Türkiye – CIA – Kontrgerilla – Uyuşturucu Üzerine Derinlemesine Bir İnceleme
Sefa Yürükel
“Türkiye’de hiçbir kirli yapı tek başına kurulmadı.
Hepsi bir ittifakın ürünüdür.”
TÜRKİYE NEDEN MERKEZ ÜLKE?
Türkiye yalnızca bir toprak parçası değildir. Türkiye, küresel güç mücadelelerinin kilit noktasıdır. Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu, Karadeniz ve Akdeniz hattının kesişiminde duran bir ülke, ya tam egemenlik kurar ya da sürekli denetim altında tutulur. Türkiye için ikinci seçenek tercih edilmiştir.
Bu coğrafi konum, Türkiye’yi kaçınılmaz biçimde askerî, istihbarî ve ekonomik operasyonların merkezine yerleştirmiştir. Uyuşturucu, silah, insan ve kara para trafiği açısından bu kadar kritik bir geçiş noktasının “temiz” kalması, ancak mutlak egemenlikle mümkündür. Oysa Türkiye’nin modern tarihi, tam egemenlik değil; kontrollü kırılganlık tarihidir.
Soğuk Savaş boyunca ABD ve CIA açısından Türkiye, Sovyetler Birliği’ne karşı ileri bir karakol, Ortadoğu’ya açılan zorunlu bir kapı ve Avrupa’nın güvenlik kuşağının arka bahçesidir. Bu kadar kritik bir ülkenin kendi siyasal iradesini tam anlamıyla kullanmasına izin verilmesi, büyük güçler açısından risk olarak görülmüştür.
Bu nedenle Türkiye’de hiçbir zaman tam anlamıyla sivil, şeffaf ve hesap verebilir bir demokrasi tercih edilmemiştir. Bunun yerine, krizlerle yaşayan, darbelere açık, sürekli tehdit algısıyla yönetilen bir sistem inşa edilmiştir. Kontrollü istikrarsızlık, yönetilebilir bir ülke üretmenin en etkili yoludur.
KONTRGERİLLA: GLADIO’NUN ANADOLU ŞUBESİ
1952’de Türkiye NATO’ya girdiğinde, bu üyelik yalnızca askerî bir ittifak anlamına gelmiyordu. Aynı anda NATO bünyesinde Avrupa genelinde kurulan Stay Behind yapılanmaları Türkiye’de de tesis edildi. Türkiye’de bu yapının adı Kontrgerilla oldu.
Resmî anlatıya göre Kontrgerilla, olası bir Sovyet işgalinde direniş örgütü olarak faaliyet gösterecekti. Ancak fiilî uygulamalar, bu yapının esas olarak iç siyaseti dizayn etmek için kullanıldığını gösterdi. Sol hareketlerin bastırılması, sendikaların dağıtılması, muhalif unsurların kriminalize edilmesi bu çerçevenin parçasıydı.
Kontrgerilla, ne tamamen askerî ne tamamen sivil bir yapıydı. Güvenlik bürokrasisi, siyaset, mafya ve yeraltı dünyasıyla temas hâlinde çalışan hibrit bir organizasyondu. Bu hibritlik, hem inkâr edilebilirlik sağlıyor hem de hukukun askıya alınmasına imkân veriyordu.
Bu yapı, süreklilik arz eden operasyonlar yürüttü. Süreklilik ise sürdürülebilir finansman gerektirir. İşte bu noktada resmî bütçelerin yetmediği, denetim dışı kaynakların devreye sokulduğu görülür. Kontrgerilla’nın en kritik sorusu burada ortaya çıkar: Bu yapı nasıl finanse edildi?
UYUŞTURUCU: GÖRÜNMEYEN FİNANSMAN KANALI
1960’lardan itibaren Türkiye, Balkan Rotası’nın kalbi hâline gelmiştir. Afganistan’da üretilen afyon ve türevleri, İran üzerinden Türkiye’ye ulaşmış; buradan Balkanlar aracılığıyla Avrupa pazarına taşınmıştır. Bu hat, küresel eroin ticaretinin omurgasını oluşturmuştur.
Uyuşturucu ticaretinin en kritik özelliği, yüksek hacimli nakit üretmesi ve resmî denetim mekanizmalarının tamamen dışında kalmasıdır. Bu özellik, gayriresmî güvenlik yapıları için ideal bir finansman modeli yaratır. Para vardır, iz yoktur; güç vardır, sorumluluk yoktur.
Türkiye’de bu hat, tek bir merkez tarafından değil; çok katmanlı bir devlet yapısı içinde farklı aktörler tarafından yönetilmiştir. Devletin bir kısmı uyuşturucuyla mücadele ederken, başka bir kısmı bu hattın kontrollü biçimde açık kalmasına göz yummuştur. Bu durum bir çelişki değil; bilinçli bir iş bölümüydü.
Uyuşturucu burada bir suç değil, bir araçtır. Silahlı yapıların finansmanı, paramiliter operasyonların sürdürülmesi ve siyasal alanın baskı altında tutulması bu araç sayesinde mümkün olmuştur.
1970’LER: KAOS, SUİKASTLER VE PARA AKIŞI
1970’ler Türkiye’si, kontrollü kaosun en açık biçimde yaşandığı dönemdir. Sağ–sol çatışması adı altında günlük cinayetler işlenmiş, faili meçhuller sıradanlaşmış, toplum sürekli bir korku atmosferi içinde tutulmuştur.
Bu kaos kendiliğinden oluşmamıştır. Silah, lojistik ve insan kaynağı gerektiren bu çatışma ortamının ciddi bir finansmanı vardır. Resmî kayıtlar bu konuda sessizdir; ancak yeraltı dünyasıyla kurulan ilişkiler, uyuşturucu–silah–paramiliter üçgenini açık biçimde işaret eder.
Bu dönemde bazı mafya figürleri “vatansever”, bazı suç örgütleri “anti-komünist” kimlikle korunmuştur. Devlet ile suç arasındaki sınır özellikle flu bırakılmıştır. Çünkü bu flu alan, inkâr edilebilir şiddet üretmenin en elverişli zeminiydi.
Bu model, CIA’nin Latin Amerika’da, özellikle Kolombiya ve Nikaragua’da uyguladığı yöntemlerle örtüşmektedir. Türkiye, bu küresel şablonun Anadolu’daki karşılığıdır.
1980 DARBESİ: TEMİZLİK DEĞİL, YENİDEN DÜZENLEME
12 Eylül 1980, görünürde kaosu sona erdirmiştir. Sokaklar sakinleşmiş, çatışmalar durmuş, siyaset askıya alınmıştır. Ancak bu bir tasfiye değil; bir yeniden düzenlemedir.
Kontrgerilla ortadan kaldırılmamış, görünmez hâle getirilmiştir. Uyuşturucu hatları kesilmemiş, daha profesyonel biçimde işletilmeye başlanmıştır. Devlet içindeki gayriresmî yapılar merkezîleştirilmiş, denetimsizlik kurumsallaştırılmıştır.
Bu dönemde Türkiye, Avrupa’ya giden eroin trafiğinde vazgeçilmez ülke hâline gelmiştir. Aynı anda “uyuşturucuyla savaş” söylemi yükselmiştir. Bu ikili yapı, sistemin temel karakterini yansıtır: Kamuoyuna savaş, perde arkasında tolerans.
PKK, UYUŞTURUCU VE ÇİFTE OYUN
PKK’nın uyuşturucu gelirleriyle finansman sağladığı artık tartışma konusu değildir. Avrupa merkezli dağıtım ağları, örgütün askerî kapasitesinin sürdürülebilirliğini mümkün kılmıştır.
Asıl soru, bu ağların neden bu kadar uzun süre kesintisiz çalışabildiğidir. Bunun nedeni, PKK’nın yalnızca bir düşman değil; aynı zamanda bölgesel dengelerde kullanılan bir unsur olmasıdır. Çatışmanın sürekliliği, hem iç hem dış aktörler için işlevsel sonuçlar üretmiştir.
