sessiz kalmayı tercih etmektedir? Bu sessizlik, korkudan mı, çaresizlikten mi, yoksa daha derin psikolojik ve kültürel mekanizmalardan mı kaynaklanmaktadır? İşte bu sorulara disiplinlerarası bir yanıt aranmakta ve meşruiyet krizi yalnızca siyaset biliminin değil, aynı zamanda antropolojinin, sosyolojinin, psikolojinin ve felsefenin ortak bir inceleme nesnesi olarak ele alınmaktadır. Böylece krizin görünür yüzü kadar, görünmeyen ve çoğu zaman göz ardı edilen derin katmanları da gün yüzüne çıkarılmaya çalışılmaktadır.

Antropolojik perspektif, siyasal liderlik olgusunu rasyonel ölçütlerin ötesinde, sembolik ve mitolojik bir çerçevede anlamamıza yardımcı olur. İnsanlık tarihi boyunca lider figürleri, yalnızca yönetici olarak değil, aynı zamanda kutsal ile dünyevi arasında bir köprü, kolektif kimliğin somutlaşmış hali ve ortak değerlerin koruyucusu olarak algılanmıştır. Max Weber’in karizmatik otorite kavramı, bu olguyu modern bir dille ifade eder: Karizmatik lider, yazılı kurallara veya geleneksel teamüllere dayanmaz; onun meşruiyeti, takipçilerinin ona duyduğu sorgusuz inançtan kaynaklanır. Türkiye bağlamında bu karizmatik ilişki, liderin eğitim eksikliğini bir zaaf olarak değil, aksine bir erdem olarak sunma kapasitesine sahiptir. “Halkın içinden gelme”, “makam ve mevki sahibi olmayan”, “sade ve samimi” gibi nitelendirmeler, entelektüel birikim veya teknik yeterlilik gibi ölçütlerin önüne geçebilmektedir. Bu durum, antropolojide “kutsal cehalet” olarak tanımlanabilecek bir mekanizmayı işlerlik kazandırır: Bilgi ve eğitim, halktan kopuşun simgesi haline gelirken, bilgisizlik halkla özdeşleşmenin aracına dönüşür. Bu dönüşümün gücü, lider etrafında örülen ritüellerle pekiştirilir. Büyük mitingler, ortak dualar, resmi geçit törenleri ve şehit cenazeleri, lideri kolektif bir ibadetin merkezine yerleştirir. Bu ritüellere katılmak, sorgulamayı değil, aidiyeti gerektirir. Sorgulama ise, bu kutsal atmosfer içinde bir saygısızlık, hatta bir ihanet olarak kodlanır. Sonuçta lider, somut bir birey olmaktan çıkar; temsil ettiği kimliğin, değerlerin ve gücün soyut bir simgesine dönüşür. Simgenin nesnel nitelikleri (eğitimi, yeterliliği, ahlaki bütünlüğü) değil, sembolik işlevi önem kazanır. Ve bir simgeyi sorgulamak, onun temsil ettiği her şeyi sorgulamak anlamına geldiğinden, psikolojik olarak neredeyse imkânsız hale gelir.

Sosyolojik analiz, bu antropolojik zemini daha da derinleştirerek “normalleşen anomali” kavramı etrafında şekillenir. Sosyoloji, toplumsal hayatın belirli kurallar ve beklentiler çerçevesinde işlediğini varsayar. Émile Durkheim’ın “anomi” kavramı, bu kuralların askıya alındığı, toplumsal normların belirsizleştiği veya işlevsiz hale geldiği durumları tanımlar. Türkiye örneğinde, normalde kabul edilemez olan davranışlar (kamu görevlilerinin liyakatsiz atanması, yolsuzluk iddialarının soruşturulmaması, kamu kaynağının israfı, hukukun siyasi çıkarlara göre yorumlanması) zamanla sıradanlaşmakta ve sorgulanmaz hale gelmektedir. Bu sürece “norm kayması” adını verebiliriz: Başlangıçta bir skandal olarak algılanan bir olay, tekrarlandıkça ve herhangi bir yaptırımla karşılaşmadıkça, yeni normalin bir parçası haline gelir. Bu dönüşümde medya, muhalefet ve sivil toplum gibi ara kurumların zayıflığı kritik bir rol oynar. Bu kurumlar, toplum ile siyasal iktidar arasında bir tampon bölge işlevi görmeli, iktidarın eylemlerini sorgulamalı ve kamuoyunu bilgilendirmelidir. Ancak bu kurumlar baskı altında etkisizleştiğinde veya iktidarla bütünleştiğinde, toplum kendi başına bir muhasebe yapma kapasitesini kaybeder. Toplumun geniş kesimlerinin sessiz kalması, işte bu noktada pasif bir rıza üretir. Bu rıza, açık destekten çok daha tehlikelidir; çünkü görünmezdir, istatistiklere girmez, oy verme davranışında doğrudan gözlenemez. Pierre Bourdieu’nün “sembolik şiddet” kavramı burada açıklayıcıdır: Sembolik şiddet, bireylerin kendi aleyhlerine olan bir düzeni, farkında olmadan, hatta bazen gönüllü olarak yeniden üretmeleri sürecidir. Enflasyon, gelir adaletsizliği, düşük ücretler ve kamu hizmetlerindeki bozulma gibi olgular, bireyler tarafından “kader”, “düzen böyle”, “her yerde aynı” veya “başka çaremiz yok” gibi söylemlerle kabullenilir. Eleştiri ve direniş yerine, bireyler mevcut düzen içinde hayatta kalma taktikleri geliştirirler. Bir torpille iş bulmak, bir kayırma ilişkisiyle bir sorunu çözmek, sessiz kalarak kariyerini korumak… Tüm bu gündelik pratikler, sistemin kendisini sorgulamak yerine, sistemin içinde nasıl daha az zarar göreceğini hesaplama sanatına dönüşür. Bu noktada sessiz çoğunluk, çoğu zaman doğrudan bir baskıdan korktuğu için değil, anlam dünyasının çöküşünden korktuğu için sessiz kalır. Mevcut düzeni sorgulamak, kişinin kendi hayat hikayesini, verdiği oyları, benimsediği değerleri ve kurduğu dostlukları yeniden sorgulaması anlamına gelir. Bu ise çoğu insanın göze alamayacağı bir varoluşsal sancıdır.

Psikolojik boyut, bu varoluşsal sancının tam da kalbine yerleşir. Leon Festinger’in bilişsel çelişki teorisi, bireylerin zihinsel tutarlılık ihtiyacını ve bu ihtiyaç tehdit edildiğinde ortaya çıkan savunma mekanizmalarını açıklar. Bir birey, “benim liderim dürüst, liyakatli ve ülkeyi refaha kavuşturuyor” gibi bir inanca sahip olabilir. Aynı birey, medyadan veya yakın çevresinden liderinin yolsuzluk yaptığına, liyakatsiz atamalara imza attığına veya ülkenin ekonomik olarak kötüye gittiğine dair kanıtlarla karşılaşabilir. İşte bu noktada iki çelişkili biliş (inanç ve kanıt) arasında bir uyumsuzluk, bir gerilim ortaya çıkar. Bu gerilim psikolojik olarak rahatsız edicidir. Birey bu rahatsızlığı gidermek için iki yoldan birini seçmek zorundadır: Ya inancını değiştirecek (liderini eleştirmeye başlayacak) ya da kanıtı reddedecek veya çarpıtacaktır. Bilişsel çelişki teorisinin gösterdiği gibi, insanlar çoğunlukla ikinci yolu seçer. Çünkü inancını değiştirmek, kimlik kaybına, toplumsal dışlanmaya ve derin bir yalnızlık hissine yol açabilir. Bu tercih, şu mekanizmalarla pekişir: İnkâr, en doğrudan savunmadır. Birey, kanıtları tamamen reddeder; yolsuzluk haberlerini “komplo teorisi”, “dış güçlerin oyunu” veya “muhalefetin iftirası” olarak etiketler. Rasyonalizasyon, daha incelikli bir savunmadır; birey, çelişkiyi ortadan kaldıracak bir açıklama üretir: “Herkes çalıyor, ama en azından bizimkiler hizmet ediyor”, “Ülke şartları böyle, daha iyisi mümkün değil”, “Bu iddialar abartılıyor, her şey çok daha karmaşık”. Grup kimliği savunması ise en güçlü mekanizmadır; birey, liderine yöneltilen her eleştiriyi kendi kimlik grubuna (dini, etnik, sınıfsal veya siyasi grup) yöneltilmiş bir saldırı olarak algılar. Eleştiri, ihanetle eş anlamlı hale gelir. Bu psikolojik savunmaların sonucu olarak birey, gerçeği bilse dahi onu kabul etmez; çünkü bu kabul, bir kimlik krizine, belki de tam bir varoluşsal çöküşe yol açacaktır. Toplumsal travmalar (darbe girişimleri, büyük terör saldırıları, ekonomik çöküşler) bu savunma mekanizmalarını daha da güçlendirir. Kriz anlarında, insanlar güvende hissetmek için daha güçlü bir otoriteye, daha kararlı bir lidere, daha basit ve keskin bir dünya görüşüne ihtiyaç duyar. Lider, bu bağlamda “bizi onlara karşı koruyan” bir baba figürüne dönüşür. Bu baba figürünün eğitim seviyesini, yeterliliğini veya ahlakını sorgulamak, psikolojik olarak yasaklı bir bölge haline gelir. Bu yasak, dışarıdan bir sansürle değil, bireyin kendi iç dünyasında inşa ettiği bir savunma duvarıyla korunur.

Felsefi sorgulama, bu psikolojik savunmaların ötesine geçerek etik sorumluluk zemininde bir hesaplaşmayı zorunlu kılar. Mesele artık “neden sessiz kalıyoruz?” değil, “sessiz kalarak ne yapmış oluyoruz?” sorusudur. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı, bu tartışmaya eşsiz bir katkı sunar. Arendt, Nazi subayı Adolf Eichmann’ın Kudüs’teki yargılanmasını izlerken, karşısında bir canavar, bir sadist veya psikopat bir suçlu beklemiştir. Ancak gördüğü şey, “son derece sıradan, sıradan olduğu kadar da korkunç” bir adamdır. Eichmann, dehşet verici suçları düşünerek değil, tam tersine hiç düşünmeyerek işlemiştir. Bir bürokratın itaatkârlığıyla, sorgulamadan, sadece emirleri yerine getirmiştir. Arendt’e göre büyük kötülükler, çoğu zaman canavar ruhlu kişilerden değil, sıradan insanların sorgulamadan itaat etmesiyle, “düşüncesizlikleriyle” mümkün olur. Bu kavramı Türkiye bağlamına uyarladığımızda, kötülüğün mecliste bağıran bir vekil veya şiddet kullanan bir polis olmadığını görürüz. Kötülük, “ben sadece emirleri uyguluyorum” diyen bürokrattır. Kötülük, haksız bir işten çıkarmaya sessiz kalan İK müdürüdür. Kötülük, “karışmayayım, başım ağrımasın” diyerek bir yolsuzluk ihbarını çöpe atan muhasebecidir. Kötülük, yalan haber yayınlamasa bile, gerçeği söylemeyi tercih etmeyen gazetecidir. Bu perspektiften bakıldığında, hakikati bilip susan birey etik olarak sorumludur. Sessizlik, tarafsızlık değil, dolaylı katılımdır. Toplumsal suç, bireysel eylemsizlikle beslenir. Bir adaletsizlik karşısında susan herkes, o adaletsizliğin öznesi olmasa bile, pratiğinin bir parçası haline gelir. Immanuel Kant’ın ödev etiği açısından da bu durum çelişki yaratır: Eğer herkes, yanlış olduğunu bildiği bir uygulama karşısında sessiz kalmayı evrensel bir ilke haline getirirse, adalet sisteminin kendisi imkânsız hale gelir. “Kimse masum değil” iddiası, işte bu felsefi zeminde güçlü bir anlam kazanır. Bu iddia, herkesi suçlu ilan etmek için değil, tam tersine herkesin sorumluluğunu hatırlatmak içindir. Masumiyet, sessiz kalanın değil, sessizliği bozma cesaretini gösterenindir.

Siyasal bilim perspektifi, bu etik sorumluluğu kurumsal bir zemine oturtur. Denge ve denetleme mekanizmalarının işlevsiz hale gelmesi, siyasal bilimin en temel sorunlarından biridir. Guillermo O’Donnell’in “yatay hesap verebilirlik” kavramı, devletin farklı organlarının birbirini denetleme kapasitesini ifade eder. Bu mekanizmalar işlediğinde, yürütme organı yargı tarafından, yargı yasama tarafından, yasama ise kamuoyu ve sivil toplum tarafından sınırlandırılabilir. Ancak Türkiye’de üniversiteler, yargı kurumları, bağımsız denetim organları (Sayıştay, Rekabet Kurumu, Kamu Denetçiliği Kurumu gibi) ve medya, siyasal baskı altında etkisizleştiğinde, sistem kendi kendini düzeltme kapasitesini kaybeder. Yargı, siyasal iktidarın bir uzantısı haline geldiğinde, bir bakanın yolsuzluk iddiasıyla yargılanması imkânsızlaşır. Üniversiteler, siyasal atamalarla yönetildiğinde, iktidarı eleştiren bir akademisyenin işini kaybetme riski sürekli bir tehdit haline gelir. Medya, ekonomik ve siyasal baskılarla susturulduğunda, kamuoyu iktidarın kendi propagandasından başka bir bilgi kaynağına erişemez. Bu kurumsal çöküş, muhalefetin rolünü de dönüştürür. Etkin bir muhalefet, yalnızca mecliste kürsüden konuşmak değildir; iktidarın iddialarını araştıran, delil toplayan, kamuoyu oluşturan, sokaktaki vatandaşa alternatif bir anlatı ve güvenilir bir bilgi kaynağı sunan ve kurumsal hesap verebilirliği zorlayan bir muhalefettir. Ancak pasif veya kontrollü bir muhalefet (mevcut sistemin kurallarıyla oynayan, iktidarla aynı dili konuşan, radikal bir alternatif sunmaktan kaçınan muhalefet) sistemin devamlılığına dolaylı katkı sağlar. Bu durumda muhalefet, bir alternatif değil, mevcut düzenin meşruiyetini dolaylı olarak onaylayan bir parça haline gelir. Muhalefetin varlığı, “çok seslilik” yanılsaması yaratırken, aslında sistemin temel işleyişine dokunmaz. Bu nedenle, kurumsal çöküş ve muhalefetin dönüşümü birlikte ele alınmalıdır; çünkü bunlar aynı madalyonun iki yüzüdür.

Kolektif sorumluluk tartışması, tüm bu perspektiflerin birleştiği ve en çetrefilli sorunun ortaya konduğu noktadır. “Herkes biliyordu” argümanı, tarihin büyük felaketlerinin ardından sıklıkla duyulan bir sözdür. Nazilerin toplama kamplarını komşu köylerde yaşayan Almanlar bilmiyor muydu? Ruanda soykırımını komşuları bilmiyor muydu? Bosna’daki katliamları kasabanın diğer sakinleri bilmiyor muydu? Bu sorular, kolektif sorumluluğun acı verici ama kaçınılmaz yüzünü gösterir. Türkiye bağlamında da benzer bir sorgulama yapılmalıdır. Liyakatsiz atamaları, yolsuzluk iddialarını, kamu kaynağının israfını, hukukun ihlalini herkes biliyor muydu? Eğer biliyorsa, neden sessiz kalındı? Bu noktada üç düzeyde sorumluluk ortaya çıkar. Birincisi, aktif destekçiler: Sistemi bilinçli olarak sürdüren, iktidar blokunun parçası olan, yandaş medya çalışanları, rant çevreleri, siyasal atamalarla gelen bürokratlar, iktidarın propagandasını yapan aydınlar. Bu grup, en doğrudan sorumluluğa sahiptir. İkincisi, pasif izleyiciler: Bilip sessiz kalan, ancak doğrudan sistemi sürdürmeyen kesim. Kariyer kaygısıyla susan orta sınıf çalışanları, güvenlik endişesiyle susan öğretmenler, “başım derde girmesin” diyerek susan esnaf, sadece kendi hayatına odaklanmayı tercih eden kalabalıklar. Bu grup, eylemsizlikleriyle sisteme dolaylı bir destek sunar. Üçüncüsü, muhalif ama etkisiz kesim: Tepki gösterse de sonuç üretemeyenler. Sosyal medyada protesto paylaşımı yapan ama örgütlenemeyen bireyler, sembolik protestolara katılan ama stratejik bir etki yaratamayan gruplar, parçalı ve bölünmüş muhalefet partileri. Bu grup, iyi niyetli olsa da, etkisizliği nedeniyle mevcut düzenin devamına engel olamaz. Bu üç grup da, farklı derecelerde olsa da, mevcut düzenin devamına katkıda bulunur. Arendtçi perspektiften, hiçbirinin eli tamamen temiz değildir. Kolektif sorumluluk, suçu bireyselleştirmekten kaçınırken, aynı zamanda hiç kimsenin “ben yapmadım, ben sadece izledim” diyerek sorumluluktan kurtulamayacağını hatırlatır. Sessiz kalan, gören, bilen ama müdahale etmeyen herkes, zincirin bir halkasıdır.

Sonuç

Burada ortaya konan analiz, Türkiye’de siyasal meşruiyet krizinin yalnızca yönetenlerle sınırlı olmadığını, toplumsal ve kurumsal düzeyde çok katmanlı bir sorun olduğunu kesin bir biçimde göstermektedir. Eğitim yeterliliği, liyakat ve etik sorumluluk gibi meseleler, yalnızca teknik veya hukuki düzenlemelerle çözülebilecek sorunlar değildir; aynı zamanda derin ahlaki ve kültürel problemlerdir. Krizin öznesi yalnızca siyasal iktidar değil, aynı zamanda sessiz kalan toplum ve işlevsizleşen kurumlardır. Dolayısıyla sorumluluk da tek bir aktöre indirgenemez. Bu, rahatsız edici bir sonuçtur; çünkü sorumluluğu tek bir kaynağa (örneğin sadece hükümete veya sadece muhalefete) yüklemek, zihinsel olarak daha konforludur. Ancak burada yapılan sorgulama, o konforlu alanı terk etmeyi ve her bir bireyin, her bir kurumun, her bir meslek grubunun bu krizdeki payını sorgulamasını zorunlu kılar.

Toplumun bu süreçteki rolü, kolektif sorumluluğun en tartışmalı ve en önemli boyutunu oluşturur. “Herkes biliyordu” argümanı, tarihsel bir gerçeklik olduğu kadar, aynı zamanda geleceğe dönük bir uyarıdır. Aktif destekçiler sistemi bilinçli olarak sürdürürken, pasif izleyiciler bilip sessiz kalmakta, muhalif ama etkisiz kesim ise tepki gösterse de bir sonuç üretememektedir. Bu üç grup arasındaki sınırlar her zaman keskin değildir; bireyler zaman zaman bir kategoriden diğerine kayabilir. Ancak bu üç grubun da, farklı derecelerde ve farklı biçimlerde olsa da, mevcut düzenin devamına katkıda bulunduğu açıktır. Bu katkıyı görmezden gelmek, sorunun yalnızca yarısını görmek olur. Arendtçi perspektiften, hiçbirinin eli tamamen temiz değildir. Bu, bir suçlama değil, bir sorumluluk çağrısıdır. “Temiz eller” arayışı, çoğu zaman sorumluluğu ertelemenin bir aracına dönüşür. Oysa mesele, kimin daha temiz olduğu değil, herkesin kendi konumundan ne yapabileceğidir.

Gerçek bir dönüşüm, bu çok katmanlı sorun karşısında ancak çok boyutlu bir yanıtla mümkün olabilir. Öncelikle, kurumsal bağımsızlık yeniden inşa edilmelidir. Yargı, akademi, medya, bağımsız düzenleyici kurumlar siyasal baskılardan arındırılmadıkça, hiçbir denetim mekanizması işlemez. Bu kurumların bağımsızlığı, yalnızca anayasal güvencelerle değil, aynı zamanda toplumsal bir konsensüsle, meslek içi dayanışmayla ve uluslararası baskı mekanizmalarıyla desteklenmelidir. İkinci olarak, toplumsal eleştirel bilinç güçlendirilmelidir. Eğitim sistemi, ezberci ve otoriter yapısından kurtarılarak sorgulama, eleştirel düşünme ve tartışma becerilerini merkeze alan bir müfredatla yeniden tasarlanmalıdır. Sivil toplum kuruluşları, sendikalar, meslek odaları, bağımsız düşünce kuruluşları teşvik edilmeli ve korunmalıdır. Eleştirel bilinç, bir gecede kazanılacak bir şey değildir; uzun vadeli, sabırlı ve sistematik bir kültürel dönüşüm projesidir. Üçüncü olarak, sessizlik kültürü kırılmalıdır. Bu, en zor olanıdır; çünkü sessizlik, çoğu zaman bir güvenlik stratejisi olarak içselleştirilmiştir. Ancak bireysel etik sorumluluk, sürekli olarak hatırlatılmalı ve teşvik edilmelidir. Küçük itirazlar, mahalle baskısına karşı duran bireyler, iş yerinde haksızlığa sessiz kalmayan çalışanlar, sosyal medyada yalnızca beğenmekle yetinmeyip sorgulayan yurttaşlar… İşte bu küçük ama kararlı eylemler, sessizlik duvarını delmeye başlayabilir. Hiçbir dönüşüm, büyük kahramanlıklarla başlamaz; görünmeyen, sıradan ama cesur bireysel eylemlerle başlar.

Burada yapılan sorgulama, meşruiyet krizinin yalnızca siyasal bir kriz değil, aynı zamanda varoluşsal ve etik bir kriz olduğunu göstermektedir. Lider kültü, bilişsel çelişki, norm kayması, sembolik şiddet ve kurumsal çöküş gibi mekanizmalar, bireyleri farkında olmadan kendi aleyhlerine olan bir düzenin yeniden üreticileri haline getirir. Bu döngüyü kırmak, yalnızca anayasa değişiklikleri veya yeni yasalar gibi kurumsal reformları değil, aynı zamanda bir zihniyet dönüşümünü, bir “düşünme” kapasitesinin yeniden kazanılmasını gerektirir. Arendt’in işaret ettiği gibi, en büyük felaketler, kötü niyetli canavarlardan değil, düşünmeyen sıradan insanlardan gelir. Düşünmek, sorgulamak, rahatsız olmak, susmamak… Bunlar, lüks değil, demokratik bir yaşamın olmazsa olmaz koşullarıdır. Bunlar olmadan, ne kurumlar bağımsızlaşır ne de toplum özgürleşir.

Bu yazı, bir uyarı olduğu kadar disiplinlerarası bir sorgulama davetidir. Hakikat ertelense bile yok olmaz; yalnızca daha büyük bir krizle, daha yıkıcı bir biçimde geri döner. Ortaya konan bu analiz, her bir bireyi kendi konumunu sorgulamaya davet etmekte ve sessizliğin bir seçenek değil, bir sorumluluk alanı olduğunu hatırlatmaktadır. Ve her sorumluluk alanı, aynı zamanda bir dönüşüm olanağıdır. Bugün susan bir birey, yarın sustuğu şeyin kurbanı olabilir. Bugün sessizliğini bozan bir birey ise, belki de bir başkasının sesi olabilir. Burada amaç, umutsuzluğa değil, uyanışa davet etmektir. Çünkü meşruiyet krizi, aynı zamanda bir meşruiyet arayışıdır; sessiz rıza, aynı zamanda bozulmayı bekleyen bir sestir; kolektif sorumluluk ise, aynı zamanda kolektif bir kurtuluşun da zeminidir. Bu zemin, ancak herkesin kendi payına düşen sorumluluğu üstlenmesiyle inşa edilebilir.

Kaynakça

Arendt, H. (2006). Kötülüğün sıradanlığı: Eichmann Kudüs’te (Ö. Çelik, Çev.). Metis Yayınları. (Orijinal eser 1963’te yayımlanmıştır)

Bourdieu, P. (1991). Language and symbolic power. Harvard University Press.

Durkheim, É. (2002). İntihar (Ö. Ozankaya, Çev.). Cem Yayınevi. (Orijinal eser 1897’de yayımlanmıştır)

Festinger, L. (1957). A theory of cognitive dissonance. Stanford University Press.

Kant, I. (1999). Ahlak metafiziğinin temellendirilmesi (İ. Kuçuradi, Çev.). Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları. (Orijinal eser 1785’te yayımlanmıştır)

O’Donnell, G. (1998). Horizontal accountability in new democracies. Journal of Democracy, 9(3), 112-126.

Weber, M. (1978). Economy and society (G. Roth & C. Wittich, Ed.). University of California Press. (Orijinal çalışma 1922’de yayımlanmıştır)



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar