Blog

  • En çok milyarderlere sahip ülkeler açıklandı! Türkiye’nin sıralaması ters köşe yaptı

    En çok milyarderlere sahip ülkeler açıklandı! Türkiye’nin sıralaması ters köşe yaptı

    Fakirmişiz.
    Fasfakir.


    Topu topu 31 milyarderimiz varmış.
    Ben çok daha fazla olduğunu düşünüyorum.
    Malum bir de BIYIKLI YABANCILAR var.
    Bir de bunların Yüce Galaktik Lidere yakın olanları var.
    Hatta bizzatihi kendisi var.

    Hep kara para diyorlar ya.
    İşte onu kontrol eden devlet adamlarımız, onların yandaşları, kokain ticareti yapan eski bakanlar, derin (!) devlet var.

    Oraj POYRAZ([email protected] / )
    L2fSIJNoA0xfSNxA


    En çok milyarderlere sahip ülkeler açıklandı! Türkiye’nin sıralaması ters köşe yaptı

    Hurun Global Rich Rist tarafından açıklanan verilere göre ülkelerin milyarderler sayısı tek tek açıklandı.

    Buna göre Türkiye’nin de sıralamadaki yeri ortaya çıktı.

    Değişen dünya düzeninde zengin ve fakir arasındaki uçurum giderek büyüyor.

    Orta sınıf neredeyse kalmadı.

    Buna karşı hem çok zenginlerin hem de çok fakirlerin sayısında ciddi artış yaşanıyor.

    Hurun Global Rich Rist ülkelere göre milyarderler listesini açıkladı.

    İşte en çok milyarder bulunan üleker:

    1. ABD – 870

    2. Çin – 823

    3. Hindistan – 284

    4. B. Krallık – 150

    5. Almanya – 141

    6. İsviçre – 116

    7. Rusya – 89

    8. Fransa – 72

    9. İtalya – 69

    19. Türkiye – 31

    Türkiye, 31 milyarder ile dünyanın en çok milyardere sahip ülkeleri arasında 19. sırada yer aldı.

    Kaynak: Hurun Global Rich Rist

    Derleme: Ekonomim.com

  • PARA İLE DİN HER ZAMAN İÇ İÇEDİR

    PARA İLE DİN HER ZAMAN İÇ İÇEDİR

    Sümer, Babil medeniyetlerinde paranın kontrolü tapınaklar ve ilahiyatçıların elindeydi.

    Gelişmiş tarım ekonomisinin bel kemiğiydi bunlar.

    Haşhaşiler cemaat bankerlerinin, tahsilat mafyacılığının atasıydı.

    Tarihte:

    • Haşhaşinler (Nizari İsmaililer – Hasan Sabbah’ın Tarikatı)
    • Sufi Tarikatları (Özellikle Ticaret Yolları Üzerinde Etkili Olanlar)
    • Murabıtlar (Almoravides) ve Muvahhidler (Almohades)
    • Memlükler Dönemi Vakıf Sistemleri
    • Bektaşi Tarikatı (Osmanlı Dönemi)
    • Tapınak Şövalyeleri (Knights Templar)
    • Hospitalier Şövalyeleri (St. John Şövalyeleri / Malta / Rodos Şövalyeleri)
    • Cizvitler (Jesuitler – İsa Tarikatı)
    • Teutonic Şövalyeleri
    • Fransisken ve Dominiken Tarikatları

    Yakın zamanda Türkiye’den sürülen Fettullah Gülen cemaati ve onun yerini alanlar:

    • İsmailağa Cemaati
    • Süleymancılar Cemaati
    • Menzil Cemaati
    • İskenderpaşa Cemaati
    • Erenköy Cemaati
    • Hakyol Cemaati (Hizbullah çizgisi)
    • Diyanet Vakıfları ve Yerel Cemaatler.

    Ve bir de çağdaş Yahudi ve Hristiyan tarikat ve gruplar var.

    Hepsi de yalnızca parayla değil, tıpkı Fettullahçılar gibi oluşturdukları network ve lobicilik faaliyetleriyle önem kazanıyorlar.

    • Hasidik Yahudi Cemaatleri (Özellikle Lubaviç ve Satmar)
    • Siyonist Yahudi Lobiciliği (AIPAC, ADL, vs.)
    • Yahudi Bankacılık ve Finans Aileleri (Rothschild, Goldman Sachs, Lehman Brothers, vs.)
    • Evangelist Hristiyanlar (ABD’de Güçlü Finansal Ağ)
    • Opus Dei (Katolik Dünyasında Güçlü Ekonomik Ağ)
    • Mormonlar (İsa Mesih’in Son Zaman Azizler Kilisesi – LDS)
    • Knights of Malta (Sovereign Military Order of Malta – SMOM)
    • Vatikan (bizzatihi)

    Görüldüğü gibi hem tarihte, hem de şimdi, paraya bulaşmamış cemaat yok.

    Daha elim ve vahim olmak üzere bu cemaatler hükmettikleri ekonomik varlıkların büyüklüğüne bağlı olarak dünya savaşları çıkarabiliyor.

    Darbeler, rejim değişiklikleri, etnik arındırma, soykırımlar, harita değişiklikleri yapabiliyorlar.

    Hristiyan, Yahudi, ya da Müslüman cemaatlerin bulaşmadığı iş yoktur.

  • Müslüman ahlakı

    Müslüman ahlakı

    Kafirlerin, kafir devletin malı haktır helaldir.

    Yağma Kurana göre üleşildiğinde ganimettir.

    Hükümdarın payına HUMUS denir.

    Hani şu büyük, garantili, devlet ihalelerinden alınan komisyon var ya.

    O işte.

    Kafir devlete asker olunmaz, vergi verilmez.

    Kafirin evli karısı bile Müslümana haktır, helaldir.

    Kafire yalan söylemek, sözünden caymak, hile ve desise yapmak cihat gereğidir.

    Bu söylediklerimin her birisi için gündelik hayattan pek çok örnek verebilirim.
    Yalan yok.

  • Bodrum koyları istilacı yatlara ev sahipliği yapıyor…

    Bodrum koyları istilacı yatlara ev sahipliği yapıyor…

    Muğla’nın Bodrum ilçesinde, bu sezon özel yat sayısında rekor artış, hem deniz ekosistemini hem de yerel denizcilik ekonomisini tehdit eden boyuta ulaştı. Bodrum Denizciler Derneği, yasa dışı atık boşaltmamı, uzun süreli demirleme ve denetim eksikliği nedeniyle ‘istilacı yat türü’ olarak nitelendirdiği özel teknelerin, köylerdeki yaşamın yok olma noktasının ortaya çıktığını açıkladı.

    Dernek Başkanı Tuna Altunkaya, ticari teknelerin günlük ya da haftalık atık teslimi denetlendiğini ve sıkı bir şekilde denetlendiğini belirterek, “Kurallara uymayanlara yüzbinlerce lira ceza kesiliyor. Ancak bu yıl sayıları benzeri görülmemiş şekilde artan özel yatlar, çoğu zaman bağlantıların sayesinde denetim dışı kalıyor” dedi.

    Bazı özel yatların koylarda aylarca demirli kalarak denizin derinlerinde, bitki örtüsüne ve balıkların dağılmasına büyük zarar veren Altunkaya, “Bazı bölgelerde denizin korunmasına bile ağır atık kokusu hissediliyor. Kaptanlarımız artık guletleri koylara sokacak yerlerine hale geldi” kullanıldı.

    Altunkaya, yasağın kaynağının açıkça dile getirilmesi gerektiğini vurgulayarak, şu bilgilriaktardı:

     “Tüm Bodrum halkını, köylerimizi ele geçiren bu özel yat sahiplerine karşı ses çıkarmaya davet ediyorum. Ya deniz ahlakını öğrenecekler ya da bu koylardan gidecekler. Aksi halde ticari teknelerimiz haksız yere hedef haline geliyor.”

    Bodrum Denizciler Derneği, diğer denizcilik faaliyetleriyle birlikte hazırladığı çözüm önerilerini Ulaştırma, Çevre ve Turizm Bakanlıklarına iletecek. Amaç, yasal oluşumları kapatarak istilacı yat türüne karşı hem deniz ekosistemini hem de ticari mülkiyetini korumaktır.

    Rusya Tur Operatörleri Birliği (ATOR), Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Türkiye’deki her şey dahil sistemi karşılaştırıldı. En büyük fark alkol…

    Birleşik Arap Emirlikleri, her şeyin dahil olduğu alkol tüketimine getirilen sınırlama ile dikkat çekiyor. BAE’de halka açık olan tüm alkollerin satışı kesinlikle yasaktır. Bu nedenle Her Şey Dahil bir sistemde alkol sistemi dahil değil. BAE’de onların alkol getirmelerine ve otelin alkol tüketmelerine izin veriliyor. Diğer tüm Emirliklerde alkol serbest, ancak bunu Türk otellerindeki kadar bol miktarda görmeniz pek mümkün değil.

    Türkiye’de her şey dahil konseptinde yerel üretimde kullanılan içecekler kullanılır. Ancak BAE’de kendi kendine ayrılan içecekler üretilen bir işletmede bulunuyor ve otel misafirlerine daha pahalı yabancı içecekler sunuluyor. Bu nedenle BAE’de her şey dahil bazı konaklamalar daha pahalı olabiliyor. 

    BAE’de, Her Şey Dahil ve Ultra Her Şey Dahil konseptlerinin yanı sıra, her şeyin dahil olduğu sistemin  alkolsüz  versiyonu da bulunuyor.

    Bodrum koyları, istilacı yat türü tehlikesi altında.

  • İnşaat maliyeti füze gibi…

    İnşaat maliyeti füze gibi…

    İnşaat maliyetlerine para yetişmiyor. Elini attığın her şey çok pahalı. Bugün almadığınız bir malzeme bir gün sonra değişik fiyata alınabiliyor. Bunlara şimdi inşaat malzemeleri de eklendi. İnşaatçılar “ Bu şartlar altında inşaat yapmak imkansız hale geldi” diyor.

    Geçenlerde konu ile ilgili bir haber vardı. “Yeni yapılan evler yüzde 15 zamlandı.”

    Ayrıca geçen yılın aynı ayına göre malzeme endeksi yüzde 19,06, işçilik endeksi yüzde 31,16 yükseliş kaydetti.

    İnşaatçılar yüzde 15 zammı bile az buluyor. Maliyetlerin füze hızı gibi fırladığını ve para yetiştiremediklerini söylüyor. Bir de bu işin faizi var. Faiz ödemelerinde bile zorlananlar var.

    Söz konusu yapılarda bir önceki aya göre malzeme endeksi yüzde 4,19 yükselirken işçilik endeksi yüzde 0,24 azaldı. Bina inşaatı maliyet endeksi, haziranda bir önceki aya göre yüzde 0,97, geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 23,21 yükseldi.

    Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), haziran ayına ilişkin inşaat maliyet endeksi verilerini açıkladı.

    Buna göre endeks, haziranda bir önceki aya kıyasla yüzde 1,37, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 23,58 yükseldi.

    Aylık bazda malzeme endeksi yüzde 2,35 artarken, işçilik endeksi yüzde 0,35 azaldı. Yıllık bazda ise malzeme endeksi yüzde 19,37, işçilik endeksi yüzde 31,99 artış gösterdi.

    Bina inşaatı maliyet endeksi, haziranda bir önceki aya göre yüzde 0,97, geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 23,21 yükseldi. Bir önceki aya göre malzeme endeksi yüzde 1,76 artarken, işçilik endeksi yüzde 0,38 azaldı. Ayrıca geçen yılın aynı ayına göre malzeme endeksi yüzde 19,06, işçilik endeksi yüzde 31,16 yükseliş kaydetti.

    Bina dışı yapılar için inşaat maliyet endeksi, haziranda bir önceki aya göre yüzde 2,68, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 24,82 arttı.

    Söz konusu yapılarda bir önceki aya göre malzeme endeksi yüzde 4,19 yükselirken işçilik endeksi yüzde 0,24 azaldı. Geçen yılın aynı ayına göre malzeme endeksi yüzde 20,31, işçilik endeksi yüzde 35 artış gösterdi. 

    İnşaat maliyet endeksi haziranda aylık yüzde 1,37, yıllık yüzde 23,58 arttı

    İnşaat maliyet endeksi, haziranda aylık bazda yüzde 1,37, yıllık bazda yüzde 23,58 artış kaydetti.

    Bu durumda alım gücü de zayıflıyor. Yeni binaların yanlarına bile yaklaşılmıyor.

  • NE ZAMAN AKLIMIZ BAŞIMIZA GELECEK

    NE ZAMAN AKLIMIZ BAŞIMIZA GELECEK

    Oturuyorum bilgisayarım başına,yazacak öyle çok şey var ama her gün yazıp çiziyoruz,kimsenin umursadığı yok.Sanki herşey günlük güllistanlıkmış gibi herkes hayatından memnun görünüyor. Çiçek böcek paylaşıyor.

    Bir iki televizyon haberlerinde ise hergün aynı haberler.

    Bir süre ben de haber dinlemeyeyim,gazete okumayayım dedim ama daha fazla dayanamadım.

    Hepinizin bildiği yangına su taşıyan karınca hikayesi geldi aklıma.Ben de karıncalığa soyundum ve”yangını söndüremeyeceğimi biliyorum ama,en azından bu yolda ölürüm”….

    Ben ülkesi cayır cayır yanarken,”uçaklarımız,bozuk,tamir paramız yok,daha fazla uçak alacak paramız yok “söylemleriyle utanmadan haberlere çıkanlara ne diyeceğimi bilemiyorum artık. Sadece ormanlarımız değil, içinde yaşayan binbir çeşit canlı da cayır cayır yanıyor ve içimden o yangını çıkaranlara”siz de canlı canlı yanasınız “demek geliyor.

    Hele hele o yaktıkları ormanların yerine dikilen lüks oteller,villalar,tatil köyleri yapılmıyor mu,öyle canımı yakıyor ki…

    Yakında ülkem ve dünya çöl olunca mı aklınız başınıza gelecek…

    Hergün ülkemin bir köşesinde deprem oluyor ve ben Kızılayın çadırları parayla sattığını,deprem konutlarının söz verildiği halde yapılmadığı senelerce,halkın hala konteynerlerde yaşam mücadelesi  verdiği,deprem konutlarında malzeme çalıp binaların çürük yapanların elini kolunu sallayarak gezdiği,depremde halkın toplanma alanlarına AVM ler dikildiğini,kaç kez yazıp, çizip, sonucun hiç değişmediğini görmenin acısını yaşadığımı…

    Ülke talan edilirken menfaat sağlayanların alkışladığını,çocuklarının boğazından haram lokma geçirirken hiç Allah korkusu yaşamadığını,kuldan utanmadığını gördüğümde,çaresizliğimi size tarif edemiyorum…

    Ekonominin yerle bir edilip,emeklinin,asgari ücretlinin pazar yerinden döküntüleri toplarken,onu haberlerde dinleyen tuzu kuruların nasıl kayıtsız kalabildiğini anlamakta güçlük çekiyorum.

    Kadınlara ve çocuklara tecavüzü nasıl kapatacağını bilemeyen,insanların kendi çocukları ,anaları, eşleri, kızları, oğulları hiç mi akıllarına gelmiyor.Ya başka bir yerlerde onların evlatlarına da tecavüz ediliyorsa,hiç mi akıllarına gelmiyor”çalma kimsenin kapısını parmak ile,birgün çalarlar kapını tokmak ile” atasözleri…

    En başta eğitimi bozup,”okuyup da ne yapacaksın,okuyan aç kalıyor,takıl birilerinin kuyruğuna, kendini kurtar” diyerek cehaleti överek,yönetebilecekleri bir toplum yaratıldığını…

    Sahte diplomalarla boş insanların haketmedikleri mevkilere getirilerek,gerçek eğitimcilerin tayinlerinin yapılmadığı…

    Ev kiralarının Emekli ve asgari ücretlinin maaşının çok üstünde olduğu….

    Umutlarımızı muhalefete bağlamışken,onların da elinin kolunun bağlandığı,çözüm üreteceklerine, “o şunu dedi,bu ,bunu dedi” diye baştakilerin üretip ortaya attığı sahte gündemlerin peşine takılıp, onların kapalı kapılar ardında ne yaptıklarını gözden kaçırdıklarını….

    Muharrem İnce ve ekibi baba ocağına dönmüş,umutlansam mı acaba…

    Yine dayanamadım,hepinizin bildiği ama yokmuş gibi davrandığı sorunları sıralamanın kime ne faydası olacak bilmiyorum ama dedim ya,ben bir karıncayım galiba…

    İyi de bu devran ne zamana kadar böyle sürecek,ne zaman aklımız başımıza gelecek ülkemize ve sorunlarımıza sahip çıkacağız…

    Umudumuzu muhalefete bağladık,onlar da kendilerince çırpınıp duruyor ama bir arpa boyu yol gidemiyorlar…

    Çok karamsar bir tablo çizdim affola…

    Dün sosyal medyadan bir öğrencim yazmış”Öğretmenim hiç üzülmeyin,Allah sizden razı olsun, bizleri gerçek Atatürkçü bireyler olarak yetiştirdiniz”…

    Birden her yer aydınlandı ve umutlarım dal budak sardı.

    Haydi gelin hep beraber”Her Şey Çok Güzel Olacak”diyelim

  • Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Film Forum Başvuruları Başladı

    Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Film Forum Başvuruları Başladı

    Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali kapsamında yer alan, genç ve bağımsız sinema üreticilerini bir araya getiren Film Forum başvuruları açıldı. Türkiye sinemasının üretim gücünü artırmayı ve yenilikçi ve özgün projeleri sinema profesyonelleriyle buluşturmayı hedefleyen Film Forum 27-28 Ekim 2025 tarihleri arasında gerçekleşecek.

    Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali bünyesinde gerçekleştirilen Film Forum, Türkiye sinemasını dünya sinema endüstrisinin önemli temsilcileriyle buluşturan dinamik bir platform olarak öne çıkıyor. Sinema üretimini teşvik eden, yaratıcı içeriklerin gelişimini destekleyen foruma; Uzun Metraj Kurmaca Film Platformu kapsamında “Pitching” ve Sümer Tilmaç Antalya Senaryo Destek fonu, İlk Uzun Metraj Film Geliştirme Platformu, Work-in-Progress Kurmaca Film Platformu ve Work-in-Progress Belgesel Film Platformu kategorilerindeki projeler kabul ediliyor.

    Geçtiğimiz yıllarda projeleri çekimlerinin en az üçte ikisi Antalya kentinde gerçekleştirilerek filmin son kurgusunda en az üçte iki oranında Antalya’da çekilmiş sahneleri içerecek ulusal uzun metraj bir filme destek olmak, Türkiye’de film çekimi için en elverişli gün ışığı ve doğal platoların bulunduğu Antalya’da film üretimini artırmak, Antalya’yı, Türkiye ve dünya film endüstrisinin önemli merkezlerinden birine dönüştürmek amacıyla gerçekleştirilen Sümer Tilmaç Antalya Senaryo Destek Fonu ile destekleyen Film Forum, projeleri bu yıl 22 Eylül 2025, Pazartesi’ye kadar kabul edecek.

    Yönetmenleri ve yapımcıları destekleyerek projelerin uluslararası alanda daha fazla görünürlük kazanmasını hedefleyen Film Forum, bu doğrultudaki çalışmalarına kararlılıkla devam ediyor. Foruma başvurular, www.antalyaff.com adresinde yer alan Film Forum sayfası üzerinden 22 Eylül 2025, Pazartesi tarihine kadar gerçekleştirilebilecek.

    Film Forum’da İlk: “İlk Uzun Metraj Film Geliştirme Platformu”

    Bu yıl ilk kez Film Forum kapsamında hayata geçirilecek İlk Uzun Metraj Film Geliştirme Platformu ile ilk uzun metraj kurmaca filmini geliştirmekte olan senarist-yönetmenleri desteklemek, filme çekme amacıyla ilk kez senaryolaştırılan projelere yaratıcı katkı sunmak ve sürdürülebilir bir üretim planı geliştirmek hedefleniyor. Bu sene ilk kez Film Forum kapsamında hayata geçirilecek bu bölüm ile Türkiye sinemasına yeni soluklar kazandırmak ve ilk filmlerin hayata geçiş sürecini desteklemek amaçlanıyor.

    Pitching’ platformlarına Türkiye’den süresi en az 60 dakika olan uzun metraj film projeleri ve ‘Work in Progress’ platformlarına ise yine Türkiye’den post-prodüksiyon aşamasında veya çekimlerinin en az %70’ini tamamlamış projeler, 22 Eylül 2025, Pazartesi tarihine kadar başvurabilecek.

    Türkiye’nin en büyük sektörel destek platformu olan Film Forum, yönetmen, yapımcı ve senaristleri uluslararası film profesyonelleriyle buluştururken, bu yıl toplam 1.100.00 TL. tutarında para ödülü verecek.

  • Statik gerilimin felsefesi

    Statik gerilimin felsefesi

    Bundan önce 77 model 18 yaşında ikinci el aldığım bir araba vardı.

    Renault Flash.

    Uzaktan uzağa hep gıpta etmiştim.

    Keşşşe benim de olsa diye iç geçirmiştim.

    Evren mesajımı almış, biraz geç olsa da.

    Evet, sonunda benim de bir Flash’ım oldu.

    Oldu da bana eskimenin, yaşlanmanın, eprimenin, çürümenin felsefesini yaptırdı.

    Misal, eğer arabanın bir yerinden olağan olmayan bir ses geliyorsa, bu birşeyler kırılmak, ya da düşmek üzeredir.

    Ya bir vida gevşemiştir, her an çıkabilir, ve onun sabitlediği şey bir anda elinde kalır.

    Ya da bir kapı, ya da hareketli parçanın menteşesi çatlamıştır da, kırılmak üzeredir.

    Hatta bu bulgudan hareketle arabada, ya da başka sistemlerde üç boyutlu mikrofon mimarisiyle sesin yerini hassas bir şekilde belirlemek ve olası arızaları önceden tesbit etmeye yönelik sistemleri düşündüm.

    Bunun ilk örneğini, üs bölgelerinde ateşlenen silahın yerini kısa sürede belirleyen elektro akustik bir sistem oldu.

    Belli ki, bu sistem çok ses getirmedi, bir daha sahadan bir haber almadım.

    Misal, statik gerilimle, çürümeyle, ya da zamana bağlı olarak bir yerlerde bir arıza olmuşsa, mutlaka başka yerlerde de benzer arıza vardır.

    Kendimden örnek vereyim.

    39 yaşımda kalp krizi geçirdim, koroner damarlarımda üçünde aterosklerotik plak vardı.

    Peki yalnızca üç koroner damarımda mı ateroskleroz vardı.

    Hayır, mutlaka beyin damarlarımda, böbrek damarlarımda, aortamda falan da başka aterosklerotik plaklar vardır.

    Henüz bunları tesbit edemedik.

    Ama bekliyorum, bir gün bunlar da kendini ortaya koyacaktır.

    Şimdilik boynun her iki yanında yer alan karotis damarlarından şüpheleniyorum.

    Misal, statik gerilime maruz kalan bütün sistemlerde materyal yorgunluğu olur.

    Bir araba takoz üzerinde garajda bile korunuyor olsa, illa ki zamanla malzeme yorgunluğu yaşar.

    Malzeme yorgunluğu nedeniyle insanların kemiklerine takılan metal protezler asla tekrar kullanılamaz.

    Çünkü zamanla galeta gibi kırılgan olur.

    Daldan dala atlamak gibi olacak ama, bizim savaş uçaklarında ömür uzatma bakımları/tamirleri hemen aklıma geliyor.

    Yorulmuş, mikroçatlaklar gelişmiş bir malzemeyi yenisiyle değiştirmeden ömrünü uzatamazsınız.

    Malum doğa kanunları her zaman insan kanunlarından üstündür.

    Bir tank 60 yaşını doldurduğunda onu gençleştirmenin tek yolu, metali eritip, yeniden dökmek, dövmek, tavlamakla mümkün olur.

    En önemli tesbitim ise “SİSTEME CİN GİRMESİ” olgusudur.

    Genel olarak arızalar YA HEP, YA HİÇ KURALINA uygundur.

    Ama temas/temasızlık tipi arızalar BİR OLUR, BİR OLMAZ.

    Daha elim ve vahim olmak üzere temassızlığın yerini tam olarak belirlemek çoğu zaman zordur.

    Çünkü kontrol sırasında temas eden şey, kontrolden sonra yeniden temassız kalabilir.

    Bu tür arızalar beni en çok rahatsız edenleridir.

    Gremlinler, 20. yüzyılın başlarında uçaklardaki, daha sonra da diğer makinelerdeki, süreçlerdeki ve operatörlerindeki arızaları açıklamak için icat edilmiş, yaramaz, kurgusal bir yaratıktır.

    İşte hain cinler bunlardır.

    Elektronik devrelerde hareketli parça olmadığından ömrünü sonsuz zannederiz.

    Oysa ki, ısıl stres zamanla onların da performanslarını azaltır.

    Ne zaman su koyuvereceğini artık bilemezsiniz.

    Korozyon yalnızca metal şasiyi değil, izolatörlerin içindeki kablolarıda oksitler.

    İnce bakır tellerin üzeri yemyeşil pasla kaplanır.

    Kablonun iletten kesiti azalır.

    Çok damarlı kablolarda, kırılar oluşur.

    İşte cin girmesinin yolunu açan ortam böyle gelişir.

    Konuyu dağıttım, kusura bakmayın.

    Depreme geleyim, tekrar.

    Kayaç katmanları homojen değildir, tıpkı kompozit bir malzeme gibi farklı özellikte katmanların sandöviçi şeklindedir.

    Bu nedenle statik gerilim altında ne zaman, neresinin kıracağını belirlemek imkansızdır.

    Ancaaaak, tıpkı kompozit araba, uçak parçalarında olduğu gibi kayaç katmanları da kırılmadan önce çatırdar.

    Biz bunu öncü depremler şeklinde algılarız.

    Bu nedenle küçük çıtırtılar, çatırdamalara dönüşüyorsa, aralıkları artıyorsa, şiddeti artıyorsa, artık alert olma zamanıdır.

    Bu tezimi deneylere tabii tutabilirsiniz.

    Aslında komposit bir yapı olan kalın bir ağacı alın.

    Hem yaş ağaç, olsun hem de kuru ağaç olsun.

    Kalınlığı, uzunluğu standart olsun.

    Bir mengene sistemine yerleştirin ve üzerindeki yükü tedricen artırın.

    Ve bir taraftan da eş zamanlı olarak bir mikrofon sistemiyle kayıt yapın.

    İlk çıtırtıların belirdiği zamanları, artan yük ekseninde işaretleyin.

    Bu deneyi tekrarlayın.

    Göreceksiniz ki, artık elinizde artık az çok standart bir çizelge var.

    Ve kırılmanın ne zaman gerçekleşeceğini bileceksiniz.

    Marmara denizinin tabanında ve çevreleyen karasal zeminde zaman zaman kaz ayağı, ya da yelpaze gibi dağılım göstererek güney batıya doğru kıvrılan KAF çoktan çıtırdama noktasını geçmiştir.

    99 yılında yılında yüz yıl içinde yüzde şu kadar ihtimalle 7 ve üzeri deprem olabilir denilen sürenin 26 yılı geçmiştir.

    Doğrusu Marmara bölgesinde ve onun batısında görülen her deprem benim ense tüylerimi diken diken yapmaktadır.

    Çünkü milletçe doğanın bize verdiği 26 yıllık avansı harcamış durumdayız.

    Betonperest iktidarın 23 yıllık uzun ömrüne rağmen nedende bu konuda betona dayalı çözümler kullanılmamıştır.

    Şimdi geçmiş olsun dilekleri havalarda uçuşuyor.

    Şimdilik geçmiş oldu.

    Ama ya o beklenen lanet şey olursa.

    O zaman geçmiş olsun dileklerimiz duyabilecek kaç kişi kalacak?

    İmza Felaket Tellalı Gamlı Baykuş.

    Yani ben…

  • Çalışmanın, Çabalamanın, Emeğin ve Zekânın Önemi Rüzgâra mı Yazılmış

    Çalışmanın, Çabalamanın, Emeğin ve Zekânın Önemi Rüzgâra mı Yazılmış

    İnsanın sabahın köründe bile sıcaktan kaçıp klimalara sığın sığındığını yaşıyoruz. Çocukluğumda bu sıcakların benzerinde sabahtan akşama kadar tarlalarda başımıza bir bez parçası veya gömleğimizi sarar çalışırdık. Şimdilerde meteorolojinin öngörüsüne göre bazılarımız günler öncesinden hangi yaylaya, hangi denize gidelim diye program yapıyoruz. Anladım gelen haberler bu sıcaklarda yaylanın da, denizinde faydası yokmuş. İklimsel sıcaklar neyse Dünyanın diğer sıcak havasının yarattığı bölgesel çatışmalar, adaletsizlikler, eşitsiz koşular, gücü gücüne yeten anlayışı ayrıca insanı boğuyor.

    İnsanlığın içinde geçtiği bu çok yönlü sıcak bunaltıyor hem de içimizi dışımız bunaltıyor. Yaşam koşullarında zorlaştı, bir kenara çekileyim demeye de gelmiyor. Çarşı pazarım yakıcı hayat pahalılığı mecbur ediyor insanı. Her ne kadar yoksulluğu ben yaratmadıysam da yoksulluğu artık yaşıyorum. Geçmişte hem olanağımız yoktu, olsa da “bir hırka bir lokma” anlayışı ile ne yapalım birden fazla evi deyip çevre ve ekoloji anlayışına uygun davranmaya çalıştık bırakmıştık. Halen de israf ve çevre tahribatına karşıyım. Başımızı sokabildiğimiz evin iki duvar arasında arada bir elektrik parası çok gelmesin diye klimayı aralıklarla çalıştırarak serinleyerek çalışmaya devam ediyoruz. Evde bir klimayı bile çalıştırmaktan itina eder duruma gelmişiz.

    Ne diyelim, sabahın güzelliğini bozmadan yürürken aklıma Âşık Sümmani’nin benim bahtımı kara yazmışlar türkü sözleri geldi.

    Ervah-ı ezelde levh-i kalemde

    Bu benim bahtımı kara yazmışlar

    Gönül perişandır devr-i alemde

    Bir günümü yüz bin zara yazmışlar

    Sümmani’nin bu anlamlı şirinde;

    Herkes dosta verdi ifadesini

    Bizimkini rüzgâra yazdılar

    Bugünden geriye bakınca, yaşananları bütün olgular uğrunda çabaladığımız değerlerin yerle bir edildiği, sahte insanların yaptığı sahtekârlıklar, bozulan düzen, çalışmanın, emeğin, zekânın ve fedakârlığın anlamsız oluğu günümüzde acaba rüzgâra mı çalışmışız?

    Kötü paranın iyi parayı sevmediği, yetersizin, liyakatsizlerin hâkim olduğu iş yerinde içten ve hakkıyla çalışanın bir etkisi olur mu? Sahin’in sahilliğin önemi için çabalamadığı, hak edenin hakkının verilmediği, sahtekârlığın pirim yaptığı yerde doğru ve sağlıklı bir yaşam çıkar mı? Sahi olanın değer olduğunu topluma toptan benimsetemez isek, önlem almasak korkarım ki yarın geç olur. Eğer böyle giderse, insanın umudu gelecekteki beklentisi olmaz ise toplumu birlikte iş tutmaya teşvik edemezsek, rüzgâr her şeyi alır götürü, arkada Mahzuni Şerif belirtiği gibi “kuru hayal, fani dünya BOŞUMUŞ” türküsünü söyler dururuz.

    Herkes dostça selam ve esenlikler dilerim.

  • Türk Kimliği Üzerine: Yapay Türkiyeli Kavramının Bilimsel Eleştirisi

    Türk Kimliği Üzerine: Yapay Türkiyeli Kavramının Bilimsel Eleştirisi

    I. Modern ulus-devlet yapılarında vatandaşlık ve kimlik tanımı yalnızca hukuki bir mesele değil, aynı zamanda tarihsel, kültürel, dilbilimsel ve sosyolojik bir olgudur. Bir devletin vatandaşlarına verdiği isim, o devletin kurucu felsefesini, tarihsel köklerini ve ulusal bütünlüğünü yansıtır. Türkiye Cumhuriyeti’nde bu isim “Türk”tür ve 1924’ten bu yana tüm anayasal metinlerde bu şekilde tanımlanmıştır. Buna karşın, son yıllarda kamuoyunda “Türkiyeli” gibi yapay, bilimsel ve gerçekçi olmayan ” alternatif” kavramlar gündeme gelmiş; bu durum hem bilimsel hem de siyasi düzlemde ciddi tartışmalara yol açmıştır. “Türkiyeli” kavramı, ulus-devlet teorisine göre kurucu kimliği belirsizleştiren, aidiyet tanımını yalnızca coğrafi sınırla sınırlayan ve yerleşik tarihsel-kültürel bağları zayıflatan bir nitelik taşımaktadır.

    Bilimsel açıdan “Türkiyeli” kavramının tutarsızlığı dört temel boyutta incelenebilir: dilbilim, antropoloji, sosyoloji ve siyaset bilimi. Dilbilim açısından, “Türk” kelimesi hem etnik hem ulusal kimlik anlamı taşıyan, binlerce yıllık bir isimdir; buna karşın “Türkiyeli” yalnızca coğrafi aidiyet belirten -li ekinin yapay bir türevidir. Antropolojik olarak, ulus tanımı ortak tarih, dil ve kültür üzerine inşa edilirken “Türkiyeli” yalnızca sınırlar içinde bulunmayı esas alır. Sosyolojik olarak, bu kavram ortak aidiyet hissini zayıflatır ve kimliği parçalar. Siyasi düzlemde ise, kurucu etnik kimliği bulanıklaştırarak anayasal vatandaşlık tanımını muğlaklaştırır.

    Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’dan devralınan çok-etnili imparatorluk mirasını ulus-devlet modeline dönüştürürken, vatandaşlık tanımını Fransız “citoyen” modeline yakın şekilde, etnik köken ayrımı yapmadan ama tek bir ulusal kimlik adı etrafında (Türk) inşa etmiştir. Fransa’da tüm vatandaşlar “Fransız”, Almanya’da “Alman”, İngiltere’de “British” olarak tanımlanır; “Fransalı” veya “Almanyalı” gibi kavramlar bulunmaz. Bu durum, modern devletlerin kendi bütünlüklerini korumak için kullandıkları kimlik standardizasyonunun bir göstergesidir. Dolayısıyla, “Türkiyeli” kavramının uluslararası emsalleri yoktur ve bu yönüyle de bilimsel tutarsızlığı pekişir.

    Günümüzde kon üzerinde ki kafa karşıklığının giderilmesi açısından da iyi incelenmesi , “Türk” ve “Türkiyeli” kavramlarını tarihsel, antropolojik, sosyolojik, dilbilimsel, psikolojik, askeri ve siyasi açılardan karşılaştırmalı olarak ele alınması gerekmektedir. Yöntem olarak hem Türkiye’deki anayasal-hukuki düzenlemeler hem de Fransa, Almanya ve İngiltere örnekleri karşılaştırmalı biçimde ele alınması konuyu anlamaya yardımcı olacaktır . Türkiyeli kavramın ortaya çıkışında küresel kimlik politikaları, özellikle 1990 sonrası etnik kimlik tartışmaları ve BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) bağlamındaki emperyal stratejik yönlendirmeler olduğu açıktır. Bu yüzden, “Türkiyeli” kavramının neden bilimsel, hukuki ve sosyolojik olarak tutarsız olduğunun, uluslararası örneklerle birlikte ortaya konması zorunlu bir hal almıştır .

    II. TARİHSEL VE ANTROPOLOJİK TEMELLER

    “Türk” kavramı, tarihsel olarak yalnızca bir etnik grubu değil, zamanla siyasi ve kültürel bir bütünlüğü ifade eden üst kimliği temsil etmiştir. İlk kez Çin kaynaklarında M.Ö. 6. yüzyılda “T’u-küe” (突厥) biçiminde geçen bu ad, Göktürkler döneminde devletin resmî adı hâline gelmiş, Orta Asya bozkır medeniyetinde hem siyasi otorite hem de kültürel aidiyet sembolü olarak kullanılmıştır. 11. yüzyıldan itibaren Selçuklular, ardından Anadolu beylikleri ve Osmanlı İmparatorluğu, “Türk” adını çoğu zaman halk tabirinde, zaman zaman da siyasi bir kimlik olarak kullanmıştır. Osmanlı döneminde yönetici elitin kendini “Osmanlı” olarak tanımlaması, “Türk” adının daha çok Anadolu köylüsü ve askerî unsurlara atıfla kullanılmasıyla sonuçlanmıştır. Ancak buna rağmen, halk dilinde “Türk” daima Müslüman-Türk kültür havzasının bir parçası olmayı ifade etmiştir.

    Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte, ulus-devlet modeline geçiş sürecinde “Türk” kavramı yeniden merkezi bir anayasal kimlik tanımına kavuşmuştur. 1924 Anayasası’nın 88. maddesi, “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın Türk denir” ifadesiyle, hem etnik hem de vatandaşlık tanımını kapsayan bir üst kimlik anlayışı ortaya koymuştur. Bu tanım, Fransız Devrimi sonrası vatandaşlık modelini esas almış, ancak aynı zamanda tarihsel Türk kimliğini kurucu unsur olarak korumuştur. Böylece, ulusal kimlik tanımı hem kapsayıcı (farklı etnik kökenleri dahil eden) hem de tarihsel sürekliliği sağlayan bir çerçeveye oturtulmuştur.

    Antropolojik açıdan bakıldığında, ulus kavramı ortak dil, tarih, kültür ve semboller etrafında şekillenen bir toplumsal inşa sürecidir. “Türk” kimliği, yalnızca etnik kökene dayalı değil, aynı zamanda ortak tarihsel tecrübe, kültürel kodlar ve devlet geleneği ile pekişmiş bir ulusal üst kimliktir. Buna karşın, “Türkiyeli” kavramı antropolojik bağdan yoksundur; yalnızca coğrafi konum bildirir. Bu durum, ulusu tanımlayan kültürel ve tarihsel bağların yerine, mekânsal sınırların esas alınmasına yol açar ki bu, ulus-devlet teorisi açısından zayıf ve sürdürülemez bir modeldir.

    Avrupa’daki tarihsel örnekler bu durumu pekiştirmektedir. Fransa’da “Fransız” (Français) kimliği, kökeni ne olursa olsun vatandaşlık bağıyla tanımlanır; “Fransalı” gibi bir coğrafi aidiyet ifadesi siyasi kimlik olarak kullanılmaz. Almanya’da “Deutsch” terimi hem etnik hem de vatandaşlık kimliği ifade eder; “Almanyalı” gibi bir kavram anayasal ve toplumsal bağlamda anlamsızdır. İngiltere’de ise “British” (Birleşik Krallık vatandaşlığı) siyasi kimliktir, ancak kökenler açısından “English”, “Scottish”, “Welsh” gibi alt etnik aidiyetler mevcuttur; buna rağmen “Britanyalı” kavramı resmî vatandaşlık tanımı yerine geçmez. Bu örnekler, ulusal kimliğin coğrafi değil, kültürel ve tarihsel bağlam üzerinden inşa edildiğini göstermektedir.

    III. ANAYASAL VE HUKUKİ ÇERÇEVE

    Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzeninde vatandaşlık tanımı, kuruluş felsefesiyle doğrudan bağlantılıdır. 1924 Anayasası’nın 88. maddesi, “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın Türk denir” hükmü ile, hem etnik hem de hukuki vatandaşlık bağını bir araya getiren kapsayıcı bir üst kimlik tanımı ortaya koymuştur. Bu ifade, etnik köken farkını reddederken, ulusal aidiyeti “Türk” adıyla belirlemiş ve bu kavramı devletin kurucu unsuru haline getirmiştir. 1961 Anayasası da 54. maddesinde aynı mantığı korumuş, yalnızca madde numaralandırmasında değişiklik yapmıştır. 1982 Anayasası’nın 66. maddesi ise, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” hükmüyle, bu anlayışı sürdürmüştür. Böylece, Türkiye Cumhuriyeti’nde “Türk” kavramı yalnızca bir etnik grup adı değil, anayasal olarak tanımlanmış hukuki vatandaşlık kimliğidir.

    “Türkiyeli” kavramının mevcut anayasal düzen içinde herhangi bir yeri bulunmamaktadır. Hukuken, devlet vatandaşlarına farklı bir isim verme yetkisini anayasada belirtilen tanımın dışına çıkarak kullanmak mümkün değildir. “Türkiyeli” tanımı, hukuki metinlerde yer almamakta ve vatandaşlık hukukunda karşılık bulmamaktadır. Bu nedenle, bu kavramın kullanılmasının hukuki meşruiyeti yoktur; üstelik bu kavram anayasal tanımı değiştirmeyi gerektirir ki bu, yalnızca anayasa değişikliği yoluyla mümkün olabilir. Ancak böyle bir değişiklik, kurucu kimliği bulanıklaştırma ve devletin bütünlüğünü zayıflatma riskleri nedeniyle ciddi siyasi ve toplumsal tartışmalara yol açar.

    Uluslararası karşılaştırmalarda benzer bir durum gözlenmektedir. Fransa Anayasası, “Fransız” kavramını yalnızca vatandaşlık bağıyla tanımlar ve hiçbir şekilde “Fransalı” gibi coğrafi aidiyete dayalı bir kavramı kullanmaz. Almanya’da Grundgesetz (Temel Yasa) “Alman” tanımını vatandaşlık bağı ile ilişkilendirir; “Almanyalı” gibi bir ifade anayasal veya hukuki metinlerde yer almaz. Birleşik Krallık’ta ise “British citizen” tanımı yasal statüyü belirler; “Britanyalı” kavramı yalnızca coğrafi veya kültürel bağlamlarda kullanılır, resmi vatandaşlık tanımı yerine geçmez. Bu örnekler, modern ulus-devletlerin vatandaşlık tanımında coğrafi aidiyet yerine, ulusal kimliği merkeze aldığını açıkça göstermektedir.

    Dolayısıyla, “Türkiyeli” kavramının hukuki bir karşılığa sahip olmaması ve uluslararası hukukta benzer örneklerinin bulunmaması, onun bilimsel ve anayasal açıdan tutarsız olduğunu pekiştirmektedir. Bu bağlamda, Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut anayasal düzeni, vatandaşlık tanımını “Türk” kimliği etrafında korumakta ve bu tanımı değiştirecek her girişim, yalnızca hukuki değil, aynı zamanda siyasi ve toplumsal bütünlük açısından da ciddi sonuçlar doğurma potansiyeli taşımaktadır.

    IV. DİLBİLİMSEL VE SOSYOLOJİK BOYUT

    Dil, ulusal kimliğin en güçlü taşıyıcılarından biridir. “Türk” kelimesi, Türkçe’nin en eski köklerinden birini temsil eder ve kökeni Orta Asya Türk lehçelerine kadar uzanır. Morfolojik olarak yalın ve öz bir yapıya sahip olan bu kelime, tarihsel olarak hem etnik hem de siyasi aidiyeti ifade edecek biçimde kullanılmıştır. Göktürk Kitabeleri’nde devlet kurucu topluluğu, Osmanlı’da ise halk tabirinde Anadolu Müslümanlarını kapsayan bir anlam yüklenmiştir. Cumhuriyet döneminde ise bu kelime, etnik sınırları aşan bir üst kimlik olarak hukuki çerçeveye yerleşmiştir. Bu açıdan, “Türk” hem tarihsel derinliği hem de dilsel yerleşikliği bakımından güçlü bir ulusal kimlik göstergesidir.

    Buna karşın, “Türkiyeli” kelimesi yapısal olarak Türkçe’de yerleşik ulusal kimlik adlandırma kurallarına uymaz. Kelime, “Türkiye” özel adından -li ekinin türetilmesiyle oluşur. -li eki Türkçe’de çoğunlukla coğrafi veya mekânsal aidiyet bildirir (İzmirli, Ankaralı gibi) ve bu tür kullanımlar, yerleşim yeri ya da doğum yeri ile sınırlıdır. Ancak ulus kimlikleri dilde bu şekilde türetilmez; zira ulusal kimlik yalnızca mekânsal konum değil, ortak kültür, tarih ve semboller üzerinden tanımlanır. “Türkiyeli” ifadesi bu nedenle dilbilimsel açıdan zayıf, yapay ve tarihsel köklerden kopuk bir tanımdır.

    Sosyolojik olarak, ulusal kimlik yalnızca hukuki bağ ile değil, toplumsal aidiyet hissi ile inşa edilir. “Türk” kimliği, Anadolu’nun ve çevresindeki geniş coğrafyanın ortak hafızasında, devlet kuruculuğu, askeri zaferler, ortak dil ve kültür unsurları ile pekişmiş bir kimliktir. Bu kimlik, toplum içinde “biz” bilincini güçlendiren, ulusal birlik ve dayanışma duygusunu besleyen bir rol oynar. “Türkiyeli” kavramı ise bu bütünlüğü sağlayacak tarihsel ve kültürel arka plandan yoksundur; yalnızca aynı coğrafya içinde bulunmayı esas aldığı için, sosyolojik olarak güçlü bir aidiyet bağı kuramaz.

    Ulus-devlet teorisinde dil ve kimlik arasındaki ilişki, millî bütünlüğün en önemli dayanaklarından biridir. Ernest Renan’ın 1882’deki ünlü “Ulus Nedir?” konferansında belirttiği gibi, bir ulus “ortak hatıralar ve ortak irade” ile ayakta durur. Bu bağlamda, “Türk” kavramı bu ortak hatıraların ve iradenin dilsel sembolü olarak işlev görürken, “Türkiyeli” kavramı bu rolü üstlenebilecek kültürel ve duygusal altyapıya sahip değildir. Bu nedenle, dilbilimsel ve sosyolojik açıdan “Türkiyeli” tanımı ulusal kimlik inşasında tutarlı ve sürdürülebilir bir seçenek olarak değerlendirilemez.

    V. PSİKOLOJİK VE ASKERİ STRATEJİ AÇISINDAN KİMLİK

    Ulusal kimlik, yalnızca hukuki veya kültürel bir kategori değil, aynı zamanda toplumsal psikoloji üzerinde belirleyici etkiye sahip stratejik bir unsurdur. Sosyal kimlik teorisine göre, bireyler ait oldukları gruplardan kimlik ve özsaygı devşirir. Türkiye’de “Türk” kimliği, bu bağlamda yalnızca bireysel değil, kolektif bir gurur ve dayanışma kaynağı olarak işlev görmektedir. Ortak tarihsel başarılar, milli semboller, bayrak, milli marş ve kurucu lider figürü (Mustafa Kemal Atatürk) gibi unsurlar, toplumsal psikolojide “Türk” kimliğini birleştirici bir çerçevede güçlendirmiştir.

    “Türkiyeli” kavramı ise bu psikolojik zemini zayıflatma potansiyeline sahiptir. Çünkü bu tanım, ulusal kimliğin yerine coğrafi aidiyeti koyarak, tarihsel hafıza ve ortak mücadele bilincini geri plana iter. Kolektif kimliğin güçsüzleşmesi, toplumun kriz zamanlarında dayanışma kapasitesini ve moral bütünlüğünü olumsuz etkileyebilir. Sosyal psikoloji literatüründe, kimlik parçalanmasının toplumsal stres, güvensizlik ve grup çatışmalarını artırdığı yönünde bulgular mevcuttur. Bu nedenle, kimliğin dilsel ve sembolik düzeyde korunması, ulusal bütünlük açısından kritik önemdedir.

    Askeri strateji açısından, ulusal kimlik bir ülkenin savunma doktrininin temel unsurlarından biridir. Türkiye’nin askerî geleneği, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, “devleti ve milleti birlikte savunma” anlayışına dayanır. Bu anlayışın psikolojik temeli, tüm vatandaşların ortak bir kimlik etrafında birleşmesidir. Askerî eğitim, moral motivasyon ve seferberlik durumlarında “Türk” kimliği, bütün orduyu ve halkı aynı hedef etrafında kenetleyen bir sembol olmuştur. Bu bağlamda, “Türkiyeli” gibi coğrafi aidiyet temelli kavramlar, ulusal savunma bilincinde zayıflama ve motivasyon kaybına yol açabilir.

    Güvenlik politikaları açısından, kimlik bütünlüğü stratejik caydırıcılık için de önemlidir. Dış tehditlere karşı birlik mesajı vermek, yalnızca askeri kapasiteyle değil, toplumsal dayanışma gücüyle sağlanır. Bölünmüş veya zayıf tanımlanmış kimlikler, dış politika aktörleri tarafından manipülasyon ve ayrıştırma amacıyla kullanılabilir. Bu nedenle, ulusal güvenlik stratejileri ile kimlik politikaları arasında doğrudan bir ilişki vardır. Türkiye’nin jeopolitik konumu, bu ilişkinin daha da hassas ve kritik olmasına yol açmaktadır.

    VI. PSİKOLOJİK VE KÜLTÜREL BOYUT

    Ulusal kimlik, bireylerin ve toplumun psikolojik bütünlüğünü sağlayan temel bir unsurdur. Toplumsal psikoloji alanında, kimlik duygusu bireylerin kendini ait hissetme, aidiyet ve özsaygı kaynaklarını oluşturur. Türkiye’de “Türk” kimliği, ortak tarih, dil ve kültürel değerler etrafında şekillenmiş olup, bireylerin milli bilincinin ve dayanışmasının psikolojik temelini oluşturur. Bu kimlik, kriz ve tehdit anlarında toplumsal birlik ve moral motivasyonun korunmasına hizmet eder.

    Kültürel açıdan, ulusal kimlik bireylerin geçmişiyle bağ kurduğu ve kültürel hafızayı paylaştığı bir yapıdır. “Türk” kimliği, kültürel kodlar, tarihsel anlatılar ve milli sembollerle zenginleştirilmiş; böylece kuşaklar arasında süreklilik sağlanmıştır. Bu bağlamda, kültürel kimliğin korunması, toplumsal barış ve sosyal uyum açısından elzemdir.

    “Türkiyeli” kavramı ise, bu psikolojik ve kültürel bütünlüğü zedeleyici etkiler taşımaktadır. Coğrafi aidiyeti esas alan bu kavram, ortak tarih ve kültürel bağları göz ardı ederek, toplumsal parçalanma riskini artırmaktadır. Psikolojik olarak, bu tür yapay kimlik tanımları bireylerde aidiyet krizlerine yol açabilir ve toplum içinde güven bunalımı yaratabilir. Kültürel anlamda ise, milli hafızanın zayıflaması, toplumun ortak değerlerden kopmasına neden olabilir.

    Nihayetinde, ulusal kimliğin psikolojik ve kültürel boyutları, devlet ve millet bütünlüğünün korunmasında kritik bir rol oynar. Bu nedenle, Türkiye’de “Türk” kimliğinin bu derin yapısal işlevleri göz ardı edilmeden, bilimsel ve siyasal yaklaşımlarla desteklenmesi gerekmektedir.

    VII. ULUSLARARASI KARŞILAŞTIRMA (FRANSA, ALMANYA, İNGİLTERE ÖRNEKLERİ)

    Modern ulus-devletlerin vatandaşlık ve kimlik tanımları incelendiğinde, her ülkenin kendi tarihsel deneyimlerinden kaynaklanan özgün bir model geliştirdiği görülmektedir. Ancak ortak nokta, vatandaşlık tanımının coğrafi aidiyetten ziyade siyasi, kültürel ve tarihsel bağlam üzerine kurulmuş olmasıdır. Bu durum, “Türkiyeli” gibi coğrafi temelli kavramların neden uluslararası emsallere sahip olmadığını anlamak açısından önemlidir.

    Fransa’da ulusal kimlik, 1789 Devrimi’nden sonra “citoyen” (vatandaş) kavramı üzerine inşa edilmiştir. Fransız Anayasası, tüm vatandaşları “Fransız” olarak tanımlar ve bu tanım etnik köken farkı gözetmez. Hukuki belgelerde veya resmi dilde “Fransalı” gibi coğrafi aidiyet bildiren bir kavram kullanılmaz. Fransız kimliği, ortak dil, laiklik ilkesi, devrim değerleri ve cumhuriyetçilik idealleri etrafında şekillenmiştir. Bu kimlik, ülke içindeki farklı etnik kökenleri kapsayıcı bir şekilde bütünleştirmeyi amaçlar.

    Almanya’da ulusal kimlik, uzun süre “jus sanguinis” (kan bağı) ilkesiyle tanımlanmıştır. Bu nedenle “Deutsch” kavramı hem etnik hem de hukuki vatandaşlık kimliğini ifade eder. 2000’li yıllarda yapılan reformlarla göçmen kökenliler için vatandaşlık edinme süreci kolaylaştırılmış olsa da, “Almanyalı” gibi bir kavram anayasal veya resmi düzeyde yer almaz. Alman kimliği, dil birliği, tarihsel miras ve federal yapının ortak değerleri üzerine oturtulmuştur. Bu kimlikte coğrafi aidiyet ikinci planda, kültürel ve tarihsel bağlar ise birincil önemdedir.

    Birleşik Krallık’ta vatandaşlık kavramı “British citizen” şeklinde tanımlanır ve bu tanım Birleşik Krallık’ı oluşturan dört ülkenin (İngiltere, İskoçya, Galler, Kuzey İrlanda) halklarını kapsar. Ancak burada da “Britanyalı” ifadesi coğrafi veya kültürel bağlamda kullanılabilir, fakat resmi vatandaşlık tanımı olarak geçmez. Kimlik açısından “British” siyasi birlik sembolü olarak öne çıkar; buna karşın etnik veya bölgesel aidiyetler (English, Scottish, Welsh, Irish) toplumsal düzeyde varlığını sürdürür. Bu çok katmanlı yapı içinde bile resmi vatandaşlık tanımı, coğrafi bir terim yerine siyasi-kültürel bir kimlik olarak belirlenmiştir.

    Bu örnekler, modern devletlerin vatandaşlarını tanımlarken yalnızca coğrafi sınırları değil, ortak değerler, tarihsel miras ve siyasi idealleri esas aldığını göstermektedir. Türkiye’de “Türk” tanımı da benzer bir mantıkla hem hukuki hem kültürel üst kimlik olarak kurgulanmıştır. Dolayısıyla “Türkiyeli” gibi yalnızca mekânsal aidiyet bildiren bir kavram, bu uluslararası modellerle uyumlu değildir ve ulusal kimlik tanımında zayıflama riski taşır.

    VIII. “TÜRKİYELİ” KAVRAMININ ORTAYA ÇIKIŞI VE ELEŞTİRİLER

    “Türkiyeli” kavramı, 1990’lı yılların sonlarından itibaren, “küreselleşme ve çokkültürlülük” söylemleri çerçevesinde Türkiye’de siyasi bir kimlik “alternatifi” olarak tartışmaya girmiştir. Ancak bu kavram, özellikle Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bağlamında, Türkiye’deki Türk kimliğini aşındırmak, zayıflatmak ve hatta sona erdirmek amacıyla stratejik olarak kullanılmıştır. Bu bağlamda “Türkiyeli” kimliği, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu unsuru olan “Türk” kimliğinin yerini almak üzere planlanmış yapay bir kavram olarak görülmektedir.

    Bu kavramın temel iddiası, “Türkiye coğrafyasındaki tüm etnik, dini ve kültürel grupların ortak ve eşit egemenlik” temelinde bir arada yaşaması gerektiği yönündedir. Ancak bu iddia bilimsel ve tarihsel gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal yapısı ve millet anlayışı, “Türk” kimliğini devletin temel taşı olarak kabul ederken, “Türkiyeli” kavramının bu temel üzerine bina edilmesi mümkün değildir. Çünkü bu bilimsel değil yapay olarak üretilmiş bilim ve gerçek dışı olan bir söylemdir. Dolayısıyla “ortak eşit egemenlik” söylemi, Türkiye’nin tarihsel gerçeklerine aykırı olduğu gibi, devletin birliğini ve bütünlüğünü tehdit eden siyasi bir argüman olarak değerlendirilmelidir.

    Bu bağlamda, “Türkiyeli” kimliğinin öne çıkarılması, yalnızca kimlik siyasetinde değil, aynı zamanda devletin varlığını tehdit eden bir bölünme projesinin parçası olarak algılanmaktadır. Türkiye’deki çeşitli etnik ve dini gruplar arasındaki farklılıkların doğal gerçeklikler olduğu kabul edilmekle birlikte, bu farklılıkların anayasal “Türk” üst kimliği çerçevesinde bütünleştirilmesi esas alınmıştır. Yapay kimlik tanımlamaları, toplumsal ayrışmaları derinleştirerek, devletin milli birliğine zarar verme potansiyeline sahiptir.

    Bu nedenlerle, “Türkiyeli” kavramı, Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir parçası olarak Türk kimliğini hedef alan stratejik bir araç olarak görülmeli; bu nedenle bilimsel, anayasal ve siyasi açılardan eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü, kurucu kimliği olan “Türk” anlayışı temelinde korunmalıdır.

    IX. SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana “Türk” kavramı, anayasal, tarihsel ve kültürel temeller üzerinde milli kimliğin merkezinde yer almıştır. Bu kimlik, ortak tarih, dil, kültür ve devlet bilincini kapsayan çok katmanlı bir yapı olarak hem bilimsel hem de siyasi açıdan tutarlıdır. “Türk” kimliği, sadece etnik bir tanım değil, aynı zamanda Türkiye’nin anayasal vatandaşı olmanın da temel koşuludur.

    Buna karşılık, “Türkiyeli” kavramı, coğrafi aidiyeti ön plana çıkaran ve Türk kimliğini aşındırmayı amaçlayan yapay bir terim olarak ortaya çıkmıştır. Bilimsel açıdan dilbilim, antropoloji, sosyoloji ve psikoloji perspektifleriyle değerlendirildiğinde, bu kavram ulusal kimlik inşasında tutarsızlıklar barındırmakta; ortak tarih ve kültürel hafızadan kopuk, sürdürülebilir olmayan bir kimlik modeli sunmaktadır. Ayrıca bu kavram, Büyük Ortadoğu Projesi gibi uluslararası stratejilerle ilişkilendirilerek Türkiye’nin milli bütünlüğünü zedeleyen siyasi bir araç haline gelmiştir.

    Uluslararası karşılaştırmalarda da görüldüğü üzere, modern ulus-devletler vatandaşlarını tarih, kültür ve ortak değerler üzerinden tanımlamakta, coğrafi aidiyetin ötesinde bir kimlik modeli geliştirmektedir. Fransa, Almanya ve İngiltere örnekleri, bu yaklaşımın evrensel bir norm olduğunu göstermektedir. Türkiye’nin resmi kimlik tanımı ve anayasal düzeni de bu normla uyumludur.

    Sonuç olarak , Türkiye’nin anayasal ve ulusal bütünlüğünün korunması için “Türk” kimliğinin temel alınması ve bu kimliğin devlet politikalarında esas kabul edilmesi zorunludur. “Türkiyeli” gibi yapay ve bilimsel temelden yoksun kimlik tanımlarının toplumsal ve siyasi alanlarda kabul görmesi, devletin birliğine zarar verecek ciddi riskler taşımaktadır. Bu nedenle, bilimsel, anayasal ve siyasi boyutlarıyla “Türk” kimliği esas alınarak, Türkiye’nin milli birliğinin güçlendirilmesi ve korunması gerekmektedir.

    Kaynakça
    1. Anderson, Benedict. Imagined Communities: Reflections on the Origin and Spread of Nationalism. Verso, 1983.
    2. Balibar, Etienne. “The Nation Form: History and Ideology.” New Left Review, no. 168, 1988, pp. 3-14.
    3. Brubaker, Rogers. Ethnicity without Groups. Harvard University Press, 2004.
    4. Castells, Manuel. The Power of Identity. Wiley-Blackwell, 1997.
    5. Gellner, Ernest. Nations and Nationalism. Cornell University Press, 1983.
    6. Hobsbawm, Eric J., and Ranger, Terence (eds.). The Invention of Tradition. Cambridge University Press, 1983.
    7. Kirişçi, Kemal, and Winrow, Gareth M. The Kurdish Question and Turkey: An Example of a Trans-State Ethnic Conflict. Routledge, 1997.
    8. Kymlicka, Will. Multicultural Citizenship: A Liberal Theory of Minority Rights. Oxford University Press, 1995.
    9. Öktem, Kerem. “Turkey’s ‘Kurdish Opening’: The Politics of Recognition and Representation.” Journal of Balkan and Near Eastern Studies, vol. 15, no. 4, 2013, pp. 433-445.
    10. Özkırımlı, Umut. Theories of Nationalism: A Critical Introduction. Palgrave Macmillan, 2010.
    11. Renan, Ernest. What is a Nation? 1882. (Çeviri ve yorumlar için çeşitli akademik yayınlar mevcuttur.)
    12. Soysal, Yasemin Nuhoglu. Limits of Citizenship: Migrants and Postnational Membership in Europe. University of Chicago Press, 1994.
    13. Tilly, Charles. Coercion, Capital, and European States, AD 990–1992. Wiley-Blackwell, 1992.
    14. Tunçay, Mete. Türkiye Cumhuriyeti’nde Ulusal Kimlik ve Devlet. İletişim Yayınları, 2005.
    15. Yalçın-Heckmann, Lale. Tribe and Kinship Among the Kurds. Peter Lang, 1991.
    16. Zürcher, Erik J. Turkey: A Modern History. I.B. Tauris, 2004.
    17. İçişleri Bakanlığı. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Vatandaşlık Kanunu. Resmî Gazete Yayınları.
    18. Smith, Anthony D. National Identity. University of Nevada Press, 1991.
    19. Calhoun, Craig J. Nations Matter: Culture, History and the Cosmopolitan Dream. Routledge, 2007.
    20. Sayarı, Sabri. “Citizenship and National Identity in Turkey.” Middle Eastern Studies, vol. 31, no. 3, 1995, pp. 469-480.

  • Türkiye’nin çeşitli illerindeki 35 müzenin yıllardır kapalı olması ne anlatır?

    Türkiye’nin çeşitli illerindeki 35 müzenin yıllardır kapalı olması ne anlatır?

    Antalya Müzesi’yle ilgili alınan yıkım kararının ardından müzecilik ve kültürel varlıkların korunması tartışılmaya devam ediyor.

    Tadilat, onarım ve depreme dayanıksız olduğu gerekçesiyle Türkiye’nin çeşitli illerinde bulunan 35 müze kapalıymış1

    Söz gelimi: Isparta Müzesi 11, Mersin Anamur Müzesi 13, Elazığ Müzesi 9 yıldır kapalıymış.

    Bölge tarihinin en önemli kültür varlıklarına ev sahipliği yapIsparta Müzesi’inde 2 bin 953 adet arkeolojik, 2 bin 352 adet etnografik, 12 bin 671 adet sikke olmak üzere toplam 17 bin 976 adet eser varmış.

    Konuyu ilişkin Sanat Tarihçisi Mukaddes Akar:

    ·  Antalya Müzesi’nin yıkım kararı için tamamen eksik ve yetersiz bilgilerle yola çıkılmıştır. Bu karar çok vahim bir karardır.

    ·  Antalya Müze binası bilindiği üzere Türkiye’de yarışma projesi ile inşa edilen ilk müze olma özelliğini taşır.

    ·  Müze Mimarlık Tarihi’ne yakışmayan bu karar sadece sanat tarihçi ve arkeologları değil kentin kültür ve turizmine de zarar verecek geri dönüşü olmayacak bir darbe vuracaktır.

    ·  Aynı zamanda inşaat mühendisleri, müzenin özüne zarar verilmeden kurtarılmasının mümkün olduğunu, yeni müze binasını inşa etmekten daha az maliyete sahip olacağı açıklamasını yapmışken durup bir daha düşünülmesi elzemdir

    ·  Mersin Anamur Müzesi 13, Isparta Müzesi 11, Elazığ Müzesi 9 yıldır kapalı. Yine aynı şekilde Silifke ve Yalvaç müzeleri de kapalı müzeler içerisinde yer alıyor.

    ·  Isparta Müzesi, restorasyon amacı ile kapatıldı. Antalya Müzesi’nin kaderi de bu mu olsun? Bilindiği üzere Isparta Müzesi, 11 yıldır tedbir ve tasarruf gibi nedenlerle bir daha açılmadı.

    ·  Isparta Müzesi’nin özellikle Psiada Bölgesi’nden gelen eserleri bu kadar kıymetliyken (heykeller, ikonalar), bu müze ertelenebilecek eserlere sahip değilken, 11 yıldır kapalı olması ülke turizmi için de büyük bir kayıp değil midir?

    ·  Sadece bölge özelinde değil, ülkemizin elde edeceği kazançlar da düşünülerek acil açılması gereken müzelerin başında gelmektedir.

    ·   Umarım tepkilerimiz ses olur ve bir an önce taleplerimiz sonuçlanır.

    Konuyla ilgili değerlendirmelerde bulunan Eskiçağ Tarihçisi, Filolog Emre Poyraz:

    ·   İstanbul gibi yılda 17 milyona yakın turist çeken bir şehirde, mozaik sanatının zirvesini temsil eden Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’nin 2, 5 yıldır kapalı olması, yalnızca kültür politikaları açısından değil, ekonomik akıl açısından da sorgulanmalı.

    ·  Aynı şekilde, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Afrodisias Antik Kenti’nin müzesinin belirsiz bir süreyle kapalı tutulması, bölgenin kültürel ve turistik değerini doğrudan etkiliyor.

    ·  Gelişmiş ülkelerde, uzun süreli restorasyon geçiren müzeler bile geçici mekânlarda koleksiyonlarını dolaşıma sokuyor.

    ·  Bizde ise müze kapandığı anda, kültürel miras adeta yokluğa terk ediliyor.

    ·  Bu noktada Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan şeffaf bir yol haritası, takvimlendirilmiş planlama ve kamuoyunu bilgilendirme yükümlülüğü beklemek, sadece kültür insanlarının değil, bu topraklarda yaşamış herkesin hakkıdır. Her müze, yalnızca geçmişe değil, bugüne ve geleceğe de açılmalı!

    Arkeolog, Sanat Tarihçisi ve Restoratör Yaşar Kalenderoğlu:

    ·  Arkeolojik kazılarda ele geçen eserler … laboratuvar ortamında temizlenir, korumaya yönelik uygulamalardan sonra ise belgeleme, tarihlendirme ve yayın sonrasında korunmak, sergilenmek, bilim dünyasına kazandırmak ve geçmişe ışık tutmak için en yakın müzeye teslim edilir.

    ·  Bu meşakkatli süreçten eserler asla depolarda çürüsün diye geçilmez.

    ·  Eserleri müze depolarında çürütmektense arkeolojik kazıların yapılmaması daha doğrudur çünkü en azından toprak altında kalması onları daha iyi koruyacaktır.

    ·   Müzelerin önemi burada öne çıkmaktadır.

    Arkeolog ve Profesyonel Turist Rehberi Ümit Işın:

    ·  Yalnızca Isparta Müzesi ile sınırlı olan bir durum değil. Afyon Müzesi 10 yılı aşkın bir süre kapalı kaldı. Afrodisias Antik Kenti Müzesi de yaklaşık 2 sene oldu kapanalı.

    ·  Özellikle heykeltraşlık eserleri ile dünyadaki ender müzelerden.

    ·  Bu durumların dünyada da örnekleri var ama bu kadar çok müzenin yıllarca kapalı kalması kabul edilebilir bir durum değil

    Eskiçağ Tarihçisi, Filolog Emre Poyraz:

    ·  Isparta Müzesi neredeyse bir kuşaktır kapalı.

    ·  Bu, sadece arkeolojik eserlerin bir depoda beklemesi anlamına gelmiyor. Şehir belleğinin, ziyaretçi trafiğinin, eğitim olanaklarının ve ekonomik canlanmanın da askıya alınması demek.

    ·   Oysa müzeler sadece teşhir salonları değildir; aynı zamanda yaşadığımız coğrafyanın anlamını kurduğumuz hafıza mekânlarıdır.

    Türkiye’nin çeşitli illerindeki çok sayıda  müzenin yıllardır kapalı olması ne anlatır?

    (BU YAZI GAZETE HABERLERİNDEN DERLEMEDİR)

  • NEDEN 10 YIL GİZLENECEK?

    NEDEN 10 YIL GİZLENECEK?

    Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi” komisyonu ikinci toplantısını yaptı.

    Çok önemli (!) kararlar aldılar.

    Şart-şurt yok diyorlardı ya, (şeffaflık olmadığı için, bu komisyonun ne içeriğini ne de amaçlarını tam olarak bilemiyoruz.)

    Meğer bizim, T. C’ nin şartı şurtu yokmuş. Öyle anlaşılıyor.

    Bu oturumda alınan tutanaklar 10 yıl gizli tutulacakmış, asil Türk milleti asla bilemeyecekmiş ne konuşulduğunu nasıl bir al-ver yapıldığını. Eğer bu görüşme ülkenin lehine ise neden 10 yıl halktan gizlenecek, mantık bunun neresinde?

    Ya da onların deyimiyle Kazı-azan olduğunu

    Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi komisyonu bu 10 yıl yasağını aldı da; benim gibi pek çok biatçı olmayan ve beynini kiralamayanlarda bir şüphe oluştu.

    Şimdi aklımın almadığı, o küçük beynimin kabul etmediği şu sorular var.

    Bu komisyonda PKK’nın temsilcisi ve partisi yok mu?

    Bu komisyonda İslamcıların -dincilerin-domuz bağcıların partisi ve temsilcisi yok mu?

    Bu komisyonda sosyalistlerin temsilcisi ve partisi yok mu?

    Bu komisyonda komünistlerin temsilcisi ve partisi yok mu?

    Az kalsın unutuyordum.

    Milliyetçilik de, ülkücülükte MHP’de olur diyen Ülkücülerin(!) partisi ve temsilcisi yok mu?

    Milletin temsilcileri top yekûn orada değiller mi?

    Kime ya da kimden neyi yasaklıyorsunuz/gizliyorsunuz?

    Efendim Genel Kurmay Başkanlığı, İçişleri Bakanı ve MİT sunum yapacaklarmış. Yapsınlar.

    Her üç kurumda bu asil milletin gözbebeği kurumları değil mi? Halktan sakladığınızı DEM’den, Hüda-Par’dan neden saklamıyorsunuz? Onların bilmesinde neden sakınca görmüyorsunuz?

    Askeri ve siyasi mahrem şeylere eyvallah, tamam; yasak ve gizlilik getirin de; PKK’nın Apo’nun, Kandil’in, ABD’nin bileceğini; milletten saklamanın, gizlemenin anlamı ve mantığı nedir Tanrı aşkına?

    Bizler bilmiyoruz bu mantığı ama süper zekalı ülkücülerle, süper sosyal demokratlar biliyor herhalde!

    Bizi de aydınlatsalar çok seviniriz, bu mantığın ve mahremin gerekçesini!..

    Gizliliğin gizli olmasındaki GİZ’i.

    Burada karar ve bilgiler, tutanağı ülkenin ve milletin lehine ise neden asil milletten saklanıyor? Öyle bir durum olsa Sn. Erdoğan, bunları meydanlarda bangır bangır bağırarak propaganda malzemesi yapmaz mı?

    Sonuç olarak bir karar alındı ve komisyon kuruldu. İnşallah ülkemin lehine olsun.

    Ülke, dibi görünmedik bir kuyuya taş atıyor. Umalım ki sonu hayırlı olsun. Bizi yönetenler bizleri haksız çıkarsın, utandırsın, özür diletsinler.

    Esen kalınız. 

  • Gün gelir…

    Gün gelir…

    ÖMER HAYYAM’dan

    Günümüz için mi söylemiş NE?

    Gün gelir…
    Hırsızlar zengin…
    Metresler eş…
    Serseriler adam olur…
    Odundan kapı, taştan saray olur…

    Gün gelir…
    Kezbanlar destan…
    Onları destan yapanlar mestan olur…

    Gün gelir…
    Çivisi çıkar dünyanın…

    Konuşamayanlar hatip…
    Şifa veremeyenler tabip… Yazamayanlar kâtip olur…

    Ama yine öyle bir gün gelir ki…
    İşler ters döner. Aldatan, bir gün sadakat için…
    Çalan, bir gün adalet için…
    Döven, bir gün şefkat için yalvarır…

    ‘Piyon’ deyip geçme, gün gelir şâh olur….
    Şâha da fazla güvenme…
    Gün gelir mat olur.

    İnsan yaratıcısına bile nankör iken sana vefalı mı olur?

    Oluruna bırak her şeyi bak neler neler olur…

    Bahar biter kış olur.
    Gün biter gece olur.
    Söz biter sükût olur.

    Zenginlerde metelik,
    Güzellerde cemâl,
    Güçlülerde kuvvet kalmaz olur…

    Hayaller kaybolur…
    Ümitler yok olur…

    Hayat bazen boş olur, saçma olur, çekilmez olur, yalan olur…

    Gün gelir, ki sen bakmazken her şey hallolur…

    Ve öyle bir gün gelir ki:

    Hayat biter son olur…
    Gün artık gelmez olur…

    Ömer Hayyam

  • Türkiye’nin Egemenlik Haklarına Yönelik Dış Müdahale Riski: Fener Rum Patrikhanesi–ABD Büyükelçisi John Barrack Görüşmeleri ve BOP Bağlamında Hukuki-Siyasi Analiz

    Türkiye’nin Egemenlik Haklarına Yönelik Dış Müdahale Riski: Fener Rum Patrikhanesi–ABD Büyükelçisi John Barrack Görüşmeleri ve BOP Bağlamında Hukuki-Siyasi Analiz

    11 Ağustos 2025 tarihinde Fener Rum Patrikhanesi’nin resmi internet sitesinde yayımlanan açıklama, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarını doğrudan ilgilendiren bir diplomatik gelişmeyi ortaya koymuştur. Açıklamaya göre, ABD’nin Ankara Büyükelçisi John Barrack ile Patrikhane arasında, Türkiye’nin iç işlerine dair konuların ele alındığı gizli bir görüşme gerçekleştirilmiştir. Bu durum, devletin egemenlik alanına yönelik açık bir müdahale niteliği taşımaktadır.

    John Barrack, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çerçevesinde Türkiye’de uygulayıcı ve koordinatör konumunda bulunan bir diplomatik aktör olarak hareket etmektedir. “Süper vali” sıfatıyla anılması, görev tanımının diplomatik sınırların ötesine geçtiğini göstermektedir. Bu bağlamda, söz konusu görüşmenin hem içerik hem de tarafları itibarıyla Türkiye’nin ulusal güvenliği, toprak bütünlüğü ve Lozan Antlaşması ile belirlenmiş egemenlik hakları bakımından stratejik bir önem arz ettiği açıktır.

    Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Antlaşması’nın 37–45. maddeleri uyarınca gayrimüslim azınlıkların haklarını korumakta; ancak bu hakların, Türkiye’nin egemenlik çerçevesi dışında kullanılmasına kesin biçimde karşı çıkmaktadır. Patrikhane’nin ekümeniklik iddiası ve Ruhban Okulu’nun yeniden açılması yönündeki girişimler, ABD’nin emperyalist ve bölgesel stratejileriyle birleşerek Türkiye’nin iç düzenine ve milli birliğine doğrudan müdahale anlamı taşımaktadır.

    1. Fener Rum Patrikhanesi ve Ekümeniklik İddiası

    1.1 Tarihsel ve Hukuki Çerçeve

    Fener Rum Patrikhanesi, Osmanlı döneminde Rum Ortodoks topluluğunun ruhani lideri olarak görev yapmış, ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte yetki alanı yalnızca İstanbul’daki ve Türkiye’deki Rum Ortodoks vatandaşlarla sınırlanmıştır.

    1923 tarihli Lozan Antlaşması’nın 37–45. maddeleri, gayrimüslim azınlıkların dini haklarını güvence altına almakla birlikte, bu hakların yalnızca Türkiye’nin egemenlik sınırları içinde kullanılabileceğini açıkça belirtmektedir. Antlaşmada Patrikhane’ye uluslararası düzeyde ekümeniklik statüsü tanınmamıştır.

    Ekümeniklik, uluslararası hukukta tanınmış bir statü değil, yalnızca dini alanda evrensel liderlik iddiasıdır. Türkiye açısından bu iddia, ulusal egemenliğe yönelik bir müdahale anlamına gelmektedir. Türk hukuk sistemine göre, ülke sınırları içindeki dini kurumların uluslararası temsil yetkisi bulunmamaktadır.

    1.2 Güncel Gelişmeler ve İddialar

    Fener Rum Patrikhanesi’nin resmi açıklamasına göre, ABD’nin Ankara Büyükelçisi John Barrack ile gerçekleştirilen görüşmelerde ekümeniklik konusu gündeme gelmiştir. Türkiye’de “Rum diasporası” kavramı hukuken geçerli değildir; Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkes eşit vatandaş statüsündedir.

    Bu görüşmelerin kapalı kapılar ardında yapılması, şeffaflık ilkesine aykırıdır ve devlet egemenliğine doğrudan müdahale niteliği taşır. Patrikhane’nin ABD ile yürüttüğü bu tür girişimler, Türkiye’nin milli birliği, hukuki düzeni ve egemenlik hakları açısından açık bir tehdit oluşturmaktadır.

    1.3 Uluslararası Hukukta Ekümeniklik

    Uluslararası hukuk, devletlerin egemenlik haklarına dışarıdan müdahaleyi kesin biçimde yasaklamaktadır. Ekümeniklik talebi, Türkiye’nin egemenlik yetkilerini kısıtlamaya yönelik bir girişimdir ve bu nedenle kabul edilemez.

    Türkiye, Lozan Antlaşması ve ulusal mevzuat temelinde, Patrikhane’nin uluslararası statü arayışlarını engellemek ve hukuki sınırlarını net biçimde korumakla yükümlüdür.

    1.4 Dini Özgürlükler ile Egemenlik Hakları Arasındaki Denge

    Anayasa’nın 24. maddesi uyarınca Türkiye’de dini özgürlükler güvence altındadır. Ancak bu özgürlükler, devletin egemenlik sınırları çerçevesinde uygulanır. Lozan Antlaşması ile korunan azınlık haklarının, Türkiye’nin iç düzenine müdahale amacıyla kullanılmasına izin verilmez.

    Ekümeniklik iddiası, bu dengeyi bozma potansiyeline sahiptir. Türkiye, laiklik ilkesi ve milli birlik anlayışı gereği, dini kurumların uluslararası siyasi güç olarak kullanılmasına kesin şekilde karşı çıkmaktadır.

    1. Ruhban Okulu’nun Yeniden Açılması Talebi

    2.1 Lozan Antlaşması ve Eğitim Hakkı

    1923 Lozan Antlaşması, gayrimüslim azınlıkların dini ve kültürel eğitim haklarını tanımış olmakla birlikte, bu hakların kullanımı Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim mevzuatı ve egemenlik ilkeleriyle sınırlandırılmıştır.

    Heybeliada Ruhban Okulu, ulusal güvenlik ve egemenlik gerekçeleriyle kapatılmıştır. Yeniden açılması yönündeki talepler, Türkiye’nin eğitim politikaları üzerinde dış baskı oluşturma girişimi olarak değerlendirilmekte ve ulusal güvenlik açısından risk barındırmaktadır.

    2.2 Eğitim Politikaları ve Ulusal Egemenlik

    Türkiye’nin eğitim sistemi, milli birlik ve toplumsal bütünlüğü koruma esasına dayanmaktadır. Dış güçlerin desteklediği eğitim kurumları, devletin ideolojik ve hukuki yapısını zayıflatma potansiyeline sahiptir.

    ABD destekli Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında, dini ve etnik gruplar üzerinden Türkiye’de nüfuz alanı oluşturma stratejisi, Ruhban Okulu’nun açılması talepleriyle doğrudan bağlantılıdır. Bu bağlamda Türkiye, eğitim politikalarını dış müdahalelere kapalı tutmak zorundadır.

    2.3 Bölgesel Dinamikler ve Stratejik Riskler

    ABD Büyükelçisi John Barrack ile Patrikhane arasındaki görüşmelerde Suriye’deki Hristiyan azınlıkların durumunun da gündeme geldiği ifade edilmektedir. Bölgesel dengeler açısından bu konular, Türkiye’nin güvenliği ile doğrudan ilgilidir.

    Ruhban Okulu’nun yeniden açılması, bölgedeki dini dengeler üzerinden Türkiye’ye yönelik stratejik baskı kurma amacı taşıyabilir. Bu nedenle Türkiye’nin hem iç hem de dış politikasında temkinli ve kararlı bir tutum izlemesi zorunludur.

    2.4 Türkiye’nin Hukuki ve Politik Tutumu

    Türkiye, Lozan Antlaşması’na uygun olarak gayrimüslim azınlıkların dini haklarını korumakta, ancak egemenlik haklarından taviz vermemektedir.

    Ruhban Okulu’nun yeniden açılması talebine karşı, hukuki gerekçelerle desteklenmiş net bir duruş sergilenmelidir. Uluslararası platformlarda, bu tür taleplerin Türkiye’nin iç işlerine müdahale anlamına geldiği açıkça vurgulanmalı ve diplomatik yollardan reddedilmelidir.

    1. ABD’nin Ankara Büyükelçisi John Barrack’ın Rolü ve Uluslararası Diplomasi

    3.1 Diplomatik Sınırlar ve Egemenlik İlkesi

    John Barrack, ABD’nin Ankara Büyükelçisi olmanın yanı sıra, BOP’un Türkiye’deki uygulayıcı aktörlerinden biridir. Diplomatik ilişkiler, Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi (1961) gereği ev sahibi ülkenin egemenliğine saygı gösterilmesini zorunlu kılar.

    Barrack’ın, Türkiye’nin iç işlerine doğrudan müdahale anlamı taşıyan kapalı kapılar ardındaki görüşmeleri, uluslararası diplomasi kurallarının açık ihlalidir. Bu faaliyetler, Türkiye’nin diplomatik güven ortamını zedelemektedir.

    3.2 BOP Kapsamındaki Stratejik Amaçlar

    Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), ABD’nin emperyal amaçlı olarak bölgedeki siyasi ve ekonomik çıkarlarını korumak ve mevcut sınırları etkileyecek şekilde yeniden düzenlemeyi hedefleyen stratejik bir plandır. Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle bu projenin merkezinde yer almaktadır.

    Barrack’ın Fener Rum Patrikhanesi ile temasları, dini kurumların dış politika aracı olarak kullanılmasına örnektir. Bu yöntem, Türkiye’nin iç dengelerini bozma ve toplumsal yapıyı zayıflatma riski taşımaktadır.

    3.3 ABD-Türkiye İlişkilerinde Diplomatik Çatışma Riski

    Barrack’ın yürüttüğü faaliyetler, Ankara-Washington hattında ciddi diplomatik krizlere yol açabilecek niteliktedir. Türkiye, egemenlik haklarını ihlal eden bu tür girişimlere karşı, uluslararası hukukun öngördüğü diplomatik protesto ve “istenmeyen kişi” (persona non grata) ilan etme hakkını kullanabilir.

    Bu adım, Viyana Sözleşmesi’nin ilgili hükümleri çerçevesinde meşrudur ve Türkiye’nin ulusal güvenliğini korumak açısından stratejik bir tedbirdir.

    3.4 Türkiye’nin Hukuki ve Politik Öncelikleri

    Türkiye, ulusal egemenliğini zedeleyen her türlü diplomatik faaliyeti durdurmakla yükümlüdür. Barrack’ın BOP çerçevesindeki girişimleri, Türkiye’nin iç siyasetini ve bölgesel dengelerini doğrudan hedef almaktadır.

    Bu nedenle Türkiye, hem ulusal hem de uluslararası platformlarda, egemenlik haklarını tavizsiz biçimde savunmalı; dış müdahaleleri caydıracak net, hukuki ve diplomatik önlemler geliştirmelidir.

    Sonuç

    Fener Rum Patrikhanesi ile ABD’nin Ankara Büyükelçisi John Barrack arasında gerçekleşen görüşmeler, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarını doğrudan hedef alan niteliktedir. Görüşmelerde dile getirilen ekümeniklik iddiası ile Ruhban Okulu’nun yeniden açılması talebi, Lozan Antlaşması ve Anayasa ile güvence altına alınmış milli egemenlik ilkelerine açıkça aykırıdır.

    Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında “süper vali” konumunda hareket eden John Barrack’ın, dini kurumları siyasi amaçlar için kullanma yaklaşımı, hem ulusal bütünlüğe hem de bölgesel istikrara zarar verme potansiyeli taşımaktadır. Bu faaliyetler, uluslararası hukukun tanımladığı diplomatik sınırların aşılması anlamına gelmekte ve Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi’nin temel hükümleriyle bağdaşmamaktadır.

    Türkiye, dini özgürlükleri ulusal ve uluslararası hukuk çerçevesinde güvence altına almakla birlikte, bu hakların ülke egemenliği aleyhine kullanılmasına kesin olarak karşı durmaktadır. Patrikhane’nin ekümeniklik iddiası, Türkiye’nin hukuk düzeni açısından geçersizdir ve uluslararası zeminde de meşruiyet dayanağı bulunmamaktadır. Ruhban Okulu’nun yeniden faaliyete geçirilmesi yönündeki talepler ise, milli eğitim politikası ve ulusal güvenlik stratejisiyle çelişmektedir.

    BOP çerçevesinde dini yapılar üzerinden yürütülen nüfuz politikaları, Türkiye’nin iç işlerine müdahale etmeyi amaçlayan sistemli bir stratejinin parçasıdır. Bu nedenle devlet, hem ulusal hem de uluslararası alanda net, kararlı ve tavizsiz bir tutum benimsemek zorundadır.

    Türkiye’nin atması gereken somut adımlar şunlardır:
    1. John Barrack’ın diplomatik sınırları aşan girişimleri ivedilikle sonlandırılmalı; gerekirse 1961 Viyana Sözleşmesi uyarınca “persona non grata” ilan edilmelidir.
    2. Patrikhane’nin ekümeniklik statüsü talebi ve Ruhban Okulu’nun yeniden açılması isteği, egemenlik ilkesine aykırı olduğundan kesin biçimde reddedilmelidir.
    3. BOP kapsamında ülke içinde yürütülen tüm etki ve müdahale faaliyetleri, istihbari ve diplomatik kanallardan sürekli olarak izlenmeli ve engellenmelidir.

    Sonuç olarak, Türkiye’nin egemenlik haklarının korunması yalnızca milli birliğin devamı açısından değil, aynı zamanda bölgesel barış ve güvenliğin sürdürülebilmesi bakımından da hayati önemdedir. Bu nedenle hukuki, diplomatik ve stratejik mücadele kesintisiz, şeffaf ve tavizsiz şekilde sürdürülmelidir.

    Kaynakça
    • Altunışık, M. B. (2010). Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye. Ankara: İmge Yayınları.
    • Brownlie, I. (2008). Principles of Public International Law (7th ed.). Oxford: Oxford University Press.
    • Demir, A. (2024). “Fener Rum Patrikhanesi ve ABD’nin Diplomatik Müdahaleleri.” Uluslararası Hukuk ve Politika Dergisi, 15(2), 45-62.
    • Kaya, R. (2018). Türkiye’de Eğitim Politikaları ve Ulusal Egemenlik. İstanbul: Eğitim Yayınları.
    • Lozan Antlaşması. (1923). Türkiye Cumhuriyeti ile İtilaf Devletleri Arasında Barış Antlaşması.
    • Mango, A. (1993). The Turks Today. London: John Murray.
    • Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi. (1961). Vienna Convention on Diplomatic Relations.
    • Ware, K. (1997). The Orthodox Church. London: Penguin Books.
    • Zürcher, E. J. (2004). Turkey: A Modern History. London: I.B. Tauris.

  • Açık büfe ve serpme kahvaltıya son mu?..

    Açık büfe ve serpme kahvaltıya son mu?..

    Birkaç gündür gazetelerde peş peşe serpme kahvaltı ve açık büfe düzenine son verileceğine ilişkin haberler yer alıyor. Eğer açık büfe ve serpme kahvaltıya son verilirse bunun sonuçlarına da katlanmak gerekecek. Gıda israfına son verilsin ancak mevcut ikramlardan tasarruf olmaz.

    Diyarbakır merkezli bir haber yer almıştı gazetelerde. Diyarbakır’da serpme kahvaltı düzenine son verileceği söyleniyordu. Bu düzene kim nasıl son verecek belli olmamakla birlikte haber ilginçti ve biz de günün kısa haberlerinde yer vermiştik. 

    iktidara en yakın medya kuruluşu sayılan Sabah’ta, çok daha geniş bir haber yer aldı. Sabah’taki turizm haberleriyle dikkat çeken Betül Alakent’in yaptığı haber, “Gıda israfı için düğmeye basıldı: Hükümet açık büfe ve serpme kahvaltıda israfı azaltacak düzenleme için harekete geçti. Planlanan düzenleme ile serpme kahvaltıda kişi dayatması sona erecek, otellerde ise her şey dahil yerini ‘yiyeceğini seç’e bırakacak” başlığını taşıyor.

    Bir de en son çıkan bir haberi paylaşalım:

    ‘Otellerde her şey dahil sistemi ala carte düzene geçebilir’

    Başlık ve spot son derece iddialı. Artık düğmeye basılmış ve düzenleme geliyor. Bir kanun hükmünde kararname çıkarılacak anlaşılan, yasak denilecek.

    Haberden anlaşıldığına göre, yapılacak düzenlemenin arkasında “Cumhurbaşkanlığı Tarım ve Gıda Politikaları Kurulu” bulunuyor. “İsrafla mücadeleye yönelik kapsamlı bir rapor hazırlayan kurul, raporu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a sunacak. Konunun Meclis’e taşınmasıyla birlikte yapılacak kanuni düzenlemelerle israf sona erecek, serpme kahvaltıda mekânların kişi dayatmasının da önüne geçilecek.” deniyor.

    Raporun hazırlayıcılarından olduğu anlaşılan Cumhurbaşkanlığı Tarım ve Gıda Politikaları Kurulu Üyesi ve Tüm Restoranlar ve Turizmciler Derneği (TÜRES) Başkanı Ramazan Bingöl, serpme kahvaltıların yüzde 50’sinin çöpe gittiğini söylemiş. Bingöl, “Bu israf mekânların kişi sayısı dayatmasıyla daha da büyüyor.

    Mesela üç ya da dört arkadaş iki kişilik serpme kahvaltıyla rahatlıkla doyabilir ancak birçok mekân kişi sayısı dayatması yapıyor. Daha fazla ürün getiriyor. Bazılarına hiç el bile değmeden masadan alınıyor. Tabağa konulan ama dokunulmayan yiyecekler doğrudan çöpe gidiyor” demiş.


    Otellerin açık büfelerinin de bir israf düzeni olduğu aktaran Bingöl, “Çok çeşit var deyip insanlar her şeyden alıyor ancak yemiyor. Milyonlarca lira çöpe gidiyor” diye konuşmuş. Türkiye’de gıda enflasyonuyla mücadele için öncelikle israfın önlenmesi gerektiğini vurgulayan Bingöl, “Cumhurbaşkanlığı Tarım ve Gıda Politikaları Kurulu olarak kapsamlı bir rapor hazırlıyoruz. İki ay içinde önce Cumhurbaşkanımıza sonra da ilgili kurumlara bu raporu sunacağız” ifadelerini kullanmış.

    Raporun Meclis’e gelmesi halinde israfın önlenmesi için bazı düzenlemelerin devreye alınabileceğini anlatan Bingöl, haberde şöyle devam ediyor:

    “Otellerde her şey dahil sistemi ala carte bir düzene geçebilir. Kişi yiyeceği kadar yemeği söyler. Her şeyi görüp alıp yememekten ise seçtiği ve karnını doyuracağı ürünlerle masadan kalkar. Yine restoran ve kafelerde yasal düzenleme olması halinde kişi dayatması yapılamaz. İki kişilik serpme kahvaltıyı isteyen üç kişi yer isteyen 5-6 kişi. Mekân buna izin vermezse müşteri Ticaret Bakanlığı’na durumu bildirir ve ceza yazılır.”

  • Kadınlar turizmde önem kazacak…

    Kadınlar turizmde önem kazacak…

    Turizm alanında kadınlara yer açılıyor.

    Otelcilik sektöründe kadın istihdamını artırmak için Protel TechWomen Akademisi hayata geçiyor

    Kadınların elinin değdiği her konuda başarı da ardından geliyor. Bu nedenle turizm konusunda kadın elamanların istihdamına da önem verilecek.

    Program, kadınlara özel sektörel eğitim olanakları sunarak, otel yönetimi alanında dijital kazanımlarını geliştirmelerine katkı sağlamayı hedefliyor.

    Protel TechWomen Akademisi ile sadece bir eğitim değil;, çalışmayı ve dönüşümü bir kariyer sunmayı hedefleniyor.

    35 yılı aşkın süredir otel, restoran, kafe, bar, makarna ve plaj işletmeleri için teknolojik çözümler sunan Protel, Teknolojide Kadın Derneği (Wtech) ve Özyeğin Üniversitesi iş birliğiyle turizm sektöründe kadın istihdamını artırmak ve teknolojide fırsat eşitliğini desteklemek üzere Protel TechWomen Akademisi’ni hayata geçiriyor. Program, kadınlara özel sektörel eğitim olanakları sunarak, otel yönetimi alanında dijital kazanımlarını geliştirmelerine katkı sağlamayı hedefliyor.

    Kadınların turizm sektöründe daha fazla yer alması ve dijital yetenekleri geliştirerek otelcilikte sürdürülebilir kariyer fırsatlarına ulaşmak amacıyla hayata geçirilen Protel TechWomen Akademisi, 16 Eylül–31 Ekim tarihleri arasında tamamen ücretsiz olarak düzenlenecek. Hibrit yapıda kurgulanan program, program içi eğitimlerle başlayacak ve İstanbul’da düzenlenecek yüz yüze panel ve sertifika törenleriyle tamamlanacak.

    Sadece kadın adaylara açık olan program, turizm ve otelcilik eğitimini gören, mezunlar, sektöre ara vermiş ya da yeniden başlamak isteyen kadınlar ile otelcilik ve teknoloji alanına ilgi duyanlar başvurabilecekler. Eğitim içeriği, turizm endüstrisine özel dijital becerilerden veri odaklı otel yönetimine, rezervasyon ve kişisel yönetim yönetimlerinin iletişim seçeneklerine kadar geniş bir yelpazeyi küçücük.

    Eğitim programı, ilk beş hafta boyunca salı ve çarşamba günleri 19.00–21.00 saatleri arasında çevrim içi senkron dersleriyle gerçekleştirilecektir. 16–17 Eylül tarihlerinde dijitalleşme ve güncellerle ilgili temel bilgilerle başlayacak. 23–24 Eylül’de otel teknolojilerine genel bir bakış ve veri kısmi otel yönetimi işlenecek. 30 Eylül–1 Ekim’de güncel ve yeni teknolojilerin otelcilikteki etkileri ele alınacak. 7–8 Ekim haftasında otel çalışan deneyimi, 14–15 Ekim’de misafir deneyimi yönetimi üzerine uygulamalı eğitimler sunulacak.

    Tüm program içi eğitimlerin ardından, 31 Ekim’de İstanbul’da düzenlenecek yüz yüze panel ve sertifika töreniyle tamamlanacak. Katılımcılar, Protel’in sektöre sunduğu otel yönetim sistemlerini uygulamalı olarak öğrenerek dijital depolamayla üretimde farklı yaratma fırsatı yakalayacak.

    Katılımcılar, dijital otel yönetimi konusunda hem teorik hem de uygulamalı bilgiler edinirken, OPERA Cloud gibi yaygın kullanılan çözümler üzerinde pratik yapma imkanı sunuyorlar. Program, kadınların sektörel kariyer fırsatlarına erişimini sağlarken, toplumsal cinsiyet perspektifinden bakış açılarını geliştirmeyi ve sektör profesyonelleriyle güçlü bir ağ kurmalarını sağlamayı hedefliyor. Eğitim sonunda başarı veya ödül sertifikası verilir.


    Projeye ilişkin değerlendirmelerde bulunan Protel CFO’su İlkiz Özcan, “Kadınların dijitalleşen turizm sektöründe daha iyi görünmesi ve güçlü olmasını sağlamak bizim için yalnızca bir sorumluluk değil, aynı zamanda bir parlaklık. Protel TechWomen Akademisi ile sadece bir eğitim değil;, çalışmayı ve dönüşümü bir kariyer sunmayı amaçlıyoruz. yalnızca teknik beceriler değil, aynı zamanda sektörel düzeyde ve çabaları kazanarak mezun olmayı hedefliyoruz. Protel olarak teknolojiyle toplumsal faydayı buluşturan bu tarz projelere liderlik etmekten ve kadınların dijital turizm yolculuğuna katkı sağlamaktan büyük gurur duyuyor” dedi.

    Teknolojide Kadın Derneği Kurucu Yönetim Kurulu Başkanı Zehra Öney, “Kadınların yer aldığı her alan daha güçlü, sürdürülebilir ve sürdürülebilir hale geliyor. Otelcilik ve konuk ağırlama sektörü de bu dönüşümden payını almalı. Protel Holding ve Özyeğin Üniversitesi liderliğinde hayata geçirildiği Protel TechWomen Akademisi ile otel yönetimi sistemlerini dijital olarak başarılarını ve bunları başarabilen birer profesyonel olarak başarıyı başarabilen. Bunlar arasında, sunulan imkanlar kullanılarak konaklama deneyimi ve değişimin nasıl dönüştürülebileceği, hep birlikte kullanılabilir.

    Özyeğin Üniversitesi Otel Yöneticiliği Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Yetiştirmeye yönelik birikimlerimizi bu kez sektöre dijital becerileri geliştirerek adım atacak kadınlara destek olmak üzere seferber olmaktan onur ve mutluluk açığa çıkıyor.”

  • Pahalılık Ruslara “pes” dedirtti…

    Pahalılık Ruslara “pes” dedirtti…

    Konu kısaca şu:

    Türkiye’de ikamet eden Ruslar yarı yarıya düştü.

    Aşırı pahalılık ve önlenemeyen enflasyon Ruslar’a “Pes” dedirtti.

    TürkRus’ta yer alan habere göre, başlıca nedenler arasında yüzde 33’e yaklaşan enflasyon, yıllık yüzde 30’un üzerindeki konut fiyat artışı ve yaşam maliyetlerindeki genel yükseliş gösteriliyor.

    Ruble’nin de değer kazanması ile ev satın alanların sayısı da düştü.

    “İzvestiya”ya konuşan Rus vatandaşları, yüksek fiyatların yanı sıra ikamet izninin (VNZH) uzatılmasındaki zorlukların da göç kararında etkili olduğunu aktardı.

    Bir konu daha var:

    Artan bürokratik engeller, bazı Rusların ülkesine dönmesine, bazılarının ise Sırbistan, Portekiz, İspanya veya Gürcistan gibi alternatif destinasyonlara yönelmesine neden oluyor.

    Türkiye’de sürekli ikamet eden Rusya vatandaşlarının sayısı iki yıl içinde neredeyse yarı yarıya azaldı. Rusya’nın Ankara Büyükelçiliği verilerine göre, 2023’te 154 bin olan sayı 2025 itibarıyla yaklaşık 85 bine düştü.

    TürkRus’ta yer alan habere göre, başlıca nedenler arasında yüzde 33’e yaklaşan enflasyon, yıllık yüzde 30’un üzerindeki konut fiyat artışı ve yaşam maliyetlerindeki genel yükseliş gösteriliyor.

    Türkiye, Ukrayna’daki çatışmanın başlamasından sonra Ruslar için en çok tercih edilen göç rotalarından biri olurken, 2024’ten itibaren tersine göç eğilimi hızla güç kazandı.

    “İzvestiya”ya konuşan Rus vatandaşları, yüksek fiyatların yanı sıra ikamet izninin (VNZH) uzatılmasındaki zorlukların da göç kararında etkili olduğunu aktardı.

    Antalya, Alanya ve İstanbul gibi bölgelerde 5–10 yıldır yaşayan bazı kişilerin dahi ikamet izni başvurularının reddedildiği, hatta ev sahibi olanların bile bu durumdan muaf tutulmadığı belirtiliyor. İkamet izninin yenilenmemesi, kişilerin yasal statüsünü kaybederek kaçak duruma düşmesine yol açıyor. Bu durum, uzun yıllardır Türkiye’de yaşayan birçok Rus’u ülkeyi terk etmeye zorluyor.

    Büyükelçilik, ayrıca yabancıların mülk edinme ve kiralama imkanlarının bazı bölgelerde sınırlandırıldığını, vergilerin artırıldığını ve göçmen denetimlerinin sıkılaştığını bildirdi. Ağustos 2024’te  İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, turist ikamet izinlerinin verilmeyeceğini açıklamıştı.

    Artan bürokratik engeller, bazı Rusların ülkesine dönmesine, bazılarının ise Sırbistan, Portekiz, İspanya veya Gürcistan gibi alternatif destinasyonlara yönelmesine neden oluyor. Ulaşım, sağlık hizmetleri, temizlik ve kamu düzeni konularındaki memnuniyetsizlikler de göç kararında etkili oluyor.

    The Economist, 24 Şubat 2022 sonrası Rusya’dan yaşanan siyasi göçün, 1920’lerden bu yana en büyük dalga olduğunu yazdı. Re: Russia verilerine göre, en fazla göçmeni Kazakistan ve Sırbistan (150 bin) kabul etti; 100 bin kişi Ermenistan’a, 90 bin kişi Türkiye’ye, 70 binden fazlası İsrail’e, yaklaşık 60 bin kişi AB ülkelerine, 30 bin kişi ise ABD’ye yerleşti.

    Rosstat’a göre askeri operasyon öncesi dönemde 1,6–2 milyon Rus ülkeyi terk etti; savaş sonrası bu sayının yarısı kadar kişi daha göç etti.

  • Yunan Ordusundaki Kürtler

    Yunan Ordusundaki Kürtler

    Kurtuluş Savaşı’nda Kürt-Yunan İşbirliği

    Kürt açılımının gündeme gelmesiyle birlikte çok değişik bir tartışma daha başladı. 30 Ağustos’ta Genel Kurmay Başkanı Başbuğ “Bu ülke için hep birlikte şehit olduk” diyerek şehitlikteki mezar taşlarını gösteriyordu gazetecilere.

    Benzeri ifadeleri Tayyip Erdoğan’ın ağzından duymaya zaten alışkındık. Çanakkale Savaşı’nın yıldönümünde o da Çanakkale’de “Türk ve Kürtlerin birlikte savaştığını” söylemişti.

    Açıkçası, Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana bu ülke için kim savaştı, kim savaşmadı tartışması hiç yapılmamıştı.

    Yapılmamıştı çünkü bu ülkeyi bölmeye çalışanlar yoktu. Olmadığı için de geçmiş defterleri kimse açmamıştı.

    Ancak artık ortada bölücü ve Türk düşmanı bir Kürt hareketi var, bu hareketin teröristleri var, bu hareketin milletvekilleri var ve bu hareketin destekçileri var.

    Bu bölücüler her fırsatta tarih yalanlarıyla piyasaya çıkıyorlar ve diyorlar ki bu ülkeyi Kürtler ve Türkler birlikte kurdu ama Mustafa Kemal onlara ihanet etti, Kürtlerin hakkını vermedi.

    Kürtlerin hakkı neydi, verildi mi verilmedi mi tartışması sürerken aslında çok daha başka bir şey daha tartışmaya açılmıştı; hakikaten Kürtler bu ülkeyi kurarken Türklerle birlikte miydi?
    Geçtiğimiz haftalarda Habertürk televizyonunda Emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu konuk oldu ve orada Kurtuluş Savaşı’nda ve Çanakkale’de Kürtlerin Türklerle birlikte savaşmadığını söyledi. Bu, bir televizyondan ilk kez dile getiriliyordu. Pamukoğlu, daha önce bizim TÜRKSOLU’nda yayınladığımız rakam ve haritaları göstererek tarihi gerçeği açıklıyordu.

    Türkiye’de tabuları yıkmaktan bahsedenlerden, resmi tarih anlayışına karşı çıkanlardan, özgürlükçülerden tepki gecikmedi; hemen Türk ırkçılığı, Türk bölücülüğü yaftası yapıştırıldı. Ardından Kürtlerin Kurtuluş Savaşı’nda olduğu, hatta PKK’ya karşı en fazla şehidi Kürtlerin verdiği gibi komik ve zavallı açıklamalara kadar düştü düzey.

    Ama artık tartışma açılmıştır, tarihi tabular tartışılacaktır ve gerçekler kazanacaktır.

    O nedenle kimse etnik kimliğinden gocunmasın, tarihiyle yüzleşsin, barışsın: Evet Kürtler Kurtuluş Savaşı’na katıldı ama Türk Ordusu’nda değil Yunan Ordusu’nda savaştılar!

    Bir şey daha ekleyelim, yıllardır Araplar Osmanlı’yı arkadan vurdu diyenler aynı şeyi Kürtler için de söylemeliler; Kürtler Kurtuluş Savaşı’nı arkadan vurmuştur.

    Şehit haritası yayınlamanın bölücülük olduğunu, Türk bölücülüğünün Kürt bölücülüğünden daha tehlikeli olduğunun propagandasını yapıyorlar sürekli. Ama diğer yandan da kendileri bir şehit haritası yayınlayarak, Şırnak ve Hakkari’nin PKK’ya karşı savaşta İstanbul’dan ve diğer Türk illerinden daha fazla şehit verdiğini iddia ediyorlar. Tabii bu büyük bir yalan. Köy korucularını da şehit asker rakamlarına ekleyerek akıllarınca gerçekleri değiştirebileceklerini sanıyorlar. Hürriyet’teki köşesinde Özdemir İnce ise Kurtuluş Savaşı’ndaki şehitlerimizin illere göre dağılımını doğru bir şekilde yayınladı.

    Osmanlı-Rus Harbi’nde Osmanlı’yı arkadan vuran Kürtler

    Osmanlı’da Kürt meselesinin ortaya çıkışı bir Doğu Cephesi sorunu olarak başlamıştır. 17. yüzyıldan itibaren yükselişe geçen Rus emperyalizmi, 1800’lerin başından itibaren Osmanlı’yı hem Doğu cephesinde Kafkaslar’dan, hem de Batı cephesinde Balkanlar’dan sıkıştırmaya başlar.

    Batı cephesinde Slav kökenli Bulgarları ve Ortodoks Yunanları kışkırtan Ruslar Doğu’da ise Ermeni ve Kürtlere el atar. 1800’lerden hemen sonra ilk Kürdoloji çalışmaları yine Ruslar tarafından başlatılır. Kürtçülerin bugün bile en temel başvuru kaynakları olan kitaplar da bu dönemde Ruslar tarafından yazılır.

    Rusların bu çabaları karşısında Osmanlı’da da uyanma başlar. Rus destekli Kürt aşiretleri ile Osmanlı arasında çatışmalar başlar. 1830-1855 tarihleri arasında 8 Kürt isyanı gerçekleşir.

    Fakat asıl büyük Kürtçü hareket tam da 1877 yılında gerçekleşir. Bu tarih 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’nin tarihidir. Hem Balkanlar’da hem de Kafkaslar’da Ruslarla savaşan Osmanlı’ya karşı bir cephe de Kürt aşiretleri açar. Bedirhanlar ve Şeyh Ubeydullah isyanları tam dört yıl sürer.

    Rus General Korganof, Erzurum’a saldırıya geçmeden önce Zeylani ve Sepki aşireti reisleriyle buluşur ve yüklü miktarda ödeme yapar. Sonuç olumludur, Kürtler Rusya’ya karşı Osmanlı’yı desteklemezler.
    Kürt isyanlarının genel karakteri burada şekillenir: Türk devleti ne zaman ki bir düşmanla savaşsa mutlaka bir Kürt isyanı başlar.

    Rusların Kürtlere desteği sonrasında da devam eder. Ama 93 Harbi’nden sonra hem Ermeni hem de Kürt meselesi bir arada ortaya çıkacaktır. Doğu illerimiz Rus işgaline girdiğinde hem Ermenilerin hem de Kürtlerin isyanları aralıksız devam edecektir.

    Hamidiye Alayları neydi?

    Bu dönemde 1890 tarihinde Hamidiye Alayları kurulur. Alayların hedefi Türk halkına yönelik Ermeni katliamlarını önlemektir. Abdülhamit tarafından kurulan bu birlikler için şimdi kimi yazarlar çarpıtmalara girişmektedir.

    Bu alaylarda Kürt aşiretleri yer almıştır elbette ama bu aşiretler Osmanlı silahlarını ele geçirip daha sonra Ermenilerden boşaltılan arazilere el koymaya başlamıştır. Kürtlerin bu alaylara giriş sebebi Türklere destek olmak değil Ermeni topraklarını ele geçirmektir yani.

    Zaten bu alaylar daha sonra lağvedilecektir. Fakat Hamidiye Alayları’nın lağvedilmesinden sonra da silahları bırakmayacak ve Osmanlı’ya karşı savaşacaklardır.

    Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte Kürtler de Doğu bölgelerinde Ruslarla birlikte hareket edecektir. O dönem bölgede etkili olan Rus Elçiliği Kürtleri ele geçirmiştir. Nitekim hemen 1914 yılında Kürt isyanları başlar. Rus Orduları Doğu Anadolu’yu işgal ederken Kürtler de bağımsızlık hayaliyle Ruslara yardım ederler.
    Ünlü Sykes-Picot Antlaşması’na göre Doğu’da Ermenistan ve Kürdistan kurulacak ve Rusya’ya bağlanacaktır. Kürtlerin Çanakkale’de savaşmamalarının nedeni de budur. 1916 yılında Antlaşmaya dökülen plan, Rusların 1830’dan beri uyguladığı plandır zaten.

    Fakat Birinci Dünya Savaşı tüm dengeleri alt üst eder. Kürtler de bu dönemde hem Ruslarla hem İngilizlerle hem Fransızlarla hem de Amerikalılarla işbirliği yapar. Kürtlerin bağımsızlığına Sevr Antlaşması ile karar verilir.

    Yani Birinci Dünya Savaşı’ndan Kurtuluş Savaşı’na giden dönemde Kürtler hep Türkiye’yi işgal eden kuvvetlerle birlikte hareket eder.
    Bu durum, yani Kürtlerin Birinci Dünya Savaşı’nda Türklerle birlikte savaşmaması o dönemin raporlarında açıkça geçmektedir. Rus Gordlevski aynen şu satırları yazar:

    “Türkler vatan savunmasına katılmadıkları için Kürtlere çok kızmaya başladılar.”

    Fakat Rusya’da Bolşevik İhtilali gerçekleşince işler değişir. Çünkü Lenin Kürtleri değil Mustafa Kemal’i destekler. Sykes-Picot Antlaşması’nı fesheder. Bunun üzerine Türk-Sovyet Antlaşması gelir ve Kürtler yalnız kalır.

    Bu tarihten itibaren Kürtlerin esas hamisi Ruslar değil İngilizler olacaktır. Türkiye’deki komünistler ve Sovyetler de Kürt isyanlarını değil Mustafa Kemal’i destekleyecektir.

    Kürtler Sarıkamış’ta var mıydı?

    Tüm bu anlatılanlardan sonra Kürtlerin neden Çanakkale Savaşı’na katılmadığını anlamak kolaylaşır. Daha 1830’lu yıllarda başlayan Kürt ihaneti çoktan kökleşmişti, Birinci Dünya Savaşı sırasında da Kürtler Türkiye için değil Ruslar için savaşıyordu.

    Böyle olduğu için de Çanakkale Savaşı sırasında Kürtlerin şehit listesinde olmamasına şaşırmamak gerekir: Çanakkale uzak olduğu için değil Türklere uzak oldukları için katılmadılar savaşa.
    Kimileri bu gerçeği daha fazla gizleyemeyeceklerini biliyor. O nedenle de Kürtlerin diğer cephelerde, Sarıkamış’ta çarpıştığını söylüyorlar.

    Elbette bu da büyük bir yalan. Genelkurmay arşivlerinde Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı şehitlerinin listesi, askerlik şubesi kayıtlarına göre tutulmuştur. Dolayısıyla Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı rakamları gerçektir, kimse bunlara itiraz edemez.

    Ama Kürtlerin Sarıkamış’ta savaştığını iddia edenler varsa, buyursunlar rakamları açıklasınlar. Yani bizim yaptığımızı yapsınlar, belgeye karşı belgeyle ortaya çıksınlar.

    Ama Sarıkamış’ta Kürtlerin Ruslara karşı savaşma ihtimali bile yoktur ortada çünkü Kürt aşiretlerini o dönemde zaten Rus Elçiliği kontrol ediyor ve yönlendiriyordu.

    Hain bir Kürt aşiret reisi Mutkili Hacı Musa

    Kurtuluş Savaşımızın başlangıcı 19 Mayıs 1919’dur. 24 Ağustos 1919’da Kurtuluş Savaşı’nı idare etmek üzere Heyet-i Temsiliye oluşturulmuştur. 9 kişilik kurulda bir de Kürt vardır. Mutki Aşireti reisi Hacı Musa Bey.

    Ancak bu Kürt ağası içeri sokulan bir haindir

    Nitekim Hacı Musa Bey, 1923 yılı Mayıs ayında Erzurum’da kurulan Kürt Azadi Cemiyeti’nin de lideridir. Azadi Cemiyeti’nin üyelerinden biri de Şeyh Sait’tir. Azadi Cemiyeti İngilizlerle, Fransızlarla ve Sovyetler Birliği ile temas kurarak Bağımsız Kürdistan için destek aramıştır.

    Daha sonra bu örgüt İngiliz desteği ile başlayan Nasturi Ayaklanması’na katılır. Nasturi Ayaklanması’nın bastırılmasından sonra ise İran’a kaçarlar.

    Daha sonra Mustafa Kemal bu hain Kürt aşiret reisi hakkında Nutuk’ta açıklama yapacaktır.

    İlk Meclisteki hain Kürt milletvekilleri

    Ankara’da Millet Meclisi’nin kuruluşu 23 Nisan 1920’dir. Bu tarihten itibaren TBMM Ordusu da kurulmuş ve Kurtuluş Savaşı’nı vermiştir.
    O dönemki mecliste de bugünkü Mecliste olduğu gibi bölücü Kürt milletvekilleri vardır. İşte bu Kürt milletvekilleri Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’na yardım etmemiş, tam tersine bu Kurtuluş Savaşı’na karşı bir ayaklanma örgütlemişlerdir.

    Bitlisli Kürt milletvekili Yusuf Ziya Bey de Azadi örgütünün içindedir. Yusuf Ziya Bey aynı zamanda İngiliz ajanıdır. Mustafa Kemal Paşa, Yusuf Ziya Bey’den kuşkulanmakta ve onu takip ettirmektedir. Gerçekten de Mustafa Kemal’in kuşkuları gerçek olur ve Yusuf Ziya Bey Nasturi İsyanı’na katılır.

    İşin daha da vahimi Yusuf Ziya Bey’in askeriye içinde de adamları vardır. Nasturi İsyanı’nı bastırmakla görevli birlikten, Fırka komutanı İhsan Nuri, Vanlı Rasim, Tevfik Cemal ve Teğmen Ali Rıza da Kürt örgütünün üyesidir ve isyan sırasında 270 askerle birlikte karşı tarafa geçerler!

    Görüldüğü gibi Kurtuluş Savaşımıza katılan ve Türklerle savaşan Kürtlerle değil, Kurtuluş Savaşı’nın içine sızan, ancak kendi Kürt örgütlenmesini devam ettiren, İngiliz, Fransız işgalcilerle işbirliği yapan ve en sonunda da Türk askerine karşı cephe açan Kürtleri görüyoruz.

    Bu örgütün İngiliz desteğini sağlamak için Nasturi isyanından üç yıl önce 1920 yılında yine Hakkari’de başka bir isyan çıkarttığını da kaydedelim.

    Mustafa Kemal’e idam kararını da bir Kürt verdi

    Peki Kürtlerin Kurtuluş Savaşımız sırasındaki tek ihanetleri bu mudur?

    Aslında Kurtuluş Savaşı’nın başından itibaren Mustafa Kemal’in karşısındadır Kürtler. Mustafa Kemal’in idam emrini veren Kürt Mustafa Paşa’dır!.

    Aynı Kürt Mustafa Paşa’nın eniştesi ise Kürt İzzet Bey’dir ve İstanbul Hükümeti’nin İçişleri Bakanıdır. Kürt İzzet Bey de İngiliz ajanıdır. Kürt İzzet Bey’in bir de yeğeni vardır Şerif Paşa, o da Kürdistan Teali Cemiyeti’nin Paris temsilcisidir.

    İstanbul Hükümeti’nin ve İngilizler’in Mustafa Kemal hareketini engellemek için kullanmayı düşündükleri kütle ise Kürtlerdir. Damat Ferit, Kürdistan Teali Cemiyeti ile görüşerek onlara özerklik karşılığında Mustafa Kemal’e karşı savaşmayı teklif eder. Damat Ferit Yüksek Komiser De Robeck ile görüşerek Sevr koşulları gereğince 15 bin kişilik bir Kürt ordusu kurulmasını ve Kürtleri Mustafa Kemal’e saldırtmayı teklif eder.

    Bu yönde en önemli girişim Ali Galip olayıdır. İngiliz ajanı Binbaşı Noel, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderleri Malatya’ya geçerler. Burada bir Kürt birliği kurarak Sivas yolunda Mustafa Kemal’i öldürecekler ve Kongre’nin toplanmasına engel olacaklardır.

    Ancak Mustafa Kemal girişimi haber alır ve tedbir alır. Malatya’da Türk birlikler İngiliz ajanı, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderlerini kıstırırlar. Tutuklama emri vardır. Noel, İngilizlerden yardım ister. Saraya baskı yapılır fakat sonuç varmez. En sonunda kaçmak zorunda kalırlar.

    Görüldüğü üzere daha Sivas Kongresi öncesinde bile Kürtler İngilizlerle, İstanbul Hükümeti ile birlikte Mustafa Kemal’e karşıdır.
    İngiliz gizli belgeleri de bunu doğrulamaktadır.

    28 Kasım 1919’da Mr. Kindson’un Londra’ya gönderdiği raporda şöyle yazılıdır:

    “Kürtlere her ne kadar inanmasak da onları kullanmamız çıkarlarımız gereğidir.”

    9 Aralık 1919 tarihli Yüksek Komiser Robeck’in Lord Curzon’a raporunda ise şunlar yazılıdır:

    “Kürtler bütün ümitlerini İngiliz hükümetine bağlamış durumdalar. Bu ara Mustafa Kemal gittikçe tehlikeli olmaya başlıyor. Kuvvetler, Kürtleri Mustafa Kemal Paşa’ya karşı kullanmak için para ödemeye hazırdırlar”

    Yunan ordusundaki Kürtler

    Ama Kürtler bununla da yetinmemektedir. İngiliz Gizli Belgeleri’nin verdiği bilgiye göre Kürtler aynı zamanda Yunanlılarla da temas halindedir.

    Amasya’da Yunan temsilcisi ile görüşen Kürtler, Yunanlılara Türk ordusunda ele geçirilen Kürt esirlere iyi davranılmasını ve bu esirlerin Türk ordusuna karşı kullanılmasını önerir. Teklif kabul edilir ve esir Kürtler Yunan ordusunun hizmetine girerler.

    Kürt-Yunan işbirliğinin en büyük sonucu ise Koçgiri İsyanı’dır. Yunan ordusu büyük ilerleyişe geçmeden hemen önce Kürtler isyan eder. Yunan ordusu Bursa’ya doğru ilerlerken Kürtler Sivas’a doğru yürümeye başlar.

    Amerikan Askeri Ateşesi durumu şöyle rapor eder:

    “… Yunanlılar önemli bir zafer kazanırlarsa Kürt isyanı Türkiye’nin arkasını ciddi bir şekilde tehdit edebilir. Ancak Batıdaki savaş Türklerin lehine gelişirse, Türkler, ellerindeki yarım düzine yetenekli liderden biriyle Kürt sorununa son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler. Gene de Kürt sorunu ile meşgul olduğu sürece Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürt akımına yardımcı olmaktadırlar.”

    Koçgiri İsyanı’nın başlangıç tarihi sadece Yunan ilerleyişine değil aynı zamanda Londra ve San Remo Konferansları’na da denk gelir. Ankara Hükümeti böylece sıkıştırılmaktadır.

    Kürtler Sevr’i istiyor

    Koçgiri İsyanı’nın liderlerinden Baytar Nuri isyan programını şu şekilde açıklar:

    “İlk önce Dersim’de Kürt istiklali ilan edilecek, Hozat’a Kürdistan bayrağı çekilecek, Kürt milli kuvveti Erzincan, Elazığ ve Malatya istikametlerinden Sivas’a doğru hareket ederek Ankara Hükümeti’nden Kürdistan istiklalinin tanınmasını isteyecekti. Türkler bu isteği kabul edeceklerdi. Çünkü isteğimiz silah kuvvetiyle desteklenmiş olacaktı.”

    Ayaklanma büyür ve isyancılar Ankara Hükümeti’ne bir muhtıra yollarlar. Telgraf yoluyla iletilen muhtıra şu maddelerden oluşmaktadır:

    “1-İstanbul Hükümeti’nce kabul edilen Kürdistan özerkliğinin Ankara Hükümeti’nce de tanınıp tanınmayacağının açıklanması
    2-Kürdistan özerk yönetimi konusunda Mustafa Kemal hükümetinin ivedi yanıt vermesi
    3-Elazığ, Malatya, Sivas ve Erzincan cezaevlerindeki Kürtlerin hemen salıverilmesi
    4-Kürt çoğunluğu bulunan illerden Türk memurlarının çekilmesi
    5-Koçgiri yöresine gönderilen birliklerin geri alınması.”

    Kürtler bununla da kalmaz, 25 Kasım 1920 tarihinde Batı Dersim Aşiretleri reisleri adına TBMM’ye şu şekilde başvurur:

    “Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa, bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz.”

    Yunanlar Bursa’ya Kürtler Sivas’a saldırıyor

    Ankara Hükümeti, Batıda Yunanların Bursa’yı ele geçirmesine rağmen Kürtlere karşı geri adım atmaz. Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa isyanı bastırmak için bir plan hazırlar. Topal Osman komutasındaki Giresun alayı da Nurettin Paşa’nın emrine verilir.

    Türk Ordusu 11 Nisan 1921 günü Kürtlerin üzerine yürüyüş başlatır. 45 bin kişilik Kürt milisleri ile çapışmalar 3 ay sürer. 17 Haziran 1921 günü isyancılar teslim alınır.

    Görüldüğü üzere, daha Sivas Kongresi’nin toplanma hazırlıklarından başlanarak Kürtler, Kurtuluş Savaşı için çalışmamış, tam tersine hep Kurtuluş Savaşı’na karşı savaşmışlardır. Koçgiri ayaklanması bunun en büyük kanıtıdır.

    Genelkurmay Başkanlığı da bu isyanı şu şekilde değerlendirmektedir:

    “Siyasi bakımdan büyük bir önem taşıyan bu harekât dolayısıyla, Kürt bağımsızlık davasının ilk basamağının Koçgiri olayları ile kurulmak istendiği, bu dış etkilerin en açık ve kesin delilidir.”

    Bu değerlendirmeden de anlaşılacağı gibi, olay münferit bir isyan değil, bir davanın ilk adımıdır! Ardından gelecek olan Kürt isyanları da bunu kanıtlayacaktır. Nitekim isyanın liderleri de olayı böyle değerlendirmektedir:

    “Koçgiri, Kürt İstiklal Savaşı’nın bir merhalesidir, onunla bir meydan muharebesi kaybettik, fakat harp bitmedi. Biz son zaferi kazanacağız.”

    Demek ki Türk İstiklal Savaşı için değil Kürt İstiklal Savaşı için savaşmışlar.

    Tarihi gerçek budur, bunu ne Türk Genelkurmay Başkanı, ne Türk Başbakanı, ne gazeteciler, ne de Kürtler değiştirebilir.

    Kürtler tarihleriyle yüzleşeceklerdir…

    Kürtler ayni oyunları tekrar sahneye koymak için var güçleriyle çalışmaktadırlar.

    Tarih bir şekilde tekerrür ettirilmek istenmektedir.

    Avrupa Birliğine katılma oyunları, yine Kürt’ler üzerinden tamamlanmak istenmektedir.

    Eski dostları yine var güçleri ile, aba altından sopa göstermektedirler.

    Bekle ve gör artık bir politika olmaktan uzaktır.

    Zorlaştırılan şartların, alınacak kararları da zorlamacı adımlar içerecektir.
    Bu böyle biline…

    “Bir ülkede namuslular da en az namussuzlar kadar cesur olmak zorundadirlar” (Ismet Inönü)