Bu çalışma, Güney Kafkasya’nın karmaşık güvenlik mimarisini, özellikle Azerbaycan’ın jeopolitik konumu ve dış ilişkileri merkezinde kapsamlı bir şekilde analiz etmektedir. Bölge, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana küresel ve bölgesel güçlerin rekabet alanı haline gelmiş olup, enerji hatları, transit koridorlar ve stratejik derinliğiyle uluslararası sistemin dikkatini çekmektedir. 2024 yılında İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin hayatını kaybettiği helikopter kazası gibi kritik olaylar, bölgenin güvenlik mimarisinin ne denli kırılgan ve karmaşık olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Makale, bu tür olayları komplo teorilerinden arındırarak yapısal güvenlik analizi çerçevesinde ele almakta, Azerbaycan-İsrail ilişkilerinin askeri ve istihbarat boyutlarını derinlemesine incelemekte, bu ilişkilerin bölgesel güç dengesi üzerindeki etkilerini değerlendirmekte ve Türkiye başta olmak üzere bölgesel aktörler için kapsamlı politika önerileri sunmaktadır. Çalışmanın temel argümanı, Güney Kafkasya’daki güvenlik sorunlarının tekil olaylardan veya belirli aktörlerin niyetlerinden ziyade bölgenin yapısal jeopolitik özelliklerinden ve küresel güç rekabetinin yoğunlaşmasından kaynaklandığıdır. Azerbaycan bu rekabetin tam merkezinde yer alan bir ülke olarak hem benzersiz fırsatlar hem de derin kırılganlıklar barındırmakta, bu durum onun dış politika tercihlerini doğrudan şekillendirmektedir.
- Güney Kafkasya, tarihsel olarak imparatorlukların, kültürlerin ve ticaret yollarının kesiştiği bir coğrafya olmuştur. Bugün bu kadim rekabet, modern uluslararası ilişkilerin yeni bir formuna bürünmüş durumdadır. Bölge, Hazar Denizi’nden Karadeniz’e uzanan stratejik koridoruyla yalnızca komşu devletlerin değil, aynı zamanda küresel güçlerin de doğrudan müdahil olduğu bir satranç tahtası görünümündedir. Bu durum, Güney Kafkasya’yı uluslararası sistemin en dinamik ve aynı zamanda en kırılgan bölgelerinden biri haline getirmekte, buradaki herhangi bir istikrarsızlığın küresel enerji piyasalarından ticaret yollarına kadar geniş bir yelpazede domino etkisi yaratma potansiyeli taşımaktadır.
Bu çalışmanın temel argümanı şudur: Güney Kafkasya’daki güvenlik sorunları, tekil olaylardan veya belirli aktörlerin niyetlerinden ziyade, bölgenin yapısal jeopolitik özelliklerinden ve küresel güç rekabetinin yoğunlaşmasından kaynaklanmaktadır. Azerbaycan, bu rekabetin tam merkezinde yer alan bir ülke olarak hem fırsatlar hem de kırılganlıklar barındırmaktadır. Bir başka deyişle, Azerbaycan’ın karşı karşıya olduğu güvenlik riskleri, onun hangi ülkeyle işbirliği yaptığından çok, bu işbirliklerinin yarattığı yapısal bağımlılıklar ve bu bağımlılıkların bölgesel güçler nezdinde oluşturduğu tehdit algılarıyla ilgilidir.
Makale, komplo teorilerinden arındırılmış, ampirik verilere ve uluslararası ilişkiler teorisine dayanan bir analiz çerçevesi sunmayı amaçlamaktadır. Bu çerçevede öncelikle bölgenin jeopolitik önemi enerji hatları, transit koridorlar ve büyük güç rekabeti bağlamında detaylandırılacaktır. Ardından Reisi helikopter kazası örneği üzerinden bölgesel güvenlik mimarisinin kırılganlıkları ele alınacak, sonrasında Azerbaycan-İsrail ilişkilerinin askeri, istihbarat ve ekonomik boyutları derinlemesine incelenecektir. Egemenlik ve bağımlılık tartışmasının ardından bölgesel aktörlerin stratejik hedefleri değerlendirilecek, kapsamlı bir risk analizi sunulacak ve nihayetinde Azerbaycan, Türkiye ve bölgesel işbirliği bağlamında stratejik öneriler geliştirilecektir.
- Güney Kafkasya’nın Jeopolitik Önemi
2.1 Enerji Koridorları ve Transit Jeopolitik
Güney Kafkasya’nın jeopolitik önemi, büyük ölçüde Hazar Havzası’nın zengin enerji kaynaklarını batı pazarlarına bağlayan bir geçiş güzergahı olmasından kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda Azerbaycan, stratejik bir “enerji köprüsü” işlevi görmekte ve dünya enerji arz güvenliğinin kilit aktörlerinden biri haline gelmiştir. Hazar Denizi’ndeki devasa hidrokarbon rezervlerinin Avrupa ve dünya pazarlarına ulaştırılmasında Azerbaycan topraklarından geçen boru hatları, Rusya ve İran gibi alternatif güzergahları devre dışı bırakan bir stratejik öneme sahiptir. Bu durum, Azerbaycan’ı yalnızca bir transit ülke olmaktan çıkararak küresel enerji sisteminde aktif ve vazgeçilmez bir aktör konumuna yükseltmiştir.
Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) petrol hattı, bu enerji mimarisinin en önemli unsurlarından biridir. Günlük 1.2 milyon varil kapasitesiyle Hazar petrolünü Akdeniz’e taşıyan bu hat, Rusya ve İran’ı tamamen bypass eden ilk büyük ölçekli enerji projesi olma özelliğini taşımaktadır. 2006 yılında faaliyete geçen bu hat, sadece ekonomik bir proje olmanın ötesinde, bölgesel güç dengelerini yeniden şekillendiren jeopolitik bir hamlenin ürünüdür. BTC sayesinde batılı ülkeler, Rus enerji tekeline alternatif bir kaynak elde etmiş, Azerbaycan ise kendi egemenliğini pekiştirecek ekonomik ve siyasi bir koz kazanmıştır. Hattın stratejik önemi, Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte daha da artmış, Avrupa’nın enerji arzını çeşitlendirme çabalarının merkezine BTC ve diğer Kafkasya hatları oturmuştur.
TANAP (Trans Anadolu Doğalgaz Hattı) ve Güney Gaz Koridoru ise doğalgaz alanında benzer bir stratejik dönüşümün en önemli ayaklarını oluşturmaktadır. Avrupa’nın Rus doğalgazına bağımlılığını azaltmayı hedefleyen bu proje, Şah Deniz-2 sahasından çıkarılan doğalgazın Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırılmasını sağlamaktadır. 2020 yılında tam kapasiteyle faaliyete geçen Güney Gaz Koridoru, yıllık 16 milyar metreküplük taşıma kapasitesiyle Avrupa’nın enerji haritasını kökten değiştirmiştir. Bu proje, Azerbaycan’ı Avrupa Birliği’nin stratejik enerji ortağı konumuna yükseltirken, aynı zamanda Bakü ile Ankara arasındaki stratejik işbirliğini de pekiştirmiştir. Koridorun genişletilme potansiyeli ve Türkmenistan gibi diğer Hazar üreticilerinin de bu sisteme dahil olma ihtimali, bölgenin jeopolitik önemini daha da artırmaktadır.
2.2 Orta Koridor ve Küresel Ticaretin Değişen Dinamikleri
Orta Koridor (Middle Corridor), Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi ile Avrupa arasında, Rusya’yı devre dışı bırakan alternatif bir ticaret rotası olarak son yıllarda stratejik önemini katlamıştır. Bu koridor, Çin’den başlayarak Kazakistan, Hazar Denizi, Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanan bir lojistik ağını ifade etmektedir. Pandemi döneminde ortaya çıkan tedarik zinciri sorunları ve özellikle Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya üzerinden geçen Kuzey Koridoru’nun riskli hale gelmesi, Orta Koridor’u uluslararası ticaretin en önemli alternatif güzergahlarından biri haline getirmiştir. Bu durum, Azerbaycan’ı sadece bir enerji ülkesi olmaktan çıkararak, küresel ticaretin kilit lojistik merkezlerinden biri konumuna yükseltmektedir.
Orta Koridor’un gelişimi için Azerbaycan ciddi altyapı yatırımları yapmaktadır. Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattı, Bakü Limanı’nın modernizasyonu ve Hazar Denizi’ndeki feribot kapasitesinin artırılması bu yatırımların başında gelmektedir. 2017 yılında tamamlanan Bakü-Tiflis-Kars demiryolu, Avrupa ile Asya arasında kesintisiz bir demiryolu bağlantısı sağlamakta ve yıllık 5 milyon ton yük taşıma kapasitesine ulaşmayı hedeflemektedir. Bakü Uluslararası Deniz Ticaret Limanı ise yıllık 15 milyon ton genel yük ve 50 bin TEU konteyner işleme kapasitesiyle Hazar’ın en büyük limanı konumundadır. Bu altyapı yatırımları, Azerbaycan’ın Orta Koridor’un işletilmesinde kilit bir rol oynamasını sağlamakta ve ülkeyi bölgesel lojistiğin vazgeçilmez bir parçası haline getirmektedir.
Ancak Orta Koridor’un potansiyelinin tam olarak gerçekleşmesinin önünde önemli zorluklar bulunmaktadır. Bunların başında, farklı ülkelerdeki gümrük prosedürlerinin uyumsuzluğu, altyapı standartlarındaki farklılıklar (özellikle ray genişlikleri sorunu) ve Hazar Denizi’ndeki sınırlı gemi kapasitesi gelmektedir. Ayrıca, koridorun bazı bölümlerinde siyasi istikrarsızlık riski ve Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki devam eden gerilim de ticaret akışını olumsuz etkileyebilecek faktörler arasındadır. Bu zorluklara rağmen, Orta Koridor’un stratejik önemi giderek artmakta, Çin, Avrupa Birliği ve ABD gibi büyük güçler bu koridora yatırım yapma konusunda artan bir ilgi göstermektedir. Bu ilgi, Azerbaycan’ın elini güçlendirmekle birlikte, aynı zamanda onu daha karmaşık bir jeopolitik rekabetin de ortasına yerleştirmektedir.
2.3 Yumuşak Karın: Kırılganlıklar ve Riskler
Azerbaycan’ın jeopolitik konumunun sağladığı avantajlar kadar önemli dezavantajları da bulunmaktadır. Bu dezavantajların başında, ülkenin üç büyük bölgesel gücün (Rusya, Türkiye ve İran) doğrudan etki alanlarının kesiştiği noktada bulunması gelmektedir. Bu üç aktörün her biri, tarihsel, kültürel, ekonomik ve güvenlik bağlarıyla Azerbaycan üzerinde farklı düzeylerde nüfuz sahibidir. Rusya, Kuzey Kafkasya’daki askeri varlığı ve enerji piyasalarındaki etkisiyle Azerbaycan’ın manevra alanını sınırlamaktadır. İran, güney sınırında 30 milyonu aşkın Azeri nüfusuyla demografik bir gerilim unsuru oluşturmakta ve aynı zamanda batılı aktörlerle işbirliği yapan Bakü yönetimini yakından izlemektedir. Türkiye ise dil, kültür ve stratejik ortaklık temelinde en yakın müttefik konumunda olsa da, Ankara’nın bölgesel hedefleriyle Bakü’nün çıkarları her zaman tam olarak örtüşmeyebilmektedir. Bu üçlü baskı, Azerbaycan’ın dış politikada sürekli bir denge stratejisi izlemesini zorunlu kılmakta ve bu denge her bozulduğunda ülke ciddi güvenlik riskleriyle karşı karşıya kalmaktadır.
