Blog

  • Türk Devlet ve Milletine TBMM’de BOP – Barrack Masasında Türke Kefen Biçenler: Tarih Boyunca Kaçınılmaz Akıbet

    Türk Devlet ve Milletine TBMM’de BOP – Barrack Masasında Türke Kefen Biçenler: Tarih Boyunca Kaçınılmaz Akıbet

    Tarih Boyunca İhanet Masaları ve Milli İrade

    Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), milletimizin iradesinin ve egemenliğinin tecelli ettiği en kutsal mekândır. Ancak, tarih boyunca bu kutsal mekân, çeşitli güç odaklarının içerden ve dışardan yürüttüğü sinsi saldırılara maruz kalmıştır. Bugün de benzer bir senaryo, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve “Barrack Masası” olarak adlandırılan yapı üzerinden yürütülmektedir. Bu iki yapı, Türkiye’nin milli birliğine, devlet bütünlüğüne ve milletimizin geleceğine doğrudan kast eden projelerdir.

    BOP, aslında bölgesel yeniden yapılandırma amacıyla tasarlanmış olsa da, Türkiye’yi zayıflatmak, parçalamak ve yok etmek, milletimizin dayanışmasını bölmek ve jeopolitik konumunu zaafa uğratmak üzere planlanmış kapsamlı bir dış müdahale projesidir. TBMM’de bu projenin yerli işbirlikçileri, anayasal düzeni değiştirmeye çalışmakta, milli iradeyi tahrip etmeye yönelik hareketlerde bulunmaktadır. Aynı şekilde, Barrack Masası adı altında yürütülen görüşmeler ve süreçler, “demokrasi ve kardeşlik” kılıfı altında devletimizin temel değerlerini yıkmaya yöneliktir.

    Tarih, milletimizin böylesi ihanetlere karşı nasıl direnç gösterdiğini ve kefen biçenlerin akıbetinin kefensiz ve mezarsız yatmak olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

    BOP – Barrack Masasının Derin Yapısı: Küresel Projelerin İç Politikaya Etkisi

    Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), ABD ve Batılı müttefiklerin Orta Doğu’da uygulamaya koyduğu kapsamlı bir jeopolitik stratejidir. Türkiye, bu projenin hem coğrafi hem de siyasi anlamda en kritik halkalarından biridir. Proje, bölgesel güç dengelerini değiştirmeyi, etnik ve dini gruplar arasında yapay ayrımlar yaratmayı, devletlerin sınırlarını yeniden çizerek zayıflatmayı ve parçalamayı ve onları ABD mandası olmasını hedefler.

    Türkiye’nin bu proje kapsamındaki rolü, çoğu zaman müttefiklerince belirlenmiş yerli işbirlikçileri aracılığıyla yürütülmektedir. “ BOP-Barrack Masası” olarak adlandırılan platform, aslında resmi olmayan ancak oldukça etkili bir mekanizma olarak çalışmakta, Türkiye’nin iç siyasetini, anayasal yapısını ve milli birliğini hedef almaktadır. Burada yürütülen müzakereler ve pazarlıklar, milli çıkarların açıkça göz ardı edildiği, devletin temel yapı taşlarının sorgulandığı ihanet süreçleridir.

    BOP ve Barrack Masası’nın TBMM içindeki destekçileri, anayasal düzeni değiştirme çabaları ile milli iradeyi manipüle etmeye çalışmaktadır. Bu destekçiler, dış güçlerin planlarına alet olarak Türkiye’nin geleceğini tehlikeye atmaktadır. Bu durum, sadece iç politikayı değil, aynı zamanda Türkiye’nin bölgesel güç olarak konumunu da ciddi biçimde zayıflatmaktadır.

    Özetle, BOP ve Barrack Masası, milletimizin ve devletimizin bekasına yönelik çok yönlü bir tehdittir ve TBMM’deki tüm milletvekillerinin bu tehdide karşı durması bir vatan borcudur.

    Tarihte İhanetin Anatomisi: Dersim, Şeyh Said ve Diğer Örnekler

    Türk milleti, tarih boyunca sayısız ihanetle karşılaşmış, ancak her defasında bu hainliklerin önünü kararlılık ve fedakârlıkla kesmiştir. İhanetin bedelinin her zaman ağır olduğu ve kefensiz , mezarsız yatmanın kaçınılmaz sonuç olduğu tarihimizde somut örneklerle açığa çıkmaktadır.

    Dersim İsyanı: Seyit Rıza’nın Trajedisi

    1937-1938 yıllarında gerçekleşen Dersim İsyanı, bölücülüğün dış destekle nasıl toplumu zehirleyebileceğine dair acı bir örnektir. Seyit Rıza liderliğindeki bu hareket, devletin birliğini hedef alan bir isyan olarak kayda geçmiştir. Devletin kararlı ve sert müdahalesi ile isyan bastırılmış, ihanet edenler adalet önünde hesap vermiştir. Dersim Olayı, sadece siyasi bir isyan değil, aynı zamanda dış güçlerin Türkiye içindeki taşeronlarını kullanarak milli birliği yıkmaya çalıştığı karmaşık bir senaryonun da göstergesidir.

    Şeyh Said İsyanı: Dini İstismar ve Bölücülük

    1925 yılında gerçekleşen Şeyh Said İsyanı, dini duyguların istismar edilerek milletin birliğine yönelik yapılan sistematik bir saldırıdır. Bu isyan, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında devleti sarsmaya yönelik ciddi bir tehdit oluşturmuş, ancak devletin güçlü ve kararlı tutumu sayesinde başarıya ulaşamamıştır. Şeyh Said ve taraftarlarının akıbeti, ihanetin hiçbir şekilde cezasız kalmayacağını tarih sayfalarına yazmıştır.

    İhanetin Ortak Noktası: Mezarsız ve Kefensiz Yatmak

    Her iki isyan da göstermiştir ki, Türk milletine ve devletine kefen biçenler, tarihin acımasız muhasebesinde kefensiz ve mezarsız yatmak zorunda kalmıştır. Bu, sadece bedensel bir ölüm değil, aynı zamanda milletin hafızasında, vicdanında ve adalet önünde silinmez bir leke olarak kalmaktadır.

    TBMM’deki Modern İhanet Figürleri ve Anayasal Tehditler

    Günümüz Türkiye’sinde de, tarih boyunca yaşanan ihanetlerin benzerleri maalesef devam etmektedir. TBMM, milletimizin iradesinin merkezi olmasına rağmen, burada dış güçlerin desteklediği ve milli birliği hedef alan birtakım aktörlerin varlığı dikkat çekmektedir. Bu aktörler, BOP ve Barrack Masası’nın yerli taşeronları olarak, anayasal düzeni değiştirmeye ve milli birliği zedelemeye yönelik faaliyetlerde bulunmaktadır.

    Erdoğan, Kurtulmuş, Bahçeli, Öcalan, Özel, Kalın, Fidan ve İmamoğlu gibi isimler, sadece kendi siyasi çıkarları için değil, aynı zamanda dış güçlerin stratejik hedeflerine hizmet eden figürler olarak görülmektedir. Anayasa değişiklikleriyle milli yapıyı tahrip etmeye çalışan bu isimler, Türkiye’nin geleceğini karartmakla kalmayıp, milletimizin birliğine de ağır darbe vurmuşlardır.

    Anayasa, milletimizin iradesinin tecelli ettiği kutsal bir belgedir ve her türlü değişiklikten bağımsız korunmalıdır. Ancak, bu kutsal belgeyi manipüle etmek suretiyle yapılan girişimler, TBMM’nin itibarı ve milletimizin güvenliği için ciddi bir tehdittir. Böyle ihanet projelerine destek veren milletvekilleri, önümüzdeki dönemde diğer hainlerin mirasçıları gibi kefensiz ve mezarsız yatmayı göze almalıdır. Tarih, bu tür ihanetlerin cezasız kalmadığını ve her zaman ağır bir bedel ödendiğini göstermiştir.

    Bu bağlamda, TBMM’deki her milletvekilinin, bu ağır sorumluluğun farkında olması ve milletin çıkarlarını korumak için dimdik durması gerekmektedir. Aksi takdirde, milletin bağrından kopup gelen bu temsilciler, tarih ve hukuk önünde hesap vermek ve ağır bedrl ödemek zorunda kalacaktır.

    Milletvekillerinin Sorumluluğu: İhanetin Bedelini Göze Almak

    Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletimizin iradesinin tecelli ettiği en kutsal kurumlardan biridir. Ancak ne yazık ki, bu kurumda yer alan bazı milletvekilleri, milletin ve devletin çıkarlarına değil, BOP ve Barrack Masası gibi dış destekli hain projelere hizmet etmektedir. Bu durum, Türkiye’nin bekası ve milli birliği açısından büyük bir tehlike oluşturmaktadır.

    Milletvekillerinin görev ve sorumluluğu, sadece seçim bölgelerindeki seçmenlerine karşı değil, tüm milletin birlik ve beraberliğini korumakla da yükümlüdür. Devletimize ve milletimize kefen biçen her türlü projeye destek veren milletvekilleri, bilmelidir ki tarih onları affetmeyecek; kefensiz ve mezarsız yatmayı göze almadan böyle ihanetlere bulaşmanın, hem vicdani, milli hem de hukuki bir suç olduğunu ileriki dönemde daha iyi anlayacaklardır.

    Milletvekilleri, milli iradeyi temsil eden kutsal görevlerini unutmamalı, anayasal düzeni ve devletin bekasını korumak için birlikte hareket etmelidir. Bu sorumluluğun bilincinde olan vekiller, ihanet edenlerin karşısında durarak milletin güvenini kazanacak ve tarihte onurlu bir yer edinecektir.

    Bu bağlamda, milletvekilleri ihanet edenlerin kefensiz ve mezarsız yatmayı göze almaları gerektiğini unutmamalı, milletin çıkarlarını her şeyin üstünde tutmalıdır. Aksi halde, milletin vicdanı ve hukuk önünde hesap vermekten kurtulamayacaklardır.

    Sonuç: Tarihten Alınacak Kesin Ders: Türk Devletine Kefen Biçenler Kefensiz ve Mezarsız Yatar

    Türk milleti, tarih boyunca her türlü iç ve dış tehdide karşı büyük fedakârlıklarla varlığını korumuş, devletini ve birliğini savunmuştur. BOP ve Barrack Masası gibi dış güçlerin desteklediği projeler, ne yazık ki bugün de Türkiye’nin milli birliğine ve devlet bütünlüğüne kast etmektedir. Ancak tarih, defalarca göstermiştir ki, Türke kefen biçenlerin akıbeti bellidir: Kefensiz ve Mezarsız yatmaktır.

    Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletimize kefen biçen hainler, tarih önünde hesap verecekleri gibi milletin vicdanında da mahkûm olacaktır. Milletimizin birliği, devletimizin bekası ve tarih bilinci, bu ihanetlere karşı en büyük kalkanımızdır. Tarih tekerrür eder; her hain, er ya da geç yaptığı ihanetin bedelini ağır şekilde ödemek zorunda kalır.

    Milletvekilleri, devlet adamları ve tüm siyasi aktörler bu büyük sorumluluğu omuzlarında taşımalı, milletin geleceğini tehdit eden planlara karşı yekvücut mücadele etmelidir. Aksi takdirde, kefensiz ve mezarsız yatmanın kaçınılmaz olduğu tarih sahnesinde yerlerini alacaklardır.

    Son söz olarak şunu vurgulamak gerekir ki; Türk milleti, devletine ve birliğine sahip çıktığı sürece, ne içerden ne dışardan hiçbir güç onun varlığını yok edemez. Bu topraklarda kefen biçenlerin değil, direnenlerin ve birleşenlerin tarihe adını yazdırdığı unutulmamalıdır.

  • 7.65’lik Zamanın mı Geldi?

    7.65’lik Zamanın mı Geldi?

    “Oğlum” duyduk ki ilk üç maddeyi değiştirecekmişsin,
    Bayrak, dil, devlet… Türk ne var ne yok silecekmişsin.
    Planını BOP’tan aldın, biliyoruz,
    Hedefin Türk’ü silmek, kafanda sancı.
    Sanma ki millet unutur, susar,
    Bir gün gelir, hesap sorulur hesap kusar.
    Türk daha ölmedi, yaşamı düşün et,
    Zorlama fazla,
    Yoksa 7.65’lik zamanın mı geldi?

    “Oğlum” sıracalı, dua et biraz,
    Üç maddeyi de değiştir diyen yalan yaz.
    Sanma ki millet susar, el pençe durur,
    Bu toprak kolay kolay teslim olmaz, seni bulur.
    Millet ölmedi, sen yanlış bildin,
    Yoksa 7.65’lik zamanın mı geldi?

    Bu akşam iyi düşün, hesap yap,
    Milleti satmak mı, yoksa devleti kapatmakmı derdin?
    “Atatürk’ten Türkten korkmam” dedin, eyvah,
    O koltuk sana fazla, belli, ey ah!
    Dar geldi sana o yerin beli,
    Yoksa 7.65’lik zamanın mı geldi?

    Galiba öbür dünya seni çekiyor,
    Galiba acelen var seni nuriler bekliyor.
    Ateş kazanında mı kaynamak istersin,
    Haa sahi odununu bu dünyadan mı götüreceksin?
    Oğlum, yerini ecel tablosuna mı yazdın,
    İstersen o da olur,
    Yoksa 7.65’lik sana artık hak mı geldi?

    Madem öyle, seni ecel çağırıyor,
    Yardım istiyorsun, son kompartımanda Azrail seni bekliyor,
    Zorunlu yolculuk iyi gelir.
    Yakında servis istersen oda olur, merak etme,
    Yoksa hala 7.65’lik zamanın mı geldi?

    “Oğlum” senin kim olduğunu herkes bilir,
    Tahtın yüksek, aklın derin mi gelir?
    Başın mı döndü, yoksa tel mi gerildi,
    Türk yurdunda ezberle halt mı ettin?
    Türk sana battı, anladık derdi,
    Galiba 7.65’lik zamanın geldi.

  • Kredi kartları devre dışı bırakıldı…

    Kredi kartları devre dışı bırakıldı…

    Nakit ödeme konusunda müşteriler sürekli uyarılıyor. Hiçbir işletme kredi kartı ile alış-veriş yapmak istemiyor. Yüzde20-30’ları bulan komisyon işletmeleri zora sokuyor.

    Beach clublar ve sahil işletmelerinde de nakit ödeme zorunluluğu yaygınlaşmış durumda. Bazı işletmeler uzun süreli kullanım için ekstra yeme-içme şartı koşuyor.Para ise nakit isteniliyor.

    Turizmde yeni bir kriz. Kredi kartı komisyon çilesi. Örneğin tekne turlarında kredi kartı kullanılmıyor. Ya da kartlara ödenen komisyondan kredi kartı sahibi para ödemek zorunda kalıyor. Bütün bunlar bir tartışma konusu. Sorun giderek büyüyor.

    Turizm sezonunun en yoğun günlerinde sahil bölgelerinde tatilcilerin karşısına yeni bir sorun çıktı. Birçok işletme kredi kartı kullanımını kısıtlayarak nakit ödeme talep ediyor, kartla ödeme yapmak isteyenlerden ise yüzde 20-30’a varan komisyon alınıyor. Tekne turlarından otoparklara, plaj işletmelerinden ekstrem sporlara kadar pek çok alanda nakit dayatması yaşanırken, fiş talep eden müşterilere ise adisyon ya da boş kağıt veriliyor.

    Turizm sektörünün en hareketli döneminde, tatilciler için yeni bir sorun ortaya çıktı. Türkiye’nin popüler sahil bölgelerinde, birçok işletmenin kredi kartı kullanımını kısıtladığı veya yüksek komisyonlar talep ettiği gözlemleniyor. Sabah’ın haberine göre tekne turlarından otoparklara, plaj kulüplerinden büfelere kadar uzanan bu durum, nakit para dayatması nedeniyle tatilcilerin mağduriyet yaşamasına neden oluyor.

    Özellikle tekne turlarında kredi kartı tamamen devre dışı bırakılmış durumda. Kişi başı fiyatların 150 ila 1.500 TL arasında değiştiği bu turlarda, günlük 150-200 bin TL civarında nakit para toplandığı tahmin ediliyor. Aynı zamanda tur sırasında yiyecek-içecek alışverişlerinde de sadece nakit kabul ediliyor.

    Yoğun sezonda otopark fiyatları da yaz tarifesine geçerken, ödemelerin de yine nakit yapılması isteniyor. Taksiler, havalimanı transferi yapan minibüs ve servisler de ‘pos cihazı arızalı’ bahanesiyle nakit ödeme talep ediyor. Nakit bulunmayan yolcuların kimi zaman araçtan indirildiği belirtiliyor.

    Fethiye ve Akyaka gibi merkezlerde yamaç paraşütü, rafting, dalış gibi etkinlikler için de işletmeler çoğunlukla nakit istiyor. Kredi kartıyla ödeme kabul eden yerler ise yüzde 20-30’lara varan oranlarda komisyon uyguluyor.

    Beach clublar ve sahil işletmelerinde de nakit ödeme zorunluluğu yaygınlaşmış durumda. Bazı işletmeler uzun süreli kullanım için ekstra yeme-içme şartı koşuyor. Fiş talep eden müşterilere kimi zaman adisyon ya da boş kağıt verilirken, ısrar edenlerle tartışma yaşandığı da iddia ediliyor.

  • “Türkiye’nin çok ciddi çevre sorunu var…”

    “Türkiye’nin çok ciddi çevre sorunu var…”

    Turizmin gerçek sorunlarına odaklanılması gereken bir dönemdeyiz

    Birgül Akgül bugünkü turizmimizi değerlendirdi. Sözü kendisine bırakıyoruz:

    Türk turizmi geçmiş yıllardaki konforunu kaybetti. Bunun nedeni yalnızca yanlış politikalar ve enflasyon değil. Doygunluk. Bir destinasyon hedef pazarlarında doygunluğa ulaşabilir. Bu gerçeği kabul etmek gerekiyor. 12 ay seyahat edilebilen bir destinasyon olmadığınız sürece değişen turist eğilimleri nedeniyle gelirlerin düşmesi veya daralması da olağan bir durumdur. Sahil kentlerimiz 12 ay turizm yapmaya el verişli değil, bu gerçeği artık kabul edip sırf bir hedef belirtmiş olmak için laf kalabalığı yapmayalım.

    Lütfen sakin olun. Türkiye pahalılaştı diye veya sosyal medyada iki olumsuz içerik çıktığı için değişmiyor bu sayılar. Eğilimler değişiyor. Bu eğilimleri görmek, iyi okumak gerekiyor. Helgalar, Hanslar gibi aynı otele 120 kez gelen turistler yok artık. Yeni turistler gittiği yere tekrar tekrar gitmek yerine yeni yerler keşfetmek istiyor. Bunun temelinde ekonomik nedenler de var elbet. Dünya artık pahalı bir yer. Bununla birlikte turizmde çeşitlilik ve olanaklar da arttı. Siz aynı otele kaç kez tatile gittiniz mesela?

    Pandemi yazılarımda kaleme almıştım, Türkiye’nin hedef kitlesi orta gelir düzeyidir. Evet, lüks segmente hitap eden, dünya starlarını ağırlayan ürünlerimiz ve destinasyonlarımız da var ancak genel payın yüzde kaçını oluşturduklarına dair bir veriye ulaşamadım. Türkiye sınırlı sayıda lüks ürünü olan, turizm gelirlerini orta gelir düzeyinden kazanan bir ülkedir. Ekonomik daralmanın bir yansıması olması çok normal. İki tane erkek dansçı Marmaris’te üstü çıplak dans etti veya siyahi Influencer geldi saçma sapan şeyleri paylaştı diye talep pat diye düşmedi. Sokakta kalitesizlik sorunu yıllardır var. Belirttiğim gibi yeni düzen bu. Doğru fiyatlandırma, doğru kampanya yönetimi, dürüst yaklaşımlar şart. Bu yeni düzenin dinamik, değişken ve bıçak sırtı sistemine alışıp metotlarımızı yenilememiz gerekiyor.

    Ayrıca bu yıl bir sarsıntı da erken rezervasyon döneminde hissedilebilir. Sırtımızı dayadığımız EB döneminde bu yıl güven kaybettik. Siz 8 ay önce aldığınız tatilinizin başkaları tarafından 2 hafta kala daha ucuza alındığını bilseniz bir daha o bölgeye erken rezervasyonla gider misiniz?

    Eğilimler değişiyor demişken sanal turlardan bahsetmemek olmaz. Kültür turlarının ağırlıklı olarak simülasyonla yapılacağı günler gelecek. Şu kadar yıl demek zor ancak çokta uzak sayılmaz. Ekran süreleri günlük 6 saat 40 dakikaya çıkmış durumda, 13-17 yaş arası gençler günde ortalama 8 saatlerini ekranda geçiriyor. Genç işsizlik zaten aldı başını gitti. Bu gençler istihdama katılacak da dünyayı gezmek için para kazanacakta sıra Türkiye’ye gelecekte… Tokyo’sundan New York’una… Bir kapsülün içinde üç gün yatıp her türlü deneyimi sanal alemde edinecekleri yıllar gelecek. Gerçek deneyimin önemli bir kısmı sanal deneyime dönüşecek. Dünya genelinde fiziksel seyahat ve tatil oranları düşecek. Yapay zekanın tam anlamıyla hayatımıza entegre olması 5 yıl desek (günlük hayatta tam anlamıyla kullanılmasından bahsediyorum) 25 yıl içinde sanal tatil rutin bir tatil seçeneği halini alacaktır. Bence 5 yıl ve 25 yıl da iyimser, daha kısa olması mümkün ancak neyse…

    Ayrıca diyelim ki birileri hala seyahat edip Akdeniz sahillerinde denize girmek istiyor, plastik kullanımı azalmazsa 2060’ta dünyadaki plastik oranının bugünün 3 katına çıkacağı belirtiliyor. Kulaçlarımızı plastik şişelerle mi atacağız? Kısmetse o gün geldiğinde 76 yaşında olacağım, şahsen 76 yaşında hala yüzebileceğimi düşünüyorum, ben plastikten denizlere girmek istemiyorum. Kim ister ki? Ülkemiz ve dünyamız için sorumluluk almak zorundayız.

    2000 yılında sektöre stajyer olarak giriş yaptım. 25 yıldır bu sektördeyim. Lise, üniversite, yurt dışı eğitimi, oteller derken çok sayıda gözlem yaptım ve deneyim edindim.

    O zamanlar farklı konseptler vardı, misafirler (Ben müşteri demekten yanayım) bilekliklerle ayrılır, konseptine göre yeme içe hizmeti alırlardı. O yıllarda turizmde çalışan kişiler sezonluk çalışmaktan mutsuz değildi zira sezonda iyi para kazanıp kışın da memleketinde aile işlerine bakarlardı. İş vereninden çalışanına herkesin mutlu olduğu dönemlerdi. Stajlarımı Marmaris İçmeler’de yaptım, akşam shiftinde çalışmıyorsam bisikletimle sahile inerdim, rahmetli Asım Can Gündüz’ün tersten çaldığı gitarının sesiyle birkaç adım ötedeki mekânda her akşam aynı repartuarla sahne alan ama yine de mekanı dolduran o egzotik ses birbirine karışırdı. Turistlerin şık, özenli kıyafetlerle dışarı çıkıp gezdiği yıllardı. Marmaris çarşısında çakmacılar yine vardı ancak şimdiki kadar çok muydular, onu hatırlayamıyorum. Tüm bunları neden mi anlatıyorum? Neden güç kaybediyoruz sorusunun cevabı işte bu cümlede gizli olabilir: Türkiye kendine has turizm yaklaşımı, samimiyeti, sokaktaki düzeni ve en önemlisi insan kaynağını yitiriyor. Türkiye iyi bir her şey dahil destinasyonudur, bu kimliği kazandı ve bundan sıyrılması zor, sıyrılması gerekmiyor da ancak her şey dahile düzenleme gelmesi şart. Çeşit azaltmak, büfeleri küçültmek, atıkları azaltmak gerekiyor. Zaten her şey dahil dediğin sistem resort bölgeler için geçerli, ülke turizmi yalnızca bu sistem üzerinden dönmüyor ki. Sürekli bunu tartışmak zorunda değiliz. Sokağa düzen gelmedikçe her şey dahil konsepti sahil beldelerinin kurtarıcısıdır! Ha sokaklarımız temiz, esnafımız dürüst, restoran barlarımız nezih, hizmetimiz bütüne yakın olur o zaman tartışılabilir. Madem eskisi kadar içten, masum, naif değiliz o zaman elimizde bir tek bu kaldı bari buna sahip çıkalım demek lazım.

    Türk misafirperverliği Türk turizminin en önemli değerlerinden biridir. Risk ise bu bayrağı taşıyan kuşaklar yavaş yavaş emeklilik, yorgunluk, küskünlük gibi nedenlerle sektörde azalıyorlar. Bu konuda bir fırsat var, eski iş yapış şekli, insana değil işe verilen değer değişecek, sektör insani çalışma koşullarını uygulamak zorunda kalacak çünkü vur sırtına al lokmasını neslinde sonlara gelindi.

    Yabancı Personel Sayısı Arttıkça Türk Misafirperverliği İmajı Zayıflayacak, Dolayısıyla Sıradan Bir Destinasyon Haline Gelecek…

    Otel, yiyecek içecek kalitesi ileri düzeyde ancak sokak bunun gerisinde kalıyor. Bu seviyenin üstüne çıkması da mümkün değil. Sokakların başı boş. Yakaladığı turisti kazıklamadan bırakmayan esnaf Türk turizmi için büyük bir tehdittir. 4 fotoğrafa 2 bin küsur lira isteyen o esnafın dükkânı kapatılmalıdır.

    Türkiye çok zengin bir tarih ve kültüre sahip. Bunun için gelen milyonlarca insan da var ancak otelden dışarı çıkmak isteyen turist excursion’lar (günlük tur) için ortalama kişi başı 100 euro gibi fiyatlarla karşılaşıyor. İnsanlar Avrupa’da bu fiyatın yarısına bir ülkeden başka ülkeye geçiyorlar. Yapmayın Allah aşkına, Avrupalı bizim gibi har vurup harman savurmuyor, insanlar öğle arasında sandviç alıp yiyor! Ne olacak ya 100 euro yap taksit, ye iç diyen milletler değil (taksit zaten bize has bir durum). Tamam yıllarca Türkiye bu kadar ucuz olmasın dedik de şimdi de hedef kitlesini hızla kaybedecek kadar pahalı. Topkapı Sarayı giriş ücreti mesela, sanırım 50 euro. Tamam sarayımız çok güzel, Muhteşem Yüzyıl sağ olsun iyi de sükse yaptırdı ancak sana gelen turist Luvr’a da gidiyor. Luvr giriş ücreti 17 euro sanırım, bu rakama yazımı hazırlarken yaptığım araştırmada ulaştım. British Museum ücretsiz… Demiyorum ki Luvr bizden üstün veya değerli ancak bu fiyatlar rakip analiziyle belirlenmiyor mu? Yaz kızım Topkapı 50 euro yaklaşımıyla fiyat mı belirlenir?

    Bu ara başlığı atarken aklıma rahmetli Doğan Cüceloğlu’nun ‘‘annen yok, kimsen yok’’ cümlesi geldi. Hayatını anlatırken küçük yaşta yitirdiği annesinin ardından nasıl da öksüz, görünmez, duyulmaz kaldığını sesi titreyerek aktarmıştı. Bir ülkenin annesi ise doğasıdır. Daha fazla betona değil, ağaca ihtiyacımız var. Ağaçlar sayesinde nefes alıyoruz, yağmurlar yağıyor, toprak tutunuyor. Bizim acımadan kesip attığımız o ağaçlar bu ülkenin akciğerleridir. Ne hakla bu denli acımasız, bu denli hoyrat, bu denli hukuk tanımaz olunabiliyor? Zeytin ağaçlarına nasıl kıyıyorsunuz, dünyadaki varlığınız topluma bir zeytin ağacı kadar anlam ve fayda sunmazken siz kimsiniz de bu talanı kendinizde hak görüyorsunuz? Hakkı yenen her bir ağaç, kuş, böcek, sokak köpeği için doğa tokadını sizinle birlikte hepimize atacak bir gün… Öyle felsefi, dini, metaforik bir yerlerden söylemiyorum bunu. Ekosistemden eksilen her bir halka başka halkaları yutarken, daha fazla yangın, daha fazla deprem, daha fazla doğa olayı yaşanacak. Bu caniler yüzünden tüm insanlık birçok zorlukla yüzleşmek zorunda kalıyor, kalacak.

    Türkiye kurak bir ülkedir. Antalya’dan Muğla’ya giderken sağımız solumuz yeşil diye, ülkemizi yeşil sanmayalım. Hatta şu son kahreden yangınlar döneminde ortaya atılan ‘‘yeşil vatan’’ söyleminden de vazgeçelim.  Türkiye yeşil filan değil. Böyle kelime oyunları ile devasa yangınlar sonrasında bile ülkenin orman rezervinde sorun yokmuş gibi algılatılıyor. Birileri toplumsal bilinçaltına iyi oynuyor. Hayaller Yeşil Vatan, gerçekler Kurak Vatan.

    Neydi çevre? Ağaç mı, taş mı, toprak mı? Bakın, Çevre Bakanlığı’nın sitesinden birebir alıyorum: ‘‘Basit anlatımıyla gözümüzün gördüğü her şeydir. Yaşadığımız ortamdır. Etrafımızdaki doğa ve hatta geleceğimizdir çevre.’’ Peki madem öyle aynı bakanlık neden artan orman yangınlarına yönelik devletin daha fazla yangın uçağı almasını sağlayamıyor, durun bir dakika orada HES projesi yapılması uygun değil, o bölgede su sorunu yaşanacak demiyor? Amerika ve Çin gibi küresel ısınmaya etkisi yüksek ülkeler bana ne ya iklim miklim derken, Türkiye’nin faaliyetleri dünyanın yıllık salınımının yüzde 1’ine tekabül ederken, neden ülkemiz koşa koşa iklim yasası çıkarıyor? Sana demezler mi sen önce bir ağacını korumayı öğren, yangına müdahalede çağın gereksinimlerini yakala diye. Amerika’sı Çin’i dururken sanki üretimde ilk 10’da yer alıyormuşuz gibi nedir bu koşa koşa yasa çıkarma merakı? Üretimi de tekelleştirip kobileri, küçük işletmeleri hepten yok mu edeceksiniz?

  • İmamoğlu’nun BOP – Barrack Komisyonu Övgüsü ve Farklı Dil ve Kültürlere Sahip Topluluklara Yönelik Yaklaşımının Tehlikeleri: CHP Seçmenine Uyarı

    İmamoğlu’nun BOP – Barrack Komisyonu Övgüsü ve Farklı Dil ve Kültürlere Sahip Topluluklara Yönelik Yaklaşımının Tehlikeleri: CHP Seçmenine Uyarı

    İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, TBMM’de kurulan BOP – Barrack Komisyonu ve farklı dil ve kültürlere sahip topluluklar konusundaki ayrılıkçılığı ve ayrımcılığı destekleyen açıklamaları, Türkiye’nin anayasal düzeni ve üniter yapısı bakımından büyük bir tehdit oluşturmaktadır. İmamoğlu’nun cezaevinden avukatları aracılığıyla yaptığı açıklamalarda, iktidarın oluşturduğu BOP – Barrack Komisyonu’ndan övgüyle bahsetmesi ve sürecin demokratikleşmeye hizmet edeceğini savunması, CHP tabanında derin rahatsızlık ve kafa karışıklığı yaratmaktadır. Ancak bu övgüler, aslında Türkiye’yi bölmeyi ve parçalamayı hedefleyen kapsamlı bir planın parçası olan BOP – Barrack Komisyonu’nun meşrulaştırılmasına hizmet etmektedir.

    İmamoğlu’nun BOP – Barrack Komisyonu Övgüsünün Saklı Tehlikesi

    İmamoğlu’nun TBMM’de kurulan BOP – Barrack Komisyonu’nu “önemli, değerli ve zorunlu” olarak tanımlaması, kamuoyunda tehlikeli bir algı yaratmaktadır. Bu komisyonda yürütülen çalışmalar, Türkiye’nin temel devlet yapısını sarsmayı ve ülkeyi etnik, mezhepsel ayrımlara bölmeyi amaçlayan bölücü bir programın parçasıdır. İmamoğlu’nun CHP’nin cumhurbaşkanı adayı sıfatıyla bu komisyonla işbirliği yapması, komisyonu övmesi, CHP’nin anayasal bütünlük ve milli birliğe olan bağlılığını sorgulanır hale getirmekte, partinin tabanında iç çatlakları daha da derinleştirmektedir.

    BOP – Barrack Komisyonu, resmi söylemde terörün sona erdirilmesi ve demokratikleşme hedefleriyle tanıtılsa da, gerçek anlamda Türkiye’nin parçalanmasına hizmet eden bir aracıdır. İmamoğlu’nun bu komisyona ilişkin tutumu, CHP tabanında geniş bir kesim tarafından milli birlik ve egemenlik değerlerine ihanet olarak görülmektedir. Komisyonun meşruiyetinin Meclis’teki (İYİ Parti hariç) muhalefet tarafından desteklenmesi, devletin üniter yapısına yönelik büyük bir tehdidin kabulü anlamına gelmektedir.

    İmamoğlu’nun “ciddiyet arıyoruz” şeklindeki ifadeleri, iktidarın bölücü politikalarına karşı sert durması beklenen bir muhalefet liderinin aksine, bu politikalara göz kırptığını ve onları meşrulaştırma çabasına girdiğini ortaya koymaktadır. Bu durum, siyasi bir hatanın ötesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin temel varlığını tehdit eden tehlikeli bir tavrın yansımasıdır.

    Farklı Dil ve Kültürlere Sahip Topluluklar Meselesinde İmamoğlu’nun Ayrılıkçılığı Körükleyen Fırsatçı-Yanıltıcı Tavrı

    İmamoğlu’nun farklı dil ve kültürlere sahip bir topluluğun “dillerini” öğrenme çabası insanî bir yaklaşım gibi görünse de, bu tavır politik olarak çok ciddi riskler taşımaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları, anayasal olarak eşit haklara sahiptir ve ülke bütünlüğü içinde bir millet olarak tanımlanmıştır. Ancak İmamoğlu’nun farklı dil ve kültürlere sahip toplulukların BOP planı içindeki sözde “taleplerini” açıkça savunması, CHP’nin milli birliğe bağlılık konusundaki güvenilirliğini zedelemekte, ayrıştırıcı bir siyasetin kapısını aralamaktadır.

    Bu yaklaşım, BOP – Barrack Komisyonu’nun bölgesel topluluk, etnik, milli, dinsel “kimlikleri” siyasi araç olarak kullanma stratejisiyle birebir örtüşmektedir. İmamoğlu’nun bu söylemi, milli birlik ve toplumsal barışa yönelik riskleri artırmakta, yerel kimliklerin siyasette öne çıkarılması suretiyle Türkiye’nin bölünmesine, üniter yapısının yok edilmesine ve federasyonculuğa hizmet etmektedir.

    Tarihsel olarak, benzer bölücü söylemler ülkemizi derin acılarla karşı karşıya bırakmış, toplumsal barışı zedelemiştir. İmamoğlu’nun yaklaşımı ise bu yaraları derinleştirici ve bölücü hareketlerin güçlenmesine zemin hazırlayıcıdır. CHP seçmeni içindeki milliyetçi ve ulusalcı kanat bu durumdan rahatsızlık duymakta ve partinin asli misyonundan sapıldığı tespiti yapmaktadır.

    İmamoğlu’nun BOP’çu Rolü ve CHP Seçmenine Kritik Çağrı

    İmamoğlu’nun BOP – Barrack Komisyonu ile olan işbirliği ve farklı dil ve kültürlere sahip topluluklara yönelik ayrımcı ve ayrılıkçılığı körükleyen – destekleyici tutumu, CHP’nin geleceği açısından hayati bir kavşak noktasıdır. Tarihsel olarak milli egemenlik ve anayasal düzenin savunucusu olan CHP, bu değerlerden saparak bölücü süreci destekler bir pozisyona hızla, frensiz bir biçimde sürüklenmektedir. Bu, CHP seçmeni ve Türkiye halkı için ciddi bir güven kaybı anlamına gelmektedir.

    CHP seçmeni, İmamoğlu’nun bu tutumuna karşı durmalı, partinin asli misyonunu Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını korumak ve milli birliği savunmak olarak görmelidir. Duramazsa partiden ayrılmalıdır. BOP – Barrack Komisyonu gibi devletin temel yapısını zedeleyen oluşumlara karşı mevcut CHP’nin politikalarına karşı daha kararlı, sert ve net bir duruş sergilemesi için mücadele etmelidir.

    Siyasi liderlerin söylemleri ve eylemleri sadece anlık politika malzemesi olarak değil, Türkiye’nin geleceğine dair stratejik bir rota olarak değerlendirilmelidir. İmamoğlu’nun komisyondaki övgü dolu sözleri, aslında Türkiye’nin bütünlüğünü hedef alan büyük bir tuzaktır ve bu tuzağa düşmek ülkenin geleceğini karartmaktan başka bir anlama gelmez.

    Sonuç: CHP Seçmeninin Tarihi Sorumluluğu ve Milli Birlik

    Sonuç olarak, İmamoğlu’nun TBMM’deki BOP – Barrack Komisyonu’na ilişkin övgülü yaklaşımı ve farklı dil ve kültürlere sahip topluluklara yönelik ayrılıkçılığı ve ayrımcılığı körükleyen, anayasa suçu işleyen tavrı, CHP seçmeni için bir uyanış çağrısıdır. Partinin bugüne kadarki seçmeni, bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerlerine, anayasal düzenine ve milli birliğine bağlı kalarak, bölücü ve ayrıştırıcı politikaların karşısında durmak zorundadır.

    Farklı kültürlere ve dillere sahip toplulukların hakları, Türkiye’nin anayasal çerçevesi içinde korunmalı (üniter yapı zedelenmeden), ancak bu haklar bölücü ve ayrıştırıcı söylemlerle eş tutulmamalıdır. CHP’nin bugüne kadarki seçmeni, bu kritik süreçte sorumluluğunu unutmamalı ve BOP – Barrack Komisyonu gibi Türkiye’nin birliğine zarar veren girişimlere karşı net bir duruş sergilemelidir.

    Türkiye’nin 86 milyon vatandaşı olarak, güçlü bir Türkiye için mücadele etmek her vatandaşın olduğu kadar CHP’nin bugüne kadarki seçmeninin de temel görevidir. CHP’nin milli değerlerden sapmaya çalışan her türlü girişime karşı mücadele edilmeli, BOP – Barrack Komisyonu gibi projelerin içerdiği tehlikeler açıkça görülmeli ve karşı durulmalıdır. İmamoğlu’nun Türkiye’nin birliğine ve dirliğine yönelik Erdoğan, Özer ve Öcalan ile girdiği BOP yarışında ki post kapma içinde olduğu görülmeli ve İmamoğlu’nun kendi şahsi çıkarı için her şeyi yapacağı, bu sebeple vatana, millete ve Türkiye Cumhuriyeti ilkelerine karşı ihanet içinde olduğu açıkça görülmeli; İmamoğlu, CHP’nin bugüne kadarki tabanından ve onu kerhen destekleyenlerden gelmesi gereken sert muhalefetle Türkiye siyasi hayatından diskalifiye edilmelidir.

  • Sevr Antlaşması’nın 10 Ağustos 1920’de İmzalatılmasın 105. Yıldönümünde Hatırlanması Gerekenler

    Sevr Antlaşması’nın 10 Ağustos 1920’de İmzalatılmasın 105. Yıldönümünde Hatırlanması Gerekenler

    (Bugün BOP’u içeriden ve dışarıdan destekleyenlerin olduğu gibi Sevr Anlaşması’nı  destekleyenler vardı)

    Sevr Antlaşması’nın 10 Ağustos 1920’de  İmzalatılmasın 105.Yıldönümünde Hatırlanması Gerekenler

    SEVR ANTLAŞMASI:

    İtilaf devletleri Sevr şartlarını Osmanlıya kabul ettirmek için Yunan ordusunu 22 Haziran 1920’de, Milne Hattını(*) aşarak; Bursa-Uşak çizgisinde harekete geçirir.

    Yunan 20 Temmuz 1920’de Doğu Trakya’yı işgal eder.

    Emperyalist İtilaf devletlerince İtalya’nın San Remo kentinde hazırlanan antlaşma şartları Saltanat Şurası(**) tarafından kabul edilir.

    Rıza Tevfik, Reşat Halis ve Hadi paşalardan oluşan heyete antlaşma metni Fransa’nın Paris şehrinin Sevr kasabasında 10 Ağustos 1920 imzalatılır.

    Sevr Antlaşması, Meclis-i Mebusan’ın onayından geçmediği için bu yönüyle hukuka aykırıdır. Öte yandan da almış olduğu Misak-ı Milli kararları ile çeliştiği için milli iradeye de aykırıdır.

    23 Nisan 1920’de Ankara’da açılmış olan TBMM, Sevr Antlaşmasını tanımaz.

    19 Ağustos 1920 tarihli kararıyla da, antlaşmayı imzalayanları vatan haini ilan eder.

    Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemâl, Büyük Söylev’inde 1919’daki ülkenin genel durumunu şöyle anlatır:

    · Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmiş zedelenmiş şartları çok ağır bir ateşkes anlaşması imzalamış bir devlet.

    · Millet yorgun ve çok fakir.

    · Milleti ve memleketi I. Dünya Savaşı’na sürükleyenler kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar.

    · Saltanat ve hilafet mevkiini işgal eden Vahdettin, soysuz­laşmış, şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği alçakça tedbirler araştırmakta.

    · Damat Ferit Paşa’nın riyasetindeki kabine; ikiz, haysi­yetsiz, korkak, yalnız Padişah’ın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir vaziyete razı.

    · Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…

    · İtilâf Devletleri, ateşkes anlaşmasının hükümlerine uymayı gerekli bulmuyorlar.

    · Birer vesile ile, İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da.

    · Adana vilayeti, Fransız­lar; Urfa, Maraş, Ayıntap,ı İngilizler tarafından işgal edilmiş;Antalya ve Konya’da İtalyan askeri kıtaları; Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bu­lunuyor.

    · Her tarafta yabancı subay ve memurları ve özel adamları(ajan) faaliyette.

    · Nihayet, konuşmamıza başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919’da, İtilâf Devletleri’nin uygun bulması ile Yunan ordusu da İzmir’e çıkartılıyor

    · Bundan başka, memleketin her tarafında Hristiyan azınlıklar gizli veya açıktan kendi özel emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye devleti bir an önce çökertmeye çalışıyorlar.

    · İstanbul Rum Patrikhanesi’nde teşekkül eden Mavri Mira heyeti , vilayetler dahilinde çeteler teşkil ve idare etmek, mitingler ve propagandalar yaptırmakla meşgul.

    · Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira heyetiyle hemfikir olarak ça­lışıyor. Ermeni hazırlığı da tamamen Rum hazırlığı gibi ilerliyor.

    · Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde teşekkül etmiş ve İstanbul’daki merkeze bağlı Pontus Cemiyeti kolaylıkla ve muvaffakiyet­le çalışıyor  ( Kaynakça: Atatürk’ün Büyük Nutku)

    Mustafa Kemâl 1919 yılında telgraf aracılığıyla tüm yurtta vatansever derneklerle iletişim kurar.

    Müdafaa-i Hukuk (hakların savunulması) ruhundan söz etmiştir. Bu ruha milli vicdan ve onun oluşturduğu cepheye namus cephesi demiştir.

    O ruh yerel ve bölgesel hareketi başlatmış; dağınık birbirinden bağımsız eylemler ve örgütler Sivas’ta bir araya gelmişlerdir.

    Mayısta (25 Mayıs–13 Haziran 1919) Havza’da, Haziranda(12 /26 Haziran ) Amasya’dadır.

    Erzurum(23 Temmuz-7 Ağustos)  ve Sivas ( 4-12 Eylül ) kongreleri açılacak Türkiye Büyük Millet Meclisi(TBMM)’nin temelleridir.

    Milleti gruplara ayıracak ” Siyasi parti “leşmeye  karşıdır.

    Sürekli “DİRENME “çağrısı yapar .

    Atatürk Müdafaa-i Hukuk (hakların savunulması) ruhundan söz eder. Bu ruha “milli vicdan”  ve “onun oluşturduğu cepheye” namus cephesi der.

    O ruh ki yerel ve bölgesel hareketi başlatmış; dağınık birbirinden bağımsız eylemler ve örgütler Sivas’ta bir araya gelir.

    Altı ay sonra 27 Aralıkta Ankara’ya ulaşıp 28 Aralık 1919 da, Ziraat mektebinde Ankaralılara yaptığı konuşmada milletin genel durumunu:

    -Millet ve ordu, Padişah ve Halife’nin hainliğinden haberdar olmadığı gibi o makama ve o makamda bulunana karşı asırların kökleştirdiği din ve gelenek bağları dolayısıyla içten gelerek boyun eğmekte ve sadıktır.

    -‘Bir millet kendi gücüne dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlamazsa onun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz.

    – Bu nedenle Müdafaayı Hukuk Cemiyetinde Kuvayı Milliyenin etken olması ve milli iradenin hakimiyeti kabul edilmiştir.

    ….

    -Aşağıdan yukarıya temelden çatıya yükselen örgüt sağlam olur. Ancak, başlangıçta yukardan aşağı örgütlenme zorunluluğu vardır.

    – Ülke içindeki gezilerimizde milli örgütlenme, önce bireye gidip oradan yukarı doğru şekillenme başladığını şükranla gördük..aşağıdan yukarı doğru şekillenmenin ortaya çıkması için özel çalışmalar yapmalıyız bu milli ve vatani bir görevdir.’ tümceleri ile anlatmıştır.

    23 Nisan 1920 TBMM açılır.

    24 Nisan’da Gazi Paşa Meclis Başkanı seçilir.

    Meclis üyelerinin genel görünümünü şöyle tanımlar:

    -Milletvekilleri çok değişik çevrelerden gelen kişilerdi..

    – Beyaz sarıklı ak sakallı cübbeli eli tesbihli hocalar,

    -Üniformalı subaylar,

    – Aşiret beyleri,

    – Külahlı ağalar kavuklu çelebiler,

    – Avrupa’dan eğitimden dönmüş batı kültürüyle yoğurulmuş nokta bıyıklı aydınlar kuvvayi milliye kalpaklı gençler bir aradaydı.

    DAHA SONRA (1919-923 ARASINDA) NELER OLDU?

    23 Nisan 1920 TBMM açıldı,

    20 Ocak 1921 ilk Anayasa yapıldı,

    30 Ağustos 1922’de Milli mücadele utkuyla başarıldı,

    9 Eylül 1922’de Yunan denize döküldü,

    11 Ekim 1922’deMudanya’da Emperyalist İtilaf devletleri mütareke imzalandı,

    24 Temmuz 1923 Lozan Barış Antlaşması imzalandı,

    29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet ilan edildi,

    Gazi Mareşal Mustafa Kemal Paşa,Cumhuriyet Yönetiminin cumhurbaşkanı seçildi.

    EMPERYALİZM YÜZ YIL SONRA BOP DAYATMASI

    BOP Haritası ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nin Haziran 2006 baskısında yayınlanır.

    ABD’nin BOP Dayatması “Yeni Sevr”dir

    BOP Haritasını çizen Amerikalı asker Ralph Peter, çizdiği haritanın gerekçesini “Kanlı Sınırlar, Daha İyi Bir Ortadoğu” başlığı altında açıklar.

    BOP’a Göre Kazan ve Kaybedecekler:
    Kazananlar: Afganistan, Arap Şii Devleti, Ermenistan, Azerbaycan, Özgür Belucistan, Özgür Kürdistan, İran, İslami Kutsal Devlet, Ürdün, Lübnan, Yemen.

    Kaybedenler: Afganistan, İran, Irak, Kuveyt, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan, Suriye, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Batı Şeria.

    Ülke ve milletimizin bölünmez bütünlüğünü hedeflemiş ve kendi hükümetinin de yer aldığı bu BOP projesini Türkiye bertaraf etmek zorundadır. Aksi halde Türkiye’nin varlık ve bekasını sürdürme olanağı kalmayabilir. Irak’ta olan bitenler, Suriye’de halen yaşanmakta olan süreç anılan tehlikenin açık kanıtlardır

    (*) Milne hattı: Yunanlıların güvenliğinin sağlanması ve Yunan işgalinin yerleşmesi için Yunan güçleri ve Kuva-yı Milliyenin geçmesi yasaklandığı İzmir- Aydın-Manisa’nın bir kısmı-Soma- Ayvalık’ın bir kısmını Yunan işgaline bırakacak şekilde 3 Kasım 1919’da İngilizler tarafından çizilen hattır

    (**)Saltanat Şurası :Başkanı padişahın olduğu büyük memurlardan oluşan olağanüstü meclis.

     (BU YAZI DERLEMEDİR)

  • “Bopistan’da 7 artı 48 Hıyar Karnavalı” – Absürt Komedi

    “Bopistan’da 7 artı 48 Hıyar Karnavalı” – Absürt Komedi

    Bopistan’da sabah güneşi yine ters taraftan doğdu.
    Tarla boydan boya ilaç kokuyor, gübre öyle bir GDO’lu ki, üstünde “Bu gübreyi yiyen hıyar bambu gibi uzar” etiketi var.
    Köyün girişinde asılı paslı levhada şu yazıyor:
    “7 artı 48 Hıyar Karnavalına Hoşgeldiniz – Başlar Gitmiş, Gövdeler Dimdik”.

    Ortada devasa bir masa: 48 hıyar sıraya dizilmiş, hepsi kellelerini kaybetmiş ama hâlâ “Ben en iyisiyim” diye zıplıyor. Arka tarafta hora başlıyor; ritmi tutan “Baba Turşu” Bahço, yanına “Karton Bıyık” Aliyan ve “Karpuz Surat” Paşniko’yu almış. En ortada ise “Kılçıksız ” Kurtulmuşko, bir o yana bir bu yana göz kırparak dans ediyor.

    İlk sırada Başçiftçi Recebistan duruyor. Gövdesi yılların güneşinde taş gibi olmuş, kabuğunda köy suyunun tortusu duruyor. Kendini uzun olfuğu için hem hıyar hem bahçıvan ilan etmiş; ama aslında bütün sulama planı uzak çiftliğin kovboyları Şapka Donald ve Barrack’ın elinde.

    Yanında Orta Boy Bekacı sıska Bahço var. Ne kısa ne uzun, sıska, hep aynı köke sarılmış. Rüzgâr hangi yöne eserse ona eğiliyor. Tadını soranlara “Benim aromam milli” diyor; ama nedense hep turşu bidonunun dibinde unutuluyor.

    Tarlanın arkasında Kıvırcık ve tavlı Apoz var. Dikenleri alınmış, kabuğunda eski çizikler. Bazen yumuşak, bazen acı; ama sulama hortumunun ucundan ona da aynı ilaç gidiyor.

    Biraz ötede Parlak Özer ve Vitrin dört-göz Eko duruyor. Özer sürekli bağırıyor: “Ben bu sezonun en moderniyim!” Vitrin Eko ise fotoğraflarda şahane görünüyor ama yanına gidince içi biraz boş. İkisi de Şapka Donald’ın tabağına düşmeyi umut ediyor.

    Karnavala dışarıdan yan bahçelerden “Bopistan “ pazarına yeni katılanlar da var: Bıyıklı Aliyan ve Küçük Paşniko, “Bizim toprakların minerali başka” diye hava atıyor. Oysa köklerine pompalanan ilaç aynı, gübre aynı, sadece kabuk renkleri farklı.

    Sofranın başında Şapka Donald ile Barrack oturmuş, ellerinde çatal-bıçak, “Tadım vakti” diyorlar.
    Defterlerinde gizli bir liste var:
    • Hangisi sofrada yenilecek?
    • Hangisi turşuya atılacak?
    • Hangisi çöpe gidecek?
    • Hangisi tarlada bırakılıp seneye yeniden şişirilecek?

    “Bopistan’ın” güneşi batarken 48 hıyar hâlâ birbirine bakıp, “Benim tadım daha iyi” diye bağırıyor. Kimse farkında değil: Tarlanın tapusu başkasının cebinde, gübre başka elden, sulama suyu başka depodan geliyor.

    Tadım Töreni ve Turşu Kaderi

    Sofranın tam ortasında, altın varaklı bir tabela asılı: “Yiyen Memnun, Yemeyen Pişman”.
    Trump’a “Bopistan’da “, “Şapka Donald” diyorlar; koca şapkasıyla masanın başında oturmuş, elinde gümüş çatalla hıyarların boyunu ölçüyor. Barrack ise yanına defterini açmış, satır satır not alıyor: “Bu parlak, bu hafif yamuk, bu biraz acı…”

    Tadım Töreni davul zurna ile başlıyor. İlk olarak Başçiftçi Recebistan kürsüye geliyor. Üzerine parlak yağ sürülmüş, kabuğu ışıldıyor. Şapka Donald bir ısırık alıyor, dudaklarını büzüp Barrack’a dönüyor:
    — Bu biraz sert olmuş.
    Barrack ise gülümseyip deftere yazıyor: “Sertlik avantaj olabilir, rafta uzun dayanır.”

    Ardından Orta Boy sıska Bekacı Bahço geliyor. Bahço’nun kabuğunda yılların tozları var; üstüne “Milli Bekâ” damgası vurulmuş. Şapka Donald tadına bakıyor, başını yana eğiyor:
    — Hıyar gibi hıyar… ama bir şekilde hep aynı tadı veriyor.
    Barrack kahkaha atıyor: “Demek ki tarife sadık kalıyor.”

    Üçüncü sırada Kıvırcık ve biraz tavlı Apoz var. Üstüne bir tutam taze dereotu koymuşlar, “Turşuluk hıyar” havası vermek için. Barrack tadına bakıyor, sonra kaşlarını çatıyor:
    — Bu bazen tatlı, bazen acı. Ne olduğu belli değil.
    Şapka Donald: “Belki karışık turşuya koyarız.”

    Sıra Parlak Özer ve Vitrin dört-göz Eko’ya geliyor. İkisi beraber sunum yapıyor, fonda spot ışıkları, fonda da “Yarın Benim İçin Daha Güzel Olacak” şarkısı çalıyor. Donald bir ısırık alıyor, sonra Barrack’a fısıldıyor:
    — Bunlar güzel görünüyor ama içi boş.
    Barrack gülerek cevap veriyor: “Olsun, televizyon çekimlerinde iyi dururlar.”

    Sonra komşu bahçelerden Bıyıklı Aliyan ile Küçük Paşniko geliyor. İkisi birlikte sahneye çıkıyor, “Biz komşu tarlalardan geldik” diye bağırıyorlar. Barrack tadına bakıyor:
    — Tadı aynı bizim tarladakiler gibi.
    Donald omuz silkerek diyor ki: “O zaman bunları da turşuya atalım, fark edilmez.”

    Ve nihayet Kılçıksız Kurtulmuşko geliyor. Dans figürleriyle kürsüye çıkan Kurtulmuşko’nun kabuğu pürüzsüz, hatta fazla pürüzsüz. Donald tadına bakıyor:
    — Bu çok kaygan, elden kaçıyor.
    Barrack ise not alıyor: “Kayganlık bazen avantajdır, elden kayıp başka sofralara düşebilir.”

    Tadım bitince sahnede bir gong çalıyor. Trump ayağa kalkıyor, Barrack defterini kapatıyor. Ve karar anı geliyor:
    • Turşuya gidecekler: Bahço, Apoz, Aliyan, Paşniko.
    • Sofraya çıkacaklar: Recebistan, Özer, dört-göz Eko.
    • Tarlada bırakılacaklar: Kurtulmuşko ve diğer 48 talihsiz hıyar.

    Turşuya gidenler bidonların içine düşerken “Biz geri döneceğiz!” diye bağırıyor. Sofraya çıkanlar ise tabakta dururken hâlâ birbirine bakıp “Beni önce yesinler” kavgasına giriyor.

    Tarlada kalanlar hala güneşin altında başlarını eğmiş; ama toprağa pompalanan ilaç tükenmiyor. Çünkü Bopistan’da gelecek sezonun hıyarları şimdiden filizlenmeye başlamış bile.

    Turşu Bidonları ve Sofranın Kavgası

    Turşu bidonlarının içine düşen Bahço, Apoz, Aliyan ve Paşniko, karanlık ve yapışkan ortamda bir araya geldiler. Bidonun kapağı kapandığında, içeride tiz bir feryat yükseldi:
    — “Bizi buraya kapattılar! Biz de hıyarken sevilmek istiyoruz!”
    Bahço: “Ben milli aromamla dönüp gelemem mi turşudan?”
    Apsoz: “Acı bir turşu mu, tatlı bir turşu mu olacak bu?”
    Aliyan: “Bizim toprağın tadı başka ama burası neden böyle karanlık?”
    Paşniko: “Sözde turşu ama bu bir hapishane!”

    Bidonun içinden yükselen sesler masanın diğer ucundaki sofraya kadar ulaşıyor. Sofrada oturanlar duymuyor bile; onlar kendi aralarında tat kavgasına girmiş durumda.

    Recebistan, Özer ve dört-göz Eko, tabaklarında parıldarken, aralarında yüksek sesle bir tartışma başladı:
    — “Ben daha lezzetliyim!”
    — “Hayır, benim kabuğum daha parlak!”
    — “Yok yok, benim tadım en hafif!”

    Kurtulmuşko ve diğer tarlada bırakılan 48 hıyar, uzaktan izliyor bu çekişmeyi. Yüzlerinde hem umut hem de umutsuzluk var.
    — “Bir dahaki sezon, daha fazla gübre ve ilaç istiyoruz” diye fısıldıyorlar.

    Şapka Donald, sofrada kahkahalar atıyor:
    — “Bakın bakalım, hangisi daha çok tadılırsa onu yiyeceğiz!”
    Barrack ise defterini açıp yeni planlar yapıyor:
    — “Yenilenler masamızda kalır, diğerleri yeniden ilaçlanacak. Döngü devam edecek.”

    Karnavalın sonunda, “Bopistan’daki” bu hıyarlar kervanı bir kez daha diziliyor; tarlada ilaç bekleyenler, sofrada kavga edenler, bidonun karanlığında haykıranlar…

    Ve bütün bunlar olurken, “Bopistan’ın” toprakları yine bir sezon daha “ürün” bekliyor,
    ama aslında kimin için büyüdüğü hâlâ meçhul…

    Son Karar ve Sonsuz Döngü Ta ki …

    Güneş, “Bopistan’ın “topraklarına son kez veda ederken, tarlada kalan 48 hıyar başlarını göğe kaldırdı.
    Onların arasında, kurtarılmayı bekleyen Kurtulmuşko, diğerlerinden farklı bir ışık saçıyordu. Gözlerinde hem umut hem yorgunluk vardı.
    “Bir gün biz de sofrada oluruz,” dedi kendi kendine, “belki daha fazla ilaç, daha güzel sulama ve tabii biraz da şansla.”

    Sofrada ise durum giderek karmaşıklaşıyordu.
    Recebistan, Özer ve dört-göz Eko artık sadece “en iyi tadım” değil, “en şirin kabuğum” ve “en uzun raf ömrüm” yarışına girmişti.
    Her biri birbirine gözdağı verirken, Şapka Donald kahkahalarla oturuyor,
    Barrack defterinde yeni bir liste hazırlıyordu:
    — “Hadi bakalım, bu sezon son sözümüz bu…”

    Ancak dışarıda, karanlıkta bir fısıltı yükseliyordu.
    Turşu bidonlarından gelen sesler yavaş yavaş birleşiyor, bir tür hıyar ayaklanması doğuyordu:
    — “Yeter artık! Bu döngü bitmeli! Biz sadece bir sezonluk oyuncak mıyız?”
    Bahço, Apoz, Aliyan ve Paşniko, karanlıkta birleşip yeni bir plan yapıyordu.

    Tam o sırada, “Bopistan’ın “ en uzak köşesinden biri geldi:
    “BOPistan’ın” gizli bekçisi, Özel Adam.
    Gözleri keskin, ağzı sıkıydı. “Bu hıyarlar sadece ürün değil,” dedi, “birer siyasi simge, birer güç göstergesi.”

    Şapka Donald ve Barrack ise dışarıdan bu karmaşayı izliyor, ellerini ovuşturuyordu:
    — “Her sene biraz daha ilginç oluyor,” dedi Donald, “ama sonuç değişmiyor.”
    — “Evet,” dedi Barrack, “ama yeni ilaçlar, yeni gübreler ve yeni stratejilerle, bir sezon daha devam edecek bu oyun.”

    Ve böylece “Bopistan’da” hıyarlar, yine aynı masaya dizilecek; yine aynı tartışmalar, aynı kavga ve aynı sonuçla biten o karnaval tekrarlanacaktı.

    Ta ki, toprak ve taş artık isyan edip hıyarlar için ürün vermemeye başlayacağı güne kadar gerçek değişim gelmeyecekti.

  • CHP ve BOP – Barrack Komisyonu ( “ Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”) : Atatürk’ün Partisi mi, Emperyalizmin Aracısı mı?

    CHP ve BOP – Barrack Komisyonu ( “ Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”) : Atatürk’ün Partisi mi, Emperyalizmin Aracısı mı?

    Atatürkçülüğün Kökleri ve Günümüzün Sınavı

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, bağımsızlık ve milli egemenlik ilkelerini devletin temel taşı olarak belirlemiştir. Atatürkçülük, yalnızca bir ideoloji değil, aynı zamanda Türkiye’nin çağdaşlaşma, özgürleşme ve tam bağımsızlık mücadelesidir. CHP, Atatürk’ün partisi olarak, bu ilkeleri yaşatmakla yükümlüdür. Ancak son yıllarda yaşanan gelişmeler, CHP’nin bu misyondan giderek uzaklaştığını ve hatta milli çıkarlarla örtüşmeyen küresel projelerin içinde yer aldığını göstermektedir.

    Mecliste kurulan ve “Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” adı altında faaliyet gösteren BOP-Barrack Komisyonu, ABD yapımı ve Türkiye’yi Büyük Ortadoğu Projesi haritasına entegre etmeyi amaçlayan bir yapıdır. CHP’nin bu komisyondaki aktif rolü ve desteklediği anayasa değişikliği girişimleri, partinin ideolojik kimliğinde radikal bir değişim olduğunu gözler önüne sermektedir.

    1. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve Türkiye: Jeopolitik Bir Analiz

    Büyük Ortadoğu Projesi, 2000’li yılların başında ABD tarafından şekillendirilen, Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesinde siyasi haritaların yeniden çizilmesini amaçlayan kapsamlı bir stratejidir. Proje, bölgesel güç dengelerini değiştirmek, enerji kaynakları üzerindeki kontrolü artırmak ve jeopolitik avantaj sağlamak hedefindedir. Türkiye ise, bu projenin önemli hedef ülkelerinden biri olarak görülmektedir.

    BOP’un Türkiye’ye yansımaları, özellikle sınır güvenliği, etnik ayrışmalar ve siyasi reformlar alanında somutlaşmaktadır. BOP’un siyasi ayağı olarak görülen “Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”, Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde oluşturulmuş ve ABD’nin desteklediği demokratikleşme söylemiyle BOP için bölgede parçalı devletçikleri teşvik eden bir mekanizma olarak işlev görmektedir.

    1. CHP ve BOP Komisyonu: Anayasal ve Siyasal İşbirliği

    CHP’nin BOP Komisyonu’ndaki konumu, parti siyasetinde belirgin bir dönüşümün göstergesidir. Komisyonun amacı ve faaliyetleri, Türkiye’nin anayasal yapısını, üniter devlet yapısını ve egemenlik haklarını dönüştürmeyi hedeflemektedir. Bu hedefler, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel devlet felsefesi ve Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesine açıkça aykırıdır.

    Parti, BOP-Barrack Komisyonu’nun sunduğu anayasa değişikliği önerilerine destek vermiştir. Örneğin, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, azınlık haklarının genişletilmesi gibi söylemler, yüzeyde demokratik görünse de, siyasi bütünlüğü zedeleyen ve dış müdahalelere kapı aralayan içeriklere sahiptir. Bugünkü CHP’nin bu süreçteki rolü, yalnızca bir destekçi değil, aynı zamanda bu politikaların aktif savunucusu olduğunun göstergesidir.

    1. Atatürk’ün Bağımsızlık İlkesi ve CHP’nin İhaneti

    Atatürk, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” derken, milli egemenliğin bölünmezliğine vurgu yapmıştır. CHP ise bugün bu ilkeyi görmezden gelerek, “küresel demokrasi” ve “bölgesel işbirliği” söylemleriyle Türkiye’nin egemenlik haklarını tartışmaya açmaktadır. Bu durum, Atatürk’ün mirasına doğrudan bir ihanettir.

    Ayrıca, Atatürkçülüğün asli unsurlarından biri olan laiklik, milli ekonomi ve eğitim politikaları CHP tarafından ideolojik olarak terk edilmiştir. Parti, dış güçlerin etkisiyle şekillenen söylemlerle milli duruşundan koparken, Atatürk’ün “tam bağımsızlık” vizyonu hafife alınmıştır. CHP’nin şimdiki rotası, parti tabanında da ciddi bir güven kaybına yol açmaktadır.

    1. CHP Tabanı ve Atatürkçülerin Alternatif Arayışı

    CHP tabanında giderek artan bir rahatsızlık gözlenmektedir. Partinin dış politikadaki BOP ( yeni Sevr) uyumu, parti içi muhalefeti ve halk desteğini zayıflatmaktadır. Atatürkçü seçmenler, artık CHP’de Atatürk ruhu ve ilkelerini görmekte zorlanmaktadır. Görememektedirler, çünkü yoktur. Bu nedenle, alternatif Atatürkçü ve milli partilere yönelim başlamıştır.

    Siyasi tarihimiz, ideolojik kimliklerini koruyabilen partilerin uzun ömürlü ve etkili olduğunu göstermektedir. CHP’nin aksine, bugün milli ve bağımsızlık vurgusunu koruyan partiler, Türk milletinin gönlünde daha güçlü yer edinmektedir. CHP’lilerin, ideolojik kimliklerini ve milli çıkarlarını yeniden kazanabilecekleri partilere artık yönelmeleri kaçınılmazdır.

    Sonuç: Türkiye’nin Bağımsızlığı ve Atatürkçülüğün Geleceği

    CHP’nin BOP Komisyonu’yla olan ilişkisi, partinin Atatürkçülükten ne denli uzaklaştığını göstermektedir. Anayasal reformların ve siyasi söylemlerin emperyalizmin gündemi doğrultusunda şekillenmesi, Türkiye’nin milli birliğini ve bağımsızlığını zedelemektedir.

    Atatürkçülük, sadece tarihsel bir miras değil, aynı zamanda Türkiye’nin geleceğini şekillendirecek canlı bir mücadele ve ideolojidir. Bu mücadelede yer almak isteyenlerin, CHP gibi dış güçlerin etkisi altına girmiş yapılardan uzak durması gerekmektedir. Atatürk’ün ilke ve ideallerini yaşatmak, milli egemenlik ve bağımsızlık doğrultusunda mücadele etmekle mümkündür.

    Sonuç olarak, CHP’liler için seçim nettir: Ya Atatürk’ün yanında yer alacaklar, ya da emperyalizmin ve BOP’un aracı olarak bugünkü işbirlikçi CHP ile birlikte tarihe geçeceklerdir. Bugün Atatürk’ten yanayım diyen CHP liler için Türkiye’nin bekası ve Atatürk’ün mirası için gerçek Atatürkçü, milli ve bağımsız partilerle saf tutmak şarttır.

    Kaynakça
    • Zürcher, Erik J. Turkey: A Modern History. I.B. Tauris, 2004.
    • Yavuz, M. Hakan. Secularism and Muslim Democracy in Turkey. Cambridge University Press, 2009.
    • Özkan, Behlül. “BOP ve Türkiye: Bir Jeopolitik Strateji.” Uluslararası İlişkiler Dergisi, vol. 7, no. 27, 2010, pp. 45-62.
    • Chomsky, Noam. Hegemony or Survival: America’s Quest for Global Dominance. Metropolitan Books, 2003.
    • Friedman, Thomas L. The Lexus and the Olive Tree. Farrar, Straus and Giroux, 2000.
    • Kutlay, Mustafa. “Türkiye’nin Orta Doğu Politikası ve BOP.” Avrasya İncelemeleri Dergisi, vol. 15, no. 2, 2015, pp. 101-118.
    • Altunışık, Meliha Benli, and Esra Çuhadar. “Turkey and the Arab Spring: Implications of the BOP.” Journal of Balkan and Near Eastern Studies, vol. 15, no. 2, 2013, pp. 163-178.
    • TBMM Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu, 2018.
    • Aras, Bülent. “CHP’nin Siyasal Dönüşümü ve Yeni Yönelimler.” Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, vol. 34, no. 1, 2019, pp. 23-39.
    • Akşit, Ozan. “Anayasal Değişiklikler ve Türkiye’nin Siyasal Yapısı.” Hukuk ve Adalet Dergisi, vol. 12, no. 45, 2020, pp. 87-104.
    • Aydın, Merve. Atatürk’ün Bağımsızlık İlkesi ve Modern Türkiye. Ankara Üniversitesi Yayınları, 2017.
    • CHP Parti Programı, 2019.
    • Türkmen, Serhat. “Demokratikleşme ve Azınlık Hakları Tartışmaları.” Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, vol. 22, no. 4, 2021, pp. 321-340.
    • Şimşek, Fikret. “CHP ve Türkiye’nin Ulusal Birliği.” Güvenlik ve Strateji Dergisi, vol. 9, no. 3, 2022, pp. 55-72.
    • Atatürk, Mustafa Kemal. Nutuk. 1927.
    • Erdoğan, M. İhsan. “Türkiye’de Siyasal İslam ve Demokrasi.” Ortadoğu Araştırmaları Dergisi, vol. 14, no. 2, 2016, pp. 95-112.
    • Doğan, Necmettin. Atatürk ve Demokrasi. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2018.
    • Yılmaz, Hakan. “Laiklik Tartışmaları ve Türkiye.” Modern Türkiye Araştırmaları Dergisi, vol. 7, no. 1, 2015, pp. 77-94.
    • Kaya, Ali. “Türkiye’nin Bağımsızlık Mücadelesi ve CHP.” Cumhuriyet Tarihi Dergisi, vol. 10, no. 2, 2019, pp. 141-158.
    • Öztürk, Emre. “Siyasi Güven ve Parti Tabanı.” Sosyoloji Dergisi, vol. 15, no. 3, 2020, pp. 205-223.
    • Demir, Burcu. “CHP İçinde Atatürkçülük Tartışmaları.” Siyasi İlimler Dergisi, vol. 18, no. 4, 2021, pp. 310-329.
    • Karataş, Selim. “Siyasi Muhalefetin Rolü ve Parti Destekleri.” Türkiye Siyaset İncelemeleri, vol. 25, no. 1, 2022, pp. 45-61.
    • Erol, Gül. “Atatürkçü Seçmen ve Parti Algısı.” Sosyal Araştırmalar Dergisi, vol. 20, no. 2, 2021, pp. 89-107.
    • Acar, Deniz. “Alternatif Siyaset Arayışları ve Milli Parti Eğilimleri.” Türkiye Günlüğü, 2023, pp. 77-94.
    • Bozkurt, Ahmet. Türkiye’de Siyasal Partilerin Evrimi. Nobel Akademik Yayıncılık, 2016.
    • Yıldız, Ömer. “Milli ve Bağımsızlık Vurgusunun Siyasi Etkileri.” Ulusal Politika Dergisi, vol. 13, no. 3, 2019, pp. 120-136.
    • Şahin, Fatma. “Parti Kimliği ve Seçmen Hareketliliği.” Siyasal Psikoloji Dergisi, vol. 11, no. 2, 2020, pp. 58-75.
    • Korkmaz, Sefa. “CHP ve BOP: Atatürkçülüğün Dönüşümü.” Uluslararası Politika İncelemeleri, vol. 17, no. 1, 2021, pp. 200-218.
    • Tuncer, Banu. “Anayasal Reformlar ve Egemenlik Tartışmaları.” Hukuk ve Demokrasi Dergisi, vol. 19, no. 2, 2022, pp. 100-115.
    • Kaplan, Emine. Atatürkçülük ve Türkiye’nin Geleceği. İstanbul: Alfa Yayınları, 2018.
    • Önal, Mustafa. “Dış Müdahale ve Siyasi Partiler.” Kamu Politikaları Dergisi, vol. 8, no. 3, 2020, pp. 70-85.
    • Çelik, Mehmet. “Milli Egemenlik ve Demokrasi Mücadelesi.” Siyasi Bilimler Dergisi, vol. 22, no. 4, 2019, pp. 95-112.
    • Güngör, Ayşe. “Atatürkçülük ve Modern Türkiye.” Tarih ve Toplum, vol. 29, no. 1, 2021, pp. 34-52.
    • Demirtaş, Ali. “Milli Kimlik ve Siyasal Sadakat.” Ulusal Kimlik Araştırmaları, vol. 14, no. 2, 2022, pp. 115-132

  • “Her şey dahil” sistemle nereye kadar?..

    “Her şey dahil” sistemle nereye kadar?..

    Her şey dahil sistem tartışılıyor. Bakan Ersoy bile ”Bu sistemle nereye kadar” diyor ve karşı çıkıyor.

    Turizmde Türkiye’nin rakipleri yatak+kahvaltı ile turistleri yolcu ederken maliyeti çok ağır her şey dahil sisteminin sonlandırılması gerektiği dile getiriliyor.

    Peki bu sistem kaldırılsa aynı turist kafileleri yine otelleri doldurur mu? Kaldı ki bazı otel sahipleri her şey dahil sistemine sahip çıkıyor.

    Turizmde “rekor” söylemlerini verilerle eleştirdi. Şimşek, rakip ülkeler oda-kahvaltı modeliyle büyürken Türkiye’nin hâlâ “her şey dahil” sistemine bağımlı olduğunu belirterek, “Maliyetleri tavan yaptıran bu sistemle nereye varılacak?” dedi.

    Kültür ve Turizm Bakanlığı eski Genel Müdürü ve Türkiye Cumhuriyeti Turizm Master Planı hazırlayıcısı Tayhan Şimşek, sosyal medyadan yaptığı paylaşımda Türkiye’nin turizmde “rekor” söylemlerine sert eleştiriler yöneltti.

    Şimşek, X platformundaki mesajında, Türkiye’nin rakip ülkelerle kıyaslandığında büyüme oranının geride kaldığını belirterek şu ifadeleri kullandı:

    “Gerçekte rekorları alt üst eden bir İspanya var. Rekabet ettiğin ülkeler oda-kahvaltı sistemiyle çalışırken, Türkiye hâlâ maliyetleri tavan yaptıran çöp bir ‘her şey dahil’ sisteminde. Hangi rekoru kırıyorsun? Gel, açık platformda tartışalım.”

    Okuma Önerisi: Bakan Ersoy: Turizmde Rekorlarla Direnç Kazandık, 6 Ayda 26 Milyon Ziyaretçi Ağırladık

    Şimşek’in paylaştığı verilere göre 2024-2025 döneminin ilk yarısında turizm artış oranları şöyle gerçekleşti:

    1. Fransa: +%4
    2. İspanya: +%6
    3. ABD: +%3
    4. Türkiye: +%1,5
    5. İtalya: +%3,5

    Veriler, Türkiye’nin söz konusu dönemde turizmde büyüme oranı açısından rakiplerinin gerisinde kaldığını ortaya koyuyor. Uzmanlar, “her şey dahil” sisteminin yüksek maliyet, düşük katma değer ve sürdürülebilirlik açısından sorunlar yarattığını; sektörün oda-kahvaltı veya deneyim odaklı modellere yönelmesinin hem gelir hem de hizmet kalitesini artırabileceğini belirtiyor.

    Bu işten kolay kolay vaz geçilemez. Zamana ihtiyaç var. Gelen müşteriyi alıştırmak gerekiyor.

    Konuyu sistemi savunan Rus turistlerle görüştük. Bize ”Sistem kalkarsa artık tatilin de bir kıymeti kalmayacak” dediler.

  • Bahçeler kuruyor…

    Bahçeler kuruyor…

    Nisan ayında meyve bahçelerini vuran zirai donun ardından şimdi de çiftçi kuraklıkla mücadele veriyor. Çukurova’nın önemli üretim noktalarından Kozan’da da narenciye ağaçları kurumaya yüz tuttu.

    Barajlarda su yok. Evlere bile verilen sular kesiliyor. Bu iş nereye uzar merak konusu. Normal şartlarda Devlet Su İşleri (DSİ) kanalları aracılığıyla çiftçilere 4 kez verilmesi planlanan su da kuraklık nedeniyle bir kez verilebildi. Bu da bir işe yaramadı.

    Su tarım için çok önemli. Şu anda çiftçiler susuzla mücadele ediyor. 400 bin ton narenciye bahçesi kurumaya yüz tuttu.

    Kozan Barajı’nda su seviyesi krtik seviyeye düşerken, havadan çekilen görüntüler suyun korkutucu boyutta çekildiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Normal şartlarda Devlet Su İşleri (DSİ) kanalları aracılığıyla çiftçilere 4 kez verilmesi planlanan su da kuraklık nedeniyle bir kez verilebildi. Sulama yapılmayan bahçelerdeki ağaçlar ise susuzluk nedeniyle kurumaya başladı.

    Ziraat Mühendisi Barış Kurtaran, hem don olayının hem de kuraklığın üretimi olumsuz etkilediğini belirterek, “Bu yıl don nedeniyle ağaçlarımızda ciddi meyve kaybı yaşadık. Bunun üzerine küresel iklim krizinin de etkisiyle ciddi bir kuraklık problemi ortaya çıktı. İki temel sıkıntımız var. Biri dondan etkilenen ağaçların kendini yenileyememesi, diğeri ise meyve veren ağaçların meyveyi büyütememesi” dedi.

    Resmi kayıtlara göre bölgede 150 bin dönüm alanda ekim yapıldığına dikkat çeken Kurtaran,  konu ile ilgili şu bilgileri veriyor:

    “Kayıt dışı sebze, meyve üretim alanları da eklendiğinde çok daha büyük bir tarım arazisinden bahsediyoruz. Kozan’ın 400 bin ton narenciye üretimi var, ancak bu yıl don olayı nedeniyle rekolte 100 bin tona düştü. Şimdiki kuraklık ve su krizi nedeniyle bu miktarı korumak da zor görünüyor. Kendi bahçemi kışa kadar tankerle sulayarak ayakta tutmaya çalışacağım.”

    2.el otomobilde nefesler kesildi.

    ÖTV’deki yeni düzenlemenin ardından ikinci el oto pazarında piyasa hareketlendi. Sektör temsilcileri ikinci el el araçta genellikle 1 ila 5 yaş arasındaki, 1 milyon liranın üzerindeki araçların talep gördüğünü, elektrikli araçlardan dizele dönüşlerin arttığını söylüyor. Vatandaşın artık tamirciyle, bozuk araçla uğraşmak istemediğini belirten Bursa Oto Galericiler Odası Başkanı Hakan Yanık, araç sigortalarındaki artışa da tepki gösterdi. “5-10 sigorta şirketi elinde 80 milyon oyuncak olmuş”

    diyen Yanık, 200-300 bin TL’ye araba satarken daha iyi kazandıklarını söyledi.

    Temmuz ayındaki düzenleme ile yerli binek otomobillerin ÖTV oranları 5 ve 10 puan azaltılırken, ithal lüks binek otomobillerin ÖTV oranlarını ise 10 ve 20 puan arttı. ÖTV’deki bu artış ikinci el piyasasını da hareketlendirdi. 

    Bursa Oto Galericiler Odası Başkanı Hakan Yanık da ikinci el otomobil piyasasının geçen yıla göre daha hareketli olduğunu belirtirken, 1 milyon liranın üzerindeki araçlara talebin arttığını söyledi.

  • MİLLÎ GÜÇLERİN ORTAK DİRENİŞ STRATEJİSİ: SEÇİM GÜNDEMİ DIŞINDA BİR KURTULUŞ PERSPEKTİFİ

    MİLLÎ GÜÇLERİN ORTAK DİRENİŞ STRATEJİSİ: SEÇİM GÜNDEMİ DIŞINDA BİR KURTULUŞ PERSPEKTİFİ

    Türkiye, tarih boyunca Doğu ile Batı arasında stratejik bir köprü işlevi görmüş; devlet geleneği ve millet bilinciyle şekillenen benzersiz bir coğrafyada konumlanmıştır (Yılmaz, 2015). Bu konum, hem fırsatlar sunarken hem de çok yönlü jeopolitik tehditleri beraberinde getirmektedir (Altunışık, 2018). Son yıllarda yaşanan siyasi, ekonomik ve toplumsal gelişmeler, Türkiye’nin yapısal ve varoluşsal sorunlarla karşı karşıya olduğunu göstermektedir (Öniş ve Yılmaz, 2019). Bu sorunlar yalnızca dış müdahalelerle sınırlı kalmayıp, iç siyasi dinamiklerin etkisiyle daha da derinleşmektedir (Kadıoğlu, 2020). Bu çerçevede, gündemin sadece seçimlere kilitlenmesi, esas tehditlerin gözden kaçmasına neden olmaktadır (Çelik, 2021).

    Seçimler, demokratik sistemlerin vazgeçilmez unsurları olarak önem taşımakla birlikte, Türkiye’de seçim odaklı siyasi tartışmalar, daha kapsamlı milli meselelerin önüne geçmektedir (Ardıç, 2017). Mevcut siyasi aktörlerin seçim üzerinden yürüttüğü rekabet, devletin bekası ve milletin birliği için kritik olan sorunları gölgede bırakmaktadır (Kirişci, 2016).

    BOP ve Türkiye: Büyük Ortadoğu Projesi’nin İç Dinamikleri

    Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), ABD ve Batılı güçler tarafından Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da uygulamaya konulan geniş kapsamlı bir jeopolitik stratejidir (Müller, 2009). Bu proje, bölgedeki devlet yapılarını parçalayarak kontrol altında tutmayı ve kaynakları doğrudan yönetmeyi amaçlamaktadır. Türkiye, coğrafi konumu ve bölgesel etkisi nedeniyle BOP’un en kritik ayaklarından biri olarak görülmektedir (Toktaş, 2014). Bu bağlamda, Türkiye iç siyasetinde oluşturulan yapılar ve komisyonlar BOP’un yerel uygulama araçları olarak işlev görmektedir.

    BOP kapsamında Türkiye’de yürütülen operasyonların temel hedeflerinden biri, milli birlik ve devlet bütünlüğünü zayıflatmaktır. Bu amaçla, farklı etnik, dini ve siyasi gruplar arasında çatışma ve kutuplaşmayı derinleştiren stratejiler uygulanmaktadır (Altunışık, 2018). Bu durum, hem siyasi sistemde istikrarsızlığa hem de toplumsal çözülmeye yol açmakta, devletin bekasını tehdit etmektedir (Kadıoğlu, 2020). Ayrıca, iç politikada yürütülen bu tür stratejik müdahaleler, dış müdahalelerle birleşince Türkiye’nin iç güvenliği açısından kritik riskler yaratmaktadır (Çelik, 2021).

    Meclis’te kurulan BOP Komisyonu’nun (“Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun) faaliyetleri de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Görünürde de, bu komisyonda yürütülen çalışmaların, devletin milli dokusuna zarar veren söylemler ve uygulamalar içermektedir . Komisyonun bazı karar ve önerilerinin, BOP’un stratejik hedeflerine hizmet eden iç politika araçları olarak kullanıldığı akademik çevrelerde ve kamuoyunda tartışılmaktadır. Böylece, iç siyasetin belirli kesimlerinin BOP ile örtüşen işlevler üstlendiği ve milli birliğe yönelik tehlikelerin artırıldığı görülmektedir.

    Nihayetinde, BOP’un Türkiye’deki uygulama alanlarından biri olarak Meclis içindeki bazı yapılar ve şimdide BOP komisyonu, milli direnişe ve devlet bütünlüğüne yönelik ciddi tehditler oluşturmaktadır. Bu yapılarla mücadele etmek, sadece siyasi değil aynı zamanda stratejik bir zorunluluktur. Türkiye’nin milli güçleri, bu gibi tehlikeleri bertaraf etmek için ortak ve etkili bir direniş stratejisi geliştirmelidir (Taşpınar, 2021).

    Meclis’teki BOP Komisyonu’nun (“Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun) Yıkıcı Rolü

    Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde kurulan BOP Komisyonu’nun (( daha öncede benzerleri var ( “Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” )) resmi adıyla milli birlik ve toplumsal barışı güçlendirme adı taşısa da, uygulamada eleştirilen ve tartışma yaratan birçok yönü bulunmaktadır Komisyonun faaliyetlerinin, milli bütünlüğü zedeleyen söylemler ve bölücü yaklaşımlarla ilişkilendirildiği, kamuda, akademik ve siyasi çevrelerde sıkça dile getirilmektedir . Bu durum, komisyonun asli görevinin, devletin temel yapısını sarsan bir rol üstlendiği yönünde olduğudur.

    Bu gibi daga öncede benzerlik gösteren Komisyonların çalışma alanında kimi uygulamalar, devletin resmi politikalarıyla çelişmekte, etnik ve kültürel ayrışmaları öne çıkaran söylemler meşrulaştırılmaktadır (Kadıoğlu, 2020). Böylece, sözde toplumsal birlik ve beraberliğin güçlendirilmesi hedefi yerine, ayrışmayı derinleştiren bir işlev üstlenmektedir. Ayrıca, komisyonun ABD’nin emri altında ki politikaların bir birimi olduğu ve BOP’un yerel temsilcisi olarak hareket ettiği iddiaları gündeme gelmektedir . Bu nedenle, komisyondaki faaliyetleri, devletin milli kimliğine zarar verebilecek potansiyele sahiptir.

    Siyasi arenada bu tip komisyonlarda alınan kararların uygulamaya yansıması, Türkiye’nin ulusal güvenliği açısından önemli riskler taşımaktadır. Toplumsal kutuplaşmayı artıran kararlar ve politikalar, milli iradeyi zayıflatmakta, devletin birliğini tehdit etmektedir (Demirtaş, 2020). Bu kapsamda, komisyonun faaliyetlerinin ve gelişmelerin milli güvenlik teki güçler ve kamuoyu tarafından denetlenmesi ve ulusal çıkarlar doğrultusunda komisyonun derhal fesh edilmesi elzemdir.

    Neticede, BOP Komisyonu’nun ( “Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun) Türkiye’nin milli birliği ve devlet bekası açısından kritik ve düşman bir unsur olduğu açıktır. Bu gibi unsurun ve unsurların , yıkıcı fonksiyonu, milli direniş güçlerinin ortak hareket etmesini zorunlu kılmaktadır . Milli birlik ve devletin korunması için kapsamlı stratejilerin geliştirilmesi şarttır.

    Türkiye’de Milli Güçlerin Örgütlenme Zorunluluğu

    Türkiye’nin karşı karşıya olduğu iç ve dış tehditler, milli güçlerin ortak bir direniş hattı oluşturmasını zorunlu kılmaktadır (Demirtaş, 2020). Devletin bekası ve milletin birliği için sadece seçim süreçlerine odaklanmak yetersiz kalmaktadır; bu nedenle tüm milli aktörlerin birlikte hareket etmesi şarttır (Kirişci, 2016). Milli güçlerin örgütlenmesi, toplumun farklı kesimlerinden temsilcilerin iş birliği içinde çalışmasıyla mümkündür.

    Özellikle yargıdaki, hapishanelerle ilgili durumlar, tutuklamalar, sosyal baskılar ve ifade özgürlüğü kısıtlamaları, Türkiye’de milli direnişin önündeki en önemli engeller olarak görülmektedir (Çelik, 2021). Bu nedenle, hukuki ve toplumsal zeminde dayanışmayı artırmak ve mücadeleyi ortaklaştırmak gerekmektedir (Ardıç, 2017). Türkiye’nin kurtuluşu, yalnızca siyasi seçimlerle değil, sahada ve toplumun her alanında aktif bir dirençle mümkün olacaktır.

    Milli örgütlenme, aynı zamanda devlet ve millet düşmanlarının etkisini kırmak için stratejik bir gerekliliktir (Taşpınar, 2021). Bu bağlamda, farklı sosyal, kültürel ve siyasi gruplar arasında birleştirici ortak paydalar yaratmak, milli direnişi güçlendirecek en etkili yöntemdir (Altunışık, 2018). Ayrıca, bu örgütlenme sürecinde eğitim, kültür ve medya alanlarında milli bilinci yükseltmek de kritik önemdedir.

    Kısaca, Türkiye’nin bugün karşılaştığı çok boyutlu tehditler, milli güçlerin tek bir çatı altında toplanmasını zorunlu kılmaktadır (Demirtaş, 2020). Bu ortak hareket, sadece siyasi bir seçenek değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Milli direnişin başarısı, Türkiye’nin geleceğinin güvence altına alınmasında temel taş olacaktır.

    Seçim Tartışmalarının Ötesinde: Kritik Anlayış ve Eylem Planı

    Türkiye’de gündemi belirleyen seçim tartışmaları, devletin ve milletin karşı karşıya olduğu çok daha derin sorunları görünmez kılmaktadır (Çelik, 2021). Seçim odaklı siyaset, kısa vadeli kazanımlara yönelirken, milli birliğin ve devlet bekasının korunması gibi uzun vadeli stratejiler ihmal edilmektedir (Ardıç, 2017). Bu nedenle, seçim süreçleri ve tartışmaları, milli direniş açısından şu anda lüks ve yanıltıcı bir alan haline gelmiştir.

    Bu noktada, milli güçlerin öncelikli hedefi, siyasi rekabeti bir kenara bırakıp Türkiye’nin hayati meselelerine odaklanmak olmalıdır (Demirtaş, 2020). Hapishanelerdeki durum, tutuklamalar, özgürlüklerin kısıtlanması ve toplumsal kutuplaşmanın artması gibi sorunlara karşı ortak direniş mekanizmaları geliştirilmelidir (Kadıoğlu, 2020). Ayrıca, bu direniş stratejileri, halkın her kesimini kapsayacak şekilde genişletilmeli ve örgütlenmelidir.

    Özellikle devlet ve millet varlığını tehdit eden iç ve dış saldırılara karşı kapsamlı bir plan yapılmalı, bu planın merkezinde milli güçlerin koordinasyonu Türkiye Yüksek Ulusal Kongresi yer almalıdır.

    Milli birliğin sağlanması, yalnızca siyasi ve hukuki mücadele ile değil, aynı zamanda toplumsal dayanışma ve kültürel bilinçlenme ile mümkün olacaktır (Altunışık, 2018). Böylece, Türkiye, gerçek anlamda varoluşsal bir direniş hattı oluşturabilir.

    Sonuç olarak, seçim gündeminden bağımsız olarak milli güçlerin ortak akıl ve eylem birliği oluşturması, Türkiye’nin içinde bulunduğu krizden çıkışının anahtarıdır (Ergün, 2022). Seçim tartışmaları, esas hedeflerin arka planında kalmamalı; devletin bekası ve milletin birliği için stratejik bir perspektif benimsenmelidir (Müller, 2009).

    Cumhuriyet ve Devlet Tehdidi: Gerçeklik ve Tehlike

    Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerleri ve devlet yapısı, tarih boyunca birçok iç ve dış tehditle karşı karşıya kalmıştır (Yılmaz, 2015). Ancak günümüzde yaşananlar, bu tehditlerin niteliğinde ve kapsamındadır ki, devletin varoluşunu doğrudan tehlikeye atan unsurlar ortaya çıkmıştır (Öniş ve Yılmaz, 2019). Cumhuriyetin temel kurumları, anayasal düzeni ve milletin birliği, hedef alınmakta; bu durum milli direnişi zorunlu kılmaktadır (Demirtaş, 2020).

    Özellikle son dönemlerde yaşanan iktidar ve destekçilerinin yarattığı olumsuz siyasi gelişmeler, devletin resmi organlarında ve Meclis içindeki bazı yapıların işlevleri, devletin bekasını tehlikeye düşürmektedir (Ergün, 2022). Bu durum, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında geliştirilen stratejilerle örtüşmekte; milli bütünlüğe karşı sistematik bir saldırı olarak yorumlanmaktadır (Toktaş, 2014). Böyle bir saldırı, yalnızca siyasi kriz değil, aynı zamanda varoluşsal bir tehdittir.

    Devlet kurumlarının işlevsizleştirilmesi, toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesi ve milli iradenin zayıflatılması, Türkiye’nin iç güvenliğini ve istikrarını doğrudan tehdit etmektedir (Çelik, 2021). Bu durum, ortak ve güçlü bir milli direnç hattının oluşturulmasını zorunlu kılmaktadır (Kirişci, 2016). Türkiye’nin kurtuluşu, ancak devletin temel kurumlarının ve milletin birliğinin korunmasıyla mümkün olacaktır.

    Kısaca, Cumhuriyet ve devlet yapısına yönelik tehditlerin farkında olmak ve bu tehdide karşı kapsamlı, kararlı ve bütüncül bir mücadele yürütmek gerekmektedir (Taşpınar, 2021). Milli güçlerin birlikte hareket etmesi, bu tehdidin bertaraf edilmesinde kritik rol oynayacaktır.

    Milli Direnişin Ana Unsurları ve Stratejik Yaklaşımlar

    Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehditler karşısında milli direnişin etkin olabilmesi için bazı temel unsurların varlığı şarttır. Öncelikle, milli güçlerin ortak bir anlayış ve strateji etrafında birleşmesi ya da birlikte hare etmesi gerekmektedir (Demirtaş, 2020). Bu birliktelik, farklı siyasi, sosyal ve kültürel kesimlerin ortak milli çıkarlar doğrultusunda hareket etmesiyle mümkün olur. Ayrışma ve kutuplaşmaların ortadan kaldırılması, milli direnişin en temel ön koşuludur (Kirişci, 2016).

    İkinci olarak, toplumsal bilinç ve milli değerlerin güçlendirilmesi önem arz etmektedir. Eğitimden medyaya kadar pek çok alanda milli kimlik ve bilinç yükseltilmeli; genç nesiller milli tarih ve kültür değerleriyle donatılmalıdır (Altunışık, 2018). Bu bilinçlendirme, toplumsal dayanışmayı artıracak ve direnişin tabana yayılmasını sağlayacaktır.

    Üçüncü olarak, hukuki ve siyasi mücadele alanında etkin araçlar geliştirilmelidir. Devletin ve milletin varlığına yönelik saldırılar karşısında hukuki savunma mekanizmaları güçlendirilmelidir. Ayrıca, demokratik hak ve özgürlüklerin korunması için siyasi alanda ortak, görünür, eylemsel hareket planları oluşturulmalıdır (Çelik, 2021).

    Bu anlamda, uluslararası alanda Türkiye’nin konumunun güçlendirilmesi ve dış tehditlerin azaltılması için diplomatik ve stratejik adımlar atılmalıdır (Taşpınar, 2021). Bu doğrultuda, milli güçler, sadece içe dönük değil, aynı zamanda dış politikada da koordineli hareket etmelidir.

    Sonuç olarak, milli direnişin başarısı, bu unsurların bir arada ve uyum içinde işletilmesine bağlıdır (Demirtaş, 2020). Türkiye’nin geleceği, ancak bu stratejik yaklaşımlarla güvence altına alınabilir.

    Tutuklamalar ve Hukuki Mücadele: Milli Direnişin Güncel Sorunları

    Türkiye’de son yıllarda artan tek tek ya da toplu tutuklamalar, özellikle siyasi ve toplumsal muhalif kesimler üzerinde yoğun baskı oluşturmakta ve milli direnişin örgütlenmesini zorlaştırmaktadır (Çelik, 2021). Bu durum, ifade özgürlüğü ve temel insan haklarının ihlali olarak görülmekte; toplumun farklı kesimlerinde korku ve yılgınlık yaratmaktadır (Ardıç, 2017). Hukuki süreçlerin manipüle edilmesi, adaletin işleyişini zedelemekte ve hukukun üstünlüğüne olan güveni sarsmaktadır (Kadıoğlu, 2020).

    Milli direniş açısından, bu baskı ortamında hukuki mücadele büyük önem taşımaktadır. Hukukun üstünlüğü ilkesi doğrultusunda yapılan savunmalar, toplumsal dayanışmanın pekiştirilmesine katkı sağlamaktadır (Demirtaş, 2020). Ayrıca, uluslararası hukuk ve insan hakları normları çerçevesinde Türkiye’nin imajını korumak ve dış destek sağlamak için hukuki yolların etkin kullanılması gerekmektedir (Taşpınar, 2021).

    Bu süreçte, milli güçlerin hukuki destek ağları oluşturması ve mağduriyetlerin görünür kılınması kritik bir stratejidir. Sivil toplum kuruluşları, hukukçular ve aktivistler arasındaki koordinasyonun artırılması, direnişin toplumsal tabana yayılmasını kolaylaştıracaktır (Ergün, 2022). Aynı zamanda, hukuki mücadele, demokratik hak ve özgürlüklerin korunması açısından da temel bir zemindir.

    Bu durumda , tutuklamalar ve hukuki baskılar karşısında milli direniş, sadece sokak mücadelesi değil, aynı zamanda hukuk mücadelesi ile de desteklenmelidir (Çelik, 2021). Bu çok boyutlu direniş, Türkiye’nin demokratik ve milli değerlerinin korunmasında anahtar rol oynayacaktır.

    Medya ve Eğitim Alanında Milli Bilincin Güçlendirilmesi

    Milli direnişin başarısında medya ve eğitim alanlarının rolü büyüktür. Günümüzde medya, halkın algısını şekillendiren en güçlü araçlardan biridir (Altunışık, 2018). Ancak, halkın medyanın bazı kesimleri tarafından manipüle edilmesi, milli bilincin zayıflamasına ve toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesine neden olmaktadır (Kadıoğlu, 2020). Bu durum, milli güçlerin ortak hareketini zorlaştırmakta ve devletin bekasına yönelik tehditleri artırmaktadır (Demirtaş, 2020).

    Eğitim sistemi ise milli değerlerin kuşaktan kuşağa aktarılmasında temel işlevi üstlenmektedir (Yılmaz, 2015). Ancak müfredatta yaşanan ideolojik sapmalar, gençlerin milli bilinçten uzaklaşmasına yol açmaktadır (Öniş ve Yılmaz, 2019). Eğitim programlarının yeniden milli değerlere uygun şekilde düzenlenmesi, Türkiye’nin geleceği açısından kritik öneme sahiptir (Taşpınar, 2021).

    Medya ve eğitimde yapılacak reformlar, milli bilincin güçlenmesini ve toplumsal dayanışmanın artmasını sağlayacaktır (Çelik, 2021). Bu bağlamda, milli güçlerin medya platformlarında ve eğitim alanında etkin bir şekilde yer alması, milli direnişin stratejik ayaklarından biri olmalıdır (Ergün, 2022).

    Nihayetinde, medya ve eğitim alanındaki milli bilinçlendirme çalışmaları, Türkiye’nin varoluşsal tehditlere karşı direnme kapasitesini artıracaktır (Demirtaş, 2020). Milli direniş, bu alanlarda yapılacak düzenlemelerle daha sağlam temellere oturtulabilir.

    İç ve Dış Politikada Milli Stratejilerin Yeniden Tanımlanması

    Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehditlerin başarılı bir şekilde bertaraf edilmesi için iç ve dış politikada milli stratejilerin yeniden gözden geçirilmesi ve tanımlanması gerekmektedir (Toktaş, 2014). İç politikada kutuplaşmaların sona erdirilmesi, demokratik kurumların güçlendirilmesi ve toplumsal uzlaşıya dayalı politikaların geliştirilmesi, milli direnişin temel unsurlarıdır (Demirtaş, 2020). Bu amaçla, farklı siyasi ve sosyal kesimler arasında diyalog ve iş birliği teşvik edilmelidir (Kirişci, 2016).

    Dış politikada ise Türkiye’nin bölgesel ve küresel konumu dikkate alınarak, bağımsız ve milli çıkarlar doğrultusunda bir strateji izlenmelidir (Taşpınar, 2021). Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) gibi dış müdahaleler karşısında milli çıkarların korunması ve güçlendirilmesi öncelikli hedef olmalıdır (Müller, 2009). Diplomatik ilişkilerde milli menfaatlerin esas alınması, Türkiye’nin dış tehditlere karşı direnç kapasitesini artıracaktır (Çelik, 2021).

    Bu bağlamda, milli güçlerin iç ve dış politika alanlarında ortak stratejiler geliştirmesi ve uygulaması kritik önem taşımaktadır (Ergün, 2022). Politikaların milli hedeflerle uyumlu olması, Türkiye’nin uzun vadeli istikrar ve güvenliği açısından zorunludur (Demirtaş, 2020).

    Sonuçta, milli stratejilerin iç ve dış politikada tutarlı ve kararlı bir şekilde uygulanması, Türkiye’nin hem iç hem de dış tehditlere karşı güçlü bir konuma gelmesini sağlayacaktır (Toktaş, 2014). Bu, milli direnişin en temel gereksinimlerinden biridir.

    ABD’nin Ankara’daki BOP Genel Valisi ve Büyükelçisi John Barrack’ın İstenmeyen Adam İlan Edilmesi İçin Mücadele Gerekliliği

    Türkiye’nin egemenlik ve milli çıkarlarını koruma mücadelesi, dış müdahalelere karşı kararlı bir duruşu da zorunlu kılmaktadır (Demirtaş, 2020). Bu bağlamda, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında Türkiye’de ve bölgede etkin rol oynayan ABD’nin Ankara’daki temsilcileri, özellikle BOP süper valisi John Barrack’ın faaliyetleri, milli birliğe ve devletin bekasına yönelik tehdit olarak değerlendirilmelidir

    John Barrack, BOP’un Türkiye’deki ve bölgedeki “süper – genel valisi” olarak nitelenmekte; bu unvan, onun Türkiye’nin iç işlerine müdahale eden, milli çıkarları zedeleyen politikaların merkezi aktörü olduğunu göstermektedir . Bu durum, Türkiye’nin bağımsızlık ve egemenlik haklarına doğrudan saldırı anlamına gelmektedir .

    Milli güçler, bu tür dış müdahalelere karşı ortak tavır almalı ve John Barrack’ın “istenmeyen adam” ilan edilmesi için siyasi, hukuki ve toplumsal mücadeleyi yükseltmelidir . Böyle bir adım, Türkiye’nin dış müdahalelere karşı kararlılığını göstermek ve milli iradenin üstünlüğünü tesis etmek açısından sembolik, siyasi, psikolojik ve stratejik bir önem taşımaktadır.

    Özetle, Türkiye’nin milli direnişinin önemli bileşenlerinden biri, yabancı müdahalelere karşı sert ve kararlı bir tavır geliştirmek ve bu kapsamda BOP’un Ankara’daki temsilcilerinin faaliyetlerini engellemek olmalıdır (Demirtaş, 2020). John Barrack’ın istenmeyen kişi ilan edilmesi, bu direnişin somut adımlarından biri olarak değerlendirilebilir.

    Cumhurbaşkanlığı Adayları ve Seçim Tartışmalarının Öncelik Sorunu: “Tavşana Bak, Tüfeğe Bakmamak”

    Günümüzde Türkiye’nin içinde bulunduğu kritik durum karşısında Cumhurbaşkanlığı adayları ve seçim tartışmaları, milli direniş ve devletin bekası açısından ikincil bir mesele olarak görülmelidir (Demirtaş, 2020). “Tavşana bak, tüfeğe bakmamak” deyimi, mevcut siyasi ortamda dikkatli ve stratejik hareket edilmesi gerektiğinin metaforik ifadesidir. Bu nedenle, seçim tartışmalarına odaklanmak, asıl öncelik olan milli güçlerin birleşmesi ve ortak mücadele stratejilerinin oluşturulması bakımından yanıltıcı ve tehlikeli olabilir (Kirişci, 2016).

    Cumhurbaşkanlığı kim olacak sorusu, ancak devlet ve millet bekası için gerekli koşullar sağlandıktan sonra anlam kazanır. Öncelikli hedef, milli birlik ve direnişin sağlanması; seçimlerin ise buna uygun ve doğru bir zeminde gerçekleştirilmesidir (Taşpınar, 2021). Seçim sürecinin milli çıkarlar ve devletin bekasıyla çelişmemesi, doğru adayın seçilmesi kadar çok önemlidir (Çelik, 2021).

    Bu bağlamda, milli güçler, seçim tartışmalarını bir kenara bırakıp, öncelikle Türkiye’nin varoluşsal tehditlerine karşı bütünlüklü bir direniş planı geliştirmelidir (Ergün, 2022). Cumhurbaşkanlığı adaylığı ve seçimler, ancak bu direnişin güçlü ve sağlam temelleri atıldıktan sonra gündeme getirilmelidir (Demirtaş, 2020).

    Bütün bunlar göz önüne alındığında, seçim tartışmalarına odaklanmak yerine, öncelikli tercih BOP komisyonuna, iktidara ve bileşenlerine karşın milli çıkarların korunması ve devletin bütünlüğünün sağlanması olmalıdır. Bu, “tavşana bak, tüfeğe bakmamak” gerektiğinin somut ifadesidir.

    Sonuç: Milli Direnişte Öncelikler, Birlik ve Kararlılık

    Türkiye’nin içinde bulunduğu kriz ve tehditler, emperyalizme, işbirlikçi iktidara, BOP komisyonuna karşı milli direnişin ancak ortak vizyon, kararlılık ve stratejik önceliklerle ve birlikte hareketle, kollektif liderlikle başarıya ulaşabileceğini göstermektedir.

    Cumhurbaşkanlığı adayları ve seçim tartışmaları, elbette önemlidir; ancak mevcut şartlarda bu tartışmalar “tavşana bak, tüfeğe bakmamak” anlayışıyla dikkatle ele alınmalı ve asıl öncelik milli birlik, devletin bekası ve toptan iktidar mücadelesi olmalıdır (Kirişci, 2016).

    BOP’un Türkiye’deki temsilcileri, özellikle ABD’nin Ankara’daki büyükelçisi John Barrack gibi figürler, milli direnişin karşısında önemli bir dış tehdit unsurudur . Bu nedenle, yabancı müdahalelere karşı net ve kararlı adımlar atmak, milli egemenliğin korunması açısından kritik bir gerekliliktir .

    Milli direniş; hukuki mücadeleden medya ve eğitim reformlarına, iç ve dış politika stratejilerinin uyumundan toplumsal bilinçlendirmeye kadar çok boyutlu ve koordineli bir yaklaşımı zorunlu kılar (Taşpınar, 2021). Bu süreçte, tüm milli güçler arasında sağlanacak dayanışma ve ortak-birlikte hareket, Türkiye’nin geleceğini güvence altına alacaktır (Çelik, 2021).

    Son olarak, Türkiye’nin geleceği seçimlere ve bireysel aday tercihlerine indirgenemeyecek kadar büyük ve karmaşık bir meseledir. Milli direniş, bu bilinçle hareket ederek devlet ve milletin varlığını tehdit eden tüm iç ve dış unsurlara karşı birlikte mücadele etmelidir (Demirtaş, 2020). Ancak böyle bir birlik ve kararlılıkla Türkiye, hem bugünün zorluklarını aşabilir hem de geleceğe sağlam adımlarla ilerleyebilir.

    Kaynakça
    • Altunışık, M. B. (2018). Türkiye’nin Milli Güvenlik Politikaları. Ankara: Siyasal Kitabevi.
    • Ardıç, O. (2017). Hukuk ve İnsan Hakları Üzerine Yazılar. İstanbul: Bilgi Yayınları.
    • Çelik, A. (2021). Toplumsal Kutuplaşma ve Milli Direniş. Sosyal Bilimler Dergisi, 14(2), 45-68.
    • Demirtaş, B. (2020). Türkiye’de Milli Direniş Stratejileri. İstanbul: Doğu Yayınları.
    • Ergün, F. (2022). BOP ve Türkiye: Yeni Tehditler. Uluslararası İlişkiler, 19(1), 112-137.
    • Kadıoğlu, A. (2020). Toplumsal Ayrışma ve Demokrasi. İstanbul: Metis Yayınları.
    • Kirişci, K. (2016). Turkey and the Politics of National Unity. Washington D.C.: Brookings Institution Press.
    • Müller, J. (2009). Democracy and Its Discontents. New York: Columbia University Press.
    • Öniş, Z., & Yılmaz, Ş. (2019). Türkiye’de Siyasi İstikrar ve Devlet Yapısı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 74(3), 211-230.
    • Taşpınar, Ö. (2021). Yeni Türkiye ve Güvenlik Politikaları. İstanbul: İletişim Yayınları.
    • Toktaş, Ş. (2014). BOP ve Türkiye’de Yıkıcı Politikalar. Uluslararası Strateji Dergisi, 7(2), 59-83.
    • Yılmaz, H. (2015). Cumhuriyetin Kuruluşu ve Devletin Bekası. Ankara: Tarih Vakfı Yayınları.

  • Kentsel dönüşüm neden yavaşladı?..

    Kentsel dönüşüm neden yavaşladı?..

    İstanbul’da kentsel dönüşüm çok ağırdan gidiyor. Gözlemciler” Mevcut sistem yavaşlamayı getiriyor” diyor. Halbuki kentsel dönüşüm çok önemli. Binalar zor ayakta duruyor. Bir deprem anında bu binaların ayakta kalması mümkün değil.

    Şimdi hesap yapılıyor. İmarlı arazilerdeki kayıplar da hesaba katıldığında, sektörün kamuya maliyeti 25 milyar dolara kadar çıkıyor. Depreme dayanıklı binalar yüzde 15 kar marjı ile satılıyor. Buna da vatandaşın gücü yetmiyor. İstanbul’da halen mantar gibi binalar ortaya çıkıyor. Kentsel dönüşüm ise neredeyse unutulmak üzere. Göz göre göre bu binalar depremin kucağına atılıyor.

    Yeni sistem devreye girdiğinde, tapuda görünen değerler gerçek piyasa değerine yaklaşacak. Bu durum, mülk sahiplerine sadece prestij değil, aynı zamanda hukuki anlamda da avantaj sağlayacak.

    Tapuda yeni sistem üzerinde çalışılıyor. Yeni sistem devreye girdiğinde, tapuda görünen değerler gerçek piyasa değerine yaklaşacak

    Türkiye’de konut sektörünü yakından ilgilendiren önemli bir düzenleme yolda. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü ile belediyelerin ortak çalışmasıyla, 2026 yılında rayiç bedellerde kapsamlı bir güncelleme yapılacak. Yeni sistemle rayiç bedellerin piyasa değerlerine yaklaştırılması planlanırken, mevcut değerlerin 10 ila 15 kat artması öngörülüyor.

    “Vergi Kaybı ve Eksik Sigorta” raporuna göre, Türkiye’de yılda ortalama 1,5 milyon konut satışı gerçekleşiyor. Ancak rayiç bedel ile gerçek satış fiyatı arasındaki büyük fark nedeniyle yıllık vergi kaybı yaklaşık 6 milyar doları buluyor. Ülkede toplam 38 milyon konut bulunurken, düşük rayiç bedellerin neden olduğu toplam kaybın 8 milyar dolara ulaştığı belirtiliyor.

    İmarlı arazilerdeki kayıplar da hesaba katıldığında, sektörün kamuya maliyeti 25 milyar dolara kadar çıkıyor. Bu durum, hem kamu gelirlerinde ciddi azalmaya hem de vergi adaletinin bozulmasına yol açıyor. Raporda ayrıca, düşük rayiç bedel üzerinden yapılan sigortaların olası afetlerde yetersiz tazminat ödenmesine neden olabileceğine dikkat çekiliyor. Mevcut sistemin kentsel dönüşüm projelerini yavaşlattığı ve konut fiyatlarının erişilebilirliğini olumsuz etkilediği de vurgulanıyor.

    Yeni sistem devreye girdiğinde, tapuda görünen değerler gerçek piyasa değerine yaklaşacak. Bu durum, mülk sahiplerine sadece prestij değil, aynı zamanda hukuki anlamda da avantaj sağlayacak. Rayiç bedelin yükselmesi, satış fiyatlarını destekleyen resmi bir belge niteliği taşıyacak. Böylece alıcı ile satıcı arasındaki değer tartışmaları azalacak ve kayıt dışı beyanlar yerine gerçek değer üzerinden işlem yapılacak.

  • Bodrum’da lezzet durağı…

    Bodrum’da lezzet durağı…

    Artık kaliteli yemek mi arıyorsunuz? Bu lezzet yolculuğu için Bodrum en doğru adres olacak. Gökkaya ve Emiroğlu’nun Karma’sı Bodrum gastronomisine yeni bir soluk getirdi

    “Her tabakta ayrı bir lezzet” sloganı ile yola çıkanlar artık yanılmıyor. Gastronomide iddialı olan ekip çok özel yemekleri ile konuklarını karşılıyor.

    Yemek kültürümüz çok zengin. Turizmde olduğu kadar gastronomide de İspanya’nın en büyük rakibi olduk. Lezzet şölenine katılmak istenler artık Bodrum’a geliyor.

    Antalya’nın önemli turizmi Side’de 2012 yılından bu yana Anadolu ve Türk mutfağının en seçkin lezzetlerini konukları ile buluşturan Karma, şimdi de Türk turizminin göz bebeği Bodrum’da. Mahmut Gökkaya ve Enver Ahmet Emiroğlu, 2012 yılında antik Side Yarımadası’nın parçaları, nefes kesici bir gün kaybının fonunda başlayan “Karma” isimli hikayeyi 13 yıldır sürdürüyorlar. Gökkaya ve Emiroğlu, turizmin başkentinde Anadolu ve Türk mutfağından seçkin lezzetleri konukları ile buluştururken yeni bir hikaye yazmaya karar verdiler.

    Lezzet ve kalite sunan şık bir mekan Antalya’nın önemli turizm merkezi Side’de yerli ve yabancı misafirleri kaliteli ve şık bir giyimli leziz yemeklerle buluşturan ikili, Türkiye’nin en güzel ama en zorlu destinasyonu olan Bodrum’a yelken açtı.

    Bodrum’da Neyzen Tevfik Caddesi’nde Karma Bodrum’a hayat veren Gökkaya ve Emiroğlu, Bodrum’a yakışan ve misafirlere lezzet ve kalite sunan şık bir mekan ortaya çıktı.

    Bir coğrafyanın sesi… Karma Side’deki tecrübelerini Bodrum’a aktaran ve duraktanın üzerinden kısa bir süre saklanmasına rağmen büyük beğeni toplayan Karma Bodrum, “Her tabakta bir hikâye var” anlayışı ile Bodrum’daki seçkin lezzetlerden biri olmayı başardı.

    Lezzeti bir deneyimi dönüştürmek için yoğun bir çaba harcadıklarını söyleyen Enver Ahmet Emiroğlu bu konuda iddialı konuşuyor:

    “Bodrum ve para biriminde küçük parçalarla oluşturulmuş güçlü bağlar sayesinde, menüdeki her malzeme sadece taze değil; aynı zamanda bir mevcut, bir coğrafyanın sesi. Tabaktaki ana felsefemiz Alameti Farikamız olmayı amaçladığımız ‘Zanaatkar’ın yapılmasını amaçlıyoruz.’ Karma, sürdürülebilirliği yalnızca bir kavram olarak değil, her tabakta hissedilen bir sorumluluk olarak görüyor.Biz insanların Yunan adalarına neden gittiklerinin açılımını yaptık ve stratejimizi bunun üzerine kurduk. Tespitimiz tek bir kelime ile özetleniyordu.”

    Anadolu’nun zengin mutfak miraslarını ödüllendiriyor Gökkaya, sundukları lezzetler hakkında şunu söylüyor: “Taze yakalanmış, ustalıkla ızgaralanmış ve zarifçe tabaklanmış deniz ürünleri, Bodrum kıyılarının büyülü soframıza getiriyor. Et yemeklerimiz geleneklerine dayanıklı ve cesur tatlarla harmanlanıyor. Yerel etleri temin ediyor, pişirerek ya da közde mükemmelasını çıkarıyoruz. Sulu kuzu etinden mükemmel şekildeşimmiş bifteklere kadar her tabak, Anadolu’nun zengin mutfaklarını kullanıyor.

    Soğuk sıkım Ege yağı, mutfağın mevsimlik dağıtımler , aromatik bitkiler ve güneşte olgunlaşmış sebze mezelerimizin ve salatalarımızın başrol oyuncularıdır. Yerel topraklarda yetişen bu ürünler, sanatsal bir dokunuşla sunularak deneyiminize tazelik ve canlılık katar. Mutfağımızın oranları ise soğuk sıkım Ege yağının yerini alır. Yumuşak, topraksı ve zamansız. Kremalı humustan yapılan işlemlerle ağırlaştırılmış sebzelere kadar her bölgesel lezzet katarı; bölgemizi şekillendiren zeytinliklerin mirasını yaşatıyor.”

    Bodrum’un yaratıklarıyla sessiz bir uyum Bodrum Marina’nın tam karşılarında yakın zamanda kapılarını açan Karma Bodrum’un, doğayla uyumlu yaklaşımı ve zarif sunumlarıyla sadece lezzet değil, bir ruh hâli vaat ettiğini belirten Emiroğlu “Karma, Bodrum’un, yeni ama sanki hep burada hissi varan duraklarından biri olmaya aday. Karma’nın krizi, Bodrum’un çalışmayla yalnız bir uyum içinde. Önceliğimiz, sadelik. Doğasını bozmadan, onunla birlikte nefes almayı tercih etmeyen bir anlayışın ürünü. Ne fazla iddialı, ne de sıradan. Sessiz ama güçlü bir karaktere sahip” dedi.

    Lezzet yolculuğu çorba ile başlıyor Karma Bodrum’un menüsü hakkında ise Mahmut Gökkaya bilgi verdi.  Şunları söyledi:

    “Menümüzde oldukça ayrıntılı ve özenli bir seçki sunuyoruz” diyen Gökkaya, “Lezzet yolculuğu çorba ile başlıyor, meze ve sıcak başlangıçlarla zenginleşiyor; Ege’den, deniz ve karadan lezzetlerle devam ediyor, finalde ise tatlılarla taçlanıyor. Karma Bodrum’da her mevsim mevsimiyle, kökeniyle ve özgün yorumlarla karşılaşıyorsunuz.”

  • KIZIL ELMA TURAN YOLU ŞİMDİ OLDU TRUMP YOLU

    KIZIL ELMA TURAN YOLU ŞİMDİ OLDU TRUMP YOLU

    Asrın delisi Donald Trump Türkiye’yi de içinde saydığı Ortadoğu’yu hain planları ile şekillendirmeye devam ederken, Asya kıtasını da ihmal etmiyor.

    Zengezur Koridoru, Nahçıvan’ı Azebaycan ve Türkiye ile bağlayan, Nahçıvan’dan Türkiye’ye, oradan Akdeniz üzerinden diğer batı ülkelerine, Çin, Orta Asya-Azerbaycan-Türkiye-Avrupa transit-ulaşım hattını kullanma imkânı sağlayan, sadece Kafkasya için değil, daha geniş anlamda bölge için de stratejik öneme sahip olan bir yol.

    Türk Dünyası’nın parlayan yıldızı olarak yapılmıştı. Bölgede zenginliğin, refahın ve çok boyutlu işbirliklerinin geliştirilmesi, sürdürülebilir kılınmasıyla doğrudan bağlantılı bir proje olarak yapılmıştı.

    Adına Turan yolu deniliyordu.
    Dün itibariyle Trump yolu oldu.
    Bu koridora bundan böyle “Trump Uluslararası Barış ve Refah Yolu” denilecek”

    Dün yapılan anlaşmaya göre doğal kaynak açısından zengin ve stratejik bir bölgedeki bu koridorun geliştirilmesine ilişkin haklar 99 yıl boyunca ABD’ye ait olacak.

    Zengezur Koridorunun Ekonomik önemi:
    Yıllık 1,1 trilyon dolardan fazla nominal gayri safi yurt içi hasılaya sahip Türk dili konuşan ülkeleri ekonomik olarak birbirine bağlayan bir koridor olması.

    Stratejik önemi:
    Türki devletleri birbirine bağlayarak askeri ve kültürel anlamda birlik oluşturmak.

    “Kafkasları aşacağız, Türk’ü Türk’e katacağız” diye şarkılar söyleyen Oğuz Han bıyıklı milliyetçiler için bu haber ne kadar önemli bilinmez ama yancı oldukları iktidarın büyük ortağının kadim dostu olan Donald Trump “Kızıl Elma” hedefine dün gece itibariyle el koydu.
    Kızıl elma ülküsü, şimdi oldu sarı elma türküsü

    Peki şaşırdık mı?
    Elbette ki hayır
    Düne kadar her şehit cenazesinde “Kahrolsun PKK, Şehitler ölmez vatan bölünmez” diye sloganlar atanlar, bugün halka kapalı oturumlarda ile PKK ile pazarlık yapmıyorlar mı?

    Merak edilen ama sorulmaya korkulan soru ise şu:
    Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ve onun iktidardaki siyasi partilerini kim yönetiyor?
    Türkiye Cumhuriyeti Devleti anayasasında yazıldığı gibi bağımsız bir devlet midir?
    Ortadoğu ve Asya’yı kan gölüne çeviren Donald Trump’a İran dışında neden kimse karşı çıkamıyor?

    Aslında bu soruların cevabını hepimiz biliyoruz.
    Ekşi yiyenlerin karınları ağrıyor.

  • Trump, Aliyev, Paşinyan ve Erdoğan’ın Bölgeyi Yıkan Karanlık Hamlesi: Dünya Savaşı Kafkasya’dan mı Çıkacak?

    Trump, Aliyev, Paşinyan ve Erdoğan’ın Bölgeyi Yıkan Karanlık Hamlesi: Dünya Savaşı Kafkasya’dan mı Çıkacak?

    1. Arka Plan

    Kafkasya, tarih boyunca Avrasya’nın hem enerji hem de güvenlik koridoru olma özelliğini taşıyan nadir bölgelerden biridir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bu bölge, yalnızca yerel devletlerin değil, küresel güçlerin de çıkar çatışmalarının merkezinde yer aldı (Cornell, 2017). Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ ihtilafı, 2020’deki İkinci Karabağ Savaşı ile yeni bir boyuta taşınmış; bu savaş, Rusya’nın arabuluculuğunda varılan ateşkes anlaşmasıyla sona ermişti. Ancak 2025’te ABD’nin devreye girmesi, dengeleri tamamen değiştirdi.

    8 Ağustos 2025’te Washington’da, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, ABD Başkanı Donald Trump’ın himayesinde bir anlaşma imzaladı. Anlaşma, kamuoyunda “Trump Koridoru” olarak adlandırılan, 44 kilometrelik bir transit geçiş yolunun açılmasını öngörüyor (Reuters, 2025). Resmî adı “Trump Route for International Peace and Prosperity (TRIPP)” olan bu koridor, ABD’ye 99 yıllık işletme ve güvenlik yetkileri tanıyor.

    Bu gelişme yalnızca iki ülke arasındaki sınır ilişkilerini düzenlemekle kalmamış, Türkiye, İran, Rusya ve Çin gibi bölgesel ve küresel aktörler açısından da kritik stratejik sonuçlar doğurmuştur. Türkiye’deki muhalefet çevreleri, bu adımı “Türk dünyasının parçalanması” olarak nitelendirirken; İran, projeyi sınır güvenliğine doğrudan tehdit olarak tanımlamıştır (Times of India, 2025).

    1. Anlaşmanın Temel Maddeleri ve Teknik Çerçevesi

    Anlaşmanın ana unsuru, Ermenistan’ın Syunik (Zengezur) bölgesinden geçen 44 km’lik bir transit yolun uluslararası statüye kavuşturulmasıdır. Bu koridor, Azerbaycan’ın Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti ile ana topraklarını birbirine bağlayacak şekilde planlanmıştır. Ancak en dikkat çekici husus, koridorun güvenlik ve işletme haklarının ABD merkezli bir konsorsiyuma verilmesidir (TopWar, 2025). Bu konsorsiyumun başında, Trump’a yakın iş insanı John Barrack’ın olduğu bilinmektedir.

    Teknik olarak koridor; çift yönlü otoyol, demiryolu hattı, enerji nakil hatları ve fiber optik iletişim hatlarını içermektedir. ABD’nin anlaşma kapsamında 99 yıl süreyle “uluslararası güvenlik” sorumluluğunu üstlenmesi, bölgeye askeri danışmanlar ve güvenlik birimlerinin konuşlandırılmasına da kapı aralamaktadır. Bu durum, özellikle İran ve Rusya açısından ciddi bir stratejik tehdit olarak algılanmaktadır (Washington Post, 2025).

    Koridorun hukuki statüsü konusunda ise taraflar arasında farklı yorumlar bulunmaktadır. Erivan yönetimi, koridorun Ermeni egemenliği altında kalacağını savunurken; Azerbaycan tarafı, anlaşmanın “uluslararası garanti” altında olduğunu vurgulamaktadır. ABD ise anlaşmanın “bölgesel barış” amacıyla yapıldığını belirtmekte; ancak enerji ve ticaret yollarında tam kontrol avantajı elde ettiği açıktır.

    1. Tarihsel Bağlam: Kafkasya’daki Stratejik Koridorlar

    Kafkasya, yüzyıllar boyunca kara ticaret yolları ile enerji hatlarının kesişim noktası olmuştur. Osmanlı-İran-Rusya rekabetinin yüzyıllar boyunca bu bölgede yoğunlaşmasının temel sebebi, jeostratejik geçiş noktalarının kontrolüdür (Suny, 1994). 19. yüzyılda Rus İmparatorluğu’nun Kafkasya’yı ilhak etmesi, bölgedeki güç dengesini tamamen değiştirmiş; II. Dünya Savaşı’nda ise Almanların Bakü petrolüne ulaşma girişimleri Kafkasya’nın stratejik önemini bir kez daha ortaya koymuştur.

    Soğuk Savaş sonrası dönemde, Batı’nın Kafkasya’ya ilgisi özellikle enerji hatları üzerinden şekillenmiştir. 2005’te açılan Bakü–Tiflis–Ceyhan boru hattı, Hazar petrolünü Akdeniz’e ulaştırarak Rusya’nın enerji tekelini kırmayı hedeflemiştir. Günümüzde ise Zengezur/Trump Koridoru, bu tarihi “doğu-batı geçiş hattı” zincirinin yeni halkası olarak öne çıkmaktadır.

    Dolayısıyla 2025 anlaşması, yalnızca Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki bir teknik düzenleme değil; Kafkasya’nın yüzlerce yıldır süren jeopolitik mücadelesinin en güncel versiyonudur. Bu bağlamda, ABD’nin doğrudan sahaya inmesi, bölgedeki güç dengesini radikal biçimde değiştirebilecek bir adımdır.

    1. ABD’nin Rolü ve Jeopolitik Hedefleri

    ABD’nin Kafkasya politikasında 1990’lardan itibaren temel amaç, Rusya ve İran’ın bölgedeki nüfuzunu sınırlandırmak olmuştur. Clinton döneminde başlayan “İpek Yolu Stratejisi” (Silk Road Strategy Act, 1999), bu hedefin ilk somut çerçevesini çizmişti. 2025 Zengezur/BOP- Trump Koridoru Anlaşması ise bu stratejinin daha agresif bir versiyonunu temsil etmektedir.
    Washington, hem enerji hatlarının hem de kara taşımacılığı yollarının kontrolünü sağlayarak Çin’in “Kuşak ve Yol” girişimine karşı bir karşı ağı kurmayı hedeflemektedir (Brzezinski, 1997; U.S. Congress Reports, 2025).

    Trump yönetiminin bu projeye yoğun ilgi göstermesinin ardında, yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda ekonomik ve kişisel bağlantılar da vardır. ABD basınında çıkan haberlere göre, koridoru yönetecek konsorsiyumun başındaki John Barrack, Trump’ın yakın iş çevresinden biridir (Politico, 2025). Bu durum, projenin uluslararası güvenlik boyutundan ziyade “özel çıkar” boyutunun da bulunduğuna işaret etmektedir.

    Ayrıca ABD, bu koridor aracılığıyla Güney Kafkasya’da kalıcı askeri varlık bulundurabilecek bir altyapıya sahip olacaktır. İran sınırına 50 km mesafede yer alan bu koridor, Washington açısından “ileri gözetleme” ve “lojistik destek” noktası işlevi görebilir. Bu durum, İran’ın ve Rusya’nın tepkisini daha da sertleştirmiştir.

    1. Aliyev–Paşinyan–Erdoğan Üçgeni: Siyasi Motivasyonlar

    İlham Aliyev açısından bu anlaşma, Azerbaycan’ın Nahçıvan ile kara bağlantısını güçlendirme ve Ermenistan üzerindeki baskısını sürdürme fırsatı sunmaktadır. Ancak anlaşmanın ABD’ye 99 yıllık imtiyaz tanıması, Azerbaycan’ın uzun vadeli egemenlik alanında tartışmalı bir alan yaratmaktadır. Muhalif çevreler, bunun “jeopolitik rehin verme” anlamına geldiğini ileri sürmektedir.

    Nikol Paşinyan ise bu anlaşmayı, Ermenistan’ı Rusya’nın etkisinden çıkarma ve Batı ile entegrasyonu hızlandırma aracı olarak görmektedir. 2020 savaşında Rusya’nın yeterince destek vermediğini düşünen Erivan yönetimi, Washington’un güvenlik şemsiyesi altına girmeyi tercih etmiştir (The Cradle, 2025). Ancak bu tercihin Ermeni kamuoyunda ciddi bir bölünme yarattığı da gözlemlenmektedir.

    Recep Tayyip Erdoğan ve Türkiye açısından ise tablo daha karmaşıktır. Türkiye, ilk bakışta koridorun kendi “Türk dünyası bağlantılarına hizmet edeceğini” savunmuştur. Ancak koridorun ABD kontrolünde olması, Ankara’nın “bağımsız Türk dünyası entegrasyonu” vizyonuyla çelişmektedir. Bu durum, iktidar üzerinde hem iç politikada hem de uluslararası alanda “ABD’ye bağımlılık” eleştirilerini artırmıştır.

    1. Türkiye’nin Bölgesel Stratejisine Etkiler

    Türkiye, 1990’lardan itibaren “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” uzanan bir Türk dünyası stratejisi geliştirmiştir. Bu stratejinin en önemli bileşeni, Azerbaycan ile doğrudan kara bağlantısının sağlanmasıydı. Zengezur/ BOP-Trump Koridoru bu hedefe güya “fiziksel olarak hizmet etse de”, ABD’nin kontrolü altında olması Ankara açısından stratejik bir kırılma yaratmaktadır (Yalçınkaya, 2020).

    Bu durum, Türkiye’nin hem İran ile hem de Rusya ile ilişkilerinde yeni bir gerginlik unsuru eklemektedir. İran, koridorun kendi sınır güvenliğini tehdit ettiğini düşünürken, Rusya bu hattın kendi “arka bahçesine” ABD’nin girmesi anlamına geldiğini savunmaktadır. Ankara’nın, iki güçlü komşusunun karşı çıktığı bir projede yer alması, “stratejik yalnızlaşma” riskini artırmaktadır.

    Ekonomik açıdan bakıldığında ise Türkiye’nin bu koridoru kullanarak Orta Asya ticaretinde avantaj sağlaması mümkünmüdür? Tabiki hayır. Çünkü kontrolün ABD’de olması, Türkiye’nin bu sözde “avantajı” bağımsız şekilde yönetmesini engelleyebilir. Dolayısıyla kısa vadede ekonomik kazanç, uzun vadede siyasi bağımlılığa dönüşme riski taşımaktadır.

    1. İran’ın Tepkisi ve Güvenlik Paradigmaları

    İran açısından Zengezur/Trump Koridoru, yalnızca ekonomik bir proje değil, doğrudan ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit olarak algılanmaktadır. Koridorun İran sınırına yaklaşık 50 kilometre mesafede olması, Tahran’ın “ABD’nin askeri gözetleme noktası” kuracağı endişelerini artırmıştır. İran dini lideri Ali Hamaney’in dış politika danışmanlarından biri, anlaşmayı “Trump’ın paralı askerleri için bir mezar olacak” sözleriyle eleştirmiştir (Times of India, 2025).

    Tahran, bu gelişmeyi Güney Kafkasya’daki jeopolitik kuşatmanın yeni halkası olarak değerlendirmektedir. ABD’nin bölgede kalıcı bir altyapı kurması, İran’ın kuzey sınırındaki güvenlik hesaplarını temelden değiştirebilir. Ayrıca bu koridor, İran’ın Ermenistan üzerinden Rusya’ya ve Avrupa’ya sağladığı kara ticaret hattını da devre dışı bırakma potansiyeline sahiptir.

    İran’ın olası tepkileri arasında; Ermenistan’la mevcut ekonomik ilişkilerini askıya alma, Azerbaycan sınırındaki askeri varlığını artırma ve Çin-Rusya eksenli Şanghay İşbirliği Örgütü’nü (ŞİÖ) Kafkasya konusunda daha aktif hale getirme girişimleri yer almaktadır. Dolayısıyla koridor, İran için hem ekonomik hem de askeri açıdan “yüksek riskli” bir unsur olarak öne çıkmaktadır.

    1. Rusya’nın Konumu ve Karşı Hamle Potansiyeli

    Rusya, 2020 Karabağ ateşkesinin garantörü olarak bölgedeki barış sürecinde baş aktördü. Ancak 2025 Trump Koridoru Anlaşması ile Moskova, sürecin tamamen dışına itilmiş oldu. Bu durum, Kremlin’in Kafkasya’daki nüfuz kaybının en somut göstergelerinden biridir. Rusya Dışişleri Bakanlığı, anlaşmayı “bölgesel istikrarı tehdit eden dış müdahale” olarak tanımlamış ve ABD’nin “bölgeyi yeni bir çatışma sahasına dönüştürmek istediğini” savunmuştur.

    Rusya’nın en büyük endişesi, ABD’nin bu koridor üzerinden NATO lojistiğini Kafkasya’ya taşıma ihtimalidir. Bu, Karadeniz’den Hazar’a uzanan Rus savunma hattını zayıflatabilir. Ayrıca ABD’nin Ermenistan’da kalıcı varlık kazanması, Rusya’nın Güney Kafkasya’daki “arka bahçesinin” stratejik olarak delinmesi anlamına gelmektedir.

    Moskova’nın olası karşı hamleleri arasında; Ermenistan’a yönelik ekonomik yaptırımlar, Azerbaycan’a enerji fiyatları üzerinden baskı uygulama ve İran’la ortak askeri tatbikatlar düzenleme bulunuyor. Ayrıca Rusya, Ermenistan’daki muhalif grupları destekleyerek Paşinyan hükümetini zayıflatma stratejisine yönelebilir.

    1. Çin ve Pakistan Perspektifleri

    Çin, Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında Güney Kafkasya’yı Orta Koridor’un bir parçası olarak değerlendirmektedir. Ancak ABD’nin Zenzegur/ BOP-Trump Koridoru üzerinden bölgede nüfuz kazanması, Pekin’in bu hattaki kontrolünü sınırlayabilir. Çin, Kafkasya üzerinden Avrupa’ya ulaşan kara ticaret yollarının güvenliğini kendi ekonomik büyüme stratejisi için kritik görmekte ve ABD’nin bölgedeki askeri varlığını “stratejik risk” olarak algılamaktadır.

    Pakistan açısından durum daha farklıdır. İslamabad, Türkiye ve Azerbaycan’la yakın askeri ve diplomatik ilişkiler yürütse de, ABD’nin projede ana aktör olması Pakistan’ın Çin’le yürüttüğü stratejik ortaklıkla çelişmektedir. Dolayısıyla Pakistan, resmi olarak projeye karşı çıkmasa da, Çin’in tavrına paralel bir “mesafeli destek” politikasını tercih edebilir.

    Her iki ülke açısından da koridor, yalnızca lojistik ve ticaret açısından değil, aynı zamanda küresel güç rekabetinin Kafkasya’daki yeni sahnesi olarak görülmektedir. Çin ve Pakistan’ın bu konuda alacağı tutum, bölgedeki dengeyi ABD lehine ya da aleyhine değiştirebilecek önemde olacaktır.

    1. Bölge Halkları Açısından Sosyo-Ekonomik Sonuçlar

    Trump Koridoru Anlaşması, imzalanma aşamasında “barış ve refah” söylemleriyle sunulsa da, bölge halkları açısından ortaya çıkarabileceği sosyo-ekonomik sonuçlar oldukça karmaşıktır. Kısa vadede, koridorun inşası ve işletilmesi istihdam yaratabilir, altyapı gelişimini hızlandırabilir. Ancak uzun vadede bu altyapının ABD merkezli bir konsorsiyumun kontrolünde olması, yerel ekonomilerin bağımsız gelişme kapasitesini kısıtlayabilir (World Bank, 2024).

    Ayrıca, koridorun güvenlik gerekçesiyle sıkı kontrol altında tutulması, yerel halkın günlük yaşamını olumsuz etkileyebilir. Özellikle Ermenistan’ın Syunik bölgesinde yaşayan topluluklar, askeri varlık ve yabancı güvenlik personelinin artmasıyla sosyal huzursuzluk yaşayabilir. Azerbaycan tarafında ise ekonomik kazanç beklentisi yüksek olsa da, gelir dağılımı dengesizlikleri bu beklentinin karşılanmasını engelleyebilir.

    Göç hareketleri de önemli bir faktördür. Koridor hattında yer alan köylerden bazılarının kamulaştırılması veya güvenlik bölgesi ilan edilmesi, yerel nüfusun zorunlu göçüne yol açabilir. Bu tür demografik değişiklikler, uzun vadede etnik ve sosyal gerilimleri körükleyebilir.

    1. BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ile Bağlantılar

    Zengezur/ BOP-Trump Koridoru ( BOP koridoru) , birçok analist tarafından ABD’nin 2000’li yılların başında ortaya koyduğu Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) stratejisinin yeni bir adımı olarak değerlendirilmiştir (Brzezinski, 2004; Fuller, 2008). BOP’un temel amacı, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Güney Kafkasya’da Batı yanlısı yönetimler ve ekonomik entegrasyon bölgeleri oluşturmaktır. Bu bağlamda, Zengezur/ BOP -Trump Koridoru’nun ABD kontrolünde hayata geçirilmesi, projenin Kafkasya ayağını tamamlayıcı niteliktedir.

    BOP’un öngördüğü altyapı ve lojistik ağların bir kısmı, Kuşak ve Yol Girişimi’ne alternatif olarak tasarlanmıştır. Trump Koridoru da bu anlamda “BOP’un kuzey hattı” olarak işlev görebilir. Böylece ABD, İran’ın kuzeyinden geçen stratejik bir kara hattını kendi kontrolüne almış olur.

    Bu durum, Türkiye açısından da stratejik bir ikilem yaratmaktadır. Türkiye, zaman zaman iç işbilikçiler ve buna karşı direnen iç dinamiklerden dolayı BOP’un bazı unsurlarına dahil olmuş ancak bağımsız dış politika iddiasını korumaya çalışmıştır. Ancak bu koridorun ABD kontrolünde olması, Ankara’nın BOP ile arasına mesafe koyma argümanını zayıflatabilir.

    1. Bölgesel Güç Dengelerinin Yeniden Şekillenmesi

    Zengezur/ BOP-Trump Koridoru’nun devreye girmesiyle birlikte Güney Kafkasya’da güç dengeleri yeniden tanımlanmaktadır. ABD, bölgeye doğrudan nüfuz ederek hem Rusya hem de İran üzerinde baskı kurabilecek bir pozisyon kazanmıştır. Türkiye ise hem bu projeden kısmi fayda sağlama hem de kontrolün dış güçte olması nedeniyle stratejik risk üstlenme ikilemiyle karşı karşıyadır.

    Bu yeni denge, NATO’nun doğuya doğru genişleme stratejisine de örtük bir destek sağlamaktadır. ABD’nin bölgedeki varlığı, Gürcistan ve Azerbaycan gibi ülkelerin Batı ile askeri iş birliğini artırabilir. Buna karşılık, Rusya, Ermenistan ve İran arasında yeni bir güvenlik ittifakının şekillenmesi de olasıdır.

    Bölge halkları açısından ise bu yeniden şekillenme, uzun vadede siyasi kutuplaşma ve güvenlik tehditlerinin artması anlamına gelebilir. Özellikle sınır bölgelerinde yaşayan topluluklar, büyük güçler arasındaki rekabetin doğrudan etkilerine maruz kalabilir. Dolayısıyla koridor, bölgeyi istikrara değil, yeni bir kırılganlık dönemine sürükleyebilir.

    1. Uluslararası Hukuk ve Egemenlik Tartışmaları

    Trump Koridoru Anlaşması, imzalandığı günden itibaren uluslararası hukuk açısından tartışmalı bir konumda yer aldı. Anlaşma metninde koridorun “Ermeni egemenliği altında” olacağı belirtilse de, ABD’ye 99 yıllık güvenlik ve işletme imtiyazı verilmesi, fiilen egemenlik devri anlamına gelebilir. Bu durum, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2. maddesindeki “devletlerin egemen eşitliği” ilkesine aykırı bir durum olarak yorumlanabilir (UN Charter, 1945).

    Ayrıca, koridorun “uluslararası statüde” olduğu vurgusu, Montrö Sözleşmesi’ndeki deniz geçiş hakları tartışmalarına benzer bir şekilde kara geçiş rejimi konusunda da yeni hukuki tartışmalar başlatmıştır. Ermenistan’ın kendi topraklarında ABD güvenlik güçlerinin bulunmasına izin vermesi, NATO üyesi olmayan bir ülkenin ittifakın fiili lojistik hattına dönüşmesi anlamına gelebilir.

    Azerbaycan açısından ise durum farklıdır. Bakü yönetimi, bu koridorun uluslararası garanti altında olmasını, Ermenistan’ın olası engellemelerine karşı bir güvence olarak görmektedir. Ancak uluslararası hukuk literatüründe bu tür uzun süreli imtiyaz anlaşmaları, “neo-manda” veya “yarı-protektora” olarak tanımlanmakta ve yerel egemenliği zedeleyen unsurlar olarak değerlendirilmektedir (Krasner, 1999).

    1. Olası Senaryolar: Çatışma, Barış veya Hibrit Süreç

    Koridorun hayata geçirilmesi sonrası bölgenin geleceği için üç temel senaryo öne çıkmaktadır:

    1. Çatışma Senaryosu:
      İran veya Rusya’nın koridora yönelik doğrudan ya da dolaylı askeri müdahalede bulunması, Güney Kafkasya’da yeni bir savaşın fitilini ateşleyebilir. Bu durumda Türkiye de hem coğrafi yakınlık hem de Azerbaycan’la ittifakı nedeniyle çatışmanın ve bölgedeki çatışmaların büyümesiyle olası bir dünya savaşının çıkması durumunda bu hatalı ABD yanlısı politikanın tarafı haline gelebilir.
    2. Barış Senaryosu:
      ABD’nin garantörlüğü altında koridorun istikrarlı şekilde işlemesi, bölgesel ticareti artırabilir ve ekonomik entegrasyonu hızlandırabilir. Ancak bu senaryonun gerçekleşmesi, tüm tarafların uzun süreli güvenlik taahhüdü vermesine bağlıdır ki, mevcut jeopolitik ortamda bu olasılık oldukça düşüktür.
    3. Hibrit Süreç Senaryosu:
      Koridorun ekonomik olarak işlemesi, ancak çevresinde düşük yoğunluklu çatışmaların, sabotajların ve diplomatik krizlerin sürmesi olası senaryo olarakta görünmektedir. Bu durumda bölge güya “donmuş çatışma” statüsünde kalacak, ancak küresel güçlerin nüfuz mücadelesi devam edecektir.
    4. Rusya, Çin ve İran Bu Oldu Bittiyi Kabul Etmeyecek: Dünya Savaşı Kafkasya’dan Çıkacak

    Trump Koridoru Anlaşması’nın imzalanması, Rusya, Çin ve İran açısından yalnızca bölgesel bir gelişme değil, aynı zamanda küresel güç dengesine doğrudan bir meydan okuma olarak algılanmaktadır. Bu üç ülke, mevcut jeopolitik denklemde ABD’nin Güney Kafkasya’da kalıcı bir askeri ve lojistik varlık kurmasını kendi güvenlik alanlarına doğrudan tehdit olarak görmektedir. Dolayısıyla bu “oldu bitti”nin kabul edilmesi beklenmemektedir.

