Bir zamanlar Anadolu toprağında bir millet vardı; küllerinden doğan, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyen, bağımsızlık uğruna canını, kanını vermekten çekinmeyen. O millet, bir adamın önderliğinde çağın ilerisini hedef aldı. O adamın adı Mustafa Kemal Atatürk’tü. Kurduğu devletin adı da Türkiye Cumhuriyeti. Oluşturduğu modern milletin adı da “Türk Milleti” idi — etnik kimliği aşan, akıl ve vicdan ortaklığında buluşmuş bir halk birliği.
Ama sonra ne oldu?
Sonra bir “zümre” çıktı. Ağzında din, elinde para, sırtında cübbe, … Bu milletin alnının teriyle kurduğu cumhuriyeti yavaş yavaş, usul usul, sindire sindire dönüştürdüler. “Milli irade” dediler, milleti yok saydılar. “Adalet” dediler, uluslararası finans kapitale ve yeşil mafyaya devleti ihale ettiler. “Güçlü Türkiye” dediler, kendi ceplerini güçlendirdiler.
Bugün baktığımızda, cumhuriyetin yerinde yeller esiyor.
Atatürk’ün o mavi gözlü hayali, sarayın avizesinden yansıyan bir surete dönüşmüş: içi boş, sesi kısılmış, başı eğik…
Meclis mi kaldı? O artık bir noter dairesi.
Basın mı? Ya yandaş ya susturulmuş.
Yargı mı? Adalet terazisi kantarın topuzunu mafya babalarına kaptırmış.
Millet mi? Ah millet…
Millet artık “seçmen” değil, “seyirci”.
Haksızlığa suskun, yolsuzluğa alışkın, yalana alışveriş taksitleri gibi bölünmüş.
Sokağa çıkmıyor çünkü korkuyor. Konuşmuyor çünkü biliyor: Bu devirde doğruyu söyleyen ya işinden olur, ya da canından.
Devlet yönetiminde ‘akraba’ sistemi kurulmuş, liyakat ise CV’sini çöpe atmış.
Bakan çocukları yedi ceddine yetecek servetle poz verirken, üniversite mezunu gençler kuryelik yapmak için motor sırasına giriyor.
Bir yanda beşli çeteler ihale üstüne ihale kapıyor, öbür yanda asgari ücretli markette et reyonuna sadece bakıyor.
Mafya babaları devleti tehdit ediyor, gazeteciler hapiste.
Yolsuzluğu yazan içeri giriyor, yapan ihale kazanıyor.
Sahi, bu nasıl bir memleket oldu?
Mafya dizileri gerçek hayat belgeseline dönüştü.
Bir sabah uyanıyorsun, eski bir polis – yeni bir tetikçi – meğer gizli görevliymiş, ama aslında mafyaymış.
Birkaç gün sonra başka bir zat çıkıyor, milyon dolarlık ilişkileri ifşa ediyor, devlet sus pus.
Bu sessizlik var ya bu sessizlik…
İşte en çok o koyuyor.
Bu millet bir zamanlar emperyalizme kafa tutmuş, şimdi torbacılara ses çıkaramıyor.
Bir zamanlar bir millet “Ya İstiklal ya ölüm!” demişti. Şimdi “ya kredi kartı ya açlık” arasında sıkışmış.
Halk artık yurttaş değil, borçlu.
Gençler umutla değil, pasaportla yaşıyor.
Her kafede bir “kaçalım gidelim” sohbeti.
Her evde bir “bu düzen böyle gitmez” ama kimse kıpırdamıyor.
Sahi, Atatürk yaşasa ne derdi?
Muhtemelen ilk iş Nutuk’un üzerine “Oku ama anlayarak” diye yazardı.
Sonra da bu milletin yüzüne bakar, derin bir iç çekerdi:
“Ben size Cumhuriyet’i emanet ettim. Siz ne yaptınız?”
Son Söz:
Bu bir sitem yazısı değil.
Bu bir çığlık.
Bu millet yeniden uyanmazsa, bu topraklarda Cumhuriyet sadece takvim yapraklarında kalır.
Millet susarsa, devlet çürür.
Adalet yoksa, mafya devletin ta kendisi olur.
Atatürk’ün emaneti, çetelerin oyun alanı olmaz!
Ya sesimizi çıkaracağız, ya da her sabah sustuğumuz için bir parçamız daha ölecek.
Tercih bizim.




Bir yanıt yazın