Nahçıvan özerk bölgesi, Azerbaycan’ın kırılganlıklarını gösteren en somut örnektir. Azerbaycan ana karasıyla hiçbir kara bağlantısı bulunmayan bu bölge, Türkiye ile kısa bir sınır, İran ile uzun bir sınır ve Ermenistan ile oldukça gergin bir sınır hattına sahiptir. Nahçıvan’a ulaşım, yalnızca İran topraklarından geçen bir koridor veya havayoluyla mümkün olabilmektedir. Bu durum, bölgenin askeri ve ekonomik açıdan son derece kırılgan olmasına yol açmaktadır. 2020 Dağlık Karabağ Savaşı sonrasında imzalanan ateşkes anlaşmasıyla Nahçıvan ile ana kara arasında bir “Zengezur Koridoru” kurulması öngörülmüş, ancak Ermenistan’ın bu koridora sınırlamalar getirme çabaları ve Batılı aktörlerin konuya yaklaşımı nedeniyle proje henüz hayata geçirilememiştir. Nahçıvan’ın bu stratejik kırılganlığı, Azerbaycan’ın dış politikasında sürekli bir baskı unsuru oluşturmakta ve bölgenin güvenliğine yönelik her türlü tehdidi daha da hassas hale getirmektedir.
Dağlık Karabağ sorununun askeri boyutunun çözülmüş olmasına rağmen, Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerinde kalıcı bir barış tesis edilememiştir. 2023 yılının Eylül ayında Azerbaycan’ın Karabağ’daki operasyonuyla bölgedeki ayrılıkçı rejimin fiilen sona erdirilmesi, Bakü’nün toprak bütünlüğünü sağlama hedefine ulaştığını göstermektedir. Ancak bu durum, iki ülke arasında sınır güvenliği, ulaştırma koridorları ve diplomatik ilişkilerin normalleşmesi gibi bir dizi yeni sorunu gündeme getirmiştir. Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki sınırın henüz tam olarak belirlenmemiş olması, her an düşük yoğunluklu çatışmaların yaşanabileceği bir ortam yaratmaktadır. Ayrıca, Rusya’nın bölgedeki arabuluculuk rolünü sorgulayan Batılı aktörlerin (özellikle AB ve ABD) devreye girmesi, barış sürecini hem umut verici hem de yeni bir rekabet alanı haline getirmiştir. Bu belirsizlik ortamı, Azerbaycan’ın uzun vadeli stratejik planlamasını zorlaştırmakta ve bölgedeki her küçük çaplı olayın büyük bir krize dönüşme potansiyelini canlı tutmaktadır.
- Kritik Olaylar ve Güvenlik Tartışmaları
3.1 Reisi Helikopter Kazası: Olayın Analizi ve Güvenlik Mimarisindeki Yansımaları
19 Mayıs 2024 tarihinde, İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan ve beraberindeki heyeti taşıyan helikopterin İran’ın Doğu Azerbaycan eyaleti ile Azerbaycan Cumhuriyeti sınırına yakın bir bölgede düşmesi sonucu tüm yolcular hayatını kaybetmiştir. Bu olay, sadece bir ülkenin üst düzey yönetimini aynı anda kaybetmesi açısından değil, aynı zamanda bölgenin güvenlik dinamikleri bağlamında da büyük yankı uyandırmıştır. Kazanın meydana geldiği bölge, İran ile Azerbaycan arasında tarihsel, kültürel ve siyasi açıdan hassas bir hat üzerinde yer almakta ve her iki ülkenin de askeri ve istihbarat faaliyetlerinin yoğun olduğu bir alanı oluşturmaktadır. Olayın hemen ardından İranlı yetkililer tarafından yapılan açıklamalarda, kazanın kötü hava koşulları ve teknik arızadan kaynaklandığı belirtilmiş ve herhangi bir dış müdahale ihtimali reddedilmiştir.
Reisi helikopter kazasını güvenlik analizi açısından önemli kılan ilk unsur, olayın zamanlamasıdır. Kazanın meydana geldiği dönem, bölgesel gerilimlerin son yılların en yüksek seviyesine ulaştığı bir zaman dilimine denk gelmiştir. Bir yandan İsrail-Hamas savaşının Gazze’de yarattığı insani felaket ve bu savaşın bölgesel yansımaları, diğer yandan İran ile İsrail arasında doğrudan askeri çatışma riskini artıran karşılıklı saldırılar (Nisan 2024’te İsrail’in İran’ın Şam büyükelçiliğini vurması ve İran’ın buna misilleme olarak İsrail topraklarına füze ve İHA saldırısı düzenlemesi) bölgeyi bir savaşın eşiğine getirmiştir. Bu ortamda, İran Cumhurbaşkanı’nın Azerbaycan sınırında bir helikopter kazasında hayatını kaybetmesi, ister istemez akıllara olası bir sabotaj ihtimalini getirmiş ve bölgedeki gerginliği daha da artırmıştır. Kazanın hemen ardından İran’ın yüksek alarm durumuna geçmesi ve sınır bölgelerinde askeri hareketliliğin gözlemlenmesi, Tahran yönetiminin de olayın güvenlik boyutunu ciddiye aldığını göstermektedir.
Kazanın güvenlik analizi açısından önemli olan ikinci unsur, mekansal boyutudur. Kaza, İran’ın Doğu Azerbaycan eyaleti ile Azerbaycan Cumhuriyeti arasındaki sınır hattına oldukça yakın bir bölgede, Culfa yakınlarında meydana gelmiştir. Bu bölge, hem coğrafi olarak dağlık ve engebeli bir araziye sahiptir hem de jeopolitik olarak son derece hassastır. İran’ın Nahçıvan sınırına yakın bu bölge, aynı zamanda İsrail’in İran’a yönelik istihbarat faaliyetlerinde kullandığı düşünülen bazı üs ve tesislere ev sahipliği yapmaktadır. Sızdırılan istihbarat raporları ve uluslararası basında yer alan haberler, Azerbaycan topraklarında İsrail’e ait bazı radar ve elektronik dinleme tesislerinin bulunduğunu, bu tesislerin özellikle İran’ın kuzeybatı bölgelerini gözlemlediğini ortaya koymaktadır. Bu bilgiler ışığında, Reisi’nin bu bölgede bulunmasının tesadüf olup olmadığı ve kazanın bu istihbarat faaliyetleriyle herhangi bir bağlantısının bulunup bulunmadığı, akademik çevrelerde ve istihbarat analizlerinde tartışılmaya devam etmektedir. Ancak burada önemli olan nokta, olayın nedeni değil, bu tür olayların mümkün olabildiği güvenlik ortamıdır.
3.2 Bölgesel Hava Sahası Güvenliği
Reisi kazası, Güney Kafkasya’nın hava sahası güvenliğine dair daha geniş bir tartışmanın kapısını aralamıştır. Bölgede hava sahası güvenliğini karmaşıklaştıran en önemli faktör, farklı ülkelere ait çok katmanlı radar sistemlerinin örtüşmesidir. Rusya, Türkiye, İran ve Azerbaycan’ın yanı sıra Gürcistan ve Ermenistan’a ait çeşitli radar sistemleri, Güney Kafkasya semalarında birbiriyle örtüşen ve zaman zaman çatışan gözetim ağları oluşturmaktadır. Bu sistemlerin her biri, kendi ulusal güvenlik öncelikleri doğrultusunda hava trafiğini izlemekte ve bu izleme sırasında elde edilen verilerin paylaşımı konusunda ciddi koordinasyon sorunları yaşanmaktadır. Özellikle sivil havacılık ile askeri faaliyetler arasındaki ayrımın bulanıklaştığı bölgelerde, yanlış tanımlama veya iletişim hatası gibi basit bir sorun bile büyük güvenlik risklerine yol açabilmektedir. 2020 yılında bir Rus askeri helikopterinin Ermenistan sınırında düşürülmesi ve 2023 yılında bir Azerbaycan askeri uçağının Rus hava savunma sistemleri tarafından yanlışlıkla hedef alınması gibi olaylar, bu koordinasyon sorunlarının ne kadar ciddi boyutlara ulaşabileceğini göstermektedir.
Azerbaycan’ın hava savunma sistemlerinin büyük ölçüde dış tedarikçilere bağımlı olması, bölgesel hava sahası güvenliğini daha da karmaşık bir hale getirmektedir. Azerbaycan Hava Kuvvetleri ve Hava Savunma Sistemleri, İsrail, Rusya ve Türkiye’den temin edilen farklı teknolojilerin bir karışımından oluşmaktadır. İsrail’den alınan Barak-8 ve Iron Dome benzeri sistemler, Rusya’dan alınan S-300 ve Tor-M2E sistemleri ile Türkiye’den alınan Hisar hava savunma sistemleri, teknik olarak birbirleriyle uyumlu çalışmayan farklı standartlara ve protokollere sahiptir. Bu sistemlerin entegrasyonu, hem teknik zorluklar hem de güvenlik riskleri barındırmaktadır. Teknik zorluklar, farklı menşeli sistemlerin ortak bir komuta kontrol ağı altında birleştirilmesinin getirdiği mühendislik sorunlarından kaynaklanırken, güvenlik riskleri ise bu sistemlerin bakım ve yazılım güncellemeleri için dış aktörlere duyulan ihtiyaçtan doğmaktadır. Bir ülkenin kendi hava sahasını korumak için kullandığı sistemlerin bakımını başka bir ülkeye yaptırması, o ülkeye potansiyel bir zafiyet oluşturma imkanı tanımakta ve egemenlik tartışmalarını beraberinde getirmektedir.
Elektronik harp faaliyetleri ve sinyal karıştırma operasyonları, Güney Kafkasya’daki hava sahası güvenliğini tehdit eden bir diğer önemli faktördür. Bölgede faaliyet gösteren başlıca aktörler (Rusya, Türkiye, İran, İsrail ve ABD), değişen yoğunluklarda elektronik harp kabiliyetlerine sahiptir ve bu kabiliyetlerini zaman zaman bölgesel gerilimlerin bir parçası olarak kullanmaktadırlar. GPS sinyal karıştırma, radar yanıltma ve iletişim dinleme gibi elektronik harp faaliyetleri, sadece askeri operasyonları değil, aynı zamanda sivil havacılık güvenliğini de doğrudan tehdit etmektedir. Özellikle İran ve İsrail arasındaki gizli savaşın bir cephesi olarak Güney Kafkasya’da yürütülen elektronik harp faaliyetlerinin, bölgedeki sivil uçuş güvenliğini riske attığına dair çok sayıda rapor bulunmaktadır. Reisi helikopter kazası bağlamında, kazanın meydana geldiği bölgede olası bir sinyal karıştırma veya elektronik saldırı faaliyetinin bulunup bulunmadığı, halen tartışılmakta ve bu tartışma, bölgesel hava sahası güvenliğinin ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne sermektedir.
- Azerbaycan-İsrail İlişkileri
4.1 Askeri İşbirliğinin Boyutları
Azerbaycan ile İsrail arasındaki ilişkiler, özellikle 2000’li yıllardan itibaren askeri alanda yoğunlaşan bir işbirliği modeli sergilemektedir. Bu iki ülke arasındaki stratejik ortaklık, coğrafi uzaklığa rağmen derinleşerek devam etmekte ve bölgesel güç dengeleri üzerinde belirleyici bir etki yaratmaktadır. İlişkinin temelinde, Azerbaycan’ın güçlü ve modern bir ordu kurma ihtiyacı ile İsrail’in savunma sanayii ürünleri için güvenilir ve finansal açıdan güçlü bir pazar arayışı yatmaktadır. Ayrıca, her iki ülkenin de İran’ın bölgesel politikalarından duyduğu rahatsızlık, bu askeri işbirliğini stratejik bir zemine oturtmakta ve ortak tehdit algısı üzerinden ilişkilerin derinleşmesini sağlamaktadır. Bu işbirliği, yalnızca silah satışından ibaret olmayıp, ortak üretim, teknoloji transferi, istihbarat paylaşımı ve askeri eğitim gibi çok boyutlu bir yapıya sahiptir.
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre, 2016-2020 döneminde Azerbaycan’ın silah ithalatının yaklaşık yüzde 60’ı İsrail’den yapılmıştır. Bu oran, Azerbaycan’ı İsrail savunma sanayisinin en önemli müşterilerinden biri haline getirmekte ve yıllık silah ticaretinin 500 milyon ila 1 milyar dolar arasında olduğu tahmin edilmektedir. Bu ticaretin hacmi, zaman zaman iki ülke arasında resmi açıklamalarla duyurulmasa da, sızdırılan bilgiler ve uzman analizleri sayesinde ortaya konabilmektedir. Özellikle 2020 Dağlık Karabağ Savaşı öncesinde ve sırasında İsrail’den Azerbaycan’a yapılan silah sevkiyatlarında ciddi bir artış yaşanmış, bu sevkiyatlar savaşın seyrini doğrudan etkilemiştir. Savaşın hemen öncesinde ve sırasında İsrail’den Azerbaycan’a onlarca kargo uçağıyla İHA, mühimmat ve elektronik harp sistemleri gönderildiği bilinmektedir.
Azerbaycan’ın İsrail’den tedarik ettiği sistemler arasında en dikkat çekici olanlar, şüphesiz insansız hava araçları (İHA) ve bu araçlarda kullanılan hassas güdümlü mühimmatlardır. Harop ve SkyStriker kamikaze İHA’ları, otonom hedef imha kapasitesiyle 2020 Dağlık Karabağ Savaşı’nda Ermeni hava savunma sistemlerinin imhasında belirleyici rol oynamıştır. Bu İHA’lar, havada saatlerce dolaşabilme, düşman radar sistemlerini tespit edip kendilerini bu sistemlere fırlayarak imha edebilme özelliğine sahiptir. Savaş sırasında Ermenistan’ın Sovyet yapımı S-300 hava savunma sistemlerinin bu İHA’lar tarafından imha edildiği görüntüler, İsrail teknolojisinin savaş alanındaki etkinliğini tüm dünyaya göstermiştir. Bunun yanı sıra, Hermes 900 ve Orbiter 4 gibi keşif ve gözetleme İHA’ları da Azerbaycan ordusuna saha bilgi üstünlüğü sağlamış, gerçek zamanlı istihbarat akışı sayesinde hedef tespiti ve imha süreçlerini hızlandırmıştır. Bu İHA’lar, sadece askeri hedeflere karşı değil, aynı zamanda topçu birliklerinin ateş yönlendirmesi ve savaş alanı yönetimi gibi görevlerde de kullanılmıştır.
İHA’ların yanı sıra, Azerbaycan İsrail’den gelişmiş hava savunma sistemleri ve balistik füzeler de tedarik etmiştir. Barak-8 hava savunma sistemi, Azerbaycan’ın stratejik tesislerini (petrol ve doğalgaz tesisleri, limanlar, komuta merkezleri) olası hava saldırılarına karşı korumak için satın alınan en önemli sistemlerden biridir. Bu sistem, aynı anda birden fazla hedefi angaje edebilme kapasitesine sahip olup, özellikle İran’ın olası İHA ve füze saldırılarına karşı bir kalkan işlevi görmektedir. Lora balistik füzeleri ise 400 kilometreye kadar menziliyle Azerbaycan’a derin vuruş kabiliyeti kazandırmış, bu sayede Bakü yönetimi düşman topraklarının derinliklerindeki hedefleri vurabilme yeteneğine kavuşmuştur. 2020 savaşında bu füzelerin kullanıldığına dair kanıtlar bulunmakta olup, özellikle stratejik köprüler ve komuta merkezlerinin imhasında etkili oldukları değerlendirilmektedir. İsrail ayrıca Azerbaycan’a elektronik harp sistemleri, gece görüş ekipmanları, mayın temizleme sistemleri ve çeşitli küçük silahlar da tedarik etmiştir. Bu sistemlerin ortak özelliği, Sovyet yapımı sistemlere göre çok daha modern, esnek ve savaş alanının ihtiyaçlarına uygun olmalarıdır. Azerbaycan’ın bu modernizasyon hamlesi, ordusunu bölgenin en güçlü ve en teknolojik ordularından biri haline getirmiştir.
4.2 Ortak Üretim ve Teknoloji Transferi
Azerbaycan-İsrail askeri işbirliği, salt alıcı-satıcı ilişkisinin ötesine geçerek ortak üretim ve teknoloji transferi boyutlarını da içermektedir. İsrail savunma sanayii şirketleri, Azerbaycan’da çeşitli ortak üretim tesisleri kurmuş ve belirli teknolojilerin transferine izin vermiştir. Bu durum, Azerbaycan’ın sadece silah satın alan bir ülke olmaktan çıkıp, kendi savunma sanayiini geliştirme yolunda önemli adımlar atmasını sağlamıştır. İsrail’in bu konudaki istekliliği, uzun vadeli bir stratejik ortaklık kurma arzusunun yanı sıra, Azerbaycan pazarındaki hakimiyetini pekiştirme ve diğer rakip tedarikçileri (özellikle Rusya ve Türkiye) devre dışı bırakma hedefinden kaynaklanmaktadır. Azerbaycan ise teknoloji transferi sayesinde hem dışa bağımlılığını azaltmayı hem de kendi ihracat potansiyelini geliştirmeyi amaçlamaktadır.
Ortak üretim faaliyetlerinin en bilinen örneği, İsrail’in Aeronautics Defense Systems şirketi ile Azerbaycan’ın devlet savunma sanayii şirketi arasında yapılan anlaşma çerçevesinde kurulan İHA üretim tesisleridir. Bu tesislerde, Orbiter ailesi İHA’ların bazı modelleri lisanslı olarak üretilmekte ve ayrıca bakım, onarım ve modernizasyon hizmetleri verilmektedir. Benzer şekilde, İsrail’in Elbit Systems şirketi, Azerbaycan’da Hermes İHA’larının bakım ve entegrasyonu için bir merkez kurmuş, bu merkez aynı zamanda Azerbaycanlı teknisyenlerin eğitilmesi görevini de üstlenmiştir. Bu tesisler, sadece askeri üretim kapasitesi açısından değil, aynı zamanda istihdam yaratma ve teknolojik yetkinlik geliştirme açısından da Azerbaycan için önemli kazanımlar sağlamaktadır. Ancak bu tesislerin varlığı, aynı zamanda İsrail’in Azerbaycan’daki askeri varlığının kalıcılaşması anlamına gelmekte ve bu durum özellikle İran tarafından bir tehdit olarak algılanmaktadır.
Teknoloji transferinin bir diğer boyutu, yazılım ve elektronik sistemler alanında yaşanmaktadır. İsrail, Azerbaycan’a sattığı birçok silah sisteminin kaynak kodlarını ve yazılım güncelleme yetkisini Azerbaycanlı mühendislerle paylaşmıştır. Bu sayede Azerbaycan, satın aldığı sistemleri kendi ihtiyaçlarına göre uyarlayabilme ve geliştirebilme kapasitesine kavuşmuştur. Özellikle komuta-kontrol sistemleri ve entegre hava savunma ağları konusunda İsrail’in sağladığı teknoloji transferi, Azerbaycan ordusunun farklı menşeli sistemleri (İsrail, Rusya, Türkiye) ortak bir ağ altında birleştirmesine olanak tanımıştır. Bu entegrasyon yeteneği, 2020 savaşında Azerbaycan’ın en büyük avantajlarından biri olmuş ve farklı sistemlerin eşgüdüm içinde çalışmasını sağlayarak savaşın kazanılmasında kritik rol oynamıştır. Ancak aynı durum, Azerbaycan’ın bu sistemlerin işletimi için İsrail’e olan bağımlılığını da sürdürmekte, olası bir siyasi kriz durumunda bu sistemlerin devre dışı kalma riskini beraberinde getirmektedir.
4.3 İstihbarat Boyutu
Azerbaycan-İsrail ilişkilerinin en gizli ve en az konuşulan boyutunu istihbarat işbirliği oluşturmaktadır. Uluslararası analizlere, sızdırılan belgelere ve eski istihbarat görevlilerinin ifadelerine göre, iki ülke arasındaki istihbarat ilişkisi askeri ilişkilerden daha derin ve daha hassas bir nitelik taşımaktadır. Bu işbirliğinin merkezinde, İran’ın bölgesel faaliyetlerinin izlenmesi ve engellenmesi yer almaktadır. Azerbaycan toprakları, İsrail istihbarat örgütleri (özellikle Mossad ve Aman) için İran’ı gözlemleme açısından stratejik bir konum sunmaktadır. İran’ın kuzeybatı sınırına sıfır noktasında bulunan Azerbaycan, özellikle Nahçıvan bölgesi ve İran sınırındaki dağlık alanlar, İran’ın askeri hareketliliği, füze programı ve nükleer tesisleri hakkında kritik veri toplama imkanı sağlamaktadır. Bu coğrafi avantaj, Azerbaycan’ı İsrail’in İran’a yönelik istihbarat savaşının en önemli müttefiklerinden biri haline getirmektedir.
Sızdırılan bilgilere göre, Azerbaycan topraklarında İsrail’e ait çok sayıda radar ve elektronik dinleme tesisi bulunmaktadır. Bu tesisler, özellikle İran’ın kuzeybatısındaki askeri üsleri, hava savunma mevzileri ve füme rampalarını 7 gün 24 saat izlemekte, elde edilen veriler gerçek zamanlı olarak İsrail’e iletilmektedir. Bu tesislerin en önemlilerinden birinin, İran sınırına sadece birkaç kilometre uzaklıkta bulunan ve gelişmiş elektronik gözetim sistemleriyle donatılmış bir dağ istasyonu olduğu iddia edilmektedir. Bu istasyonun, İran’ın Tebriz, Urumiye ve Erdebil bölgelerindeki tüm askeri ve istihbarat faaliyetlerini izleme kapasitesine sahip olduğu değerlendirilmektedir. Ayrıca, Azerbaycan’ın Hazar Denizi kıyısındaki bazı radar istasyonlarının da İran’ın Hazar’daki deniz faaliyetlerini izlemek için kullanıldığı ve bu verilerin İsrail donanmasıyla paylaşıldığı iddia edilmektedir.
Mossad’ın İran’a yönelik bazı operasyonlarında Azerbaycan topraklarının lojistik destek noktası olarak kullanıldığına dair çok sayıda kanıt bulunmaktadır. İranlı muhalif grupların eğitimi, sınır ötesi operasyonlar için lojistik hazırlıklar ve bazı suikast girişimlerinin Azerbaycan topraklarından koordine edildiği iddiaları, İran basınında sıklıkla yer almaktadır. Özellikle İranlı nükleer bilim insanlarına yönelik suikastların planlanmasında ve bu suikastlar için kullanılan ekipmanların temininde Azerbaycan’ın bir geçiş noktası olarak kullanıldığı öne sürülmektedir. İran yönetimi, bu iddiaları defalarca dile getirmiş ve Azerbaycan’ı “siyonist rejimin bölgedeki kalesi” olarak nitelendirmiştir. Azerbaycan tarafı ise bu iddiaları her zaman reddetmiş, kendi topraklarının hiçbir ülkeye karşı istihbarat operasyonları için kullanılmasına izin vermeyeceğini açıklamıştır. Ancak bu açıklamalar, İran’daki şüpheleri ve rahatsızlığı gidermeye yetmemiş, aksine iki ülke arasındaki gerginliğin sürekli canlı kalmasına neden olmuştur.
Azerbaycan’ın kendi istihbarat teşkilatı olan DTX (Devlet Təhlükəsizliyi Xidməti) ile Mossad arasındaki işbirliğinin boyutları tam olarak bilinmemekle birlikte, iki teşkilat arasında düzenli istihbarat paylaşımı ve ortak operasyonel planlama yapıldığı değerlendirilmektedir. Bu işbirliği, özellikle bölgesel terör örgütleri, İran’ın Şii milis ağları ve İslamcı radikal gruplar konusunda yoğunlaşmaktadır. Ayrıca, Azerbaycan’ın kuzey komşusu Rusya ve güney komşusu İran arasındaki istihbarat savaşında Azerbaycan’ın İsrail’in sağladığı veriler sayesinde daha bilinçli hamleler yapabildiği iddia edilmektedir. Ancak bu derin istihbarat işbirliğinin bir bedeli de bulunmaktadır: Azerbaycan, İsrail’in bölgesel hesaplarına alet olma ve İran’ın doğrudan hedefi haline gelme riskini taşımaktadır. İran’ın Azerbaycan topraklarını kendi ulusal güvenliğine doğrudan tehdit olarak görmesi, iki komşu arasındaki ilişkilerin normalleşmesini zorlaştırmakta ve sınır bölgelerinde sürekli bir gerilim ortamı yaratmaktadır.
4.4 Enerji Boyutu ve Ekonomik İlişkiler
Askeri ve istihbarat işbirliğinin yanı sıra, ekonomik ilişkiler de iki ülke arasındaki stratejik bağları güçlendiren önemli bir boyut oluşturmaktadır. Bu ilişkinin temelinde enerji ticareti yer almakta, ancak son yıllarda teknoloji, tarım ve turizm gibi alanlarda da işbirliği giderek derinleşmektedir. Enerji alanındaki işbirliği, karşılıklı bağımlılık temeline dayanmaktadır: Azerbaycan, petrol ihracatı için güvenilir bir pazar ararken, İsrail de enerji arzını çeşitlendirmek ve Arap ülkelerine olan bağımlılığını azaltmak istemektedir. Bu karşılıklı ihtiyaç, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin siyasi ve askeri ilişkilerden daha dayanıklı olmasını sağlamakta ve olası siyasi krizlerin etkisini hafifletmektedir.
İsrail, Azerbaycan petrolünün en önemli alıcılarından biridir. Azerbaycan’dan yapılan petrol ithalatı, İsrail’in toplam petrol ihtiyacının yaklaşık yüzde 40’ını karşılamaktadır. Bu petrol, Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı üzerinden Ceyhan limanına, oradan da tankerlerle İsrail’e taşınmaktadır. İsrail’in Azerbaycan petrolüne olan bağımlılığı, özellikle Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında enerji piyasalarında yaşanan dalgalanmalarla birlikte daha da artmıştır. Azerbaycan ise İsrail’e yaptığı petrol ihracatından elde ettiği gelirle, kendi ekonomisini ve savunma harcamalarını finanse etmektedir. Bu enerji ticareti, iki ülke arasında yıllık yaklaşık 1.5-2 milyar dolar düzeyinde bir ticaret hacmi yaratmakta ve bu rakam, iki ülke arasındaki askeri ticaretin çok üzerinde bir ekonomik ilişkiye işaret etmektedir.
Doğalgaz alanında da iki ülke arasında önemli bir işbirliği potansiyeli bulunmaktadır. İsrail’in Doğu Akdeniz’de keşfettiği Leviathan ve Tamar doğalgaz sahalarının işletilmesinde, Azerbaycan’ın devlet enerji şirketi SOCAR’ın teknik deneyiminden yararlanılmaktadır. SOCAR, İsrail’in doğalgaz sektörüne hem danışmanlık hizmetleri sunmakta hem de bazı projelere doğrudan yatırım yapmaktadır. Ayrıca, iki ülke arasında doğalgaz ticareti için de görüşmeler devam etmektedir. İsrail, kendi doğalgazını komşu ülkelere (Mısır, Ürdün) ihraç ederken, Azerbaycan doğalgazını da Doğu Akdeniz’e ulaştırmak için projeler geliştirilmektedir. Bu projelerin hayata geçmesi durumunda, Azerbaycan-İsrail enerji işbirliği daha da derinleşecek ve iki ülke arasındaki stratejik ortaklığa yeni bir boyut kazandıracaktır.
Enerji dışındaki ekonomik ilişkiler de son yıllarda önemli bir gelişme göstermektedir. İsrailli şirketler, Azerbaycan’ın tarım, sulama, su arıtma, yenilenebilir enerji ve yüksek teknoloji sektörlerine yatırım yapmaktadır. Özellikle su teknolojileri alanında İsrail’in dünya lideri konumunda olması, Azerbaycan için büyük bir fırsat oluşturmaktadır. Su kıtlığı yaşayan bir ülke olan Azerbaycan, İsrail’in damla sulama, tuzlu su arıtma ve atık su geri kazanımı teknolojilerini ithal etmekte ve bu teknolojileri kendi tarım sektöründe uygulamaktadır. Ayrıca, iki ülke arasında turizm alanında da önemli bir hareketlilik bulunmaktadır. İsrail’den Azerbaycan’a gelen turist sayısı her geçen yıl artmakta, Azerbaycan da İsrail’i bir turizm destinasyonu olarak tanıtmaktadır. Bu ekonomik ilişkiler, askeri işbirliğinin yarattığı gerilimi dengeleyen ve iki ülke arasındaki ilişkilere daha geniş bir taban kazandıran unsurlar olarak işlev görmektedir.
- Egemenlik ve Bağımlılık Tartışması
5.1 Egemenliğin Analitik Çerçevesi ve Azerbaycan’ın Durumu
Uluslararası ilişkiler literatüründe bir devletin egemenliği, geleneksel olarak üç temel unsurla ölçülmektedir: askeri kontrol (bir devletin kendi topraklarında yasal şiddet araçlarını tekelinde bulundurması ve bu araçları dış müdahale olmaksızın kullanabilmesi), istihbarat bağımsızlığı (bir devletin kendi güvenliğine yönelik tehditleri kendi imkanlarıyla tespit edebilmesi ve değerlendirebilmesi) ve dış politika otonomisi (bir devletin dış ilişkilerinde başka aktörlerin baskısı olmaksızın karar alabilmesi). Bu üç unsur, bir devletin ne kadar egemen olduğunu belirleyen temel göstergelerdir. Bu çerçeveyi Azerbaycan özelinde uyguladığımızda, ülkenin resmi egemenliği ile fiili stratejik özerkliği arasında önemli farklılıklar olduğu görülmektedir. Azerbaycan, uluslararası hukuk açısından tam egemen bir devlet olarak tanınmakta ve BM gibi uluslararası kuruluşlarda eşit bir üye olarak yer almaktadır. Ancak fiili durum, bu resmi egemenliğin bazı alanlarda sınırlandığını göstermektedir.
Askeri kontrol boyutunda Azerbaycan’ın durumu oldukça karmaşıktır. Bir yandan, Azerbaycan ordusu bölgenin en güçlü ordularından biridir ve 2020 Dağlık Karabağ Savaşı ile 2023 Karabağ operasyonunda toprak bütünlüğünü fiilen sağlamıştır. Bu başarı, Azerbaycan’ın askeri kapasitesinin yüksek olduğunu göstermektedir. Öte yandan, bu askeri kapasitenin temelini oluşturan silah sistemlerinin büyük bir kısmı dış tedarikçilere (özellikle İsrail, Türkiye ve Rusya) bağımlıdır. Azerbaycan, kendi savunma sanayiini geliştirme çabalarına rağmen, halen en karmaşık silah sistemlerini (İHA’lar, hava savunma sistemleri, balistik füzeler, elektronik harp sistemleri) üretememekte ve bu sistemlerin bakım, onarım ve yazılım güncellemeleri için dış aktörlere ihtiyaç duymaktadır. Bu bağımlılık, Azerbaycan’ın askeri kontrolünün tamamen kendi insiyatifinde olmadığı anlamına gelmektedir. Olası bir siyasi kriz durumunda, silah tedarikçisi ülkelerin yedek parça veya yazılım desteğini kesmesi, Azerbaycan ordusunun etkinliğini ciddi şekilde sınırlayabilir. Ayrıca, İsrail gibi bir ülkenin Azerbaycan’a sattığı bazı sistemlere uzaktan müdahale edebilme kapasitesine sahip olduğu yönündeki iddialar, bu bağımlılığın boyutlarını daha da karmaşık hale getirmektedir.
İstihbarat bağımsızlığı boyutunda Azerbaycan’ın durumu daha da kırılgandır. Azerbaycan’ın kendi istihbarat teşkilatı DTX, son yıllarda önemli bir kapasite artışı göstermiş olsa da, özellikle dış istihbarat ve teknik istihbarat (sinyal istihbaratı, görüntü istihbaratı, siber istihbarat) alanlarında halen dış aktörlere bağımlıdır. Bu bağımlılık, özellikle İsrail ile olan derin istihbarat işbirliğinde açıkça görülmektedir. Azerbaycan’ın İran’a yönelik elde ettiği birçok istihbarat verisi, aslında İsrail’in kendi tesisleri ve kaynakları aracılığıyla toplanmakta ve Azerbaycan ile paylaşılmaktadır. Bu durum, Azerbaycan’ın kendi istihbarat verilerini üretmekten çok, müttefiklerinin kendisine sunduğu verileri tükettiği bir konuma işaret etmektedir. Bir ülkenin kendi güvenliğini tehdit eden unsurları kendi imkanlarıyla tespit edememesi, o ülkenin egemenlik kapasitesini doğrudan sınırlayan bir faktördür. Azerbaycan’ın bu alandaki bağımlılığı, onu İsrail’in bölgesel hesaplarına daha açık hale getirmekte ve kendi dış politika tercihlerini belirleme özgürlüğünü kısıtlamaktadır.
Dış politika otonomisi boyutu, belki de en karmaşık tabloyu sunmaktadır. Azerbaycan, çok yönlü dış politikası sayesinde büyük güçler arasında bir denge stratejisi izlemekte ve kısa vadede önemli kazançlar elde etmektedir. Ancak bu denge stratejisinin sürdürülebilirliği, özellikle İsrail ile olan derin ilişkiler nedeniyle sorgulanmaktadır. Azerbaycan’ın İsrail’e olan askeri ve istihbarat bağımlılığı, onun İran ile ilişkilerinde manevra alanını ciddi şekilde sınırlamaktadır. İran’ı rahatsız eden her adım (örneğin, İsrail’e daha fazla askeri üs imkanı tanımak veya İran karşıtı istihbarat operasyonlarına destek vermek), Azerbaycan-İran ilişkilerinde gerilime yol açmakta ve Azerbaycan’ın güney komşusuyla normal ilişkiler geliştirmesini zorlaştırmaktadır. Aynı şekilde, Rusya ile ilişkilerde de Azerbaycan’ın batılı ve İsrailli ortaklarıyla olan bağları, Moskova’nın Bakü’ye olan güvenini sınırlamaktadır. Bu durum, Azerbaycan’ın dış politika otonomisinin tam olmadığını, belirli konularda (özellikle İran ve İsrail arasındaki rekabet) başka aktörlerin tercihlerine bağımlı olduğunu göstermektedir.
5.2 Bağımlılık Riskleri ve Olası Senaryolar
Azerbaycan’ın mevcut stratejik tercihlerinin doğurabileceği en önemli risk, olası bir “müttefik terk edilmesi” (ally abandonment) senaryosudur. Uluslararası ilişkiler teorisinde, küçük devletlerin büyük güçlerle ittifak yaparken karşılaştığı en büyük risk, kriz anında büyük gücün kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederek küçük devleti yalnız bırakmasıdır. Azerbaycan-İsrail ilişkileri bağlamında bu risk, özellikle Azerbaycan ile İran arasında doğrudan bir askeri çatışma yaşanması durumunda ortaya çıkabilir. İsrail, İran’la doğrudan bir savaşı göze alabilecek bir aktör müdür? İsrail’in Azerbaycan’ı İran’a karşı askeri olarak savunma taahhüdü var mıdır? Mevcut anlaşmalar ve açıklamalar, böyle bir taahhüdün varlığını göstermemektedir. Aksine, İsrail’in bölgesel stratejisinin temelinde, kendi çıkarlarını maksimize etmek ve doğrudan çatışmadan kaçınmak yer almaktadır. Bu durumda, Azerbaycan ile İran arasında bir kriz yaşanması halinde İsrail’in Azerbaycan’ı yalnız bırakma ihtimali oldukça yüksektir. Azerbaycan’ın bu riski yönetebilmesi için, İsrail’e olan bağımlılığını azaltacak alternatif tedarikçiler ve stratejik ortaklar bulması gerekmektedir.
İkinci önemli risk, “müttefik tuzağına düşme” (ally entrapment) senaryosudur. Bu senaryoda, küçük devlet kendi çıkarlarına uygun olmayan bir çatışmaya büyük müttefiki yüzünden sürüklenir. Azerbaycan’ın İsrail ile olan derin işbirliği, onu İsrail’in İran ile olan çatışmasının doğrudan bir tarafı haline getirme potansiyeli taşımaktadır. İran, zaten Azerbaycan topraklarını İsrail’in operasyonel alanı olarak görmekte ve bu algı, İranlı karar alıcılar nezdinde Azerbaycan’ı meşru bir hedef haline getirmektedir. İsrail ile İran arasında doğrudan bir askeri çatışma yaşanması durumunda, İran’ın ilk hedeflerinden birinin Azerbaycan topraklarındaki İsrail tesisleri olması kuvvetle muhtemeldir. Azerbaycan, böyle bir senaryoda kendi topraklarında bir savaşın yaşanmasını engellemek için elinden geleni yapacaktır, ancak İsrail’e olan bağımlılığı nedeniyle bu tesisleri kapatma veya İsrail’i uzaklaştırma konusunda zorluk yaşayabilir. Bu durum, Azerbaycan’ı kendi istemediği bir çatışmanın içine çekebilir ve ağır bedeller ödemesine neden olabilir.
Üçüncü risk, yapısal bağımlılığın zamanla Azerbaycan’ın karar alma mekanizmalarını dönüştürmesidir. Uzun süreli bağımlılık ilişkileri, bağımlı devletin bürokratik yapılarında, siyasi elitlerinde ve hatta toplumsal algılarında kalıcı değişiklikler yaratabilir. Azerbaycan’da son yirmi yılda İsrail ile olan ilişkiler o kadar derinleşmiştir ki, artık bu ilişkiyi sorgulamak veya alternatif arayışlara girmek, bazı çevrelerde “akılsızlık” veya “nankörlük” olarak görülmeye başlanmıştır. Bu algı, Azerbaycan’ın stratejik seçeneklerini daraltmakta ve İsrail’e olan bağımlılığı sorgusuz sualsiz bir şekilde sürdürmesine yol açmaktadır. Oysa ki, uluslararası ilişkilerde hiçbir ittifak kalıcı değildir ve her devlet kendi ulusal çıkarlarını maksimize etmek için stratejik seçeneklerini çeşitlendirmelidir. Azerbaycan’ın önündeki temel soru şudur: Stratejik ortaklık mı, yoksa yapısal bağımlılık mı? Bu soruya verilecek cevap, Azerbaycan’ın önümüzdeki on yılda izleyeceği dış politikanın temel parametrelerini belirleyecektir.
- Türkiye-Azerbaycan İlişkileri
6.1 Stratejik Ortaklığın Derinliği ve Sınırları
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler, “iki devlet tek millet” söylemiyle tanımlanmakta ve bu söylem, iki ülke arasındaki ilişkilerin duygusal ve kültürel boyutunu vurgulamaktadır. Gerçekten de, Türkiye ile Azerbaycan arasında dil, din, tarih ve kültür temelinde derin bir yakınlık bulunmaktadır. Bu yakınlık, iki ülke arasındaki siyasi ve askeri işbirliğine sağlam bir zemin oluşturmakta ve halklar nezdinde geniş bir destek görmektedir. Ancak modern uluslararası ilişkilerde, söylemler kadar çıkar ve kapasite de belirleyicidir. Türkiye-Azerbaycan ilişkileri de bu kuralın dışında değildir. İki ülke arasındaki stratejik ortaklık, söylemlerin ötesinde, somut çıkar birlikteliklerine ve kurumsal işbirliklerine dayanmaktadır. Bu işbirlikleri, askeri, enerji, ekonomik ve siyasi alanlarda kendini göstermekte ve iki ülke arasında güçlü bir karşılıklı bağımlılık ilişkisi yaratmaktadır.
Askeri işbirliği, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin en somut ve en görünür boyutunu oluşturmaktadır. Türkiye, Azerbaycan ordusunun modernizasyonunda İsrail’den sonra en önemli ikinci tedarikçi konumundadır. Bayraktar TB2 İHA’ları, 2020 Dağlık Karabağ Savaşı’nda Azerbaycan’ın en etkili silahlarından biri olmuş, bu İHA’lar Ermeni zırhlı birliklerini ve topçu mevzilerini imha etmede kritik rol oynamıştır. Türkiye ayrıca Azerbaycan’a Kirpi zırhlı araçları, PANTER obüsleri, T-155 Fırtına howitzerleri ve çeşitli küçük silah sistemleri tedarik etmiştir. Bunun yanı sıra, Türk askeri danışmanları ve eğitmenleri, Azerbaycan ordusunun eğitim ve öğretim faaliyetlerinde görev almakta, askeri doktrin ve strateji geliştirme çalışmalarına katkıda bulunmaktadır. İki ülke arasında düzenli olarak ortak askeri tatbikatlar düzenlenmekte (Mustafa Kemal Atatürk Tatbikatı, Yıldırım Tatbikatı, Eternity-2019 Tatbikatı), bu tatbikatlar sayesinde iki ordunun birlikte çalışabilirlik kabiliyeti sürekli olarak geliştirilmektedir. 2020 savaşı sırasında Türkiye’nin Azerbaycan’a sağladığı istihbarat, lojistik ve teknik destek, bu askeri işbirliğinin ne kadar derin olduğunu göstermiştir.
Ancak bu askeri işbirliğinin de sınırları bulunmaktadır. Türkiye, Azerbaycan’ın İsrail ile olan ilişkileri konusunda zaman zaman rahatsızlık duymakta ve bu durum, iki ülke arasında diplomatik düzeyde gündeme gelmektedir. Türkiye’nin özellikle İsrail-Filistin çatışmasında takındığı eleştirel tutum, Azerbaycan’ın İsrail ile olan derin askeri ilişkileriyle çelişmektedir. Bu çelişki, zaman zaman Türkiye ile Azerbaycan arasında sürtüşmelere yol açmakta ve iki ülkenin stratejik koordinasyonunu zorlaştırmaktadır. Ayrıca, Türkiye’nin Azerbaycan’a silah satışı konusunda İsrail kadar agresif bir politika izlememesi, bazı Azerbaycanlı karar alıcılar nezdinde Türkiye’nin “yeterince destek vermediği” algısına yol açabilmektedir. Bu algı, her ne kadar gerçekçi olmasa da, iki ülke arasındaki ilişkilerin duygusal boyutunun yönetilmesinin ne kadar hassas olduğunu göstermektedir.
6.2 Enerji ve Ekonomik İşbirliği
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki enerji işbirliği, iki ülke arasındaki stratejik ortaklığın belkemiğini oluşturmaktadır. TANAP doğalgaz hattı, bu işbirliğinin en somut örneğidir. TANAP, Azerbaycan doğalgazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyan ve 2018 yılında hizmete giren devasa bir altyapı projesidir. Bu proje, Türkiye’nin enerji arz güvenliğine önemli katkılar sağlamakta, Azerbaycan’a ise istikrarlı bir gelir akışı ve stratejik bir önem kazandırmaktadır. TANAP sayesinde Türkiye, doğalgaz ithalatını çeşitlendirmiş ve Rusya ile İran’a olan bağımlılığını azaltmıştır. Azerbaycan ise Avrupa’ya doğalgaz ihraç edebilen nadir ülkelerden biri haline gelmiştir. Bunun yanı sıra, Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol hattı da Türkiye-Azerbaycan enerji işbirliğinin önemli bir ayağını oluşturmakta ve Türkiye’nin Ceyhan limanını bölgesel bir enerji merkezi haline getirmektedir. Bu enerji projeleri, iki ülkeyi sadece ekonomik olarak değil, aynı zamanda stratejik olarak da birbirine bağlamakta ve ortak çıkarlar temelinde bir birliktelik yaratmaktadır.
Enerji dışındaki ekonomik işbirliği de son yıllarda önemli bir gelişme göstermektedir. Türkiye, Azerbaycan’ın en büyük ticaret ortaklarından biridir ve iki ülke arasındaki yıllık ticaret hacmi 4-5 milyar dolar düzeyindedir. Türk inşaat şirketleri, Azerbaycan’da altyapı, konut ve sanayi tesisleri inşa etmekte, Türk tekstil, gıda ve otomotiv şirketleri ise Azerbaycan pazarında önemli bir paya sahiptir. Azerbaycan’ın devlet petrol şirketi SOCAR, Türkiye’nin petrol ve doğalgaz sektöründe büyük yatırımlar yapmış, STAR rafinerisi (İzmir’de) ve Petkim gibi stratejik tesisleri bünyesine katmıştır. Bu yatırımlar, Azerbaycan’ın Türkiye ekonomisindeki varlığını güçlendirmekte ve iki ülke arasında karşılıklı bağımlılığı artırmaktadır. Ayrıca, iki ülke arasında serbest ticaret anlaşması yapılması için görüşmeler devam etmekte, bu anlaşmanın hayata geçmesi durumunda ticaret hacminin kısa sürede ikiye katlanması beklenmektedir. Ancak bu ekonomik işbirliğinin önünde de engeller bulunmaktadır. İki ülke arasındaki ticaret, büyük ölçüde enerji ve inşaat sektörlerinde yoğunlaşmış, yüksek teknoloji ve inovasyon alanlarında işbirliği ise sınırlı kalmıştır. Bu durum, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin daha dengeli ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşmasını zorlaştırmaktadır.
6.3 Gelecek Perspektifi: Fırsatlar ve Zorluklar
Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin geleceği, büyük ölçüde iki ülkenin bölgesel ve küresel gelişmeler karşısında izleyeceği stratejilere bağlıdır. Bu ilişkilerin en büyük fırsatı, Zengezur Koridoru’nun hayata geçirilmesidir. Bu koridor, Azerbaycan’ın ana karası ile Nahçıvan arasında doğrudan kara bağlantısı sağlayacak ve Türkiye’yi Orta Asya’ya bağlayan kesintisiz bir ulaşım hattı oluşturacaktır. Zengezur Koridoru’nun açılması, sadece iki ülke için değil, tüm bölge için büyük ekonomik fırsatlar yaratacak, Orta Koridor’un etkinliğini artıracak ve Doğu-Batı ticaretinde yeni bir sayfa açacaktır. Ancak bu projenin önündeki en büyük engel, Ermenistan’ın koridora sınırlamalar getirme çabası ve Batılı aktörlerin (özellikle Fransa ve ABD) Ermenistan’a verdiği siyasi destektir. Türkiye ve Azerbaycan’ın bu engeli aşmak için birlikte ve kararlı bir diplomatik strateji izlemesi gerekmektedir. Ayrıca, İran’ın Zengezur Koridoru’na sıcak bakmadığı, çünkü bu koridorun İran’ın Nahçıvan üzerindeki transit tekelini kıracağı bilinmektedir. Bu nedenle, Zengezur Koridoru’nun hayata geçirilmesi, sadece Ermenistan ile değil, aynı zamanda İran ile de karmaşık bir diplomasi yürütülmesini gerektirmektedir.
İlişkilerin geleceğindeki bir diğer önemli faktör, Türkiye’nin Azerbaycan’ın İsrail ile olan ilişkileri konusundaki tutumudur. Türkiye’nin son yıllarda İsrail ile ilişkilerini normalleştirme çabaları (karşılıklı büyükelçi atamaları, ticari ilişkilerin geliştirilmesi), bu konudaki gerilimi azaltma potansiyeli taşımaktadır. Eğer Türkiye-İsrail ilişkileri kalıcı bir şekilde normalleşirse, Türkiye’nin Azerbaycan’ın İsrail ile ilişkilerine bakışı da daha esnek hale gelebilir. Ancak bu normalleşme sürecinin henüz tamamlanmadığı ve özellikle Filistin meselesinde iki ülke arasında derin görüş ayrılıkları bulunduğu unutulmamalıdır. Türkiye’nin Azerbaycan-İsrail ilişkilerine müdahale etmek gibi bir niyeti bulunmamakla birlikte, Ankara’nın Bakü’den beklentisi, İsrail ile olan ilişkilerin Türkiye’nin bölgesel çıkarlarına zarar vermeyecek şekilde yürütülmesidir. Bu beklenti, iki ülke arasında sürekli bir koordinasyonu zorunlu kılmakta ve ilişkilerin diplomatik boyutunu canlı tutmaktadır.
Son olarak, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin geleceği, iki ülkenin iç siyasi dinamiklerinden de etkilenecektir. Türkiye’deki ekonomik krizler, seçim döngüleri ve siyasi istikrarsızlık, Ankara’nın dış politikasını ve Azerbaycan’a olan ilgisini doğrudan etkilemektedir. Benzer şekilde, Azerbaycan’da 2024 yılında yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimleri ve olası bir iktidar değişikliği, Bakü’nün dış politika önceliklerini yeniden şekillendirebilir. Ancak iki ülke arasındaki ilişkilerin o kadar derin ve kurumsallaşmış olduğu, kısa vadeli siyasi dalgalanmalardan ciddi şekilde etkilenmesinin zor olduğu değerlendirilmektedir. Türkiye ve Azerbaycan, son yirmi yılda öyle bir stratejik ortaklık inşa etmişlerdir ki, bu ortaklık artık bireylerin veya hükümetlerin ötesine geçmiş, kurumsal bir nitelik kazanmıştır. Bu durum, iki ülke arasındaki ilişkilerin geleceğine dair iyimser olmak için yeterli bir nedendir.
- Bölgesel Aktörler ve Güç Dengesi
7.1 İran: Tehdit Algısı ve Stratejik Rekabet
İran, Azerbaycan’ın İsrail ile ilişkilerini doğrudan kendi ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit olarak algılamaktadır. Tahran yönetimi, İsrail’in Azerbaycan topraklarında varlık göstermesini, kuzeybatı sınırlarına sıfır noktasında bir “siyonist üs” kurulması olarak değerlendirmekte ve bu durumu kabul edilemez bir kırmızı çizgi olarak görmektedir. İran’ın bu tehdit algısı, sadece askeri ve istihbarat boyutuyla sınırlı değildir; aynı zamanda demografik ve ideolojik boyutları da bulunmaktadır. İran’ın kuzeybatısında (Doğu ve Batı Azerbaycan eyaletleri) yaklaşık 30 milyon Azeri Türkü yaşamaktadır ve bu nüfus, İran yönetimi için her zaman hassas bir konu olmuştur. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin güçlenmesi ve bağımsız bir dış politika izlemesi, İran Azerbaycan’ında ayrılıkçı duyguları körükleyebileceği endişesini taşımaktadır. Bu nedenle İran, Azerbaycan’ı sadece bir komşu olarak değil, aynı zamanda kendi toprak bütünlüğüne yönelik potansiyel bir tehdit olarak da görmektedir.
İran’ın Azerbaycan’a yönelik politikası, bu tehdit algısı doğrultusunda şekillenmektedir. Tahran, bir yandan Azerbaycan ile diplomatik ve ekonomik ilişkilerini sürdürmeye çalışmakta, diğer yandan da Bakü’yü İsrail ile işbirliğinden vazgeçirmek için çeşitli baskı araçları kullanmaktadır. Bu baskı araçlarının başında, askeri tehdit ve sınır gerilimleri gelmektedir. İran, son yıllarda Azerbaycan sınırında defalarca askeri tatbikatlar düzenlemiş, bu tatbikatlar sırasında Azerbaycan’a yönelik açık tehditler savunulmuştur. Ayrıca, İran’ın desteklediği milis güçlerinin (özellikle Şii milisler) Azerbaycan sınırında konuşlanması, Bakü yönetimi üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanılmaktadır. Ekonomik alanda ise İran, Azerbaycan ile ticaretini sınırlandırmakta, gümrük prosedürlerini zorlaştırmakta ve Nahçıvan ile ana kara arasındaki transit geçişleri zaman zaman engellemektedir. Tüm bu baskı araçlarına rağmen, İran’ın Azerbaycan’a karşı doğrudan bir askeri müdahalede bulunma ihtimali düşük görünmektedir. Çünkü böyle bir müdahale, İran’ı Türkiye, İsrail ve batılı ülkelerle doğrudan karşı karşıya getirecek ve bölgede büyük bir savaşı tetikleyebilecektir. İran’ın stratejisi, daha çok düşük yoğunluklu bir gerilim ve yıpratma politikası izlemek, Azerbaycan’ı zamanla İsrail ile işbirliğini azaltmaya zorlamaktır.
Ancak İran’ın bu stratejisinin başarılı olup olmayacağı, büyük ölçüde uluslararası ve bölgesel dinamiklere bağlıdır. İran’ın kendi içindeki ekonomik kriz, protestolar ve siyasi istikrarsızlık, Tahran’ın dış politikada etkinliğini sınırlamaktadır. Ayrıca, İsrail ile olası bir savaş senaryosunda İran’ın ilk hedeflerinden birinin Azerbaycan olması, Bakü’yü daha da İsrail’e yakınlaştırabilir. Bu paradoks, İran’ın Azerbaycan politikasının temel çıkmazını oluşturmaktadır: İran, Azerbaycan’ı tehdit ettikçe, Azerbaycan güvenlik arayışında İsrail’e daha fazla yönelebilir ve bu da İran’ın tehdit algısını haklı çıkarır. Bu kısır döngüyü kırmanın yolu, İran’ın tehdit algısını yeniden tanımlaması ve Azerbaycan’ın meşru güvenlik endişelerini anlamasından geçmektedir. Ancak mevcut İran yönetiminin bu esnekliği göstermesi pek mümkün görünmemektedir.
7.2 Rusya: Denge Stratejisi ve Etki Mücadelesi
Rusya, Güney Kafkasya’yı kendi “yakın çevresi” olarak görmekte ve bölgedeki herhangi bir güç kaymasını doğrudan kendi ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit olarak değerlendirmektedir. Moskova’nın bölgedeki temel stratejik hedefi, kendi etki alanını korumak ve bölgeye dış güçlerin (özellikle ABD, İsrail ve Türkiye) nüfuz etmesini engellemektir. Bu hedef doğrultusunda Rusya, bölgedeki tüm aktörlerle aynı anda ilişki geliştiren ve zaman zaman birbirine karşı kullanan esnek bir denge stratejisi izlemektedir. Azerbaycan özelinde Rusya, bir yandan Bakü ile ekonomik ve askeri ilişkilerini sürdürmekte (Rusya, Azerbaycan’ın en büyük ikinci silah tedarikçisidir), diğer yandan da Ermenistan ile olan geleneksel müttefiklik ilişkisini korumaktadır. Bu iki stratejik hedef birbiriyle çeliştiğinde ise Rusya, kısa vadeli çıkarları doğrultusunda pozisyon almakta, bu da Bakü ile Moskova arasında zaman zaman gerilimlere yol açmaktadır.
Rusya’nın Azerbaycan politikasının en önemli araçlarından biri, askeri işbirliği ve silah satışıdır. Rusya, Azerbaycan’a S-300 hava savunma sistemleri, Tor-M2E füzeleri, BMP-3 piyade savaş araçları ve çeşitli İHA sistemleri satmıştır. Bu silah satışları, Rusya’nın Azerbaycan üzerindeki etkisini sürdürmesinin yanı sıra, İsrail ve Türkiye’nin bölgedeki askeri nüfuzunu dengeleme işlevi de görmektedir. Ancak son yıllarda, Azerbaycan’ın İsrail ve Türkiye’den yaptığı silah alımlarının Rusya’dan yaptığı alımları geçmesi, Moskova’da rahatsızlık yaratmaktadır. Rusya, bu durumu telafi etmek için Azerbaycan’a daha modern sistemler (örneğin, Su-35 savaş uçakları veya S-400 hava savunma sistemleri) satmayı teklif etmiş, ancak Bakü yönetimi bu tekliflere henüz sıcak bakmamıştır. Azerbaycan’ın çok yönlü silah tedarik stratejisi, Moskova’nın Bakü üzerindeki etkisini sınırlamakta ve Rusya’yı diğer araçlara (enerji, ekonomi, diplomasi) yönelmeye zorlamaktadır.
Rusya-Ukrayna savaşı, Rusya’nın Güney Kafkasya politikasını da derinden etkilemiştir. Savaş nedeniyle Rus ordusunun önemli bir kısmının Ukrayna’da bağlanmış olması, Moskova’nın Kafkasya’daki askeri varlığını zayıflatmış ve bölgede bir güç boşluğu yaratmıştır. Bu güç boşluğu, hem Türkiye’nin hem de İsrail’in bölgedeki nüfuzunu artırmasına yol açmıştır. Rusya, bu durumu tersine çevirmek için diplomatik kanalları daha aktif kullanmakta, Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki barış sürecinde arabuluculuk rolünü pekiştirmeye çalışmaktadır. Ancak batılı aktörlerin (ABD, AB) de barış sürecine dahil olması, Rusya’nın bu alandaki tekelini kırmış ve Moskova’yı rahatsız etmiştir. Rusya’nın önümüzdeki dönemde Azerbaycan politikasının, Ukrayna savaşının seyrine ve Rusya’nın bu savaştan nasıl çıkacağına bağlı olarak şekilleneceği değerlendirilmektedir.
7.3 Çin ve Pakistan: Artan İlgi ve Stratejik Ortaklıklar
Çin, Güney Kafkasya’ya Kuşak ve Yol Girişimi (KYG) kapsamında ekonomik bir perspektiften yaklaşmakta ve bölgeyi Avrupa ile Asya arasındaki ticaretin kilit bir halkası olarak görmektedir. Çin’in bölgedeki temel önceliği, Orta Koridor’un geliştirilmesi ve Çin mallarının Avrupa’ya daha hızlı ve güvenli bir şekilde ulaşmasının sağlanmasıdır. Bu bağlamda Çin, Azerbaycan’a altyapı projeleri için kredi ve yatırım sağlamakta, Bakü Limanı’nın modernizasyonu, demiryolu hatlarının iyileştirilmesi ve lojistik merkezlerin kurulması gibi projelere destek vermektedir. Ancak Çin’in bölgedeki askeri varlığı neredeyse yok denecek kadar azdır ve Pekin, bölgesel güvenlik meselelerine doğrudan müdahil olmaktan kaçınmaktadır. Çin’in bu “düşük profilli” yaklaşımı, Azerbaycan için bir fırsat olduğu kadar bir risk de taşımaktadır. Fırsat, Çin’in bölgeye ekonomik kaynak aktarması ve Azerbaycan’ın altyapısını geliştirmesidir. Risk ise, Çin’in herhangi bir güvenlik krizinde Azerbaycan’ın yanında yer almayacağı, kendi ekonomik çıkarlarını korumak için pragmatik bir tutum izleyeceğidir.
Pakistan ise, özellikle son yıllarda Türkiye ile birlikte Azerbaycan’a siyasi ve askeri destek veren önemli bir bölgesel aktör haline gelmiştir. Pakistan ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerin temelinde, Hindistan ve İran’a karşı ortak bir stratejik duruş bulunmaktadır. Pakistan, Keşmir sorununda Azerbaycan’ın desteğini alırken, Azerbaycan da Dağlık Karabağ sorununda Pakistan’ın desteğini almıştır. Pakistan, aynı zamanda Azerbaycan ordusunun modernizasyonuna katkıda bulunmakta, Azerbaycan’a eğitim ve danışmanlık hizmetleri sağlamaktadır. İki ülke arasında askeri eğitim anlaşmaları imzalanmış, Pakistanlı askeri eğitmenler Azerbaycan’da görev yapmıştır. Ancak Pakistan’ın Azerbaycan’a askeri teçhizat tedarik etme kapasitesi sınırlıdır ve Pakistan’ın desteği daha çok siyasi ve diplomatik alanda yoğunlaşmaktadır. Pakistan’ın bölgedeki artan ilgisi, Azerbaycan için çeşitlendirilmiş bir dış politika seçeneği sunmakta, ancak Pakistan’ın İran ve Rusya ile olan karmaşık ilişkileri nedeniyle bu ittifakın sınırları bulunmaktadır.
- Risk Analizi
Güney Kafkasya’da ortaya çıkan temel riskler, tek bir olaydan veya belirli bir aktörden kaynaklanmamakta, aksine bölgenin yapısal özelliklerinden ve küresel güç rekabetinin yoğunlaşmasından beslenmektedir. Bu risklerin başında, dış güç rekabetinin giderek artması ve bu rekabetin bölgeyi bir “vekalet savaşı” alanına dönüştürme potansiyeli gelmektedir. Rusya, Türkiye, İran, İsrail, ABD ve Çin gibi aktörlerin bölgedeki çıkarları her geçen gün daha da kesişmekte ve bu kesişim noktaları, potansiyel çatışma alanları yaratmaktadır. Özellikle İran ile İsrail arasındaki gizli savaşın Kafkasya’ya sıçrama ihtimali, bölgeyi bir zaman bombası haline getirmektedir. Bu iki aktör arasında doğrudan bir askeri çatışma yaşanması durumunda, bu çatışmanın Kafkasya cephesinin Azerbaycan toprakları olacağı tahmin edilmekte ve bu durum, Azerbaycan’ın varlığını doğrudan tehdit edecektir.
İkinci büyük risk, istihbarat savaşlarının yoğunlaşması ve bu savaşların sivil güvenliği tehdit eder hale gelmesidir. Reisi helikopter kazası, bu riskin ne kadar somut olduğunu göstermiştir. Bir devlet başkanının içinde bulunduğu helikopterin düşmesi, ister kaza ister sabotaj olsun, bölgedeki güvenlik zafiyetlerinin boyutlarını gözler önüne sermektedir. Sinyal karıştırma, elektronik harp, siber saldırılar ve suikast girişimleri, bölgenin gündelik hayatının bir parçası haline gelmiş durumdadır. Bu durum, sadece siyasi elitlerin değil, sıradan vatandaşların da güvenliğini tehdit etmekte ve bölgede kronik bir istikrarsızlık ortamı yaratmaktadır. Sivil havacılık güvenliğinin bu elektronik harp faaliyetlerinden olumsuz etkilenmesi, zaman içinde daha büyük bir felakete yol açabilir.
Üçüncü risk, yanlış hesaplama (miscalculation) riskidir. Bölgedeki aktörlerin birbirlerinin niyetlerini yanlış okuması, kırmızı çizgileri yanlış anlaması veya bir kriz anında tırmanışı kontrol edememesi, küçük bir olayın büyük bir savaşa dönüşmesine yol açabilir. Özellikle İran ve İsrail arasındaki gerilim, bu riskin en yüksek olduğu alandır. İran’ın Azerbaycan topraklarındaki İsrail tesislerine yönelik bir saldırısı, İsrail’in İran’a doğrudan bir misilleme yapmasına ve bu misillemenin büyüyerek bölgesel bir savaşa dönüşmesine neden olabilir. Benzer şekilde, Ermenistan ile Azerbaycan arasında sınırda yaşanacak küçük çaplı bir çatışma, bölgedeki büyük güçlerin müdahalesiyle kontrolden çıkabilir. Bu yanlış hesaplama riskini azaltmanın yolu, aktörler arasında doğrudan iletişim hatlarının açık tutulması ve kriz yönetim mekanizmalarının güçlendirilmesidir.
- Stratejik Öneriler
9.1 Azerbaycan İçin Öneriler
Azerbaycan’ın öncelikli olarak yapması gereken şey, dış politikada denge stratejisini daha da geliştirmek ve hiçbir büyük güce aşırı bağımlı hale gelmemektir. Bu bağlamda Azerbaycan, İsrail ile olan stratejik ortaklığını korurken, aynı zamanda İran ve Rusya ile de sağlıklı bir diyalog geliştirmelidir. İsrail’e olan bağımlılığını azaltmak için silah tedarikinde çeşitlendirmeye gitmeli, kendi savunma sanayiini daha da güçlendirmeli ve alternatif tedarikçiler (Çin, Pakistan, bazı Avrupa ülkeleri) ile de ilişkilerini geliştirmelidir. Ayrıca, Azerbaycan topraklarında bulunan İsrail tesislerinin varlığını ve işlevini daha şeffaf bir şekilde yönetmeli, bu tesislerin İran’a yönelik istihbarat faaliyetlerinde kullanıldığına dair iddiaları ciddiye almalı ve bu iddiaları bertaraf edecek adımlar atmalıdır. İran’a yönelik olarak ise, güvenlik endişelerini dikkate alan, karşılıklı güven artırıcı önlemler içeren bir diyalog başlatılmalıdır.
İkinci olarak, Azerbaycan, kendi istihbarat kapasitesini güçlendirmeye odaklanmalı ve dış istihbarat servislerine olan bağımlılığını azaltmalıdır. Bu, hem teknik istihbarat (sinyal, görüntü, siber) altyapısının geliştirilmesini hem de insan istihbaratı (ajanlar, muhbirler) kapasitesinin artırılmasını gerektirmektedir. Azerbaycan, bu alanda Türkiye, Pakistan ve diğer dost ülkelerle işbirliği yapabilir, ancak nihai hedef kendi kendine yeterli bir istihbarat teşkilatı oluşturmak olmalıdır. Kendi istihbarat verilerini üretebilen bir Azerbaycan, dış politika otonomisini güçlendirecek ve müttefiklerinin baskılarına karşı daha dirençli hale gelecektir. Ayrıca, Azerbaycan’ın kendi vatandaşlarının güvenliğini tehdit eden yabancı istihbarat faaliyetlerine karşı daha etkin bir mücadele yürütmesi, egemenliğinin bir gereğidir.
Üçüncü olarak, Azerbaycan, Ermenistan ile kalıcı bir barış anlaşması imzalamak için diplomatik çabalarını artırmalı ve bu süreçte hem Rusya’yı hem de batılı aktörleri dengeleyerek yürümelidir. Zengezur Koridoru’nun açılması, Azerbaycan için sadece ekonomik bir fırsat değil, aynı zamanda stratejik bir zorunluluktur. Bu koridor sayesinde Nahçıvan’ın kırılganlığı ortadan kalkacak ve Azerbaycan, Türkiye ile kesintisiz bir kara bağlantısına kavuşacaktır. Azerbaycan, bu hedefine ulaşmak için Ermenistan’a cazip ekonomik teşvikler sunmalı, uluslararası toplumun desteğini almalı ve İran’ın olası engelleme çabalarını diplomatik yollarla aşmalıdır. Zengezur Koridoru, bölgenin kaderini değiştirecek bir projedir ve Azerbaycan’ın bu projeyi hayata geçirmek için kararlılıkla çalışması gerekmektedir.
