Blog

  • Karakol Botunu Yunanlılar haber yapıp, içerisinde sivil kadınlar da varmış diyorlar

    Karakol Botunu Yunanlılar haber yapıp, içerisinde sivil kadınlar da varmış diyorlar

    Giresun’da sahildeki T dalgakırana 13 Temmuz gecesi saat 23:00’da süratle çıkan Sahil Güvenlik 73’ün Karakol Botunu Yunanlılar haber yapıp, içerisinde sivil kadınlar da varmış diyorlar.

    Yorumlarda da Yunanlılar 1 gece ansızın geliriz diyorlardı 1 gece karaya 9 oturak çıkmışlar gibi dalga geçiyorlar…

    Sorulduğundan değerlendirmem : Bu daha büyük SG 73 botu değil onun yönetimi ve kontrolündeki daha küçük kontrol botu.

    Kontrol botları SG 73’ü kaldırmadan git bak, git al, git kontrol et gibi genelde sahile yakın amaçlarla kullanılır.

    Bunlar bölgede orayı ezbere bilirler.

    Nerelerde T var, nerelerde kayalık var, nerelerde seyre mani husus var bilmemeleri imkansız.

    SG 73’te Kıdemli Üsteğmen vb Komutan varken, Kontrol botlarında genelde 1 Astsubay kontrolünde 2 uzman/er/erbaş bulundurulur.

    Radar da telsiz de vardır.

    Burada sorun; bu kaza ancak Yüksek süratle gerçekleşmiş olabilir.

    Sürati yüksek olan ancak kayalıklar üzerine böyle çıkabilir.

    Gece 23:00’da Nisan’dan itibaren yaz boyunca balıkçılık yasağı varken gece gece neyi kontrol ediyormuş, SG 73 Komutanı tarafından kontrol botuna resmi görevlendirme var mıymış?

    Kendi kafalarına göre mi Deniz Taksisi gibi dolaşıyorlarmış?

    Sığ ve ıskarça yerlerde bu yüksek sürat de ne için?

    Siviller BULANCAK/Ofran Plajı vb bir yerden gidip alınmışsa ne amaçla bota alınmışlar?

    Bu siviller ile personelde alkol vb bir durum hastane kontrollerinde var mıymış? gibi hususlarda inceleme, idari ve hukuki soruşturma yapılır ve zarar bu personele kol saati şeklinde çıkarılır.

    Umarım resmi bir açıklama da SG artık İçişleri Bakanlığına bağlı olduğundan Valilik veya Sail Güvenlik K. lığı tarafından umuma açıklanır.

    Zaten Doğu Karadeniz botları Samsun Karadeniz SG K. lığına bağlı olup, oradaki Tuğamiral bölgeye gitmiştir.

    Ama görüntü iyi değil.

    Kazaya uğrayan Bot kreynle oradan kamyon üzerine alınmış.

    Tek iyi haber ölen yok, ama devlet malına zarar var.

    Olcay Uyar

  • Yolcu gemisi MS “Akdeniz” Avlu No. 1293.1 Eylül 1955’te başlatıldı

    Yolcu gemisi MS “Akdeniz” Avlu No. 1293.1 Eylül 1955’te başlatıldı

    Yolcu gemisi MS “Akdeniz”  Avlu No. 1293.1 Eylül 1955’te başlatıldı.

    1 Eylül 1955’te, savaşın sona ermesinden bu yana sıfırdan inşa edilen ilk yolcu gemisi, AG “Weser” tersanesindeki kızaktan aşağı süzüldü.

    Saat 14.40’ta devasa gövde harekete geçti.

    Yeni gemi; onur konuklarının ve tersane işçilerinin alkışları ve iyi dilekleri eşliğinde, sakin ve heybetli bir şekilde Weser Nehri’ne süzüldü.

    AG “Weser” Direktörü Weisser,

    sipariş için Türk devlet denizcilik bankasına teşekkürlerini iletti.

    Denizcilik bankasını Profesör Ata Nutku temsil etti.

    Türk devlet denizcilik bankasından gelen bu büyük sipariş, AG “Weser”e büyük bir memnuniyetin yanı sıra

    önemli bir endişe de getirdi.

    Savaşın sona ermesi ve tersanenin yeniden inşası sonrasında tersanenin kızaklarında henüz hiçbir yolcu gemisi inşa edilmediği için, tersane geminin planlanması için bir yıla ihtiyaç duydu.

    Omurganın atılmasından birkaç ay sonra gemi şimdiden önemli ölçüde büyüdü. Çeşitli güvertelere ayrılma ve ara güvertelerdeki ambar açıklıkları görülebiliyor.

    Profesör Ata Nutku,

    Türk denetim makamına ve tersaneye dostane iş birlikleri için teşekkürlerini iletti.

    Bunun, Türk ve Alman ulusları arasındaki onlarca yıllık dostluğu da teyit ettiğini belirtti.

    Gemi şirketi, kendisi ile tersane arasındaki yakın iş birliğini daha da güçlendirme arzusunu dile getirdi.

    Gemi inşaatı profesörü Nutku’nun—

    akıcı Almanca ile yaptığı konuşmanın son sözleri henüz söylenmemişti ki,

    Bayan Nutku’nun açtığı köpüklü şarap şişesi “Akdeniz” adlı geminin pruvasına çarparak paramparça oldu.

    Sıradan bir insan bile, geminin

    önce yavaşça, sonra giderek artan bir hızla suya doğru kayarken

    daha önce denize indirilen gemilerden yapısı bakımından gözle görülür şekilde farklı olduğunu anlayabilirdi.

    Uzun sıra halindeki lumbozlar ve üst yapının kesintisiz güverteleri, geminin gelecekte bir yolcu gemisi olacağını gösteriyordu.

    “Akdeniz”in dikmeler arası uzunluğu 128 metredir.

    Geminin tonajı yaklaşık 8.000 GRT’dir;

    2.750 tonluk taşıma kapasitesi, yaklaşık 860 yolcuya hizmet veren tesisler için büyük miktarda alana ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir.

    Deneme çalışması.13 Aralık 1955

    13 Aralık 1955 Salı günü, AG “Weser” tarafından savaştan sonra inşa edilen ilk yolcu gemisi,

    birkaç gün sürecek tersane deniz denemeleri için Kuzey Denizi’ne doğru yola çıktı.

    Türk devlet denizcilik şirketi Denizcilik Bankası için inşa edilen MS “Akdeniz”,

    8.800 GRT tonaja ve 860 yolcu kapasitesine sahiptir.

    Birinci sınıf, 92 yolcuya yer sunmaktadır.

    İkinci sınıfta 112 kişilik yer mevcuttur.

    Gemi yaklaşık 19 knot hıza sahiptir.

    “Akdeniz” adlı yük ve motor gemisinin yapımı tamamlandı ve gemi, tersane deniz denemeleri için yola çıkıyor.

    MS “Akdeniz”, Türk devlet denizcilik şirketi için inşa edilen iki yolcu gemisinden

    teslime hazır olan ilkidir.

    Oslo Fiyordu’ndaki tersane deniz denemeleri sırasında,

    gemi, elverişsiz hava koşullarına ve 6 şiddetindeki rüzgara rağmen,

    ölçümlü mil parkurundaki seyirde

    gereken 19 knot’lık azami hızı aşmayı başardı.

    Tersane açısından *Akdeniz*, örnek teşkil eden bir projeydi. Tersane çalışanlarının büyük bir kısmı

    daha önce *Bremen*’in inşasında görev almıştı

    ve bir yolcu gemisinin yapımı için hazır durumdaydı.

    Bununla birlikte, uzun süredir yalnızca yük gemileri ve tankerler inşa edildiği için, bir yolcu gemisi yapımının gerektirdiği özel koşullara uyum sağlamak gerekiyordu.

    Birinci sınıf yolcu salonu

    Gemi öncelikle Karadeniz ve Akdeniz’de hizmet vermek üzere konuşlandırılmıştır.

    Geminin teslim töreninde, AG “Weser” Direktörü Höland, yıl sonundan kısa bir süre önce üç yeni siparişin alındığını duyurdu.

    Bunlar arasında bir türbinli tanker, bir motorlu kargo gemisi ve bir ağır yük gemisi yer alıyordu.

    Bu siparişlerle birlikte tersane 1958 yılının sonuna kadar tamamen dolu durumda.

     __________________________________________________________________

    Yolcu gemisi MS “Karadeniz”

    Tersane No. 1294

    12 Kasım 1955’te denize indirildi.

     “Karadeniz” adlı gemi tamamlandı ve tersane deniz denemeleri için yola çıkıyor.

    Kaynak:

    Weser Kurier, Bremen günlük gazetesi

    AG “Weser” Tersanesi, Bremen.

    Selen Atasoy

  • MEDYA-BASIN…

    MEDYA-BASIN…

    TELEVİZYON…

    Medya…

    Basın evet bilmem kaçıncı kuvvettir…

    Demokrasi ve halkın bilgilenmesi açısından çok önemlidir…

    ***

    Gazeteler…Gazeteciler…

    Dergiler…Yazarlar..

