İSMET İNÖNÜ’NÜN TARİHSEL ROLÜ:

Okuma Süresi:

4–6 dakika
❤️

ULUSAL KURTULUŞ, KARŞI DEVRİM VE BAĞIMLILAŞMA EKSENİNDE “İKİ İNÖNÜ”

Sefa Yürükel

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en tartışmalı siyasal figürlerinden biri olan İsmet İnönü, hem Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın askeri ve diplomatik mimarlarından biri olarak, hem de Cumhuriyet’in erken ve orta dönemlerinde izlediği politikalar nedeniyle derin bir tarihsel ikiliği temsil eder. Bu ikilik, yalnızca kişisel bir dönüşüm değil, aynı zamanda Türkiye’nin emperyalizmle ilişkilerinde, sınıfsal yönelimlerinde ve devlet aklının yeniden yapılandırılmasında yaşanan kırılmaların bir yansımasıdır. Bu bağlamda literatürde sıklıkla ifade edilen “iki İsmet İnönü” kavramsallaştırması, tarihsel analiz için işlevsel bir çerçeve sunmaktadır.

Birinci İnönü, emperyalist işgale karşı yürütülen Kurtuluş Savaşı’nın askeri komutanı ve Lozan Barışı’nın baş müzakerecisi olarak, anti-emperyalist bir ulusal direnişin sembol isimlerinden biridir. Bu dönemde İnönü’nün siyasal çizgisi, Mustafa Kemal önderliğinde şekillenen ulusal egemenlik, tam bağımsızlık ve halkçı-devletçi kalkınma perspektifiyle büyük ölçüde örtüşmektedir. Özellikle Lozan’da kapitülasyonların kaldırılması konusundaki ısrarı, bu dönemin tarihsel önemini ortaya koymaktadır.

İkinci İnönü ise, II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası sistemin yeniden yapılanması sürecinde, Türkiye’yi ABD merkezli emperyalist blok içine dahil eden, çok partili yaşama geçişi dış baskılar altında yöneten ve devletin ideolojik yönelimini köklü biçimde dönüştüren bir siyasal aktör olarak karşımıza çıkar. Bu dönemde izlenen politikalar, ulusal bağımsızlık anlayışından uzaklaşma ve Batı’ya eklemlenme olarak değerlendirilmiştir.

Bu bağlamda İnönü’nün tarihsel rolü, yalnızca bireysel tercihlerle değil, Türkiye burjuvazisinin gelişimi, emperyalist sistemin yapısal baskıları ve Soğuk Savaş koşullarında şekillenen yeni devlet aklıyla birlikte değerlendirilmelidir.

KURTULUŞ SAVAŞI VE “BİRİNCİ İNÖNÜ”: ULUSAL BAĞIMSIZLIKÇI DEVLET AKLI

İsmet İnönü’nün Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü, askeri ve diplomatik alanlarda belirleyici olmuştur. Batı Cephesi Komutanı olarak yürüttüğü görev, özellikle düzenli ordunun kuruluş sürecinde kritik bir işlev görmüştür. İnönü Savaşları, askeri sonuçlarının ötesinde, Ankara Hükümeti’nin meşruiyetini pekiştiren ve ulusal direnişi siyasal bir iktidar alternatifi haline getiren gelişmeler olarak değerlendirilmelidir.

Bu dönemde İnönü’nün siyasal duruşu, açık biçimde anti-emperyalist bir karakter taşımaktadır. Sevr Anlaşması’nın reddi, Misak-ı Milli hedefleri doğrultusunda yürütülen diplomasi ve ulusal egemenliğin vurgulanması, İnönü’nün Mustafa Kemal ile birlikte hareket ettiği temel ilkeler arasındadır. Lozan Barış Konferansı’ndaki tutumu, bu çizginin en somut göstergesidir.

Lozan’da kapitülasyonların kesin biçimde kaldırılması konusunda gösterilen direnç, İnönü’nün ulusal bağımsızlık anlayışını ortaya koymaktadır. Batılı devletlerin ekonomik ve hukuki ayrıcalıklarını reddeden bu tutum, genç Cumhuriyet’in emperyalist sisteme eşit koşullarda katılma arayışının ifadesidir. Bu bağlamda Birinci İnönü, bağımsız bir ulus-devletin inşasında kurucu bir figürdür.

Aynı dönemde uygulanan devletçi ekonomi politikaları, ulusal burjuvazinin yaratılması ve sanayileşme hamleleriyle desteklenmiştir. İnönü, bu süreçte devletçi kalkınma modelinin savunucularından biri olarak öne çıkmıştır. Bu politikalar, emperyalist bağımlılığa karşı görece koruyucu bir çerçeve sunmuştur.

Dolayısıyla Kurtuluş Savaşı ve erken Cumhuriyet dönemindeki İnönü, ulusal bağımsızlıkçı, halkçı ve devletçi bir siyasal çizginin temsilcisi olarak değerlendirilebilir. Ancak bu çizginin sürekliliği, sonraki tarihsel gelişmelerle ciddi biçimde sorgulanacaktır.

II. DÜNYA SAVAŞI, TARAFSIZLIK VE TARİHSEL EŞİK

İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde izlediği en belirgin politikalardan biri, Türkiye’yi II. Dünya Savaşı’nın dışında tutma çabasıdır. Bu politika, resmi tarih yazımında çoğunlukla “barışçı ve akılcı” bir devlet adamlığı örneği olarak sunulmuştur. Gerçekten de Türkiye, savaşın yıkıcı sonuçlarından fiilen korunmuştur.

Ancak bu tarafsızlık politikası, yalnızca ulusal çıkarlarla açıklanamayacak karmaşık bir denge siyasetine dayanmaktadır. İnönü yönetimi, bir yandan Almanya ile ekonomik ilişkileri sürdürürken, diğer yandan İngiltere ve ABD ile yakınlaşma arayışını devam ettirmiştir. Bu durum, savaş sonrası kurulacak yeni dünya düzenine uyum sağlama kaygısının erken bir göstergesi olarak yorumlanabilir.

Savaş yıllarında uygulanan Varlık Vergisi gibi politikalar, sınıfsal ve etnik boyutlarıyla ciddi toplumsal kırılmalara yol açmıştır. Bu uygulamalar, Cumhuriyet’in halkçı söylemiyle çelişen pratikler olarak tarihe geçmiştir. İnönü yönetimi, savaş koşullarını gerekçe göstererek otoriter uygulamaları derinleştirmiştir.

Bu dönemde sol hareketler ve sendikal faaliyetler sistematik biçimde bastırılmış, anti-komünizm devlet politikası haline gelmeye başlamıştır. Bu gelişmeler, savaş sonrası ABD ile kurulacak ilişkilerin ideolojik altyapısını oluşturmuştur.

Dolayısıyla II. Dünya Savaşı’nı dışarıda kalmak, kısa vadede bir başarı olarak değerlendirilebilse de, uzun vadede Türkiye’nin emperyalist blok içinde konumlanmasının önünü açan bir eşik işlevi görmüştür.

“İKİNCİ İNÖNÜ”: 1946 KAHİRE ANLAŞMASI, TRUMAN DOKTRİNİ VE BAĞIMLILAŞMA

1946 Kahire Anlaşması ve aynı dönemde ilan edilen Truman Doktrini, Türkiye’nin dış politikasında köklü bir yön değişikliğini simgeler. Bu gelişmelerle birlikte Türkiye, açık biçimde ABD öncülüğündeki kapitalist-emperyalist blok içine dahil olmuştur. İnönü’nün bu süreçte oynadığı rol, “İkinci İnönü” olarak adlandırılan tarihsel kimliğin temelini oluşturur.

Truman Doktrini çerçevesinde alınan askeri ve ekonomik yardımlar, Türkiye’nin savunma ve ekonomi politikalarını ABD’ye bağımlı hale getirmiştir. Bu yardımlar, görünürde Sovyet tehdidine karşı bir güvenlik garantisi sunarken, gerçekte Türkiye’nin ulusal egemenliğini sınırlayan bir mekanizma olarak işlemiştir.

1946 sonrası çok partili yaşama geçiş, demokratikleşme süreci olarak sunulsa da, bu geçişin dış baskılar altında ve kontrollü biçimde gerçekleştirildiği açıktır. İnönü’nün bu süreçteki rolü, halkçı-demokratik bir açılımdan ziyade, sistemin sürekliliğini sağlamaya yönelik bir “yumuşak geçiş” olarak değerlendirilebilir.

ABD ile kurulan ilişkiler, ekonomik alanda da derin bir bağımlılık yaratmıştır. Marshall yardımlarıyla birlikte tarımın makineleşmesi teşvik edilmiş, ancak bu süreç sanayisizleşme ve dışa bağımlılık sorunlarını beraberinde getirmiştir. Bu politikalar, erken Cumhuriyet’in devletçi kalkınma modelinden açık bir kopuş anlamına gelmektedir.

Bu bağlamda İkinci İnönü, ulusal bağımsızlıkçı çizgiden uzaklaşan, karşı-devrimci nitelikler taşıyan ve Türkiye’yi emperyalist sisteme eklemleyen bir siyasal figür olarak tarih sahnesine çıkmaktadır.

SONUÇ

İsmet İnönü’nün tarihsel rolü, tek boyutlu ve bütünlüklü bir anlatıyla açıklanamayacak kadar çelişkili ve katmanlıdır. Kurtuluş Savaşı’nın İnönü’sü ile Soğuk Savaş’ın İnönü’sü arasında derin bir siyasal ve ideolojik kopuş bulunmaktadır. Bu kopuş, bireysel tercihlerden çok, Türkiye’nin sınıfsal yapısındaki ve uluslararası konjonktürdeki değişimlerle ilişkilidir.

Birinci İnönü, anti-emperyalist bir ulusal direnişin parçası olarak, Cumhuriyet’in bağımsızlıkçı temelini güçlendirmiştir. Ancak bu çizgi, savaş sonrası dönemde yerini emperyalist uyum politikalarına bırakmıştır. Bu dönüşüm, Cumhuriyet’in kurucu ilkeleriyle ciddi bir gerilim yaratmıştır.

İkinci İnönü’nün politikaları, Türkiye’nin bağımsızlığını formel düzeyde korurken, ekonomik, askeri ve ideolojik alanlarda ciddi bir bağımlılık ilişkisi yaratmıştır. Truman Doktrini ve sonrasında izlenen politikalar, bu bağımlılığın kurumsallaşmasını sağlamıştır.

Bu nedenle İnönü’nün mirası, ne bütünüyle yüceltilmeli ne de indirgemeci biçimde mahkûm edilmelidir. Tarihsel analiz, bu ikiliği görünür kılmakla yükümlüdür. “İki İsmet İnönü” kavramsallaştırması, bu açıdan açıklayıcı bir analitik araç sunmaktadır.

Sonuç olarak, İsmet İnönü’nün tarihsel rolü, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık mücadelesinden emperyalist sisteme eklemlenme sürecine uzanan çelişkili yolculuğunun somut bir ifadesidir.

KAYNAKÇA

Ahmad, Feroz. Modern Türkiye’nin Oluşumu. İstanbul: Kaynak Yayınları.

Boratav, Korkut. Türkiye İktisat Tarihi 1908–2009. Ankara: İmge Kitabevi.

Avcıoğlu, Doğan. Türkiye’nin Düzeni. İstanbul: Tekin Yayınevi.

Zürcher, Erik Jan. Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. İstanbul: İletişim Yayınları.

Keyder, Çağlar. Türkiye’de Devlet ve Sınıflar. İstanbul: İletişim Yayınları.

İnönü, İsmet. Hatıralar. Ankara: Bilgi Yayınevi.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar