Blog

  • Şeyhülislam Görmezzâde Mehmet Efendi’den İzmir’e Din Dayatması!

    Şeyhülislam Görmezzâde Mehmet Efendi’den İzmir’e Din Dayatması!

    “İzmir’in farklı bir dindarlık yapısı var. Bu dindarlığın irfan geleneğine ihtiyacı var. Öyle olduğu için tasavvuf profesörünün, irfan geleneğinden geçmiş birinin İzmir’e müftü olarak atanması tesadüf değil”(1).

    imagesBu kinayeli, iğneleyici, ötekileştirici, itham edici, aşağılayıcı ve buram buram tefrika kokan sözler, bu ülkenin, sözüm ona toplumu birleştirmeyi ve kaynaştırmayı kendisine amaç edinmiş ve yasal görevi de esasen bu olan Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı’nın başında bulunan zata aittir. Yani soyadı ile müsemmâ, Görmezzâdelerin Mehmet Efendi’ye demek istiyoruz!

    Allahınızı, dininizi ve kitabınızı severseniz eğri oturun doğru konuşun, daha doğru bir tabirle adam gibi dosdoğru oturun ve dostoğru cevap verin; bırakın profesör seviyesindeki bir adamı, bu sözler sıradan bir din adamına yakışan sözler midir? Bu nasıl bir Diyanet İşleri Başkanıdır ki; kedisini “Sahibinin Sesi” posizyonuna getirmiş ha bire borazancılık yapar durur. Çünkü, Görmezzâde Mehmet Efendi, kendisini bulunduğu makama getirenlerin, İzmir hakkında “Gâvur İzmir” nitelemesinde bulunduğunu bile bile söylemiştir bu sözleri. Asıl maksadı, o özlü sözün sahibine mesaj vermektir çünkü. Neticede bu ülkenin Diyanet İşleri Başkanı’dır kendileri. Hiç hikmetsiz söz eder mi sanıyorsunuz?

    Mehmet Görmez İzmirlilere Gâvur mu dedi?!

    “İrfan” kavramı hakkında şöyle deniyor: Bilme, anlama, kültür. Bilgi, zekâ ve deneyle oluşan zihin olgunluğu. Gerçeğe ulaştırıcı güçlü seziş varış, varışlılık(2). Çalışarak elde edilen ilimler ile anlaşılan, bilinen şeylerden başka bilgiler de vardır. Bunlar irfân ile anlaşılır. Âlimlerin sahip oldukları ilme mukabil, ârif denen Allah’ü teâlânın sevdiği kullarında da irfân denen bir hâssa (özellik) vardır. İrfan, tasavvufta fenâ mertebesiyle şereflenenlerde bulunur(3).

    Diyanet İşleri Başkanlığı ise “İrfan” kavramını “Marifet” şeklinde anlamlandırdıktan sonra “Marifet” kavramını şu şekilde tarif etmektedir:

    “Sözlükte, tanımak, bilmek anlamına gelen marifet, tasavvufta, Allah’ın zâtı ve sıfatları hakkında şüphe götürmeyecek bir bilgiye sahip olmak demektir. Marifetin kaynağı kalp, ruh, ilham ve keşiftir. İlmin kaynağı ise, akıl, duyu organları ve nakildir. Bu sebeple ilim ile marifet birbirinden farklıdır. İlim sahiplerine âlim, marifet sahibi olanlara da ârif denir. İlmin zıddı cehâlet, marifetin zıddı inkârdır.”(4).

    Bu tanım ve tariflerden sonra Mehmet Görmez’in “İzmir’deki dindarlığın irfan geleneğine ihtiyacı vardır” şeklindeki tespitini, sanırım çok daha rahat anlayabiliriz artık. Yani Mehmet Görmez, üstü kapalı olarak diyor ki; İzmir’deki dini hayat, genelde aklın ve pozitif bilimin ışığında oluşmuştur, oysa Allah’ı zatı ve sıfatları ile tam olarak tanıyabilmek için marifete, yani irfana ihtiyaç vardır. Bu da ancak marifet sahibi, yani irfan sahibi, kalp ve gönül gözü açık adamların ilham ve keşifleriyle mümkün olabilir. O sebeple, İzmir’e Allah’ı, keşif ve ilhamla tanıyıp tarif etme yeteneğine sahip bir müftü atadık!

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın resmi tarifinde “İlmin zıddı cehâlet, marifetin zıddı inkârdır” denildiğine göre; Mehmet Görmez, İzmir’de irfan geleneğinden yoksun olarak oluşturulmuş dindarlık anlayışına sahip Müslümanlar için inkârcı, yani kâfir demek istemiş olabilir mi? Hâşâ, sümme hâşâ, evet böyle demek istemiştir demiyoruz! Ancak hazretin elbette maksadını aşan sözlerinden tam da bu anlam çıkmaktadır. Elbette yerseniz…

    Çevir Kazı Yanmasın Aman Müslümanlar Uyanmasın!

    Görmezzâde Mehmet Efendi’nin sözlerinin medyada yankılanması üzerine Diyanet yönetimin paçaları tutuşmuş olacak ki; hemen kâğıda kalem sarılarak resmi internet sitesine şöyle bir Basın Açıklaması kondurdu dün:

    “Bugün bazı gazetelerde yer alan Diyanet İşleri Başkanı Sayın Prof. Dr. Mehmet Görmez’in İzmir ziyaretiyle ilgili haberler nedeniyle aşağıdaki açıklamanın yapılmasına ihtiyaç duyulmuştur. Diyanet İşleri Başkanı Sayın Prof. Dr. Mehmet Görmez, İzmir’de din görevlileriyle bir araya geldiği bir toplantıda, şehrin, hizmet sürekliliği açısından genel bir değerlendirmesini yapmış, bu çerçevede Başkanlık hizmetlerinin sürdürülmesinde genellikle İzmir’in ihmal edildiğine işaret etmiş, bu hususta duyduğu mahcubiyeti dile getirmiştir.

    Aynı çerçevede İslâm kültür geleneğinin en önemli kavramları arasında yer alan ‘irfan’ kavramına da atıfta bulunarak, İzmir gibi çok kültürlü, çok boyutlu ilgi, bilgi ve duyarlılık eksenlerine sahip müstesna bir şehirde bu çeşitliliği kuşatacak yegâne dilin irfani bir perspektif olacağını vurgulamıştır.

    Bilindiği gibi her ilimiz, her bölgemiz kendi içinde özel bir dindarlık formuyla bezenmiştir ve bu durum sadece din mütehassıslarının değil sosyal bilimcilerin de sıklıkla gözlediği bir husustur. Bu çeşitlilik hiçbir zaman bir kusur ya da eksiklik olarak değerlendirilemez. Aksine bu özelliğiyle her ilimiz tıpkı İzmir gibi, yüce dinimiz İslam’ın farklı mecralarda hayata dâhil olan zenginleştirici özelliklerini yansıtmaktadır. Hal böyleyken bugün bazı medya organlarına yansıyan söz konusu haberin akıl ve iz’an ölçüleri içinde kabul edilebilmesi mümkün değildir. Kamuoyuna saygı ile duyurulur.”(5).

    Görüldüğü gibi kel alaka nevinden bir açıklamadır Diyanet’in basın açıklaması ve kendi içinde çelişkilerle doludur. İzmir’i, hem çok farklı dinli (kültürlü) grupların yaşadıkları bir şehir olarak tarif etmekte, hem de bu şekildeki bir şehrin ahalisinin, ancak İslami bir kavram olan irfani bir perspektifle kuşatılıp, birlikte ve barış içinde yaşatılabileceğini söylemektedir. Peki; bu geleneğe karşı çıkanlar mı? Onlar zaten inkârcıların ve kâfirlerin ta kendileridir Diyanet’e göre! Çünkü Diyanet’in resmi web sitesinde “İrfanın (marifetin) zıddı inkârdır” deniliyor.

    Açıkçası Diyanet yönetimi, şu zamanda bile Ziya Paşa’nın dediği gibi; herkesi kör, âlemi sersem sanmaya devam etmektedir. Oysa bilmiyorlar ki; en ummadıkları kişiler bile onların esrar-ı derunlarını hemencecik keşfediveriyor. Tıpkı medyanın dün yaptığı gibi…

    Gâvur İzmir’e Tasavvufçu Müftü!

    Dün gazetelere düşen ilgili haberi okuyunca ben de bu sabah not defterime (facebook sayfama) şu notu düşmüştüm:

    “MHP’nin de katkısıyla DİB Teşkilat Kanunu’nda yapılan düzenlemelerle süper müsteşarlık, yani bir nevi şeyhülislamlık seviyesine yükseltilen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın başına getirilen Mehmet Görmez, teşkilatta ne kadar ele gelir ülkücü ve Türk Milliyetçisi varsa tamamını ayıklamış ve teşkilatı tamamıyla tarikatların ve iktidar partisinin güdümündeki siyasetin emrine vermiş bulunmaktadır. Öte yandan Mehmet Görmez yönetimindeki Diyanet, tamamıyla, diğer devlet dairelerine geçmek için bir atlama taşı haline getirilmiştir. İmam-Hatip diye alınanların önemli bir kısmı, başka kamu kurumlarına yerleştirilmişlerdir.

    Öte yandan; bırakın camilerde verilen vaaz ve okunan hutbeleri, Diyanet’in yayınlarında bile Türklük kavramı ve Atatürk silip atılmıştır. Derlemiş oldukları hadis kitabı, tamamen rezilâne bir eserdir. Arabizmin etkisinde ne kadar hadis uydurulmuşsa, bu kaynağa aktarılarak masum Müslümanlara ‘hadis’ diye yutturulmaya çalışılmıştır. Yine hazırlamış oldukları tefsir, tam bir komedi ve faciadır. İlk baskısında Muta Nikâhı’na bile izin veren, gelen tepkiler üzerine sonraki baskılarında bu konu çıkarılan tefsirde, özellikle kadın hakları konusunda tam bir gerileme ve çağ dışılık söz konusudur. Diyanet, halen kadının gerektiğinde dövülebileceğinde ısrarlıdır. Ayrıca pek çok yayınında, kızların 12 yaşında buluğa erdiğini ifade ederek bir anlamda sübyancılık teşvik edilmektedir.

    Mehmet Görmez, İzmir’i İslamlaştırmak maksadıyla Sûfî geleneğine mensup bir adamı İzmir’e müftü tayin ettiklerini ifade etmiştir. Anlaşılan yeni Müftü, İzmir’in her yerini ‘TEKKE’ ve ‘ZAVİYE’ ile donatacaktır! Bu konudaki karargâhlardan birisinin, İzmir’de bulunan ve Fethullah Hoca’nın da ilk olarak sesini duyurduğu Nûr Cemaati’nin etkisindeki ‘KESTANE PAZARI KUR’AN KURSU’ olacağından hiç bir kuşkumuz yoktur. Anlaşılan, Görmezzâde Mehmet Efendi Tarikatı’na mensup sûfîler, bundan sonra Kestane Pazarı’nda üstleneceklerdir.

    Dolayısıyla; tarafsızlığını büyük ölçüde yitiren böyle bir adamın teşkilatın başında kaldığı her geçen gün, milli birlik ve beraberliğimiz açısından tehlikedir, bu milletin ve devletin zararınadır. Mehmet Görmez, Sayın Başbakan gibi dobra davranıp “GÂVUR İZMİR” diyemediği için, “İZMİRİN FARKLI BİR DİNDARLIK ANLAYIŞI VAR” demiştir. Aslında, düşüncesi Başbakanın düşüncesi ile aynıdır ve o düşünceye katıldığının açık belgesidir. Onlara göre; 2014 yılında İzmir Belediyesi AKP’nin eline geçerse; ‘Gâvur İzmir’ Müslümanlaşmış olacaktır.

    MHP ve CHP bu şımarık ve sahibinin sesi durumuna gelmiş bu adamın Diyanet’ten uzaklaşması için ne gerekiyorsa onu yapmak zorundadırlar. Bu onların boyunlarının borcudur ve aksi onların boyunlarına yüklenecek vebaldir.”

    Ben de İrfan Sahibi Sayılır mıyım Hocam!

    Allah şahidimdir ki; yukarıdaki yorumda bulunan “Mehmet Görmez, İzmir’i İslamlaştırmak maksadıyla Sûfî geleneğine mensup bir adamı İzmir’e müftü tayin ettiklerini ifade etmiştir. Anlaşılan yeni Müftü, İzmir’in her yerini ‘TEKKE’ ve ‘ZAVİYE’ ile donatacaktır! Bu konudaki karargâhlardan birisinin, İzmir’de bulunan ve Fethullah Hoca’nın da ilk olarak sesini duyurduğu Nûr Cemaati’nin etkisindeki ‘KESTANE PAZARI KUR’AN KURSU’ olacağından hiç bir kuşkumuz yoktur. Anlaşılan, Görmezzâde Mehmet Efendi Tarikatı’na mensup sûfîler, bundan sonra Kestane Pazarı’nda üstleneceklerdir.” şeklindeki cümleleri yazdığım sırada İzmir Müftüsü olarak atanan Ramazan Muslu hakkındaki haberi okumamıştım. Meğer tahminimde hiç yanılmamışım!

    Çünkü “İrfan” geleneğine mensup bir din adamı olduğu için ve İzmir’in dindarlık anlayışını değiştirmek amacıyla İzmir’e müftü olarak atanan Ramazan Muslu, İzmir’de nurcuların hâkimiyet alanları içinde olan ve yanılmıyorsam adı geçen cemaat tarafından “Akademi” olarak isimlendirilen Kestane Pazarı Kur’an Kursu’nun yetiştirmesi bir kişiymiş. Gördüğünüz gibi, ben de kendi çapımda “İrfan ve marifet” sahibi bir âdem sayılırım! Ki; anlayacağınız gibi ilk “Keramet”imi bu sabah göstermiş bulunmaktayım. Çünkü Ramazan Muslu hakkında verilen haber şöyledir:

    “Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in, ‘İzmir dindarlığının, irfana ihtiyacı var’sözü tartışma yaratırken,‘ İzmir’in dini ve manevi hayatını yeniden ayağa kaldıracak, ehil bir müftü atadık’ dediği Prof. Ramazan Muslu da, ‘Kestane Pazarı mezunu’ çıktı. Muğla Fethiye’li olan yeni İzmir müftüsü Muslu, 1978-1980 yılları arasında İzmir, Kestane Pazarında Arapça ve Temel İslami İlimler okudu. Kestane Pazarı, Fethullah Gülen’in hayatında da önemli bir yer tutuyor. Gülen 1966’da, İzmir merkez vaizliği görevinde bulunmuş, Kestane Pazarı Camiinde verdiği vaazların yanı sıra, Kestane Pazarı Kur’an Kursunda idarecilik yapmıştı.”(6).

    Kur’an Kursları Tarikat ve Cemaatlerin Etkisindedir!

    Şimdi bazı okuyucularımın aklına, “Devletin resmi Kur’an Kursları neden cemaat ve tarikatların etkisinde olsun ki” şeklinde bir düşünce gelebilir. Ancak kazın ayağı hiç de öyle değildir. Çünkü bazı tarikat ve cemaatler için Kur’an Kursları, tam anlamıyla ekmek kapısı, geçim kaynağı ve kendi öğretilerini yayma alanlarıdır. Ancak kendilerine sorarsanız, onlar buraların kendileri açısından birer “Hizmet Kapısı” olduğunu söyleyeceklerdir. Örneğin, bildiğim kadarıyla İzmir’deki Kestane Pazarı Kur’an Kursu ve Akhisar Merkez Kur’an Kursu, Nûr Cemaati’nin etki alanı içindedir. Bu Kur’an Kurslarında Diyanet’ten ve dolayısıyla devletten çok bu cemaatin hükmü geçer. Yaz aylarında bu kurslar, tıpkı birer gençlik kampı gibi fonksiyon icra ederler. İmam-Hatip ve Kur’an Kursu öğrencileri, yaz aylarında buralarda eğitime tabi tutulurlar

    Bunların yanında Türkiye’de pek çok ünlü Kur’an Kursu da, bir takım tarikatların ve etkin ailelerin yönetimindedirler. Örneğin İstanbul’daki Sultanbeyli, Abdüsselam, Ihlamur, Tûbâ ve İsmail Ağa Kur’an Kursları da belli aile ve cemaatlerin etkisi altına girmişlerdir. Diyanet, bu aile ve gruplardan habersiz çivi bile çakamaz bu kurslarda ve onların onayı alınmadan buralara tayin ve atama yapamaz, onlar istemedikçe bu kurslardaki görevlilerini başka yerlere nakledemez.

    Yukarıda dedik ki; Nûr Cemaati “Kestane Pazarı Kur’an Kursu için Akademi der”. Yeni İzmir Müftüsü’nün vaktiyle 1978-80 arasında orada Arapça ve Temel İslami İlimler okuduğuna göre, burası için kullanılan “Akademi” tabiri hiç de yanlış değildir! Ne diyelim; akademili müftünüz hayırlı olsun İzmirliler. Sizin akıl ve bilimin ışığında oluşturduğunuz dindarlık anlayışınız, korkarım ki; pek yakında keşif ve ilhama dayanan irfan geleneğinin etkisine girecek ve yeniden şekillenecektir. Umarım bu değişim, sizin içinizde bulunan Hasan Tahsin ruhunu öldürmez, tersine daha da güçlendirir…
    ____________
    1-http://yenisafak.com.tr/aktuel-haber/gormez-izmirin-farkli-bir-dindarligi-var-25.03.2013-503474,
    2-http://irfan.nedir.com/#ixzz2OjoSP5xo,
    3-http://sozluk.ihya.org/dini-terimler/irfan.html,
    4-http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/DiniBilgilerDetay.aspx?ID=1977,
    5- ,
    6- ;

  • İsrail basınının “Türkiye Tatili” hakkında uyarısı

    İsrail basınının “Türkiye Tatili” hakkında uyarısı

    Kimilerine göre Türkiye’de tatil yapacak İsrailliler ‘Vatan Haini’. Ancak şimdiden sayısız bilet satıldı bile. Merak edilen konu ise, İsrailli turistlerin Türkiye’de karşılaşacakları tepki…

    72769

    İsrail’in en yüksek tirajlı gazetesi ‘Yedioth Ahronoth’, hemen bir hafta içinde “düzinelerce İsrailli Antalya’ya uçmak için uçağa binecek”.

    Özellikle sağ eğilimli popüler internet siteleri, Türkiye’ye tatile gitmeye kalkan İsrailliler şimdiden vatan hainleri benzetmesi yapıyor ve uyarıyor: “Türklerin tepkisi acımasız olur…”

    Gazeteye göre gerçekten de İsrailli vatandaşlar, en çok tatil yörelerindeki Türklerin olası tepkilerini merak ediyor. Zira gazeteye göre Mavi Marmara krizi “Türkleri çok sinirlendirdi…”

    Gazeteye göre Çarşamba sabahı kalkan charter uçağındaki yolcuların yüzde 50’si Arap kökenli İsrailliler ve diğer yüzde 50’si “son dakikada karar veren diğer İsraillilerden…” oluşmuş.

    ‘Kavei Hofsha’ isimli tur operatörünün genel müdürü Ami Cohen, gazeteye “Şu an Pesah (Hamursuz) Bayramı dönemindeyiz. Bu durum örnek alınamaz. Asıl test bir hafta sonra belli olur” diyor.

    ‘Flying Carpet’ seyahat acentası zincirinin CEO’su Eyal Kashdan ise daha iyimser: “Biz Antalya uçuşlarını henüz Cumartesi gecesi satışa sunduk ve derhal fiyatı soran sayısız müşteri talebiyle karşılaştık…”

    Gazetenin ısrarla üzerinde durduğu konu ise, Türkiye tatil yörelerindeki yerli halk, İsrailli turistlere ne tür tepki vereceği: “Bildiğimiz Türk misafirperverliği devam edecek mi?”

  • Son 10 yılda satılan kuruluşlar

    Son 10 yılda satılan kuruluşlar

    383688_470140866354272_1915936017_n

    Son 10 yılda satılan kuruluşlar…

    1-TAKSAN

    2-GERKONSAN

    3-SEKA Afyon işletmesi

    4- SEKA Balıkesir işletmesi

    5- SEKA Çaycuma işletmesi

    6- SEKA Kastamonu işletmesi

    7- SEKA Aksu işletmesi

    8- SEKA Taşucu Tersane Alanı

    9- SEKA ya ait 4 taşınmaz

    10- TZD Sakarya işletmesi

    11- THY USAŞ

    12- TDi Trabzon Limanı

    13- TDi Dikili Limanı

    14- TDi Kuşadası Limanı

    15- Sümer Holdinge Ait Merinos Halı Fabrikası

    16- SÜMER HOLDiNGE Ait ERYAĞ

    17- SÜMER HOLDiNGE Ait Adıyaman işletmesi

    18- SÜMER HOLDiNGe ait 117 adet taşınmaz

    19- KBiye ait 103 arsa, 89 lojman

    20- EBÜAŞ-MEYBUZ

    21- EBÜAŞa ait 54 taşınmaz

    22- TEKEL Kaya Tuz

    23- TEKELe ait 30 taşınmaz

    24- ESGAZ

    25- BURSAGAZ

    26- ETi BAKIR

    27- ETi GÜMÜŞ

    28- ETi KROM

    29- ETi ELEKTROMETALURJi A.Ş

    30- Çayeli Bakır işletmeleri A.Ş

    31- KBi Samsun işletmesi

    32- KBi 65 adet taşınmaz

    33-DiV-HAN A.Ş

    34- Amasya Şeker Fabrikası

    35- Kütahya Şeker Fabrikası

    36- SÜMER HOLDiNGe ait TÜMOSAN

    37- SÜMER HOLDiNG Malatya işletmesi

    38- SÜMER HOLDiNG Bakırköy işletmesi

    39- SÜMER HOLDiNG Diyarbakır işletmesi

    40- SÜMER HOLDiNG Çanakkale Deri işletmesi

    41- SÜMER HOLDiNGE Ait 108 Adet Taşınmaz

    42- SÜMER HOLDiNG Ortadoğu Teknopark A.Ş

    43- SEKA Karacasu işletmesi

    44- SEKA Ankara Alım Satım Binası Müdürlüğü

    45- SEKA Ardanuç işletmesi Varlıkları

    46- TÜGSAŞ

    47- TÜGSAŞ Gemlik Gübre San. TAŞ

    48- TÜGSAŞ-iGSAŞ HiSSELERi % 100

    49- TÜGSAŞ Urfa Depoları arazisi

    50- TÜGSAsa ait 23 taşınmaz

    51- iGSAŞ Kütahya Gübre Varlıkları

    52- TEKEL Alkolü içkiler San. A.Ş

    53- TEKELe ait 60 adet taşınmaz

    54- TEKEL İnegöl Kibrit Fabrikası T.A.Ş

    55- TEKEL Gemlik Sun.ip.Mües. T.A.Ş

    56- TEKEL Tuzluca Tuzlası

    57- TEKEL Sekili Tuzlası

    58- EBÜAŞ Samsun Soğuk Hava Deposu

    59- EBÜAŞ Manisa Kombinası

    60- EBÜAŞ Manisa Arsası

    61- EBÜAŞa ait 101 adet Taşınmaz

    62- TDi ANKARA FERiBOTU

    63- TDi Samsun Feribotu

    64- PETKiM 2adet taşınmaz

    65- TEDAŞ 1 arsa, 1 adet trafo binası

    66- TEDAŞ 1 adet taşınmaz

    67- ATAKÖY Turizm A:Ş

    68- ATAKÖY Otelcilik A:Ş

    69- ATAKÖY Marina Ve Yat işletmesi

    70- SÜMER HOLDiNG Beykoz işletmesi

    71- SÜMER HOLDiNG istanbul imar LTD.ŞTi

    72- SÜMER HOLDiNG 2 adet Taşınmaz

    73- TDi Karadeniz Gemisi

    74- TEKEL Kristal Tuz Rafinerisi

    75- TEKEL Kağızman Tuzlası

    76- TEKELe ait 49 adet taşınmaz

    77- TÜPRAŞ 2 adet taşınmaz

    78- TDi 1 Adet Taşınmaz

    79- SEKA 5 Adet taşınmaz

    80- KÖY HiZMETLERi GENEL MÜDÜRLÜĞÜ (Tasfiye Edildi),

    81- SSK Hastaneleri (Tasfiye Edildi)

    82- SSK Eczaneleri (Tasfiye Edildi)

    82- SEKA Kocaeli Fabrikası ve arsası

    83-Sümer Holding Sarıkamış işletmesi

    84-Sümer Holding Sivas Dokuma Fabrikası

    85- Sümer Holding Manisa Pam. Men. A:Ş

    86- Sümer Holding Makine Ve Teçhizat

    87- Sümer Holding 32 Adet Taşınmaz

    88- TÜGSAŞ Samsun Gübre Sanayi A.Ş.

    89- Tekel 5 Adet Taşınmaz

    90- Araç Muayene istasyonları 1. Bölge

    91- DSi ERCiYES Sosyal Tesisi

    92-Bayındırlık Ve iskan Bakanlığı ERCiYES Sosyal Tesisi

    93- Karayolları ERCiYES Sosyal Tesisi

    94-TEKEL Sigara Fabrikaları

    95-Sümer Holding Bergama Pamuk ipliği Fabrikası

    96-TEKEL Sigara Fabrikalarına Ait Taşınmazlar

    97-TEKEL Puro Fabrikaları

    98-TEKEL Alkol işletmelerine Ait Taşınmazlar

    99- Tercan Ayakkabı işletmesi

    100-TCDD Mersin Limanı

    101-Adapazarı Şeker Fabrikası

    102-Ereğli Demir Çelik Fabrikası

    103-iskenderun Demir Çelik Fabrikası

    104-Ereğli Limanı

    105- iskenderun Limanı

    106-Yarımca Limanı

    107- Yarımca Porselen Fabrikası

    108- Romanyadaki Silisli Sac Fabrikası

    109- Divriği Demir Madeni

    110- Hekimhan Demir Madeni

    111- Kırıkkale Çelik Çekme Boru Fabrikası

    112- BORÇELiK

    113-TÜPRAŞ

    114- PETKiM

    115- TÜRK TELEKOM

    116- KIBRIS TÜRK HAVA YOLLARI

    117- TÜGSAŞ Toros Gübre Fabrikası

    118- TÜGSAŞ Tekirdağ, Tarsus, Fatsa Depoları

    119- Seydişehir Eti Alüminyum A.Ş.

    120- OYMAPINAR BARAJI

    121- ETi Alüminyuma Ait Madenler

    122- Emekli Sandığı Ankara Emek işhanı

    123- Emekli Sandığı istanbul Hilton Oteli.

    124- İzmir Limanı

    Son 10 yılda 171 milyar dolarlık bütçe açığı verildi. Özelleştirme adı altında elde avuçta ne varsa satıldı ve elde edilen gelir ise son Boğaz köprüleri ve otoyol satışıyla 41 milyar dolar oldu. Bu Satış, açığın ancak yüzde 23’ünü karşılayabildi.

    ileSon 10 yılda satılan kuruluşlar.

  • Türkiye Türk’tür, Türk kalacaktır

    Türkiye Türk’tür, Türk kalacaktır


    ONLAR TÜRK DEĞİLMİŞ, BURASI TÜRKİYE DEĞİLMİŞ

    YALANDAN YAŞAMIŞIZ BUGÜNE KADAR!

    TURKISH FORUM

    2782_563278043704133_1253239559_n

    ____________________________

    Barış sürecine, hükümetin PKK ile anlaşmasına, savaşın sona ermesine hangi nedenlerle itiraz edilebilir?

    Otuz yılda 40- 50 bin kişinin savaşırken, 20- 30 bin kişinin de savaşın yan ürünü olarak ölmesine yol açan bir sorunun çözülmesine hangi nedenlerle itiraz edilebilir?

    Ölümü, yıkımı, şiddeti, insan hayatlarının kararmasını kim, hangi nedenlerle tercih edebilir?

    CHP çekingence, MHP açıkça, Sözcü gibi gazeteler bağıra bağıra bunları tercih ediyor.

    Niye?

    “Çünkü biz ölümü severiz, iyi bir şeydir” diye cevap vermeyeceklerine göre, başka bir nedeni olsa gerek.

    Diyebilirler ki, “Yok yahu, tabii ki biz de barışı savaşa tercih ederiz, ama bu şekilde değil, şu şekilde barış olsun”.

    Hiç böyle bir şey duydunuz mu? Ben duymadım.

    Silivri’den gözünü alıp barış süreci hakkında bir şey söylemeye vakit bulduğunda, CHP’nin ne dediğini bilen var mı?

    Mesela, “Evet, barışın görüşülüyor olması olumludur, Öcalan’la ve Kandil’le konuşuluyor olması doğaldır, Kürtlerin şu ve şu taleplerinin karşılanması gerekir, iyi oluyor, destekliyoruz” dediğini duyan var mı?

    CHP’nin ne dediği belli olmadığına, savaşın bitmesini isteyip istemediği bile anlaşılamadığına göre, açıkça dile getiremediği temel bir itirazı var.

    Kahraman atalarımız

    Bu itirazı CHP dillendiremiyor, ama Devlet Bahçeli Bursa’da bağıra bağıra ifade etti:

    “Erenler, evliyalar, Allah dostu büyük âlimler, asırlarca Türk İslam medeniyetini geliştiren kahraman atalarımız aramızdadır. Türklük mukadderatı tertemiz vicdanların garantisi altındadır. Bursa Türk milletinin yanında Türklüğün tarafında ve vahdetin yolundadır. Türk milletine saldıran, Türk kimliğini yıkmaya çabalayan kendini bilmezleri yenilgiyle tanıştırmak için teyakkuzdadır. Selam olsun Türk milletinin birliğinden yana olanlara.

    Selam olsun Türk bayrağına. Türkiye Türk’tür, Türk kalacaktır. Başbakan, İmralı canisi ve PKK’yla birlikteliğini sağlama almak için milliyetçiliğe saldırmakta. MHP Türk milletine engel ne varsa elinin tersiyle iter. Biz Türk milliyetçisiyiz. Türkiye’yi canından aziz bilen milliyetçi ve millet sevdalısı vicdanlarız.”

    Bunu basit bir Türkçeyle özetlersek: “Türkiye’de herkes Türk’tür, Kürt diye bir şey yoktur.”

    İyi de, niye savaş yaşanıyor o zaman? Niye bu kadar insan öldü?

    Nüfusun belki de beşte biri Türk olduğunu kabul etmiyorsa, ne yapacaksın?

    Savaşmaya devam edeceksin tabii.

    Ya hepsi “Ay pardon, tabii ki hepimiz Türk’üz, çok saçmalamışız, özür dileriz” diyene kadar ya da hepsi ölene kadar savaşmaya devam edeceksin.

    Çünkü önemli olan ölüm, yıkım, şiddet, insan hayatlarının kararması değil. Önemli olan Türklük, Türk milleti, Türk milliyetçiliği.

    Savaşa devam

    Bu uğurda neler yapmak gerektiğini Sözcü gazetesi MHP’den bile daha açıkça dile getiriyor.

    “Mehmetçiğin katilleri elini kolunu sallayarak çıkacak, asker onların ardından el sallayacak” ne demek? “Oluk oluk akıttıkları kanda boğulmak yerine, iktidarın can simidiyle o kan denizini geçecekler” diye yakınmak ne demek? “Boğulmalarını sağlamak için savaşı sürdürelim” demek.

    Savaşa devam etmek isteyenler “Türklük” diye bir şeye halel gelmemesi için istiyorlar.

    Barışa karşı CHP’nin de, MHP’nin de, Sözcü’nün de itirazların temel nedeni bu.

    Savaşın nedeni de zaten “Türklük” diye bir şeyin 80 yıl boyunca dayatılmış olması.

    Başbakan farkında mı, bilmem. Diyarbakır’da Newroz’da Türk bayrağı olmamasını eleştirirken aynı dayatmayı yapıyor.

    Onlar “Türk” değil, onun için orada “Türk” bayrağı yok.

    Başbakan ve diğer Türkler bunu kavradığı gün, barış gerçekten gelmiş olacak.

    RONİ MARGULİES – Taraf

  • BATI DÜNYASINDA ERMENİ SOYKIRIM İDDİALARINA KARŞI ÇIKAN BİLİM ADAMLARI

    BATI DÜNYASINDA ERMENİ SOYKIRIM İDDİALARINA KARŞI ÇIKAN BİLİM ADAMLARI

    Son günlerde basında çıkan haberlerden, Amerikalı bir yönetmenin Türk, İngiliz ve Amerikalı bilim adamları ve arşivlerinden elde edilen bilgilerle hazırladığı “Ermeni İsyanı 1894-1920” adlı belgeselin Ermeni Lobisinin baskısıyla Amerika’daki Televizyonlarda yayınlatılmadığını ve belgesele Türk Tarih Kurumunun sahip çıktığını okuyunca hafızam beni geçmiş yıllara götürdü ve Hıristiyan Batı Dünyasında tarihi gerçekleri açıklamaya çalışan bilim adamlarının karşılaştıkları zorlukları sizlere duyurmak istedim.         

    19 Aralık 2006 günü gazetelerin çok azında “ Türk dostu tarihçi Prof. Dr. Standford Jay Shaw’ın, başbakan yardımcısı ve Dış İşleri Bakanı Abdullah Gülün de katıldığı bir törenle son yolculuğuna uğurlandığı” şeklinde bir haber vardı. Ne yazık ki bu haber, o günkü diğer haberlerin öne çıkması ile gölgede kalmış gibi oldu. Oysa Standford Shaw Türk ve Osmanlı Tarihi konusunda yaptığı çalışmalarla sivrilen bir Amerikalı tarihçi olup, Türkiye Bilimler Akademisi şeref üyeliğine seçilmiş, Türk ve Türkiye tarihine katkılarından dolayı Türk Tarih Kurumu tarafından “ Hizmet Madalyası ve beratı ile” onurlandırılmış dünya çapında bir bilim adamıydı.

    Türk tarihine ilgisi, üniversitede okuduğu yıllarda zamanın en ünlü İngiliz tarihçilerinden Prof. Arnold Toynbee’nin bir özel notu ile başlamıştı. Toynbee yazısında “ Birinci Dünya Savaşı sırasında Türklere yaptıklarından çok pişmanlık duyduğunu” belirtiyordu.( Prof. Arnold Toynbee savaş yıllarında İngiliz Propaganda Servisinde çalışıyordu, Vikont James Brice ile birlikte “Ermenilere Soykırım Yapıldığını Belgeleyen bir propaganda kitabı yazmakla görevlendirildi” ve bu ikili Ermeni taraftarlarının desteği ile gerçekleri saptırarak ve bazen de günümüzdeki tarikatçılar gibi sahte belgeler üreterek ünlü “Mavi Kitabı” hazırladılar. Bu kitap özellikle Amerikalılar ve onların savaşa katılmaları konusunda çok etkili olmuştu. (Toynbee ve James Brice hakkında okurlarımıza “Soykırım İddialarını Yaratan Portreler” seri yazımız içinde detaylı bilgi verilecektir.)

    Bizler Prof. Shaw’ı, eşi Prof Dr. Ezel Kural Shaw ile birlikte 1985 yılında yazdığı, History of the Ottoman Empire  And Modern Turkey Vol.I,II (Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye Tarihi, Cilt I,II ) Cambridge University Press-1985 ve ayrıca 2000 yılında, Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan: From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation (İmparatorluktan Cumhuriyete Türk Kurtuluş Savaşı) 1918-1923 Vol.III adlı eserleri ile tanıdık. Ama tecrübeli tarihçilerimiz onun 1950 yılları başlarında, daha bizim Osmanlı arşivlerine çok az Türk arşivci girerken, gelen ilk Amerikalı olduğunu belirtmektedirler. Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi iken vefat eden Prof. Shaw’ın üzerinde çalıştığı son eseri “Birinci Dünya Savaşında Türkler” konulu ve yine Türk tarihi ile ilgili bir çalışma idi.

    Ermeni Diaspora’sının Soykırım iddialarını nerelere kadar getirdiğini, Başta Fransa olmak üzere pek çok AB ülkesinin soykırım iddiaları ile ilgili yasalar çıkardığını, gerçekleri tamamen bir tarafa koyarak yalan ve sahte iddialara, kendilerine özgü nedenlerle iltifat ettiklerini, Türkiye ve Türkler aleyhinde her yerde aşırı olumsuz faaliyetler içinde bulunduklarını hatırlıyoruz.  Amerika ve Fransa’da son yapılan seçimlerden sonra Ermeni Diaspora’sının nasıl harekete geçerek en büyük kaleleri fethetme hazırlığı başlattığını ve yeni yasa tekliflerinin hazırlandığını da biliyoruz.

    İşte bütün bir Hıristiyan Dünyasının Türklerin üzerine gelmek için yarıştığı bu ortamın 1980’lerdeki hazırlık safhasında, bir bilim adamı, Prof Standford Shaw: yaptığı tarafsız incelemeler sonunda 1915 Olaylarının soykırımla bir ilgisinin olmadığını, ama bir “İç Savaş  ve Zorunlu Göç olayı” olduğunu tespit etmiş ve Yazdığı kitap ve yazılarla bu görüşünü Ermenilerin yoğun faaliyet gösterdikleri ABD’de açıklama yürekliliğini göstermiştir. Yürekliliğini diyoruz çünkü ABD ve AB ülkelerinde bir Türk veya bir yabancının Ermeni iddiaları aleyhinde beyanda bulunması çok belalar getiren, korkutucu bir iştir.

    Mesela Prof. Shaw gibi Osmanlı ve Türk tarihi ile hatta Ortadoğu tarihiyle ilgili çalışmaları ile Dünyaca ün sahibi olmuş bir başka Amerikalı bilim adamı Prof. Bernard Lewis; 16 Kasım 1993 ve 1 Ocak 1994 tarihinde Fransa’nın  “Le Monde” gazetesinde 1915 Olayları bir “Soykırım değildir” şeklinde iddialı bir demeç verdiği için hakkında Ermeni Diyaspora’sı tarafından bir dava açılmış ve önce suçsuz bulunan Bernard Lewis, Diyaspora’nın devamlı baskısı sonucu yenilenen dava sonucunda, yine bir Fransız Mahkemesi tarafından;  “Profesörün demeci Ermeni toplumunu rahatsız etmiştir” gibi uydurma bir gerekçeyle, küçük bir tazminat ödemeye mahkum edilmiştir. Ama ne olursa olsun Ermeniler için beklenen amaç sağlanmıştır.

    O günden sonra Diaspora Ermenileri bunu koz olarak kullanacak ve bütün dünyaya “ Ermeni Soykırımını reddeden Profesör Bernard Lewis mahkeme tarafından mahkûm edildi” şeklinde geniş bir propaganda kampanyası başlatacaklardır. Fransız Hukuk sisteminin içine sokulduğu bu adaletsiz ve tek yanlı tutum, 10 yıl sonra Fransız Meclisini bildiğimiz yanlış kararlar almaya doğru iteleyecektir.

    Bağlı bulunduğu Üniversitenin  Prof.Shaw ve Bn.Shaw’ın birlikte yazdıkları “Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye” adlı kitabı bastırıp bütün dünya kütüphanelerine dağıtması, Ermeniler arasında büyük rahatsızlık yaratmıştır. Bunun üzerine faaliyete geçen Amerikalı Ermeniler, Fransa’dakiler gibi dava ile meşgul olmamış, doğrudan baskı ve şiddet uygulamayı tercih etmişlerdir. Terör örgütleri ve Amerikalı Ermeniler, Shaw ailesine tehdit üzerine tehdit gönderdiler. Ders verdikleri sınıfın defalarca altını üstüne getirdiler. Yolu kesildi, kendisi ve ailesi tehdit edildi, dövüldü, hırpalandı, çantası, şahsi eşyaları ve evrakları çalındı. Nihayet tehdidi bırakıp harekete geçtiler ve oturduğu evini bombaladılar. Bu ağır baskılar karşısında emniyet teşkilatı da bir şey yapamıyordu.

    Prof. Shaw yılmadı, büyük bir cesaret gösterdi, bulgularından ve bilim adamı kimliğinden asla taviz vermedi. Bu yüzden Üniversite camiasının takdir ve desteğini kazandı, ancak dayanılmaz baskılar karşısında ailesini koruyamayacağını anlayınca, ailesiyle birlikte ABD’yi terk etmek zorunda kaldı.

    1985 yılında Ermeni Soykırım İddiaları ABD Temsilciler Meclisinin gündemindeydi ve hazırlanan bir yasa kabul aşamasına getirilmişti. İşte bu günlerde Shaw ailesinin önderliği ve Bernard Lewis’,Halil İnalcık,Justin Mc Carty, Dankward Rustow, Heath W. Lowry, J.J. Hurewitz gibi saygın isimlerinde aralarında bulunduğu ABD Üniversitelerinden 69 bilim adamı topluca bir bildiri hazırlamış ve imzaladıkları bu bildiriyi Temsilciler Heyeti Başkanlığına göndermişlerdir. Bilim adamlarının bu onurlu çıkışı, ABD Meclis üyelerinin tıpkı Avrupalı meslektaşları gibi tek yanlı olarak Ermenilere vermeyi planladıkları desteği frenlemiştir.

     Prof. Shaw ve Bernard Lewis gibi bilim adamlarını saygı ile anıyoruz. Tarafsız ve politikanın çirkin yönüne bulaşmamış özgür bilim adamlarının bildirisi; yalan, hile ve ucuz politik oyunların baskısı altında bunalan “ Gerçeklerin”  çığlık çığlığa haykırışı gibi kabul edilmelidir. Bu ilginç bildiri bir sonraki yazımızın konusu olacaktır.

     

    Dr. M. Galip Baysan

  • Orta Doğu’da Güç Dengesi Açısından Özür

    Orta Doğu’da Güç Dengesi Açısından Özür

    Prof.Dr. Alaeddin YalçınkayaOrta Doğu’da Güç Dengesi Açısından Özür
    İsrail’in Mavi Marmara saldırısıyla ilgili olarak Türkiye’den özür dilemesinden sonra akla “niçin şimdi?” sorusu gelmektedir. “Üç yıldan beri ne değişti de İsrail bugün özür dileme ihtiyacı duymaktadır” sorusuna verilecek muhtemel cevaplar uzun süre tartışılacaktır.
    Öncelikle İsrail’in yıllardır reddettiği noktaya gelmesi, Türkiye’nin ise şart koştuğu üç maddede taleplerinin karşılanması Ankara açısından elbette olumlu bir gelişmedir. Bu sonuçta hükümetin kararlı tutumunun önemli payı vardır. Verilen mesajlardan anlaşıldığı kadarıyla tazminat ödemede bir sorun olmayacak olup “özür” şartı istenen lafızlarla yerine getirilmiştir. Gazze konusunda ise biraz yuvarlak ifadelerle söz verildiği halde uygulamada sorunlar çıkabilecektir.
    İsrail’in bugüne kadar özellikle özürde direnmesinde iç siyasi dengelerinin payı vardır. Kanaatimce İsrail’in diğer kayıpları dikkate alındığında tazminat bu ülke için çok da önemli değil. Fakat resmen özür dilemek devletin prestijiyle alakalıdır. Bugünlerde aynı zamanda koalisyon ortağı partinin lideri ve dışişleri bakanlığı koltuğunun asıl sahibi Lieberman, geçirdiği soruşturmalardan dolayı bakanlığını vekaleten Ayalon’a bırakmıştır. Netanyahu daha önce de bir şekilde bu sorunu kapatmak istediği halde Lieberman’ı aşamamıştır. Bizzat Lieberman’ın bulunmadığı kabinenin başbakanı olarak Netanyanu’nun seçtiği zamanın bu boyutu da bulunmaktadır. Şimdi hem bu sorun ortadan kalkmış hem de Obama gezisinin tantanası arasında ülkesi için gerekeni yapmıştır.
    Hamas’ın önde gelen liderlerinden ez-Zahhar’a göre İsrail’in özür dilemesi bölgede yaşanan değişikliklerden korktuğunu göstermektedir. Bu durumun Uluslararası İlişkiler literatürü açısından anlamı bölgede güç dengesi üç yıl öncesinden çok farklı hale gelmiştir. Ez-Zahhar’ın bu tespitinde önemli ölçüde gerçeklik payı vardır. Gerçi Mısır’da Mubarek halen yerini muhafaza ediyor olsaydı bile bugün İsrail’in Türkiye ile iyi ilişkilere Türkiye’nin kendisiyle olandan daha fazla ihtiyacı vardır. Son yıllardaki gelişmelerle başta Mısır’daki ihtilal olmak üzere İsrail açısından çember iyice daralmıştır. İsrail bu sıkışmayı İran istikametinde patlayarak, böylece ABD ve batıyı arkasına alarak aşmak istemektedir. Ancak Beyaz Saray’dan manzara çok farklı görülmektedir. Kongredeki Musevi lobisine dolayısıyla İsrail’e ihtiyacı olan Obama, İsrail’in istediği desteği bu şartlarda vermek istemeyip, Türkiye’yi bir bakıma “payanda” olarak öne sürmektedir. Daha önce Türkiye’yi ziyaret eden üst düzey ABD yetkililerinin de bu yöndeki gayretlerinin altında İsrail “yükünün” sadece ABD’ye kalmaması hesapları bulunmaktadır.
    Öte yandan Ez-Zahar, “Türkiye’nin bu şartlarda İsrail’in özrünü kabul etmemesi lazımdı” demektedir ki bunda da haklılık payı vardır. Ankara’dan yapılan açıklamada “Netanyahu, İsrail’in, sivil halkın kullanacağı malların Gazze dâhil Filistin topraklarına girişine ilişkin kısıtlamaları esas itibariyle kaldırdığını ve sükûnet devam ettiği müddetçe bu durumun da devam edeceğini ifade etmiştir” şeklinde nakledilen sözler oldukça yuvarlak olup garantisi yoktur. Esasen Sayın Başbakanımız da bu yönde tereddütleri olduğunu açıklamıştır. Provakatif bir eylem sonucu İsrail yönetimi “onlar sükûneti bozduklarından ablukayı tekrar koyduk” diyebileceklerdir.
    Özrün, Obama İsrail’den ayrılmadan gerçekleşmesi ile Obama’nın huzurunda İsrail, bir girdaptan kurtulmuş, kurtarılmıştır. Bir daha seçilme ihtimali olmadığına göre Obama’nın İsrail’e ihtiyacı olmayacağı, dolayısıyla son Ortadoğu gezisi ve bu gezideki icraatlarının Beyaz Saray açısından pek de önemi olmadığı görüşü hatalıdır. Obama’nın her ne kadar tekrar seçilmesi mümkün değilse de önünde oldukça zor bir 4 yıl bulunmaktadır. Bunun da sebebi Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğun Cumhuriyetçilerde olmasıdır. Musevi lobisinin gücü dikkate alındığında Obama, İsrail’e “karşı” tutumlarında pek rahat olamamaktadır.
    İsrail’in bundan sonra atacağı adımlar özür sürecinin başarısını belirleyecektir. Gazze’ye yönelik politikaları yanında Suriye, Irak, Lübnan gibi sorunlu bölge ülkeleri ile ilişkilerinin de bu bağlamda önemi bulunmaktadır. Özür telefonu ertesinde işgal altındaki Golan tepelerinin ötesindeki Suriye topraklarının bombalanması son derece anlamlıdır. Bir adım sonra İsrail’in burada da bir güvenlik bölgesi oluşturmasından endişe edilmektedir. Türkiye ile barışık İsrail’in bir bakıma Türkiye’nin de kullandığı dil ile Suriye’yi vurması muhtemel güç dengesinin ipuçlarını vermektedir.
    ABD’de kararları olgunlaştıran kurumların bundan sonraki bölgesel denklemlerde Türkiye-İsrail değişkenlerini nasıl kullanmak istedikleri dikkatle izlenmelidir. ABD’nin birinci derecede hesabı kendi çıkarları ve İsrail’in güvenliğidir. Bu bağlamda Türkiye’nin terör sorununu çözmesi veya Suriye’nin yahut Irak’ın parçalanma tehlikesi Beyaz Saray açısından ikinci plandadır, hatta hiçbir önemi olmayabilir. Hatta bizlerin tehlike olarak gördüğü hususlar ABD açısından dış politika aracı addedilebilir. Bütün bunlara karşın Ortadoğu haritasının yeniden belirlendiği bir dönemde suyu üfleyerek içen bir dış politika izleri görülmeye başlanmıştır. Özetle “İsrail, istenenleri yaptı, sıra sizde” denildiğinde nelerin isteneceğine karşı politikaların olgunlaştığı tahmin edilmektedir.

  • Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti Milli Devlet ve Millet Soykırımı ile Karşı Karşıyadır

    Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti Milli Devlet ve Millet Soykırımı ile Karşı Karşıyadır

    Turkish Forum Danışma Kurulu Üyesi Sefa M. Yürükel: Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti Milli Devlet ve Millet Soykırımı ile Karşı Karşıyadır. Bunun  İçin Acilen Türkiye Milli Birleşik Cephesi Kurulmalı!

    Yüce Türk Milletinin Değerli Evlatları,

    1990 başlarından itibaren dünyadaki “Yeni dünya düzeni” , “Yeni Amerikan Yüzyılı” adı altında kurulması amaçlanan ve içerisinde “Turuncu Devrimler”, “Arap Baharı”, Balyoz, Ergenekon vs. adı altında yapılan “Silivri BOP Toplama Kampı” ve “Milliciliği Yargılama” adı altındaki BOP projesinide barındıran bir dizi operasyonlar olmaktadır.

    ABD in liderliğindeki Yeni Batı İmparatorluğunun kendi ömürlerini uzatmak için, ABD ve işbirlikçileri: dünya enerji kaynaklarına ve geçiş yollarına el koyma çabaları amacıyla, özellikle İslam coğrafyası diye bilinen siyasi coğrafyada; ağır buhranlar yaratmalarla, savaşlar ve çatışmalar çıkartmalarla, işgal etmelerle, soykırımlar yapmalarla, Batı yanlısı göbekten bağlı siyasi iktidar değişikleri yapmalarla, batı yanlısı muhalefet oluşturmalar, tek yanlı propaganda yapımları, insan hakları ihlalleriyle, devletleri bölme parçalama atılımlarıyla, yeni devletcikler oluşturma girişimleriyle, rejimleri değiştirmelerle, halkları edilgenleştirerek boyun eğdirmelerle belli bir mesafe kat etmişlerdir.

    Bu konuda malesef ABD ve diğer batılı emperyalistler, kullandıkları işbirlikçilerle birlikte gayet başarılı olmuşlardır.

    Bugün, Yeni Batı İmparatorluğu kurmak için Batı, Anavatanımız Türkiye’de ise, AKP – F Tipi işbirlikçiler, terör örgütü PKK ve NATO cuların da içinde bulunduğu bir grup kullanılarak, etnik ve mezhepsel konular kaşınarak, coğrafik olarak bölmek amacıyla bir iç savaşa doğru sürüklemek istemektedir.

    İç barış tehlikededir. Bunun yanında aynı işbirlikçi grup kullanılarak; Milli kurumların iğdiş edilmesi, sınırsız ve taşaronca yabancılar için özelleştirmeler yapılması, yabancılara toprak ve kurumların satışları, işçi ve çifçilerin haklarının ellerinden yavaş yavaş alınması, eğitimin bilim ve akıldışı hale getirilmesi, eğitimde 4+4 sistemi ile ABD yanlısı yeni Emevi nesiller yetiştirme çabaları, Üniversitelerin özerkliklerinin ellerinden alınması, öğrencilerin ağır baskılarla karşılaşmaları, medyanın işbirlikçi grup tarafından kontrol altına alınması ve tek yönlü propagandalar yapması, devletteki yolsuzluğun bir alışkanlık haline getirilmesi, TSK’nın bugünkü NATO’cu Genelkurmay Başkanı da kullanılarak edilgenleştirilmesi ve komşularıyla savaşa sürülme çabaları, millici subayların yargılama ve hapishane yöntemleri ile teslim altına alınma çabaları, ekonominin tamamen batı tarafından kontrolü, milli olan herşeye karşı tutum alınması, korku toplumu yaratılması, yargının tamamen ABD ve diğer emperyalistler için siyasallaştırılması, güvenlik-kolluk kuvvetleri ve MİT’in kontrol altına alınması ve PKK gibi terör örgütlerinin muhatap alınması, Barzanilerin bir kısım Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları üzerinde etki oluşturma ve yönlendirme çalışmaları, güvenliğin ve iç barışın yok edilmesi, Türkiyenin ve Türkiye üzerinde Türklerin egemenliğinin, kendi milli ve millet varlığının sorgulanmasını da beraberinde getirmiştir.

    Dışarda ise, Türkiye ABD’nin başını çektiği Batılı emperyalistler ve onların kullandığı işbirlikci grup tarafından, tüm komşularla gergin, savaş isteyen ve bunun için tezkere bile çıkaran, taşaronlaşan, iradesiz, komşuları rahatsız eden ve iç savaş çıkartan terör örgütlerinin üs kurduğu ve silah sağladığı barış düşmanı bir ülke haline getirilmiş ve aynı zamanda bölge ülkeleri, Bağlantısızlar, Çin ve Rusya tarafından dışlanan bir ülke durumuna düşürülmüştür.

    Durum yukarda gibi iken, meclis dışındaki milli düşünen güçler ise dağınık, gittikçe ufalan, marjinalleşen, bir araya gelip bir merkez oluşturmayan, zaman zaman da sadece kendi siyasi parti ya da oluşumları dışında başka yerde bir birleşme olamayacağını yansıtan, hatta bir kısmı ise sadece birleşmenin kendi grubu altında olması gerektiği konusunda çağrı bile yapan ve bu konumlarıyla söylemde ve eylemde milli düşünse de asgari müşterekte milli bir cephe oluşturmadan kaçınan, benim arkamdan gelde israr eden ve istese de istemese de bu tutumları ile malesef gayri milli güçlere objektif olarak yardımcı olan bir durumdadır.

    Milli Birlik için birlikte hareket etmekteki durum iç açıcı değildir ve vahimdir. Bazı doğru eylemlilikler olsa da, bölünmüşlüğün yarattığı boşluktan dolayı, organize bir birleşik bir cephe yaratılmadığı için, yapılan doğru eylemler belli yerlerin dışına çıkamamakta ve sonuç alıcı bir sürekliliğe ulaşamamaktadır.

    Meclisteki muhalefet ise zaman zaman emperyalist Batının emirlerinden çıkmayan işbirlikçi grup ile beraber hareket eden ilkesiz ve eylemsiz bir konumdadır. Artık bu anlamda Meclisin aldığı kararların meşruluğu kalmamıştır.

    Kamuoyu araştırmaları ve izlenimler artık Türkiye’nin ve milletinin kimliğinin yok edilmeye yönelik sorgulandığı durumdan milletin çoğunluğunun rahatsız olduğu ve bir çekim merkezi aradığını doğrulamaktadır.

    Millet tedirgin ve çaresiz durumdadır. Tedirginlik, Milletin korktuğundan değil, sindiğinden değil ve akıl sahibi olmadığından değildir. Esas olarak güveneceği bir milli liderlik olmamasındandır. Bu durum çok iyi tespit edilmelidir ve ortak akıl kullanılarak Atatürk’ün yaptığı gibi bunun cevabı verilmeli ve millet bu tedirginlikten ve bilinmemezlikten kurtulmalıdır.

    Bu günlerde, Milli Anayasa Forumu, 19 Mayıs, 29 Ekim, 10 Kasım, 13 Aralık gibi eylemlilikler ve bunun gibi girişimler olumludur. Bunlar kısa ve uzun vadeye yayılan bilgi vererek etkilemeye dayanan eylemlilik ve kamuoyu oluşturma çabalarıdır.

    Ama esas olan milli güçlerin bir araya gelerek, milli kongrelerle, milli merkezi yaratacak, milleti milli pratik eylemliliğe çağıracak, milli eylemlilikte örgütleyecek, milletin içine girilerek yönlendirecek ve milleti, milli cephenin içine fiili olarak sokacak ve sonuç alacak, gündem belirliyecek, pro-aktif, ciddi bir koordinasyon örgütlenmesine yani acilen Türkiye Milli Birleşik Cephesi oluşumuna ihtiyacı vardır.

    Teorik konular önemli olmasına rağmen öncelik Birleşik Cephe örgütlenmesinde olmalıdır. Çünkü esas yakıcı ihtiyaç olan bugün budur. Milli Anayasa Forumu, ADD, TGB, HES lere karşı mücadele, Vardiya Bizde Platformu, Barolar, emek örgütleri vb gibi, BOP toplama kamplarında esir tutulanlara destek veren kuruluşlar  ve bunun gibi olumlu oluşum ve girişimler ve BOP toplama kamplarındaki esirlerde Milli Birleşik Cephe’nin altında birim olarak yer almalıdır.

    Kurulması gerekli olan Milli Birleşik Cephe’nin; felsefesi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, ilkeleri devrim kanunları ve Anayasanın ilk 4 maddesi olmalıdır. Hedefi ise Tam Bağımsız Türkiye olmalıdır.

    Liderlik,  Atatürkün yaptığı gibi, Milli kongrelerde belirlenmeli ve dönüşümlü olmalı, eylemde ve söylemde asgari birlik yaratılmalı, bölge, şehir, kasaba, nahiye, köy ve mahallelerde en ücra yerlerde bile (Yurtdışında da) hızla örgütlenilmelidir. Gölge –alternatif hükümet ve meclis oluşumuna gidilmelidir.

    Örgütlenme ve örgütlemelerde Türk Milletine aidiyet gösterme ve her yönüyle milli olmak yeterli olmalıdır. Bu örgütlenme her sosyal sınıftan, sivil ve resmi görevli olan (içinde subayı polis ve Mit çilerinde  olduğu)  her insanı kapsamalıdır.

    Milli güçlerin tüm olanakları Cephenin hizmetine verilmelidir.Milli güçler aralarındaki bugün için lüks olan ayrılık ilkelerini, benim altımda toplan ve merkez benim aymazlığını, grup tekkeciliğini, ayrılığı körükleyen siyasi ve ideolojik yönleri dondurmalıdır. Hatta bir kenara itlmelidir. Artık sorun parçalanma değil, Türk kalmanın, Türkiye’nin Devlet ve Millet varlığının sadece parçalanma değil var olma yok olma sorunudur. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti bugün Irak, Afganistan ve Somalide olduğu gibi: Milli Devlet ve Millet Soykırımıyla karşı karşıyadır.

    Bu bakımdan Atatürk’ü lider kabul eden, onun ilke ve devrimlerine sahip çıkan ve Türklüğe aidiyet gösteren ve milli düşünen her Vatan evladının, artık içeriği ve hedefi Milleti ve Devleti kurtarmak ve büyük ihtiyaç olan Türkiye Milli Birleşik Cephesi’nin oluşumunda yer alması kaçınılmazdır.

    Ebedi önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Yurtta Sulh Cihanda Sulh şiarının tekrar hayata geçirilmesi ve Türkiye’nin ve milletin itibarı da buna bağlıdır.

    Bu anlamda Ya Milli Birleşik Cephe oluşturulacak Milli bir koordinasyon kurulacak ve Türkiye kurtulacaktır ya da Birleşik bir Cephe oluşturmak için bir araya gelme ve oluşumu oluşturma red edilerek ve benim arkamdan gel çıkmazında ısrar edilerek,  Türkiye’nin parçalanmasına ve Devletin ve Milletin yok olmasına ortak olunacaktır. İkinci bir yol artık yoktur.

    Yukardaki sebep ve sonuçları bir kez daha düşünerek, Milli güçler bir araya gelmeli ve acilen Milli Cephe’nin oluşumunu gerçekleştirmeleri gerekmektedir.

    Bu anlamda Millet artık oluşturulması gereken Milli Birleşik Cephe’de örgütlenmeli ve Türkiye, Devlet ve Millet olarak girdiği çıkmazdan, işbirlikçilerden, emperyalistlerden ve sahte muhalefetten kurtarılmalıdır.

    Birlik olunmalıdır. Milletin iradesi yeniden tabii kılınmalıdır. Hızlı hareket edilmelidir. Cephe kurmak için kaybedilecek bir saniye bile zaman yoktur.

    Bu anlamda, her Türk evladına ve kendini milli kabul eden her örgütlenmeye acilen Milli Birleşik Cephe’nin kurulması için bir araya gelmesi, Cephenin hayata geçirilmesi ve Kurtuluş için sonuç alınması anlamında bu çağrıyı yapıyoruz.

    Şimdiden mücadelenizde başarılar dileriz.

    Haydi Türkiye Milli Birleşik Cephesi’ni Kuralım!

    Bir olalım, İri olalım, Diri Olalım Türkiye’yi Kurtaralım!

    Ne Mutlu Türküm Diyene!

    Saygılarımızla

    Lahey Türklere Soykırımları Araştırma Vakfı Adına, Başkan (Hollanda)
    Sefa M. YÜRÜKEL -14 Aralik  2012 – Lahey, Hollanda -Norveç

  • Bazı sektörlerin mesai saatleri düşürülüyor

    Bazı sektörlerin mesai saatleri düşürülüyor

    Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, riskli mesleklere yeni mesai ayarı getiriyor.

    482305_569530856420417_1048317835_n

    Bakanlık, sağlık kuralları bakımından riskli olan işlerde azami çalışma sürelerini düzenleyen yönetmelik taslağı hazırladı. Düzenlemeyle günde ancak 7.5 saat çalışılacak işlerle, 7.5 saatten daha az çalışılacak işler listesi oluşturuldu. Buna göre kurşun üretilen galenit, serüzit gibi cevherlerin çıkarılmasına ilişkin maden ocağı işleri, kurşun levha ve lehimlerin alevle kesilmesi, kurşunlu boyaların yakılması, içinde kurşun olan boya ve vernik gibi maddelerin kullanıldığı emaye, kauçuk, çini, cam, oyuncak yapımı, otomobil boyacılığı, harf matbaacılığı gibi işlerde günde en fazla 7.5 saat çalışılacak.

    Hürriyet’te yer alan habere göre çimento sanayi işlerinde, termik santrallarda, kömür ve ocak işlerinde kimyasal arıtmada, bakır fabrikalarında, galvanizli demir lehimciliği, maden eritme, karpit sanayi, kalaycılık, akü yapımı ve pnömokonyaz yapan tozların bulunduğu işyerlerinde de en fazla 7.5 saate kadar mesai yapılacak.

    Riskli işlerde çalışanlar fazla mesai de yapamayacak. Söz konusu işlerden birini veya birkaçını sürekli olarak ya da zaman zaman yapan işverenler, bu işlerin çeşit ve niteliklerini, yapılma zamanlarını, kadın ve erkek çalışan sayısını İş Kurumu İl Müdürlüğü’ne yazılı olarak bildirmek zorunda olacak.

    Hazırlanan taslağa göre su altında basınçlı hava işinde çalışanlar da derinliğe göre 4 saatle en fazla 7 saat arasında, cıva izabe fırınlarında 6 saat, kurşun işlerinde 4 ile 6 saat arasında işçi görev yapabilecek. Düzenlemede yer alan işlerde çalışanlar belirtilen iş sürelerinden sonra başka işte çalıştırılamayacak.

    ileBazı sektörlerin mesai saatleri düşürülüyor Haberleri, En Son Haber || Samanyolu Haber.

  • Azerbaycan Türklerine yönelik soykırım ABD’de tanındı!

    Azerbaycan Türklerine yönelik soykırım ABD’de tanındı!

    hocali-soykirim-abd-azerbaycanABD’nin Türk nüfusunun yoğun olduğu New Jersey’nin Eyalet Meclisi, 1918’de silahlı Ermeni grupların Azeri halkına karşı “soykırım işlediği” yönünde karar aldı.

    Haber Fedai’nin haberine göre ABD’deki Azeri ve Türk toplumunun Pax Turcica kuruluşu aracılığıyla yürüttükleri çalışmalar sonucunda New Jersey Eyalet Meclisi, “1918’de silahlı Ermeni gruplarının Azerilere yönelik bir soykırım işlediği” ve eyalet genelinde 31 Mart’ın “Azerileri Anma Günü” olması kararını aldı.

    EYALET MECLİSİ’NDE KABUL EDİLDİ

    Karar belgesi, Eyalet Meclisi Üyesi ve Demokrat Parti Çoğunluk Lideri Yardımcısı Thomas P. Giblin tarafından Amerika Azerbaycan Cemiyeti (ASA) Başkanı Tomris Azeri’ye takdim edildi. Meclisin onayladığı belgede, Mart 1918’de “20 bin masum Azerbaycanlının hayatını kaybetmesi ile sonuçlanan öldürme hadiselerinin, insanlık tarihinin en çok kınanması gereken vahşetlerinden biri olduğu”na vurgu yapıldı.

    Tomris Azeri, konu ile ilgili yaptığı açıklamada, Giblin’in meclisin imzaladığı belgeyi kendi elleri ile evlerini ziyaret ederek takdim ettiğini belirterek, ‘Bu Hocalı soykırımından çok daha büyük bir etnik temizliktir. Hocalı’da 600 civarında kaybımız var. Ancak 1918’de yapılan bu katliamda, 20 binden fazla Müslüman hunharca katledilerek kuyulara atılmıştı. Kazılan kuyulara Müslüman cesetlerini istif yapmışlar ve üzerine kapatmışlardı’ diye konuştu.

    31 Mart’ın Azerilere yönelik soykırım nedeniyle anma günü kabul edilmesi kararı ilk olarak 2012’de New York Eyalet Meclisi’nde alınmıştı. ABD genelinde aynı kararı alan ikinci eyalet New Jersey olurken, söz konusu iki eyaletin California’dan sonra Ermenilerin en yoğun yaşadığı eyaletler olması dikkat çekiyor.

  • MUHTEŞEM ZAMANLAMA (2)

    MUHTEŞEM ZAMANLAMA (2)

    MUHTEŞEM ZAMANLAMA (2)

    HÜSEYİN MÜMTAZ

                    Zamanlama gerçekten öyle müthiş ki olayların hızına yetişmek mümkün olmuyor.

    Freni patlamış bir otobüsün içinde dağdan aşağı iniyoruz.

    Bu toz duman içinde malı kimin götüreceği de ancak “kazadan sonra” sonra belli olacak.

    Tabii ortada hasar tespiti yapabilecek kimse kalırsa..

    Obama’nın bölgede “tarihdaşlığı ve coğrafyadaşlığı” bayağı değiştiren ziyaretinden sonra;

    1.Netanyahu, resmi Facebook sayfasında yayınladığı mesajda özrü, “Suriye krizinin derinleşmesine” bağladı. “Bizim için en büyük tehlike Suriye’deki kimyasal silahların terörist grupların eline geçmesidir” diye belirten İsrail Başbakanı, Türkiye ile İsrail’in “iletişim kurarak bölgesel sorunlara karşı koyabileceğini” belirtti.

    2.Suriye Ulusal Koalisyonu lideri Mouaz el-Katip yine kendi Facebook‘unda yayınladığı bir mesajla istifa etti.  Katip geçen hafta, koalisyonun İstanbul’da düzenlenen toplantıda Amerikan vatandaşı Kürt asıllı Hasan Gitto’yu geçici başbakan olarak atamasına karşı çıkmıştı.

    Bu arada Özgür Suriye Ordusu da Gitto’yu başbakan olarak tanımadığını açıkladı.

    3.Suriye muhalefeti Katar’da yapılan Arap Birliği zirvesinde Türkiye’deki Patriot savunma sistemlerinin kendilerini de korumasını istedi.

    4.Amerikalı ünlü düşünür Noam Chomsky, “özürden sonra” Türkiye’nin doğusunda bulunan askeri üslerin İsrail tarafından, muhtemel bir İran operasyonunda kullanılmasının kendini şaşırtmayacağını belirtti.

    5. İsrail’in ordu radyosuna konuşan ulusal güvenlik danışmanı Yaakov Amidror Gazze’ye tüm malların gireceği yönünde bir söz vermediklerini belirtirken Gazze’den roket fırlatılması halinde ambargonun yumuşama sürecinin de sekteye uğrayacağını hatta durabileceğini belirtti.

    Amidror “Özür, Gazze’den gelecek saldırılara cevap hakkımızı kısıtlamayacak” diye konuştu.

    Ayrıca Reuters’a konuşan iki İsrailli yetkili 2008-2009 Gazze savaşı sonrası konulan deniz ambargosunun gözden geçirilmesi konusunda herhangi bir çalışma yapılmadığını söyledi.

    6. Amerikan Dışişleri bakanı Kerry, Irak Başbakanı Maliki ile görüşmesinde İran’ın Irak hava sahasından Suriye’ye silah sevkiyatı ile ilgili endişelerini aktardığını ifade etti. Kerry, bu uçuşları “problem oluşturan” olarak nitelendirdi. Kerry daha önce de yaptığı açıklamada, Suriye’ye Irak hava sahasından silah götüren İran uçuşlarının her gün yapıldığını söylemişti.

    7. İRAN Genelkurmay Başkan Yardımcısı General Mesud Cezayiri , Tel Aviv’in Ankara’dan özür dilemesini değerlendirirken, bu adımın, “ABD, İsrail ve Türkiye tarafından bölgedeki Siyonist rejim (İsrail) karşıtı direnişe zarar vermeyi amaçlayan yeni bir oyun” olduğunu öne sürdü.

    8. Amerikan Lehigh Üniversitesi öğretim üyesi, CIA’in Türkiye uzmanlarından Henri Barkey, Hürriyet’ten Tolga Tanış’a;  “İş silahsızlanma aşamasına gelince, artık 3-4 yıl mı sürer bilmem, PKK’lılar silahlarını ne Türkiye’ye ne peşmergeye verecek. Sembolik olarak Amerikalılara vermeye çalışacak” dedi. Nedenini de “Savaştığın kimseye değil, silahını dünyanın süper gücüne veriyorsun. İzzetinefis meselesi” diye açıkladı.

    Doğan Güreş değil miydi; PKK’lılara Amerikan Helikopterleriyle silah-cephane ikmali yapıldığını açıklayan?

    Şimdi yâni; a)Silahlı teröristler silahlarıyla beraber ellerini kollarını sallaya sallaya sınırı aşacaklar; b)Sınır ötesinde zaten halen kalmakta oldukları kamplara dönecekler; c)Sınır geçerken numaratörden aldıkları fişlerle turnikeden geçecekler; d)Geçerken kendi örgütlerinden aldıkları “temiz kâğıtlarını” ibraz edecekler; e)Mevcut listesini ve yurt içindeki kamp yerlerini bize net olarak açıkladıkları için hangi kamptan, hangi yolla, kaç kişinin yurt dışına intikal ettiğine “inanacağız”; f) Bir kısım personelinin geride kaldığı, bir kısım silah ve cephanenin ileride kullanılmak üzere saklandığı/depolandığı dedikodularına kesinlikle itibar etmeyeceğiz.

    Karakol basıp asker/polis şehit edenler “tebahhur edecek”.. Buharlaştıkları için hesap filan sorulmayacak.

    Konu ile ilgili bir önceki yazımızda şöyle demiştik;

    “Fazla iddialı gelecek ama ben dünden itibaren Netanyahu-Esat-Barzani arasındaki safların sıklaştığını..İran için de zamanın daraldığını düşünüyorum”.

    Bazı okurlara “Esat” bölümü aykırı gelmiş.. Açalım;

    İsrail, Esat’ı ister.. Halen bile Esat’ın yaralı askerleri İsrail’de tedavi görmektedir. Çünkü Esat, babasının vasiyeti gereği Golan’ın İsrail’de kalmasına göz yummaktadır. Golan; Esat’ın İsrail ve Amerika ile ilişkilerinde kilit noktadır.

    O halde Esat, toplumuna Golan’ın İsrail’de olmasını kabul ettirebilecek güçte olduğu sürece ve kalabildiği kadar, son raddeye kadar başta kalır.

    Bu kilit noktayı muhalifler de bilmektedir ki şimdi onlar da aynen “Siyonist” olmuşlar, Golan’ı İsrail’e teklif etmişlerdir.

    Bakın 3 Ağustos 2011 tarihinde, yâni neredeyse iki yıl önce “HER ŞEY GİZLİ KALSIN” başlıklı yazımızda ne yazmışız;

    “AB’nin Kıbrıs-Türkiye’nin üyeliği konusundaki gönülsüzlüğü ancak konjonktürdeki radikal ve zorlama bir değişiklikle giderilebilir.

    Bu da, Amerika’nın İran üzerindeki emellerinin zamanlamasına bağlıdır..

    Amerika’nın, muhtemel bir İran (belki daha önce bonus olarak Suriye) müdahalesi bağlamında Türkiye’nin katkısına duyduğu ihtiyaç hayatî önemde olduğu için; a)İsrail’e özür bile diletebilir; b)AB’ye-Rum tarafına baskı yaparak ‘anlaşın’ diyebilir”..

    Bu da “stratejiyi” bilgisayar oyunu zannedenlere kapak olsun.

    Geçen yazıyı “Sir Mark Sykes ve Auguste Picot’nun toprağı bol olsun…..” diye bitirmiştik.

    Gönül koymasınlar, bu yazının sonunda da Rice/Ralph Peters’in kulaklarını çınlatalım..

    9. Ha bu arada süreçle hiç ilgisi olmayan çok çok önemsiz, küçücük bir ayrıntı; Batman Cumhuriyet Meydanı’ndaki Atatürk anıtından “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” sözü kaldırılmış, Vali’nin de Belediye Başkanı’nın da haberi yokmuş.. 27 Mart 2013

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

     

  • Apo İmralı’dan Bildirdi!..

    Apo İmralı’dan Bildirdi!..

    Acaba bu sefer ülkede neler olup bittiği anlaşılacak mı? Kırmızı çizgileri sararmış ve morarmış ülkemde gören duyan zanneder ki; siyahların tutsaklığı sürüyordu da birden devrim geldi, onları özgürleştirdi! Ya da seçme seçilme, toprak sahibi olma hakları olmayan bir grup insan vardı da, onlara hakları verileceği söylendi ilk defa… Hep tekrarladığım bir şey var samimi olarak: Şayet bu ülkede Kürt kökenli arkadaşlar temel haklarından mahrum bir etnik grup olsa idi, ben en başta onlar adına savaşırdım. Hem de fiili olarak! Ama Allah’a şükür öyle bir durum yok. Nasıl bir durum olduğunu ise saflığıma verin ben pek anlayamıyorum.

    Konu ırklara göre toprak dağılımı olsa idi, bu derdin daha büyüğünü Fransa ve ABD’nin yaşaması lazımdı. Ama görüyoruz ki o ülkeler, karıştırılan değil, karıştıran konumunda! Nasıl geçmiş tüm dünya savaşlarının hesabı -hem de yargı sonucu bile olmadan- Ermeni meselesi üzerinden Türklerden soruluyorsa, etnisiteye göre toprak veya ülke veya federasyon/bağımsızlık taleplerinin sanki tamamı da yine Türkiye öne sürülerek gerçekleştiriliyor 26 yıldır…

    Cümleler kulağımıza akıyor sanki: “Yoksa sen barıştan yana değil misin? Yoksa hâlâ her iki taraftan insanlar ölsün mü istiyorsun?” Kim ister ki savaşın sürmesini, insanların durmadan cenazelerde buluşmasını? Tabii ki ben de istemiyorum. İstemiyorum da, mesela “Apo’nun İmralı’dan bildirdiği gün”, o televizyonlara çıkan kimi pespaye adamların, sanki Cumhuriyet rejimini nasıl dize getirdiklerini pervasızca, alçakça, küstahça, o limitli zekâlarıyla ballandıra ballandıra anlatmaya çabaladıkları o asalak programların, ülkenin namuslu, duyarlı, vatansever kesiminde yarattığı travmayı bu toplum nasıl aşar, orasını tam bilemiyorum! Barış söylemi desen, kullanılan dilin barışla ilgisi yok; zekâ pırıltısı desen, hak götüre; tarihi analiz desen, gerek entelektüellik, gerek içerik açısından ortada hiçbir nesnel yaklaşım yok… Hepsinin ötesinde arzulandığı söylenen ve sözde barış talep edilen ortamda, Atatürkçü-Cumhuriyetçi kitlelerin neler hissedebileceği konusunda hiçbir empati çabası yok! O meydanları dolduran “PeKeKe” sempatizanlarının veya militanlarının, zaten böyle bir dertleri yok! Onlar için artık kendileri dönemin galibi, TSK ve Atatürkçüler ise ağır bedel ödemesi gereken mağlubu! Eh, bildiğiniz gibi tarihi de savaşı kazananların kafalarına göre yazdığını -bakınız son 3-4 yılda değişen müfredat kitapları- hatırlarsak, gidişatın pek iyi olmadığını tekrar görebiliyoruz.

    Ülke emperyalistler tarafından özenle beslenmiş bir iç savaşı andıran 29 yılı yaşayıp, milyonlarca insanını bu uğurda perişan etti. Yine yukarılardan gelen baskı ve telkinlerin yönlendirdiği süreçler devreye sokulduğu zaman anında başarılı barış şarkıları isteniyorsa, bu düğmeye basan ülkelerin çok bilir “mastermind”larının biraz daha psikoloji okumaları lazım. “Kemalist olmayan akil adamlar” senaryosu bile bu konuda çok yetersiz kalabilir. Çünkü adı geçen kadronun Cumhuriyetçi milyonluk kitleler üzerinde pek ciddi bir etkisi olması tabii ki düşünülemez.

    İşin başka tuhaf boyutları da var. “İmralı” misakı milli sınırlarından söz ediyor, artık kimse ayrılık haritalarından dem vurmuyor ve “Acaba hedefler mi büyüdü” sorusu geliyor insanın aklına.

    Hiç kimse bu ülkede ulusalcılara “Siz ırkçısınız” iftirasını atamaz. Çünkü çoğumuz, hep “İstanbul sizin, Şırnak bizim, her yer hepimizin” diyoruz ama, birileri var ki, “Benim malım benim, senin malın da benim” demek istiyor sanki… Bizler “tek ırk, insan ırkı” sloganına prim verip, her türlü yapay ırk-din-mezhep bölünmesine karşı savaşırken, etnik bölücüler tam tersine ayrımları parlatıp, sivrileştirip sonra da demokrasi şampiyonluğuna soyunuyorlar! Aynen başka birilerinin “ileri demokrasi”masalı gibi! Yani “tuhaf” bir ülkede yaşıyoruz vesselam! Herkes sağ gösterip sol çakıyor!

    Halkımızın aklındaki sorular her gün çoğalıyor: “Benim arkamdan hangi tezgâh çevriliyor? – Kürtlere hangi sözler ne karşılığında veriliyor? – Birileri medyada silahlar sustu derken, gerçekte ise sınır ötesine çekildi diyor! Bu yeni anayasada kim hangi yetkiyle ne değiştiriyor? – Kürtlere ellerinde olmayan ne hak verilecek de bizlerden farklı bir yere oturacaklar? – Onların diğer etnisitelerden ve içimizdeki 1001 karışımlı ‘insan kokteylleri’nden hangi ayrıcalıkları var ki? – 21. yüzyılda ırk sorununu aşmak bu mudur?” Bu soruları size “aştıran” birileri elbet çıkar!

    Cumhuriyet

  • Türkiye sağlık turizminde zirveye gidiyor

    Türkiye sağlık turizminde zirveye gidiyor

    FLORANCE Nightingale Sağlık Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Cemşid Demiroğlu, Türkiye’de son yıllarda küresel değişimi yakalamak ve bu değişimleri avantaja çevirmek üzere sağlık turizmine yönelik önemli yatırımlar yapıldığını söyledi.

    Demiroğlu, “Artık dünyanın her yerinden hastalar, tedavi olmak için Türkiye’ye geliyor. Bir süre önce hizmete giren İstanbul Florence Nightingale Hastanesi de akıllı bina özelliği, son teknoloji cihazlar ve hastaya beş yıldızlı hizmet ediyor” dedi.

    Prof. Dr. Cemşid Demiroğlu, 1990’lı yıllarda Türkiye’de ilk açık kalp ameliyatlarını yaptıklarına dikkat çekerek şunları söyledi:  1980’li yıllarda kalp hastaları çareyi yurt dışında arıyorlardı. Ancak artık hastalar yurt dışına gitmiyor. Tersine yurt dışından özellikle kalp ameliyatları, kanser, ağır ortopedik vakalar ve organ nakli için Türkiye’ye geliyor. Yurtdışından Türk sağlık sektörüne de yatırım talepleri geliyor.

    “Bu anlamda biz de Plovdiv, Bükreş, Kiev, Tiflis, Bakü, Erbil, Kerkük, Musul, Manama ve Lagos’ta temsilcilikler açtık. Balkan ve Körfez ülkeleri ile yapılmış anlaşmalar neticesinde çocuk, kalp cerrahisi, onkoloji, ortopedi, organ ve doku nakli alanlarında yabancı hastalara hizmet sunmaya başladık. Hastalarımızın yüzde 25’i yabancı” diye konuştu.

    Beyin göçünün tersine döndüğünü belirten Demiroğlu, “İngiltere, ABD, Makedonya, Kosova, Irak ve Yemen’den pek çok uzman doktor Türkiye’ye gelerek eğitim alıyor. Türk uzmanlar artık çeşitli ülkelere bilgi desteği de sağlıyor.

    “Akademik kadrolarımız Teleradyoloji ve Teletıp merkezlerimizde, uydu aracılığıyla, yurt dışındaki hastaların çekilen tomografi ve radyoloji görüntülerini yorumlayarak diğer hastanelere de yardımcı oluyor. Örneğin grup olarak Londra’da tüm sağlık tesislerinin yer aldığı ünlü Harley Street’te açtığımız poliklinikle Türkiye’yi temsil ediyoruz” dedi.

  • Yeni THY

    Yeni THY

    26408_7930_12022013_1

    Hezarfen’ül beleş-i fir’kayme = (Bedava uçuş mili)
    Yekûnu zamaniyye la havle fuzuliyye = (Rötar)
    Akıbet’ül rezil-i rüsva = (Uçuş iptali)
    İade-i ziyaret’ül istikbaliyye = (Gidiş dönüş bileti)
    Hicret’ül ecnebbiyye = (Dış hatlar)
    Ne şeker-i şam ne sima-i arabiyye = (İç hatlar)
    Seyr’ül minare-i hareketiyye = (Kule)
    Adem’ül şecere-i malumatiyye = (Check-in)
    Malumatiyye-i kablel vuku = (Online check-in)
    Fıskiye’tül sebil-i tulumba = (WC)
    Yallah’ül seferriyye = (Salona gidiniz)
    Mahşer-i velvele = (Bu sizin için son çağrıdır)
    Müfrezeyyi def’i şerriye = (Güvenlik kontrolü)
    Bişereffiye’tül sarih = (Business class)
    İstif’i balık-i umumiyye = (Ekonomi sınıfı)
    Satih’ül rüzigâr = (Pencere yanı)
    Asakir-i merkezziyye = (Koridor)
    Se yek = (Üçlü koltuğun ortası)
    Divan’ül tekkeyi hümayun = (Kokpit)
    Şahane-i afet’ül maşallah = (Hostes)
    Ferman-ı kayış’ül vesvese = (Kemerlerinizi bağlayınız)
    Harekat’ül silsile-i fevkalbeşer = (Take off)
    Ulema-i şehr’ül tayyare = (Pilot)
    Kukla’tül hâkimiyyet-i kabiliyye = (Otomatik pilot)
    Def-i felaketiyye = (Türbülans)
    Dalaletiyye’tül gaflet-i kusurriye = (Zorunlu iniş)

    26408_7837_12022013_1

  • Bu uygulama bir Anayasal suç olmayacak mı?…

    Bu uygulama bir Anayasal suç olmayacak mı?…

    Başbakan Erdoğan, silahlı PKK’lıların sınır dışına çıkmaları halinde kendilerine her türlü güvencenin verileceğini söylüyor. Daha önce terör örgütünden silahları bırakmasını isteyen Erdoğan, şimdi silahlı grupların sınır dışına çıkmalarına ses çıkarmayacakları söylemeye başladı. Sayıları 3500-4000 kadar olan bu silahlı grupları sınır dışına çıkması uygulanacak bir koridor ile olacakmış.

    Ellerinde silahları, topları, her türlü askeri teçhizatları ile bu grupların sınır dışına çıkmasında Türk Silahlı Kuvvetleri ‘nin resmi olarak korumacılık yapacağı, “akil adamlar” tarafından da izleneceği ifade ediliyor. Her şeyin Hükümetin kontrolünde ve gözetiminde olacağını da bizzat Başbakan Erdoğan söylüyor.

    ÇEKİLME İÇİN GÜVENCE İSTİYORLAR

    Bu uygulama bize göre bir Anayasa ihlalidir ve suçtur. Nitekim BDP’liler bunun farkına varmış olacaklar ki, sürekli olarak çekilme için bir yasal güvence istiyorlar. BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, partisinin son grup toplantısında da bu konuyu gündeme getirip “Bu güvence verilmezse, çekilme nasıl olacak?” diye sordu. TBMM çatısı altında bu güvencenin verilmesi konusunda da israr ediyorlar. Yapılan bu işlemler için Oslo sürecinde olduğu gibi savcıların, hâkimlerin soruşturma açabileceklerine dikkat çekiyorlar.

    PKK, ateşkes ilan etti ama silah bırakmıyor. Silahlı grupların sınır dışına çekilmesi hali ise, hukuka aykırı ve bu uygulamaya imza atanlar da doğrudan Anayasal suç işlemiş olacaklardır. Konuyu yakinen takip eden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, yaptığı açıklamada “Silahlı örgüt mutlaka silah bırakmalıdır” diyerek konunun önemine işaret etmiş bulunuyor.

    BU UYGULAMAYA YASALAR ENGEL

    Yasalar ne diyor: Elinde silah olan, kim olursa olsun, kolluk kuvvetleri tarafından yakalandığında bulunduğu yerde durdurulmak, elindeki silahı almak, ruhsat sormak, silaha el koyarak, savcılığa vermek zorundadır. Dikkat ediniz, ruhsatsız silah taşımanın cezasının ne olduğu bile kanunlar belirlemiştir.

    Bu noktada Başbakan’ın söylediklerine bakalım:

    “ Biz, silahlı grupların sınır dışına çekilmesi için güvence veriyoruz. Hükümetimizin teminatı altında sınır dışına çıkabilirler”

    Silahlı grupların böylesine ellerini kollarını sallayarak sınır dışına çıkmasına yasalarımız izin vermiyor. Bu yasaları tanımamak, suç işlemektir. Bu emri Başbakan vermiş olsa bile, bu uygulamaya katılan her kim olursa olsun aynı suca ortak olmuş olur.

    Yine dikkatlerinizi çekmek istiyoruz:

    İmralı canisi Öcalan da, Kandil’deki Karayılan da, terör örgütünün siyasi uzantıları BDP’liler de aynı şeyi söylüyor ve istiyorlar. “TBMM, bu konuda kanun çıkarmak zorundadır.”

    Tekrar anımsatmak için yazıyoruz. Ateşkes kararından sonra Kandil’deki Murat Karayılan’ın şu açıklaması her şeyi ortaya koymuyor mu:?

    “ Eğer Türk Devleti, Hükümet ve Parlamento sorumluluğunu yerine getirir ve geri çekilmeye ilişkin gerekli kararları alırsa gerekli komisyon ve kurumları oluşturursa geri çekilmenin zeminini oluşturursa biz onu da yerine getireceğiz. Şimdi bu zeminin oluşturulmasını bekliyoruz.”

    TBMM’SİZ ÇÖZÜM ZOR

    Konu sadece eli silahlı grupların sınır dışına çıkması ile sınırlı olmayacak. Sızın haberlere göre KCK tutukluları serbest bırakılacak. Bunun yanı sıra Silivri’deki bazı tutukluların da salıverilmesi gündemde bulunuyor. Hatta İmralı canisine bile af isteniliyor. Bütün bunların yerine getirilmesi ancak çıkarılacak bir “genel af” kapsamında olabilir. Bu da hiç kuşkusuz TBMM olmadan hayata geçirilemez.

    Gerek Başbakan, gerekse tayfası konunun Hükümeti bağladığını, TBMM olmaksızın da çözümü hedefine götüreceklerini söylüyorlar. “Ben istiyorum, olacak” mantığı ile hareket ediyorlar. Karşılarında üç set var: Birincisi karşı tarafın istediği TBBM garantisi, ikincisi terör örgütünün silah bırakmamakta direnmesi, üçüncüsü de yapılacak bu işlerde Anayasal suçun işlenmiş olacağıdır.

  • Türkiye mozaik değildir. Türkiyenin kurucu fikri Türk  milliyetçiliğidir

    Türkiye mozaik değildir. Türkiyenin kurucu fikri Türk milliyetçiliğidir

    Efendim

    Sizlere İlişikte, Türkiye mozaik değildir. Türkiyenin kurucu fikri ” Türk milliyetçiğidir ” konulu yazıyı bilgilerinize sunuyorum. Lütfen sonuna kadar okuyun ve çevrenize iletin.

    İlişik yazıdada okuyacağınız gibi TÜRKİYE MOZAİK DEĞİLDİR. TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCU FİKRİ, TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİDİR.

    Milletlerarası ölçülere göre ,bir ülkenin etnik mozaik olarak tanımlanabilmesi için, genel nüfusun %35 nin farklı etnik gruplardan meydana gelmesi gerekir

    Halbuki bu oran Türkiyede % 10 oranındadır. 74 Milyon kabul edilen , Türkiye nüfusunun % 90 nı TÜRKTÜR.

    Türkiyenin etnik mozaik olduğunu iddia eden görüşler, Alman Peter Alfora Andrewsin 1992 senesinde “Türkiyede etnik gruplar ” adıyla Türkçeye çevrilen kitabına dayanmaktadır.

    Alman Andrew kitabında 18 farklı Türk boy ve grubunu Türkden ayrı etnik saymıştır. 21 kişilik Alman grubunu bile etnik grup saymıştır.

    Malesef gerçek , oy uğruna veya Türk tarihini iyi bilmediklerinden siyasilerimiz bu konuyu yanlış olarak halkımıza intikal ettirmektedirler. Doğru her yerde doğrudur.
    Türkiye Cumhuriyetini bölmek ve parçalamak istiyen dahili ve harici düşmanlar, bundan önce olduğu gibi,sonrada hüsrana uğrayacaklardır.
    Hiç kimse Güney ve Güneydoğu anadolu üzerinde hak iddia edemez. Yüce Türk ulusu ilede fazla uğraşmasınlar.
    İLİŞİKTE SİZLERE SUNDUĞUM BU KONU İLE İLGİLİ BİLGİLER , BİZ TÜRK ULUSU İÇİN ALTIN KIYMETİNDEDİR.
    NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE
    Saygılarımla
    A.Türer YENER

          Cumhuriyet’in Kurucu Fikri:

    TÜRK  MİLLİYETÇİLİĞİ

    Türkçülük, Türk milletini yükseltmektir.

    Ziya Gökalp

                “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin  dayanağı Türk topluluğudur.”

    27.04.1926                                                    

     Musfafa Kemal (Atatürk)

                Milliyetçilik: “Bütün muasır milletlerle bir ahenkte yürümekle beraber, Türk içtimaî heyetinin hususi seciyesini ve başlı başına müstakil hüviyetini mahfuz tutmayı esas sayar, millî olmayan cereyanların memlekete girmesini ve yayılmasını istemez.”

                                                    (1930 C.H P. Programı)

    İÇİNDEKİLER

    Ön söz

    “Türkçülük” Üzerine Bazı Tespitler

    Fikir Sistemi Açısından

    Türkçülük-Türk Milliyetçiliği

    Gaye

    Türk Milletini Yaşatmak ve Yükseltmektir

    Atatürk-Cumhuriyet ve Türk Milliyetçiliği

    Türkiye Cumhuriyeti “Millî Devlet”tir

    Türkiye “Mozaik” Değildir

    Türkiye Cumhuriyeti “Asî Devlet”tir

    Atatürk’ün Devri Eserlerinde

    Milliyetçilik ve Türkiye Cumhuriyeti

    Türk Milliyetçileri-Atatürk ve Cumhuriyet

    Türk Ocakları –Atatürk ve Cumhuriyet

                Ziya Gökalp-  Atatürk ve Cumhuriyet

                Yusuf Akçura- Atatürk ve Cumhuriyet

    Hamdullah Suphi ve Atatürk

                Yahya Kemal ve Atatürk

                Sadri Maksudi ve Atatürk

    Atatürk “Çok Dillilik”  ve Türkçe

    Atatürk ve  Dış Türkler

    Sonuç

     

     

     

     

     

     

     

     

    Ön söz

     

    Sevgili ve değerli okuyucum, elinizdeki küçük kitap veya kitapçık, “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda Türk milliyetçiliğinin yerini”  veya başka bir ifadeyle “Türk milliyetçiliğinin ve milliyetçilerinin Cumhuriyet’in kuruluşuna tesirini”Kısaca, “Türk milliyetçiliği ve Türkiye Cumhuriyeti ilişkisini” ana hatları ile göstermek üzere yapılmış küçük bir çalışmadır.

    Günümüzde, küreselleşme, ABD ve AB dayatmaları, insan hakları, azınlık hakları, demokratik haklar vb arkasına sığınılarak, “Siyasi İslâmcılık”, “İkinci Cumhuriyetçilik”, “Etnik-Mozaikçilik”  vb el ele vermişler; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve sahibi Türk milletinin kimliğini tartışmaya açmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkesi “millî devlet”  olma özelliği tartışılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter devlet olma özelliği aşındırılmaya çalışılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin bânisi Mustafa Kemal Atatürk tartışmaya açılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin en gözde kurumu göz bebeğimiz ordumuz  çeşitli entrikalarla gözden düşürülmeye çalışılmaktadır. Kısaca, insanlarımızın zihninde millet ve devlet kavramları yıpratılmaktadır.

    Atatürk’ün ölümünden ve özellikle 1944 milliyetçilik olaylarından sonra Türk milliyetçiliği ile devlet arasında gittikçe  artan bir soğukluk girmiştir. Atatürk’ün Türkçü politikaları yerine 1940’lı yıllardan sonra devletçe takip edilen Batıcı-Hümanistpolitikalar yüzünden veya bu politikalar gereği Türk milliyetçiliği devletten dışlanmış hale gelmiştir. Bütün bunların üstüne Atatürk ve inkılâplarının yıllarca Marksist-Sosyalistlerce “devrim” “devrimcilik”   kavramları aracılığı ile istismar edilmesi; günümüzde bile çağdaşlık, lâiklik, vb kavramlar arkasında Atatürk ve Cumhuriyet adına Türk milletinin millî-manevî değerlerine saldırılması buna eklenince, fikirce hazırlıklı bulunmayan bazı milliyetçilerin zihninde -belki farkında bile olmadan- Türkiye Cumhuriyeti  veAtatürk  hakkında  tereddütler ve soru işaretleri belirmiştir. Bunda, Atatürk’ü Türk milliyetçiliği dışına çıkarmak ve Türk milliyetçiliği ile Atatürk’ü birlikte düşündürmemek için üretilmiş “Atatürk milliyetçiliği”   teriminin de rolü olmuştur.

    Bazı Türk milliyetçilerinin, Atatürk ve Cumhuriyet’e olumsuz bakmasının sebebi, yapılan olumsuz propagandalar olmakla birlikte  gerçek sebep  bilgisizliktir. Biz elinizdeki kitapçıkla  bu durumun düzeltilmesine yardımcı olmak istedik. Bu sebeple böyle bir çalışma yaptık.

    Bugünün Türk milliyetçileri şunu bilmeli:

    Türkiye Cumhuriyeti, dünün Türk milliyetçilerinin Bugünün Türk milliyetçilerine emanetidir.

    Çalışmalarım sırasında bana sabırla katlanan sevgili eşim Nazmiye Hanım’a;  Bu çalışmanın kitap haline getirilmesine ve bastırılmasına maddî-manevî teşvik ve destekleri ile Bil Dershanesi sahibi Sevgili kardeşim Tahir Korucuoğulları sebep olmuştur. Kendisine huzurunuzda teşekkür ediyorum.

     

    İsmail ACAR

     

     

     

     

     

     

                    “Türkçülük” Adı Üzerine Bazı Tespitler

    “Türkçülük”, Türk milliyetçiliğinin gerçek adıdır. Günümüzde “Türkçülük” sözünü –terimini-  çekici, olumlu ve hoş bulmayanlar olabilir. Hattâ olumsuz bir çağrışım yapan  bir  kavram olarak da algılayanlar olabilir. Bu durum, Türkçülük  sözünün  taşıdığı anlamdan değil, kökeni  ikinci Meşrutiyet devrine kadar uzanan siyasî ve kültürel sebeplerle günümüzdeki sömürgeci-küreselci propagandalardan kaynaklanmaktadır.

    Çok kavimli Osmanlı Devleti’nin dağılıp yıkılmasını önlemek için özellikle Tanzimat  Devrinde  kurtarıcı siyasi reçeteler ortaya atıldı. Bu kurtarıcı reçetelerden “Siyasî Osmanlıcılık” ve “Siyasî İslâmcılık”  taraftarları, bu akımlardan daha sonra 20.yüzyıl başlarında siyasi özellik kazanan “Türkçülük”  fikrini hoş karşılamadılar ve hattâ terimle alay edenler bile oldu. İkinci Meşrutiyet devrinde (1908 sonrası) Türkçülüğe karşı çıkanlar, genellikle Osmanlı  vatandaşı Türk olmayan Müslümanlar olmuştur. Başta  MüslümanArnavutlar    ve Araplar, sonra diğerleri, , “İslâm’da dava-yı kavmiyet olmaz.” diyerek “Türkçülüğe” ve “Türkçüler”e hücum etmişlerdir. Aslında Türkçülüğe karşı çıkanlar, “siyasi İslâmcı” kimliği altında genellikle mensup olduğu kavim adına “kavmiyetçilik”;bugünün ölçüleri ile etnik bölücülük  yapıyorlardı.   Osmanlı’nın son döneminde, Türkler’in dışında her kavim, kendi hesabına dernekler kurarak siyasi ve kültürel çalışmalar  yapıp yayınlar yaparken, aynı çalışmaları Osmanlı Devleti’nin asıl sahibi Türkler yapınca“İslâm’a aykırı”  oluyordu. Yani Osmanlı içinde kendi kavmiyetçiliğini (milliyetçiliğini) yapmak sadece Türkler’e  gelince  İslâm’a aykırı  ve tehlikeli bulunuyordu.

    Kurucusu Türkler olan Osmanlı Devleti, İçinde Türklerden başka din veya milliyeti farklı pek çok kavim barındırıyordu. Bu çok kavimli Devleti dağılıp yıkılmaktan kurtarmak için “vatandaşlık” temeline dayanan Osmanlıcılık ve “dindaşlık” temeline dayananİslâmcılık  gibi siyasi reçeteler, fikirler ortaya atıldı.[1] Fakat tarihî şartlar bu siyasi fikirlerin uygulanabilmesine imkân vermedi. “Vatandaşlık” ve “dindaşlık” temeline dayanan siyasi fikirler,  devleti  yıkılmaktan kurtarmaya yetmedi.  Çünkü Çağ, “milletler” ve“milliyetler çağı” idi. Birinci Dünya Şavaşı sonucu çok kavimli Osmanlı Türk Devleti varlığını ve bütünlüğünü koruyamadı ve yıkıldı. Önce Müslüman olmayan tebâa; sonra da Türk olmayan Müslüman  tebâa istiklâl davalarına düşüp ayrıldı. Geriye Osmanlı Devleti’nin  kurucu unsuru ve sahibi “Türkler” kaldı.

    Birinci Dünya Savaşı sonrasında varlıkları ortadan kaldırılmaya çalışılan Türkler, 1919-1922 yıllarında Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Millî Mücadele  adı da verilen İstiklâl Savaşı  ile varlığını ve İstiklâlini korudu.  “Türk milleti” varlığına dayanan “millî devlet” olarak Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.”Millî devlet”, kurucusu ve sahibi bir tek millet olan devlettir.  Türkiye Cumhuriyeti de adı üzerinde Türkler’in kurduğu bir Türk devletidir. Yani Türkiye Türklerindir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu fikri de siyasi temelleri  Meşrutiyet  devrinde  atılan “Türkçülük”tür.

    Durum böyle olmasına rağmen,  Cumhuriyet devrinde Türkçülük  (veya Türk milliyetçiliği) Atatürk dönemi hariç, devlet politikası olmadığı gibi, devlet katında itibarlı bir fikir olarak da algılanmamıştır. Özellikle 1940’lı yıllardan sonra,  Hümanist-Batıcızihniyete sahip iktidarların siyasi-kültürel politikalarına, soğuk savaş döneminin Sosyalist-Komünist propagandaları da eklenince “Türk”  ve “Türkçülük”  sözleri soğuk, olumsuz, hoş görülmeyen –hattâ tehlikeli- kavramlar olarak algılanması sağlandı.

    Günümüzde de Osmanlı’nın  dağılma döneminde olduğu gibi,  kendisini “Türk”ten ayrı gören bazı Müslüman gruplar, yine açık veya gizli  kendi kavmiyetçilik davalarını sürdürmeye devam ediyorlar. Bunu kendilerine hak olarak gördükleri halde, Türk’ün“Türk” olduğunu ifade etmesini hak olarak görmemektedirler.  Türkiye’yi bölmek için her gün etnik kimlik üzerinden siyaset yaparak “etnik bölücülük”  veya “ırkçılık” yapanlar, “Türk”ten ve “Türkçülük”ten bahsedilince, feryadı basmaktadırlar. Türk’ün kurucusu ve sahibi olduğu Türkiye Cumhuriyet’inde, “Türk olduğunu” söylemek veya “Türkçülük”ten bahsetmek bir taraftan sanki “siyasi suç”  gibi gösterilmekte; diğer taraftan güya siyasetin dışında kalmış görünen “Cemaatçi”  diye tabir edilen bazı “İslâmcı !”    guruplar  tarafından  İslâm’a aykırı bulunmaktadır. Kısaca, İkinci Meşrutiyet devrindeki “dava-yı kavmiyet” meselesi “siyasi İslâmcı”  anlayış sahiplerince günümüzde de aynen devam ettirilmektedir.[2]

    Bütün bunlardan sonra, siyasi fikir tarihimize dikkatlice baktığımızda şunu tespit zor değil. Gerek  Osmanlı devrinde gerek Cumhuriyet devrinde “Siyasi İslâmcılık”  taraftarlarının büyük çoğunluğu,  Türk asıllı olmayan Müslümanlardır. Bu bize, ister istemez,“etnik-kavmiyetçilik” yapanların, bu “etnikçi” kimliklerini “siyasi İslâmcılıkla perdelediklerini”  düşündürmektedir.

    Öyle bir anlayış ve zihniyet var ki Müslüman olmak için sanki “Türk” ve “Türklük” düşmanı olmak gerekiyor. Sanki Türk ve Türkçüler  Müslüman olamaz veya  Müslüman’ın Arab’ı, Acem’i, Arnavud’u, Çerkes’i, Kürd’ü vs olabilir fakat Türk’ü olamaz. Türk,“Türk” olduğunu ifade ederse, haşa dinden çıkar. Ama, Türk’ün dışında bütün kavimler, etnik çalışmalarını yapabilirler, din onlar için cevaz veriyor. Yasak  sadece “Türk” için.

    Türkiye’de,  halkın %88’i Türk kökenli olduğu; devletin adının “Türkiye Cumhuriyeti” olduğu; Cumhuriyet’in kurcu ideolojisinin –fikrinin- “Türkçülük-Türk milliyetçiliği” olduğu halde, “Türk”,”Türkçülük” hatta “Türk milliyetçiliği” terim kavram veya sözlerinin olumlu anlamla algılanmaması garip bir durumdur. Sanki  Türk milletinin  kendi kimliğinden utanması gibi bir durum söz konusu.

    “Türkçülük” kavram ve fikrinin bazılarınca soğuk ve olumsuz algılanmasının sebeplerini fikir tarihimiz içindeki gelişmeler ışığında  şöyle tespit etmek mümkündür. Osmanlı devrinden gelen ümmet zihniyetinin kalıntıları ve bu kalıntının, “İslâmcılık kimliği” altında,  Türk’ün aleyhine hâlâ kullanılmasıdır. Diğer ana sebepler ise, dış kaynaklıdır. Büyük sömürgeci devletler ve “küreselci sermaye”, sömürecekleri  ülke halkının  kendini savunma silahı olan “milliyetçilik”  fikrini, halkın elinden almak; gözünden düşürmek için“milliyetçilik” terimine olumsuz bir anlam yüklemişlerdir. Sömürgecilere ve küreselcilere göre milliyetçilik, bencil, bölücü, gerici, modası geçmiş, ekonomik faydalara ters düşen, dünyanın gidişine uymayan bir fikir ve dünya görüşüdür. Bu fikirler, sömürgeci-küreselcilerin içerideki işbirlikçileri tarafından basın-yayın yoluyla işlenmektedir. Çünkü “millî devlet” yapısı ve milliyetçilik, sömürgeci-küreselcilerin önünde engeldir.

    Türk” ve “Türkçülük”  kavramlarının olumsuz algılanmasının sebeplerinden birisi de, 1990 öncesi Rusya’da hakim olan  “Sovyetler Birliği” rejimi yani “Sosyalist-Komünist” rejimdir.  Özellikle ideolojik kavga yılları olan 1980 öncesinde, Marksist-Sosyalistler tarafından,  “Sosyalist” olmayan herkes, her fikir, özellikle Türkçülük-milliyetçilik”  mensupları, Faşist, ırkçı, gerici vs olarak  suçlanmışlardır. Böylece,  Marksist-Sosyalist propagandanın tesirinde kalan halis Türk  gençleri,  Türk ve Türkçülük kavramlarını olumsuz algılamışlardır. Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu şartlarda bile hâlâ Türk, Türkçülük, Türk milliyetçiliği, Türk kültürü vb ifadelerini duyunca, “günlük siyasi parti propagandası”  yapıldığını düşünerek olumsuz karşılayanlar pek çoktur. Halbuki Türk milliyetçiliği, günlük siyasi parti politikası değildir. Fakat siyasi partiler de Türkçülük-millîyetçilik fikrine uygun  politikaları benimseyebilirler. Türkçü-milliyetçiler de siyasi partilerde görev alabilirler. Sonra Türkçü-milliyetçi  olmak için siyasi partili veya partici olmak gerekmez.

    Atatürk’ün  ölümünden sonra Türkiye Cumhuriyeti’ni idare edenlerin, genel olarak Türkçü-Türk milliyetçisi bir zihniyete sahip  olmadıkları veya olamadıkları için, Türkçülük –milliyetçilik kavramlarının içi boş hale getirilmiştir.  Ayrıca  Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu fikrinin  Türkçülük-milliyetçilik; kurucularının da  Türkçü-milliyetçi olduğunun üstünün örtülmesi  ve Cumhuriyet ile Türkçülük  fikir ve ideolojisinin bir araya getirilmemesi için  Atatürk  adı ile “Türkçülük”-“Türk milliyetçiliği” kavramlarını birbirinden ayrı hatta karşıt hale getirmişlerdir. “Atatürk milliyetçiliği” terimi bu anlayışla ortaya çıkarılmıştır. Böylece, Atatürk’ün Türkçü-milliyetçi  olduğu gözlerden kaçırılmış, zihinlerden silinmek istenmiştir. Bunda da bir ölçüde başarılı olunmuştur. Öyle ki,  “Atatürkçü!”  kendisini Türk milliyetçiliğinin dışında gördüğü gibi, birçok  gafil ve cahil Türkçü-milliyetçi de  Atatürk ve  “Atatürkçülük”  terim ve kavramlarına  açıktan olmasa da  “soğuk” ve “olumsuz” bakar olmuştur.

    Halbuki, Türk milliyetçiliğinin en büyük fikir adamı, Türk milliyetçiliğinin teorisyeni Ziya GökalpAtatürkü  en büyük Türkçü;Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu, “Türk milliyetçiliği idealinin devlet hayatında gerçekleşmesi” olarak  kabul etmektedir.  Atatürk de  Ziya Gökalpı, Türkçülüğün en büyük fikir adamını “fikrinin babası” olarak göstermektedir. Dolayısıyla, Türkçülük, Türk milliyetçiliği, Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk  birbirinden ayrılmaz kavramlardır. Hepsi aynı kapıya çıkar, aynı anlama gelir. Atatürk  devrinde  “Türkçülük” üzerine  iki büyük Türkçü fikir adamı  Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura’nın “Türçülük” ve “Türkçülük   Tarihi”  üzerine yazdıkları, bugün de Türk milliyetçiliğinin temel kaynakları olan  “Türkçülüğün Esasları-1923”  ve“Türkçülüğün Tarihi-1928”  adlı eserler bunun reddedilemez kaynaklarıdır.  Atatürk’ün  Nutuk   adlı eseri ile bütün konuşmaları da  fikrimizin  birinci elden belgeleridir.

    “Türk” ve “Türkçülük” hakkında olumsuz fikirler yayan ve aleyhte propaganda yapan, Türkçülük veya Türk milliyetçiliğinin  olumsuz algılanmasında rolü olan başlıca gurup ve görüşleri şöyle  sıralayabiliriz:

    -Kendileri her fırsatta  etnik-kavimcilik yaptıkları halde  bunu  “İslâmcılık”  kimliği ile perdeleyenler. Siyasi İslâmcılar, Meşrutiyet devrinden günümüze Türkçülüğün aleyhindedirler.

    -1940’lı yıllardan itibaren Türkiye’nin idaresine hakim olan “Batıcı-Hümanist-”  zihniyet.

    -Atatürk’ün ölümünden sonra ve 1990 öncesi yıllarda Batıcı-Hümanist  kanaldan Türkiye’ye girmesi kolaylaştırılan Marksist-Sosyalist fikirler.Marksisit-Sosyalistler, kendilerinden olmayan her fikre Faşist dedikleri gibi, Türk milliyetçiliğini deFaşist,gerici,ırkçı  olarak nitelemişlerdir. Böylece Sovyet propagandasının tesirinde kalan  birçok insan, Türk milliyetçiliğine soğuk bakmıştır.

    Sovyetler’in dağılmasından (1990) sonraki yıllarda da sömürgeci-küreselciler, milliyetçi fikirleri önlerinde engel gördükleri için milliyetçiliğe olumsuz anlamlar yükleyerek gözden düşürmeye çalışmaktadırlar.

    Günümüz Türkiyesi’nde  siyasi idareye hakim olan fikir ve güçlerle, sömürgeci-küreselci güçlerin  birleştikleri nokta, “Türk”  ve “Türkçülük” (Türk milliyetçiliği)  aleyhtarlığıdır. Bu yukarıda açıkladığımız sebeplerden anlaşılacağı gibi “tezat” veya“çelişki” değildir. Etnik kimliklerini  İslâmcılık kisvesi altında gizleyerek  Türk ve Türkçülük düşmanlığı yapanlarla, Sömürgeci-küreselcilerin  gayeleri ayrı olmakla beraber hedefleri aynıdır.

    Türkiye’de,  “mozaikçilik”, “alt kimlik”, “üst kimlik” tartışmaları ile “Türk kimliği”ni tartışmaya açanlar, “Türkiye Cumhuriyeti”nin “millî devlet”  yapısından, “Türk” adından ve “Türkçülük” fikrinden rahatsız olanlardır. “Biz her Türlü etnik milliyetçiliğe karşıyız.” sözünün muhatabı, sadece “bölücü Kürtçülük” değil aynı zamanda “Türk milliyetçiliği”dir. Bu ifadenin arkasında, “Türkiye’de Türk milliyetçiliğini, Türk’ten bahsetmeyi, etnik bölücülük sayan bir anlayış vardır.” Bu anlayış, İkinci Meşrutiyet’ten bu yana değişmemiştir. Bunların  fikir kimliklerine baktığımızda ya  “İslâmcı”  ya “küreselci” veya aynı kapıya çıkan “Avrupa Birlikçi” olduğunu görüyoruz.  Türkiye’de yakın yılların siyasi İslâmcı “siyasi lideri”  Necmettin Erbakan’ın  Sen Türküm, doğruyum diye bağırtırsan; birisi de çıkar, ben Kürdüm, daha doğruyum ,çalışkanım der.” demişti. Bir başka siyasi İslâmcı da,  “her yere ‘Ne mutlu Türküm diyene’ sözünün yazılmasından”  şikâyet etmektedir.

    Türklerin kurucusu ve sahibi olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde “Türk” olmaktan,“Türk kimliği”nden “Türküm” demekten kendisini “Türk” kabul eden bir insanın rahatsız olabileceğini düşünmek mümkün mü?

    “Hepimiz Hırantız.” “Hepimiz Ermeniyiz.”  diye sokaklara çıkıp nara  atanlar,  Türk  vatanı , Türk milleti, Türk devleti  adına  şehit edilen Mehmetçikler için bir gün bir defa çıkıp, “Hepimiz Türküz.”, “Hepimiz mehmetçikiz.” diyebiliyorlar mı?

    Hain her zaman hainlik yapacaktır. Bu onun şanındandır. Bunlara üzülmüyoruz. Sadece uyanık olmak gerektiğini hatırlatmak istiyoruz.

    İnsanı bir Türk ve Türkçü olarak üzen, bazılarının halis muhlis Türk asıllı, Türk kökenli, Türk oğlu Türk olduğu halde, “Türk” ve “Türkçülük” sözlerine, kavramlarına, fikirlerine  ilgisiz kalması veya propagandalara kanarak, bu kavram ve fikirlere soğuk bakmasıdır.

                Herkes, mensubiyetini duyduğu “bir şeycilik” yapacaktır. Ama kendini “Türk”  mensubiyetinden kabul edenler de  “Türkçülük” yapmalı veya Türk olduğunun farkına vararak “Türkçülük”  veya “Türk milliyetçiliği”  kavramlarına olumsuz anlam yükleyip soğuk bakmamalı.

     

     

    Fikir Sistemi Açısından

    Türkçülük- Türk milliyetçiliği

    Genel olarak milliyetçilik ve özel olarak Türkçülük veyaTürk milliyetçiliği, bir dünya görüşü ve fikir sistemidir. Her fikir sisteminin  esas aldığı, tercih ettiği bir “cemiyet birimi” (insan topluluğu)ve “gayesi” vardır. Fikir sistemleri, tercih ettikleri cemiyet birimleri  ve gayeleri   ile birbirlerinden ayrılırlar. Cemiyet birimi, fikir sistemlerinin kendilerine temel olarak aldıkları genel olarak fert, sınıf, millet, ümmet gibi insanlık birimleri, insan topluluklarıdır. Fikir sistemleri, gayesini, bu birimlere göre tespit eder. Her çeşit siyasî, kültürel, ekonomik uygulama, bu birimi tespit ettiği gayeye (hedefe-amaca) ulaştırmak içindir.  Onun için fikir sisteminde bakılacak ilk unsur,  tercih  ve gaye  olmalıdır.

    Türk milliyetçiliği, insanlık birimleri içinde tercihini Türk milleti”  olarak  ortaya koymuş; tercih ettiği “Türk milleti”ni “yaşatmayı ve yükseltmeyi de gaye edinmiştir.

    Fikir sistemlerini tanımak için önce tercih ettikleri cemiyet birimine ve gayesine bakılır. Meselâ  Marksizm, Liberalizm, Siyasi Ümmetçilik (İslâmcılık)  ve milliyetçilik  birer fikir sistemidirler. Bu fikir sistemlerinin esas aldıkları cemiyet birimleri ve gayeleri farklı farklıdır. Bu sebeple bir insan aynı zamanda birden çok fikir sistemi mensubu veya taraftarı olamaz. Olduğunu zannediyorsa yerini tayin edemiyor demektir. Kısaca hem Marksist(Komünist) hem milliyetçi; hem liberalist (Kapitalist)  hemmilliyetçi;  hem siyasi ümmetçi  hem  milliyetçi olunmaz.  

    Çünkü, Marksizm,  insanlık tarihini ezen-ezilen (işçi-patron)  mücadelesi olarak görür. “İşçi sınıfı”nı esas alır. Gayesi, “işçi sınıfının  hakimiyeti”dir.

    Çünkü, Liberalim, kapital (sermaye) sahibi ferdi esas alır. Kazanmak için her yol mubahtır. Sermaye ve kazanmaktan başka değer tanımaz. Liberalizm’e göre insanlık tarihini sermaye sahipleri yönlendirir; insanlık tarihi sermaye sahipleri tarihidir. Vs.

     Çünkü, Siyasi Ümmetçilik,  insanlık tarihini dinler ve ümmetler mücadelesi olarak görür. İnsanlığın esas cemiyet birimi “Ümmet”lerdir.  Siyasi Ümmetçi’ye göre, kavim veya  millet varlığı  diye bir cemiyet birimi yoktur. Yani bir siyasi ümmetçiİslâmcı’ya göre Türk-Arap-Arnavut vs milletleri yoktur veya bir anlam ifade etmez. Ona göre tarihin yürütücü gücü sadece ümmetlerdir. Bunda kavimlerin veya milletlerin bir rolü ve yeri yoktur. Siyasi İslâmcı’ya göre zaten, İslâm’da kavim veya millet mensubiyeti gütmek yasaklanmıştır. Onun için bir siyasi İslâmcı, meselâ “Türk milletindenim”   veya “Türküm”  diyemez. Böyle dediği zaman inandığı fikir sistemini reddetmiş olur. Bu sebeple bazıları, “Ne mutlu Türküm diyene”  diyemezler ve bu sözü sevmezler.

    Milliyetçilik, insanlık tarihini, milletler ailesi veya milletler  mücadelesi olarak kabul eder. Cemiyet birimi olarak bugünkü sosyolojik anlamda  “millet”  varlığını temel alır. Özel olarak Türk Milliyetçisi de  “Türk milleti”  varlığını temel alır. Bütün dünya görüşünü veya fikir sistemini Türk milletine göre düzenler.  “Her şey Türk için ve Türk’e göre”  sloganı bunu anlatır.

    “Siyasi İslâmcı” olmakla  “Müslüman”  olmak ayrı konulardır. Türk milliyetçiliğine göre her Türk milliyetçisi Müslüman’dır; Türkçüler, Allah indinde dinin İslâm olduğuna inanırlar. Türkçü-milliyetçilerin,İslâm dininin getirdiği değerlerle hiçbir alıp-veremediği yoktur. Hepsinin arzusu, olabildiği kadar samimi ve ihlâslı Müslüman olmaya çalışmaktır. Zira Ziya Gökalp’ın ortaya koyduğu Türkçülük ilkelerinden biri de “İslâmlaşmak” tır. Kısaca, Türkçüler-milliyetçiler, Mülüman’dır; fakat  “siyasi İslâmcı” değildir.

    Fikir sitemlerinde, gayeye ulaşmak için tutulan yolu gösteren unsura, usûl veya metot  adı verilir. Her Fikir sistemi, kendisine temel  aldığı insanlık birimini, tespit ettiği gayeye ulaştırmak için uygulamada kendisine yol gösterecek bir usûl, metot  seçer. Bu usûl veya metot, her fikir sisteminde faklıdır.  Türk milliyetçiliğinde ilim metodu esastır. Atatürk’ün “n hakiki mürşit ilimdir” sözü bunun ifadesidir. Meselâ Marksizm’de bu yol, “ihtilâl” veya “devrim”dir. Onun için her Marksist, ihtilâlci-devrimcidir. Bu ihtilâlcilik,  bazılarının inkılâp yerine kullandığı “devrim”den farklı anlam taşır. Fikir sistemlerinden haberi olmayan iyi niyetli pek çok kişi, “devrim” veya “devrimcilik”ten bahsedilince Atatürk inkılâplarından  bahsedildiğini zanneder. Bu noktada, özellikle 1960’lı yıllardan sonra bilerek bir kavram kargaşası yaratılmıştır. Bu kavram kargaşasında en çok Atatürk adı istismar edilmiştir.

    Gaye,

    Türk milletinin Yaşatmak-Yükseltmek

    Ziya Gökalp, “Türkçülük, Türk milletini yükseltmektir.”demişti. Z. Gökalp’ın bu kısa tarifinin açılmış şekli şöyledir: Türk milliyetçiliğinin  gayesi, Türk milletini, kendisini tarif eden yani Türk milleti yapan kültür  değerleriyle birlikte ebediyen  yaşatmaktır. Başka bir ifadeyle Türk milliyetçiliğinin gayesi, Türk milletinin var olmasını ve var kalmasını sağlamaktır. Türk milliyetçiliğine göre Türk milleti, dünya milletler ailesi içinde eşit haklara sahip, fertleri belirli refah seviyesine ulaşmış, itibarlı bir millet olarak varlığını sürdürmelidir. Türk milliyetçiliği ve milliyetçileri, Türk milletinin haysiyet ve istiklâlini hiçbir değere değişmezler.

    Türk’ün haysiyet ve istiklâli, Cumhuriyet’e giden yolda verilen Millî Mücadele’nin  temel gerekçesi olmuştur. Cumhuriyet, Türk’ün haysiyet ve istiklâli üzerine kurulmuştur. Atatürk’ün, Nutuk adlı eserinde bu anlayışı şöyle ifade eder:

    “Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır.” “Türk’ün haysiyet ve şerefi ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşmaktansa mahvolsun evlâdır. Binaenaleyh, ya istiklâl ya ölüm.” 

    Türk milliyetçisi “Türk”e ait olan her şeye sahip çıkar; Türk’e ait her değeri savunur; Türk’e ait her değeri yaşatmayı, yüceltmeyi  hayatının gayesi bilir.

    Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözü ile Gençliğe Hitabe’nin, “Türk istiklâlini Türk Cumhuriyeti’ni ilelebet  muhafaza ve müdafaa etmektir.” şeklindeki ilk cümlesi, Türk milliyetçiliğinin cemiyet birimini, tercihini ve gayesini ortaya koyar.  Atatürk, başka hiçbir söz söylemese bu ifadeleri onun  Türkçü-Türk milliyetçisi olduğunu  izaha yeter.

     

     

    Atatürk-Cumhuriyet ve Türk milliyetçiliği

     

    Atatürk, bütün Türk tarihinin büyük Türk milliyetçisidir.Türkiye Cumhuriyeti de Atatürk’ün mensubu olduğu Türk milliyetçiliği fikir temeli üzerine kurulmuştur. İşte bunun için Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu fikri, Türk milliyetçiliğidir.”diyoruz.

    Mustafa Kemal (Atatürk), elbette 1919’da Türkçü-milliyetçi olmamıştır. Onun yetiştiği devir, tarihî-siyasi şartların da tesiri ile Türk milliyetçiliğinin kültürel-siyasi-sosyal bir fikir olarak şekillendiği devirdir. Mustafa Kemal daha öğrencilik yıllarında Türkçü-milliyetçi fikir ve hareketlerle ilgilenmeye başlamıştır. Meselâ, büyük vatan şairi Namık Kemal’i okumuştur. 1897’de “Ben bir Türküm, dinim cinsim uludur” diyen Türkçü şair Mehmet Emin Yurdakul’u okumuştur:

    “Bizim neslin gençlik yıllarında ‘Osmanlılık’ telkin ve etkileri hâkimdi.İmparatorluk halkını meydana getiren Türk’ten başka milletlere, bu arada yanlış bir din anlayışı ile Araplar’a,  sarayın ordu ve devlet ileri gelenleri arasında bulunan ırkdaşlarının etkisiyle Arnavutlar’a özel bir değer veriliyor; onlardan söz edilirken ‘kavm-i necib’ deyimi ile sıfatlandırılarak bu duygunun belirtilmesin çalışılıyor; memleketin sahibi ve devletin kurucusu olan biz Türkler, ikinci plânda gelen önemsiz halk yığınları sayılıyordu.

    Şair Mehmet Emin Yurdakul’un ilk defa Manastır Askerî İdadisi’nde öğrenci iken okuduğum, ‘Ben bir Türküm, dinim cinsim uludur” mısralarıyle başlayan manzumesinde, bana millî benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı bulmuştum. Fakat ben  asıl  bunu, orduya katıldığım ilk günlerde, bir Anadolu çocuğunun göz yaşlarında gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağım oldu. Kendimi hiçbir zaman Osmanlılığın telkin ettiği başka milletleri öven ve Türklüğü aşağı gören eksiklik duygusuna kaptırmadım.”[3]

    Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı gibi Mustafa Kemal (Atatürk), Millî Mücadele ve Cumhuriyet devrinde milliyetçi olmamış; tersine milliyetçi olduğu için Millî Mücadele’ye atılmıştır.

    Cumhuriyet’in kuruluşu ve Atatürk dönemi, ikinci Meşrutiyet’ten beri gelişip şekillenen Türk milliyetçiliğinin “devlet hayatında uygulamaya konulduğu bir dönemdir.” Türk milliyetçiliği, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yani Atatürk döneminde, Devlet’in bir çeşit resmî ideolojisi olmuştur. Atatürk, Türk milliyetçisi olduğunu her fırsatta söylemiştir. Şu sözleri onun görüşlerini en açık şekilde göstermektedir:

     

    “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur.  Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa o topluluğa dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.”  (27 Nisan 1926)

    “Türklük”, “Türkçülük-milliyetçilik”  ve dolayısıyla Türkçüler (Türk milliyetçileri),  Atatürk devrinde en itibarlı devrini yaşamıştır. O dönemde yazılan yazı ve eserlerde Atatürk dönemi, “Türkçülük-milliyetçilik devri”  olarak nitelenmiştir.

    Atatürk’ün, çeşitli vesilelerle verdiği demeçleri, Meclis konuşmaları, devrinde kendisine yakın çevrelerin yazdığı eserler,  devletin uygulanan  kültür politikaları  gözden geçirilince insan kendisini, “müthiş bir Türkçülük devri”  içinde buluyor. Hatta bazı kesimler, Atatürk devrini, herkesi Türkleştirme politikası güttüğü gerekçesiyle tenkit etmeye çalışmaktadır.[4]  

    Türk Tarih Kurumuna liseler için yazdırılan Tarih ders kitabında,  Türk milliyetçiliği  ile Cumhuriyet’in kuruluşu arasındaki ilişki şu ifadelerle tespit ediliyor:

    “Türk milliyetçiliği ancak millî idareden sonra, her sahada bütün vuzuh ve şumuliyle hakiki mana ve delâletini bulmuş, siyasî, iktisadî, harsî (kültürel)  bir devlet sistemini almıştır. Halk Fırkası milliyetçiliği en ehemmiyetli umdelerinden biri edinmiştir.”

    Metinde görüldüğü gibi, Cumhuriyet’in kurulmasından  bile  “millî idare” diye bahsedilmektedir.

    Türk Ocakları’nın 23 Nisan 1925’te toplanan İkinci Kurultayı’nda  seçilen  Yönetim Kurulu, Hamdullah Suphi başkanlığında, 27 Mayıs 1925 günü devrin Başbakanı İsmet Paşa’yı (İ.İnönü) ziyaret eder. Başbakan kendisini Ziyarete gelen Türk Ocağı Heyetine şunları söyler:

    “Sizi bir Ocaklı kalbiyle selâmlamış olmaktan bilistifade, birkaç söz söylemek isterim. Bunu gerek dahilde gerek hariçte söylemek için artık vehmedecek bir nokta-i endişemiz yoktur. Milliyet, yegâne birleşme vasıtamızdır. Diğer anâsır, Türk ekseriyeti karşısında bir tesire sahip değildir. Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları, behemehal Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek anâsırı kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız özellik, her şeyden önce o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.”[5]

    Devrin Başbakanı İsmet İnönü’nün günün gazetelerinde de yayımlanan bu Türkçü-milliyetçi sözleri, şahsî fikirlerini değil, Türkçülük-milliyetçilik fikrinin devlet  politikalarındaki önemli yerini işaret eder.

    Atatürk’ün yakın çevresinde de bulunmuş olan ünlü yazarımız  Yakup Kadri,Cumhuriyet’in kuruluşunda Türkçü-milliyetçi anlayışın ne kadar hakim fikir olduğunu, Türk Ocağı ile ilgili bir yazısında şöyle belirtiyor:

    “Türk Ocağı, düne kadar birtakım yabancı tesirlerle çevrili olan Türk varlığını gerek siyasi gerek sosyal gerek sanat gerek ırkî sahada muhafaza ve müdafaa ediyordu. Bu vazife onun için yeterli hayat sebebi idi. Lâkin bugün aynı vazifeyi, şüphesiz yine Türkçülük cereyanından doğmuş olan daha geniş, daha yaygın diğer bir müessese kendi omzuna almış bulunuyor. Bu müessese ordusuyla, hükümetiyle, idarî, adlî ve kültürel teşkilâtlarıyla şu koca Türk devletidir.(…) Şu halde görülüyor ki Türk Ocağının üstlendiği vazifelerden birçoğu Türkçülük mefkûresinin siyasette gerçekleşmesinde tamamıyle bir devlet işi olmuştur.”[6]

    Atatürk Devri Türkiye’sinde devlet politikalarının Türkçülük-milliyetçilik üzerine kurulduğunu  o devrin bütün yazar ve eserlerinde, hükümet politikalarında görmek mümkündür.   

     

    Türkiye Cumhuriyeti, “millî devlet” tir.

    Türkiye Cumhuriyeti, Türk milliyetçilerinin idealindeki “millî devlet” olarak kurulmuştur. Atatürk, Nutuk’ta Türkiye Cumhuriyeti’nin, “millî”  ve “asrî” “Türk devleti”  olarak kurulduğunu ifade etmiştir.[7]

    Millî devlet, “kurucusu ve sahibi bir tek millet olan devlet” demektir.[8]  Cumhuriyet’in kurucularına göre, Türkiye’de tek millet vardır. O da Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve sahibi olan Türk milletidir. Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” diyerek bunu açık seçik ortaya koymuştur.[9]

    Cumhuriyet’in kurucu fikri Türk milliyetçiliğine göre, “millet”, “dil, kültür ve ülkü” birliğine; kısaca da “mensubiyet” esasına dayanır. Mensubiyet, insanın kendisini bir millet ait sayması duygusudur. Bundan dolayı Türk milliyetçiliği “ırkçı” değildir. Kendisini “Türk”  kabul eden, “Türküm” diyen  herkesi “Türk” kabul eder.

    Marksizm-Komünizm, “din” kavramını tanımadığı gibi “millet”  varlığını da tanımaz. Çünkü esas aldığı cemiyet birimi, “işçi sınıf” dır. Bundan dolayı, Marksist-Komünistler (Çoğu zaman kendilerini Sosyalist kimliği ile nitelerler), millet yerine mecbur kaldıklarında halk-halklar terimlerini kullanırlar.  1990’da Sovyet-Rusya’da Komünist rejimin yıkılmasından sonra bu ideoloji önemini kaybetti. Türkiye’deki taraftarları da yön değiştirerek çeşitli fikir kılıklarına (insan hakları savunucusu, Batıcı liberalist, AB’ci, lâikçi vb) girdiler; değişmeyen tek yönleri ise Türkçülük-milliyetçilik dışında ve karşısında olmaları. Onun için bunlar üzerinde fazla durmaya değmez.   

    Siyasi İslâmcılar”, “Millet” kelimesini,  kelimenin Arapçada kullanılan anlamını kastederek bizim bugünkü Türkçede “ümmet” kelimesiyle karşıladığımız “aynı dine inananların meydana getirdiği topluluk”  anlamında kullanmaktadırlar. Siyasi İslâmcılara göre, insanlar arasında “milliyet bağı” yoktur veya böyle bir bağ geçerli değildir; tek geçerli bağ, “dindaşlık bağı”dır. Bundan dolayı onlara göre, aynı dinden olanlar bir “millet”tir. O da“İslâm milleti”dir. Bundan dolayı Siyasi İslâmcıların, “Türk milleti”  demek yerine sadece  “millet”  sözünü kullanmaları bilmeyenleri aldatacak bir kavramdır. Kısaca, “millet” sözünü kullanan Siyasi İslâmcılar, “millet”, “milletimiz”, “tek millet” vs.  derler; fakat bir türlü milletin adını “Türk” olarak  söylemezler.

    Son yıllarda, “Türk” ve “Türklük”  kimlik ve kavramları yerine, sadece vatandaşlık ve Coğrafyayı esas alarak “Türkiyelilik” kimliğini ileri sürenler, hem “Türk” kimliğini hem Türkiye’nin Türklüğünü yani “millet”i kabul etmeyenlerdir.“Türkiyelilik” kimliğini savunanlar, kendilerini “Türk”  değil “Türkiyeli” olarak kabul ediyorlar. “Ne mutlu Türküm diyene” sözüne karşı çıkılması, hem Türklük hem millet kavramına karşı olunmasındandır. Siyasi İslâmcıların, mozaikçilerin, etnik bölücülerin  “Türk” kimliği yerine “Türkiyeli” kimliğini savunmalarının sebebi budur.

    Sözün kısası, Türk başka Türkiyeli başkadır.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    Türkiye “Mozaik” Değildir.

    Bu memleket, tarihte   Türk’tü,    halde     Türk’tür  ve ebediyen Türk    kalacaktır. [10]

    M. K. Atatürk

    1990’lı yıllarda, Türkiye’nin çok kültürlü, çok etnikli  yani mozaik  bir ülke olduğu fikri ortaya atıldı. Türkiye’nin siyasi hayatında ve idaresinde  etkili veya yetkili kişiler bile önünü sonunu hesaplamadan “Türkiye bir mozaik; mozaik kültür bizim zenginliğimizdir.”  demeye başladı. Mozaiklik propagandasıyla beraber, içeride ve dışarıda “Tür kimliği” tartışmaya açılarak, “Türkiyelilik” kimliği terimini gündeme getirildi. Basında yerli yersiz “etnik kimlik” istatistikleri yayımlanmaya başlandı. Bu etnikçi-mozaikçilerin hedefi, Türkiye’yi bir “mozaik”  ilân edip, “millî devlet”in temelini çökertmektir. Mozaiklik,Türkiye’nin sadece Türk milletine ait olmadığı iddiasıdır.

    Mozaik, “bir bütünlük göstermeyen, eşit şartlarda yan yana yaşayan kültürler topluluğu”; “çok sayıda farklı etnik gruptan oluşan toplumsal yapı” anlamına gelir. Türkiye bu anlamda  “etnik mozaik bir ülke” değildir. Etnik mozaik bir ülkede, ülkenin “hakim milleti”, “hakim kültürü” olmaz; eşit şartlarda yan yana yaşayan farklı kültürlerin sahibi etnik gruplar bulunur.[11]

    Milletler arası ilmî ölçülere göre, bir ülkenin “etnik mozaik” olarak tanımlanabilmesi için genel nüfusun %35’inin farklı etnik gruplardan meydana gelmesi gerekir. Halbuki bu oran Türkiye’de %10’lardadır. 74 milyon kabul edilen Türkiye nüfusunun % 90’ı Türk’tür.  Türkiye’nin etnik-mozaik olduğunu iddia eden görüşler, genel olarak,  Alman Peter Alford Andrews’in 1992’de “Türkiye’de Etnik Gruplar” adıyla Türkçeye tercüme edilen kitabına dayanmaktadır.[12] P.A. Andrews, bu kitabında Türkiye’yi 47 etnik gruptan meydana gelen bir mozaik ülke olarak göstermektedir. Andrews, eserinde  18  farklı Türk boy ve gurubunu Türk’ten ayrı etnik saydığı gibi, 21 kişilik Alman gurubu  bile  etnik gurup saymıştır. Türkiye’de etnik gurupların sayısını mümkün olduğu kadar arttırma gayretine rağmen Andrews’in hesabına göre  Türkiye’de  Türklerin oranı, % 88.03;  diğerlerinin oranı ise  %11.87’dir.[13]

    P.A.Andrews’in 2001’de ABD’de bir kuruluş için hazırladığı raporda da Türkiye’de  toplam etnik nüfusu zorlamalarla %13.79 olarak göstermektedir. Bu demektir ki her durumda, her çeşit zorlamaya rağmen Türkiye’de “Türk” nüfusun genel nüfusa oranı en az %86’dır.