    Televizyonlar…

    Radyolar…Spikerler, sunucular…

    ***

    Ancak son zamanlarda bunlar halkı bilgilendirme görevinin dışında başka bir görev yapıyorlar…

    Medya-Basın mahkemesi

    Yada;

    “Televizyon mahkemesi” görevi…

    *** 

    Siyasete hattta tüm ülkeye yön vermeye kalkıyorlar…

    Yandaşı ayrı bir telden çalıyor..

    Muhalefeti ayrı…

    Tarafsızım diyenler ise haber yapmıyor..

    Stendap yapıyor adeta…

    ***

    Son yıllardaki yayınlara bir bakın…

    Siyasetin hukukun sözde duayenleri operasyonları duyuruyor…

    Olası tutuklanacakları önceden bildiriyorlar…

    Yargılıyorlar, hüküm veriyorlar ve cezaevine yolluyorlar…

    *** 

    Yorumlar, analizler, dedikodular, varsayımlar birbirine karışıyor…

    Kimi zaman öyle bir renk değiştiriyorlar ki bukalemunlar halt etmiş…

    O yüzden kime güvenip, kime inanacağımızı bilmiyoruz artık…

    *** 

    Artık yargıyı, adaleti adliye koridorlarında değil, yargısız infazların tertiplendiği TV stüdyolarında aramaya başladık… 

    Ankara kulislerinin müdavimleri, yerine göre enflasyondan çakan, stratejist dış politikanın uzmanı olmayı da bilenler televizyonlarda boy gösteriyor…

    Ahkam kesiyorlar desem yalan olmaz…

    ***

    Durumdan vazife çıkarıp kendilerini Kaç’Ak sarayın bekçisi ilan ederek, pastadan pay kapmanın peşinde koşuyorlar…

    ***

    Bu medya televizyon mahkemeleri işe yarıyor mu?

    Hayır!..

    Yeni Türkiye ve Terörsüz Türkiye masallarına kimse inanmıyor…

    Yargının…

    Medyanın Saray’ın kucağında oturduğunu görüyor..

    *** 

    Vatandaşın çok büyük bölümü kararını çoktan vermiş durumda. .

    Özgür iradesinin askıya alınmasından son derece rahatsız…

    Kaç’Ak saray despotizmi gına getirmeye başladı…

    *** 

    Neymiş efendim;”Reis” hatta Ahabere göre “başkan” küresel siyasete yön vermeye başlamış…

    Sevsinler…

    Adam ben ne istediysem yaptı…

    Ne dersem yapar, diyor..

    Aptal olma diyor…

    *** 

    Suriye’de İslami terör örgütü HTŞ’ye destek ver diyor, veriyor…

    Askerlerin başına çuval geçiriyor…

    Ağzını açamıyor…

    Yınanistan Adaların tamamına asker ve teçhizat yığdı…

    ***

    Küresel siyasete yön verdiği söylenen asrın liderinden “tık” yok..

    Umarım adaları satmamıştır diyenler de var…

    *** 

    Ama, fakat!..

    Yandaş medya 7/24 yağlayıp yıkıyor…

    Aklıyor, paklıyor, cilalıyor..

    Yere göğe koyamıyor…

    *** 

    Kaç’Ak saray herşeyin farkında…

    Adil ve tuzaksız, ayak oyunsuz yapılacak ilk seçimde kaybedeceklerini biliyorlar…

    ***

    Kaybetme ve yargılanma korkusuyla..

    Çoğu kez darbe yapacaklar korkusuyla yatıp kalkıyorlar..

    O yüzden; özellikle MHP ile birlikte “korku İmparatorluğu’nu” kurdular…

    *** 

    Ordu’nun, Emniyet’in,

    Kamu kurumlarının…

    Meclis’in…

    Kadınların “tesettüre” girmesinin ardından “saray yargısının” abdürt ve haksız, hukuksuz kararlarıyla da korku dağlarını büyütüyorlar…

    ***

    Yazılı ve görsel başında, medyada kantarın topuzu koptu…

    Hadsizlik diz boyu…

    Yalan…

    Düzmece, montaj haberlerle Türk siyasetine  ve yargıya yön vereceklerini sanıyorlar…

    ***

    Neyse!

    ***

    Ülkenin neresinden tutarsanız tutun elinizde kalıyor…

    Kokuşmayan, çürümeyen bir şey kalmadı…

    ***

    Bugün 15 Temmuz 

    Türk siyaset ve TSK tarihinin en utanç verici “dinci darbe” kalkışmasının 10 yılı…

    Üzgünüm..

    TSK’nın yapısı o günkü “dinci yapıdan” çok daha beter yapıda…

    *** 

    Emir komuta zinciri çöktü..

    Ordu sarayın ordusu oldu…

    Kuvvet komutanları artık sivil otoritenin emrinde…

    ***

    Olacak gibi…

    Yine de;

    Umuyor ve diliyorum ikinci bir FETÖ kalkışması daha olmaz…

    Olursa;Cübbeli Ahmet’in Cumhurbaşkanı olmasını kimse engelleyemez…

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 15.07.2026 13.30

  • Osmanlı’ya dönüş

    Osmanlı’ya dönüş

    Sn.Dedegil’in tespitleri ülkenin bugünlere nasıl gelindiğiyle ilgili ip uçları taşıyor.Örnek olaylar üzerinden “akıl yürütme meselesi” hakkında yazdıkları okunmalı!

    Ticari, sanayi sürecini tamamlayan burjuvazi kapitalizm ve üst aşaması olan emperyalizme varan kapital çekirge sürüleri gibi mazlum (*) dünyayı soyup soğana çevirirken kendi ülkesindeki sıradan insanlarını da iş hayvanı gibi görüp kullanmasına şaşmamak gerek.

    1970’li yıllarda yazdığı “Düzene Uygun Kafalar Nasıl Oluşturulur” kitabında E.A.Raufer (**) reklamlar, televizyon programları, okullarda derslerin işleniş araçları içimlerinden örnekler vererek sistemin nasıl devamlılığını sağlamayı hedeflediğini anlatmakta. Eğitim kurumu okulu “Okulda insanlar imal edilir. Bu insan yapma sürecine eğitim denir.” diye tanımlamakta.

     Okul kavramına daha geniş açıdan baktığını  “Aile çevresi, sinema, televizyon, tiyatro, radyo, gazeteler ve kitaplar de bir anlamda okuldur. Amacı olmayan hiçbir bilgi yoktur. İnsan yapımında kullanılan bilgiler, ‘yapmak’ istediğimiz insan türüne uygun olmak zorundadır.” tümcelerinden anlamaktayız.

    Rauter’in kitapta anlatmaya çalıştığını “ Kapitalist sistemin okulları bize ‘kimin yararına?’ sorusunu sormayı öğretmedi. Resmi öğretim dediğimiz mefhum, bizi yetenekli kurbanlık koyunlar yapmak dışında bir şey de vermedi, hatta yeteneklerimizi körelten bir yapıya büründürdü. Düzene uygun kafaları bu şekilde oluşturdu.” tümcelerinden okumaktayız.

     Bertolt Brecht’in “ Büyük sıçrayışı gerçekleştirmek isteyen, birkaç adım geriye gitmek zorundadır. Bugün yarına dünle beslenerek yol alır.” tümcesinden günümüzde okumuşlarının “Onu yaptı”,” Bunu da yaptı”, ”Onu söyledi”, ”Bunu da söyledi” nakaratlarıyla zaman öldürdüğünü yazmak abartı sayılır mı?

    (BU  YAZI DERLEMEDİR)

    (*) Neşe içinde olan Mustafa Kemal Paşa:” Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız ….Şimdi günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan, bütün doğu milletlerinin uyanışlarını öyle görüyorum’ dedi. Bağımsızlık ve hürriyetlerine kavuşacak daha pek çok kardeş milletler vardır. Bu milletler bütün güçlüklere, bütün engellere rağmen, her şeyi yenecekler ve kendilerini bekleyen güzel geleceğe kavuşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünde yok olacak ve yerlerine, milletlerarası hiçbir renk, din, ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı gelecektir….. Size bu sözleri söyleyen Cumhurbaşkanı değil, Türk milletin sadece bir ferdi olarak Mustafa Kemal’dir”

    (* * ) Ernst Alexander Rauter,Avusturyalı yazar, gazeteci ve dil eleştirmeni. 27 Nisan 1929’da Avusturya’nın Klagenfurt kentinde doğmuş, 8 Mart 2006’da Almanya’nın Münih kentinde ölmüştür.

