Bir millet düşünün…
Yüzyıllık Cumhuriyet’in tapusunu; hırsıza, rüşvetçiye, sahtekâra, diploması kayıp lider bozuntularına teslim etmiş.
Sandığı umut değil, umarsızlıkla doldurmuş.
Oy pusulasını silah gibi kullanıyor ama hedefi kendi alnı.
Devletin kurucu ilkeleri?
Laiklik, hukuk devleti, sosyal adalet, millî egemenlik?
Bunlar artık kahve sohbetlerinde “eski Türkiye kafası” diye geçiştirilen anekdotlara dönüşmüş.
“Yeni Türkiye” diyorlar. Ama bu yeni, kelime anlamıyla değil: çürümüş, yozlaşmış, vitrin süsü gibi giydirilmiş bir dekor sadece. İçerisi dökülüyor, ama dışarıdan hâlâ “mega projeler” parlıyor.
Kimi zaman bir rüşvet videosu çıkar ortaya.
Çantalar dolusu para, merdiven altında sayılıyor.
Ertesi gün halk sokakta değil, markette indirim kuyruğunda.
İsyan yok, çünkü alışmış.
Alışmak normalleştirmenin en tehlikeli hâlidir.
Yolsuzluk ülkenin suyu gibi içilmeye başlanmış, kimse midem bulanıyor demiyor.
Aksine, “biz de olsa biz de çalardık” diyen bir nesil büyüyor.
Bir millet düşün, diplomasız bir adamı cumhurbaşkanı yapmış, sonra da ona üniversite açtırmış.
Ve sorgulamıyor.
Çünkü düşünmüyor.
Düşünse, önce kendine kızacak, sonra da kalkıp o masaya yumruğunu vuracak.
Ama düşünmek, hesap sormak, hesap vermekten daha zor hale gelmiş.
Hatırlıyor musunuz, Roma da böyle yıkıldı.
Bir zamanlar dünyanın en büyük imparatorluğuydu.
Sonra yozlaştı.
Senato dalkavuklarla doldu.
Halk “ekmek ve sirk” istedi, yöneticiler de sadece onu verdi.
Ve çöküş geldi.
Kendi içinden çürüdü.
Tarih tekrar ediyor çünkü milletler ders almıyor.
Ve bizim milletimiz, şu anda bu dersin sınavında kopya çekerek mezun olmaya çalışıyor.
Ama tarihte kopyayla mezun olan hiç kimse, bir daha sahneye çıkamadı.
Bugün seçim günü değil, hesap günüdür.
Sandığa atılan her oy, bir neslin kaderine mühür vurur.
Hırsıza verilen oy sadece bir çalanı meşrulaştırmaz, bir sistemi legalleştirir.
Rüşvetçiye atılan mühür, adaletin mezar taşını kazır.
Sahtekâra verilen destek, gerçeğin infazına vesile olur.
Ve en tehlikelisi ne biliyor musunuz?
Bütün bunları bile bile yapan halktır.
Çünkü “benim çıkarım” demiştir.
Çünkü “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demiştir.
Oysa o yılan, artık herkesin cebinde, kalbinde ve çocuklarının boğazındadır.
Mustafa Kemal, Cumhuriyet’i kurarken “Türk milletine armağan” dememişti.
“Türk milletine emanet” demişti.
Emanet kutsaldır.
Eğer emanetin altına hırsız sokarsan, artık sana millet denmez.
Sana sürü derler.
Çünkü sürüler düşünmez.
Düşünmez, çünkü düşünmek; soru sormaktır.
Soru sormak cesaret ister.
Cesaretin yoksa, gelecek de yoktur.
Ey millet,
Eğer sen anayasanın ilk dört maddesini çiğneyen birini sırtına alırsan,
Yarın anayasa sana yas değil, ağıt olur.
Ve bu ağıtın bestecisi sen olursun,
Dinleyicisi çocukların.
Sandığa gitmeden önce aynaya bak.
Eğer karşında bir birey değil de bir “taraftar” görüyorsan,
Oy vermeye değil, biat etmeye gidiyorsun demektir.
Unutma:
Bir oy, bir ülkeyi kurtarmaz belki,
Ama bir oy, bir ülkenin çöküşüne ortak eder.
Ve bir gün bu topraklar soracak:
“Beni bu hale kim getirdi?”
O zaman ellerin cebinde olmayacak, alnında olacak.
Çünkü sen, kendi celladına aşkla oy verdin.



Bir yanıt yazın