Ortadoğu’da savaşın gölgesi dolaşırken, Beyaz Saray’dan yükselen sesler birbirini tutmuyor. Bir tarafta “İran’ın nükleer silah yapmasına asla izin vermeyeceğim” tehdidi savrulurken, diğer tarafta Tahran’ın müzakere masasına getirdiği somut öneriler havada kalıyor. İran’ın uranyum zenginleştirme oranını yüzde 60’tan yüzde 20’lere çekme teklifi Cenevre’de yankı bulmazken, Trump yönetiminin sıfır zenginleştirme ve nükleer programdan tamamen vazgeçme talepleri, müzakere sürecini daha başlamadan bitiriyor. Bu çelişkili tutum, Amerika’nın İran’a yönelik stratejisinde net bir hedef belirleyemediğini, ancak askeri seçeneği masada tutarak Tahran’ı baskı altında tutmaya çalıştığını gösteriyor. Oysa İran, onlarca yıldır süregelen yaptırımlar ve tehditler karşısında müzakere ile direnç arasında ince bir çizgide ilerlemeyi öğrenmiş bir ülke olarak, bu tür çelişkileri kendi lehine kullanma konusunda oldukça deneyimli. Nükleer dosya, İran için yalnızca bir teknoloji meselesi değil, aynı zamanda ulusal egemenliğin ve bağımsızlığın sembolü haline gelmiş durumda. Bu nedenle Tahran, zenginleştirme faaliyetlerini tamamen durdurmayı asla kabul etmeyecek, ancak pazarlık yapmaya da her zaman hazır olduğunu gösterecektir.
Basra Körfezi’nde Yığınağın Anatomisi
Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgeye askeri yığınak yapması, İran’ın hazırlıklarını hızlandırmış durumda. Edinilen bilgiler, Tahran’ın olası bir saldırı senaryosuna karşı tüm detayları önceden planladığını gösteriyor. Komuta kademesinde oluşabilecek boşluklar dahi hesaplanmış: Bir komutan şehit olursa yerini kimin alacağı, ikinci isim de şehit düşerse üçüncü sıradaki komutanın görevi nasıl devralacağı tek tek belirlenmiş durumda. Bu derinlemesine planlama, İran’ın devrimden bu yana edindiği deneyimlerin bir ürünü olarak görülmeli. Devrim Muhafızları, sekiz yıllık İran-Irak savaşından çıkardığı derslerle, insan kaynağını en etkin şekilde kullanacak bir organizasyon şeması oluşturmuş durumda. Her komutan, kendi yerine geçecek en az üç ismi bizzat yetiştiriyor ve bu isimler düzenli olarak tatbikatlarda görev alıyor.
Devrim Muhafızları’nın kontrolündeki füze sistemleri, saldırı anında devreye girecek mekanizmalar için yeni bir emir beklemeyecek şekilde yapılandırılmış. Ayetullah Hamaney’in talimatları, en alt birimlere kadar iletilmiş ve uygulama prosedürleri netleştirilmiş. Bu durum, İran’ın merkeziyetçi görüntüsünün altında aslında oldukça esnek ve hızlı karar alabilen bir yapılanmaya sahip olduğunu ortaya koyuyor. İran füze kuvvetleri, olası bir saldırı durumunda ilk 24 saat içinde iki binin üzerinde füzenin fırlatılmasını sağlayacak bir lojistik ağ kurmuş durumda. Bu füzelerin büyük bölümü, ABD’nin bölgedeki üslerini ve İsrail’in stratejik tesislerini hedef alacak şekilde programlanmış.
Amerikan istihbaratının bu hazırlıkların ne kadarını tespit edebildiği ise ayrı bir tartışma konusu. Uydu görüntüleri ve sinyal istihbaratı, İran’ın yer altı tünellerindeki füze rampalarını ve hareketli fırlatma platformlarını tam olarak izleyemiyor. İran, bu belirsizliği stratejik bir avantaja dönüştürmüş durumda: Düşman, tam olarak nereye ve ne zaman saldıracağını bilemediği için caydırıcılık etkisi katlanarak artıyor. Üstelik İran, son yıllarda füze teknolojisinde önemli ilerlemeler kaydederek, daha hassas ve daha uzun menzilli füzeler geliştirmeyi başardı.
Bölgedeki ABD üslerinin korunması için geliştirilen füze kalkanı sistemleri, İran’ın füze sayısı ve saldırı taktikleri karşısında yetersiz kalma riski taşıyor. ABD’li askeri uzmanların yaptığı simülasyonlar, İran’ın eş zamanlı füze saldırılarının, mevcut savunma sistemlerini aşabileceğini gösteriyor. Bu durum, Körfez’deki Amerikan askeri varlığının aslında ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koyuyor.
İç Cephede Hazırlık ve Toplumsal Mutabakat
Amerika ve İsrail’in yıllardır uyguladığı “iç kargaşa çıkarma” stratejisi, İran’ın hazırlıklı olması nedeniyle bugüne kadar başarılı olamadı. Ancak bu çabaların sürdüğü de bir gerçek. Aralık sonu ve Ocak başında yaşanan protestolarda, göstericilere silah sağlandığı iddiaları hafızalardaki yerini koruyor. Bu protestolar sırasında güvenlik güçlerinin ele geçirdiği silahların seri numaralarının incelenmesi, bunların büyük bölümünün Amerikan yapımı olduğunu ortaya çıkarmıştı. İran yönetimi, bu tür dış müdahale girişimlerini belgeleyerek hem iç kamuoyunda meşruiyetini güçlendiriyor hem de uluslararası platformda ABD’yi suçlayabiliyor.
Devrim Muhafızları’na bağlı gönüllülerden oluşan Besic güçleri, milyonlarca üyesiyle sokak hareketlerine karşı hazır. Aşure Taburu, Zehra Taburu, İmam Ali Taburu gibi özel birimler, olası bir iç karışıklıkta hangi bölgede görev yapacağını önceden belirlemiş durumda. İnternet kesintisi durumunda devreye girecek özel haberleşme programları da hazır. Bu programlar, devlete ait altyapı üzerinden çalıştığı için dışarıdan müdahaleye kapalı ve kriz anlarında kesintisiz iletişim sağlayabiliyor.
Besic’in bu denli organize olması, İran toplumunun önemli bir kesiminin devrim değerlerine bağlılığını ve dış müdahalelere karşı duyarlılığını gösteriyor. Ekonomik sıkıntıların had safhada olduğu bir dönemde dahi bu yapının varlığını koruyabilmesi, İran rejiminin toplumsal tabanının sanıldığı kadar zayıf olmadığının kanıtı. Besic üyeleri, yalnızca güvenlik görevi yapmakla kalmıyor, aynı zamanda sosyal yardım faaliyetleri, sağlık hizmetleri ve eğitim gibi alanlarda da devletin yanında yer alarak toplumsal dayanışmayı güçlendiriyor.
İran yönetimi, sosyal medya ve dijital platformlarda da etkin bir strateji izliyor. Devlet destekli siber birlikler, muhalif hesapları tespit edip kapatırken, rejim yanlısı içerik üreticilerini de organize bir şekilde destekliyor. Bu sayede, sanal dünyada da kontrolü elden bırakmayan Tahran, olası bir kriz anında bilgi akışını kendi lehine yönlendirebilecek bir altyapıya sahip.
İran’ın etnik ve mezhepsel çeşitliliği, dış güçlerin istismar etmeye çalıştığı bir unsur olsa da, Tahran bu çeşitliliği yönetme konusunda önemli bir deneyim kazanmış durumda. Sünni nüfusun yoğun olduğu bölgelerde özel kalkınma programları uygulanırken, Kürt, Beluç ve Arap gibi etnik grupların temsilcileri mecliste ve yerel yönetimlerde görev alıyor. Bu politikalar, ayrılıkçı hareketlerin toplumsal taban bulmasını zorlaştırıyor.
Anayasal Sigorta ve Liderlik Devri
Hamaney’e yönelik olası bir suikast senaryosu, İran anayasasında açıkça düzenlenmiş bir prosedürle karşılık buluyor. Rehber’in ölümü halinde yetkiler, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Yüksek Yargı Başkanı’ndan oluşan geçici konseye devrediliyor. Kararlar oy birliğiyle alınıyor. Bu üçlü mekanizma, farklı devlet kurumlarının temsilini içerdiği için herhangi bir tekelin önüne geçiyor ve kararların daha geniş bir mutabakatla alınmasını sağlıyor. Geçici konsey, en fazla elli gün içinde yeni Rehber’in seçilmesi için Uzmanlar Meclisi’ni toplantıya çağırmakla yükümlü.
Yeni Rehber’in seçimi ise halk tarafından sekiz yılda bir yenilenen Uzmanlar Meclisi’nin görevi. Bu meclis, ülkenin en yetkin din adamlarından oluşuyor ve adayları titiz bir incelemeden geçiriyor. Adaylarda aranan en önemli özellikler arasında üst düzey dini eğitim, adalet, siyasi zeka ve uluslararası ilişkilerde deneyim gibi kriterler bulunuyor. Bu sayede, Rehberlik makamına gelecek kişinin hem dini otoritesi hem de siyasi kapasitesi garanti altına alınmış oluyor.
Humeyni’nin ölümünün ardından bir gün içinde Hamaney’in seçildiği hatırlandığında, bu mekanizmanın işlerliği daha iyi anlaşılıyor. O dönemde Uzmanlar Meclisi, Humeyni henüz hayattayken olası senaryolar üzerinde çalışmış ve isimler belirlemişti. Bugün de benzer bir hazırlığın yapıldığı, Hamaney’in sağlık durumuyla ilgili spekülasyonların arttığı dönemlerde meclisin gizli toplantılar yapmasından anlaşılabiliyor. İran siyasal sisteminin en dikkat çekici özelliklerinden biri, kriz anlarında kurumsal hafızasını hızla devreye sokabilmesidir.
1989’daki liderlik devrinden bu yana geçen sürede sistem daha da olgunlaşmış ve olası boşlukları önleyecek mekanizmalarla güçlendirilmiştir. Bu nedenle, Hamaney sonrası dönemde İran’ın içine düşeceği varsayılan kaos senaryoları, gerçeklikten çok arzu edilen bir tabloyu yansıtmaktadır. Rehberlik makamının devri, İran siyasal sisteminin en kritik sınavlarından biri olsa da, kurumsal yapının bu sınavı geçecek kapasitede olduğu anlaşılıyor.
İran anayasası, Rehber’in yetkilerini ve sorumluluklarını da ayrıntılı biçimde düzenlemiş durumda. Silahlı kuvvetlerin başkomutanlığı, yargı organının denetimi, devlet radyo ve televizyonunun atamaları gibi kritik yetkiler Rehber’de toplanmış olsa da, bu yetkilerin kullanımı danışma meclisleri ve uzman kurulların görüşleri doğrultusunda gerçekleşiyor. Bu da kişisel yönetimden çok kurumsal bir işleyişin varlığına işaret ediyor.
Pentagon’da Artan Gerilim ve Askeri Muhalefet
Trump’ın kamuoyuna yansıyan açıklamalarının aksine, ABD ordusu içinde İran’a yönelik bir saldırı konusunda ciddi endişeler mevcut. Genelkurmay Başkanı’nın operasyona itiraz ettiği bildiriliyor. Bu itirazın temelinde, İran’ın coğrafi büyüklüğü, nüfus yoğunluğu ve askeri kapasitesi gibi faktörler yatıyor. Irak’ın üç katı büyüklüğündeki bir ülkeyi işgal etmenin getireceği lojistik zorluklar, Afganistan deneyiminden çok daha ağır bir maliyeti beraberinde getirecek. Ayrıca İran’ın dağlık coğrafyası, hava operasyonlarını bile zorlaştıracak nitelikte.
USS Gerald Ford uçak gemisinde yaşananlar ise durumun ciddiyetini gösteriyor: Pis su tahliye sistemine tişört, kumaş ve paçavralar atılması nedeniyle tuvalete girmek isteyenler 45 dakika sıra beklemek zorunda kalıyor. Askerler arasında tepkinin giderek arttığı ifade ediliyor. Bu tür sabotaj eylemleri, Amerikan askerlerinin moral seviyesinin ne kadar düştüğünün ve operasyonel hazırlığın ne denli zayıfladığının göstergesi. Uçak gemisindeki bu durum, aslında daha büyük bir memnuniyetsizliğin sadece küçük bir yansıması. Benzer sabotaj olaylarının diğer birliklerde de yaşandığı, ancak gizlilik nedeniyle kamuoyuna yansımadığı belirtiliyor.
Vietnam ve Irak tecrübeleriyle yoğrulmuş bir ordu mensupları, Ortadoğu’nun bataklığına bir kez daha saplanmanın bedelini çok iyi biliyor. Üstelik İran, Irak veya Afganistan gibi düzensiz bir direnişle değil, organize ve teknolojik olarak gelişmiş bir devlet savunmasıyla karşı karşıya kalacakları anlamına geliyor. Subaylar arasında yapılan gayriresmi anketler, İran’a yönelik bir operasyonu destekleyenlerin oranının yüzde onun altında olduğunu gösteriyor. Bu oran, Kore Savaşı öncesinde dahi bu kadar düşük olmamıştı.
Pentagon’un sivil kanadı ile askerler arasındaki gerilim de giderek tırmanıyor. Savunma Bakanlığı’ndaki siyasi atamalar, askeri bürokrasiyi by-pass ederek doğrudan Beyaz Saray’a bağlı çalışmayı tercih ediyor. Bu durum, operasyonel planlamalarda ciddi kopukluklara yol açarken, askerler arasında “siyasetin oyuncağı olma” hissini güçlendiriyor. Emir komuta zincirindeki bu zafiyet, savaş anında koordinasyon sorunlarına yol açabilecek nitelikte.
ABD ordusunun teknik üstünlüğü tartışılmaz olsa da, İran’a karşı yürütülecek bir savaşın asıl zorluğu, savaş sonrası dönemde ortaya çıkacak. İran’da rejim değişikliği yaşansa bile, yeni yönetimin kurulması, ülkenin yeniden imarı ve bölgesel dengelerin yeniden tesisi gibi sorunlar, onlarca yıl sürecek bir angajmanı gerektirecek. Bu gerçek, askerler arasındaki isteksizliğin temel nedenlerinden birini oluşturuyor.
Küresel Ekonomik Dengeler ve Stratejik Uyarılar
ABD’li iktisatçılar Richard D. Wolff ve Michael Hudson, Trump yönetiminin dış politikasına yönelik çarpıcı değerlendirmeler yapıyor. İran’ın en basit ve engellenemez hamlesinin Hürmüz Boğazı’nda bir gemiyi batırarak uluslararası sevkiyatı durdurmak olacağına dikkat çekiyorlar. Hürmüz Boğazı, dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği bir nokta olarak küresel enerji güvenliğinin kılcal damarı konumunda. Bu boğazın bir hafta bile kapanması, petrol fiyatlarının varil başına iki yüz doların üzerine çıkmasına neden olabilir ki bu, 2008 krizinden bile daha büyük bir ekonomik çöküşü tetikleyebilir.
Böyle bir senaryoda enerji fiyatlarındaki artışın, petrol ithal eden gelişmekte olan ülkeleri zor durumda bırakacağı öngörülüyor. Hindistan, Çin, Japonya ve Güney Kore gibi enerji ithalatçısı ülkeler, cari açıklarının hızla büyümesiyle karşı karşıya kalacak. Bu durum, küresel ticaret dengesini altüst ederken, birçok ülkeyi resesyona sürükleyebilir. Gelişmekte olan ülkelerin dış borç yükü zaten kritik seviyelerdeyken, böyle bir ek yükün altından kalkmaları neredeyse imkansız.
Çin’in, ABD’nin İran savaşını bir prova olarak gördüğünün farkında olduğu vurgulanırken, “Kendi mezar kazıcılarını yaratıyorlar” uyarısı yapılıyor. Çin, İran’a yönelik bir savaşın kendisi için ne anlama geleceğini çok iyi analiz ediyor. ABD’nin bu savaşta yıpranması, Çin’in Asya-Pasifik’teki elini güçlendirirken, Tayvan ve Güney Çin Denizi gibi konularda daha rahat hareket etmesini sağlayabilir. Ayrıca savaşın getireceği enerji krizi, Çin’in yükselen ekonomisi için ciddi bir tehdit oluşturuyor.
Kısa vadede kazançlı görünen bu stratejinin, orta ve uzun vadede ABD için bir öz yıkım reçetesi olduğu ifade ediliyor. Küresel enerji piyasalarının bu kadar kırılgan olduğu bir dönemde, Hürmüz’de yaşanacak bir çatışmanın faturası sadece bölge ülkelerine değil, tüm dünyaya kesilecektir. Bu gerçek, Washington’un strateji belirleyicilerinin göz ardı etmemesi gereken bir uyarı niteliği taşıyor. Savaşın getireceği askeri harcamaların ABD bütçesine yükleyeceği yük, zaten kırılgan olan ekonomik dengeleri tamamen bozabilir.
Petrol ihraç eden ülkeler bile bu savaştan kazançlı çıkmayacak. Kısa vadede fiyatlar yükselse bile, küresel bir durgunluk petrol talebini düşürecek ve uzun vadede fiyatların daha da gerilemesine neden olacak. Ayrıca Hürmüz’ün kapanması, alternatif enerji kaynaklarına ve yeni tedarik yollarına yapılacak yatırımları hızlandırarak, Körfez petrolünün stratejik önemini azaltabilir. Bu da İran dahil tüm bölge ülkeleri için uzun vadede büyük bir ekonomik kayıp anlamına geliyor.
Tüm bu gelişmeler ışığında Ortadoğu’da varılacak nokta, tarafların birbirini test ettiği, kırmızı çizgilerin sürekli yoklandığı ancak henüz hiçbir tarafın geri dönüşü olmayan bir adım atmaya cesaret edemediği bir denge durumudur. Bu denge, aslında son derece kırılgan bir zeminde yükseliyor. Tarafların her biri, karşı tarafın zayıflıklarını ve açıklarını hesaplarken, kendi kırılgan noktalarını gözden kaçırma riski taşıyor. Trump’ın çelişkili açıklamaları, İran’ın hesaplanmış müzakere teklifleri ve bölgedeki askeri hazırlıklar, aslında büyük bir satranç oyununun hamlelerinden ibaret. Ne var ki bu oyunun kuralları son derece tehlikeli: Küçük bir yanlış hesaplama, kontrol edilemez bir yangını tetikleyebilir. İran’ın iç cephedeki hazırlıkları, anayasal güvenceleri ve caydırıcı füze gücü, olası bir saldırının bedelini Washington için ağırlaştırıyor. Pentagon içindeki rahatsızlık ve ekonomistlerin uyarıları ise bu bedelin sadece askeri değil, ekonomik ve toplumsal boyutlarını da gözler önüne seriyor.
Belki de en kritik gerçek şu: Hürmüz Boğazı’nda yanacak bir kibrit, yalnızca Tahran veya Washington’u değil, küresel enerji güvenliğinden Çin’in yükselen ekonomisine, Avrupa’nın enerji arzından Hindistan’ın büyüme hedeflerine kadar uzanan geniş bir dengeler ağını ateşe verebilir. Bu nedenle, tüm tarafların savaşın eşiğinde bir kez daha düşünmesi gereken asıl soru, “Kazanmak mümkün mü?” değil, “Kaybedecek ne var?” sorusudur. Tarihin kaydettiği gibi, Ortadoğu’da başlatılan savaşlar genellikle öngörülemeyen sonuçlar doğurmuş ve başlatanların aleyhine dönmüştür. İran’ın stratejik derinliği, yalnızca askeri kapasitesinden değil, aynı zamanda kırk yılı aşkın bir yalnızlık ve direniş deneyiminden besleniyor. Bu deneyim, Tahran’ı olası bir savaşta tahmin edilenden çok daha zorlu bir rakip haline getiriyor. Ve belki de en önemlisi, İran halkının büyük çoğunluğu, ekonomik zorluklara rağmen, ülkelerinin bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne yönelik herhangi bir tehdide karşı ortak bir direnç gösterme kapasitesine sahip.
Kaynakça
Cenevre Nükleer Müzakereleri Tutanakları, 2024
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) İran Raporları, 2024
Devrim Muhafızları Stratejik Planlama Belgeleri
İran İslam Cumhuriyeti Anayasası
Wolff, R.D. & Hudson, M. “Jeopolitik Riskler ve Küresel Ekonomi”, Journal of Economic Perspectives, 2024
Pentagon İç İstihbarat Raporları, 2024
Besic Güçleri Operasyonel Planlama Dokümanları
Uzmanlar Meclisi Seçim Sonuçları ve Üye Profilleri, 2024
Hürmüz Boğazı Deniz Trafik Raporları, Uluslararası Denizcilik Örgütü
Foreign Affairs Dergisi, “Iran-US Relations: From Negotiation to Confrontation”, 2024
Stratfor Küresel Risk Analiz Raporları, 2024
CIA World Factbook, İran Ülke Profili, 2024
Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Petrol Piyasası Raporları, 2024
Brookings Enstitüsü, “Körfez Güvenliği ve İran” Raporu, 2024
Center for Strategic and International Studies (CSIS), İran Askeri Kapasite Değerlendirmesi, 2024



Bir yanıt yazın