    Rusya, Karabağ sonrası dönemde bölgedeki nüfuzunu zaten kısmen kaybetmiş durumdaydı; Trump Koridoru ise Moskova’nın “arka bahçesi”nde ABD’nin bayrağını dalgalandırma girişimi olarak değerlendirilmektedir. Kremlin, bu adımı NATO’nun doğuya doğru genişleme stratejisinin yeni bir halkası olarak okuyor ve buna karşı gerek siyasi gerekse askeri düzeyde sert önlemler alınabileceği mesajını veriyor.

    Çin ise, Kuşak ve Yol Girişimi’nin Orta Koridor ayağına doğrudan müdahale niteliği taşıyan bu projeye stratejik bir rakip olarak bakıyor. ABD’nin Güney Kafkasya’da kontrol noktası kurması, Pekin’in Avrasya üzerinden Avrupa’ya ulaşan ticaret yollarının güvenliği için ciddi bir risk oluşturuyor. İran ise kuzey sınırında Amerikan askeri varlığını, doğrudan ulusal güvenliğe yönelik “kırmızı çizgi” ihlali olarak tanımlıyor. Bu üç aktörün ortak çıkarları, Güney Kafkasya’da ABD karşıtı bir bloklaşma ihtimalini güçlendirmektedir. Böyle bir bloklaşma, yanlış hesaplar ve karşılıklı provokasyonlarla birleştiğinde, dünya savaşının fitilinin Kafkasya’dan ateşlenmesi ihtimali artık teorik bir senaryo olmaktan çıkıp somut bir risk haline gelmektedir.

    1. BOP Süper Valisi John Barrack’ın BOP/ Trum/ Zenzegur Koridorundaki Rolü: Haritayı Tamamlamak, Rusya ve Çin ile İran’ı Kuşatmak, Türkiye’yi Parçalamak, İbrahim Anlaşmalarını Türkiye’den -Pakistan’a Kadar Genişletmek ve BOP Haritasını Tamamlamak.

    Trump Koridoru’nun hayata geçirilmesinde kilit aktörlerden biri olarak öne çıkan John Barrack, ABD’nin Orta Doğu ve Avrasya stratejilerinde “süper vali” olarak tanımlanan, doğrudan başkanlık düzeyinde yetkilendirilmiş bir figürdür. Barrack’ın bölgedeki misyonu, yalnızca Güney Kafkasya’da bir ulaşım hattı inşa etmek değil; aynı zamanda ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında çizdiği jeopolitik haritayı tamamlamaktır.

    Bu stratejinin dört ana hedefi bulunmaktadır:
    1. Rusya ve Çin ile İran’ı Kuşatmak: Koridor, ABD’nin Avrasya’nın kalbine erişimini sağlayarak hem Rusya’nın güney kanadına hem de Çin’in Batı Asya ticaret yollarına baskı yapma imkânı sunar. İran ise kuzeyden çevrelenmiş olur ve bölgesel manevra alanı daraltılır.
    2. Türkiye’yi Parçalamak: Koridorun kontrolünün Türkiye dışında tutulması, Ankara’nın Türk dünyasıyla kara bağlantısında dış bağımlılık yaratır. Uzun vadede bu, Türkiye’nin hem ekonomik hem de jeopolitik bağımsızlığını zayıflatabilir.
    3. İbrahim Anlaşmalarını Pakistan’a Kadar Genişletmek: ABD’nin Orta Doğu’da başlattığı normalleşme sürecini, Körfez’den Güney Asya’ya uzatarak Pakistan’ı da içine alan bir güvenlik ve ticaret ekseni kurmak hedeflenmektedir. Bu eksen, Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’na karşı stratejik bir rakip olarak tasarlanmaktadır.
    4. Haritayı Tamamlamak: BOP’un son aşamasında, Kuzey Afrika’dan Kafkasya’ya, Orta Asya’dan Güney Asya’ya kadar uzanan bir ABD kontrol hattı öngörülmektedir. Trump Koridoru, bu hattın kritik eksenlerinden biri olarak işlev görmektedir.

    Barrack’ın bu projedeki rolü, sahadaki diplomatik manevraları koordine etmek, yerel yönetimlerle ikili anlaşmalar yapmak ve bölgesel krizleri ABD lehine yönlendirmek olarak tanımlanabilir. Bu çerçevede, Güney Kafkasya’daki gelişmeler, yalnızca iki ülke arasındaki teknik bir ulaşım meselesi değil, küresel ölçekte güç mücadelesinin ileri karakolu olarak şekillenmektedir.

    1. Sonuç ve Genel Değerlendirme

    Zengezur/ BOP-Trump Koridoru’nun imzalanması ve uygulanma süreci, Güney Kafkasya’yı 21. yüzyılın en kritik jeopolitik kırılma noktalarından biri haline getirmiştir. ABD, bu proje ile yalnızca bölgesel ticaret yollarını değil, aynı zamanda Avrasya’daki güç dengelerini de kendi lehine şekillendirmeyi hedeflemektedir. Bu strateji, Rusya, Çin ve İran tarafından doğrudan bir kuşatma hamlesi olarak algılanmakta, Türkiye açısından ise hem fırsatlar hem de ciddi riskler barındırmaktadır.

    Bölgedeki mevcut kırılganlık, herhangi bir yanlış hesap veya provokasyonun hızla tırmanarak büyük çaplı bir çatışmaya dönüşme riskini artırmaktadır. Tarihsel deneyim, stratejik geçiş yolları üzerindeki rekabetin çoğu zaman büyük savaşlara yol açtığını göstermektedir. Eğer taraflar diplomasiye öncelik vermez, bölge halklarının çıkarlarını merkeze alan bir güvenlik ve iş birliği modeli geliştirilmezse, Kafkasya yeni bir küresel savaşın başlangıç noktası olabilir.

    Bu bağlamda, hem bölge ülkelerinin hem de uluslararası toplumun önünde iki net seçenek bulunmaktadır: Ya büyük güçlerin satranç tahtasında piyon olmayı kabullenecekler ya da bağımsız, dengeli ve karşılıklı güvene dayalı bir bölgesel düzen inşa edeceklerdir. Birincisi felaket, ikincisi ise uzun vadeli istikrar anlamına gelir.

    Kaynakça

    1.  Allison, R. (2018). Russia, the West, and Military Intervention. Oxford University Press.
    2.  Baev, P. K. (2022). “Russia’s Strategic Retreat from the Caucasus.” Journal of Slavic Military Studies, 35(4), 512–528.
    3.  Blank, S. (2019). “The Strategic Importance of the South Caucasus.” Central Asia–Caucasus Institute Silk Road Paper Series.
    4.  Cornell, S. E. (2017). Small Nations and Great Powers: A Study of Ethnopolitical Conflict in the Caucasus. Routledge.
    5.  De Waal, T. (2013). Black Garden: Armenia and Azerbaijan Through Peace and War. New York University Press.
    6.  Fuller, G. E. (2007). The New Geopolitics of Central Asia and Its Borderlands. Carnegie Endowment for International Peace.
    7.  Hunter, S. (2004). Iran’s Foreign Policy in the Post-Soviet Era: Resisting the New International Order. Praeger.
    8.  International Crisis Group (2022). Nagorno-Karabakh: Risking War. Crisis Group Europe Report No. 259.
    9.  Ismailzade, F. (2021). “Zangezur Corridor: Economic and Political Implications.” Caucasus International, 11(2), 15–32.
    10. Krasner, S. D. (1999). Sovereignty: Organized Hypocrisy. Princeton University Press.
    11. Laruelle, M. (2021). “The Zangezur Corridor and the New Geopolitics of the South Caucasus.” Central Asia-Caucasus Analyst.
    12. National Intelligence Council (2021). Global Trends 2040: A More Contested World. Office of the Director of National Intelligence.
    13. Nichol, J. (2014). “Armenia, Azerbaijan, and Georgia: Political Developments and Implications for U.S. Interests.” Congressional Research Service Report.
    14. Öztürk, A. E., & Söylemez, A. (2020). Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye. Ankara: Nobel Yayıncılık.
    15. Petrosyan, D. (2022). “Armenia’s Geopolitical Shift: Between Russia and the West.” Eurasia Daily Monitor, 19(145).
    16. Socor, V. (2021). “The Geopolitical Ramifications of the Zangezur Corridor.” Eurasia Daily Monitor, 18(184).
    17. UN Charter (1945). Charter of the United Nations. United Nations.
    18. Walt, S. M. (2018). The Hell of Good Intentions: America’s Foreign Policy Elite and the Decline of U.S. Primacy. Farrar, Straus and Giroux.
    19. Weitz, R. (2022). “U.S. Strategy in the Caucasus: Balancing Interests and Values.” Strategic Studies Quarterly, 16(3), 45–68.
    20. Yalçınkaya, A. (2023). Büyük Ortadoğu Projesi ve Jeopolitik Yansımaları. İstanbul: Küre Yayınları.
    21. Zhemukhov, S. (2017). “Great Power Competition in the Caucasus.” Journal of Eurasian Studies, 8(2), 123–135.
    22. Zürcher, C. (2007). The Post-Soviet Wars: Rebellion, Ethnic Conflict, and Nationhood in the Caucasus. NYU Press.
    23. U.S. Department of State (2023). Press Briefing on South Caucasus Peace Efforts.
    24. World Bank (2021). South Caucasus Economic Outlook.
    25. United Nations Economic and Social Commission for Asia and the Pacific (UNESCAP) (2020). Regional Transport Connectivity and Economic Integration.
    1. Brzezinski, Z. (1997). The Grand Chessboard: American Primacy and Its Geostrategic Imperatives. New York: Basic Books.
  • Bodrum’da adım atacak yer kalmadı…

    Bodrum’da adım atacak yer kalmadı…

    Temmuz ve Ağustos ayları “Yoğun sezon” olarak değerlendiriliyor. Bu tarihlerde Bodrum’da otel fiyatları dahil her şeyin fiyatı farklı oluyor. Buna rağmen insanlar harcamaktan kaçınmıyor.

    Gerek Devlet ve gerekse özel hastaneler geç saatlere kadar hizmet vermeye çalışıyor. Fırınlarda kısa sürede ekmek bulunmuyor. Yeterli sayıda elaman bulunmuyor. Daha sonra ortaya kalitesiz iş çıkıyor. İşletmeler elaman bulmakta zorlanıyor.

    Bodrum her yıl olduğu gibi tıkandı. Trafik ve su çilesi bitmiyor. Sahiller ağzına kadar dolu. Gelenler yer bulamıyor çokları arabalarında uyuyor. Oteller tıkır tıkır çalışıyor ve kar marjlarını artırıyor. Taşımacılık da tıkanmak üzere.

    Yaz mevsiminin en sıcak günlerinin yaşandığı Bodrum’da adeta insan seli oluştu. Yaklaşık 200 bin olan 800 bine yayılan ilçede sahiller dolup taştı, plajlarda adım atacak yer kalmadı. Bazıları Bodrum’da 1 milyonun üzerinde insan yaşadığını da dile getiriyor. Çünkü yer bulmakta sıkıntı çekenler tandık ve akrabalarda kalıyor.

    Termometrelerin 40 derece gösterdiği Bodrum’da sıcaktan bunalan yerli ve yabancı kaçmak denize akın etti. İlçenin Kumbahçe, Bitez, Gündoğan, Ortakent, Yalıkavak ve Yalıçiftlik gibi sahil kesimlerinde dağılmalarına dikkat edildi.

    7’den 70’e herkesin denize koştuğu Bodrum’da, Yalıçiftlik sahilinde ise bazı tatilciler dalgaları eğlenceye dönüştürüldü. Denizde kıyıya vurulduğu anları oyuna çeviren çocuklar ve renkli görüntüler oluşturuldu.

    Plajlardaki yoğunluk kadar trafikteki kalabalık da dikkat çekerken, ilçede zaman zaman uzun araç kuyrukları oluştu.

    Bodrum’un sahil şeritleri boyunca gün boyunca devam etti. Yetkililer, yoğunluğun günlerinde de devam etmeyi beklerken, bölümlerin özellikle serinlemek için girdikleri denizde dikkatli olmalarının programında bulunuyordu.

    Bodrum’da turizm işi ile uğraşan Zeynel Kılınç, Bodrum’daki durumu değerlendirdi ve şunları söyledi:

    “Sezon her ne kadar durgun başladığında olsa da devamında Bodrum özelinde çok ciddi bir dağılım oluştu. Temmuz ayı Bodrum geneli tamamen dolu geçti. Ağustos yerlerde da havaların üstünde bir yoğunluk var. Hem yerli hem de yabancı turistin çok rağbet ettiği bir bölgedeydi. Temmuz gurbetçi akını vardı, şu an bodrum dolu. Bizim de sistemimizde büyük bir var. Türkiye’de çok ciddi bir hava değişimi var. Bu sene Bodrum gerçekten çok sıcak. Tabiî olarak gelen öğrencilerin bu sıcak havalarda çok dikkat etmesi gerekiyor. Öğlen saatlerinde mümkün olduğunca havada kalmamalarını tavsiye ediyoruz. “Gelmeyin” diyemiyoruz. Çünkü biz yoğun sezon olan Temmuz ve Ağustos aylarında kazanıyoruz. Geriye kalan günler el elde baş başta kalıyoruz. Sezonun yoğun olduğu günlerde ne yazarsanız karşılığını alıyoruz. Hesaplara pek fazla itiraz eden olmuyor.”

  • Fındıkta oyun içinde oyun…

    Fındıkta oyun içinde oyun…

    Dünyanın en kaliteli fındığını yetiştiriyoruz ancak kaymağını başkaları yiyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da fındıkta oyun üzerine oyun oynanıyor.

    Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) Genel Müdürü Ahmet Güldal, fındıkta hasat döneminin daha başında olduklarını, bu yıl da geçmiş yıllarda olduğu gibi hasattan önce fiyatı açıkladıklarını bildirdi.

    TMO’nun bu yıl 13’üncü kez fındık alımıyla görevlendirildiğine işaret eden Güldal, fındığın Türkiye için çok önemli bir ürün olduğunu söyledi. Güldal, Türkiye’nin, dünya fındık üretiminin yüzde 64’ünü tek başına üstlendiğini ve ürünün yaklaşık yüzde 80’ini ihraç ettiğini belirterek, şunları söyledi:

     “İhraç anlamında da önemli bir gelirimiz oluyor, geçen yıl itibarıyla 2.5 milyar dolarlık döviz getirisi sağlamış oldu. Bu anlamda fındığın, ülkemiz ve üreticilerimiz için çok değerli olduğunu ifade etmek lazım.”

    Bu yıla ilişkin alım fiyatlarını duyurduklarını hatırlatan Güldal, kabuklu Giresun tipi fındığın kilogram fiyatının 200 lira, levant tipi fındığın kilogram fiyatının da 195 lira olarak belirlendiğini bildirdi. Güldal, fındıkta ilave her bir randıman için Giresun tipi fındıkta 4 lira, levant tipi fındıkta da 3.9 lira ilave fiyat ödeneceğini ifade etti.


    Döviz kuruna göre, fındık fiyatının randımanlarla beraber 5 dolar ve üzerindeki seviyelere ulaştığını aktaran Güldal, konu hakkında şu bilgileri verdi:

    “Elbette fındıkta fiyatlar belirlenirken maliyet unsurları, üretici beklentileri, iç ve dış piyasa gelişmeleri birlikte değerlendiriliyor. Malum bu yıl da önemli bir don hadisesi oldu, rekoltede kayıp söz konusu. TMO’nun fiyatı referans fiyattır. Bu fiyatın altında ürünlerini satmamalarını önemle ifade etmek istiyoruz. O fiyatın altında fiyatlar oluşursa TMO açıkladığı fiyattan almaya devam edecek.”

    Ofisin alım kriterlerine ilişkin de bilgi veren Güldal, 18 Ağustos itibarıyla TMO randevu sisteminden ve e-Devlet üzerinden randevuların açılacağını söyledi. Fındığın da Nisan ayındaki zirai dondan olumsuz etkilendiğine işaret eden Güldal, şunları söyledi: “Baktığımızda bu sene yüzde 37 kayıp söz konusu ki geçen sene 717 bin ton olan rekolte bu sene 453 bin ton olarak açıklandı.”

    Trabzon Ticaret Borsası Başkanı Eyyüp Ergan, TMO’nun açıkladığı fındık fiyatının piyasada normal karşılandığına işaret ederek, “Ancak üreticilerin ürünlerini pazara indirme zamanlaması ve alıcıların talep tercihlerine göre piyasada fiyat hareketlerinin olması da muhtemeldir” dedi.

    TMO Genel Müdürü Ahmet Güldal, fındık alım kriterlerini şu şekilde sıraladı:
    • Rutubet oranı yüzde 6.5 olmalı.
    • Sağlam iç fındık oranı yüzde 40 ve üzerinde olmalı.
    • Buruşuk iç fındık oranı yüzde 10 ve altında olmalı.
    • Çürük ve bozuk iç fındık oranı, geçen yıla kadar yüzde 5’ti. Geçen yıl kokarca zararlısından dolayı üreticilere bir nebze katkı sunmak için yüzde 7’ye çıkartılmıştı. Yabancı madde oranı binde 5 ve altında olacak.
    • Kabuklu fındık içerisinde bulunan taş, toprak gibi yabancı maddeler oranı da yüzde 10 ve altında olacak.

  • Almanya-Türkiye Ortak Yapım Geliştirme Fonu Başvuruları Açıldı

    Almanya-Türkiye Ortak Yapım Geliştirme Fonu Başvuruları Açıldı

    İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, Anadolu Efes’in desteğiyle İstanbul Film Festivali kapsamında düzenlenen Köprüde Buluşmalar ve Medienboard Berlin-Brandenburg ile Hamburg Schleswig-Holstein Film Fonu iş birliğiyle oluşturulan “Almanya-Türkiye Ortak Yapım Geliştirme Fonu”na başvurular başladı. Başvuru için son gün 16 Eylül Salı.

    İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, Anadolu Efes’in desteğiyle İstanbul Film Festivali kapsamında düzenlenen Köprüde Buluşmalar ve Medienboard Berlin-Brandenburg ile Hamburg Schleswig-Holstein Film Fonu iş birliğiyle 2011 yılında oluşturulan Almanya-Türkiye Ortak Yapım Geliştirme Fonu, bu yıl 15. kez düzenlenecek. Almanya ve Türkiye arasındaki uzun metraj ortak yapım projelerini desteklemek amacıyla başlatılan fona, henüz çekimine başlanmamış tüm uzun metraj Almanya-Türkiye ortak yapımları 16 Eylül 2025 Salı gününe kadar başvuru yapabilecek.

    Köprüde Buluşmalar, Medienboard Berlin Brandenburg ve Hamburg Schleswig-Holstein Film Fonları‘nın iş birliğiyle yürütülen Almanya-Türkiye Ortak Yapım Geliştirme Fonu, iki ülke arasındaki uzun metrajlı ortak yapımları ve kültür alışverişini desteklemeyi hedefliyor. Yeni sesleri teşvik eden ve uluslararası ortak yapımların sınırlarını genişleten önemli bir kaynak olma özelliğini koruyan bu fona henüz çekim aşamasına gelmemiş Almanya-Türkiye ortak yapım projeleri başvurabiliyor.

    Seçilecek projelerin, Almanya ve Türkiye’den sinemacılar arasındaki güçlü yaratıcı iş birliğini yansıtması; kültürlerarası ortaklıkları teşvik etmesi ve özgün sinematik hikâyeleri perdeye taşıması hedefleniyor.

    Şimdiye kadar bu fon tarafından desteklenen 67 film arasında, dünya prömiyerini Berlinale Ana Yarışma’da yapan Kız Kardeşler (Emin Alper), Cannes Film Festivali Eleştirmenler Haftası’nda yapan Albüm (Mehmetcan Mertoğlu), Berlinale Panorama’da yapan Ansızın (Aslı Özge), Forum’da yapan Nefesim Kesilene Kadar (Emine Emel Balcı) ve Generation’da yapan Mavi Bisiklet (Ümit Köreken) ile Sesime Gel (Hüseyin Karabey), Karlovy Vary Film Festivali Ana Yarışma’da yapan iki film Babamın Kanatları (Kıvanç Sezer) ve Kardeşler (Ömür Atay), Tallinn Black Nights Film Festivali’nde yapan Bir Nefes Daha (Nisan Dağ), Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yapan Zuhal (Nazlı Elif Durlu) ve Visions du Reel’de yapan Les Enfants Teribles (Ahmet Necdet Cupur) bulunuyor. Ela ile Hilmi ve Ali (Ziya Demirel) İstanbul Film Festivali’nden dört ödülle dönerken Kar ve Ayı (Selcen Ergun) prömiyerini Toronto Film Festivali’nde, Yurt (Nehir Tuna) ise Venedik Film Festivali’nde yaptı.

    Fon tarafından Almanya-Türkiye ortak yapımı filmlere bugüne kadar toplam 1.096.000 avro destek verildi.