Siyasi tarihimizin absürt karakterler galerisine bir figür daha eklendi: “Yeliz”. Esas adı Ahmet Hamdi Çamlı olsa da, milletin hafızasında bu lakapla yer edindi. Üstelik bu, bir internet şakası değil; bizzat kendi elleriyle, gizli kamera oyunlarıyla doğurduğu bir isim. Ama mesele sadece ismin komikliği değil. Mesele, bu figürün temsil ettiği zihniyetin, Cumhuriyet’e ve Atatürk’e yöneltilmiş organize bir gerileme çabasında tuttuğu sembolik roldür.
Eski AKP milletvekili olan Yeliz, sadece bireysel bir gaflar dizisi değildir. O, sahibine koşulsuz sadakatiyle, düşünce yerine ezber, analiz yerine anırış koymuş sistemin taşıyıcı kolonlarından biridir. Ve bu kolonlar, Cumhuriyet’in çatısını yıkmaya değilse de, gölgeleme amacındadır.
Mayın Eşeği Alegorisi: Sadakatin Anatomisi
Yeliz’in politik varlığı, bir düşünce sistemi ya da halkın taleplerini temsil eden bir hatipten ziyade, sahibinden aldığı yönergelere harfiyen uyan bir mayın eşeği gibidir. Evet, sırtına bir kez yük yüklenen, sonra da sorgusuz sualsiz, kilometrelerce aynı patikadan yürüyen o bildik yaratık… Ne yoldan sapar, ne durur, ne sorgular. Sahibinin gösterdiği yoldan gider ve sonunda da onun önünde durur. Çünkü başka bir şey öğretilmemiştir.
İşte bu alegori, Yeliz tipi figürleri anlamak için biçilmiş kaftandır. Onlar ne üreten ne sorgulayan ne de çözüm arayan tiplerdir. Tek görevleri vardır: Kamuoyunu oyalamak, asıl sorunları örtmek ve gerektiğinde bağırarak gündemi değiştirmek. Düşüncenin değil, sesin hâkim olduğu bir düzende bu figürler sahnede çok sesli bir kakofoni yaratır. Ama o ses, düşünce üretmez; sadece yankılanır. Sahibinin sesiyle…
Atatürk ve Cumhuriyet: Hedef Tahtasındaki Miras
Ne zaman Yeliz ve benzeri figürler kürsüye çıksa, hedef genellikle aynı olur: Atatürk ve onun kurduğu laik, demokratik Cumhuriyet. Bunu bazen doğrudan yapmazlar; ama kullandıkları kelimeler, tercih ettikleri simgeler, savundukları kurumlar ve övdükleri geçmiş hep aynı yönü işaret eder: Gericilik.
Atatürk’ün “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesil hayali, yerini “itaat eden, düşünmeyen, sorgulamayan” bir kitleye bırakmak isteniyor. Yeliz tipi figürler, bu kitleyi şekillendirmek için araçsallaştırılmıştır. Çünkü onlar birer birey değil, birer yöntemdir. Cumhuriyet’in aklı önceleyen yapısını, sadakat kültüyle boğmak için sahneye sürülmüş canlı karikatürlerdir.
Sahibine Göre Anırmak: Cehaletin Estetiği
Yeliz’in kürsü performansları artık klasikleşti: Bağıran, salyalar saçarak konuşan, muhalefete hakaret eden ama asla kendi fikrini dile getiremeyen bir üslup. Bu hal, yalnızca bir siyaset biçimi değil, cehaletin estetize edilmiş biçimidir. Her gaf, her çarpıtma, her ucube benzetme aslında planlı bir cehaletin ürünüdür.
Çünkü bu anırışlar sadece gülünç değildir; tehlikelidir. Toplumun algı düzeyini aşağıya çeker, kamuoyunun dikkatini asıl konulardan uzaklaştırır. Ne zaman bir kriz patlak verse, bir Yeliz devreye girer. Çünkü onun görevi yük taşımak değil; gürültü yaratmaktır. Tıpkı mayın eşeği gibi, ortalığı karıştırır, sonra sahibinin yanına koşar.
Cumhuriyet’e Karşı Sistematik Unutkanlık
Bugün geldiğimiz noktada, Cumhuriyet’in temel ilkeleri sistemli bir şekilde unutturulmak isteniyor. Atatürk’ün devrimleri, tarih kitaplarından siliniyor; laiklik yalnızca bir kelimeye indirgeniyor; eğitim geriye çekiliyor, liyakat yerine biat yerleştiriliyor.
Bu unutuşun taşlarını döşeyenlerin arasında Yeliz gibiler önemli rol oynar. Çünkü halkın gözünü alan, gündemi saptıran, ortalığı bulandıran figürler sayesinde arka planda çok daha ciddi hamleler yapılır. Bir millet Atatürk’le hesaplaşmaz, onunla vedalaşmaya zorlanır. O vedalaşma da marşlarla değil, sessizce yapılmak istenir. Geriye ise anıranların sesi kalır.
Büyük Eşeğin Gölgesinden Kurtulmak: Aklın İsyanı
Tüm bu tablo, trajikomik olduğu kadar da uyarıcıdır. Cumhuriyet’in değerlerini taşıyacak olanlar, mayın eşeklerine değil; düşünen, üreten, itiraz eden bireylere ihtiyaç duyar. Çünkü bu sistemin içinde Yeliz’ler her dönemde olabilir. Anıranlar susmaz, bağıranlar eksik olmaz. Ama tarih bize gösterdi ki: Bağıranlar değil, düşünenler kazandı.
Atatürk, “en hakiki mürşit ilimdir” derken tam da bu günleri öngörüyordu. Çünkü o, bilirki bu topraklar mayınlarla, eşeklerle ve sahipleriyle doludur. Ama bir yerlerde her zaman aklı ve vicdanı esas alan insanlar da vardır. O insanlar sustukça, anırış daha gür çıkar. Ama onlar konuştuğunda, eşeklerin sesi kısılır.
Son söz:
Yeliz sadece bir kişi değil, bir zihniyetin suretidir. Onun anırışı, AKP medyasında çınlarken, bizler hâlâ o ilk kurucu cümlenin yankısını duymalıyız:
Çünkü Egemenlik: dün siyasi mayın eşeğini sondaj için sahaya süren “büyük eşeğin” değil, kayıtsız şartsız milletindir.



Bir yanıt yazın