Avrupa Birliği Türkiye Gümrük Anlaşması Yeniden masadayken

Okuma Süresi:

5–7 dakika
❤️

Değerli Dostlar,

Aşağıdaki bilgileri sunan değerli şahsiyetlere teşekkür ederim. Gümrük birliği sürecini hatırlayanlar,

AB ile mutabık kalınan ve varlığı olmayan gümrük birliği antlaşmasını,   havaii fişeklerle kutladılar!

Aşağıdaki yazışmalarda; İsmail Cem İpekçi’in misyonu anılmamış. Bir diğer ifadeyle bu hakikat,

“Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” olarak değerlendirilmez…

AB’nin kuruluşundan  otuz yıl evvelki kurulma düşüncelerini 9 yazıyla paylaştığımı hatırlıyorum.

Rahmetli Ecevit’in „ONLAR ORTAK, BİZ PAZAR“ tanımlaması tamamen doğrudur.

Zaman zaman paylaştığım; DENİZİ BOL OLAN ÜLKELERİN KERİZİ’DE BOLDUR tanımlaması, eskiden „KIYMETİHARBİYESİ“  kelimesiyle kullanılıyordu.

Ülkemizin menfaatleri için görüş alış-verişinde bulunan iki mümtaz şahsiyetin yazışmasını, kendilerinden izin almadığım için;  görüş alış-verişinde bulunan iki mümtaz şahsiyetin isimlerini filtreledim. İzin gelirse ayrıca beyan edeceğim.

Emekleri için kendilerine çok teşekkür ederim.

Kalın sağlıcakla

Rehan Gündoğmuş

Not; aşağıdaki 1980 ihtilali hakkındaki düşüncede unutulmaması gereken, 1-2-3/1980 protokolleri 19 Eylül 1980 senesinde  akit edildi.

İhtilalden 7 gün sonra.

Hukukçuların kafasının almadığı husus;

AET ile akit edilen Uluslarüstü Ankara Antlaşmasının bazı  hükümleri 01.12.1986 tarihinde yürürlüğe girmiştir ve 1-2-3/1980 protokollerinin birçok hükmü bu tarihten sonra geçersizdir. Avrupa Adalet Divanının 01.12.1986 tarihinden sonraki tarihlerde 1-2-3/1980 protokolleri çerçevesinde, özellikle serbest dolaşım konulu hususlarda vermis olduğu tüm kararları hukuken butlandır.  

Katma protokolü Almanya Federal Cumhuriyeti için hazırlayan uzman hukukçuyla yapmış olduğum yazışmaya vermiş olduğu cevabında;

bizim AB hususunda hiçbir bilgi sahibi olmadığımızı ifade etmişti.

Alman hukukçu şahsıma; Deniz ve Keriz hatırlatmasını kibarca yaptı.

Yazı halen mevcut….

***

Avrupa Birliği Türkiye Gümrük Anlaşması Yeniden masadayken

Son günlerde Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki Gümrük Anlaşması’na ilişkin görsellerin, açıklamaların ve diplomatik temasların yeniden kamuoyunda yer bulması, uzun süredir ertelenen bir gerçeği yeniden gündeme taşıdı. “Güncelleme” başlığı altında yürütülen bu tartışmalar, yalnızca teknik bir revizyonu değil, aynı zamanda Türkiye’nin ekonomik yönünü ve iradesini de sorgulatan bir süreci işaret ediyor.

1996 yılında yürürlüğe giren Gümrük Anlaşması, dönemin koşullarında sanayi ürünlerini merkeze alan bir yapı olarak tasarlandı. Ancak tarım ve gıda ürünleri bu çerçevenin büyük ölçüde dışında bırakıldı. Aradan geçen yaklaşık otuz yıl içinde bu eksiklik giderilmediği gibi, kalıcı bir dengesizliğe dönüştü. Oysa Türkiye, tarihsel olarak güçlü bir tarım ve gıda ülkesi; toprağıyla, iklimiyle, üretim kültürüyle Avrupa pazarının doğal bir parçası.

Buna rağmen Avrupa Birliği’nin Türkiye menşeli tarım ve gıda ürünlerine uyguladığı ek vergiler ve fiili kısıtlamalar, serbest ticaret anlayışıyla bağdaşmıyor. Zeytinyağında litre başına uygulanan 1,36 euro tutarındaki ek vergi, bunun en somut örneklerinden biri. Binlerce yıllık Anadolu tarım geleneğinin simgesi olan bir ürünün bu şekilde cezalandırılması, ortak pazar söylemiyle açık bir çelişki yaratıyor.

Benzer bir tablo bulgurda da karşımıza çıkıyor. Temel bir tarım ve gıda ürünü olan bulgur üzerindeki ekstra vergiler, Türkiye’yi Avrupa pazarında yapay bir dezavantaja sürüklüyor. Salça ve şekerlemeler gibi katma değerli gıda ürünlerine uygulanan ek vergiler ise bu adaletsiz zincirin diğer halkalarını oluşturuyor. Üstelik sorun yalnızca bitkisel ürünlerle sınırlı değil. İşlenmiş et ürünleri alanında da Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yönelik kapalı kapı politikası sürüyor. Oysa gıda güvenliği, izlenebilirlik ve üretim standartları açısından Türkiye bugün Avrupa normlarını karşılayabilecek bir altyapıya sahip.

Tam da bu noktada asıl mesele ortaya çıkıyor. Türkiye bu masadan, başkalarının beklentilerine göre değil; kendi ekonomik çıkarlarını koruyarak kalkmalıdır. Avrupa Birliği’nin talepleri olabilir. Ancak hiçbir güncelleme, Türkiye’nin üreticisini zayıflatacak, çiftçisini korumasız bırakacak, tarım ve gıda sektörünü dışa bağımlı hâle getirecek bir sonuca razı olunarak yapılmamalıdır.

Gümrük Anlaşması’nın güncellenmesi, Türkiye için bir taviz süreci değil; hakların yeniden dengelendiği bir müzakere olmalıdır. Zeytinyağından hububata, işlenmiş gıdadan et ürünlerine kadar uzanan üretim zinciri yalnızca ihracat kalemi değil; aynı zamanda kırsal kalkınmanın, gıda güvenliğinin ve ekonomik bağımsızlığın temelidir. Kendi üreticisini koruyamayan bir ülkenin, ticaret masasında güçlü olması mümkün değildir.

Tarih bize şunu açıkça gösteriyor: Güncellenmeyen anlaşmalar kadar, kendi çıkarlarını savunamayan ülkeler de zamanla kaybeder. Bu nedenle Türkiye, masadan kalkarken değil; masadayken güçlü olmalıdır. Kırmızı çizgilerini net koymalı, üreticisine sahip çıkan, katma değerli üretimi önceleyen, tarım ve gıdayı stratejik bir alan olarak gören bir tutum sergilemelidir.

Avrupa Birliği–Türkiye Gümrük Anlaşması gerçekten güncellenecekse, bu ancak Türkiye’nin kendi toprağına, kendi emeğine ve kendi üreticisine sahip çıkan bir anlayışla anlam kazanır. Gerçek ortaklık, ancak karşılıklı saygı ve dengeli çıkarlar üzerine inşa edilir.

Bu yol, zor ama doğru olandır. Ve Türkiye için doğru olan yol, kendi üreten gücünü merkeze alan yoldur.

V.A

Frankfurt

Çok isabetli bir analiz, teşekkür ederim.

Bu analiz genel bakışıyla doğru. Hedef bu doğrultuda ortaya konmalı ve gerekirse bu süreçten geri adım atılmalıdır. Bununla beraber aşağıdaki noktalarda daha doğru kavramlar kullanılırsa daha etkili ve hızlıca sonuç alınır;

1)1 Ocak 1996 tarihinde bir Gümrük Antlaşması yapılmamıştır. Sadece bir A(E)AB Türkiye Ortaklık Konseyi Kararı imzalanmıştır. Ortaklık Konseyi kararı Antlaşmaların üstünde olamazlar. Onları değiştiremezler, onların yerine geçemezler ve başka bir Ortaklık Konseyi kararını da ortadan kaldıramazlar. Bir çatışma söz konusu olduğunda antlaşma metinleri dikkate alınırlar.

2) Gümrüklerin adım adım kaldırılması 1973 yılında yürürlüğe giren ulusüstü özellikleri olan Katma Protokol temel olan ikinci antlaşmayla yapılmıştır. Bu gümrükleri adım adım indirme sürecin

supranasyonal antlaşmayla başlatılmıştır. A(E)T/AB tarafı Türk sanayisi için gümrük vergilerini ve diğer engelleri 1973 yılında kaldırılmıştır.

3) Türkiye’de Avrupa Ekonomik Topluluğu/Birliği ülkelerinden ithal ettiği ürünlerin gümrük vergisini adım adım azaltmış ve bu oran 1 Ocak 1996 tarihinde sıfırlanmıştır. Dolayısıyla bizim sanayi ürünlerimiz için bir iyileştirme yoktur.

Türkiye’den Avrupa Topluluğuna/Birliğine ihraç edilen Tarım ürünleri için uygulanan Gümrük vergileri de 1980’den itibaren geçerli olmak üzere 1988 yılına kadar sıfırlanmıştır. Bunun için Bkz. 1/1980 A(E)T/AB Ortaklık Konseyi Kararı.

1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe giren Ortaklık Konseyi kararı ile Türkiye bu haklarından feragat etmiştir ve dolayısıyla o günden beri ve bugünlerde yaşanan sorunların sebebinin müsebibi olmuştur. Bununla birlikte bu feragat hukuku açısından incelendiğinde supranasyonal hukukla bağdaşmayan bir süreç olduğu anlaşılmıştır.

Kısaca: Konuyu iyi anlamak ve doğru analiz yapmak gerekiyor. Yoksa hep kaybediyoruz.

Sevgi ve saygılarımla

Ticaret atağına kalkan AB Türkiye’yle gümrük birliğini neden güncellemiyor?

https://www.bbc.com/turkce/articles/cwy8kv5529lo

Hocam bu konuda uzmanların süreçlere dahil edilmesi gerekli.

Maalesef bu konuda eksiklikler var veya bilerek bu durum ortaya çıkmasına müsade edilmiş.

Avrupa Türk gida sektörü bu anlamda zorluk çekiyor, zaten Türkiye’nin Avrupa‘ya gıda ihracatının  çoğunu 90% civarında zaten Avrupa’da kurulan Türk şirketleri ithal ediyor.(işçi olarak gelen büyüklerimizin kurduğu şirketler)

Volkan bey merhaba,

Çok değerli tespitleriniz var. Gida iş kolu bu süreçte yalnız bırakıldı. Gümrük birliği süreci 1996 yılının başında tamamlanırken onlara danışılmadan karar verilmiştir. O zamanlarda tekstil iş kolu dinlendi. Bu iş kolunun orta ve uzun vadede çökeceğini AB tarafı biliyordu. Ben o zamanlar Almanya’da bu konularda araştırmalar yapıyordum. Yaptığımız ikazlar dikkate alınmadı. Bir temsilcimizin olmadığı AB Komisyonuna ekonomik haklarımızı hukuken mümkün olmadığına bakmadan devrettik. Gıda iş koluna atılmış olan kazıkla her yıl bir milyar dolardan fazla kayıp oluyor. Faizinin faiziyle bu rakam 60 milyar doları geçti.

Bu konuyu en ince noktasına kadar araştırmadan ve takıp etmeden sonuç alamayız. Toplantı sırasında sıralanan istekler bir şey ifade etmiyor.

Sevgi ve saygılarımla

Popülist slogan belki, ama “Ortak Pazar’da onlar ortak, biz pazarız” gibi geliyor bana.

… hocam,

Benim genç olduğum yıllarda bu slogan çok atıldı. Buna rağmen Ortak Pazar konusunda başlangıçta tavrımız yanlış değildi. Kandırılmaya 1980 askeri müdahale yapan kişilerle başladı, Tansu Çiller/Murat Karayalçın zamanında daha da ileriye taşındı. Bu süreç 2005 yılında tavan yaptı.

Bir konuşmamızda Tansu Çiller ben bu gümrük birliği sürecinin tamamlanması konusunda rahatsız olduğumu söylemiştim. O da bana bu süreç en geç 1999 yılında tam üyelikle tamamlanmış olacak diye söyledi.

Verdiğimiz, ona göre. geçiş sürecinde bir mecazı anlamda bir rüşvetti. Böylece tam üyeliği satın almış oluyorduk. Bı konuşma Frsnkfutt’ta Hürriyet gazetesinin düzenlendiği bir toplantıda yapıldı. Ben ona bu bakışın yanlış olduğunu söyledim. O da bana üç yıl sonra yani 1999 yılında bana hak vereceksin dedi. Maalesef Tansu Çiller hanımın haklı çıkması için oyuz yıldan beri bekliyoruz.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar