kullanmak üzere dosyaladığımız Kıbrıs Temmuz’u yazılarına devam ediyoruz;
bir toplantı. Ekopolitik’in hep yapmaya çalıştığı ve yapa yapa da yapmasını
öğrendiği, değişik bakış açıları, değişik dünya görüşleri olan kişileri bir
araya getirip tartışma konusu olan sorunu bir arada ve birbirleriyle ‘yumruklaşmadan’
konuşacakları bir ortamı hazırlamaktı amaç. Bir gece kalıp dönmem gerektiği
için toplantı bitmeden ayrıldım; nasıl bittiğini de henüz kimseyle konuşup
öğrenemedim. Ama ayrılıncaya kadar ilgiyle izlediğim, birçok şey öğrenip birçok
şey de düşündüğüm bir toplantı oldu.
Türk kesiminde Dışişleri Bakanlığı yapmış Kenan Atakol vardı katılımcıların
arasında. Başka bir yerde işi olduğu için ilk sözü o aldı ve konuyu açtı. Kenan
Atakol, Rauf Denktaş’ın yakını, dolayısıyla Kıbrıs’ı Türkiye olmaksızın
düşünemeyen biridir. Zaten söze de öyle, ‘Türkiye bizim canımız, her şeyimiz’
diyerek başladı. Öyle başladıktan sonra da, adada ‘Türkiye’ niçin bir şikâyet
konusu oluyor, bunu anlattı. Anlattığı aslında oldukça basit, düz bir konu.
alışılmadık rakamlara çıkıyor. ‘Kim yapıyor bu işleri’ diye sorunca, cevap,
hemen hemen şaşmaz bir biçimde, Türkiye’den gelen birtakım kişiler oluyor. Nedir
‘suç’? Bayağı ciddi. Bir kere hırsızlık, evlere girip soymak, iyiden iyiye
yaygınlaşmış. Atakol, ‘Benim evim de soyuldu’ dedi. Az sonra, toplantıyı
yönlendiren Vamık Volkan kendi evinde de aynı şeyin olduğunu söyledi.Ama yalnız
soygun ya da hırsızlık değil sorun. Irza tecavüz olayları olmadık biçimde
artmış. Ve son olarak, cinayet de artmış.
yeteneklere sahip yurttaşlarımızı Kıbrıs’a ihraç etmek yöntemini uyguluyoruz.
Ama belli ki Kıbrıslılar bu yöntemin sonuçlarından pek hoşnut değiller. Peki,
ne olacak? Bu gidişin bir çaresi yok mu?
için pasaport da gerekmiyor) kişilere, bazı Avrupa ülkelerinde bize sorulduğu
gibi, ‘Neden geldin, hangi adreste kalacaksın, kaç paran var’ türünden sorular
sorulması gereğini söyledi. Bazıları, bu tip bir sorgulamanın Türkiye’den
başlayabileceğini, böylesinin daha etkili olacağını ekledi.
görüldü. Türkiye’den Kıbrıs’a pasaport yerine nüfus kâğıdı göstererek gitme
imkânı açıldığından beri suç oranları yükselmiş. İlk akla gelen çare, ‘gelen’in
kim olduğunu daha iyi araştırmak, adres sormak, para sormak vb. Bence bunlar
iyi çözüm değil; ama akla aykırı değil, uygulayanlar var…
Olabilir, bu da sorun değil. Kimden emir alıyorlar? Kıbrıslılardan gelen cevaba
göre, orada mevzilenmiş Türk kolordusunun komutanından alıyorlarmış!Yani
KKTC’nin bir İçişleri Bakanı var, ama polisi o yönetmiyor! Bu konuyu
kurcalayınca, Kıbrıs’ta zaten hükümetin filan bir emir vermediğini, bu gibi
yetkilerin Kolordu Komutanı ya da Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs
Büyükelçiliği’nin elinde olduğu söyleniyor.
hoşnutsuzluk, şikâyet konusu olmaz mı? Nitekim oluyor. Konu nicedir ‘şişeden
çıktı’. Bizim oraya yollanıp toplantı yapmamızın nedeni bu. Zaten sokakta
yürürken, bir yerde otururken, bu konu bir şekilde açılıyor.
konuları anlattı. O da Kıbrıslı Türklere kızıyor. ‘Bizim buraya gelip paraları
Kıbrıs dışına çıkardığımızı söylüyorlar, şikâyet ediyorlar. Kendileri ucuza,
sigortasız çalıştırmak için Rusya’dan, Kafkasya’dan gelenleri çalıştırıyorlar.
Para oralara gidiyor.’ Yani, ‘rivayet muhtelif’ laf arasında, 1996-2000
arasında işlerin iyi, ekonominin parlak olduğunu söylüyor. O parlak zamanda
kazandıklarıyla kendisinin Türkiye’de bir ev, bir de arsa aldığını ekliyor!
Bizim toplantı Kenan Atakol’un konuşmasıyla başlamıştı ve Kenan Atakol
Türklerin bazılarının varlık biçiminin haklı şikâyetlere yol açtığını
söylemişti. Konuşmalar ilerledikçe, onun verdiği örneklerin aslında sorunu
açmaktan çok örtmek eğiliminde olduğunu anladım. Çünkü o suç işleyenlerden söz etmişti.
Oysa suç işlemeyenlerle de sorun var. Konuştukça bunlar çıkıyor.
var’ diyerek durumu savunuyorlar. ‘En yoğun Kıbrıslı Türk nüfusu nerede yaşar?
Burada, Kıbrıs’ta mı? Londra’da mı’ diye sorduğumda Londra’da yaşadığı cevabını
aldım. Bu da -anlatılanlar çerçevesinde- şaşılacak bir durum değil.
sahipleri, sermaye sahipleri oranı hep Türkiye’den gelenler lehine değişiyor.’ Yani
ortada birçok ekonomik olgu var. Belki en önemli değişim bu düzeyde yaşanıyor.
1974’ten bu yana kurulan düzen Türkiye’den adaya gelenler lehine çalışmış. Ama
o eski yıllarda, yetmişlerde aileleri buraya gelip yerleşmiş Türkler durumu
böyle görmüyor, böyle değerlendirmiyorlar. Onlar da ‘dışlandıklarını’
anlatıyorlar. Kıbrıslı Türklerin nerede ne kötülük olsa Türkiye’yi suçlama
yolunu seçtiklerini söylüyorlar.
şikâyetçi. ‘Bize tembel diyorlar.’ Bu, hemen, Başbakan’ın ‘besleme’ hakaretini
gündeme getiriyor (zaten hep gündemde). ‘Besleme’den, ‘Siz zaten milliyetçi
değilsiniz. Sizin Müslümanlığınız da Müslümanlık değil’ suçlamalarına
geliyoruz. Belli ki bu iki ‘suç atfı’ Türkiye’deki iki ayrı meşrepten çıkıyor.
Biri, adım başında cami yapılmasından söz ediyor. ‘Din İşleri Başkanı’ (‘müftü’
demekmiş) böyle olmadığını, yapılanların da gene Türkiye’den gelenlerin
isteğini karşılamak için yapıldığını söylüyor.
kumarhane, otel vb. istiyor. ‘Kıbrıs ekonomisi’ diye bir şey varsa o da her
şeyden önce bu kesime bağlı olduğu için, ada böyle asalak bir ekonomiye mahkûm.
Yani sorun çok. Ciddi bir çözüm fikri, programı, çalışması yok”. (Murat
Belge. YeniDüzen. 3.7.2011)
bir pankartın üzerinde ‘Kurtarıldık mı? Has..r!’ yazıyordu. Bir öfke, bir
reddediş ve yabancılaşma hali yansımıştı o pankarta… O pankartın küçük bir
grup tarafından taşındığı söylenmişti. Ancak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın
verdiği ağır cevap tüm Kıbrıslı Türklerin kalbini kırdı.
sorsunlar ya da sormasınlar, adanın kuzeyinde yaşayan bütün Kıbrıslı Türkler
hakarete uğramış oldu. Çünkü ‘Has..r’ diyenler ve demeyenler aynı çaresizliklerin ortak mahkumuydular:
için Türkiye’nin her yıl yaptığı net maddi katkı dışında bir alternatifinin olmayışı… O pankarttaki isyan duygusu aynı zamanda çaresizliğe isyandır ve buzdağının sadece görünen kısmıdır. Kıbrıslı Türkler kendilerini kuşatan çaresizliklerin sorumlusu değil. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı
onları kendilerinden beslenenler olarak görür ve karşılığında biat ve itaat beklediğini böyle her vesile ile gösterirse, estireceği soğuk rüzgârlar o buzdağını daha da büyütmekten başka bir sonuca hizmet etmeyecektir.
buradaki güvenlik makamlarının kasıtlı ihmali aranıyor. ‘Kasıtlı ihmal’in ardındaki kastın da yine ‘Kıbrıslı Türk’ kimliğine yöneldiği ima ediliyor. Kıbrıslı Türkler kendilerini kurbanlaştırma eğilimi içindeler. Bu çok tehlikeli.. Kendilerini kurbanlaştırdıkça, adaya 1974’ten sonra yerleşmiş olan ‘Türkiyeliler’i sistemli biçimde dışlayıp bu kez kendi kurbanlarını yaratıyorlar. Şimdi tabii siz Türkiye’deki seçim sonrasında içine yuvarlanılan ‘tutuklu milletvekilleri’ bunalımıyla meşgulsünüz ve ‘Kıbrıs da nereden çıktı?’ diyebilirsiniz. Ama lütfen bir kenara şunu not edin:
tarafların birbirini saygı içinde dinlemeye ve anlamaya en çok ihtiyaç duyulduğu bir dönemdeyiz. Ekopolitik’in çalıştayı bu gereksinime kendi kapasitesi ölçüsünde cevap veren bir katkıydı; sürdürülmesi gerekir.
şekilde…
Kıbrıslılar beslemeniz değildir. Siz, Denktaşlı yılların, çözümsüzlük
dayatmasının ve KKTC ilanının diyetini şimdi Kıbrıslılara ödüyorsunuz.
Adanın kuzeyi Türkiye’nin 82’nci vilayeti değildir. Türkiye adaya 1960
garantörlük antlaşmalarının kendisine verdiği yetkiye dayanarak, adanın toprak
bütünlüğünü ve anayasal düzenini korumak için çıkmıştır. Kıbrıs Türk toplumunun
kimliğine saygı göstermelidir.
Kıbrıslı Türklerin geleceği, gerçekleşmesi imkânsıza yakın olan ‘statükonun
kalıcılaşması’nda değil, tamamı AB üyesi olmuş birleşik ve federal
Kıbrıs’tadır.
sorunu’nu hafifletmelidir”. (Kadri Gürsel. Milliyet. 3.7.2011)




Bir yanıt yazın