Turizmde lüks kısa sürdü. Şimdi cazibesini yitirip yitirmediği sorgulanıyor. Lükse alışmış olanlar şimdi daha çok değişiklik bekliyor.
Turizmde beklentiler oluyor ve bu sektör giderek kendisini yenilemek zorunda kalıyor. Lüksün ötesi var mı bekleyip göreceğiz.
Para babaları çok. Bunlar lüks yaşamdan geri döner mi? Ya da lüksün ötesine taşarlar mı?
Sektörümüz “lüks” ile dolup taşıyor. Bir zamanlar sadece azınlığın sahip olabildiği bir kavram olan bu kelime, artık birkaç yıl önce asla ilişkilendirmeyeceğiniz markalar tarafından da hevesle benimseniyor.
easyJet holidays’in “Luxury Collection” ya da Jet2holidays’in “Indulgent Escapes” serisini piyasaya sürmesi, şu soruyu akıllara getiriyor: Bu durum yüksek seviyedeki lüksü demokratikleştiriyor mu, yoksa bir zamanlar anlamlı olan bu kavramı sulandırıyor mu?
Kelime ve kavramlar sürekli evrilir. Kitlesel pazar markaları bu alana giriyor diye gerçek lüksün temel değeri azalmıyor. Sadece artık her markanın, kendi segmenti ne olursa olsun, “lüks” kelimesiyle ne demek istediğini net bir şekilde tanımlaması gerekiyor.
Bu değişimi anlamak için önce lüksün tanımının her zaman esnek olduğunu ve insan arzularıyla birlikte evrildiğini kabul etmeliyiz. 30 yıl öncesini hatırlayın: Lüks, çok az kişinin erişebildiği mutlak bir kavramdı.
Lüks, ayrıcalık ve rakipsiz detaylara dikkat anlamına geliyordu – beyaz eldiven hizmeti, Michelin yıldızlı restoranlar, sessiz mermer hol ve kapıcılar, binlik Mısır pamuklu çarşaflar ve her ihtiyacı önceden tahmin eden personel. Bu, yalnızca çok zenginlerin erişebildiği görünür bir statü sembolüydü.
Sonra deneyimsel seyahatin çağı geldi. Lüks, bazı geleneksel özelliklerini korusa da esas olarak erişim ve deneyim üzerine kaydı. Artık mesele gösterişten çok, parayla satın alınamayan anlarda gizliydi – o Michelin yıldızlı şefi tanımak, ünlü bir müzeyi açılış öncesi özel bir turla gezmek veya bir konser öncesi kulise girmek gibi.
Bu dönemde lüks hâlâ ayrıcalıklıydı, ancak daha geniş bir gezgin kitlesine hitap etmeye başlamıştı.
Artık uygun fiyatlı lüks ve bütçe-lüks çağına girdik. Seyahat endüstrisi, bir etiket sevgisiyle dolu olduğu için belki de buna yeni bir isim bulması gerekiyor. “Budxury”, belki “Luxget” ya da “Blux”?
easyJet holidays, Jet2holidays, Airbnb’nin “Lux” serisi, JetBlue’nun “Mint”i, Travelodge’un “SuperRooms”u ve G Adventures’ın yeni “Geluxe” serisi ile “National Geographic Signature” ürünleri gibi kitlesel oyuncular bu alana cesurca giriş yapıyor.
Bu, kelimenin güçlü bir pazarlama aracı haline geldiğinin açık bir göstergesi. Elbette ticari bir iddia, ve bir ölçüde doğrulanabilir.
Bu alt markalar genellikle kitlesel seyahatin tahmin edilebilir zorluklarını iyileştirmeye odaklanıyor: beş yıldızlı konaklama, garanti bagaj hakkı, hızlı güvenlik kontrolü, premium kahve makineleri, konforlu yataklar, yatay yatak ve lounge erişimi, özel transferler.
Bu, mevcut müşteriyi elinde tutmak için zekice bir hamle. Onlara bir üst segment deneyim sunuyor ve bu sayede müşteri, gerçekten yüksek seviyeli bir operatöre kayma eğilimi göstermiyor.
Ama yüksek gelirli bireyler, Luton’dan düşük maliyetli bir uçuşla lüks bir deneyim yaşamayı mı tercih eder?
Bazıları bunun “lüks” kelimesini sulandırdığını düşünebilir, ama belki de daha basitçe – lüks kavramını demokratikleştirmiş oldu. Konfor, kolaylık ve kalite beklentilerini çok daha geniş bir kitleye taşıdı.
Lüks sadece bir kelime. Ancak bu kelime çok fazla duygu ve belirli bir beklenti uyandırıyor. Eğer bu kelime başka markalar tarafından kullanılmaya başlanırsa, bu, tüm teklifini buna inşa eden geleneksel oyuncular için ne anlama gelir? Onları daha sıkı ve akıllıca çalışmaya zorlar.
Kitlesel pazarda, uygun fiyatlı tatil sektöründe, lüks daha çok zahmetsiz konfor ve rahat bir yükseltme anlamına gelebilir. Yüksek segmentte ise hâlâ ayrıcalık, özel erişim ve parayla satın alınamayan mükemmel hizmet anlamına gelmeli.
Kelimenin çağrıştırdığı imaj değişiyor ve başarılı olanlar, kendi tanımlarını net ve dürüst bir şekilde ortaya koyan markalar olacak.


Bir yanıt yazın