Uyuşturucu, PKK için yalnızca para değil; aynı zamanda pazarlık gücü sağlamıştır. Avrupa ayağındaki finans, Türkiye içindeki çatışmayı beslemiş, uluslararası düzeyde örgüte manevra alanı açmıştır.
Bu durum PKK’yı masumlaştırmaz. Ancak onu, tek başına hareket eden bir yapı olmaktan çıkarır. Oyun çok aktörlüdür.
SUSURLUK: BUZDAĞININ YÜZEYİ
3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen trafik kazası, Türkiye’de uzun yıllardır fısıltı hâlinde konuşulan ilişkiler ağını bir anda görünür kılmıştır. Aynı araçta bir milletvekili, üst düzey bir emniyet mensubu ve aranan bir suç örgütü liderinin bulunması, tek başına bir tesadüf olarak açıklanamayacak kadar ağır bir tablo ortaya koymuştur. Bu kare, devlet ile yeraltı dünyası arasındaki ilişkinin istisna değil, sistematik olduğunu göstermiştir.
Susurluk’ta açığa çıkan yapı, “çürük elmalar” anlatısıyla geçiştirilmeye çalışılmıştır. Oysa sorun bireysel sapmalar değil, bu sapmaları mümkün kılan ve koruyan kurumsal zemindir. TBMM raporu dahi devlet adına suç işlendiğini kabul etmiş; ancak bu kabul, gerçek bir hesaplaşmaya dönüşmemiştir. Böylece Susurluk, adaletin değil, cezasızlığın sembolü hâline gelmiştir.
Uyuşturucu, Susurluk’ta ifşa olan ilişkilerin merkezinde yer almaktadır. Finansman boyutu sorgulanmadan, bu yapının anlaşılması mümkün değildir. Silahlı operasyonlar, paramiliter faaliyetler ve yeraltı ittifakları ancak büyük ve sürekli bir nakit akışıyla ayakta kalabilir. Bu akışın kaynağı da Balkan Rotası üzerinden dönen uyuşturucu parasıdır.
Susurluk sonrası süreçte sistem çözülmemiş, yalnızca kabuk değiştirmiştir. İsimler değişmiş, yöntemler inceltilmiş, görünürlük azaltılmıştır. Devletin kendi içindeki bu karanlık alanla yüzleşememesi, yapının daha sofistike hâle gelmesine yol açmıştır. Bu nedenle Susurluk, geçmişte kalmış bir skandal değil; bugünü anlamak için temel bir referans noktasıdır.
CIA VE TÜRKİYE: DOĞRUDAN EMİR DEĞİL, YAPI KURMA
CIA’nin Türkiye’deki rolü, basit bir “dış güç müdahalesi” anlatısıyla açıklanamaz. Burada söz konusu olan, doğrudan emir-komuta zinciri değil; zihniyet, doktrin ve yapı inşasıdır. CIA, Türkiye’yi uzaktan yöneten bir aktör olmamış; yerel aktörleri kendi başına iş görebilecek şekilde yapılandırmıştır.
Soğuk Savaş boyunca Türkiye’de güvenlik aygıtı, tehdit algısı üzerinden yeniden şekillendirilmiştir. Komünizmle mücadele gerekçesiyle hukuk askıya alınmış, şiddet meşrulaştırılmış ve demokratik siyaset dar bir alana sıkıştırılmıştır. Bu süreçte CIA’nin rolü, eğitici ve yönlendirici olmuştur; uygulama ise yerel unsurlar tarafından yapılmıştır.
Bu yöntem, hem uluslararası hukuki sorumluluğu ortadan kaldırmış hem de yerli aktörlere geniş bir hareket alanı tanımıştır. Böylece ortaya, kimin adına hareket ettiği belirsiz ama sistem için işlevsel bir güvenlik mimarisi çıkmıştır. Bu mimari, uyuşturucu ve yeraltı ekonomileriyle temas hâlinde çalışmıştır.
Bugün hâlâ “CIA yaptı” demenin zorluğu buradan gelir. Çünkü ortada imzalı emirler değil, yerleşmiş alışkanlıklar, doktrinler ve refleksler vardır. Türkiye’nin güvenlik pratiğinde hissedilen o sürekli “gariplik”, bu yarım bırakılmış egemenliğin sonucudur.
BUGÜN: HATLAR DEĞİŞTİ, MANTIK AYNI
Günümüzde uyuşturucu piyasası biçim değiştirmiştir. Eroin hâlâ varlığını sürdürmekle birlikte, sentetik uyuşturucular ön plana çıkmıştır. Üretim daha ucuz, dağıtım daha hızlı, takip daha zordur. Dijital para ve kripto ağlar, kara paranın izini daha da belirsiz hâle getirmiştir.
Balkan Rotası tamamen ortadan kalkmamış, yeni güzergâhlarla genişlemiştir. Suriye iç savaşı, Irak’taki istikrarsızlık ve göç hareketleri bu yeni hatlara zemin hazırlamıştır. Türkiye, bu yeni tabloda da merkezî konumunu korumaktadır.
Ancak değişmeyen şey mantıktır. Kaos, her zaman para üretir. Para ise görünmeyen güç ilişkilerini besler. Devletin içindeki ve dışındaki aktörler, bu kaosu yönetilebilir düzeyde tutarak kendi alanlarını genişletir.
Bugün yaşanan güvenlik krizleri, geçmişten kopuk değildir. Aksine, geçmişte kurulan yapının güncellenmiş versiyonlarıdır. İsimler ve araçlar değişmiş, sistem kendini yeni koşullara uyarlamıştır.
SON SÖZ: GERÇEKLE YÜZLEŞMEK
Türkiye’nin yakın tarihi, karanlık ilişkilerle yüzleşmekten kaçınıldıkça bu ilişkilerin daha da derinleştiğini göstermektedir. Kontrgerilla, uyuşturucu hatları, paramiliter yapılar ve terör örgütleri birbirinden bağımsız olgular değildir. Hepsi aynı mimarinin farklı katmanlarıdır.
Uyuşturucu bu mimarinin finansal omurgasını oluşturur. Bu gerçek kabul edilmeden ne terörle mücadele samimi olabilir ne de devletin temizlendiği iddia edilebilir. Sorun, yalnızca suç işleyenler değil; bu suçu mümkün kılan, koruyan ve yönlendiren yapılardır.
Gerçek yüzleşme, “dış güçler” ya da “birkaç kötü adam” söylemiyle yapılamaz. Yüzleşme, devletin kendi içindeki karanlık alanı kabul etmesiyle başlar. Bu yapılara dokunulmadıkça, her temizlik iddiası yeni bir makyajdan ibaret kalır.
Uyanmak, yeni düşmanlar icat etmek değildir.
Uyanmak, yapıyı bütün çıplaklığıyla görmektir.
Ve bu yüzleşme olmadan ne demokrasi kurulabilir ne de güvenli bir gelecek inşa edilebilir.
KAYNAKÇA
TBMM, Susurluk Olayı ve Devlet İçindeki Çeteleşme Hakkında Araştırma Komisyonu Raporu, Ankara, 1997.
Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC), World Drug Report, Viyana, 1990–2015.
Europol, EU Serious and Organised Crime Threat Assessment (SOCTA), Lahey, 2001, 2008, 2013.
Ganser, Daniele, NATO’s Secret Armies: Operation Gladio and Terrorism in Western Europe, Frank Cass, 2005.
McCoy, Alfred W., The Politics of Heroin: CIA Complicity in the Global Drug Trade, Lawrence Hill Books, 2003.
Özgen, Ertuğrul, Susurluk ve Devlet, İletişim Yayınları, 1998.
Çandar, Cengiz, Mezopotamya Ekspresi: PKK, Devlet ve Savaş, İletişim Yayınları, 1995.
Marcus, Aliza, Blood and Belief: The PKK and the Kurdish Fight for Independence, NYU Press, 2007.
United States Department of State, International Narcotics Control Strategy Report (INCSR), Washington D.C., 1990–2005.


Bir yanıt yazın