Sanatçının Sofrası: Aybüke Pusat’ın İradesi ile Yavuz Bingöl’ün Kaşığı Arasındaki Fark Üzerine Satirik Bir İnceleme

Okuma Süresi:

2–3 dakika
❤️

Türkiye’de sanatçılık, uzun zamandır sadece estetik üretimin değil, aynı zamanda politik pozisyon almanın da alanıdır. Kimi zaman mikrofon bir direniş aracı olur, kimi zaman sahne ışığı sistemin gölgesine düşer. Bu bağlamda, “sanatçının kimden yana olduğu” sorusu sadece sanatsal değil, ahlaki bir sorudur.

  1. Sofranın Tarafı: Sanatçının Kiminle Oturduğu Meselesi

Türkiye’de bazı sofralar halk için kurulmaz. O sofralar, kameraların karşısında “milli birlik” diye sunulur ama aslında iktidarın vitrinidir. O sofrada yer bulmak, sanatçının sistemle olan ilişkisini en yalın haliyle gösterir.

Bir sofrada Aybüke Pusat yoktur. Çünkü o, kendini halkın yanında konumlandırmış bir sanatçıdır. Televizyon ekranında rol alır ama politik tiyatroya figüran olmaz.
Bir başka sofrada ise Yavuz Bingöl vardır.
O, sazıyla halk türküsü söylerken, kaşığıyla saraya ritim tutar.

Aybüke, “Ben bu sofrada yokum” demeyi seçer.
Yavuz, “Bu sofrada olmak şereftir” diyerek sazını sofraya rehin bırakır.

  1. Aybüke Pusat: Sessiz Onurun Çığlığı

Aybüke Pusat, sadece bir oyuncu değildir. O, sistemin naralı çağrısına “hayır” diyerek, gürültüsüz bir itirazın sembolüdür. Bugün hiçbir mitingde konuşmaz, ama tavrıyla bağırır:

“Ben reyting uğruna ruhumu vermem.”

Birçok meslektaşı “şöhret, sponsorluk, sabit maaş” diyerek rüzgâra yelken açarken, Aybüke direnişi güzelliğiyle değil, duruşuyla tanımlar.

İktidar, sanatçıyı sadece “onaylayan” bir süs objesi olarak görmek ister. Ama Aybüke, “süs” değil, “söz” olmak ister.
O yüzden sessizliğinde bir manifesto gizlidir. Ve o manifesto şunu söyler:

“Ben halkı sahnede oynamam; halkla birlikte oynarım.”

  1. Yavuz Bingöl: Türküden Kaşığa Dönüşen Bir İtirazsızlık Hali

Bir zamanlar Mahzuni’nin yolundan giden türkücü Yavuz Bingöl, ne oldu da Erdoğan’ın sofrasında alkışa dönüşen bir çatal bıçak sesine evrildi?
Bu, bir sanatçının devlete değil, iktidara sadakat yemini etmesidir.

Türküsünde “Garibanın hakkı”ndan söz ederken, sofrada işkenceden bahsedenlerin sesini bastırmak için kaşık şaklatan adamın adı oldu Yavuz.
“Ben de oradaydım” diyerek sofra davetiyesini itibar saydı.
O sofrada sadece yemek değil, onur da tüketildi.

  1. Sanatçının Görevi: Kaşık Tutmak Değil, Gerçeği Çalmak

Sanat, iktidarın borusunu öttürme sanatı değildir.
Sanat, bazen sessizce sırt dönmek, bazen de yüksek sesle hesap sormaktır.
Aybüke bunu estetikle yapar.
Yavuz, bunu establishment’le bozar.

Sanatçının görevi halkın dili olmaksa, o dil kaşıkla oynatılmaz.
Sanatçının görevi toplumun vicdanı olmaksa, o vicdan saray halısı altına süpürülmez.

  1. Akademik Sonuç ve Halk Yorumu

Bu karşılaştırmadan çıkan sonuç, sadece iki sanatçının kariyer tercihiyle ilgili değildir. Bu, aynı zamanda bir ülkenin sanat anlayışıyla, ahlak standardı arasında nasıl bir bağ kurduğunun göstergesidir.

Aybüke Pusat, sistemin kendisine verdiği yaldızlı rolü elinin tersiyle itmiştir.
Yavuz Bingöl, sistemin sofrasında yer alabilmek için, türkünün ruhunu peşin fiyattan satmıştır.

Ve halkın gözünden bir not:

“Aybüke’nin sesi az çıkar ama kalpten gelir.
Yavuz’un sazı çok çıkar ama duymazdan gelir.”

SON SÖZ: Sanatçının Yerini Sofrası Belirler

Sanatçının kaderi, hangi sahnede değil; hangi sofrada oturduğuyla belli olur.
Sarayın sofrasında tok olmak kolaydır.
Ama halkın yanında aç durmak, sanatın onurudur.

O yüzden biz, sesini kaşıkla değil, yürekle çalanlardan yanayız.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar