Blog

  • PKK’nın bir foyası daha ortaya çıktı !

    PKK’nın bir foyası daha ortaya çıktı !

    PKK,,,

     

    Emniyet ve Mali Suçları Araştırma Kurulu, PKK’nın para transferinde kuryelerin yanı sıra beş yaşındaki çocukları ve ölüleri kullandığını tespit etti.


    Terör örgütünün, deşifre olan kişiler yerine sicili temiz isimlerin üzerine para yatırdığı ortaya çıkarıldı. Kurul, bu tip para hareketlerini mercek altına aldı.

    Terör örgütü PKK’nın finans kaynaklarına neşter vurma çalışmaları devam ederken, önemli sonuçlara ulaşıldı. Emniyet ve Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK), örgütün son günlerde para transferlerini çocukların veya ölmüş kişilerin hesapları aracılığıyla yapma yoluna gittiğini tespit etti. Bunun üzerine hem yurtiçi hem de yurtdışındaki tüm para transferleri mercek altına alındı. Kurul, para transferlerinde gerekli hassasiyeti göstermeyen ve kimlik kontrolünü eksik yapan bankalara da yazılı uyarı yapacak.

    Emniyet Genel Müdürlüğü’nden elde edilen bilgilere göre terörün finansmanıyla etkin mücadele için büyükşehirlerde haraç toplayanların yanı sıra teröre bulaşan şirket ve belediyelerin hesapları da kontrolden geçirilecek. Adına herhangi bir gayrimenkulü veya şirketi olmayanların üzerine yüklü miktarda para transferleri sıkı takip edilecek. MASAK, Türkiye-Avrupa, Avrupa-Kuzey Irak arasındaki para gönderimlerini de sıkı takip altına alıyor.

    PKK’nın, uyuşturucu veya kaçak akaryakıttan elde ettiği geliri önce Avrupa’ya çıkarıp sonra da Kuzey Irak üzerinden Türkiye’ye tekrar gönderdiğini ve bu şekilde kara paranın izinin kaybettirildiğini belirten üst düzey bir ekonomi yetkilisi, “Banka olsun kurye olsun paranın izini kaybettirmek için örgüt farklı yöntemler kullanıyor. Beş yaşındaki çocuğun dahi üzerine para gönderildiğini tespit ettik. Şüphe oluşturmamak için sicili temiz isimleri tercih ediyorlar. Bu konuda havale veya EFT yaparken kimlik beyanında bulunulup bulunulmadığına ilişkin finans kuruluşlarına uyarıda bulunacağız” dedi.

    Öte yandan Van, Hakkari, Mardin ve Şırnak illerinden kuryeler aracılığı ile önemli miktarda para girişi olduğu tespit edildi. Türkiye’nin kara para haritasının çıkarılmasına ilişkin çalışma devam ederken, bu kapsamda Irak, İran ve Suriye’den uyuşturucu başta olmak üzere giren her türlü paranın kaynağı ve gittiği adresler araştırılıyor. Avrupa’nın farklı ülkelerinden bağış ve yardımlar adı altında yapılan para transferinin kimlerin üzerinden gerçekleştirildiği kontrolden geçiriliyor.

    TERÖRÜN FİNANSMANINA NEŞTER

    Güvenlik güçleri ve MASAK’ın terörün finansmanıyla ilgili çalışmaları geçen hafta İstanbul’da masaya yatırıldı. Terörün finansmanıyla mücadelede, farkındalığın oluşturulması, eksikliklerin giderilmesi ve koordinasyon sağlanması amacıyla 26-27 Ocak 2012 tarihlerinde Terörün Finansmanıyla Mücadele Çalıştayı düzenlendi. Çalıştaya Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Yargıtay, Adalet Bakanlığı, MASAK yetkilileri, Uluslararası Terörizm ve Sınıraşan Suçlar Araştırma Merkezi’nin akademisyenleri ile 15 ilin cumhuriyet savcıları ve TEM şube müdürleri katıldı.

    Roj TV’nin banka hesapları donduruldu

    Danimarka’da Kopenhag Şehir Mahkemesi tarafından PKK’nın kontrolünde olduğu ve terör örgütü tarafından finanse edildiğine karar verilen Roj TV’ye bir darbe de ülkenin en büyük bankası Danske Bank’tan geldi. Banka, Roj TV’nin hesaplarını dondurdu. Danske Bank tarafından gönderilen yazıda, ‘Teröre destek suçlaması ile karşı karşıya kalmamak için’ kurumun tüm hesaplarının dondurulduğu belirtildi. Roj TV’nin yayınları, Eutelsat ve Eurobird tarafından da kesilmişti.

    ZAMAN


    Kaynak: gundem/PKKnin-bir-foyasi-daha-ortaya-cikti/731245/#ixzz1lMXLhBkG

  • Ermeni İddiaları ve Berlin Mahkemesi

    Ermeni İddiaları ve Berlin Mahkemesi

    Ermeni İddiaları ve Berlin Mahkemesi
    2015 yılı soykırım iddialarıyla ilgili önemli bir dönüm noktası olacaktır. Başta diyaspora olmak üzere ilgili çevreler geniş çaplı bir strateji üzerinde derinden hazırlıklarını sürdürmektedirler. Çağımızın savaş şekli olarak propaganda ve bunun sonraki cephesi olarak genellikle diplomasiyi görmekteyiz. Propaganda tekniklerini bilemeyenler diplomasiden de dişe dokunur netice alamazlar. Büyük stratejiler en az 10 yıllık olup yarım asırlık, hatta birkaç asırlık olanları vardır. Her devletin istediği stratejiyi uygulama hakkı olabilir. Fakat bunları yok sayarak geçmiştekileri hesaba katmamak, bir adım sonrasını görememek, geleceği de kaybetmek demektir.
    Soykırım iddiaları konusunda Türkiye’nin savunma pozisyonuna girmeden enformatik propaganda, bilimsel gerçeklerin akademik zeminlere sunulması, ülkemizin tanıtımı, yakın tarihin aydınlatılması konularında yerine getirmesi gereken sorumlulukları bulunmaktadır. Bu alandaki imkanlar ve fırsatlarına bir başkasının sahip olması mümkün değildir. Ancak zayi edilen fırsatlar açısından üstüne yoktur.
    Yurt dışında görev yapan veya bir şekilde yabancılarla muhatap olan vatandaşlarımızın bu konuda maruz kaldıkları muamele sonucu psikolojik savaş genellikle baştan kaybedilmektedir. Konuyu en iyi şekilde bilmesi gereken akademisyen ve diplomatlarımızın dahi yetersiz, eksik, yanlış bilgilerle boynu eğik dolaşmalarının faturası zannedildiğinden çok daha fazladır. Öte yandan “soykırım yapmış bir neslin ahfadı” diye iftira edilen bir toplumdan insan hakları, saygı, demokratik terbiye de beklenemez.
    1915 Tehcir Kararnamesi, o güne kadar başta Taşnak çeteleri olmak üzere genellikler Ruslarla işbirliği halinde olan Ermenilerin Müslümanlara karşı uyguladıkları katliam, işkence ve bilumum insanlık dışı muameleler konusunda yığınla arşiv belgeleri vardır. Osmanlıya inanmayanlar için Rus, Amerikan hatta o günkü mesela Ermenistan başbakanının arşivlenmiş beyanatı vardır. Tehcir uygulamasının sona ermesinden sonra Fransa, ABD, Ermenistan’a yerleşmeyip eski köylerine dönmek isteyenlerle ilgili o yıllarda birçok diplomatik kararlar, mahkemeler, yazışmalar, raporlar, hatta Ermeni yayın organlarının yazıları bulunmaktadır. Malta sürgünleri neticesinde İngiliz mahkemesinin kararlarını herkes bilmelidir. Fakat işgal altındaki Nemrut Paşa Divanı’nın da mahkemeyle ilgisi olmadığı bilinmelidir.
    Bu cümleden olarak 1921’de başlayıp kısa bir süre içinde sonuçlanan Berlin Mahkemesi, yaygın ismiyle Talat Paşa Davası bulunmaktadır. Talat Paşa, Ermeni çetelerinin katliamının İstanbul ayaklarına sonuna kadar göz yummuş, herşeyin bittiğini görünce tehcire giden yolun sorumluları arasında yer almıştır. Ancak müsamaha gösterdikleri onu rahat bırakmamış ve Berlin’de Ermeni komitacı Tehliryan tarafından katletmiştir. Berlin Mahkemesi bu katilin yargılanması davasıdır. Ancak ilginçtir dava katilin adıyla değil maktulün adıyla anılmıştır.
    Mahkeme hazırlık safhasında suikast davası olmaktan çıkmış adeta Müslümanların Hıristiyanları katletme davası haline gelmiştir. Davanın başından itibaren tehcir esnasında yapılanlarla ilgili devlet görevlileri suçlanmaya çalışılmış, Talat Paşa’ya karşı Ermeni avukatlarca ileri sürülen iddia ve iftiralara diğerleri yanında Alman yetkililer de cevap vermek istemiştir. Ancak Alman mahkemesi o yıllarda Türkiye’de hatta Talat Paşa’nın yanı başında görev yapan kendi komutanlarının dahi bu konuda şahitliğini kabul etmemiştir.
    Alman makamları davanın bir an önce kapatılması, katilin bir şekilde serbest bırakılması yönünde gayret göstermiş ve mahkemeye baskı uygulamıştır. Bu yüzden yargılamada birçok usulsüzlükler görülmüştür. Katil Tehliryan “şuuru yerinde olmadığı” gerekçesiyle serbest bırakılmış, mahkeme kararının temyizi uygun görülmemiştir. Mahkeme boyunca “Ermeni meselesinin karmaşık bir hale sokulduğu ve bundan İtilaf Devletleri’nin sorumlu olduğu, olayların müsebbibinin kesinlikle Türkler olmadığı, bilakis katliamı öncelikle Ermenilerin başlattığı” yolundaki ifadeler kararda görülmektedir. Buna karşın Alman makamları davanın bir an önce sonlandırılması baskısı ile, hatta karşı savunma endişesiyle Tehliryan lehine şahitlerin dahi sınırlı tuttuğu görülmektedir.
    Berlin’deki bu mahkeme üzerinden nerdeyse bir asır geçmiştir. Mahkeme evrakı ve tutanakları ve evrakları yanında bu konuda başta Alman hariciyesi olmak üzere diğer kurumların bu konudaki yazışmalarının derlenip yayınlanması yakın dönem tarihine ışık tutacak önemli bir kaynaktır. Mevcut ve muhtemel iftiralara karşı Türkiye’nin yakın dönem tarihi konusunda gerekli çalışmaları yaptığına inandığımız Dışişlerimizin bu dosyayı derleyip yeniden değerlendirerek kamuoyuna, akademik ve diplomatik çevrelere sunmasını bekliyoruz.

  • Airbus sipariş gününü bayram ilan etti

    Airbus sipariş gününü bayram ilan etti

    Türk Hava Yolları’nın (THY) siparişi Airbus’ta bayram havası yarattı. Şirketin THY’nin siparişiyle rakibi Boeing’i geçeceği yorumları yapılıyor.

    72278

    THY’nin Airbus’tan tek seferde 117 adetlik yeni uçak siparişi Avrupalılar’ı sevindirdi. Birçok Avrupa gazetesinde konu yer buldu.

    Euro Bölgesi’nin uçak imalatçısı Airbus’ın 82’si kesin kalanı opsiyonlu olmak üzere toplam 117 adetlik sipariş nedeniyle 2012’de önde olan ABD’li Boeing’i geçeceği belirtildi.

    THY’nin bu alımı Türk sivil havacılık sektörünün de en yüksek siparişi olma özelliği taşıyor.

  • Hasan Cemal Milliyet’ten ayrılıyor!

    Hasan Cemal Milliyet’ten ayrılıyor!

    Ve Hasan Cemal, 15 yıl önce, 1998 yılında yazmaya başladığı Milliyet’ten ayrılıyor!

    Önce bu noktaya nasıl gelindiğini hatırlayalım, sonra Hasan Cemal’i Milliyet’e veda etmeye yönelten son gelişmeleri paylaşalım.

    28 Şubat’ta Milliyet’in manşetinde “İmralı zabıtları” başlığıyla yayımlanan Namık Durukan‘ın haberi üzerine çıkan tartışmada Hasan Cemal iki önemli yazı kaleme aldı.  İlk yazı “Barış olgunlaşmış durumda, resmin bütünü sakın ola gözden kaçmasın!” başlığıyla 1 Mart Cuma günü yayımlandı.  Cemal’in bu yazısı, Milliyet’e ve Namık Durukan’a kutlamayla başlıyordu.

    Cemal’in, Abdullah Öcalan’ın BDP heyetiyle İmralı’da yaptığı görüşmeye ilişkin notların yayını üzerine Milliyet’teki ikinci ve son yazısı 2 Mart Cumartesi günü Sayın Başbakan, tarihin eli yine omzunuzda, tarih bazen yaşarken de yakalanır!” başlığını taşıyordu. Cemal bu yazıda, Milliyet’in İmralı notlarını yayımlamasını suçlayanları eleştiriyor ve “Gazete yapmak ayrıdır, devlet yönetmek ayrıdır. İkisi birbirine karıştırılmasın. Kimse de kimsenin işine öyle karışmasın” diyordu.

    Başbakan Tayyip Erdoğan, bu yazının yayımlandığı gün, yani 2 Mart Cumartesi günü Balıkesir’de yaptığı konuşmada “Gazeteciliğiniz batsın” derken doğrudan Hasan Cemal’in yazısına gönderme yaptı. Hatırlayalım:

    “Bu medyanın bazı uzantıları, kalemşörleri şunu yazıyor. Devlet yönetmek başka bir şey, gazete yapmak farklı bir şey. Eğer bu ülkeye bu millete zerre kadar sevdanız varsa şu çözüm sürecine katkıda bulunmak istiyorsanız böyle bir haberi atamazsınız, atmamanız gerekirdi. Bu süreç hassas bir süreç. (…) Eğer böyle gazetecilik yapacaksan, batsın senin gazeteciliğin…”

    Erdoğan, üç gün sonra, partisinin grup toplantısında da Milliyet’in haberini “gayri milli yayıncılık” olarak hedef gösterdi.

    Milliyet’in sahibi Erdoğan Demirören, Başbakan’ın çıkışının ardından Genel Yayın YönetmeniDerya Sazak‘a, Hasan Cemal’in, gazetesinin yayınını savunan tavrından duyduğu rahatsızlığı iletti. Demirören, Cemal ile Başbakan’ın çıkışını köşesinde eleştiren Can Dündar’ın yazılarına son verilmesini istemiş, Sazak ve yazı işleri direnmişti.

    Milliyet’i sarsan kriz, Dündar’ın yazılarına devam etmesi, o hafta salı günü yazısı istenmeyen Hasan Cemal’e ise iki hafta ceza verilmesi formülüyle donduruldu. İki haftalık süre bugün doldu ve gözler Milliyet cephesine çevrildi. Nitekim Cengiz Çandar, Radikal’deki köşesinde, yaklaşık 40 yıllık arkadaşı ve meslektaşı Hasan Cemal’in salı yazısının yayımlanıp yayımlanmayacağını merakla beklediğinin altını çiziyordu.

    Derya Sazak, pazartesi günleri yayımlanan editoryal yazısında, İmralı notlarının yayınına ilişkin olarak yaşanan kriz için dikkat çeken bir ifade kullanmıştı:

    “Haberi yayımlarken mesleki ilkelerimizden ödün vermedik. ‘Editoryal bağımsızlığın’ sınırlarını tartışmaya açma pahasına süreci, ‘genel yayın politikalarıyla uyumlu’ yönetme sorumluluğu bana aittir.”

    Cemal iki gün önce gönderdi, Sazak yeni yazı istedi

    Pazartesi günleri izin yapan Cemal, salı günü yayımlanacak yazısını 16 Mart Cumartesi günü Milliyet Yazı İşleri ve Derya Sazak’a gönderdi. Bir başka deyişle, iki haftadır kendisinden yazı talep edilmeyerek ambargo uygulanan ve bir türlü “cezaya konulan”  Hasan Cemal, bu sürenin bitimine tekabül eden salı günü için yazısını gazeteye iki gün önceden iletti.

    Aldığım bilgilere göre, Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Derya Sazak, gönderdiği yazıyı yayımlayamayacağını belirterek Hasan Cemal’den yeni bir yazı istedi. Cemal’in cevabı,“gönderdiği yazı yayımlanmadıkça yeni bir yazı göndermeyeceği” yolunda oldu.

    Hasan Cemal, gönderdiği yazının yayımlanmayacağı bildirimi üzerine Milliyet ile yollarını ayırmaya yöneldi. Cemal’in, gazetenin önerdiği “iki hafta daha yazmaması” mealindeki formüle de yanaşmadığı konuşuluyor.

    Peki, Hasan Cemal’in yazısında ne vardı?

    “İki haftadır kapalı olan köşemi açarken – Gazetecilik ve gazeteciler üzerine” başlıklı yazısında, medya patronlarının iktidarlarla ilişkisine eleştirel bir bakış yöneltirken medya sahiplerinin basın dışı işlerinin iktidarların elini güçlendirdiğine vurgu yapıyor. Cemal, kendisinin çok sevdiği ifadeyle “gazeteci milleti”ni, özellikle medya elitlerini de, editoryal bağımsızlığa birlikte sahip çıkmadıkları için eleştiriyor.

    ‘Sonra konuşacağım’

    Bütün bu süreci konuşmak üzere Hasan Cemal’i aradım. Ancak Cemal, “şu anda konuşmak istemediğini, daha sonra konuşacağını” söylemekle yetindi.

    Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmen Yardımcılığı görevinden 14 Aralık’ta ayrılan Yasemin Çongar‘ın da, yaklaşık üç hafta önce patlayan Hasan Cemal krizi üzerine, daha önce anlaştığı Milliyet’e yazı göndermekten vazgeçtiğini not edelim. Çongar, krizden önce, Taraf’ta büyük bir ilgi gören edebiyat yazılarını (Ex Libris) hafta sonlarında Milliyet’te sürdürmek üzere anlaşmaya varmıştı. İzleyen süreçte, Hasan Cemal olayına ilişkin yazıların, Milliyet’in ardından Hürriyet’te de makaslandığını bu köşede duyurmuştuk.

    Sözü uzatmayalım ve Hasan Cemal’in, eğer son anda sürpriz bir karar verilmezse Milliyet’te yayımlanmayacağı bildirilen son yazısına bırakalım; buyrun…

    İki haftadır kapalı olan köşemi açarken…

    Gazetecilik ve gazeteciler üzerine…

    Başbakan Erdoğan, Balıkesir’de Milliyet’e dönüp Namık Durukan’ın İmralı Zabıtları haberinden dolayı “Batsın bu gazeteciliğiniz!” dediğinden beri iki haftadır bu köşe kapalıydı.

    Tayyip Erdoğan, Balıkesir konuşmasında beni de hedef almıştı. Adımı zikretmemişti ama haberi ve gazeteciliği savunan benim bir cümlemi aynen alıp bana da yüklenmişti.

    Ben o cümlede kendi mesleğimin en temel ilkelerinden birini özenle vurgulamıştım. ‘Gazetecilikle memleket idaresi’nin ayrı ayrı konular olduğunu belirtmiş, ikisinin arasından geçen ayırıcı çizgiye işaret etmiştim.

    Özeti şuydu:

    Demokrasilerde siyasetçi ülke yönetir, gazeteci gazete yapar!

    Evet, öyledir.

    Demokratik rejimlerde gazeteciliğin sınırlarını özgürlükler ve gazetecilik mesleğinin evrensel ilkeleri çizer; iktidarların bakış açılarıyla milli-gayri milli gibisinden kriterler çizmez.

    Gazeteciliğin evrensel ilkeleri içinde, tarifi her zaman kolay olmasa da, hiç kuşkusuz sorumlulukda vardır. Ama bu sorumluluk duygusuyla iktidar odaklarının anladığı ‘sorumluluk’ ille de örtüşmez, örtüşmek zorunda da değildir.

    Demokrasilerde gazetecilerle iktidar sahipleri zaman zaman anlaşamaz çatışırlar.

    Çok görülür bu durum.

    İlişkilerin fena halde gerildiği, bazen kopma noktasına geldiği de olur.

    Bu konuda özellikle Amerikan demokrasisinden çok ilginç, renkli örnekler verilebilir.

    Şimdi bunları geçiyorum.

    ‘İmralı zabıtları’ yüzünden Ankara’yla Milliyet arasında yaşanmış ‘olay’ın perde arkasına bugün için girmek niyetinde değilim. Kişiselleştirmek de istemiyorum konuyu…

    Böyle bir ‘olay’ benim başıma ilk defa gelmiyor. Ayrıca, yıllar ve yıllar boyu birçok meslektaşım bu yollardan geçti, geçmeye ne yazık ki devam ediyorlar.

    Belirtmekte yarar var.

    Medya-iktidar ilişkileri bu ülkede öteden beri sorunlu olmuştur. Çünkü siyasal güç odakları her zaman medya ve gazeteci milletini genellikle kendi çektikleri ‘kırmızı çizgiler’le kontrol altında tutmaya çalışmıştır. Bunun için ekonomik, siyasal ve hukuksal aletlerle baskı uygulamıştır.

    Hiç değişmemiştir bu.

    Medya patronlarının gazetecilik dışındaki alanlarda mevcut ekonomik menfaatleri de iktidarların elini güçlendirmiştir.

    Bir başka deyişle:

    Kendi işleriyle ilgili olarak medya sahiplerinin Ankara’ya olan ihtiyaçları ya da Ankara’nın ekonomik konulardaki aşırı gücü -Türkiye’de yargı düzeninin ikinci sınıflığıyla da birleşince- siyasal iktidarlar medyayla daha kolay oynamıştır.

    Bir de gazeteciliğe bakış vardır, medya patronlarının bakışı…

    1990’ların başıydı.

    Cumhuriyet gazetesinin genel yayın yönetmeniydim. Türk iş dünyasının en büyüklerinden biri, gazete çıkarmak isterken benim de görüşümü almıştı.

    Ben de ona sormuştum:

    “Neden gazete çıkarmak istiyorsunuz? Avrupa çapında iyi bir buzdolabı fabrikası, iyi bir televizyon fabrikasıyla bankadan sonra bir de iyi gazeteniz mi olsun istiyorsunuz? Yoksa rakiplerinize karşı Ankara’da, iktidarlar nezdinde yeni bir güç odağı yaratmak için mi gazete çıkarmak istiyorsunuz? Ankara’da kendi iş menfaatlerinizi korumak ve geliştirmek mi, yoksa bir de iyi gazete sahibi olmak mı, hangisi?”

    Bu konuyu daha önce de yazmıştım. Ama yukarıdaki sorum bugün de geçerli. Ankara’yla, siyasal iktidarlarla medya arasındaki sorunlu ve kusurlu ilişki yapısı, sanıyorum, dün olduğu gibi bugün de yukarıdaki soruda düğümleniyor.

    Ama yalnız bu değil.

    Bir de ‘gazeteci milleti’nin, özellikle ‘gazeteci eliti’nin iktidar-medya ilişkilerini rayından saptıran ya da rayında tutamayan rollerini de akılda tutmak lazım.

    Yöneticiler – ve önde gelen yazarlar – bu ülkede gazeteciliği güç odaklarına karşı olduğu kadarpatronlara karşı, hatta patronlara rağmen savunmakta da başarılı olamadılar. Bunun için kendi aralarında mesleki nitelik taşıyan güçlü ortak platformlar oluşturamadılar.

    Bu noktayı özellikle vurguluyorum.

    Bu konuda, benim de 45 yıllık gazetecilik mesleğimde zayıf notlarım vardır.

    Ayrıntıya girmiyorum.

    Şimdilik girmek de istemiyorum.

    İktidar-medya, iktidar-gazeteci, gazeteci-patron ilişkilerinde taşların yerli yerine oturabilmesi için, hiç kuşkusuz, gazeteci milletinin de mesleki görev ve sorumluluğu vardır.

    Bu noktayı gözardı etmeyelim.

    Olan biteni, eli kolu bağlıymış gibi ya da kendisini ilgilendirmiyormuş gibi seyretmek, yani kayıtsız ya da nemelazımcı tavır, demokrasi ve hukuk devletinin bu ülkede ikinci sınıflığa mahkûm olmasında önemli rol oynamıştır.

    Gazetecilik bayrağını ne kadar yüksekte tutarsak, kendi mesleğimizin bağımsızlık ve özgürlüğüne ne kadar sahip çıkarsak, Milliyet’in başarılı Genel Yayın Yönetmeni Derya Sazak’ın deyişiyleinadına gazetecilik çizgisinde ne kadar yürüyebilirsek, bu ülkede demokrasi ve hukuk çıtası da o kadar yükselir.

    Bu konu, Türkiye’nin ‘Kürt sorunu’yla ilgili olarak bugün geçmekte olduğu hayati dönemde çok daha büyük bir önem taşıyor. Demokratik hukuk devleti çıtası ne kadar yükselirse, bu ülkenin barış ve huzur kapısı o kadar açılır.

    Biz gazeteciler mesleğimizi ne kadar iyi yaparsak… Gazeteci gazeteciliğini, patron patronluğunu, siyasetçi siyasetçiliğini ne kadar iyi bilirse… Hiç kuşkunuz olmasın, herkesin kafası rahat eder, herkes daha huzura varır ve bu ülkede demokrasiyle barışın taşları çok daha çabuk yerli yerine oturur.

    Mesleğini çok uzun yıllardır gerçekten seven bir gazeteci olarak her şeye rağmen, birçok olumsuzluğa rağmen geleceğe umutla bakıyorum.

    Bu açıdan duygu ve düşüncelerim özellikle son iki haftada yaşadıklarımla daha bir güç kazandı diyebilirim.

    Hadi, işimize bakalım.

    İşimizi daha iyi yapalım.

    İki haftalık mecburi aradan sonraki ilk yazımı noktalarken, daha iyisini yazabilirdim diye de düşünmeden edemiyorum doğrusu…

    Doğan Akın

  • Kıbrıs satıldı

    Kıbrıs satıldı

    526717_424349974323291_577614355_n

    Vatan gazetesinden Çağdaş Ulus’un haberine göre Akdeniz’de söz sahibi olmak isteyen İsrail, KKTC’de paravan şirketlerle toprak satın aldı. Buna Rumların ve İngilizlerin 4 bin dönüm toprak satın alması eklendi.

    Habere göre İsrailli iş adamları adadaki bazı Türk avukatlar üzerinden paravan şirketler kurup, arazi toplamaya başladı. Araştırmalar sonunda 95 İsrailli işadamının KKTC’de 443 paravan şirket kurup 4.5 kilometrekarelik bir alanda arsa satın aldıkları tespit edildi. Buna ek olarak Girne, Magosa, Güzelyurt, Karpaz, Tatlısu, Dipkarpaz, Büyükkonuk, Bahçeli, Yenierenköy ve Sadrazamköy bölgelerinde arazi satın alan ve buralara lüks siteler inşa etmeye başlayan Rumların bin futbol sahası büyüklüğündeki 4 bin dönüm Türk toprağını satın aldığı belirlendi. Satın alınan topraklar için yaklaşık 45 milyon euro ödenirken yaklaşık 30 bin Rum’un, KKTC’den toprak satın aldığı belirlendi. Rumlar dışında da özellikle Girne ve Magosa’da da birçok İngiliz’in toprak satın alması dikkat çeken diğer bir ayrıntı oldu

  • THY ‘sevgi’ satacak

    THY ‘sevgi’ satacak

    THY Genel Müdürü Kotil ‘Bugüne kadar uçuş, servis sattık. Bundan sonra ‘sevgi’ satacağız. Her gün sevgi satılıp alınıyor” dedi.

    Türk Hava Yolları (THY) Genel Müdürü Temel Kotil, 3. havaalanını beklemeden şirketi büyütmeye devam ettiklerini, şu anda Atatürk Havaalanı’ndaki kapasite kısıtından dolayı Sabiha Gökçen’de büyümeyi sürdürdüklerini belirtti.

    Kotil, 2013 yılında 46 milyon yolcu, 9,7 milyar dolar ciro, 250 uçuş noktası ve günde aşağı yukarı 1.200 sefer hedeflediklerini kaydederek, ‘Bugüne kadar uçuş, servis sattık. Bundan sonra ‘sevgi’ satacağız’ dedi.

    Yeni lokasyonlara uçuşlarla ilgili de konuşan Kotil, ‘Bizim standardımız yılda 30 nokta açmak. 2013 yılında hedefimiz; 46 milyon yolcu, 9,7 milyar dolar ciro, 250 uçuş noktası ve günde aşağı yukarı 1.200 sefer’ ifadelerini kullandı.

    Kotil, bu yılki trafik sonuçlarının geçen yıla göre daha iyi olduğunu anımsatarak, ‘Doluluk oranımız artıyor. Yolcu sayımız yüzde 22 oranında arttı. Yurt dışında yüzde 32 oranında arttı ve artmaya devam ediyor’ dedi. ‘Hem Batılı hem Doğulu şirketiz, artık uçuş ve servis değil ‘sevgi’ satacağız’-

    Kotil, 2020 yılına kadar uçak adedinin 375’e ulaşacağına dikkati çekerek, sözlerini şöyle tamamladı: ‘2020 vizyonumuzda 90 milyon yolcu ve 19 milyar dolar ciro ve dünyanın her yerine uçan havayolu olacağız. Bugüne kadar uçuş, servis sattık. Bugün kararımızı değiştirdik. Bundan sonra ‘sevgi’ satacağız. Her gün sevgi satılıp alınıyor. Biz hem Batılı hem de Doğulu bir şirketiz, başarılı olmamızın sebebi… 2002 yılından beri hep kar ediyoruz. Kar elde ede ede artık kardan ziyade sevgiyi konuşmaya karar verdik. Biz Batı kadar kurumsal, Doğu kadar duygusal bir şirketiz.’

  • Dolandırıcıların yeni yöntemi bu!

    Dolandırıcıların yeni yöntemi bu!

    Dolandırıcıların yeni yöntemi bu!

    A LMANYA’DA dolandırıcılar, her geçen gün yeni yöntemlerle vatandaşın cebinden para  sızdırmanın peşinde koşturuyor. Özellikle telefonla arayarak banka hesap numaralarını ele  geçiren dolandırıcılar artık kapı kapı  dolaşıp Türk vergi dairesinden geldikleri iddiasıyla Türklerden para sızdırmaya çalışıyor.

    “UYANIK OLUNMALI”

    MAİNZ Başkonsolosu Aslan Alper Yüksel, görev bölgesindeki  emniyet müdürlerinin  söz konusu dolandırıcılığı kendisine bildirdiğini söyledi ve Türkleri uyanık olmaya davet etti. Başkonsolos, “Dolandırıcılar  kendilerini Türk vergi dairesi yetkilisi olarak tanıtıyor. Türkiye’den getirilen değerli eşyalar için gümrük vergisi  ödenmesi gerektiğini söylüyor” dedi.

    “TELEFONU NOT EDİN”

    DOLANDIRICILARIN Almanca konuştuğu bilgisini de veren Başkonsolos  Yüksel, “Bu dolandırıcılar telefonla da  arayıp vatandaşın cebinden para sızdırmanın peşinde. Arayan numarayı hemen not edin ve telefonu  süratle kapatın. Kaydettiğiniz  numarayı ise hemen polise bildirin” şeklinde konuştu.

    KADİR İNCE / MAİNZ

    ileDolandırıcıların yeni yöntemi bu! « SABAH AVRUPA.

  • 18 MART DENİZ SAVAŞI VE SONRASI

    18 MART DENİZ SAVAŞI VE SONRASI

    Çanakkale Muharebeleri–4

     

    Churchill ve İngilizleri en çok tahrik eden 100 yıl önce Napolyon Savaşları sırasında İngilizlerin Akdeniz Filosu Komutanı Amiral Duckwood’un inanılmaz macerası olmuştu. O günlerde Amiral Duckwood’un İstanbul seferi Deniz Harp Okulunda Korvet Kaptanı Bogarth tarafından okutuluyordu. Duckwood 8 savaş gemisi, 2 Firkateyn, 2 kalyondan müteşekkil bir filo ile 19 Şubat 1807 günü Çanakkale Boğazından girmiş, Nara açıklarında küçük bir Türk filosunu tahrip ederek Marmara’ya geçmiş, 20 Şubat günü İstanbul önüne gelmiş, Napolyonun Elçisi General Sebastiyani’nin kovulması ve Türk Donanmasının teslimini talep etmişti. İsteklere olumlu yanıt vermeyen Osmanlı Devleti görüşmeleri uzatırken kıyıda savunma tedbirlerini arttırdı. Sonuç alamayacağını anlayan Duckwood 1 Mart’da Çanakkale’ye doğru döndü. 3 Mart günü Boğazdan çıkarken sert bir dirençle karşılaştı. 29 ölü ve 138 yaralı zayiat verirken bütün gemileri ağır hasara uğradı.(1) Türk kaynaklarına göre Duckwood bir öğle namazı vaktinde Boğaz girişine geldi ve kıyıdakiler onun dost bir filo olduğunu ve İstanbulu ziyarete geldiğini düşünerek ateş açmamışlar. Duckwood Marmara’da beklerken işlerin çıkmaza girdiğini görünce geri kaçmak istedi ama rüzgâr olmadığı için beklemek zorunda kaldı ve rüzgâr yelkenlerini şişirince de Çanakkale’ye doğru hızla uzaklaştı. Gerçekleri duymak istemeyen İngilizler bu konuda gösterdiği cesaret ve beceri nedeni ile Duckwood’a ne kadar hayranlık duyuyorlarsa, İngiliz Donanmasını Boğaz önünde görünce Boğazı savunan askerlerin korkup kaçacaklarına da o kadar inanıyorlardı. Churchill o muazzam donanma ve ateşine karşı Türk askerinin yine bir şey yapamayacağını ve büyük bir ihtimalle korkup kaçacaklarını zannediyordu. Böylece efsanevi Amiral Duckwood’un başaramadığını başarmış biri olarak tarihe geçmiş olacaktı.

    Bir akşam Başbakan Asquıt’in evindeki bir akşam yemeğinde, Başbakanın kızı Violet Asquıt,  Lord Kitchenerle sohbet ederken “ Çanakkale ile ilgili kazanılacak zaferin onurunun tamamen Winston Churchile ait olacağını” söyledi. Onun Amiral Fisher ve diğer muhaliflerin baskılarına karşı nasıl büyük bir güven ve cesaretle sorumluluğu üzerine aldığından bahsedince, Savaş Bakanı “ Tamamen öyle değil, ben de başından beri bu harekâtı destekliyorum” cevabını vermişti.(2)

    Amiral Carden planlandığı gibi 19 Şubat’tan itibaren Boğaz girişindeki mevzileri bombalamağa başladı. Emrinde 14 İngiliz ve 4 Fransız Muharebe gemisi, 35 kadar mayın temizleyici ve yeteri kadar yardımcı gemi toplanmıştı. Bombardımana katılan gemiler Türk toplarının menzili dışında kaldığı için hasara uğramadan rahatça görevlerini yapıyorlardı. 25 Şubatta gemiler Boğaz girişini bombalamaya devam ettiler ve bu bombardımanlar 16 Mart gününe kadar tekrarlandı. O gün Filo Komutanlığında çok önemli bir gelişme oldu. Ağır baskı ve stres sonucu Amiral Carden rahatsızlandı ve görevinden alındı. Aslında Churchill bu görevi baştan itibaren Türkiye’deki İngiliz Misyonu komutanı Amiral Limpus’a vermeği düşünüyordu. Çünkü o Boğaz savunmasının bütün inceliklerine hâkimdi. Ancak böyle bir görevlendirmenin uluslar arası nezaket kuralları ve dürüstlükle bağdaşmayacağı düşünülerek vazgeçilmiş (3) ve komutanlığa Amiral Carden atanmıştı. Hiç vakit kaybedilmeden görev yardımcısı Amiral de Robeck’e verildi. Churchill kendisine fazla gecikmemesini tavsiye edince iki gün sonra asıl saldırının bağlıyacağını belirtti.

    Saldırı 18 Mart günü başladı.Sabahın ilk saatlerinden itibaren Boğaza giren 18 savaş gemisi altışarlı üç hat halinde yerlerini aldılar ve 11.30 dan itibaren her tarafa mermiler yağdıran devasa bir ateş ve çelik grubu olarak ilerlemeye başladılar. Ellerindeki cephanenin sınırlı oluşu ve menzil sınırlaması gibi nedenlerle Türk tarafı 12’den sonra ciddi olarak karşılık vermeğe başladı. Akşama kadar 6 saate yakın bir muharebeden sonra. Amiral de Robeck saat 17 civarında donanmasına geri çekilmeyi emretti. Saldırı sırasında 3 savaş gemisi batmış, 3savaş gemisi  çok ağır yaralanmış, dört gemi de ağır hasar görmüş ve  Toplam 800 denizci ölmüştü. Türklerin kaybı ise 8 top,40 ölü ve 70 yaralı olarak tespit edilmişti.(4)

    Winston Churchill ve Lord Kitchener’in en büyük endişesi ikinci saldırının geciktirilme ihtimali idi. Onlar Türklerin savunma gücünün tükendiğine, cephane stoklarının %80 inin harcanması nedeni ile savunma gücünün kalmadığına inanıyorlardı.(5)  Fakat 18 Mart günündeki saldırı sırasında Türkler öylesine soğukkanlı ve güçlü bir direnç göstermişlerdi ki, savaşanlar bir daha aynı şartlarda Boğaza girmeye istekli görünmediler. 22 Mart günü Amiral de Robeck’in Sancak gemisi Queen Elizabeth’de, bölgeye yeni komutan olarak atanan General Hamilton ve üst rütbeli general ve amirallerin de katıldığı bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda durum detaylı olarak görüşüldü ve bundan sonra sadece deniz kuvveti ile değil kara ve deniz kuvvetlerinin birlikte yapacağı müşterek bir harekâtla saldırının yenilenebileceği kararı alındı ve bu karar teklifi Savaş Konseyine sunuldu.

    VE SONRASI

    Deniz Bakanlığında Churchill Çanakkale’ye yeni takviyeler göndermek için büyük gayret sarf ediyor, bölgeye gönderilecek, her gemi, her subay, her asker ve her mermi için olağanüstü bir uğraş veriyordu. Onun bu kadar ısrarlı olmasını anlamakta güçlük çeken yaşlı Amiral Fisher, bir gün ona gönderdiği bit yazının altına şu notu düşecekti: “ Sen Çanakkale ile kafayı yemişsin, başka bir şey düşünemiyorsun. Allah kahretsin şu Çanakkale’yi, orası bizim mezarımız olacak.” (6) Deniz saldırısı bir daha tekrarlanmadı ve alınan karar gereği İngiliz, Fransız ve Koloni ülkeler askerleri 25 Nisan 1915 tarihinden itibaren Gelibolu Yarımadasına muhtelif kıyılardan çıkarak Çanakkale Muharebesinde, Kara Harekâtı olarak yeni bir safha başlattılar.

    Bundan sonra her geçen günde Amiral Fisher ile Churchill arasındaki ilişkiler gittikçe bozuldu, nihayet 15 Mayıs günü Churchill Fisherin istifa dilekçesini masasında buldu. Yıllar süren yakın ilişkilerini başından beri yakından izlediğimiz bu ikilinin ayrılması Churchill’i çok üzdü. Ama onu daha çok üzecek başka gelişmelerde olmuştu. Hemen hemen bütün ülke onun aleyhine dönmüş, Churchill’e karşı cephe almışlardı. Boğaz saldırısı ile çok büyük bir hayranlık ve şöhret kazanacağına inanan Deniz Bakanı, cepheden gelen ağır zayiat haberlerinin sonucunda ölüm ve kayıplardan sorumlu tutulmağa başlandı. Mayıs sonlarına doğru, Churchill Deniz Bakanlığından ayrılmağa zorlandı. Ancak istifasına rağmen onun Savaş Konseyi üyeliğine devam etmesi istendi. Kasım ayında Savaş Konseyi yenilendi ve onun devre dışı bırakılması Chuchillde hayal kırıklığı yarattı.

    Bir savaş lideri olarak görev yapmasına imkân kalmayınca, bir savaşçı olarak ülkesine hizmet etmek isteyen Churchill müracaatı üzerine Fransız Cephesine gönderildi. Kendi arzusu en az bir Tugaya komuta etmekti. Ancak Londra’dan gelen emirde onun taburdan büyük hiçbir birliğe komuta etmemesi istendiğinden,  Churchill’e binbaşı rütbesi ile bir tabur komutanlığı görevi verildi. Bir ay kadar cephede kalan Churchill, mevzilerde yaşamanın bütün zorluklarını gördü, sıkıntıları arkadaşları ile paylaştı. Daha sonra Albaylığa terfi ettirilerek 6ncı Kraliyet İskoç Fusilier birliği komutanlığına atandı. Altı ay daha bu görevle cephede kalan Churchill, cepheden ayrılarak Londra’ya döndü ve milletvekili olarak görevine devam etmek için Parlamentoda yerini aldı ve siyasi yaşamına yeniden başladı.(7)

    DİPNOTLAR:

    (1)    Binbaşı Demaz: Çanakkale Seferi, s.14 (İstanbul Askeri Matbaası–1930)

    (2)   David Fromkin: A Peace The End All Peace, s.135-136 ( Avan Boks, New York–1963)

    (3)   C.F. Aspinal-Oglander: Çanakkale Cilt–1,s.14; Alan Moorehead: Gallipoli, s.76–77(London–1956)

    (4)   Birinci Dünya Harbinde Türk harbi, V cilt, Çanakkale Cephesi harekatı, Inci Kitap, s.211–212 (Ankara–1993)

    (5)   Tim Swifte. Gallipoli The Incredible Campaign, s.29-30 (Australia,Sidney-1985)

    (6)   Violet Benham Carter: Winston Churchill As I Know Him s.378 (London–1966)

    (7)   Quentin Reynolds: Winston Churchill, s.90–93 ( Random House New York–1963)

     

    Dr. M. Galip Baysan

  • TUSIAD’DAN CATLAK BIR SES “‘Ermenilerden özür dilensin, sınır yeniden açılsın'”

    TUSIAD’DAN CATLAK BIR SES “‘Ermenilerden özür dilensin, sınır yeniden açılsın’”

    AÇIK  CEVAP – DUYURU: SUKRU SERVER AYA

    ‘Ermenilerden özür dilensin, sınır yeniden açılsın’         16.03.2013 10:43:42

    TUSİAD yönetim kurulu üyesi Volkan Vural, ‘2015’te Ermenilerden özür dilenmeli’ dedi

    VOLKAN VURAL

    TÜSİAD yönetim kurulu üyesi eski büyükelçi Volkan Vural, ‘Ermeni soykırımı’nın 100’üncü yılı olan 2015’te özür dilenmesini ve sınırın yeniden açılmasını önerdi.

    Sayın Vural’ın büyükelçilik kariyeri ve TÜSİAD Yönetim Kurulu üyesi oluşu, geçerli yasal belgelere dayanmayan ve dedi-kod’dan öteye bir geçerliği olmayan kulaktan dolma bilgileri, SOYKIRIM mevcudiyetini kanıtlayamaz; ancak, bazı mevki sahiplerinin oturdukları sandalyelerden kendilerine şarj edilen duyumları “doğru kabullenme” zaaflarını kanıtlar.  Özellikle gerek Diplomat, gerekse İŞADAMI olarak, itibar edilmesi deliller, öncelikle resmi belgelerdir. Bu güne dek, Soykırım iddiasında bulunanlar, sahteliği kanıtlanmayan bir tek belge ibraz edememişlerdir. Buna karşılık, esas hunharlıkların Ermeni gönüllüler tarafından işlendiğine dair, onlarla Ermeni-Amerikan belgeleri mevcuttur ve bir kısmı kitaplarımda aynen gösterilmiştir. Sayın Vural ve bu konudaki diğer TÜSİAD danışmanı Bay Özel’in, ancak kendilerine verilen seçmece kaynaklara dayanarak, tek yanlı yorumları veya mevkilerinden menkul otoriteleri, biraz okuyanlar ve araştıranlar için, hayret edilecek bir bilgi fukaralığının verdiği cesaretin arzından başka bir şey değildir.

    Emekli Büyükelçi Volkan Vural, bir iş insanı olmamasına rağmen tam 5 yıldır Patronlar Kulübü olarak bilinen Türk Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) yönetim kurulunda ‘değişmez üye’ olarak yer alıyor.

    Büyük patronlar, ona danışmadan iş yapmıyorlar. Bugün Gazetesi’nden Perihan Çakıroğlu’na konuşan Vural, her ne kadar “Parayla pulla ilgim yok. Ben profesyonel üyeyim” dese de dernekteki arkadaşları paralarını iyi değerlendirmek için Vural’ın diplomasi gücünden fayda sağlıyorlar.

    Bu ölçütler Sayın Vural’ı “bilgili değil ancak yetkili” yapabilir. Tahakkukuna sebep-zaman-imkân-yer-araç-mezar-belge ve bitaraf şahit olmayan bir suçu her hangi bir kimseye tahmil etmesine yetmez. Ancak, bilgi kara deliğini ifade eder.

    Siz TÜSİAD’da epeydir değişmez yönetim kurulu üyesisiniz. Bu değişmezliği neye borçluyuz?

    Aslında ben TÜSİAD yönetim kurulu üyesi olacak konumda değilim tabii ki. Profesyonel bir insanım. Derneğin birçok profesyonel üyesi var. Artık TÜSİAD da değişti, uzmanlarla çalışıyor. Benim de Dışişleri Bakanlığı’ndaki kariyerimden dolayı, aynı zamanda da Doğan Holding’deki danışmanlık görevimi temsilden dolayı TÜSİAD’da yer almam ve yönetimde de bulunmam talebi geldi. O şekilde ilk kez 2009’da girdim. 5 yıldan bu yana da yönetimde yer alıyorum.

    Ermenistan’la büyük sorunlarımız hala devam ediyor. Bir röportajınızda diyorsunuz ki, “Ermenistan’la ilişkilerimiz başlasın. Soykırımı kabul etmeyelim ama özür dileyelim”. Yine aynı görüşte misiniz?

    Evet aynı görüşteyim. Bu topraklarda milyonu aşkın Ermeni yaşamış. Onlar, bu toprakların çocukları. Birtakım hadiseler olmuş. Kimisi buna soykırım diyor. Bir kısmı da büyük trajedi diyor. Bana kalırsa da bu tehcir olayı, trajik bir olaydır. Tıpkı Balkanlar’da böyle durumlara maruz kalan ve buraya göç eden Türkler gibi bu da bir tarihin yarattığı bir trajedidir. Elbette o zamanki Osmanlı Devleti’nin sorumluluğu vardır. Bu sorumluluktan dolayı özür dilemek mümkündür. Tabii ki Ermenilerin de sorumluluğu vardır. Herkes tarihi kendisine göre yorumluyor.

    Sayın Vural’ın yorumu objektif değil sübjektiftir. Uluslar arası bir suçun tartışıldığı ortamda, yorumların kahvehane sohbeti ve iyi niyet temennileri ile değil, tamamen müspet belge ve resmi yazışmalara dayanması zorunludur.   

    Tarihçiler çözemiyor, siyasetçiler meseleyi çözebilir mi?

    Bence bu siyasi bir sorundur ve siyasiler çözer. Burada özür de dilenebilir. Ölen ve tehcire uğrayan insanların torunlarını bir çağrı da yapılabilir. “Burası sizin de topraklarınız, gelirseniz size de yer var” denilebilir. Gelen gelir, gelmeyen gelmez. Gelenlere vatandaşlık da verilebilir.

    Kronik bir konuya, hayret edilecek basit bir yaklaşım ve çözüm.

    Peki, milyonlarca insan gelirse ne yaparız?

    O kadar çok değil. En fazla 500 bin filandır. Belki çocuk ve torunlarıyla en 600 bini bulur.

    Buyurmasına buyursunlar da, bu ülkeyi kendi seçimleri ile terk eden muhacirlere üç defa, dönme ve mülkiyetlerini alma teklif edilmiş, büyük bir kısmı bu imkânları kullanmak istememiştir. (1) Batum Sulhu,  2-8 Haziran 1918;  (2) Mondros Ateşkesi (30.10.1918)- Kapitülasyonlar bile ihya edilmiştir. (3) 1923 Lozan Sulhu ve ülkeden ayrılanlara iki yıl içinde dönme, tekrar vatandaşlık ve mülklerini edinme imkânı!

    TÜSİAD’ın sözde Ermeni soykırımının 100’üncü yılı dolayısıyla 2015’te bazı hazırlıkları söz konusu değil mi?

    Dünyada ne gibi faaliyetler var, onlara bakıyoruz. Türkiye’de de epeydir yapılan bir tartışma var. Tehciri gerçek olarak anlamak. Ermeni meselesini anlama konusunda son yıllarda bir ciddi bir uyanış var. Biz dernek olarak gerçekleri tam olarak anlamak için kapalı açık toplantılar, seminerler yapmayı düşünüyoruz. Bu konuları incelemiş insanları getirmeyi planlıyoruz.

    30.3.2013 Kitap (Preposterous Paradoxes of Ambassador Morgenthau) tanıtımı için (RM Koc Muzesi) TÜSİAD Merkezine de açık duyuru iletilmişti. Sayın Vural ve arzulayanlar şeref verirlerse ve iddialarını toplantıya misafir olarak katılacak meslektaşlarının huzurunda ifade ederlerse, kamuoyu aydınlanmış olur. Ancak SOYKIRIM iddiasında bulunanların emin olmadıkları davetlere katılmadıkları, kendi toplantılarına da (mason locası misali), yabancıları görmek istemedikleri bilinmektedir.

    1915’te açar mıyız sınırları?

    Bence açmalıyız. İnşallah olur. Kars bölgesinin gelişmesi açısından da bu çok önemli.  Doğrudan ticaretimizin olmayışı bundan kazanan 3’üncü ülkelere yarıyor.

    Bütün Türkiye sınırların açılmasını arzular. Mesele, komşu Azerbaycan toprağını Rusların himayesinde çalan hırsızlara TC’nin resmen taviz vererek, dünyaya ve milletimize karşı büyük bir onursuzluk ve samimiyetsizliği sergilemesidir. Ermenistan’ın topyekûn ticari hacmi, İstanbul’un bir kazasının yarısı kadar bile olamaz. 

    SONUÇ:  Soykırım iddiası, 1890’lardan beri öncelikle kendi millet fertlerini haraca bağlayarak, “mukaddes dava” için tulumba sistemiyle para dolandıranların 1960’lardan sonra ve Nazi Ordusundaki yaklaşık 20.000 Ermeni asker, muhacir olarak ABD’ye kabul edildikten sonra “bir milli şuur ve teberru sebebi” yaratmak için ortaya atılmıştır. , Toplanan paraların önemli bir kısmı, bilinmeyen zengin liderlerin cebine inmiştir! Türkiye’deki büyük çoğunluk Ermeniler dışarıdan gelen bu tahriklere (tekrar) kapılmamışlardır ve Dürüstler ile Şarlatanları “şimdilik” ayırt edebilmektedirler.

     

    Bu konularda yüz binlerle sayfa yazı, yüzlerce video ve dört yüzden fazla E-kitap belgeye erişmek isteyenler “armenians-1915.blogspot.com” tıkladıkları takdirde, 2005 ten beri toplanan orijinal belgelere, tartışmalara, makalelere, yorumlara erişebilirler.

    Sitede üst menüde adımı tıklayanlar, 350’yi aşkın (belki 6.000 sayfa) makalelerime, ilk kitabıma (The Genocide of Truth) erişebilirler ve Türkiye’den gitme dürüst Ermeni gençlerin (Lara-Seda-Murat) dünya çapında doğrular-sevgi-mantık için ortaya koydukları bilimsel ve yalın mücadeleyi gözleri ile görebilirler.

    Sayın Vural’ın kaç hangi ve kaç sayfa okuduğunu bilemem. Benim kitaplarımdaki bibliyografyaya göz atacaklar ne tür ve sayıda yabancı kitap ve belgelere dayandığımı görebilirler. 

    Saygılar,  Şükrü Server Aya,  İstanbul , 17.3.2013

  • The Perfect Genocide… Or is it?

    The Perfect Genocide… Or is it?

    ergun_sArmenia’s Ambassador to Canada, Armen Yeganian, mixes half-truths with fiction, omits inconvenient facts, distorts others, and throws in some fabrications for good measure, and voilà,  you have concocted the perfect genocide! (“Facts on Armenian Genocide”, Toronto Star, Mar 11 2013.)

    Proof, you ask?   Well, look at the conclusion by a bunch of guys who call themselves International Center for Transitional Justice, impressive name for an Armenian invention. So, quick, get the rope!

    “But I am not convinced” you say and ask for more proof.  They go, well, check out the statements of the “Genocide Scholars”, another invention by the notoriously anti-Turkish Zoryan Institute designed to lend credibility to a bunch of retired mostly “non-historian” groupies.

    You still want more proof?  Well, look at these photos they go and they show you a bunch of mud-like black and white photos where you can hardly notice some tents or a unidentified line of people walking, all claimed to be Armenians, of course.  That must be genocide then, right?

    You say you have more photos like that on the Turkish side showing the tragedy of slaughtered or marching Muslims, expelled at gun point from the Caucaus and the Balkans from 1912 to 1922.  Those photos show people in distress, not genocide.  Besides, the photos showing Muslim suffering is mostly censored in the West (see www.ethocide.com for a taste of it) in order to make Armenian claims stick out and, well, stick…

    Then the Armenians go on to tell you that more than two dozen states and many international organizations recognized the Armenian claims as genocide.  You take a good look at that list and do a little research of your own and what do you see?  Vocal Armenian minorities relentlessly pestering their politicians for the recognition of their wild claims as genocide.  Case in point, Uruguay.    Uruguay?  That is an expert on the Turkish-Armenian conflict of 1915?  Then it dawns on you: could all this be the work of Armenian immigrant in Uruguay who are claimed to be dead today by their brethren?

    The Armenian lobby tells you that uncivilized Turks descended upon civilized Armenians to take the Armenian lands away from the Armenians, totally forgetting that Romans, Persians, Byzantians, Arabs, Russians, and others conquered and ruled over Eastern Anatolia long before Turks.  In fact, Turks took those areas from Byzantians, not Armenians.  To throw a monkey wrench into all this,  small contingents of local Armenians ans mini war-lords actually fought on the side of Turks to break free from the yoke of Byzantium.  (Ah, history is so inconvenient at times, isn’t it?)

    Then they fast forward to 1915 claiming Turks sent Armenian packing, 1.5 million of them to be exact, and ask you:  where are those Armenians now?    See, it is genocide, no matter how you slice it.

    You go, well, let’s see now:

    • 500,000 made it to Syria;

    • 400,000 to Armenia,

    • about 100,000 to the US, Europe and other places,

    • which leaves about 300,000 unaccounted for

    according to the 1914 Census figures of the Ottoman Empire.  This number is corroborated by many cross-calculations of a myriad of international scholars and demographers.  Most of these 300,000 died of wartime conditions (starvation, epidemics, terrain, climate, etc.) and only a very small fraction of them actually died as a result bullets or massacres, the latter group of victims known name by name by the Turkish Historical Society .

    Does all of the above mean that there were no massacres or tragedies suffered by Armenians?  No, it does not mean that at all.  It means there were plenty of misery and tragedy to go around, devastating all sides, Christian and Muslims alike.  It is unfair and inhuman to pick with tweezers only the Armenian suffering from the lot in order to be able to justify calling it genocide.

    Then you remind that Turks and Armenians lived in harmonious co-habitation in Anatolia for a millennium and Turks called Armenians “milleti sadika”, the loyal nation.  You tell them that Armenians prospered and enjoyed higher living standards than most Muslims which is why some Armenians stayed loyal to the Ottoman Empire to the end while others rebelled out of pure greed and prejudice.

    All this changed when Armenian nationalists resorted to wide scale terrorism, supreme treason, and countless revolts over a period of several decades, in pursuit of the first apartheid of the 20th Century:  establishing Greater Armenia on Turkish soil where Armenians accounted for only 15-20 percent of the population.  Good thing the Armenian nationalists did not succeed, because if they did, the resulting state would not live long.  Either by bullets or ballots, the Armenian minority would lose in the end and the Muslim majority would create and rename a new state.

    When the Armenians (supposing for a minute that they are a monolithic community) lose all arguments, then they throw in as a last result the Turkish novelist, Nobel Prize winner, Orhan Pamuk. See, they go, the most well-known Turk says so, too.  So it must be genocide!  Oh, how can anyone dispute his highness, Orhan, the great legal scholar and pre-eminent historian?

    Orhan is a dreamer and a writer, not a historian or legal scholar.  His unfortunate statements showed nothing more than his ignorance on the Turkish Armenian conflict.  If Orhan knew the meaning of my last name, he would be ashamed to utter those falsehoods about his own people and country.  Orhan should not have sold his pen for an award, Nobel or not.  I say this with all honesty and sincerity. I should know because Orhan is my classmate.  We shared the same class room for four years during highschool.  Never once did Orhan wonder about the Muslim, mostly Turkish, suffering that surrounded him, because he was basically a spoiled kid form  a rich Istanbul family.  Need I say more?  He became a convenient tool for the Turcophobes and Islamophobes everywhere, but especially for the Armenian lobby.  As big a catch as that other Turkish turncoat, Akcam, who kept from the public for years that he was on the Armenian payroll–Zoryan Institute and Cafesjian Foundation, to be exact.  In such a case, a messenger unfortunatelt becomes as important as the message itslef, because it shows “motive”.

    You remind them about VAT (Viennese Armenian Turkish) Platform in an Austrian university where Turkish and Armenians scholars agreed to exchange 100 best documents that would support their respective positions, then in the second phase six months later, they would exchange another set of 80 documents in repsonse to the first 100 documents.  Then the process would be locked down to inclusion of more documents and facts would be reconstructed from these 180 documents from each side towards an agreement.  You know what happened?  Fasten your seat belts for this one:  Armenians left the table after the first set of 100 documents were exchanged, basically yelling “Liar, liar, your pants are on fire!”  So much for Armenian “proofs”.

    You might be wondering what were those 100 documents. There is a book on that that you can buy and read for your self.  It suffices to say that the Armenians were “scholarly obliterated”.  Not only Turks produced primary sources using first hand information (government archives that could be cross checked and verified) but also used archives of five countries:  Ottoman Empire, France, England, the United Sates, and Austria.   Armenians basically reproduced the internal communiactions of the foreign ministry of the Austrian-Hungary Habsburg Empire.  Moreover, the Armenian documents did not prove anything even closely resembling genocide.  In fact some could–and one was used–by the Turkish side, too, to disprove genocide claims.  Imagina that!

    For me, it was a rude awakening:  I was shocked to see the Armenian hands this weak! I knew Armenians fabricated a lot (Talat telegrams, Ataturk photo and statement, piles of skulls, etc.) but never in my wildest dreams did I think that Armenian narrative was this baseless.   No wonder the Armenian side run away in panic from the VAT platform, just like they did in 1920 from the approaching Turkish armies of General Karabekir.

    This might explain why Armenians use media and politics, as well as Zoryan concocted “scholars”, to battle Turkish superiority in archival documents and facts.

    This may also explain that while the Turkish archives are fully open and studied by scholars of 100 countries in the past quarter of century, Armenian archives in Erivan, Etchmiadzin, Antioch, Jerusalem, Beirut, Venice (Mekhitarists) and ARF documents in Boston, Glendale, and Paris are still off limits today to scholars and researchers. One wonders what are Armenians hiding there?   I have a sneaking suspicion that many of the “x files” and unresolved crimes  involving murders, bombings, assassinations, and more may be elucidated by the blood stains on those Armenian terror documents.  So don’t hold your breath for Armenians’ opening their archives anytime soon.

    Last but not least, a word of caution to fair-minded peace-lovers:  the charge of genocide cannot be decided by diplomats, politicians, journalists, clergy, activists, screamers, or even historians.  There is one and only one address clearly pointed by the United Nations 1948 Convention on Prevention and Punishment of Genocide:  The International Court of Justice in Den Haag.  And ICJ can only decide on a genocide verdict if the “intent” to destroy a people is proven after “due process”.

    Ah, international law, so inconvenient at times, isn’t it?

    Sincerely Yours,

    Ergun KIRLIKOVALI

    President, ATAA

    The Assembly of Turkish American Associations

    The son of Turkish survivor of Armenian atrocities in Bulgaria

  • Atatürk ve Amerikalı general!!

    Atatürk ve Amerikalı general!!

    Çanakkale Savaşı sonralarında Atatürk’ü Ziyarete gelen Amerikalı General belirli bir süre konuştuktan sonra Türk askerini görmek istediğini Atatürk’e belirtir ve Atatürk’te en yakın askeri kışlaya generali götürür.Askerler generali törenle karşılarlar(Bu günkü gibi değil tabi savaş koşullarında) General bakar ki askerler bitkin çoğunun üniformaları yırtık paramparça. ayaklarında çoğuna yakınının botları yok olanların ki ise ayak parmakları ve ayaklarının büyük bölümü yırtıklardan dışarı çıkmış , çoğu açlıktan bitkin halde gözüküyor.Daha sonra Amerikalı general sıradaki askerin birine yaklaşır ve omzuna eliyle biraz güç uygular ve Asker yere düşer;
    General Atatürk’ e dönerek şunu söyler: “SİZ ÇANAKKALE ZAFERİNİ BU ASKERLERLE Mİ KAZANDINIZ ?”

    72351_440148252729908_377847911_n

    Atatürk – “EVET Biz Çanakkale’yi bu askerlerle kazandık” dedikten sonra yere düşen askerin kulağına birşeyler fısıldadıktan sonra General’e askeri tekrar sarsmasını ister.General az önce bitkin bir biçimde yere düşen Askeri bütün gücüyle sarsmaya çalışır ama ASKER kımıldamaz sanki beton bir heykel gibi durur ve çok güçlü bir direnç gösterir.Bunu gören General büyük bir şaşkınlık içinde Atatürk’e sorar:
    -“AZ ÖNCE KULAĞINA NE SÖYLEDİNİZ ?”
    Atatürk şunları söyler :
    – “İLK BAŞTA OMUZUNA DOKUNDUĞUNUZDA YERE DÜŞTÜ ÇÜNKÜ SİZİ DOST OLARAK BİLİYORDU”
    -“2.DE İSE KULAĞINA SİZİN BİZİM DÜŞMANIMIZ OLDUĞUNUZU SÖYLEDİM”

  • Bild: Türk general küfür edip Alman askeri dövdü

    Bild: Türk general küfür edip Alman askeri dövdü

    İddiaya göre, Tuğgeneral Kahraman Güneş, yolunu kesen Alman askerlere önce küfür etti sonra Alman yarbayı dövdü

    170320132312512118187_2

    Kahramanmaraş’ta Türk askeri ile Alman askerleri arasında yaşanan krizle ilgili Alman Bild gazetesi yeni iddialar ortaya attı. Gazete, Alman ordusunda konuyla ilgili iç tahkikat belgelerine ulaştığını öne sürdü. Savunma Bakanı Thomas de Maiziere’nin Patriot birliğini ziyaret ettiği 23 Şubat’ta şu olayların yaşandığı öne sürüldü: “Alman bakan Gazi Kışlası’na ziyareti sırasında, Alman askerlerine güzergahı açık tutma emri verildi. Alman askerleri de kışlada bir yolu kapattı. Bu sırada kışlaya gelmek isteyen Türk generalin konvoyu, Alman askerlerinin barikatına takıldı.

    ‘S…tir git’ diye bağırdı

    Gaziantep 5’inci Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Kahraman Güneş aracından inerek önce “S…tir git” diye bağırdı. Sonra, baştaki Alman askeri Çavuş R.’yi itip barikatta duran yarbaya saldırdı. Yarbayın kaburgalarına aldığı darbe yüzünden morluklar meydana geldiği öne sürüldü. Yarbay, “Ben böyle bir muameleyi kendi üstlerimden bile görmedim” dedi.

    ileBild: Türk general küfür edip Alman askeri dövdü | GAZETE VATAN.

  • ODTÜ Dünyanın İlk 60 Üniversitesi Arasında

    ODTÜ Dünyanın İlk 60 Üniversitesi Arasında

    Anadolu Ajansı’nın  5 Mart 2013  tarihli bir haberini belki çoğumuz gözden kaçırmış olabiliriz:   “Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Times Higher Education tarafından ilan edilen ‘ World Reputation Rankings 2013’  listesinde dünyanın ilk 60 üniversitesi arasına girdi.”

    ODTÜ’nin listesine girdiği  World Reputation Rankings 2013, farklı coğrafi bölgeleri ve akademik disiplinleri temsil etmek üzere Times Higher Education ve Thomson Reuters tarafından 144 ülkeden seçilen 17 bin akademisyenin katılımıyla Mart-Nisan 2012 tarihleri arasında  yapılan  Thomson Reuters  2012 Academic Reputation Survey  anketine dayanmaktadır.

    Dünyanın en iyi  100 üniversitesini  belirlemek amacıyla yapılan ankette, katılımcılardan hem eğitim hem araştırma alanında  mükemmel  olarak tanımladıkları en fazla 15 üniversiteyi seçmeleri istenmekte, ayrıca onlara   en başarılı mezununuzun lisansüstü eğitim için hangi üniversiteye gitmesini önerirsiniz gibi sorular  da yöneltilmektedir.

    Times Higher Education  (THE) sıralamasında dünyadaki ilk on üniversite şunlardır:  Harvard University, Massachusetts Institute of Technology, University of CambridgeUniversity of Oxford, University of California Berkeley, Stanford UniversityPrinceton University , University of California  Los AngelesUniversity of Tokyo, Yale University.

    2011 ve 2012 yıllarında olduğu gibi, 2013 yılı listesinin üst sıralarında ABD, İngiltere, Japonya ve Avustralya gibi gelişmiş ülkelerin üniversiteleri vardır.

    ODTÜ’den yapılan açıklamada, İtalya, İspanya, Hindistan, Avusturya, İrlanda, Yunanistan, Danimarka, Portekiz, Norveç ve Meksika gibi birçok ülkenin üniversitelerinin listeye giremediğinin ve sadece 20 ülkenin temsil edildiği  listede ODTÜ’nün geçen yıla göre yükselerek dünyanın en iyi 60 üniversitesi arasına girmesinin hem Türkiye hem ODTÜ için büyük bir onur ve prestij kaynağı olduğu  belirtilmiştir.

    Günümüzde üniversitelerin  bilimsel performanslarının değerlendirmeleri, daha çok   internet ortamında elektronik dergilerdeki (Cybermetric) yayınlarından Webometrik olarak yapılmaktadır.

    Webometrik değerlendirmeler web siteleri gözlemleme, arama motorları tarama ve veri tabanları inceleme ile gerçekleştirilmektedir. Webometrik sıralamalarda dış görünürlük, ulaşılabilirlik, kullanılabilirlik, ziyaret edenlerin sayısı, web boyutu, indirilen sayfa sayıları göz önüne alınmaktadır.

    Webometrik sıralamalar, üniversiteledin web ortamında yayın yapmalarını özendirmek amacıyla hazırlanmaktadır. Elektronik sibermetrik web tabanlı atıf raporları, bibliografik atıflara alternatif olmuştur.

    Bu konuda araştırma yapan kurumların başında  Webometrics (İspanya) gelmektedir.

    Webometrics 2004 yılında  4000,  2012 yılında ise 11.997  üniversiteyi sıralamıştır. 2012 yılı  sıralamasında Ankara Üniversitesi 610, İstanbul Üniversitesi ise 628’nci olmuştur.

    Sıralama,  İspanya’nın ve Avrupa’nın alanında en büyük en büyük kamu araştırma kurumu olan Consejo Superior de Investigaciones Científicas (CSIC) tarafından yapılır ve  izafet.Com – Türkiyenin en iyi üniversiteleri sıraLaması (webometrics tarafından yapıLan)                         Google verileri kullanılır.

    Sıralamalar  bilimsel içerik, web boyutu, bilimsel  insan ve görünürlük kriterlerine göre yapılmaktadır:

    Bilimsel insan (scholar):  Google scholar tarafından sergilenen ve o kuruma ait bilimsel yayın sayısı, atıf sayısı ve diğer akademik verilerin boyutu.

    Bilimsel içerikli dosyalar: (rich files): “doc”, “pdf”, “ppt” ile biten ve bilimsel formatlı dosyaların boyutu ve sayısı, Görünürlük (visibilty): Kurumun sayfalarına diğer internet sayfalarından verilen bağlantılar.

     Boyut (size) : Google, Yahoo, Livesearch gibi arama motorları tarafından taranan sayfalara ziyaret.  (

    Dünya genelinde üniversiteleri Webometrics dışında üç  kuruluş  daha değerlendirmektedir.  Bunlar; Jiao Tong (Çin), US News and World Report (ABD) ve  THE’dir. (Times Higher Education World Reputation Rankings)

    THE ve Quacquarelli Symonds (QS) 2004 yılından bu yana ortak çalışmaktadır. )

    Bunların dışında  (İngiltere tabanlı QuacquarelliSymonds adında eğitim hizmetleri veren kuruluş) sitesinde de  üniversiteler sıralanmaktadır.

    Dünyada ilk sıralama 1983 yılında US News tarafından ABD üniversiteleri için yapılmıştır. 2003 yılında  Çin’in  Jiao Tong Üniversitesi dünyanın ilk 500 üniversitesini belli kriterlere göre belirlemiştir.

    THE,  2007 yılına kadar ISI verilerine göre sıralama yaparken daha sonra SCOPUS’u ( makale sayıları, atıflar, ölçüm indeksleri) kullanmaya başlamıştır.

    Anadolu Ajansı’nın  haberi  şöyledir: “Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ),  9 yıldır ‘Dünyanın En İyi 200 Üniversitesi’  sıralamasını yapan İngiliz THE listesinde 51-60 bandında yer aldı.

    THE listesine göre ODTÜ, Harvard, MIT, Oxford, Stanford, Cambridge gibi dünya devleri arasında yer bularak ilk 100’e girmeyi başarmasının yanı sıra listedeki yerini geçen yıla göre oldukça yükseltti.

    ODTÜ basın biriminden yapılan açıklamada, ODTÜ’nün geçen yıl Mart ayında ilan edilen World Reputation Rankings 2012  sıralamasında  ‘Dünyanın En İyi 100 Üniversitesi’ listesine giren ilk ve tek Türk üniversitesi olduğu ve 91-100 bandında yer aldığı hatırlatıldı.

    ODTÜ’nün bu yıl da listeye Türkiye’den giren tek üniversite olduğunun belirtildiği açıklamada, listedeki yerini geçen yıla göre yaklaşık 40 basamak yükselttiği vurgulandı.

    İtalya, İspanya, Hindistan, Avusturya, İrlanda, Yunanistan, Danimarka, Portekiz, Norveç ve Meksika gibi birçok ülkenin üniversitelerinin listeye giremediğinin ve sadece 20 ülkenin temsil edildiğinin hatırlatıldığı açıklamada, listede ODTÜ’nün geçen yıla göre yükselerek dünyanın en iyi 60 üniversitesi arasına girmesinin hem Türkiye hem ODTÜ için büyük bir onur ve prestij kaynağı olduğu kaydedildi.

    Açıklamada,  ‘Üniversitemizin sıralamadaki bu önemli yükselişi, hızla büyüyen yurtdışı öğrenci talebi, öğretim üyelerimizin uluslararası bilimsel yayın ve projelerindeki artış hızı ve uluslararası akademik temas ve işbirliklerimizdeki yoğunlaşma ile uyumludur’ ifadesi kullanıldı.

    Dünyanın en güçlü 100 üniversite markasını  belirlemek amacıyla yapılan ankette, katılımcılardan hem eğitim hem araştırma alanında mükemmel  olarak tanımladıkları en fazla 15 üniversiteyi seçmeleri istendi. Katılımcılara,  ‘En başarılı mezununuzun lisansüstü eğitim için hangi üniversiteye gitmesini önerirsiniz?’  gibi sorular yöneltildi.”

    ODTÜ’nin  başarısı Türk yüksek öğretimi açısından gurur verecidir.  Darısı Türkiye’deki 169 devlet ve vakıf üniversitesinin  başına.

    Bir önemli hatırlatma. İntihal  (bilimsel hırsızlık) yapan  öğretim üyelerinin korunup kollandığı üniversiteler, hiçbir şekilde dünya listelerine giremez.

  • Onlar Türk’ler

    Onlar Türk’ler

    Yıl 1990 Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Sikorsky S-70 model helikopterleri ilk kez teslim alıyor. Teslimat sırasında ya da sonrasında Sikorsky mühendisleri, S-70 modelinin loop hareketini yapamayacağı uyarısında bulunuyorlar.
    374511_10151495804224801_232033287_n

    TSK içerisindeki pilotlar da bu hareketin bu modelle de mümkün olduğunu söylüyor. Sonrasında mühendis cevap veriyor ”bunu ben çizdim,mümkünatı yok yapamaz, İmkansız ”.

    Türk Pilotları ise Skorsky Yetkililerine gülüyorlar ve yaparız şeklinde iddialaşmaya başlıyorlar.

    Daha sonrasında askeriyenin üst makamları ile de bu konuşuluyor ve bu iddia teste tabi tutuluyor.

    Sonucu mu :

    Hakikaten Sikorksy S-70′e takla attırıyorlar havada, skorsky şirketinin yetkililerinin dilleri tutuluyor şaşkınlıktan bir süre konuşamıyorlar. Ancak sonrasında maruz kaldığı stresten ötürü helikopter bir daha dikiş tutturamıyor.Ancak deneyden sonraki helikopterin yerine de sıfır bir helikopter gönderiliyor

    Bu yaşanan olaydan sonra Sikorsky mühendisleri bunu nasıl yaptıklarını soruyorlar ve şu cevabı alıyorlar: “Biz Türk Askeriyiz Türk Jandarmasıyız”.

    Bu olaydan sonra yukarıda gördüğünüz fotoğrafı Sikorsky şirketi S-70′lerin tanıtımı için kullanmaya başlıyor,Satış yapılan Tüm ülkelere bu fotoğraf gösterilip bir nevi hava atılıyor.

    ”Alıcı ülkeler bu hareketi yapan pilotu soruyorlar, bunu bu şekilde kim yaptı nasıl bu şekilde takla atabildi diye” yetkililer her defasında şu cevebı veriyorlar ” Nasıl yaptıklarını bizde bilmiyoruz tek bildiğimiz Onlar Türk’ler..

  • Lordlar Kamarası’nın  AB’nin  Genişlemesinin Geleceği Raporu ve Türkiye

    Lordlar Kamarası’nın AB’nin Genişlemesinin Geleceği Raporu ve Türkiye

    İngiltere Lordlar Kamarası (House of Lords) AB’nin  Genişlemesinin Geleceği ile  ilgili bir raporu 6 Mart’ta yayınlamıştır. Rapor, Türkiye’nin AB üyeliğine  destek vermekte, duraklayan  müzakere sürecini  ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Kıbrıs adasında sorun çözülmeden AB üyesi yapılmasını eleştirmektedir. Raporun konu ilgili paragrafları aşağıdadır.

    “Türkiye’nin AB üyeliği sürecindeki duraksamanın yerini,  kademeli de olsa ilerleme yaratan inandırıcı bir sürece bırakmalıdır.

    AB Konseyi tarafından  AB adayı  ülkeler için ortaya konan en sorunlu şartlar aday ülke ve bir ya da birden fazla AB üyesi arasındaki ikili sorunlarla ( Makedonya ve Yunanistan arasındaki isim anlaşmazlığı) ya da müzakere başlıklarının tek taraflı olarak engellenmesiyle (Türkiye’nin AB’ye üyelik müzakerelerinde 35  başlıktan  10’unun G. Kıbrıs ya da Fransa tarafından bloke edilmesi) ilgilidir. (Some of the most problematic conditions and benchmarks introduced by the Council relate to bilateral issues between the candidate country and one or more Member States, such as the ‘name issue’ between Greece and FYROM, or the unilateral blocking of chapters, as in the case of Turkey’s negotiations, where 10 of the 35 chapters have been blocked by France and Cyprus, paragraf 67)

    2004 yılında adada henüz bir çözüm olmadan  G. Kıbrıs’ın AB’ye üye yapılması bu tip  anlaşmazlıkların  doğurabileceği daha büyük sorunlar konusunda AB’ye acı bir ders olmuştur. Bu genişleme AB’nin çözüm konusunda teşvik edici rolünü zayıflatmış ve Türkiye’nin üyelik sürecini engellemiştir. (The entry of Cyprus into the EU in 2004 without reconciliation between its Greek and Turkish populations has led to an entrenched dispute, diminishing the EU’s leverage in encouraging both sides to reach a settlement, and consequently interrupting Turkey’s accession process, paragraf 68.)

     

    Bundan sonra gerçekleşecek genişlemeler öncesinde ikili anlaşmazlıklar çözülmeli, üyelik ile ilgili  anlaşmazlıkların çözümünden sonra  genişleme  gündeme gelmelidir.

    AB’nin Türkiye’nin üyeliğiyle genişlemesi  büyük bir ülkenin  üye olmasıyla AB’de yapısal değişiklikler gerektirecek olsa da,  AB tarafından göz ardı edilemeyecek ekonomik fırsatlar da sunmaktadır.

    İzlanda ya da Türkiye’nin genişleme sürecinin sona ermesi durumunda AB sadece genişlemenin getireceği faydaları değil, küresel yumuşak gücünü de kaybedecektir.

    Türkiye’nin üyelik sürecinin hem genişleme yorgunluğu hem de AB’nin Türkiye’de reform için ivme yaratma itici gücünü kaybetmeye başlaması sebebiyle  durma riski kaygı vericidir.

    AB İrlanda Dönem Başkanlığında müzakerelerde olumlu ivme kazanılabileceğine ilişkin  işaretler memnuniyetle karşılanmaktadır.” (

  • “Türk milleti büyük bir işgale doğru gidiyor…”

    “Türk milleti büyük bir işgale doğru gidiyor…”

                                                            Başbakan Erdoğan, yaptığı konuşmalarda “Barış adına, PKK’nın silah bırakması adına güzel şeyler oluyor” diyor. Umut dağıtıyor. Tek millet, tek devlet ve tek bayraktan söz ediyor. “Ülkemiz üzerinde asla ameliyat yaptırmayız” diyerek kamuoyunda tansiyonu düşürmeye çalışıyor. Çünkü PKK’ya silah bıraktırma için yapılan müzakerelerden bu millet son derece rahatsız. Ne oluyor, ne bitiyor, kapalı kapılar ardında ne pazarlıklar yapılıyor bunları bilmek istiyor.

                                                            Biz, her şey bir yana Başbakan’ın sözlerini önemsiyoruz, güvenmek istiyoruz. Ancak, görülüyor ki, Başbakan da sürekli olarak kafaları karıştıran konuşmalar yapıyor, bazen bir dediği, bir dediğini tutmuyor. Bu nedenle açıklık politikalarında fayda olacağı görüşündeyiz.

                                                            HER KAFADAN BİR SES ÇIKIYOR

                                                            Şimdi yinelemek istiyoruz:

                                                             Terörün bitmesini, kan dökülmesinin önlenmesini, ülkeye barış ortamının gelmesini kim istemez ki? Bunlar bizim de yıllardır duyduğumuz özlemdir. Ancak, ortaya çıkan tabloya baktığımızda endişe duymamamız imkansız görünüyor. PKK, İmralı ve terör örgütünün siyasi uzantılardan gelen haberler hiç de Başbakan’ın ya da bir hükümet yetkilisinin söylediği gibi değil. Dikkat ediniz, meydan adeta PKK’ya kaldı. Gösterilerde PKK bayrakları açılıyor, Öcalan posterleri ellerde taşınıyor. Bunlara da ses çıkarılmıyor. Kim, eline Türk bayrağı alsa, Atatürk posteri açsa, polis engeli ile karşılaşıyor. Şu an böyle bir ortam yaşıyoruz.

                                                             KAMUOYU NEDEN BİLGİLENDİRİLMİYOR?

    Bizler, vatandaş olarak bilmek istiyoruz. Ne oluyor, ne bitiyor, neler vaat ediliyor? Bu terör bitecek, PKK’lılar silah bırakacak, başka bir ülkeye gidecekler. Güzel, ama neyin karşılığında? Bunları bilmek bizim demokratik hakkımızdır.

                                                               Ortada gizli-saklı bir şey yoksa kamuoyu neden bilgilendirilmiyor? Bu soruya yanıt arıyoruz. Ne saklanıyor? Niye bekleniliyor? Muhalefetin de bu konuda sıkıntılı olduğunu görüyoruz. Gerek CHP, gerekse MHP kanadı, konu ile ilgili kendilerinin bilgilendirilmediğinden yakınıyorlar. Yapılanlar, görüşmelerin bir Anayasa sucu olduğuna dikkat çekiyorlar.

                                                              Süreç ile ilgili bilgi edinmek isteyenlere “Süreci sabote etmeyin” deniliyor. Ne olup bittiği hakkında soru soranlara “provokatör” gözü ile bakılıyor. Türklüğü, bayrağı, Atatürk’ü savunmak neredeyse suç sayılıyor.

                                                               Geçenlerde Samsun Vali Yardımcısı Mesut Taner Genç, konu ile ilgili bir açıklama yaptı. “Türk milleti büyük bir işgale doğru gidiyor” dedi. Başbakan’ı ve hükümeti eleştirdi. Şimdi, Vali Yardımcısı hakkında soruşturma başlatıldı. Daha önce Şırnak’ın Beytüşşebap İlçesinde kaymakamlık yapan, anılarını da 2008 yılında 160 sayfadan oluşan “Ateş Altında Beytüşşebap Kaymakamı’nın PKK ile Mücadele Günlüğü” kitapta toplayan Mesut Taner Genç ne acıdır ki şimdi soruşturma geçiriyor ve baskı altına alınmak isteniyor.

                                                                 “SÖZÜN BİTTİĞİ YERE GELDİK”

                                                                Samsun Vali Yardımcısı Genç’in bu çok önemsediğimiz konuşmasını sizlerle paylaşmak istedik:

                                                                “Bugün medyaya bir bakın. Gazeteleri açın. Yüzde 80 haberler PKK, Abdullah Öcalan, BDP Eşbaşkanı böyle dedi. “Reform iyi olacak, demokratik açılım iyi olacak “ şeklinde. Televizyonlara bakın. Yüzde 80’i,Kürt, Kürdistan, Kürtçülük, demokratik eşitlik benzeri laflar. Türkiye’ye karşı muhteşem, muazzam bir operasyon yürütülüyor. İnsanları önce adım adım alıştırıyorlar, kanıksatıyorlar, adım adım gerçekleştiriyorlar. Şu an resmi dilin kabul edilmesi yolunda ilk adımı attılar. Mahkemelerde resmi dil hakkını verdiler. İkinci adım, üçüncü adım, sırasıyla gelecek. İnsanları önce alıştırıyorlar, alıştırdıktan sonra istediklerini gerçekleştiriyorlar. Ve maalesef bunları da yaparken “Allah” adını kullanarak, “Tek millet, tek devlet, tek bayrak “ lafını kullanarak yapıyorlar. Türk milletini bölüyorlar. Türk milleti Sevr’in çok daha gerisinde şu anda. Türk milleti büyük bir işgale doğru gidiyor. Bu milletin büyüklüğü, bu milletin sabrı taşmasın. Bu milletin ayranı kabarmasın, kimse de kabartmasın. Herkesin, bütün Türk vatandaşlarının, bütün Türk milliyetçilerinin farkında olması lazım. Artık, maalesef sözün bittiği yere geldik. Sözün bittiği yerdir bugün Türkiye’de yaşayanlar. Türk milletinin Allah yardımcısı olsun diyorum. Ne mutlu Türk’üm diyene…”

                                                               Doğruları söyleyen, Türk’ü, Türklüğü, bölünmez bütünlüğümüzü savunan bir devlet memuru, İçişleri Bakanlığı’nın müfettiş ordusu ile karşı karşıya kalmış durumda. İnsanlar sildirilmeye, korkutulmaya çalışılıyor. Böyle bir devlet anlayışı olabilir mi?

  • EMPERYALİSTLERİN GÖLGESİNDE EĞRETİ DEVLET

    EMPERYALİSTLERİN GÖLGESİNDE EĞRETİ DEVLET

    DEMOKRATİK AÇILIM PALAVRASI!

    12 Eylül ve öncesi ve 12 Eylülde binlerce genç ABD’nin entrikaları sonucu bu gün yaşananların daha beterini yaşadı.  Emperyalist çıkarlar uğruna yaşanan türlü entrika, rezillik, ölen sürünen, asılan insanlar çekilen acılar ortada. Senelerdir sömürüldüğümüz yetmezmiş gibi gizli eller çeşitli araçlarla bizi şimdi tekrar o duruma getirebilmek için çeşitli husumetleri kaşıyor türlü tezgah planlıyor. İnşallah bu vatanın evlatları bu türlü dümenleri yutmaz da bu reziller o hale getiremezler bu işi.

    Demokratik açılımmış, Kürt açılımıymış sanki insanların bütün derdi bu. Aslında Türk ve Kürt Halkının sorunları ortaktır, her şey, her sorun bitti de sadece Emperyalistler  için öncelikli olan ve İngiliz, İsveç, Fransız Kürt Enstitülerinde pişirilen bu Kürt açılımı yutturmaca’sı mı kaldı? Her kes de anladı artık zaten, bu zihniyetin çıkarı için yapmayacağı şey yok.

    BU İŞ KİMLERE YARAR?

    Bu oluşum Emperyalistlerin desteğinde gelişen ve onların Enerji bölgelerine ve yollarına hâkim olmalarına yani onların çıkarına çalışacak bir seyir izlemektedir.

    Sanki senelerdir bütün Türkler Rantı paylaşmış yemişte Kürtler ezilmiş gibi bir hava yaratılıyor. Çağdaş havalar atan ABD ve AB de bunu destekliyor. Yahu yemeyin bizi, bütün geri kalmış ya da gelişmekte olan ülke halkları hepimiz perişanız bu bencillikler ve küresel sermaye karşısında. Sizin uyanıklar, bizim uyanıklar, onların uyanıkları Emperyalistlerle bir oldu hepimizi yedi senelerdir, bunu anlamayan ya aptaldır, ya da oda uyanık.

    Bu sıralarda bile Barzani gibi adamlar trilyonlarla oynuyor peşmerge boğaz tokluğuna dağlarda sürünüyor ölüyor. Kürt denilen, Türk ulusu içinde kaynaşmış ve mutlu olan ve her meslekte, her görevde, her makamda, her sektörde var olan, komşumuz arkadaşımız. yerine göre hısımımız olan bu kardeşlerimizi Türkler ezdi demek sahtekârlığın dik alasıdır. Hatta bizle kaynaşıp PKK vs. Emperyalist taşeronlarına destek vermeyen kardeşlerimizi asimile olmakla suçlayan malum Kürt Irkçısı bir zihniyet hiç mi hiç güvenilir değildir.

    Emperyalist güçlerin desteğindeki bu uzantılar içimize sarkıp hem Türkiye’nin kaynaklarından beslenmekte, hem de büyük Kürt Devleti hayallerini uzun süredir gizli gizli işleyerek bizi arkadan vurup Türk Milletini kandırıp parçalayarak Kürtlerden Millet yaratmaya çalışmaktadır. Bilindiği gibi Emperyalistler planlayıp desteklemektedir bu işleri, çünkü bu bölgeyi parçalamanın ve malum enerji bölgelerini kontrole alacak işlerini yürütmenin bir yoludur bu.

    Emperyalistlerin körüklediği bu hayal senelerdir bir sürü insanın hayatına mal olmuş, bir sürü Anadolu çocuğu da emperyalistlere karşı savaştığını sanarak kandırılmış dağlarda boşu boşuna ölmüş ya da sürünmüştür. Dağa çıkarılan çoğu Kürt kızlarının dramı ise başlı başına inceleme konusudur.

    MUSTAFA KEMAL MİLLETİ İLE KOL KOLA GİREN İÇİMİZDEN BİR KAHRAMANDIR.

    Bunu, tekrar, tekrar söyleyeceğim! ”Mustafa Kemal Milleti ile kol kola giren, içimizden bir kahramandır.” İnsanlık onurunu Türk Milletinin içine işlediği gibi, kardeş mazlum dünya halklarına da örnek olmuştur. Liboşların çok eleştirdiği Devletçilik de, özelleştirme vs. sahtekârlığı ile varlıklarını satıp Milleti sömürecek geleceğini tehdit edecek uyanıkları engelleme ve milletin ve nesillerin haklarını koruma kaygısından kaynaklanır.

    Son zamanlarda sosyal devleti kökünden sarsıp, halkın varlıklarını özelleştirme adı altında satıp savıp yağmalayıp, milletin nasıl üç kuruşa muhtaç bırakıldığı da bu kaygılarında ne kadar haklı olduğunu göstermektedir.

    Şimdi sıra Türkün Kürdün Çerkez’in Laz’ın, kısaca sömürülen Türk ulusunun kendi Devletinin kontrolünde ve ortak malı olan doğu Anadolu’daki Petrol vs. kaynaklarında. Bazı uyanık sahtekârlar sinsice herkesi uyutarak çaktırmadan bu zenginliğin üstüne oturma peşinde.

    Peki, Emperyalistlerin goy goy u ve desteği ile bin bir sahtekârlık ve yalan ile oradan buradan toprak koparıp eğreti Devlet kurmanın şanı şerefi nerede. Ayrıca bu durumda kazıklanan bölge halklarının yüzüne bakmak pişkinlik dışında nasıl mümkün olabilir?

    Bütün bu afra tafraya rağmen, yağmacı sahtekâr ve acımasız Emperyalistlerin gücü ve desteği ile bir Ulusun ya da bölge halklarının toplam varlığı olan Petrolün, madenin üstüne yatıp hileli yönlendirmeyle Millet yaratmak gibi bir hayal de pek şerefli ve onurlu durum olmasa gerek.

    Zafer Yücel

  • ELDE VAR EROĞLU

    ELDE VAR EROĞLU

    untitled

    ELDE VAR EROĞLU

    HÜSEYİN MÜMTAZ

                   Rauf Bey, Kıbrıs’ın 60’lı yıllarını anlattığı kitabına “12’YE BEŞ KALA” adını uygun görmüştü.

    40 yıl sonra, zamanın hiç olmazsa orada durmuş olmasını dileyerek olsa gerek başlığa bir “YENİDEN” ekleme ihtiyacı hissederek yinelenen endişelerini anlattığı kitabına da “YENİDEN 12’YE BEŞ KALA” başlığını uygun görmüştü.

    Halbuki zaman ne yazık ki akıp gidiyor ve saatin akreple yelkovanı amansız bir inatla ilerliyor..

                   Elimde  dededen kalma iki köstekli saat var.. Biri 1571 modeli, diğeri 1877..

    İkisi de şu anda “KIBRIS’I ÇEYREK GEÇİYOR”.

    Zaman döndürülemiyor..

    Saat şimdi ne yazık ki Kıbrıs’ı çeyrek geçiyor ama bence yine de geç değil. “Buçuk” olmadı daha, “1’e 20” falan kalmadı.

    Ama saatin çanının çalmaya hazırlandığı tıkırtılar derinden gelmeye başladı.

    Evet, Kıbrıs’ta “şimdilik” sadece Lefkoşa’da ve sadece Pazar sabahları derinden duyulan çanlar artık Girne’de de çalma hazırlığı içinde..

    Kimin için çalıyor o çanlar acaba?

    Derinden 2004 Annan Planı gibi bir sürecin ayak sesleri geliyor.

    Rum tarafındaki başkanlık seçimi için “nedense” ara verilen görüş(türül)meler yeniden hız kazanıyor.

    Peki Türk tarafının seçimi yok mu?

    Hem Kıbrıs’ta, hem Türkiye’de var.

    Önümüzdeki iki yıl içinde Türkiye’de muhtemel bir referandum, yerel ve genel seçimler ile Başkanlık seçimi…

    Kıbrıs’ta da yine yerel, genel ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri olacak.

    Neden “karşı taraf” da bu sürece yeterince saygı gösterip! görüş(türül)meleri iki yıl askıya almıyor?

    İki kritik soru var.

    1.”Ankara”, can alıcı bir “açılım süreci” tünelinden geçerken bir de Kıbrıs’ta çeşitli taraflara çekilebilecek bir “açılımı” kamuoyuna hazmettirebilir mi? Yoksa “Kıbrıs açılımını”, ilki sonuçlanana kadar erteler mi?

    Yukarıda sıraladığımız dört seçim süresince Kıbrıs’ta dik durması “Ankara”nın içerideki oylarını arttırır mı?

    Bir de yaşamakta olduğumuz zaman tüneli var. Güneyde Anastasiadis kazandı, kuzeyde Küçük zor da olsa; haricî “sistem ve politika mühendisleri”nin yoğun çabaları sonucu “kazan(dırıl)dı”.

    Güneydeki, zaten 2004’de plana “evet” demişti.

    Kuzeydekinin ise haricî “sistem ve politika mühendisleri”nin istekleri doğrultusunda yapamayacağı şey yok.

    Küçük Hükümeti zamanı, ileride tam bir sosyal-siyasi-ekonomik çöküş, kaos ortamı olarak anılacaktır.

    Bu ortama, halkın durumdan bıkması için özellikle sürüklenildiği düşüncesi gün geçtikçe daha fazla taraftar bulmaktadır.

    Halk bilinçli olarak bık(tırıl)maktadır ki muhtemel bir referandumda önüne uzatılacak bir sandığa bu sefer % 90 oranında “Yes be annem” oyu atsın.

    2.Eroğlu faktörü..

    Eroğlu’nun iki seneden fazla zamanı vardır. Vardır ama yerine göz dikenlerin sayısı şimdiden bir elin parmaklarına ulaşmıştır.

    Selefi Talât, Talât’tan miras bırakılan eski tam yetkili görüşmecisi Özersay, eski bakanı ve şimdiki başbakanı Küçük, vs…

    Eroğlu’nun beraber yola çıktığı yahut elinden tutup siyaset sahnesine soktuğu “eski” dava arkadaşları konusunda pek şanslı olduğu söylenemez.

    Mehmet Bayram, Tahsin Ertuğrul, Turgay Avcı, İrsen Küçük….

    Bayram sessiz sedasız köşesine çekilmiş, polemiklere hiç karışmamış ama Küçük, Ertuğruloğlu ve Avcı tam “karşısına” geçmişlerdir.

    Eroğlu’nun Cumhurbaşkanlık mirası için Küçük’ün yanısıra Ertuğruloğlu ve Avcı’nın da adlarının geçiyor olmasına rağmen Ertuğruloğlu ve Avcı’nın asıl Başbakanlık mirası için hazırlan(dırıl)dıkları da oldukça yaygın bir kanaattir.

    Farkında mısınız Meclis’ten hiç bahsetmedik.

    Meclis yok hükmündedir. Vardır ama “yok”tur.

    Nisap sağlanamamasını filan bir kenara bırakın, işin ciddiyeti kalmamıştır. Vekiller ve bakanlar için meclis çalışmaları değil, “kartvizit” ve meclis dışındaki faaliyetleri daha önemlidir.

    Hükümetin ise “meclis denetimi, gözetimi” olmadan iş görmek daha kolayına, işine gelmektedir.

    Lefkoşa’da siyaset çökmüştür.

    Sosyal hayat, ekonomi çökmüştür.

    Ülkenin zaten sınırları yoktur, “ateş kes hattı” vardır.

    O da kuzeyden ve güneyden girenin çıkanın belli olmadığı “mevhum-sanal bir hat” mesabesindedir.

    Şehirler ve kırsal alanda başka bazı bölgelerde “belli saatlerden sonra girilemeyen” sanal sınırlar çizilmiş, gettolar teşekkül etmiştir.

    Düzen, kanun, nizam….vardır da uygulayan yoktur.

    Ciddiyet yoktur.

    Dönüyoruz uluslararası toplum tarafından oluşturulan Anastasiadis-Küçük’lü yeni sürece…

    Anastasiadis karşı tarafın “yes be annem”cisidir de Küçük hangi noktadadır?

    2004’de kuzeyin “tek” hayır-cısı UBP idi.

    UBP’nin ve Genel Başkan Eroğlu’nun “HAYIR”ı “hayırlı” olmuştu o zaman.

    Şimdi?

    Cumhurbaşkanı Eroğlu ile Başbakan Küçük’ün artık karşı kamplarda olduğunu İngiltere’deki yaşlı kraliçe bile bilmektedir.

    UBP’nin geçen yılın Ekim’inden bu yana devam eden maceralı kurultay süreci Küçük-Eroğlu mücadelesi şeklinde geçmiştir.

    Eroğlu zorla ve binbir çabayla binde bilmem kaç küsuratla kaybet(tiril)miştir.

    Peki 2004’ün “hayır”cısı UBP şimdi “yes be annem” noktasında mıdır?

    Korkarım ki “evet”..

    Çünkü Küçük, “uluslararası toplum ve siyaset mühendisleri”nce oluşturulan Anastasiadis’li sürecin sadece bir figüranıdır.

    Gidilecek köyün kilise-çan kuleleri görünmeye başlamıştır.

    2004 Annan Planının Rumlar lehine iyileştirilen; Türklere daha az toprak, daha az hükümranlık, şahsiyet, kişilik vaadeden…

    Türkleri bir “azınlık” statüsüne indiren, boşlukların yabancılar tarafından doldurulacağı yeni bir (meselâ) Ban ki Moon Planı ge(tiri)lecektir önümüze.

    Devlet’ten vaz geç denilecektir.

    Ve kuzeydeki figüranlar toplumu (2004’ün UBP’si dahil) “yes” demeye ikna edeceklerdir.

    Küçük bunun için seç(tir)ilmiştir.

    Anastasiadis’in yakın çevresinden; “toplumlararası görüşmelere” seçilmiş başkan olarak katılmayacağı, “görüşmeci” atayacağı fısıltıları yayılmaktadır.

    “Oyun” buradadır.

    Eroğlu’nun, “KKTC Cumhurbaşkanı” olarak statüsü kendi eşiti olmayan bir Rum görüşmecinin karşısına oturmayacağı bellidir.

    Zaten istenilen de acaba o mudur?

    Anastasiadis’in görevlendireceği bir Rum görüşmeci ile Küçük’ün görevlendireceği bir Türk görüşmeci mi yürütecektir artık “müzakereler”i?

    Sonra?

    Yandı gülüm keten helva.

    Yeni bir referandumda; Rauf Bey’in sağlığında bile 2004’de “partililerini serbest bırakan” Serdar’dan da bir şey beklenilmemelidir.

    Sonuçta vaz geçilecek olan KKTC’dir.

    Halbuki “bir tek” Eroğlu “Biz bu devleti şaka olsun diye kurmadık” demektedir.

    Şimdiye kadar da bu düşüncesinden taviz verdiğini duymadık, görmedik..

    Milli endişeleri olan STK’ların şu sıralar “mektup” gönderdiği “adres” de Eroğlu’dur.

    Demek oluyor ki öyleyse bir tek “SON KALE” Eroğlu kalıyor elimizde..

    Öyle mi?

    Nereden bakarsanız bakın dededen kalma 1571 ve 1877 modeli o iki köstekli saat KIBRIS’I ÇEYREK geçiyor..

    Şimdilik. 18 Mart 2013

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