    Elbette her ülkede, kurucu hakim milletin dışında kendisini  ırk, dil veya din bakımından farklı kimlikle tarif eden insanlar bulunabilir. Meselâ “millî devlet” olan Fransa’da, kendisini Fransız kimliği dışında kabul eden etnik grupların oranı,  % 20’nin üzerindedir. Buna rağmen Fransa, “etnik mozaik” veya “çok kültürlü” bir ülke olmayı kabul etmez.   Türkiye’yi “mozaik”  olarak görenler veya görmek isteyenler, Türkiye’de hakim ve devletin kurucu unsuru “Türk milleti” varlığını reddedenlerdir. Mozaikçiler, Türkiye’yi,  içinde Türklerin de bulunduğu 30 veya 47 etnik gruba  ayırıyorlar. Yani “Türk ülkesi” Türkiye’de “Türk”ü mozaik bir ülkede eşit şartlarda yan yana yaşayan etnik gruplardan herhangi biri saymaya çalışıyorlar. Halbuki, Almanya’nın Alman ülkesi, Fransa’nın Fransız ülkesi olduğu gibi Türkiye de Türk ülkesidir.

    Türkiye’de, Mozaikçi  görüşleri savunan bir grup da  “Mavi Anadolucular”dır. Bunlara göre, Türkiye halkının (bize göre Türkiye Türkleri) kökeni Orta Asya’ya dayanmaz. Anadolu 1071’den itibaren fethedilip Türkleştirilmemiştir. Anadolu’nun 1071’de başlayan bir tarihi yoktur. Belki “doğudan bazı göçmenler(?) Anadolu’ya gelmiştir.” Ancak bunlar, yerli halklarla karışıp kaynaşmış ve  böylece Türkiye’de melez bir halk meydana gelmiştir. Mavi Anadolucu-mozaikçilere göre, “Hititler hiç kuşkusuz Türk değildi, ama biz Türkler, biraz Hititli biraz Firigyalı biraz da Lidyalı, Kapadokyalıyız.”  İşte bu sebeple Mavi Anadolucular,  “Bugünkü Türk kültürünün, Anadolu’da yaşmış medeniyetlerin bir sentezi olduğunu” savunup propagandasını yaparlar. Yani Anadolu’da müstakil bir “Türk milleti” ve “Türk kültürü” yoktur. Türkiye halkı melez olduğuna göre, Orta Asya ile de bir bağı yoktur.  Onun için Türkiye’de Türklerin sadece adı vardır. Kısaca, bu Mavi Anadolucu-Mozaikçi görüş, Türkiye’nin Türklüğünü veya Türkiye’de Türk’ün varlığını  kabul etmemektedir. Mavi Anadolucular’ın başlıca temsilcileri arasında, Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir), Sabahattin Eyüboğlu, İsmet Zeki Eyüboğlu, Azra Erhat, Vedat Günyol, Melih Cevdet Anday, İskender Ohri, Bozkurt Güvenç sayılabilir.[14]

    Halbuki, Anadolu, 12. yüzyıldan beri yerli ve yabancı kaynaklarda  “Türk ülkesi” anlamında “Türkiye” olarak adlandırılır. Türkiye Cumhuriyeti de yukarıda belirttiğimiz gibi “millî devlet”  olarak kurulmuştur. Atatürk, 1931’de okullar için yazdığı (el yazıları ile de  yayımlanan) Medenî Bilgiler , adlı kitabında, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”  demiştir. Cumhuriyeti’n kurucusu, Türkiye’de Türk milletinin hakim olduğunu, Türkiye’nin  tarihte ve halde Türk olduğunu  her fırsatta belirtmiştir:

    “Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa o topluluğa dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.”

    “Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır.”

    “Bugünkü Türk milleti siyasî  ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkeslik fikri ve hattâ Lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş  vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış isimlendirmeler, birkaç düşman âleti mürteci beyinsizden maada hiçbir millet ferdi üzerinde teellümden başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü bu millet fertleri de umum Türk camiası gibi aynı ortak maziye, tarihe ahlâka, hukuka sahip bulunuyorlar.”[15]

    Atatürk, 16 Mart 1923’te Adana Türk Ocağında, Adana  esnafına hitaben yaptığı konuşmada şu ifadelere yer vermektedir:

    “Ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yoktur. Memleketiniz sizindir, Türklerindir. Bu memleket tarihte Türk’tü, o halde Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır. (…) En nihayet, Asya’nın göbeğinden tamamen kaynayan Türkler soyundan ırkdaşlar buraya gelerek memleketi, asli sahiplerine iade ettiler. Ermeniler vesairenin  burada hiçbir hakkı yoktur. Bu bereketli yerler, koyu ve öz Türk memleketidir.” [16]

    Etnikçi ve Mozaikçilere karşı, Atatürk’ün “Bu memleket tarihte Türk’tü, halde Türk’tür, ebediyen Türk kalacaktır.” sözü, daha da önem kazanmaktadır. Mozaikçiler, etnik bölücüler, millet kavramını reddeden ideoloji sahipleri kısaca Türkiye Cumhuriyet’in “millî devlet” oluşunu hazmedemeyenler, bu bezeri “Türkiye Türklerindir.”, “Ne mutlu Türküm diyene” gibi sözleri sevmezler.

       Bugün “Avrupa Birliği uyum kanun ve uygulamaları”, “azınlık hakları”, “kültürel haklar”, “demokrasi”, “çok kültürlülük”, “çeşitliliğimiz zenginliğimizdir.”, “Türkiye mozayiği” vb ifadeler altında, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel kuruluş özelliği, yani “millî devlet” oluşu,  tartışma konusu haline getirilmek istenmektedir. Türkiye’nin “mozaikliğini  savunan”  ve “Türk kimliğini tartışmaya açan”, “Türk kimliği”  yerine “Türkiyelilik”  kimliğini koymaya çalışan böylece “millî devlet” ve“Türk kimliği”ni reddeden bütün  siyasi görüşler, Türkiye Cumhuriyeti’ni  “federe devlet”  haline getirme, Türkiye’yi bölme peşindedir. “Avrupa Birliği”, “demokrasi”, “azınlık hakları”, “insan hakları” vb gibi kavramlar buna âlet edilmektedir. 

    “Batılı çok uluslu küresel sermaye”, dünyayı sömürebilmek, hedeflerine ulaşmak için “millî devlet”  yapısını, önünde engel olarak görmektedir. Bundan dolayı, “millî kimlik”, “resmî dil”, “kurucu unsur” esaslarını tartışma konusu haline getirerek yıpratmakta; bunların yerine “etnik farklılık”“mozaiklik” ve “çok kültürlülük”, “çok dillilik”  kavramlarını yerleştirmeye çalışmaktadır.[17]

    Kısaca, ABD ve AB kaynaklı sömürücü “küresel” güçler, Türk milletine dayanan  ve“millî devlet” olan  Türkiye Cumhuriyeti’ni, “çok etnikli federe devlet” haline getirmeye çalışmaktadırlar. Türkiye’deki kavga bunun kavgasıdır.[18]

     

    Türkiye Cumhuriyeti,  “Asrî Devlet” tir.

    Asrî devlet, (çağdaş devlet), “Hakimiyet, kayıtsız, şartsız milletindir.”  ilkesine dayanan, buna göre idare edilen devlettir. “Millî devlet” kavramını tamamlayan ve ona açıklık getiren “asrî devlet”bir hukuk terimdir. Çünkü “millî devlet”, tek millete dayanan devlet olmanın yanında “millî hakiyet”e dayanan devlettir. “Hukukî Türkçülüğün birinci gayesi, asrî bir devlet vücuda getirmektir.” diyen  büyük Türk milliyetçisi fikir adamı Ziya Gökalp, 1923’te yayımladığı “Türkçülüğün Esasları” adlı eserinde “asrî –çağdaş- devlet”  anlayışını şöyle açıklıyor:

    “Asrî (çağdaş) devletlerde evvelâ gerek  kanun yapmak ve gerek memleketi idare etmek yetkileri doğrudan doğruya millete aittir. Milletin bu yetkilerini sınırlayıcı ve bağlayıcı hiçbir makam, hiçbir an’ane ve hiçbir hak yoktur.

    İkinci olarak, milletin bütün fertleri tamamıyla bir birine eşittir.”[19]

    Yine Ziya Gökalp’a  göre, asrî devlette bütün millî hukuk alanlarının  Teokrasi ve Klerikalizm kalıntılarından temizlenmesi gerekir.   

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal, daha  Millî Mücadele’yi başlatmak üzere İstanbul’dan ayrılmadan devrin şartları içinde, tek çıkar yolun “hakimiyet-i millîyeye müstenit, bilâ kayd ü şart müstakil yeni bir Türk devleti  tesis etmek!” olduğuna karar vermiştir. Ona göre bu kararın dayandığı mantık ve muhakeme de şudur:

    “Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas, ancak istiklâl-i tamme malilikiyetle temin olunabilir. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, beşeriyet-i mütemeddine muvacehesinde uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye  kesb-i liyakat edemez.” [20]

    Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk milliyetçiliği, yukarıdaki cümlelerde de ifadesini bulan “Türk milletinin kimseye uşak olmadan, sömürge muamelesi görmeden, -siyasî, ekonomik, kültürel  anlamda- tam istiklâline sahip haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşaması”  fikir ve ülküsüdür.  Türkiye Cumhuriyeti, bu inanç ve anlayışla kurulmuştur.  Atatürk devrindeki dış ve iç politika, ekonomi, eğitim, kültür alanlarındaki bütün uygulamalara yön veren bu anlayıştır. Türk milleti “karın doyurma” karşılığında “sömürge”  yapılamaz. Türk milliyetçiliği ve Türk milliyetçileri buna rıza gösteremez.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk, fikir sistemi olarak Türk milliyetçiliğini kabul etmiştir. Türk Milliyetçisi olduğunu her fırsatta ifade etmiş ve çevresine hatırlatmıştır:

     

    “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur.  Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa o topluluğa dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.”  (26 Nisan 1926)

    “Biz milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle telâfiye çalışmalıyız.” (20.3.1923)

    “Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir.(Onuncu Yıl Nutku-1933)

     

    “Binaenaleyh, biz her vasıtadan, yalnız ve ancak, bir nokta-i nazardan istifade ederiz. O nokta-i nazar şudur: Türk milletini, medenî cihanda lâyık olduğu mevkie isad etmek ve Türkiye Cumhuriyeti’ni sarsılmaz temelleri üzerinde, her gün, daha ziyade takviye etmek…”  (Nutuk – s. 897)

    “Muhterem efendiler, sizi, günlerce işgal eden, uzun teferruatlı beyanatım en nihayet, mazi olmuş bir devrin hikâyesidir. Bunda, milletim için ve müstakbel evlâtlarımız için dikkat ve teyakkuza davet edebilecek bazı  noktalar tebarüz ettirebilmiş isem, kendimi bahtiyar addedeceğim.

                Efendiler, bu beyanatımla, millî hayatı hitam bulmuş farz edilen büyük bir milletin, istiklalini nasıl kazandığını ve ilim ve fennin en son esaslarına müstenit, millî ve asrî bir devleti nasıl kurduğunu ifadeye çalıştım.”[21]

    Atatürk Devri Eserlerinde

                Milliyetçilik ve Türkiye Cumhuriyeti

     

    Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan özellikle de 1927’den sonra, “temelini yüksek Türk kültürü” olarak gördüğü Türkiye Cumhuriyeti’ni sağlamlaştırmak üzere Türk kültürünün temel meseleleri  ile  doğrudan ilgilenmiş, Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarını  bu gaye ile kurdurmuştur. Bu Kurumların çalışmalarına hem nezaret etmiş hem de doğrudan katılmıştır. Bu kurumlara çeşitli yayınlar hazırlattığı gibi bizzat kendisi de yazmış; bazı yayınlar üzerinde eklemeler, çıkarmalar, düzeltmeler yapmıştır. Bu yayınların bazıları –Atatürk hayatta iken- okullarda ders kitabı olarak okutulmuştur. İşte bunlardan birisi,  dört ciltlik Tarih kitabıdır. Bu ciltlerin 1V.sü  Tarih-1V, Türkiye Cümhuriyeti” (1931) adını taşımaktadır.  Atatürk’ün tarih ve  Türklük  anlayışınıda ortaya koyan bu ciltte, Türk milliyetçiliği ve Türkiye Cumhuriyeti”  ilişkisi üzerine “Milliyetçilik” başlığı altında  şu açıklamalar ve değerlendirmeler yapılmaktadır:

    “Milliyetçilik:

    Millî Mücadele başlamadan önceleri bizde milliyetçilik cereyanı henüz vazıh bir görünüş almış değildi. (…)

                Türkçülük, Osmanlı unsurlarının ayrı ayrı tuttukları milliyetçilik cereyanlarına karşı koymak gayretinden, bütün Türk kavimleri birleştirmeği istihdaf eden Turancılığa kadar gidiyor ve bazen de İttihad-ı İslâm fikirleriyle karıştırılıyordu. Elhasıl fikirlerde ve cereyanlarda vuzuh ve kat’iyet yoktu. Hele siyasi hayatta bu fikirlerin tesiri pek az hissolunuyordu.

                Türk milliyetçiliği Ancak Millî İdare’den sonra  her sahada bütün vuzuh ve şumuliyle hakikî mana ve delâletini bulmuş, siyasî, iktisadî, harsî bir devlet  sistemi halini almıştır. Halk Fırkası, milliyetçiliği en ehemmiyetli umdelerinden biri edinmiştir. Meşrutiyet devrinde kurulmuş olan (1912) Türk Ocakları  adlı gençlik cemiyeti Cumhuriyet devrinde yüzlerce şubesi olan bir teşkilat halinde genişlemiş ve 1931 kurultayında verdiği kararla maksat ve gayede tamamen beraber olduğu Halk Fırkasına iltihak etmiştir.”[22]

    Atatürk devri ders kitaplarından birisi de, Atatürk’ün yakın çevresinde bulunmuş edebiyatçılardan İsmail Habib (Sevük tarafından Liseler için hazırlanan  “Yeni Edebî Yeniliğimiz” (1930) adlı edebiyat kitabıdır. Bugün de değerlendirmeleri ve üslûbuyla  değerini koruyan bu kitapta, Cumhuriyet Devri ile ilgili bölümün başlığı şöyledir:                 

    “Son Devrin Türkçülüğü -Türkçülüğün Fiilî ve Umumî Zaferi-” 

    Bu bölümün alt başlıkları da şöyle:

    A. Devlet unvanında Türkçülük

    B. İlk Türk Ordusu

    C. Türk milliyetçiliğinin Beyannamesi

    D. Siyasi Türkçülük

    E. Müstakil Türkçülük

    F. Lâik Türkçülük

    K. Medenî Türkçülük

    İ. Lisanda Türkçülük

    I. Umumi Netice

    Bu başlıkların her birinde Cumhuriyet’in kurulması ile milliyetçilik uygulamasının nasıl başarıldığı anlatılmaktadır.

    İsmail Habib (Sevük), “Son Devrin Türkçülüğü –Türkçülüğün Fiilî  ve Umumî Zaferi-”  başlığı altında  Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile Türk milliyetçiliğinin bir sistem halinde  nasıl uygulamaya konulduğunu, Türk milliyetçiliği ideallerinin nasıl başarıldığınışöyle anlatıyor:

    “…Milliyetin muhtelif safhalarda muhtelif icabatı vardır. İşte bu muhtelif cepheli idealin birçok cephelerini eskiden beri seçenler oldu. Lisanda, tarihte, halkçılıkta, siyasette, hülâsa milliyetin havzasına dahil her sahada o ideali bazen mübhem, bazen açık; bazen nazarî, bazen fiilî: sezip söyleyenler de söyleyip tatbika kalkmak isteyenler de görüldü. Fakat bütün o seziş ve görüşleri umumî ve müstekar bir realite halinde taazzi ettirmek şerefi millî hükümetindir.”

                “Fikir başka, fiil başka; söz başka, tatbik başka hatta fiil ve tatbik başka, o fiil ve tatbiki umuma şamil bir kudret ve istikrar yapmak yine başkadır. Türkçülük cereyanındaki bu son devir, işte o fikirleri birer fiil, o sözleri birer tatbik; fiil ve tatbik halinde tecrübe edilmek istenen şeyleri de bütün vatana şamil birer kudret yaptı. Bu işin mebdei olarak millî cidalin fiilî bir devlet manzarası aldığı tarih –yani 23 Nisan 1920 de T.B.M.M’nin açıldığı gün- kabul edilebilir. O tarihten itibaren inkılâbın safha safha inkişafı Türkçülük ve milliyet taazzisinin (şekillenip-gelişmesinin) de safha safha zaferi oldu.”[23]

               

    Türk Milliyetçileri, Atatürk ve Cumhuriyet

     

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk, her fırsatta Türk milliyetçisi olduğunu ifade etmiştir. Millî Mücadele yıllarında ve Cumhuriyet’in kuruluşundan ölümüne kadar, bütün uygulamaları Türk milliyetçiliği yönünde olmuş; çevresinde milliyetçi şahsiyetleri toplamıştır.

    Türk milliyetçileri de Atatürk’ü en büyük Türk milliyetçisi, Cumhuriyet’in kuruluşunu da ideallerindeki millî Türk devletinin kuruluşu olarak görmüşlerdir. Atatürk devrindeki bütün uygulamalar ve yazılanlar bunun belgeleridir.

    İkinci Meşrutiyet devrinden itibaren Türk milletinin varlığını koruma geliştirme ve yükseltme yolunda  siyasi, sosyal, kültürel bir fikir sistemi haline gelen ve Cumhuriyetin kuruluşunu hazırlayan fikir olarak Türk milliyetçiliğinin en büyük kuruluşu, “Türk Ocakları”dır. Türk Ocakları,  Türkçü-milliyetçi bir dernek olarak  1912’de kurulmuştur. Atatürk gerek Millî Mücadele yıllarında gerek Cumhuriyet yıllarında Türk Ocakları ve Türk Ocaklılarla birlikte çalışmıştır.  Tarihçi Enver Behnan Şapolyo, hatıralarında  Millî Mücadele’de Anadolu’ya (Ankara’ya) geçiş günlerini anlatırken şöyle diyor:

    “… Hamdullah Suphi’nin Ankara’da bulunuşu İstanbul aydınları üzerinde tarifi mümkün olmayan bir tesir yarattı; Onlar da Anadolu’ya kaçtılar. Bunların arasında ben de bulunuyordum.

    Hamdullah Suphi’nin gelişinden Gazi Mustafa Kemal Paşa Ziyadesiyle Memnun olmuştu. Onun etrafında bir fikir halkası teşekkül ediyordu. Çankaya’da Atatürk’ün fikir arkadaşlarının hemen hepsi de Türk Ocaklı idiler. Kâzım Karabekir Paşa dahil olmak üzere, Hamdullah Suphi,Yusuf Akçura, Haide Edip,Ağaoğlu Ahmet, Reşit Galip, Mustafa Necati, Mahmut Esat, Vasıf Çınar, Celâl Sahir, Ruşen Eşref, Veled Çelebi, İzzet Ulvi, Besim Atalay, Tunalı Hilmi vb. Hepsi de ateşli ve gayeye inanmış Ocaklı milliyetçilerdir.”[24]

    Enver Behnan’ın saydığı isimlerin dışında İstanbul’dan Millî Mücadeleye katılmak üzere Ankara’ya giden daha birçok Ocaklı milliyetçi vardır. Ayrıca Ocaklı milliyetçilerin bir kısmı da İstanbul’un işgalinde, İngilizler tarafından tutuklanıp Malta adasına sürgün gönderilmişlerdir. Ziya Gökalp  da bunlardan biridir.

    İkinci Meşrutiyet ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında  Türk milliyetçiliğini  fikir sistemi haline getiren iki büyük Türk Ocaklı Türkçü fikir adamı vardır: Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura.

    Türkçülüğün bu iki büyük fikir adamı da Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşı ve fikir danıştığı kişiler olmuştur.  Cumhuriyet’in kuruluşu ve Atatürk üzerine  daha Atatürk’ün sağlığında Türk milliyetçiliği bakış açısıyla değerlendirmelerde bulunmuşlardır.  HemZiya Gökalp’ın hem de Yusuf Akçura’nın, Atatürk hayattayken yaptıkları değerlendirmeler, açıkladıkları fikirler, yaptıkları değerlendirmeler, bugün tarihî  birer belgedir.

     

    Türk Ocakları,  Atatürk ve Cumhuriyet

    Türk milliyetçiliğinin en köklü ve en geniş kapsamlı sivil toplum kuruluşu Türk Ocakları’dır.  Türk Ocakları,  1912’de zamanın Türk milliyetçileri Şair Mehmet Emin Yurdakul, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Ziya Gökalp, Hamdullah Suphi  gibi ünlü şahsiyetler tarafından kurulup yaşatılmıştır. Millî Mücadele’de ve Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra  Atatürk’ün yakın çevresindeki Fikir ve siyaset adamları hep Türk Ocaklıdır. Türk Ocakları’nın  Ünlü Başkanı Hamdullah Suphi, Atatürk’ün ilk Millî Eğitim Bakanlarındandır.

    Atatürk, daha 1922’de Büyük Zafer’in kazanılmasından hemen sonra, Türk milliyetçiliği çalışmalarının devamını sağlamak için İstanbul, Ankara ve İzmir Türk Ocaklarına Millî Mücadele için toplanan paralardan her birine 2000 lira olmak üzere toplam 6000 lira vermiştir.  Atatürk’ün  Türk Ocağı’nınbaşka şubelerine de yardım ettiği bilinmektedir.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Türk Ocakları’nın Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra  22-24 Nisan 1924 günleri toplanan ilk Kurultay’ında  Ahmet Ağaoğlu aracılığı ile Ocaklılar’a  “selâmlarını”  ve “Yeni Türk Devleti’nin kuruluşunda en çok Türk Ocaklılar’a güvendiğini; Hükümet’in hiçbir zaman Ocaklara bigâne kalmayacağını”  bildiren mesajını göndermiştir.

    Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra, 1924’te Türk Ocakları, Atatürk’ün  isteği ile  “kamu yararına çalışır dernek”   olarak kabul edilmiştir.

    Bununla ilgili  yazı şöyledir:

     

                    Türk Ocağı’nın

    Kamu Yararına Çalışan Dernek Sayılması,

    “On iki senedir halkçılık ve milliyetçilik düsturlarını memleketin en uzak köşelerinde neşir ve tamime çalışan Türk Ocakları’nın ifa-yı vazife hususunda daha ziyade mahzar-ı tahsilât olunabilmesi zımnında  menafi-i umumîyeye hâdim cemiyetler meyanına idhali için cemiyetler kanununun 17. maddesi mucibince tasdik olunması talebini hâvi Dahiliye Vekâlet-i Celilesi’nin 8 Eylül 1340 (1924) tarih ve Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti 17744/4498-301-85 numaralı tezkeresi, İcra Vekilleri Heyeti’nin, 2.12.1340 tarihli içtimasında ledel-kıraat Türk Ocakları’nın menafi-i umumîyeye hâdim olduğu kabul edilmiştir.

                               2.12.1924.

    Türkiye Reisi Cumhuru

                                               Mustafa Kemal

     

    Türk Ocakları’nın 26 Nisan 1925’te  toplanan İkici Kurultay’ına bizzat Atatürk de katılmış ve bir konuşma yapmıştır. Konuşmasında, “Türkiye Cumhuriyeti’nin inkılâbı Ocaklara istinat etmektedir” demiştir. Atatürk’ün eşi Lâtife Hanım, Kars delegesi olarak katıldığı Türk Ocakları Kurultayı’nda “Fahrî Genel Başkan”  seçilmiştir.

    Atatürk, Cumhuriyeti kurduktan sonra, zaman zaman, vatandaşlarla  aracısız konuşup dertleşmek, vatandaşa fikirlerini yüz yüze anlatmak, memleket meselelerini yerinde tespit etmek üzere  çeşitli yurt içi gezilerine çıkmıştır. Bu gezilerinde genel olarak –o gün de bugün de- Türk milliyetçiliğinin en büyük kuruluşu olan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda büyük harcı bulunan Türk Ocakları şubelerini ziyaret etmiştir.[25] 1931 yılına kadar, Türk Ocakları ile Devlet adeta iç içedir. Türk Ocaklarının 1931’de tek parti ve devlet partisi olan Cumhuriyet Halk Fırkası ile birleştirilmesinin sebebi de aynı görüşte olmalarıdır. Türk Ocakları’nın 1931’de Cumhuriyet Halk Fırkası ile birleştirilmesinin gerekçesini basına şöyle açıklıyor:

    “Milletlerin tarihlerinde bazı devirler vardır ki muayyen maksatlara erişebilmek için maddî ve manevî ne kadar kuvvet  varsa hepsini bir araya toplamak ve aynı istikamete sev etmek lâzımdır. Memleketin ve inkılâbın içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunması için, bütün milliyetçi ve Cumhuriyetçi kuvvetlerin bir yerde toplanması lâzımdır. Kuruluş tarihinden beri ilmî sahada, halkçılık ve milliyetçilik ilkelerini yaymaya sadakatle ve imanla çalışan Türk Ocaklarının aynı esasları siyasi ve tatbikî sahada tahakkuk ettiren fırkamla ve bütün manası ile yek vücut olarak çalışmalarını münasip görürüm.” [26]

    Atatürk, çıktığı yurt gezilerinden birisinde de  Konya Türk Ocağı şubesini ziyaret etmiştir.  Atatürk’ün 20 Mart 1923’te Konya Türk Ocağı’ndaki konuşması  adeta Türk milliyetçiliğinin beyannamesi gibidir:

    “Arkadaşlar,

    Bir milletin namuskâr bir mevcudiyet, şayanı hürmet bir mevki sahibi olması için, o milletin yalnız âlim ve mütefennin bulunması kâfi değildir. Her ilmin, her şeyin fevkinde bir hassaya sahip olması lâzımdır ki, o da o milletin muayyen ve müspet bir seciyeye malik bulunmasıdır. Böyle bir seciyeye malik olmayan fertler ve böyle fertlerden mürekkep milletler, birer fesat ocağı olurlar. Benim bildiğime göre memleketimizde çok senelerden beri açılmış ve elân mukaddes ateşlerle yanan, ve alevi her mensup olanın kalb ve vicdanını münevver kılan Türk Ocakları‘nın esas gayesi, millete böyle müspet bir seciye vermektir. Türk Ocakları, milletin harsı üzerinde mühim tesirler yapmalıdır. Zaten bunu yapıyorlar ve daha ziyade yapacaklardır. Biz milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok tekâsül göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle, telâfiye çalışmalıyız. Bilirsiniz ki milliyet nazariyesini, millet mefkûresini inhilâle sâî olan nazariyatın dünya üzerinde kabiliyet-i tatbikiyesi bulunamamıştır. Çünkü tarih, vukuat, hâdisat ve müşahedat hep insanlar ve milletler arasında, hep milliyetin hâkim olduğunu göstermiştir ve milliyet prensibi aleyhindeki büyük mikyasta fiilî tecrübelere rağmen yine milliyet hissinin öldürülemediği ve yine kuvvetle yaşadığı görülmektedir.

    Bahusus bizim milletimiz, milliyetinden tegafül edişinin çok acı cezalarını gördü. Osmanlı İmparatorluğu dahilindeki akvam-ı muhtelife hep millî akidelere sarılarak, milliyet, mefkûresinin kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden, koğulunca anladık. Kuvvetimizin zaafa uğradığı anda bizi tahkir, tezlîl ettiler. Anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış. Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvelâ bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen bütün ef’al ve harekâtımızla gösterelim: bilelim ki millî benliğini bulmayan milletler başka milletlerin şikârıdır.

    Mevcudiyet-i millîyemize (millî varlığımıza) düşman olanlarla dost olmayalım. Böylelerine karşı bir Türk şairin dediği gibi, (Karşı duvardaki levhayı işaret ederek)

    “Türküm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi”

    diyelim. Düşmanlarımıza bu hakikati ifade ettiğimiz gün; kanaatimize, mefkûremize, istikbalimize yan bakan her ferdi düşman telâkki ettiğimiz gün; millî benliğe uzanacak her eli şiddetle kırdığımız, milletin önüne dikilecek her haili derhal devirdiğimiz gün, halâs-ı hakikiye vasıl olacağız. Ve sizler gibi münevver, azimli, imanlı gençler sayesinde bu halâsa vasıl olacağımıza emin olabilirsiniz.”[27]

    Ziya Gökalp- Atatürk ve Cumhuriyet

    İkinci Meşrutiyet devrindeki (1908-1918) adıyla Türkçülük, şimdiki adıyla  milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran fikir veya dünya görüşüdür. Türk milliyetçileri, Türkiye Cumhuriyeti’nin  millî ve asrî devlet olarak kuruluşunu, ideallerindeki Türk devletinin kuruluşu olarak görmüşlerdir.  Bunu, hem Millî Mücadele’nin lideri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu  Atatürk’ün  söz ve uygulamalarında hem de o devrin Türk milliyetçilerinin eserlerindeki değerlendirmelerinde açıkça görüyoruz.   

    Atatürk, Türk milliyetçiliğinin teorisini kuran en büyük Türkçü fikir adamı  Ziya Gökalp için “fikrimin babası”  ifadesini kullanmıştır.[28]  Cumhuriyet Devrindeki birçok hukukî ve sosyal düzenlemenin  arkasında Ziya Gökalp’ın fikirleri vardır. Bunun için Türkçülüğün Esasları  adlı esere bakmak yeterlidir.[29] Buna karşılık Türk milliyetçiliğinin büyük fikir adamı ve sosyolog Ziya Gökalp da, Türk milliyetçiliğinin teorisini ve uygulama plânlarını ortaya koyan Türkçülüğün Esasları(1923) adlı temel fikir eserinde, Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü, “Türkçülüğün en büyük adamı”  ve “Türk milliyetçiliğine resmiyet veren ve Türk milliyetçiliğini fiilen tatbik eden ”  olarak  nitelemektedir

                   Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı eserinde Türkçülüğün, Cumhuriyet devrine gelinceye kadar olan tarihî gelişmesini anlattıktan sonra Atatürk’ün, Türkçülük-Türk milliyetçiliği tarihi  içindeki   önemli  yerini  de şöyle tespit ediyor:

    “Bununla beraber, Türkçülüğe dair bütün bu hareketler verimsiz kalacaktı, eğer Türkleri Türkçülük mefkûresi etrafında birleştirerek, büyük bir çökme tehlikesinden kurtarmağa muvaffak olan büyük bir dâhî zuhur etmeseydi! Bu büyük dâhînin adını söylemeğe hacet yok. Bütün Cihan bugün Gazi Mustafa Kemal Paşa ismini mukaddes bir kelime addederek her an hürmetle anmaktadır. ” [30]

    Yine Ziya Gökalp,  Karl Marks’ın “Tarihî Maddecilik”  sistemini tenkit ettiği bölümde de Mustafa Kemal’in, Türk milliyetçiliğini devlet hayatına uygulamayı başaran  kişi olduğunu şöyle ifade ediyor:

    “Meselâ Türkçülerin ortaya attıkları ‘ Türkçülük’  fikri,küçük bir topluluğa has bir tasavvurdan ibaretti. Bu küçük topluluğun kafasındaki tasavvuru Türk milletine yayarak onu bir mefkûre haline getiren Trablusgarp, Balkan Harpleriyle, 1. Dünya Savaşı’ndaki felâketler olmakla beraber, bu mefkûreye (Türk milliyetçiliğine) resmîlik veren ve onu fiilen tatbik eden de ancak Mustafa Kemal  oldu.”[31]

    Ziya Gökalp, Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’nin kurmakla, “Türk milliyetçiliğini devlet hayatında uygulamaya koyduğunu”  koyduğunu kabul  ve ifade ediyor. Diğer taraftan yerli ve yabancı birçok ilim adamı da Ziya Göaklp’ın, Atatürk’e ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna olan fikir tesirini kabul ediyor. Ziya Gökalp üzerinde araştırma yapan en tanınmış yabancılardan  Prof. Uriel Heyd, Ziya Gökalp’ın Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna tesirini şöyle ifade ediyor:

    “Ziya Gökalp’ın fikirleri, kendisinin de önemli rol oynadığı Genç Türk hareketinin ideolojisi ile Atatürk rejimi arasında vazgeçilmez bir bağ teşkil eder. Gökalp, 1909’dan 1924’e kadar devam eden edebiyat sahasındaki faaliyetleri süresince 1908-1909 İnkılâbı’nın prensiplerinden  derece derece uzaklaşarak cumhuriyetçilik, milliyetçilik, lâiklik, halkçılık ve inkılâpçılığa dayanan Kemalizm’e yol açmıştır. Atatürk’ün her meselede ifrata giden görüşlerini paylaşmamakla beraber, Gökalp, Modern Tür Devleti’nin nazarî (fikir) temellerini kurmuş olmak iddiasında bulunabilir.”[32] 

    Büyük Türk milliyetçisi Ziya Gökalp’ın, Atatürk üzerinde  ve Cumhuriyet’in kuruluşunda  büyük fikir tesiri olduğu; Atatürk’ün de Gökalp’a büyük saygısı ve sevgisi olduğu  bir gerçektir. Atatürk’e göre Ziya Gökalp “büyük Türk mütefekkiri”dir. Ziya Göaklp’ın erken ölümü, Atatürk ve Cumhuriyet için dolayısıyla Türk milleti için büyük talihsizlik  olmuştur.

    Yusuf Akçura- Atatürk ve Cumhuriyet

    Türk milliyetçiliğinin teorisini hazırlayan iki büyük şahsiyetin birisi Ziya Gökalp ise değeri de Yusuf Akçura’dır. Kazan Türklerinden olan Yusuf Akçura, Türk Ocağı ve Türk Yurdu  dergisinin kurucularındandır. Kısaca Türk milliyetçiliğinin ve “Bütün Türklük”  ülküsünün öncülerindendir. Millî Mücadele’ye fiilen katılmış, Cumhuriyet’in  kuruluşunda Atatürk’ün yakın çevresinde bulunmuştur. Atatürk’ün dış politika danışmanlığını da yapan Yusuf Akçura, Türk Tarih Kurumunun da ilk başkanlarındandır.

    Yusuf Akçura’nın birçok eseri bulunmakla beraber  Türk milliyetçiliği açısından en tanınmışları, 1904’te yayımladığı Üç Tarz-ı Siyaset  ve 1928’de yayımladığı  “Türkçülük-Türkçülüğün Tarihî Gelişimi-”  adlı eserleridir.

    Yusuf Akçura’nın Türkçülük–Türkçülüğün Tarihî Gelşimi-  adlı eseri, Türk Ocakları’nın 1927 Kurultayında alınan bir karar üzerine  hazırlanan ve 1928’de yayımlanan Türk Yılı  adlı yayının içinde uzun bir makale olarak yer almıştır. Türk milliyetçiliği tarihinin bugün de en değerli temel kaynaklarından biridir.

    Yusuf Akçura, Türk Ocağı mensubu olarak hazırladığı bu Türk milliyetçiliği tarihine dair önemli eserinde, Türkçülük-milliyetçilik veya Türkçüler açısından Türkiye Cumhuriyeti’nin  kuruluşunun ne anlama geldiğini,Türk milliyetçiliği tarihindeCumhuriyet’in ve Atatürk’ün yerinin ve değerinin ne olduğunu şöyle değerlendiriyor:  

    “Türkiye Cumhuriyeti’nin başta Büyük Millet Meclisi nâmıyle, sonra hakikî adıyle kurulması, Türk milliyetçiliği açısından Türkçülük idealinin gerçekleşmesi demektir. Çoğu Türkçülerin belki hayatlarında gerçekleşeceğini ümit bile edemedikleri ideal, bir Türk dehasının kudretiyle gerçek olmuştu, millî Türk devleti kurulmuştu.”                

                “Türkçülük fikri, yarım asır evvel nihayet birkaç kişinin dimağ ve kalplerinde düşünceler duygular ve emeller uyandıran, ara sıra dil ve kalemlerinden müphem ve çekingen bir şekilde çıkan bir nazariyeden ibaretti. Bu nazariye, o zamanlar muhite o kadar gayr-i munis idi ki taraftarı olanlar, onu pek açık süsleyip yaymaktan çekiniyorlardı. Halbuki Türkçülük fikri bugün tahakkuk etmiştir. Realiteler halinde tecelli ediyor.”[33]

    Görüldüğü gibi, Türkçü Yusuf Akçura’nın hazırladığı ve Türk milliyetçiliğinin en büyük kuruluşu Türk Ocakları  tarafından “Türkçülük Tarihi” üzerine 1928’de yayımlanan  eserde, Cumhuriyet’in kuruluşunun  Türkçülerin millî devlet ideallerinin gerçekleşmesi olarak anlaşıldığı açıkça ifade edilmektedir. Türkçülerin millî devlet idealini gerçekleştiren (Atatürk) de “bir Türk dehası”  olarak nitelendirilmektedir.

    Hamdullah Suphi ve Atatürk

    Hamdullah Suphi, 1912’den itibaren Türk milliyetçilerini çatısı altında toplayan Türk Ocakları’nın ünlü başkanı olarak Türkçülük-milliyetçilik tarihinin önemli şahsiyetlerinden biridir. Türk milliyetçiliğinin önderlerinden olan Hamdullah Suphi, Son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında (Antalya milletvekili olarak bulunmuştu.) Mustafa Kemal’in isteği doğrultusunda Millî Mücadele’nin hukukî ve siyasî temeli olan Misak-ı Millî’nin kabulü için bütün gücüyle çalışmıştır. Misak-ı Millî, 28 Ocak 1920’de kabul edilmiştir.

    Hamdulah Suphi, Cumhuriyet’e giden yolda  Millî Mücadeleyi ve Mustafa Kemal’i desteklemeye  daha İstanbul’da bulunduğu günlerde başlamıştır. İstanbul’un işgaline karşı Türk Ocakları  olarak mitingler düzenlemesi, ateşli konuşmalar yapması; Kuâ-yı Milliyeyi desteklemesi, Misak-ı Millî’nin kabulünü istamak vb sebeplerden gıyabında idama bile mahkûm olmuştur.

    Türk Ocaklarının ünlü Başkanı ve Atatürk’ün iki defa (1920 ve 1925) Millî Eğitim Bakanlığına  getirdiği  Hamdullah Suphi, -Türk Milliyetçiliği, Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk- ilişkisini en veciz şekilde şöyle ifade ediyor:

    “Bin iki yüz seneden beri Türk milletine hitap eden Orhun Kitabesi, nihayet asırlarca zaman sonra bizden, Anadolu’dan cevabını aldı. Bu cevap, Türk’ün hakkı ve Türk için Türk Devletini kuran ve Türk milliyetperverliğinin cihan karşısında en büyük timsali olan genç kahramanın sesidir.”  (Dağ Yolu)

    Hamdullah Suphi, bu veciz ifadesiyle  Atatürk’ü Göktürk  devrine bağlıyor. Çünkü Türk devletlerinde Göktürk devletinden sonra  Türk adını bin iki yüz yıl sonra  ikinci defa kullanan  Türk devleti, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. Hamdullah Suphi, Atatürk’ü, “Türk milliyetperverliğinin cihan karşısında en büyük timsali”  olarak görmekte ve vasıflandırmaktadır.[34]     

               

                Yahya Kemal ve Atatürk

    Yahya Kemal’in Mustafa Kemal ile münasebetleri, dostlukları, fikirce anlaştığı veya anlaşamadığı konular üzerinde çeşitli yazılar yazılmıştır.[35] Türk milletine gönül vermiş iki büyük Türk’ün, aralarında dostluk bağı kurmaları kadar tabiî bir şey olamaz. Biz Yahya Kemal-Mustafa Kemal dostluğunu müstakil araştırma konusudur. Böyle bir araştırma kitabımızın konusu dışında sayıyoruz.

    Yahya Kemâl, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı ilk günden itibaren onu heyecanla destekleyen yazılar yazmıştır. Yahya Kemal’e  göre  Mustafa Kemal, İzmir’e efzunlar çıktığı günden evvel bir fertti. O günden beri artık bir fert değil bir timsaldir.”[36]

    Mustafa Kemâl (Atatürk), daha “Çanakkale Savaşları” sırasında Yahya Kemal’in dikkatini çekmiş başarılı bir kumandandır. Emekli Büyükelçi Fuat Bayramoğlu, Yahya Kemal’in kendisine anlattıklarından hatırladıklarını özetle şöyle anlatıyor:

    Çanakkale Savaşları sırasında Mustafa Kemal adını efsaneleştiren bir zaferden sonra onun vatanı kurtaracak kimse olduğu inancı bende hasıl olmuştur. Onu İstanbul’da sohbetleri ve yazılarıyle ilk tebcil eden benim, diyebilirim. Bu fikir ve sözlerim onun da kulağına gitmiş. 1916-1917 yıllarında İstanbul’a bir gelişinde Mustafa Kemal benimle tanışmak istedi. Karşılaşmamız, Büyükada’da ki Splandit Palas Otelinde oldu. Orada kendisini canlı olarak ilk defa gördüm.”[37]

    Yahya Kemal’e göre Mustafa Kemal“Bir milletin başına gelebilecek ne kadar felâket varsa hepsiyle haşır  neşir olduğumuz bu senelerde önümüze düşüp bizi tekrar hayata çıkaran” liderdir; milletlerin asırlarda bir doğurduğu büyük”insandır.

    Yahya Kemal’in gerek Millî Mücadele’yi gerek Mustafa Kemal’i nasıl desteklediği sonradan “Eğil Dağları” adı altında toplanan  Millî Mücadele  yazıların da bütün açıklığı ile görülmektedir. O yıllarda fikrî, manevî büyük hizmet gören bu yazılarıMustafa Kemal de okumuş, hattâ bazılarını (meselâ “Kurdun Dişisi ve Yavruları), kesip saklamış, daha sonra Yahya Kemal’i Bursa’dan alıp Ankara’ya götürdüğünde kupürleri dolabından çıkarıp  kendisine göstermiştir.[38]

    Gerçekten “Eğil Dağlar” adı altında toplanan yazılar Nihat Sami Banarlı’nın ifadesiyle “nesirle yazılmış Millî Mücadele destanı” dır.

    Yahya Kemal, Millî Mücadele’de desteklediği Mustafa Kemal’e Zaferin hemen arkasından İstanbul Darü’lFünûnu  tarafından fahrî profesörlük  verilmesini teklif etmiş ve kabul ettirmiştir.

    Yahya Kemal, İstiklâl Savaşı’nın kazanılmasından sonra, Mustafa Kemal’i tebrik için Bursa’ya gelmiş; onunla Ankara’ya gitmiştir. Bundan sonra Yahya Kemal, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş belgesi olan Lozan Heyeti’ne alınmıştır.

    Atatürk’ün teklif ve isteği ile 1922’de  Meclis’e Urfa Milletvekili olarak girmiştir.  1926’dan itibaren de Polonya, İspanya ve Pakistan elçiliklerinde bulunmuştur.

    Yahya Kemal, yurt dışında bulunmadığı zamanlarda Atatürk’ün Çankaya sofralarına katılmış, fikir alış verişlerinde bulunmuştur. Atatürk, Yahya Kemal’in “geniş tarih kültürünü”  takdir etmiş ve Şöyle demiştir:

    “Yahya Kemal, geniş tarih kültürünün eseridir.Şairlerimiz esaslı kültür sahibi olmalı ve tarihi iyi bilmelidirler.”

                Afet İnan, Yahya Kemal – Mustafa Kemal ilişkisine dair şöyle bir  bilgi vermektedir:

                “Yahya Kemal de bir devrin temsilcisidir. Atatürk’ün kendi kitaplığında güzel ciltlenmiş türlü edebî eserler vardı. Bunları zaman zaman  özel toplantılarında getirir ve iyi okuyanlardan dinlerdi. Atatürk bnları kendisine Yahya Kemal’in aldırdığını söylerdi.”

    “Atatürk onun sesinden gerek Fransız şiirlerini gerek  şairin kendi şiirlerini dinlemekten pek çok zev duyardı.”[39]

    Kısaca  büyük Türk milliyetçilerinden biri olan Yahya Kemal, Atatürk’ün yakın çevresinde fikir alış-verişinde bulunduğu önemli şahsiyetlerden ve dostlarından birisi olmuştur. Yahya Kemal de Cumhuriyet’in temelinde harcı bulunan büyük milliyetçilerdendir.[40]

    Sadri Maksudi ve Atatürk

     

    Türk Milliyetçiliğinin teorisini yapan ünlü fikir ve ilim adamlarından birisi de Prof. Sadri Maksudi’dir.[41] Sadri Maksudi (1879-1957), Kazan Türklerindendir. Atatürk, Sadri Maksudi’yi 1925’te Ankara Hukuk Mektebi’ni kurdurduğu zaman Avrupa’dan Türkiye’ye davet etmiştir. Türk Ocakları mensubu olan Sadri Maksudi, Tarih Kurumunun kurulup Türk Tarih Tezi’nin geliştirilmesinde; Türk Dil Kurumunun yürüttüğü Türk Dil Politikalarının şekillenmesinde Atatürk’e tesir edenlerin başında gelir.

    Atatürk,  Türk dili hakkındaki,“Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir.…” diye başlayan ünlü cümlelerini el yazısı ile Sadri Maksudi’nin Türk Dili adlı eserinin kapağına yazmıştır. Sadri Maksudi, 1930’da Türk Ocakları tarafından yayımlanan bu kitabında, Cumhuriyet’in  kuruluşunun Türk milliyetçiliği ile ilgisi konusunda  şu ifadeleri kullanıyor:

    “Bugünkü Türkiye’nin istinat ettiği büyük esas ise, Türklük mefkûresidir, milliyetçiliktir. Devletin dayandığı esas unsur da büyük bir çoğunluğu teşkil eden Türk halkıdır.” [42]

     

    Tek Dil Türkçe

    Atatürk-Çok Dillilik ve Türkçe

    Turanın bir ili var

    Ve yalnız bir dili var,

    Başka dil var diyenin

    Başka bir emeli var

    Ziya Gökalp

    Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni “millî devlet”  olarak kurmuştur. Ona göre “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”   Türkiye, Türk ülkesidir ve Türklerindir. Çünkü yine ona göre, Adana Türk Ocağında söylediği gibi,“Bu memleket tarihte Türk’tü, halde Türk’tür, ebediyen Türk kalacaktır.”

    Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni  “mozaik bir yapı”  üzerine kurmamıştır.  Bugün  bazı iç ve dış mihraklar, yeni azınlıklar yaratma peşindedirler. Mozaiklik ve azınlık hakları  çığırtkanlığı yaparak Türkiye’de  Türk kimliğini tartışılır hale getirmeye çalışmaktadırlar. Bu tür görüşlerin hiçbiri Atatürk ve Cumhuriyetle  bağdaştırılamaz. Türkiye’de Lozan’da kabul edilen gayri Müslimler  dışında azınlık yoktur. Türkiye’de tek millet, Türk milleti; tek dil, Türk dilidir. Atatürk, bunu böyle kabul eder. Türkiye’deazınlık dili vs adı altında Türkçeden başka dil kullanılmasını  asla kabul etmez.

    Nitekim  Adana Türk Ocağı’nda, bölgede Türkçeden başka dille konuşulması ile ilgili olarak  yaptığı konuşmada şöyle diyor (17 Şubat 1931):

     

    “Muhterem arkadaşlar,

                Bir arkadaşımız, ‘Biz milliyet fikirlerini dağıtıyoruz.’ dedi. Tabiî bu yıl da öteden beri sarf edilen gayretlerin devem edeceğine şüphe yoktur.

                Yalnız milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir. Türk milletindenim diyen insan, her şeyden önce ve behemehal Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan, Türk düşüncesine bağlı olduğunu iddia ederse, buna inanmak doğru olmaz. Halbuki Adana’da Türkçe konuşmayan 20.000’den fazla vatandaş vardır. Eğer Türk Ocağı buna müsamaha gösterirse, gençler, siyasi ve sosyal kuruluşlar bu durum karşısında duyarsız kalırsa, en aşağı yüz seneden beri devam ede gelen bu durum daha yüzlerce sene devam edebilir.

    (…)

                Efendiler! Herhangi bir felâket günümüzde bu insanlar başka dillerde konuşan insanlarla el ele vererek aleyhimize hareket edebilirler. Türk Ocaklarımızın başlıca vazifesi, bu gibi unsurları  –ki bunlar Türk vatandaşlarıdırlar, halde ve âtide talih ve mukadderatımız birdir – bizim dilimizi konuşan hakiki Türk yapmaya çalışmaktır.”[43]

                Atatürk döneminde, “Vatandaş Türkçe konuş!”  kampanyası başlatıldığı bilinen bir gerçektir. Bu kampanyanın hedefi, Türkçe konuşmayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının da  -yani  azınlıkların- Türkçe konuşmasını sağlamaktır. “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyasının, özellikle 1960-1980 “Öztürkçecilik” adı altında sürdürülen  uydurmacı dil politikasıyla bir ilgisi yoktur.

    Atatürk ve Türk Dünyası

    Atatürk, bir Türk milliyetçisi olarak, o günün siyasi şartları içinde, fikir ve uygulamalarında Türkiye Türklüğünü esas almakla beraber, Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan Orta Asya ve Balkanlar’da yaşayan Türk varlığını  düşünmekten  de geri kalmamıştır. Özellikle başta Türk dili ve Tarihi olmak üzere kültür konularında Türklüğü bir bütün olarak düşünmüştür. Bunun en büyük sağlam belgesi, Türk Tarih  ve Türk Dil tezleri  ile bu konularda yaptırdığı çalışmalardır.

    Atatürk’ün  tarih ve dil  konularındaki çalışmaları bütün açıklığı ile ortadadır. Türkiye dışı Türkler konusunda söylediği şu sözleri de onun dış Türkler konusundaki görüşlerini açıklamaya yeterlidir:

    “Türk milleti Kurtuluş Savaşı’ndan beri, hattâ bu savaşa atılırken bile, mahkûm milletlerin hürriyet ve istiklâl davalarıyle ilgilenmeyi, o davalara müzaheret etmeyi benimsemiştir. Böyle olunca kendi soydaşlarının hürriyet ve istiklallerine kayıtsız davranması elbette tecviz edilemez. Fakat milliyet davası, şuursuz ve ölçüsüz bir dava şeklinde mütalaa ve müdafaa edilmemelidir. Milliyet davası, siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesidir. Şuurlu ülkü demek, müspet ilme, ilmî usûllere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir. O halde propagandalarda müspet usullere müracaat etmek şarttır. Hareketlerin imkân sınırları mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler, ilkin kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler.

    Nitekim biz Türklük davasını böyle bir müspet ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki, Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.”[44]

                Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu fikri olan Türk milliyetçiliği,  yayılmacı, saldırgan  Alman Nazizmi’inden ve İtalyan Faşizmi’nden  farklıdır. Türk milliyetçiliği, Ziya Gökalp’ın da ifade ettiği gibi, önce “Türkiyeci”dir. “Turancılık”veya  dış Türklerle ilgilenme  siyasî değil, “kültürel”  bir hedeftir. Bu anlamda Türk milliyetçileri, Türk’ün ve Türk kültürünün hakim olduğu her yerle ilgilenir. Nitekim Atatürk de  Türk dili ve Türk tarihi konularında bu anlayışla  çalışılmasını istemiştir.  Tarih Kurumu ve Dil Kurumu çalışmaları bunun uygulamaları olmuştur.  Atatürk’ün Türkiye dışında kalan Türk dünyası ile ilgisi, kültür milliyetçiliği çerçevesindedir. Bu konuda pek çok ifadesi vardır. Bunlardan birisi de şöyledir:

    “Bizim milliyetçiliğimiz, gerek müstakil, gerek başka devletlerin tebaası halinde yaşayan bütün Türkleri hangi dinden olursa olsunlar derin bir kardeşlik hissi ile candan sevmek, onların refah ve inkişafını candan dilemekle beraberkendine siyasi iştigal hududu olarak Türkiye Cumhuriyeti hudutlarını kabul etmiştir.” [45]

     

     

     

    Sonuç

    Bütün bilgi ve belgeler gösteriyor ki,

    Atatürk, büyük Türk milliyetçisidir. Türkiye Cumhuriyeti “Türk milleti” varlığına ve temeline dayanan millî bir Türk devletidir. Türkiye’de tek millet vardır: Türk milleti. Türkiye etnik mozaik bir ülke değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda Atatürk’ün çevresinde onunla aynı idealleri paylaşan Türk milliyetçileri vardır. Türkiye Cumhuriyeti Türk milliyetçiliğinin eseridir. Bundan dolayı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu fikri de Türk milliyetçiliğidir.

    Konuyu  Atatürk’ün bir sözü ile bağlayalım:  

     

    “Türkiye Türklerindir; işte milliyetperverlerin prensibi budur.” (Söylev ve Demeçler C.111,s.38)

    ***

    [1] “Osmanlıcılık” ve “Siyasi İslâmcılık”  fikirlerinin değerlendirmesi için Yusuf Akçura’nın 1904’te yayımladığı “Üç Tarz-ı Siyaset” ve Ziya Gökalp’ın 1918’de yayımladığı “Türkleşmek-İslâmlaşmak-Muasırlaşmak” adlı eserleri temel kaynaklardandır.

    [2] “Siyasi İslâmcı” olmakla “Müslüman olmak” farklı şeylerdir. İnsan Müslüman olmakla siyasi İslâmcı olmaz,olması da gerekmez. Siyasi İslâmcılık, adı üzerinde siyasi-ideoljidir.

    [3] Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Edebiyat Yayınevi, Ank.1971,s.183.

    [4] Ahmet Yıldız, “Ne Mutlu Türküm Diyebilene” Türk Ulusal Kimliğinin Etno–Seküler Sınırları (1919-1938), İletişim yay.,İst. 200I.

    [5] Hüseyin Tuncer-Yücel Hacaloğlu-Ragıp Memişoğlu, Türk Ocakları Tarihi (Açıklamalı Kronoloji) 1912-1997, C.1, Türk Ocakları y., Ank.1998, s.157Füsun Üstel, Türk Ocakları, (1912-1931), İletişim yay.,İst.1997,s.173.

    [6] Hakimiyet-i Milliye, 25 Nisan 1925.

    [7] Nutuk,  Haz. Zeynep Korkmaz, s. 607.

    [8] Nevzat Kösoğlu, Türk Olmak ya da Olmamak –Millî Kültür, Mozaik Kültür ve Etnisite-, Ötüken, İst. 2005,s.20.

    [9] Prof.Dr. Afet İnan,  Medenî Bilgiler ve M.Kemal Atatürk’ün El Yazıları, TTK, Ank. 1998,s.351.

    [10] Atatürk, bu sözlerini de 16 Mart 1923’te Adana Türk Ocağında yaptığı konuşmasında söylemiştir. Bak. Söylev  ve Demeçler C.II, İst.1981,s.126.

    [11] Nevzat Kösoğlu, Türk Olmak ya da Olmamak, Ötüken, İst. 2005,s.19.

    [12] Peter Alford Andrews, Türkiye’de Etnik Gruplar, Tercüme Mustafa Küpüşoğlu, Ant yay.,İst.1992.

    [13] Ali Tayyar Önder, Türkiye’nin Etnik Yapısı, Ank.1998, s12.

    [14] İsmet Zeki Eyüboğlu, Tanrı Yaratan Toprak Anadolu, Der yay.,İst. 1990.

    [15] Prof. Dr. Afet İnan, Medenî Bilgiler ve Atatürk’ün El Yazıları, TTK, Ank.1998, s.23.

    [16] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.II,s.126.

    [17] Türkiye’deki etnik gruplar  ve bu konuda Türkiye üzerinde oynanan oyunlar  için bak. Ali Tayyar Önder, Türkiye’nin Etnik Yapısı,  Fark Yayınları, 12. baskı,  Ank.2005.

    [18] Türk Ceza Kanunu’ndaki “Türklüğe hakareti” önlemeye yönelik 301. maddeden rahatsız olanlar da aynı zihiyette olanlardır.

    [19] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Yay.Hazırlayan İsmail Acar, Liva Yayınevi, İst. 2005,s.177.

    [20] Nutuk, s.10 ( Bugünkü Türkçe ile Atatürk şöyle diyor: “Asıl olan, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır.Bu esas, ancak tam istiklâle sahip olunarak sağlanabilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde yaşarsa yaşasın istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık içinde uşak olmaktan başka bir değer ifade etmez. Uşak muamelesine tabi tutulur.”

    [21] Nutuk, 10. Baskı,İst. 1970, s.897.

    [22] Tarih-1V  Türkiye Cümhuriyeti,, MEB.  İst.1931, s.181-182.

    [23] İsmail Habib (Sevük), Yeni Edebî Yeniliğimiz, 2. baskı,İst.1941,s. 565 vd. (Birinci Baskı,1930)

    [24] Enver Behnan Şapolyo, “Millî Mücadele’de Hamdullah Suphi”, Türk Kültürü derg, TKAE, Temmuz,1966, S.45,s.800.

    [25] Atatürk’ün Söylev ve Demeçler adı altında toplanan konuşmalarının pek çoğu, Türk Ocakları şubelerinde yaptığı konuşmalardır.

    [26] İsmail Acar, Türk Ocakları, Balıkesir Şubesi yay.,2005,s. 88.

    [27] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri,  İnk.Tarihi Enst.,Ank.1981,C.2, s.143.

    [28] Ziya Gökalp, Yeni Türkiye’nin Hedefleri, (Yay Haz. Hürriyet Gökalp)  Baha Matbaası, İst. 1974,s.4.

    [29] Ziya Gökalp Atatürk ilişkisi için bak: İsmail Acar, Türkçülüğün Esasları Üzerine Bir Değerlendirme, Liva Yay., 2005.

    [30]  Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Haz. İsmail Acar, Liva yayınevi, 2005,s.49.

    [31] A.g.e, s.  98.

    [32] Uriel Heyd, Ziya Gökalp’ın Hayatı ve Eserleri –Türk Milliyetçiliğinin Temelleri-, Tercüme  Cemil Meriç, sebil yay., İst. 1980,s. 127.

    [33] Yusuf Akçura, Türkçülük-Türkçülüğün Tarihî Gelişimi-, Hz. Sakin Öner, Türk Kültür Yayını, İst.1978, s. 230-231; (Yusuf Akçura’nın bu eseri, 1981’de “Yeni Türk Devletinin Öncüleri” (Haz. N. Sefercioğlu) adıylabasılmıştır; 2007’de de İlgi Kültür Sanat Yayıncılık tarafından Üç Tarz-ı Siyaset ile bir arada güzel bir baskısı yapılmıştır.)

    [34] Hamdullah Suphi İçin bak. Hamdullah Suphi Tanrıöver, Yard. Doç.Dr. Halim Serarslan, Türk Kültürünü Araştırma Enst., Ank.1995.

    [35] -Dr. Mehmet Önder, “Atatürk Yahya Kemâl Dostluğu”Atatürk

    Araştırma Merkezi Dergisi. . Cilt 4  Temmuz . 1988. sayı 12

    -Fuad Bayramoğlu, “Mustafa Kemâl ve Yahya Kemâl”Doğumunun Yüzüncü Yılında Yahya Kemâl, A.K.M. Yayınları Ankara 1984.

    -Nihat Sami Banarlı, “İlmi Yenen Vehim” Türkçenin Sırları.Kubbealtı,İst 1975

    [36] Yahya Kemâl, Eğil Dağlar, 3.Baskı ,İst. 1975, s.34

    [37] Fuad Bayramoğlu, Mustafa Kemal ve Yahya Kemal, Doğumunun Yüzüncü yılında Yahya Kemak Beyatlı, AKM yay, Ank.1984, s.6.

    [38] Fuad Bayramoğlu, agm.;  Sermet Sami Uysal, İşte Gerçek Yahya Kemâl, İst. 1972, s.134

    [39] Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ank.1959,s.274.

    [40] Yahya Kemal-Mustafa Kemal ilişkileri için bak.

    – Dr. Mehmet Önder, Atatürk-Yahya Kemal Dostluğu,A.A.M.dergisi C.4, Temmuz 1988,sayı 12;

    -Sermet Sami Uysal, Her Yönüyle Yahya Kemal, Toroslu Kitaplığı, İst.2004.

    [41] Sadri Maksudi’nin Türk milliyetçiliği ve milliyetçileri için, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları  adlı eseri bugün de önemli bir kaynak eserdir..

    [42] Sadri Maksudi, Türk Dili İçin, Türk Ocakları Kültür Sanat Yayı, İst.1930, s.290.

    [43] Prof.Dr. Zeynep Korkmaz, Atatürk ve Tür Dili-Belgeler-, TDK., Ank.   S.361; Füsun Üstel, Türk Ocakları, İletişim y., s. 366.;

    [44] Abdülkadir İnan, Türk Kültürü, Yıl 1963, sayı: 13.

    [45] Tarih-IV, Türkiye Cümhuriyeti, MEB, Devlet mat, İst.1931,s. 182.

  • OBAMA’NIN SESİ, ARAB’IN FESİ…

    OBAMA’NIN SESİ, ARAB’IN FESİ…

    OBAMA’NIN SESİ,

    ARAB’IN FESİ…

    Yeni sevdamız, Obama’nın “sesi”, olmuşta haberimiz yokmuş!

    Araplarla öylesi kanka olundu ki gece yatsılarına bile, devletin uçakları ile gidilip geliniyordu…

    Öyle ki,Araplara yaranmak(!) adına, Türkiye terörist ülke haline getirildi!

    Gazze’ye destek adına yapılmadık hokkabazlık kalmadı!

    Şimdi OBAMA’NIN sesine hasret neyin nesi oluyor ?

    Demek,

    ABD uzak olmasaydı, tatil günlerine, Obama ile “Mangal” partileri düzenlenirmiş!

    Meğer

    Recep Bey ne kadarda çok, ABD başkanı, Obama’yı severmiş ve özlem duyarmış!

    Baksanıza, “sesini” çok özledim diye, demeçler veriyor!

    Yani insan yedi yabancı, için böylesi hasret çekmesi gerçekten mümkün mü?

    Ha o kişi ile uzun zaman karşılıklı ana dilinde konuşur, şakalaşır, dertleşirse o zaman haklı sayılır!

    Ama,

    Recep Bey, İngilizce de bilmez ki!

    Yine,

    Yanılmıyorsam, Recep bey’in obama ile görüşmeleri toplasan,4 saati geçmez!

    O da Obama’nın Türkiye ziyareti dâhil!

    ABD beyaz sarayda ki görüşmeleri en fazla 40 50 dakika geçmediğine göre, üstelik tercümanlar vasıtasıyla, bu özlem nasıl olur acaba?

    Aslında mesele,

    Recep bey’in Obama’nın sesini özlemesi falan değil!

    Mesele,

    İsrail’in “Marmara katliamı” ile ilgili olarak,”özür “ dileme işini fantezileştirmek!

    Büyük lider havalarında caka satmak!

    Hadi özürde özür olsa bari!

    Hala özür’ün neleri kapsadığının neler olduğunu bile net değil!

    İsrail ilgilileri, Gaze’ye ambargonun kalkmadığını, söylerken, yandaşlar ve ekürileri başka telden çalıp oynuyorlar..

    ÖZÜR,

    RECEP BEY’İN,

    KURTULUŞU OLDU!

    İktidarın, APO canisi ile müzakerelere başlaması her ne kadar yandaş tasmalı basın ve yardakçıları tarafından alkışlanıp, desteklense de, Türk halkının büyük çoğunluğu bu pazarlıktan hoşnut değil!

    Recep bey’in “Başkan” olması için, ülkeyi böldürme girişimi halk nazarında büyük infial yaratmaktadır!

    İmralı da ki caninin, Nevruzda ki mesajı, ülkenin bölünme manifestosu olmadığını hangi aklı başında vatansever söylemez ki!

    Siz bakmayın, Recep bey ve şürekâsının,”Türk” bayrağı zırvalarına!

    21 Mart nevruzunda Doğu ve Güney doğu da “devlet” otoritesi resmen ”PKK’ya devir edilmiştir!

    .Bu gün belki anlaşılması belki biraz zor olur ama kısa zamanda, Doğu ve Güney Doğu’da, güvenlik dâhil her konuda, PKK hâkimiyeti bölge hâkim olacaktır!

    AKP dönemi ile güçlenen, PKK, bunca tavizden sonra, bölge’nin tek hâkimi olmaması için bir sebep kaldı mı ki?

    ADAM GİBİ MUHALEFET OLSA!

    Böyle muhalefet mi olur!

    Ülke parçalıyor, onlar hala sidik yarışı peşinde!

    Adam gibi bir muhalefet olsa,

    Recep bey bu kadar at onatabilir mi?

    Adamları sicilleri bozuk!

    Biri “sorosçu”, Tesev’in korucusu…

    Diğeri MİT yamağı!

    Al birini vur ötekisine!

    Ne dedikleri dedik ne yaptıklarında istikrar var!

    Bir karga gibi hafta da biri, tek dilli düdük gibi ötüyor!

    Bir Atatürk’ün, partisi içindekiler, Atatürk, düşmanı!

    Diğeri Türkeş’in partisi, ülkeyi bölen ”AKP’ yamağı gibi, zor zamanlar Recep Beyin en büyük destekçisi!

    Siz bakmayın bunlar Salı günleri atıp tutuklarına!

    Hepsi palavra, hepsi milletin gazını alma düzenbazlığı!

    Sami ve de vatansever olsalardı ne işleri vardı, Türk’ün, Türk kelimesinin silineceği, bölücü Anayasa yapımında?

    Ha,

    Recep bey yaptıklarını, önceden söyleyerek gelmiş biri!

    Atatürk, demokrasi, Cumhuriyet, Türk düşmanlığı tescillenmiş biri!

    Ne yapsa yeridir!

    O terbiye o ahlaki yapı ile büyümüş…

    Ayrıca,

    Bunca ihanet, Hırsızlık, yolsuzluk, kalpazanlıklarla suçlanmasına rağmen, İktidarını devam ettirmesi, Recep bey başarısı kadar, Muhalefet olanların da başarısızlıklarının çok büyük payı var!

    Hatta muhalefetsiz, bir iktidar var ülkede!

    Boş çapsız, ağızdan değil gıçından konuşanların oluşturduğu ruhsuz” bir muhalefetin olduğu ülke de, her türlü ihanetin olmaması mümkün mü?

    TÜRK MİLLETİ KULLANILIYOR!

    Türk halkı, aldatılıyor, kullanılıyor, hem de göz göre göre hatta gözlerinin içine bakıla bakıla!

    CHP, Ülkenin bir diğer bölücüsü olan, Fetullah Gülen’e heyetler gönderiyor, destek almak için!

    APO iti, bir diğer hain ve dönme olan; Fetullah Gülen’e selam çakıyor; gel beraber, Türkiye’yi parçalayalım diye…

    Ülke, aç kurtlarını insafına terk edilmiş âdete!

    Ülke’yi idare edenler, zevk sefa, ikballerinin peşinde!

    Muhalefet, zaten,”zurna”…

    Peki çare?

    Çare;

    ÇARE,

    SİLİVRİ KAHRAMANLARINDA!

    Evet,

    Ülkenin kurtuluşu, Silivri cehenneminde yargılanan, Balyoz, Ergenekon tezgahı, davalarından yargılanan vatansever, kahramanları da…

    Askeri,

    Gazetecisi,

    Polisi,

    Profesörü ile Silivri de yargılananlar, bu ülkenin kurtarıcı olacaklar!

    AKP yargısı ne yaparsa yapsın, Silivri de yatanlar, bu ülkenin umudu olmuşlardır!

    Çünkü dışarıda olanlarda,

    AKP zulmüne dayanacak cesaretleri, imanlar, inançları yok!

    Hepsi,

    Korkak!

    Tırsak!

    Hepsi

    Çapsız…

    İş birlikçi ve de hain!

    Batman da ki Atatürk kaidesinde ki, 30 yıldan beri,”Ne mutlu Türk’ün” yazısını, sildirip yerine ”Yurt ta Sulh Cihanda Sulh” yazısını yazdıranların,

    Türkiye’ye, Türk milletinin, Refahı, Bekası için yapacak şey yoktur!

    Onlar, Obama’nın sesine,

    Arap’ın fesine hasret çeken ”Simonlar” olarak tarihte yerlerini kin ve nefretle alacaklar…

  • Tükenişten Serüvene AKP Rejimi (1)

    Tükenişten Serüvene AKP Rejimi (1)

    Tükenişten Serüvene AKP Rejimi (1)

    26 Mart 2013, 12:19
    Mustafa Sönmez
    [email protected]
    Türkiye kapitalizmi ve ona kumanda eden AKP rejimi için deniz hızla tükeniyor. Her tükenişle birlikte, dibi tarama, tırmalama, sağa sola savrulma, saldırma, yıkma, yağmalama, hile -hurda da hızlanır. Yine her tükenişle birlikte . ittifaklar çatlar, iç kanamalar artar. AKP rejiminde bunların hepsi  yaşanmaya başlandı.
    Önce tükenişi hazırlayan etmenleri ve sonuçlarını sergileyelim. Filmi şöyle 2001’e kadar geri saralım.Çünkü birçok şey oradan başladı. Türkiye kapitalizmi, belki de tarihinin en derin krizini 2001 yılında yaşadı ve o krizi aşmak üzere uygulanan yine tarihinin en acı reçetesinin sonuçları, AKP’ye hem ekonomik hem siyasi iki önemli ihsan bahşetti. Ekonomide Derviş-IMF operasyonları, iktidara gelen AKP’ye her türlü çapaktan, kamburdan ayıklanmış bir kamu maliyesi ve bankacılık sistemi teslim etti. Politikada ise bu operasyonları gerçekleştiren merkez sağ ve merkez solun bir kısmı 2002 seçim barajının altında kalarak alternatif olmaktan çıktılar, meydan neredeyse tamamen AKP’ye kaldı…

    2001 krizinin mirası olan bu ekonomik ve politik ihsanlara bir de dış konjonktür desteğigeldi. 2008 küresel krizine kadar likit dünya parası bolluğu, rektifiye edilmiş ekonomiye sürekli dış kaynak yağdırdı. Bülent Arınç’ın deyimiyle, güzel Allah’ım yağdırdıkça yağdırdı ve hem özelleştirilen KİT’lere, satışa çıkarılan bankalara gelen doğrudan yabancı sermaye hem de borsaya,devlet kağıtlarına gelen sıcak para ile özel sektörün kullandığı dış krediler, Türkiye kapitalizmine yılda ortalama yüzde 5’i bulacak büyüme için rüzgâr oldu. Bu performans, AKP’ye 2002’nin arkasından 2007 seçimlerini de kazandırdı. O hızla, Ergenekon, Balyoz vs. ile askeri vesayete de giriştiler her tür muhalefete de. Bir tek Kürt muhalefetine diş geçiremediler.  Yasama, yürütme, yargı…her şeyi tekelleştiren ne keyfiyet varsa hepsine el attılar.
    BÜYÜK BECERİKSİZLİK

    Gelin görün ki, 10 yılda, neredeyse yıllık 50 milyar doları, toplamda 500 milyar doları bulan dış kaynak girişinden, ‘döviz kazanan bir ekonomik yapı’ yaratamadılar. Tersine, gelen dış kaynağı içeride harcayıp, üretim dinamiklerini köreltmeye mal olan bir hovardalık sergilediler . Kaynak gelsin diye, dövizi ucuz tuttukça, hem ithalatı kamçıladılar, hem borç iştahını…Buna karşılık ihracatı körelttiler. Sonuç mu? Patlayan ithalat, geride kalan, hatta hızla ithalata bağımlı hale gelen ihracat ve devasa dış ticaret , giderek tırmanan döviz açığı, yani cari açık…Hem de öyle bir cari açık ki, dünyanın kalbur üstü ekonomileri içinde rekortmen!…2011’de 77 milyar doları, milli gelirin yüzde 10’unu bularak parmak ısırtan bir açık…2012’de büyümesi yüzde 2’ye gerilemesine rağmen döviz gideri azalmayan ve  yine de 50 milyar dolar cari açık vermekten kurtulamayan marazi bir ekonomi

    İhracatı, döviz kazandırmayı özendiremeyen bir ekonomi, mecburen, içe döner. Nitekim öyle oldu. Ailelere görülmedik konut kredileri,otomobil kredileri,ihtiyaç kredileri açıldı. Ceplere kredi kartları tıkıştırıldı. Sonunda aileler, takatlerinin çok üstünde borç yükü altına girdiler.
    Bir tükeniş göstergesi olarak borç kamburlarını verelim. Türkiye’nin dış borç yükü 350 milyar dolar. Bunun üçte ikisi özel sektörün, üçte biri devletin. Dış borçların üçte biri kısa vadeli. Büyük risk ! Sadece bu yıl  geri ödenmesi gereken dış borç 150 milyar dolar. İkinci tükeniş göstergesi ailelerin borç yükü. 2013 Ocak ayı itibariyle hanelerin borçları (8 bin TL’nin üstündeki borçlar) 220 milyar TL’yi aşmış durumda. Geri ödemede güçlükler başladı. Bankaların Ocak 2013 sonu itibariyle batık kredi tutarı 25 milyar TL ve bunların yüzde 36’sı tüketici batağı…
    BETONLAŞMA, KÜRT KAFA-KOLU…

    Onca dış kaynaktan “döviz kazanan bir ekonomi” yaratılamadı. Tersine, rekabet gücü adım adım yok edildi, daha kötüsü bir morfinman gibi her yıl daha fazla dış kaynak girişine muhtaç duruma düşüldü. Bunun için de her tür tavizi ,faizi vermeye mahkum, kemik erimesindenmalul bir ekonomi  kaldı geriye. Bu durumda çöküşü geciktirecek iki serüvene sarıldılar. Bunlardan birincisi,  “İnşaat ya resulallah !…” diye dağa taşa bina dikmek, betona sarılmak. Diğeri ise Irak Kürdistanı petrolüne sulanmak, kıymeti kendinden menkul bir Türk-Kürt Federasyonu hayalini pazarlayarak hem PKK belasını baştan savmak hem de kitleleri fetih ruhuyla oyalamak…

    Tükenişin hızlanmasıyla birlikte can havliyle sarıldıkları bu iki serüvenden inşaatı bu yazıda bitireyim, “aç tavuğun petrol rüyası”na sonraki yazıda girerim.
     Başta İstanbul olmak üzere büyük kentler birer şantiyeye çevrildi.  Konut, ofis, alışveriş merkezleri, kentsel altyapı yatırımları ile “inşaat odaklı bir birikim” formatı hakim kılındı. İnşaat sektörü 2009’daki yüzde 19 küçülmenin ardından izleyen iki yılda ortalama yüzde 15 büyüdü ama 2012’de büyümesi yüzde 1’e çakıldı. Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları, büyük müteahhitlik şirketleri biçiminde örgütlenen ve RTE’ye doğrudan bağlı TOKİ tarafından yönlendirilen inşaatın 2012’de hız kesmesinde, iç talebin iştahının kesilmesi önemli bir etken oldu. Konutu metalaştıran, hanehalklarını borçlandırarak konut sahibi olmaya özendirme üstüne kurulu, “konuta dayalı birikim rejimi” kısa sürede tıknefes hale geldi. İstanbul arsa rantından nemalanmanın peşinde olanların da talebi, stoku eritmeye yetmiyor. Betona sarılarak ayakta kalma saldırganlığında, olan, başta İstanbul olmak üzere kentlere, kentlilere oluyor,…Tarihi miras,doğal varlıklar hunharca yok ediliyor…
  • İZMİR’İN KAYALIKLARI DA YUNAN İŞGALİ ALTINDA

    İZMİR’İN KAYALIKLARI DA YUNAN İŞGALİ ALTINDA

    Ümit YALIM    19 Mart 2013 Salı

    umit yalim

    Bir işgal daha var. İzmir ilimizin topraklarındaki işgal sadece Koyun Adası ile sınırlı değil. İzmir ilimizin sınırları içinde bulunan Venedik Kayalıkları da Yunan işgali altında. Venedik Kayalıkları İzmir ilimizin batısında ve Ege Denizi’nin tam ortasında bulunan stratejik öneme haiz bir yer. Ege Denizi’ndeki bütün deniz ve hava faaliyetlerini gözetleme ve izleme imkanına sahip kayalıklar grubu.1923 Lozan Barış Andlaşması ile Yunanistan’a, Doğu Ege Denizi’nde,  Taşoz, Semadirek, Limni, Bozbaba, Midilli, İpsara, Sakız, Sisam ve Ahikerya Adaları olmak üzere toplam 9 ada verildi. Andlaşma ile Yunanistan’a,  hiçbir kayalık verilmedi. Venedik Kayalıkları, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği altında kaldı. Yunanistan, kayalıklara deniz feneri ve bazı tesisler inşa etmiş. Deniz Feneri’nin beyaz renkli kaidesinin üzerinde, Yunan bayrağı var. Venedik Kayalıklarının da, Ege ve Akdeniz’de bulunan 16 ada ile birlikte eş zamanlı olarak AKP Hükümeti döneminde işgal edildiği tespit edilmiştir.

    İzmir’in Koyun Adası ile Venedik Kayalıkları Yunan işgali altında. İzmir ilimizin sınırları içinde, biri Türk bayrağı, diğeri Yunan bayrağı olmak üzere iki bayrak dalgalanıyor. İzmir, biri Türk diğeri Yunanlı olmak üzere iki Vali ve iki Belediye Başkanı tarafından yönetiliyor.

    Aydın ilimizin sınırları içinde bulunan Hurşit, Fornoz, Eşek, Nergizçik ve Bulamaç Adaları da  Yunan işgali altında. 2009-2011 Yılları arasında Aydın Valisi olarak görev yapan Hüseyin Avni Coş, Eşek ve Bulamaç Adaları’na gitmek istedi ancak Yunan işgali altında olduğu için adalara gidemedi. Aydın ilimizin sınırları içinde, biri Türk bayrağı, diğeri Yunan bayrağı olmak üzere iki bayrak dalgalanıyor. Aydın, biri Türk diğeri Yunanlı olmak üzere iki Vali ve iki Belediye Başkanı tarafından yönetiliyor.

    Muğla ilimizin sınırları içinde bulunan Kalolimnoz, Keçi, Sakarcılar, Koçbaba ve Ardacık  Adaları da  Yunan işgali altında. Muğla ilimizin sınırları içinde, biri Türk bayrağı, diğeri Yunan bayrağı olmak üzere iki bayrak dalgalanıyor. Muğla, biri Türk diğeri Yunanlı olmak üzere iki Vali ve iki Belediye Başkanı tarafından yönetiliyor.

    Girit Adası’nın etrafında, Türkiye Cumhuriyeti’ne ait Gavdos, Dhia, Dionisades, Gaidhouronisi ve Koufonisi Adaları Yunan işgali altında. Adalarımızda Yunan bayrağı dalgalanıyor ancak Türk bayrağı dalgalanmıyor.

    03-09 Ocak 2011 Tarihlerinde Erzurum’da yapılan Büyükelçiler Konferansı’na, o dönemin Yunanistan Başbakanı Papandreu davet edildi.  Konferansta bir konuşma yapan Papandreu, Türk jetlerinin Yunan Adalarının üstünden uçtuğunu iddia ederek, anlamı ne bunun, Türkiye neyi ispatlamak istiyor diye hesap sordu. Papandreu’nun bahsettiği ada Yunan işgali altında olan Eşek Adası idi. Aslında hesap sorması gereken Tayyip Erdoğan’dı ama Erdoğan bu soruya cevap vermedi, veremedi.

    İşgalci bir ülkenin, Yunanistan’ın Başbakanı ve beraberindeki Yunan heyeti, elini kolunu sallayarak, Mart 2013’te Türkiye’ye geldi ve Erdoğan başkanlığındaki görüşmelere katıldı. Yunan heyeti, Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül tarafından saraylarda ve köşklerde ağırlandı. Görüşmeler sırasında Samaras’a Lavrion’u kapat diyen Erdoğan, işgal ettiğin Türk adalarını ve kayalıkları boşalt demedi, diyemedi. Görüşmeler sonrasında 04 Mart 2013 tarihinde bir basın toplantısı planlandı. Basın toplantısı öncesinde, Başbakanlık Basın Merkezi’nden bir yetkilinin, Türk gazetecilere, “Ege’de işgal edildiği iddia edilen adalar konusunu Yunanistan Başbakanı Samaras’a sormayacaksınız” talimatı verdiği öğrenildi.
    AKP Hükümetleri, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, işgalin önlenmesi için Hükümet Direktifi vermemiştir. Ayrıca, fiili işgalin başladığı 2004 yılından bugüne kadar adaların ve kayalıkların boşaltılması için Yunanistan’a nota da verilmemiştir.

    Bütün bu olup bitenler, Türkiye Cumhuriyeti’ne ait 16 adanın ve Venedik kayalıklarının, Yunanistan’a alenen verildiğinin bir göstergesidir.İnönü Vakfı tarafından, 08 Ekim 2013 tarihinde, İstanbul’da, Uluslararası Lozan Sempozyumu ve bu bağlamda bazı etkinlikler planlanmıştır. İsmet Paşa’nın kızı Özden Toker’in Çankaya Köşküne çıkarak, Lozan etkinliklerini, Cumhurbaşkanı’nın himayelerinde yapmak istediklerini Abdullah Gül’e ilettiği ve Gül’ün de bunu memnuniyetle kabul ettiği basından öğrenilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman ve Sultan IV. Mehmet döneminde fethedilen, Atatürk ve İnönü’nün Lozan’da vermediği 16 ada 2004 yılından itibaren fiilen işgal edilmiştir. O tarihlerde Abdullah Gül Dışişleri Bakanı ve işgalden Gül’de sorumlu. Söz konusu işgal, Demokrat Parti tarafından yerinde belgelenerek görsel ve yazılı basın aracılığı ile defalarca kamuoyuna duyurulmuştur.  Ayrıca, MHP ve CHP Milletvekilleri tarafından, konu ile ilgili olarak AKP Hükümetine soru önergeleri  verilmiş ve adaların işgal edildiği haberini birçok gazete manşetten vermiştir. Özden Toker Hanımefendi’nin bütün bu olup bitenlerden haberi yok mu ?  Lozan’daki haklarımıza ve topraklarımıza sahip çıkmayan Abdullah Gül, Lozan Sempozyumu’nu nasıl himaye edecek ? Özden Toker Hanımefendi, Atatürk’ün ve babası İnönü’nün kemiklerini sızlattığının farkında mı ?

    Ümit YALIM
    Demokrat Parti Yüksek Danışma Kurulu Üyesi