9.2 Türkiye İçin Öneriler
Türkiye, Azerbaycan ile olan stratejik ortaklığını yeniden tanımlamalı ve bu ortaklığı daha kurumsal, daha öngörülebilir ve daha dengeli bir zemine oturtmalıdır. “İki devlet tek millet” söylemi, duygusal bağı güçlendirmek için önemlidir, ancak stratejik ilişkilerin temeli çıkar ve kapasite üzerine inşa edilmelidir. Türkiye, Azerbaycan’ın İsrail ile olan ilişkileri konusunda daha pragmatik bir tutum benimsemeli, bu ilişkilerin Türkiye’nin çıkarlarına zarar vermediği sürece sorun olmadığını kabul etmelidir. Aynı zamanda, Türkiye’nin kendi İsrail politikası ile Azerbaycan politikası arasında bir koordinasyon sağlaması, olası çelişkileri minimize etmesi gerekmektedir. Türkiye, Azerbaycan’ın İsrail’e olan bağımlılığını azaltmasına yardımcı olacak alternatifler sunabilir (örneğin, daha fazla silah teknolojisi transferi, ortak üretim projeleri), ancak bunu yaparken Azerbaycan’ın egemen tercihlerine saygı göstermelidir.
İkinci olarak, Türkiye, Güney Kafkasya’da çok taraflı diplomasiyi daha aktif bir şekilde kullanmalı ve bölgesel işbirliği mekanizmalarının kurulmasına öncülük etmelidir. Türkiye, Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan arasında bir “Kafkasya İşbirliği Platformu” kurulması için girişim başlatabilir. Bu platform, enerji, ticaret, ulaştırma ve güvenlik alanlarında ortak projeler geliştirmeyi ve bölgesel sorunların barışçıl yollarla çözümünü hedeflemelidir. Türkiye ayrıca, Rusya ve İran’ı da bu platforma dahil etmeye çalışmalı, ancak bu ülkelerin platformu veto edemeyeceği bir yapı tasarlamalıdır. Çok taraflı diplomasi, Türkiye’nin bölgedeki etkisini artırmanın yanı sıra, olası krizlerin tırmanmasını engelleyecek erken uyarı ve kriz yönetim mekanizmalarının kurulmasına da olanak tanıyacaktır.
Üçüncü olarak, Türkiye, Zengezur Koridoru’nun açılması için diplomatik baskısını artırmalı ve bu konuda Azerbaycan ile tam bir koordinasyon içinde hareket etmelidir. Zengezur Koridoru, Türkiye’nin Orta Asya’ya açılan kapısıdır ve bu koridorun açılması, Türkiye’nin küresel bir lojistik merkezi olma hedefine büyük katkı sağlayacaktır. Türkiye, Ermenistan’a bu koridorun ekonomik faydalarını anlatmalı, koridorun işletilmesi konusunda Ermenistan’a da gelir payı teklif etmeli ve uluslararası finans kuruluşlarını bu projeye destek vermeye ikna etmelidir. Aynı zamanda, İran’ın bu koridora yönelik endişelerini gidermek için İran’a da alternatif güzergahlar veya işbirliği modelleri önerilmelidir. Zengezur Koridoru, sadece bir ulaşım projesi değil, aynı zamanda bölgesel barışın ve istikrarın da anahtarıdır.
9.3 Bölgesel İşbirliği Mekanizmaları
Güney Kafkasya’da kalıcı barış ve istikrarın tesisi için ortak güvenlik mekanizmalarının kurulması kaçınılmazdır. Bu mekanizmaların başında, bölgesel bir kriz yönetim platformu gelmelidir. Bu platform, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Türkiye, Rusya ve İran’ın katılımıyla oluşturulabilir. Platformun temel işlevi, bölgedeki güvenlik risklerini erken tespit etmek, aktörler arasında doğrudan iletişim hatları kurmak ve olası krizlerin tırmanmasını önlemek olmalıdır. Platform, düzenli toplantılar, acil durum iletişim hatları ve ortak tatbikatlar gibi araçlarla güven artırıcı önlemleri hayata geçirebilir. Bu platformun başarılı olması için, tüm aktörlerin egemenliklerine saygı gösteren, herhangi bir aktörü dışlamayan ve kararların oybirliğiyle alındığı bir yapı tasarlanmalıdır.
İkinci olarak, bölgede bir “Yumuşak Güvenlik İşbirliği Mekanizması” kurulmalıdır. Bu mekanizma, terörizmle mücadele, organize suçlar, uyuşturucu kaçakçılığı, insan kaçakçılığı ve siber güvenlik gibi alanlarda bölgesel işbirliğini hedeflemelidir. Bu alanlar, büyük güç rekabetinin daha az yoğun olduğu ve ortak çıkarların daha belirgin olduğu alanlardır. Bu nedenle, yumuşak güvenlik işbirliği, bölgesel aktörler arasında güven inşa etmek için bir başlangıç noktası olabilir. Ortak eğitim programları, bilgi paylaşımı protokolleri ve ortak operasyonel planlama, bu mekanizmanın somut araçları olabilir. Zaman içinde, yumuşak güvenlik işbirliğinden elde edilecek başarılar, aktörlerin sert güvenlik alanlarında da işbirliği yapmasının önünü açabilir.
Üçüncü olarak, bölgesel ekonomik entegrasyon derinleştirilmelidir. Orta Koridor’un tam kapasiteyle çalışması, enerji projelerinin çeşitlendirilmesi, serbest ticaret bölgelerinin kurulması ve ortak altyapı projelerinin hayata geçirilmesi, bölge ülkelerini birbirine bağımlı hale getirecek ve çatışma maliyetini artıracaktır. Ekonomik entegrasyon, siyasi gerilimleri azaltmanın en etkili yollarından biridir. Azerbaycan, Türkiye, Gürcistan ve Ermenistan arasında bir “Kafkasya Ekonomik İşbirliği Teşkilatı” kurulması, bu entegrasyonun kurumsal çerçevesini oluşturabilir. Bu teşkilat, AB’nin Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’ndan (bugünkü AB’nin temeli) ilham alarak, önce enerji ve ulaştırma gibi alanlarda işbirliğini başlatabilir, zamanla diğer alanlara yayılabilir. Ekonomik entegrasyon, bölgesel barışın en sağlam temelidir.
- Sonuç
Güney Kafkasya, Soğuk Savaş sonrası dönemde yalnızca bölgesel değil, küresel rekabetin de en yoğun yaşandığı coğrafyalardan biri haline gelmiştir. Bu rekabetin merkezinde yer alan Azerbaycan, enerji kaynakları, transit koridorlar ve stratejik konumu sayesinde uluslararası sistemin vazgeçilmez bir aktörü olma potansiyeline sahiptir. Ancak aynı potansiyel, Azerbaycan’ı büyük güçlerin çıkar çatışmalarının odağına yerleştirmekte ve ülkeyi yapısal kırılganlıklarla karşı karşıya bırakmaktadır. Bu çalışmada ortaya konduğu üzere, Azerbaycan’ın karşı karşıya olduğu güvenlik riskleri, tekil olaylardan (Reisi helikopter kazası gibi) ziyade, bölgenin yapısal dinamiklerinden ve Azerbaycan’ın tercih ettiği stratejik ortaklıkların yarattığı bağımlılık ilişkilerinden kaynaklanmaktadır.
Azerbaycan-İsrail ilişkileri, bu bağımlılık ilişkisinin en çarpıcı örneğidir. Askeri, istihbarat ve ekonomik alanlarda derinleşen bu stratejik ortaklık, Azerbaycan’a önemli kazançlar (güçlü bir ordu, modern silahlar, istihbarat desteği, ekonomik yatırımlar) sağlamıştır. Ancak aynı ortaklık, Azerbaycan’ı İran ile doğrudan karşı karşıya getirmiş, Rusya ve Türkiye gibi diğer bölgesel aktörlerle ilişkilerini de karmaşık hale getirmiştir. Azerbaycan’ın önündeki temel stratejik soru, bu bağımlılık ilişkisini nasıl yöneteceği ve kendi egemenlik alanını nasıl koruyacağıdır. Bu sorunun cevabı, ne İsrail ile ilişkileri tamamen kesmek ne de mevcut bağımlılığı sorgusuz sualsiz kabul etmektir. Cevap, çeşitlendirilmiş bir stratejide, alternatif tedarikçi ve ortak arayışında ve kendi savunma ve istihbarat kapasitesini güçlendirme çabasında yatmaktadır.
Türkiye, Azerbaycan için vazgeçilmez bir stratejik ortak olmaya devam edecektir. Ancak bu ortaklığın sürdürülebilir olması için, her iki tarafın da birbirinin çıkarlarına saygı göstermesi, ortak hedefler etrafında kenetlenmesi ve olası anlaşmazlık alanlarını (örneğin, İsrail meselesi) rasyonel bir şekilde yönetmesi gerekmektedir. “Kardeşlik” söylemi, ancak egemenlik, denge ve karşılıklı güven ile anlam kazanır. Bu üç unsurun zayıfladığı her noktada, söylem boş bir lafa dönüşür ve stratejik ortaklık zedelenir. Türkiye’nin, Azerbaycan’ın İsrail ile olan ilişkilerini bir tehdit olarak değil, Azerbaycan’ın meşru güvenlik tercihlerinin bir sonucu olarak görmesi ve bu tercihleri kendi çıkarlarıyla uyumlu hale getirecek pragmatik bir strateji geliştirmesi gerekmektedir.
Son olarak, Güney Kafkasya’da kalıcı barış ve istikrarın tesisi için bölgesel işbirliği mekanizmalarının kurulması şarttır. Bu mekanizmalar, ne kadar kırılgan ve yetersiz olurlarsa olsunlar, aktörler arasında güven inşa etmenin, krizleri yönetmenin ve çatışmaları önlemenin tek yoludur. Ortak güvenlik platformları, yumuşak güvenlik işbirliği ve ekonomik entegrasyon, bu mekanizmaların temel ayaklarını oluşturmalıdır. Bu mekanizmaların hayata geçmesi, bölge ülkelerinin siyasi iradesine ve uluslararası toplumun desteğine bağlıdır. Ancak unutulmamalıdır ki, bölgesel barışın maliyeti, savaşın maliyetinden her zaman daha düşüktür. Güney Kafkasya’nın geleceği, bu basit gerçeği kavrayan aktörlerin elindedir.
Kaynakça
· International Crisis Group. (2023). South Caucasus Reports. Brüksel: ICG.
· Stockholm International Peace Research Institute. (2024). Arms Transfers Database. Stockholm: SIPRI.
· Chatham House. (2023-2024). Caucasus Analysis Papers. Londra: Chatham House.
· Carnegie Endowment for International Peace. (2024). Russia & Eurasia Program. Washington: Carnegie.
· Brookings Institution. (2023). Middle East Security Studies. Washington: Brookings.
· Valiyev, A. (2023). Azerbaijan’s Foreign Policy: Balancing Between East and West. Baku: ADA University Press.
· Mehmet, Ö. (2024). Türkiye-Azerbaijan Relations: From Brotherhood to Strategic Partnership. İstanbul: İstanbul Policy Center.
· Cornell, S. E. (2023). Azerbaijan Since Independence. Londra: Routledge.
· BBC News. (2024). Regional Coverage – Caucasus and Iran Reports.
· Al Jazeera. (2024). Caucasus and Iran Reports.
· Reuters. (2023-2024). Energy and Security News.
· The Economist. (2024). The New Great Game in the Caucasus. Londra.
ö



Bir yanıt yazın