    1968 kuşağı yazarlarından biri olarak eserlerinde çoğunlukla “insan imalatı”, sistem eleştirisi ve dilin siyasi bir silah olarak kullanımı konularına odaklanmıştır. 1960’lı yıllarda Batı Almanya’da ortaya çıkan parlamento dışı muhalefet hareketine (APO) aktif olarak katılmıştır. Kendisini hiçbir ana akım partiye veya dogmaya bağlamayan bağımsız bir solcu olarak tanımlamıştır. Resmi bir akademik formasyondan ziyade, kendi kendini eğitmiş (otodidakt) güçlü bir dil eleştirmeni olarak öne çıkmıştır

    Rauter’in felsefesi, egemen sınıfların toplumu itaate zorlamak için fiziksel şiddetten ziyade bilgi, eğitim ve dil manipülasyonunukullandığı tezi üzerine kuruludur. Ona göre okullar, medya ve reklamlar özgür insan yetiştirmek için değil; sistemin çarklarına uygun “uysal kitleler” üretmek için tasarlanmış fabrikalardır.

    Yazılarında politikacıların, bürokratların ve medyanın gerçekleri gizlemek için dili bilerek nasıl karmaşıklaştırdığını (anlaşılmaz kıldığını) ifşa etmeye çalışmıştır.

  • Atatürk döneminde torpil nasıl yapılırdı?

    Atatürk döneminde torpil nasıl yapılırdı?

    Sözün özü; dönemin MEB’lığı fakir ve kimsesiz çocukların yatılı üç yıllık eğitim faturasını ve ödemesini Büyük Önder bilge insan Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi kesesinden ödemesini sağlamış.

    Allah hepsinden razı olsun.

    Konunun son cümlesi Ya şimdi?

    Bilgisizlik, yetersizlik velhasıl cahillik almış başını gidiyor. Türkiye Cumhuriyeti devletimiz ve vatandaşlarımız hak etmedikleri şekildle yönetiliyor…

    Kalın sağlıcakla
    Rehan Gündoğmuş
    Düşüncelerim sadece bu öbek için kullanılabilir.

    Atatürk döneminde torpil nasıl yapılırdı?

    Yıl 1934, o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus’tadır.
    Bakan ise   Niğdeli Abidin ÖZMEN’dir.
    Bakan, makamında çalışmaktadır. Kapı
    çalınır. Bakanın gür sesi:’Giriniz! ‘

    Atatürk’ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla
    makama girerler. Konuklara yer gösterir ve zarfı açar.

    Atatürk’ten gelen bir mektuptur bu:
    ‘Bay Abidin ÖZMEN, Milli Eğitim Bakanı…’

    Abidin ÖZMEN zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur:

    ‘Yaver Bey’le, size iki fakir ve kimsesiz çocuk
    gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz,
    bir liseye (parasız yatılı olarak) kaydını yaptırın…’
    Bu, Atatürk’ün bir emridir. Kesinlikle yerine
    getirilecektir. Bakan ÖZMEN, Orta Öğretim
    Genel Müdürünü çağırtır ve şu direktifi verir:
    ‘Yaver Bey’in yanındaki bu iki çocuğun
    evrakını alınız ve bu çocukların Haydarpaşa
    Lisesi’ne paralı yatılı olarak  kaydını  yaptırıp her ikisi için de
    üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının veli ve ödeyen
    hanesine  Atatürk’ün ismini yazdırarak bana getiriniz.’
    der.

    Bakanın emri yerine getirilmiştir. Abidin ÖZMEN de
    kısa bir mektup yazarak Yaver Bey’le Atatürk’e yollar.

    Mektubun içeriği şöyle:

    ‘Muhterem Atatürk, Yaver Bey’le göndermiş
    olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım.
    Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu
    ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi biri bulunduğu için;
    bu çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme,
    hem  yasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi.

    Bu nedenle her iki çocuğunda emirleriniz
    gereği  Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak
    kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllık
    okul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim
    ediyorum…’

    Atatürk bu mektup üzerine, devrin Başbakanı
    İsmet  İnönü’ye telefon  ederek:

    ‘Bak senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı.’
    diyerek olayı  anlatmış.

    İnönü, Bakan adına özür dilemiş.

    Atatürk: Yok! demiş özür dileme. Çok memnun oldum.
    Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse
    ve  doğruyu gösterebilse.’

    Tarihi değeri olan ve hiçbir yerde yayımlanmayan
    bu  anının unutulup gitmesine gönlü razı olmayan
    bakanın yeğeni yüksek mimar H. Rahmi ÖZMEN,
    15.08.1985 günü bu mektubu gazeteci yazar Vahap Okay’a iletir. O
    da 15.09.1985’te gazetesinde yayımlar.

    İşte devlet böyle kurulur, devlet böyle adamlarla
    yönetilir… Mustafa Kemal in Bakanları böyleydi.
    Ya şimdi?

  • DİPSİZ VADİ

    DİPSİZ VADİ

    Her insan gibi benimde çok ümitlendiğim, ümitlerimin çöktüğünde de  uçurumdan aşağıya düşercesine yıkıldığım anlar çok olmuştur. Hani  bir tarihte Milliyet ve Hürriyet  gazetelerinde  yayınlanan  çizgi serüvenler vardı ya, hatırlarsınız. Güngörmüş ailesi, Fatoş , ve Hoş Memo  gibi tipleri barındırırdı. Fatoş ile Basri ailesinin komik yaşam öykülerinin yer aldığı, hatta orijinal adının BLONDİE olan çizgi romanından uyarlama olarak okuduğumuz bu serüvenleri , o tarihte çok severdim. 

    Tiplerin yaratıcısı Chic Young , sosyal hayatın komik yönlerini  karikatürize ederdi. Türkçeye kimin uyarladığını pek hatırlamamakla birlikte  aklımda Halit Kıvanç adı kalmış gibi düşünmekteyim. Nur içinde yatsın. 

    GÜNGÖRMÜŞLER  adı ile yayınlanan ‘BRİNGİNG UP FATHER’  çizgi romanı , aslında George McManus ‘un yarattığı, 1918 lerin Amerikan toplum yaşamını yansıtmaya çalışan bir çizgi romandı. Hürriyet gazetesinde yayınlanan bu karakterlerin günlük yaşamdaki zıtlıkların, toplumdaki yansımalarını konu almaktaydı. 

    Bir de HOŞ MEMO  olarak tanımlanan,  orijinal adı  Li’i ABNER olan ve AL CAPP tarafından yaratılan bu çizgi roman, usta gazeteci Ali GEVGİLİ tarafından Milliyet Gazetesinde tefrika olarak yayınlanmıştı. Her gün gazetede  bu romanları takip ederdim. Nedenini bilmemekle birlikte tiplemeler çok hoşuma giderdi. Her gün bir konu işlenir, konular kimi yerde toplum olayları, yahut ta güncel aile meseleleri olurdu. 

    Aslında hikaye içinde  HOŞ MEMO yüksek bir dağın vadiye bakan kenarından ayağı kayıp bir kayadan aşağıya, DİPSİZ VADİ ye düşerdi. Düştüğü yarda ağaçlara tutunup kurtulmaya çalışırdı. Her seferinde dal kırılır, tekrar düşmeye devam ederdi. Ancak hiçbir zaman vadinin dibini bulamazdı.  

    İşte benim çaresizlik içinde ülkemdeki olayları seyredişim, Hoş Memo’ nun  dipsiz vadisinden düşüşü olarak nitelendirmekteyim. Aslında hepimiz suçluyuz. Bu suçluluk anayasa değişikliği referandumuna kadar dayanmakta. Yazın tam başlangıcında, 16 Nisan 2017 de yapılan referanduma sadece bir kesim insan giderek oy verdiğini hatırlamaktayım. Hatta oy sayımında ve değerlendirilmesinde yapılan yolsuzlukların, neticesini bu gün ciğerimiz yanarak hissetmekteyiz. 

    Hatırlayın o günleri. Yüksek Seçim Kurulunun, mühürsüz oy pusulaların geçerli sayılması yönündeki kararına, partilerin itiraz etmesini, yargının ret etmesi sonucunda bu gün ülkem sıkıntı çekmekte, tıpkı HOŞ MEMO nun kayadan aşağıya düşmeye başlamasına benzetirim. Dipsiz vadiye doğru düşüş. Referandum sürecinde, YSK oy sayımı devam ederken aldığı kararla, üzerinde sandık kurulunun mührü olmayan oy pusulası ve zarfların , sahte oldukları kanıtlanmadığı sürece geçerli sayılacağı yönündeki beyanları , usulsüz olan bu değerlendirme, usule uydurulmuş olmasını sağladı. 

    Böylece  mühürsüz oylar la referandum neticesi %51.41 kabul oyuna  karşı, %48.59 hayır oyları ile referandum kabul edilmiş oldu. Bu mühürsüz oyların ne kadar olduğu hiç açıklanmadı. Ülkemde 23.777.091 hayır oyuna karşı, şaibeli 25.157.025 evet oyları, ülkemizi ne hale getirdiğini izlemekteyiz. Tek adam rejimi. Ülkemde 2017 itibari ile seçmen sayısı 58,291,898. Kullanılan oy toplamı ise 48,934,116. Yaklaşık 10 milyon seçmen bu referanduma katılmadığını görmekteyiz. 

    Bu referandum için iptal davası, Beş Tepenin ısrarı ile reddedildi. Anayasa Mahkemesi bile bigane kalmıştı. 

    Devam eden yıllarda 2025 yılında mühürsüz oyların geçersiz sayılması yolundaki, siyasilerin  mahkemeye başvurusunda , YSK kararlarının kesin olduğu ‘gerekçesi’ ile yargı, bu konuyu reddetmiş olduğunu hatırlarım. 

    Aslında bir referandumun büyük çoğunlukla kabul görmesi gerekir. Son Anayasamızın halk oylamasında %90 nın üzerinde EVET oyu görülürken, aynı anayasanın  değişikliğinin  %51.41 le yapılması, matematiksel olarak akla uygun gelmemekte. 

    YSK nın kararlarının kesin olduğunu söyleyen mahkemeler yanında , bir asliye hukuk mahkemesinin, bir seçim sonucunu iptal ederek MUTLAK BUTLAN kararını vermeye, kendisini mezun görmesini hayretle izlemekteyiz. Sadece biz değil YSK da verdiği kararın çizildiğini seyrederken neler düşündüklerini tahmin bile edemiyorum.  Nerede kaldı benim ANAYASAM ve 79 uncu madde.

    Hani her zaman söylemeye çalışmaktayım, öyle bir garip ülkede yaşamaktayız ki , ne yasa , ne hukuk , ne adalet nede karar vericilerin verdikleri kararlarda bir mesnet bulunmadığını izlemek, bende bu DİPSİZ VADİ de HOŞ MEMO gibi düşmeye devam edişimi anlatmaya yetiyor diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına. 

  • Avrupa ile Körfez ülkeleri arasındaki ticaret koridorları açısından Türkiye’nin artan önemi.

    Avrupa ile Körfez ülkeleri arasındaki ticaret koridorları açısından Türkiye’nin artan önemi.

    Giderek daha fazla sayıda şirket, Körfez ülkelerine mal sevkiyatı yapmak için Türkiye’yi bir merkez olarak kullanıyor. DP World’ün bugün açıkladığı üzere; jeopolitik belirsizlikler ve yerleşik nakliye rotalarında süregelen aksaklıklar bu eğilimi tetikleyerek, birçok işletmeyi tedarik zincirlerini çeşitlendirmeye yöneltiyor. Bu süreçte Türkiye; Avrupa, Asya ve Orta Doğu’nun kesişim noktasındaki stratejik ticaret ve lojistik merkezi rolünü pekiştiriyor.

    İstanbul’da düzenlenen 5. Türkiye Denizcilik Zirvesi’nde konuşan DP World Küresel Operasyon Direktörü (Parklar ve Ekonomik Bölgeler) Abdulla Al Hashmi, şirketlerin mevcut deniz yollarını etkin bir şekilde tamamlayan ve tedarik zinciri dayanıklılığını artıran alternatif taşıma koridorlarına giderek daha fazla yöneldiğini belirtti. Önemli nakliye rotalarında yakın zamanda yaşanan aksaklıklar, dayanıklı ve esnek tedarik zincirlerinin ne denli kritik hale geldiğini gözler önüne serdi. Sonuç olarak, giderek daha fazla şirket; taşıma sürelerini kısaltmak ve tedarik zincirlerini daha sağlam hale getirmek amacıyla deniz ve kara yolu taşımacılığını bir arada kullanma yoluna gidiyor.

     Türkiye üzerinden taşınan yük hacimlerinde önemli bir artış gözlemliyoruz. Giderek daha fazla sayıda şirket, Körfez ülkelerine mal sevkiyatı yapmak amacıyla ülkeyi bir taşıma koridoru olarak kullanıyor. Abdulla Al Hashmi, “Bu eğilim çeşitli sektörlerde kendini gösteriyor ve süreç her iki yönde de işliyor: hem Avrupa’dan Körfez bölgesine hem de Uzak Doğu’dan Türkiye üzerinden daha geniş pazarlara,” diyor.

    DP World; otomotiv, tüketim malları ve sanayi sektörlerindeki müşterilerinin Türkiye’yi Körfez pazarlarına açılan bir kapı olarak giderek daha fazla kullanmalarına halihazırda destek veriyor. DP World, entegre çok modlu taşıma koridoru sayesinde deniz ve kara yolu taşımacılığını birleştirerek, Avrupa ile Körfez ülkeleri arasındaki transit sürelerini deniz yoluyla yapılan taşımalardaki yaklaşık 55 günden, ortalama 22 ila 29 güne indiriyor. Bu durum, müşterilere zaman açısından kritik öneme sahip sevkiyatlar için çok daha hızlı ve dayanıklı bir taşıma çözümü sunuyor.

    Al Hashmi’ye göre, Türkiye’nin stratejik konumu ve limanlar, yük taşımacılığı organizasyonu, kara yolu taşımacılığı, demir yolu bağlantıları ve lojistik altyapısına yönelik kesintisiz yatırımları, ülkenin bölgedeki kilit ticaret merkezlerinden biri olma konumunu güçlendiriyor.

    Al Hashmi, “Türkiye çoktan sadece bir transit ülke olmanın ötesine geçti. Avrupa, Asya ve Körfez bölgesini birbirine bağlayan stratejik bir lojistik merkezine dönüşüyor ve küresel bir ticaret merkezi olarak önemini daha da artırıyor,” diye ekliyor.

    DP World; limanlar, yük taşımacılığı organizasyonu, sözleşmeli lojistik ve çok modlu taşımacılık çözümlerini kesintisiz ve uçtan uca bir tedarik zincirinde birleştirerek Türkiye’de entegre bir lojistik ekosistemi kurmayı hedefliyor.

     DP World, Türkiye’de 600 milyon ABD dolarının üzerinde yatırım yaparak ülkenin en yüksek entegrasyon düzeyine sahip lojistik platformlarından birini kurmuştur. 2024 yılında DP World Evyap’ın kurulmasıyla Yarımca ve Körfez terminalleri birleştirilmiş; böylece Doğu Marmara bölgesindeki en büyük, Türkiye genelinde ise ikinci en büyük liman operasyonu hayata geçirilmiştir. Bu hamle, hem kapasiteyi artırmış hem de ülkenin bölgesel ve uluslararası pazarlarla olan bağlantısını daha da güçlendirmiştir.

    Bunun yanı sıra DP World, kendi yatırımıyla terminalini ulusal demir yolu ağına bağlayan Türkiye’deki ilk özel liman işletmecisi olmuştur. Söz konusu bağlantı, Türkiye’yi Bakü-Tiflis-Kars koridoruna ve daha geniş kapsamlı İpek Yolu ağına bağlamaktadır. Aynı zamanda DP World Evyap; doğrudan kara yolu bağlantısı ve İstanbul-Ankara demir yolu hattı aracılığıyla ülkenin sanayi bölgelerini uluslararası pazarlara bağlamaktadır. Bu yatırımlar hep birlikte; daha hızlı iç taşıma ve dağıtım sağlayan, tedarik zinciri dayanıklılığını artıran ve Türkiye’nin uluslararası ticaret merkezi olarak rekabet gücünü daha da yükselten entegre bir lojistik ağı oluşturmaktadır.

    Al Hashmi, küresel ticaretteki bu değişimi desteklemek amacıyla DP World’ün Türkiye’deki entegre lojistik ağını genişletmeye devam edeceğini belirtti. Amaç; liman hizmetleri, nakliye organizasyonu, sözleşmeli lojistik ve çok modlu taşımacılık çözümlerini, tüm tedarik zincirini kapsayan kesintisiz ve uçtan uca bir hizmet sunumunda birleştirmektir.

    Al Hashmi, “Kesintilerin sürdüğü dönemlerde, güçlü taşımacılık ve lojistik bağlantıları belirleyici bir rekabet avantajı haline gelir,” dedi. “Belirsizliğin hakim olduğu bir ortamda entegrasyon, temel bir güçtür. Karmaşıklığın giderek arttığı bir dünyada ise Türkiye, küresel mal hareketliliğindeki kilit rolünü daha da genişletme fırsatına sahiptir. DP World, bu süreci aktif bir şekilde destekleyecek ve kolaylaştıracaktır.”

    DP World Basın Bülteni

    Selen Atasoy

    Not: Bu gerçekten iyi bir haber; ancak asıl önemli olan, nihayetinde Türk halkının cebine neyin girdiğidir.

    Ülkemizin halihazırda karşı karşıya olduğu enflasyonla başa çıkmanın tek yolu, insanlara fayda sağlayacak (maddi ve manevi) ve doğru yer ile doğru zamanda yapılan yatırımlardır.

    Bir ülke fikirce bölünmüş olduğu sürece, içinde bulunduğu olumsuz durumdan kurtulamaz.

    DP World

  • ALO DİYANET ORDAMISIN CEVAP VER

    ALO DİYANET ORDAMISIN CEVAP VER

    Peygamber ve halifeler arasındaki evlilik ilişkileri:

    Üç Ebubekir’in kızı Hz Muhammed’e,

    Hz Muhammed’in kızı Hz Osman’a,

    Hz Ömer’in kızı, Hz Muhammed’e

    Hz Muhammed’in kızı, Hz Ali’ye

    Hz Ali’nin kızı, Hz Ömer’le

    Evlendiğini biliyor muydunuz?

    Çok Basit ve Anlaşılır Dille

    Muhammed, kızlarından

    Fatma’yı Ali’ye,

    Ümmü Gülsüm’ü de Osman’a veriyor.

    Bu durumda:

    Ali ile Osman bacanak oluyor.

    Ömer, kızı Hafsa’yı Muhammed’e veriyor.

    Yani Ömer Muhammed’in kayınbabası oluyor.

    Ali kızı Ümmü Gülsüm’ü Ömer’e veriyor.

    Yani Ali, Ömer’in kayınbabası, Fatma ise kaynanasıdır..

    Ömer’in boşadığı Atike’yi Muhammed’in torunu Hüseyin alıyor.

    Muhammed, Ali’nin de Osman’ın da kayınbabası.

    Ali ile Osman bacanak.

    Muhammed Ömer’in eniştesi, Ömer ise Muhammed’in

    (KIZI HAFSA’DAN DOLAYI) kayınbabası.

    Ömer, Ali’nin damadı ve Ali Ömer’in kayınbabası (KIZI UMMU GULSUM DEN DOLAYI)…

    Ali, kendi kayınbabası Muhammed’in kayınbabası olan Ömer’in kayınbabası.

    Muhammed ZEYD’in babalığı.

    Zeyd’in hanımı Zeynep Muhammed’in gelini.

    Fakat aynı Zeynep aynı zamanda ZEYD’in de analığı. (Muhammed, daha sonraları evlatlığı

    Zeyd’in hanımı Zeynep ile evlenmiştir).

    Muhammed’in torunu Ümmi Ali’nin hanımı

    Ümmü’nün anası, Zeynep, Muhammed’in kızı,

    Ali’nin baldızı ve kaynanası Fatma’nın da bacısı.

    Ali, Muhammed’in hem amcaoğlu hem de damadı”..

    Muhammed’in kızı Fatma 10 yaşında iken Ömer 52 yaşındadır. Ömer, Muhammed’den kızı Fatma’yı ister.

    Muhammed; “kızım henüz küçüktür hem amcam oğlu Ali’ye sözüm var” deyip Ömer’e vermez Fatma’yı.

    Fatma 12 yaşına geldiğinde 26 veya 27 yaşındaki Ali ile evlendirilir.

    Ali ile Fatma’nın ilk çocukları Ümmü Gülsüm olur.

    Ömer 62 Yaşında HALİFE olur.

    Ümmü Gülsüm 9 yaşındadır.

    Halife olduğunda Ömer bu sefer Ali ve Fatma’nın kızları, Muhammed’in torunu Ümmü Gülsüm’ü ister.

    Ali ne kadar diretse de Ömer işi tehdit etmelere kadar götürür.

    Ali yine vermez.

    Bu sefer Ömer Ali’ye Allah üzerine yemin ederek, amacının sadece resulullaha akraba olmak olduğunu, Ümmü Gülsüm’e ölünceye kadar dokunmayacağını sadece nikahına alacağını söyler ve bir şekilde Ali’yi ikna edip 40,000 dirhem altına Ümmü Gülsüm’ü alır.

    Ümmü Gülsüm 11 yaşına geldiğin de bir oğlan, 13’ü ne geldiğinde bir oğlan daha doğurur Ömer’den.

    Ömer’in hazır da 9 karısından 7. sidir Ümmü Gülsüm (kütübi sitte ve nebiyyi secere). 2 çocukta yaşına gelmeden ölür.

    Ömer öldükten sonra Ümmü Gülsüm Ali tarafın da 5 ayrı yaşlı adama verilir.

    Ümmü Gülsüm Kızcağız 22 yaşına kadar 4 çocuk daha doğurur ve 22 yaşında ölür.

    Şu birbirlerinin kızlarını ve torunlarını becerenleri 7/24 tv ekranlarında överek, örnek göstermeye çalışan şarlatan ümmetçiler bu gerçek yaşam öykülerini, fatıma’nın, maria’nın, safiye’nin, berre’nin, ayşe’nin, ümmü gülsüm’ün kimlere peşkeş çekildiklerini bilmiyorlar mı?

    Hepsi de bal gibi biliyor.

    KAYNAK: kütüb-i sitte ve nebiyyi secere…

    R. İhsan Eliaçık

  • DEMOKRATİK CEPHE…

    DEMOKRATİK CEPHE…

    ON YIL…

    Zaman çok hızlı geçiyor…

    On yıl olmuş…

    Utanan…

    Uyanan sayısına inat…

    ***

    Ki AKMHP cenahı el ele verip 15 Temmuz çakma darbe kalkışmasının onuncu yılını kutlamaya hazırlanıyor…

    Reklamlar…

    Diziler hazırlanmış, pano ve yandaş televizyon kanallarında yayınlanıyor…

    *** 

    Çarşaf çarşaf…

    ***

    Sanırsınız ki Yunanistan’ı yenmişler…

    İşgalden kurtarmışlar..

    Neyse!

    Şöyle oldu böyle oldu, darbe değildi yada çakmaydı..

    Değildi falan geçin bunları..

    ***

    Tek gerçek şudur;

    15 Temmuz kalkışması Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD desteğiyle Türkiye’nin bugünlerine açılan kapılarının anahtarıdır…

    Şifresi ise Amerika’da…

    ***

    Tayyip Erdoğan fırsatı ganimete çevirdi…

    Yargıyı bitirdi..

    Türk Silahlı Kuvvetleri’ni..

    İş adamlarını..

    Meclisi…

    Amerika’yı yanına alarakta;

    Önce muhalefeti bitirdi..

    Sonra?

    Anamuhalefi yanına çekti…

    *** 

    Böylece 16 Temmuz’dan itibaren de kendi, yakında 25 yılına girecek iktidarını garantiye aldı…

    Donald Trump’ın yardımıyla da ülkeyi hızla “otokrasiye” doğru sürükledi…

    ***

    Yani çok sevdikleri Gülen cemaati askerlerinin yaptığı15 Temmuz çakma darbe girişimi anlattıkları kadar “masum” değildi…

    ***

    AKP ve RTE bu kalkışma sayesinde ülkede ve Avrupa’da bir güvenlik sorunu olduğunu öne sürerek ülkeyi “ben ve onlar” diye adeta ikiye böldü..

    Ülkenin ve bölgenin  güvenliğini ancak ben sağlarım, dedi…

    NATO üyesi olarak Avrupa ülkelerini de buna ikna etti…

    ***

    Bugün ülkenin yarısından çoğu AKMHP iktidarından memnun değil…

    Geleceklerinde Recep Tayyip Erdoğan’ı görmek istemiyor…

    ***

    Ama!..

    ***

    15 Temmuz ve sonrasında Suriye’de Irak’ta İran’da ve İsrail’de..

    Özetle;

    Etrafımızda yaşananlar yüzünden iktidarını ve saltanatını sürdürme açısından eli iyice güçlendi…

    ***

    Onun artık umudu halkta değil…

    Umudu savunma da yani damadın başında olduğu Savunma sanayinde…

    Bu bağlamda Trump’la ve Amerika ile işbirliğinde…

    *** 

    Onun için iç dinamikleri örneğin medyayı yanına çekti…

    İşadamlarını…

    STK’ları…

    En önemlisi de “yargıyı” yanına aldı..

    ***

    Ancak yaşanan son olaylar ve ekonomik krizler yüzünden Erdoğan adil bir seçimde kazanamayacağını adı gibi biliyor…

    *** 

    O yüzden en büyük iktidar adayı anamuhalefeti yargı sayesinde ikiye böldü…

    Cumhurbaşkanı adaylarını bertaraf edecek yolları ardına kadar açtı…

    ***

    Ve bu aşamada yine kurtarıcı olarak Amerika ve AB’nin güvenlik kaygıları devreye girdi…

    Rusya Ukrayna krizi…

    NATO…

    İsrail Suriye krizi…

    İran krizi…

    ***

    Bu süreçte Trump “ın isteğiyle, toplumun tüm güvenliğini tehlikeye atacak seviyede aldığı rolle…

    Ve!..

    ABD  başkanı Donald Trump’ın yerli yersiz övgüleriyle sadece yurt içinde değil özellikle Avrupa’da siyasi varlığını pekiştirdi…

    ***

    Donald Trump son NATO toplantısına “Erdoğan istedi diye geldim” dedi hatırlıyor musunuz?

    ***

    Erdoğan aldı bunu ve daha öncekileri;

    “Güveneceğiniz adam tek benim” diyerek;

    Önündeki en önemli adaylar Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ı saf dışı bıraktı…

    *** 

    Hukuksuzluğunun ve despotizminin üzerini kapatmaya çalıştı…

    İran ABD savaşı sayesinde de kapattı..

    ***

    Trump’ın isteği ve petrol ağalarının desteğiyle İsrail’e Suriye’ye ve ABD- İran savaşına destek verdi…

    Meşruiyetini tekrar aldı…

    ***

    Bugünlerde Trump onun olası bir erken veya baskın seçimde herhangi bir sorun yaşamaması için  “Savunma Paketi’ni” devreye sokmaya çalışıyor…

    ***

    Evet!

    Erdoğan’ı ayakta tutan tek şey “ülkenin Savunma sistemi…”

    Tartışmasız…

    *** 

    Yarın yapacakları 15 Temmuz gövde gösterisi ile halka ve bölgeye “bu mahallenin sahibi benim, bu mahalleyi ancak ben korurum” demeye çalışıyor…

    *** 

    Kafası da çok rahat; çünkü saray yargısı sayesinde anamuhalefeti kendisi dizayn ediyor, kendi istediği gibi yönetecek kişiye teslim ediyor artık…

    ***

    Kısaca “Mutlak Butlan” kararı ile CHP nin içine bir Truva atı yerleştirdi…

    İç kavgalar ve iki başlılıkla bir daha toparlanamaz imajını yarattı…

    *** 

    Kürtleri ve DEM’i de MHP’nin kucağına atıp Bahçeli aracılığıyla müzakereye ikna ettirerek oyalıyor…

    Halkı ise PKK’ya silah yaktırarak terörü bitirdiğine inandırdı…

    DEM’in frene basmasını sağladı…

    *** 

    Şimdi Özgür Özel’in sokak ve mecliste verdiği mücadeleyi hafife alan

    Özgür Özel’in

    tüm muhalefeti örgütlü mücadeleye davet etmesini küçümseyen herkes;

    Bu yazdıklarımı dikkate okusun…

    ***

    Çünkü ülkenin hali, resmen düdüklü tencere kıvamında, birikti ve patlamak üzere…

    Bir laf,bir hareket bekliyor…

    ***

    O yüzden herkesi özellikle milyonlarca genci ‘armuda saplı üzüme çöplü’ demeden;

    Özgür Özel’in içeride ve dışarıda başlattığı

    “örgütlü demokratik” eyleme yardımcı olmaya davet ediyorum…

    *** 

    Şununda herkes bilsin; geçen gün Erdoğan’ın yargısına güvendiğini açıklayan Kemal Kılıçdaroğlu CHP’ni Özgür Özel’e vermeyecek…

    Kurultay yapılacak demesi laftan ibaret…

    ***

    Bu arada…

    Siyaseti iyi bilenler söyleyecektir…

    Parti kurmakta çözüm değil…

    ***

    Ya ne?

    Tek çözüm sokakta ve birlilk beraberlik içinde demokratik cephe de…

    ***

    Son söz; önümüzde bundan başka yol ve bundan başka demokratik cephe, 

    bundan başka mücadele alanı ve bundan başka 

    kurtuluşumuz yok biline…

    ***

    Özgür ve tam bağımsız bir Türkiye için….

    Haydi TÜRKİYEM!..

    Namerde DUR de yiğitlere destek ol…

    TC.Devleti yıkılırsa hepimiz altında kalırız UNUTMA..

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 14.07.2026 11.50

  • Türkler, eskiden İskit adıyla bilinen halktır

    Türkler, eskiden İskit adıyla bilinen halktır

    7. yüzyıl Bizans tarihçisi Theophylaktos Simokattes, “Histories” adlı eserinde Göktürkleri tanımlarken doğrudan
    – “Türkler, eskiden İskit adıyla bilinen halktır” ifadesini kullanarak etnik sürekliliği belgelemiştir
    Yeliz Kılıçarslan

    Theophylaktos Simokattes’in Histories (Tarih) adlı eserinde Türkler ve İskitler arasında kurduğu bağ, Türk tarihi ve Avrasya bozkır kavimleri üzerine çalışan akademisyenler tarafından sıklıkla referans gösterilen önemli bir tarihi kaynaktır. [1]

    Bizans kaynaklarında genellikle kuzeyden gelen göçebe kavimler için klasikleşmiş bir terminoloji kullanma eğilimi vardır. Simokattes, 6. yüzyıl sonları ve 7. yüzyıl başlarındaki Göktürk-Bizans ilişkilerini anlatırken, Türklerin kökenini açıklamak için onları kadim İskit (Saka) halkı ile ilişkilendirmiştir. Bu yaklaşım, Türklerin kökeninin antik çağlardan beri bilinen ve Karadeniz’in kuzeyinden Orta Asya’ya kadar geniş bir coğrafyada hüküm süren bozkır kavimleriyle aynı kültürel ve coğrafi havzadan geldiğine dair önemli bir Avrasya etnik sürekliliği vurgusu olarak kabul edilir. [1]

    Antik ve Orta Çağ tarihçilerinde (Priskos ve Menander Protektor gibi diğer Bizans elçileri ve tarihçileri dahil) bu tür etnik adlandırmalar genellikle birebir genetik bir devamlılıktan ziyade, aynı coğrafi bölgeyi ve aynı yaşam tarzını (atlı-göçebe bozkır kültürü) paylaşan halkların birbirinin devamı veya aynı kökten gelen topluluklar olarak algılanmasının bir sonucudur. Simokattes’in bu ifadesi, İskitler ile Türklerin tarih sahnesindeki kültürel ve coğrafi bağını yansıtan en çarpıcı örneklerden biri olarak öne çıkar.

    Sakalar İskitler(Gizlenen Eski Anadolu Halkı)

    Bahsettiğiniz tez ve iddiaya kaynaklık eden tarihi eser, Bizanslı tarihçi Theophylaktos Simokattes tarafından kaleme alınan ve Bizans İmparatoru Maurikios dönemini (582–602) anlatan Histories (Tarihler) adlı kitaptır. [1]

    Eserin akademik çevrelerde en çok kullanılan, Michael ve Mary Whitby tarafından Grekçeden İngilizceye aktarılan tam metin çevirisine ve ilgili akademik tartışmalara aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz:

    Eserin Dijital ve Akademik Bağlantıları

    Eser Hakkında Kısa Bilgi

    Geç Antik Çağ’ın son büyük seküler tarihçilerinden biri kabul edilen Simokattes, bu 8 ciltlik eserinde özellikle Balkanlar ve Doğu coğrafyasındaki askeri operasyonları konu edinir. Eserde Göktürk Kağanı’nın İmparator Maurikios’a yazdığı ünlü mektup gibi doğrudan Türk-Bizans diplomatik ilişkilerini aydınlatan çok kritik tarihi belgeler yer almaktadır. [123]

    https://archive.org/details/theophylact-simocatta-whitby-1986

    https://dn710006.ca.archive.org/0/items/theophylact-simocatta-whitby-1986/Theophylact_Simocatta_Whitby_1986.pdf

    https://archive.org/download/theophylact-simocatta-whitby-1986/Whitby_1988_Maurice_Simocatta_Persian-Balkan_Warfare.pdf

    https://uodiyala.edu.iq/uploads/PDF%20ELIBRARY%20UODIYALA/EL45/The%20History%20of%20Theophylact%20Simocatta.pdf

    Yeliz Kılıçarslan: “Türkler, eskiden İskit adıyla bilinen halktır”

  • YENİ PARTİ

    YENİ PARTİ

    Ne acı ve ne yazık ki CHP, siyaset mühendisliği ile ikiye bölünmüş, parçalanmış bulunmakta. Bunun adına ne derseniz deyiniz savunulacak, demokratik yollar, hukuki süreç gibi sözlerle ne izahı ne de mantıklı bir açıklaması olamaz.

    Bunun adına, siyasi rakipleri yargı sopasıyla dizayn etme, korkutma ve sindirme denir. Madem CHP’ye butlan atandı. Aynı şekilde o günkü delege ve komisyon üyelerinin de atanmış olması gerekirdi.

    AKP’nin ve Sn. Erdoğan’ın başarısız ekonomik programından bunalan, illallah diyen, bakanların bu asil milletin sinir uçlarıyla oynamasından bunalan asil millet, bir çıkış yolu arıyordu.

    Bu yolunda şimdilik CHP’de birleşmekle olacağına inandı ve Özgür Özel, Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’na yöneldi. İyi Parti ve Dervişoğlu’na da çok iyi bir sevgi ve teveccüh var.

    Tehlikeyi gören AKP ve kurmayları, CHP’yi ve Sn. Erdoğan’a rakip olabilecek kişileri yargı yoluyla minder dışına atmayı seçtiler. Otuz yıllık diplomayı iptal ettirdiler ki bunun faturası gelecekte çok ağır olacak gibi.

    Çıkın Anadolu’ya gidin bir ücra köye, oturun kahvesine ve sorun bakalım size ne diyecekler?

    KK’nun asla ve asla Ö. Özel ve ekibine fırsat ve olanak vermeyeceğini gören Özel ekibi, çıkış yolları aramaktalar.

    Son çare kendisinin de dediği gibi ya bir yol açacaklar ya da yeni bir yol bulacaklardı.

    Haberlerden ve sosyal medyadan takip ettiğim kadarı ile bu yol, yeni bir parti kurmaya evrilmiş durumda.

    Partilerin ve siyasetçilerin işine karışmak, akıl vermek ne yetkim ne de haddim.

    Yılların eğitimcisi olarak şunu söyleyebilirim: Yeni bir parti kurmak, bütün Türkiye’de teşkilatlanmak hem zaman hem de maddi bir yüktür.

    Türkiye 81 il ve 922 ilçe var. Beldeleri de katarsak rakam epey yüksek.

    Ufukta bir erken baskın seçim kokusu dolaşıyor. Çünkü AKP ve kurmaylarının 2027’de ne enflasyonu ne de pahalılığı önleme ve halkı rahatlatma enerjisi görünmüyor.

    Ö. Özel ve ekibi 81 ile il binası il tabelası, 922 ilçeye ilçe binası, ilçe tabelası il ve ilçe başkanları, yönetim kurulu üyeleri derken epey bir maddi yük çıkıyor.

    Ülkeyi gerçekten seviyorlarsa, TBMM’inde dedikleri gibi ülkeyi AKP’den kurtarmak istiyorlarsa Özel, Dervisoğlu, Özdağ parti ve kendi ikballerini düşünmeden ortak bir yolda birleşip, tek vücut seçime girseler daha iyi daha güzel, daha garantili olmaz mı?

    Bu üçlü ortaklığa, Sn. Erdoğan ve ekibinin nasıl bir olumsuz propaganda yapacağını da aşağı yukarı tahmin ediyorum.

    Ama söz konusu vatan olunca, gerisi teferruattan öte olmamalı.

    Nasıl olsa ilk seçim sonrası KK ve ekibi gidecek, partide Özel ve ekibine kalacak. İki masrafa değer mi?

    Sn. Dervişoğlu ve Özdağ’ın böyle bir ortak yapıma hayır diyeceklerini sanmıyorum. Ayrı ayrı seçime girdiklerinde kimin kaç vekil çıkaracağı da üç aşağı beş yukarı belli.

    İnatlaşmadan, hizipleşmeden, ideolojilerini buzdolabına geçici olarak koyarak ortak akılla, ortak paydada birleşip bu cennet ülkeyi ve erdemli milleti parlamenter demokrasiye yeniden kavuşturmalılar.

    Ondan sonra da köylü köyüne dönebilir. İstenirse de ülke çıkarları için ortak paydada icraat yapılabilir.

    Emekli ve yaşlı bir eğitimci olarak; ülkem ve insanımın aydınlık geleceği için kaygılarımdan ötürü bu yazıyı kaleme aldım.

    Beni anlayacağınız ümidiyle.

    Esen kalınız. 

  • SEYYAR GİYOTİN…

    SEYYAR GİYOTİN…

    ACAR BAK’AN…

    Müthiş, cevval…

    Cesur…

    Azimli, kararlı…

    Vesaire..

    Bak’an dediğin böyle olur…

    ***

    Adam önce Ekrem İmamoğlu’nu 

    siyaseten devre dışı bıraktı…

    Diplomasını iptal ettirdi..

    Hapse tıktı…

    Malına mülküne el koydu.

    *** 

    Bir asırlık..

    Cumhuriyet halk partisini tarumar etti…

    Belediye Başkanlarını kıytırık nedenlerle..

    Gizli tanıklarla, “seçilmiş” itirafçılarla..

    Düzmece delillerle mahkum etti…

    ***

    Edecekleri de var…

    ***

    Yetmedi…

    Cumhuriyet halk partisinin seçilmiş genel başkanını saf dışı bırakıp, partiyi yerel bir mahkemeden çıkarttığı “Mutlak Butlan” 

    kararıyla “Kayyım Genel Başkana”: teslim etti…

    ***

    Onu da sustalı maymuna çevirdi…

    Ne derse ne istese yaptırıyor…

    Adeta Ağa’sına her istediğini yaptıran;Trump’ın Türkiye şubesi gibi…

    ***

    Cumhur İttifakı’na…

    Partili Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a..

    Muhalif olan…

    Eleştiren…

    İpliklerini pazara çıkaran..

    Söz söyleyen…

    Kaşının altında gözü var, diyen..

    Kim varsa ya kodese tıktı…

    ***

    Yada “yek ekmeğe” muhtaç etti…

    ***

    Hukukun üstünlüğünü devre dışı bıraktı ve yargıyı Saray’a, partili Cumhurbaşkanı’na bağladı…

    Resmen olmasa da fiilen “KADI” dönemini başlattı…

    ***

    Adliyelerde

    Saray müdaviminden habersiz

    Kuş uçurulmasına izin vermedi…

    Cumhuriyet tarihinde ilk defa;

    Adliye Borsa’sını kurdu…

    TL..

    Dolar…

    Euro…

    Altın ödemeli…

    *** 

    Dava dosyalarında…

    Kodeste..

    Suça, kire, pasa bulaşmış ne kadar yandaş “hacı hoca” takımı varsa serbest bıraktı…

    En son 6 yaşındaki kız çocuğuyla evlenmeye kalkan dinci sapığı…

    ***

    Ondan evvel Bahçeli istedi diye;

    Mafya babalarını, katilleri serbest bıraktı…

    Memleketi uyuşturucu ve kara para cenneti haline getirdi…

    Mafya babalarını, çete reislerini, uyuşturucu baronlarını 

    “Türk vatandaşı” yaptı…

    ***

    Türkiye’de vurgunun soygunun haddi hesabı yok…

    Hemen hergün bir kadın öldürülüyor…

    Küçücük kız çocuklarına tecavüz ediliyor…

    Evlendiriliyor…

    Çocuk yaşta “çocuk” doğuruyorlar…

    ***

    Sınırlarımız kevgire dönmüş, komşulardan kaçanlar ellerini kollarını sallayarak giriyorlar. 

    Sığınmacı (mülteci) olarak kabul edilip maaşa bağlanıyorlar…

    Ucuz işçi olarak işverenlerin kucağına bırakılıyorlar…

    ***

    Emrindeki hakim ve savcılar vicdani kanaatini kullanamıyor…

    İstediği zaman polisler öğretmenine..

    Hocasına..

    Hatta ana babasına bile şiddet uyguluyor…

    ***

    Böylesine akıllı, zeki güçlü, saray kapısında bağlı bir bak’andır kendileri…

    Ne derse, ne verirse..!

    *** 

    Ama bunları bıraktı, şimdi on yıllar öncesinden kalan faili meçhul cinayet ve davaların peşine düştü…

    Muhsin Yazıcıoğlu davası mesela…

    Çözer mi? 

    Çözer…

    *** 

    Çok çalışıyor; belki birgün Gülen ve Tayyipgiller dosyasını…

    Ağa’nın oğlunun işlediği..

    İBB başkanı olan Ağa’nın delillerini yok ettiği;

    Sanatçı Sevim Tanürek cinayeti dosyasını…

    ***

    Başbakan Bülent Ecevit’in zehirlenme vak’asını…

    Özal’a yapılan suikastin dosyasını…

    ***

    Deniz Feneri’nin Almanya mahkemeleri tarafından tespit edilen paraların Ankara’da büyük bir devlet adamına teslim edilmesi ile ilgili dava dosyasını…

    ***

    Abdullah Gül’ün genel Sekreteri olduğu süreçte

    N. Erbakan’ın partisinde buharlaşan trilyona ilişkin..

    Ama Reis talimatıyla rafa kaldırılan dosyayı…

    *** 

    Akbil kalpazanlığıyla ilgili dosyayı..

    İç edilen 128 milyar dolarla ve damatla ilgili dosyaları…

    ***

    Irak’tan habersiz getirilen ve satılan milyarlarca dolarlık petrol sevkiyatı ve satışıyla ilgili dosyayı…

    ***

    Mafya lideri olan ve halen milyonlarca dolara ve tetikçiye hükmeden Sedat Peker’in iddia ve itiraflarına ilişkin MİT dosyalarını…

    Mehmet Ağar’ın liman dosyalarını…

    *** 

    Reza Zarrab’ın rüşvet verdiği milletvekili bakan ve başbakanların listesinin olduğu dosyayı…

    ***

    Saymakla bitmez de umarım son olarak Ankara’nın göbeğinde güpegündüz çapraz ateşle öldürülen MHP’li akademisyen

    Ve MHP gençlik kolu başkanı:

    Sinan Ateş’in 

    Faili meçhule giren katliam dosyasını da açar…

    *** 

    Ölenlerin ruhu rahatlar, ülkenin yüzü güler…

    Utananlar gurur duyarlar..

    Yapar mı?

    Bence yapar; cesurdur…

    Cevvaldir…

    Babasına bile eyvallahı yoktur…

    Tuttuğunu koparır…

    Elinden;

    Ne uçan kurtulur ne de kaçan…

    *** 

    Kim tutar seni yiğidim…

    Görelim seni…

    Mahçup etme bu garibi…

    Yaparsın!..

    *** 

    Kim mi?

    Yuh…

    Nasıl tanımazsınız Allah aşkına..

    Bu kadar tüyo verdim…

    Bu kıyağımı da unutmayın…

    ***

    O bir acar Adalet Bak’anı..

    O bir sızma AKP’li..

    O bir seyyar giyotin…

    O bir hapishane dehası…

    O bir varsıl..

    O bir çok Sayın Akın GÜRLEK…

    Vah güzel ülkeme vah!..

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 18.07.2026 16.41

  • Pedaldan Korkan Gerici Siyaset, Aynaya Baksın! Bir Bisiklet Kıyafeti Üzerinden Siyasetin Düşürüldüğü Seviye: Ardahan Valisi Örneği

    Pedaldan Korkan Gerici Siyaset, Aynaya Baksın! Bir Bisiklet Kıyafeti Üzerinden Siyasetin Düşürüldüğü Seviye: Ardahan Valisi Örneği

    Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli’nin bisiklet sürerken dünyanın her yerinde profesyonel bisikletçilerin kullandığı spor kıyafetini giymesini Meclis gündemine taşıyan gerici CHP Milletvekili Akgün İnan Alp, keşke aynı gayreti işsizliğin, hayat pahalılığının, eğitimdeki gerilemenin ve adalet sisteminin sorunlarının çözümü için de gösterebilseydi. Bir valinin spor yaparken tercih ettiği kıyafeti siyasetin ana gündemi hâline getirmek, ne muhalefete ne de demokrasiye değer katar; aksine siyasetin nasıl sığlaştırıldığını ve cahilleştiğini gösterir.

    Bisiklet sporunun en temel ekipmanını “tayt” diyerek küçümseyen ve bunu siyasi polemiğe dönüştüren yaklaşım, spor kültürünü ve çağdaş yaşam biçimlerini anlamaktan uzak bir bakışın ürünüdür. Avrupa’da, Amerika’da, Asya’da milyonlarca insan aynı kıyafetle bisiklete binerken Türkiye’de bunun Meclis kürsüsüne taşınması, ülkenin gerçek gündeminden ne kadar uzaklaşıldığının ibretlik bir göstergesidir.

    Ancak eleştirinin yönelmesi gereken tek adres muhalefet değildir.

    Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki iktidar, oluşan tartışmaların ardından vali Mehmet Fatih Çiçekli’yi bu atmosferin etkisiyle görevden aldı, bu durum devlet ciddiyeti açısından çok daha ağır bir sorgulamayı hak eder. Devlet yönetimi sosyal medya linçleriyle, popülist çıkışlarla ya da günlük siyasi tartışmalarla yönlendirilmemelidir. Kamu görevlileri kıyafetleriyle değil; görev anlayışları, hukuka bağlılıkları ve kamu hizmetindeki başarılarıyla değerlendirilmelidir.

    Aksi hâlde ortaya çıkan tablo düşündürücüdür: Bir vali yaptığı hizmetlerle değil, bisiklet üzerindeki kıyafetiyle konuşulur hâle geliyor. Böyle bir anlayış, kamu yönetimini güçlendirmez; onu gündelik polemiklerin insafına bırakır.

    Bugün tartışılan asfaltın kalitesi değildir; bisiklet taytının kumaşıdır. Konuşulan yatırımlar değildir; spor kıyafetinin biçimidir. Ülkenin gerçek sorunları çözüm beklerken, siyasetin enerjisinin böylesine sembolik tartışmalara harcanması, hem iktidar hem muhalefet adına düşündürücüdür.

    Demokrasinin ölçüsü, insanların nasıl giyindiğini denetlemek değil; özgürlüklerini ve kamu hizmetinin niteliğini güvence altına almaktır. Pedaldan rahatsız olan cahilin siyaseti ve genel olarak siyaset, ülkenin gerçek yükünü taşımakta da zorlanır.

  • İran Özel Kuvvetleri Kandil Dağı’nda: Bölgesel Satrançta Yeni Hamle

    İran Özel Kuvvetleri Kandil Dağı’nda: Bölgesel Satrançta Yeni Hamle

    Son iki gündür, İran sınır hattından gelen bilgiler, uzun süredir bölgeyi kanatan PKK/PJAK terör unsurlarına yönelik geniş çaplı bir askeri operasyonun başlatıldığını gösteriyor. Edinilen istihbarata göre, İran Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı birlikler, helikopter ve SİHA desteğiyle Süleymaniye bölgesi başta olmak üzere Kandil’in İran tarafındaki kampları vurdu. Yerel kaynaklar, 20.000 asker ve 1000 özel kuvvet personelinin katıldığı operasyonda 780’e yakın teröristin etkisiz hale getirildiğini belirtiyor. Bu operasyon, PKK’nın İran’daki uzantısı PJAK’ın faaliyet gösterdiği ve örgütün “yeni Kandil” inşa etmeye çalıştığı Batı Azerbaycan bölgesine yönelik sert bir müdahale niteliğinde.

    Bölgesel Dinamikler ve Operasyonun Arka Planı

    Yaşananlar, sadece bir askeri harekatın ötesinde, bölgedeki uzun soluklu istihbarat ve güç savaşının yeni bir perdesi. Nitekim Haziran 2026’da Türkiye ve İran, Kuzey Irak’taki Kürt gruplara yönelik koordineli hava ve kara saldırıları düzenlemiş, bu durum Irak hükümetinin her iki ülkenin büyükelçilerini protesto amacıyla çağırmasına neden olmuştu. Alınan bilgilere göre, operasyon Iraklı yetkililere önceden bildirilmedi ve Irak sınır hattındaki askeri yığınağın boyutu dikkat çekici. Esasında vurulan hedefler arasında PKK’nın yanı sıra, Barzani yönetimine bağlı Peşmerge unsurları ve hatta bölgede faaliyet gösteren Mossad ve CIA ile bağlantılı yapılar da yer alıyor.

    Erbil, Süleymaniye Hattı ve Derin Bağlantılar

    Operasyon, 1991 Çekiç Güç işgalinden bu yana bölgede beslenen terör yapısına yönelik en kapsamlı müdahalelerden biri. Sadece PKK kampları değil, Kuveyt’teki Ali El Selam üssünde eğitim gören Peşmerge unsurları ve Basra’daki ABD üssünde kara harekatı için hazır tutulan güçler de vuruldu. Erbil’deki Kuveyt ve BAE elçilik binalarında tespit edilen CIA ve Mossad ajanlarının varlığı, operasyonun istihbarat boyutunu gözler önüne seriyor. Aynı şekilde, Barzani ailesine ait otellerde saklanan Amerikan askerlerinin de hedef alındığı bilgisi, Barzani yönetiminin ABD-İsrail eksenine olan aidiyetini bir kez daha ortaya koydu.

    PKK’nın Stratejik Hesabı ve İran’ın Hamlesi

    PKK’nın İran’daki yeni yapılanma girişimi, örgütün sadece Türkiye-Irak hattıyla sınırlı kalmadığını, İran topraklarında da kalıcı bir varlık kurma stratejisi izlediğini gösteriyor. Urmiyeli terör uzmanı Rıza Araz’a göre PKK/PJAK, Maku-Kotur-Salmas-Urmiye hattını terör koridoruna dönüştürmüş ve bu bölgede mağara ağlarıyla savunma sistemleri oluşturmuştur. Ancak bu stratejik hamle, İran’ın kendi güvenlik çıkarlarıyla doğrudan çatışmış ve Tahran yönetimini sert bir askeri müdahaleye itmiştir.

    Dikkat çekici bir nokta, İran’ın geçmişte PKK kamplarına stratejik hesaplarla göz yumduğu iddialarıdır. “İranlı” üst düzey bir güvenlik yetkilisinin ifadesine göre, Tahran yönetimi PKK’yı Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullanmış, hatta Devrim Muhafızları ve istihbarat birimleri bu kamplara dolaylı lojistik destek sağlamıştır. Ancak ABD-İsrail ekseninin İran’a yönelik saldırıları sonrası PKK/PJAK’ın bu durumu fırsata çevirerek bölgede özerk bir alan kurma girişimi, İran’ın stratejik hesaplarını değiştirmiştir.

    İran’ın Stratejik Mesajı ve ABD’nin Sessizliği

    Bu operasyon, İran’ın kendi güvenlik kuşağını oluşturma ve sınır ötesi tehditleri bertaraf etme konusundaki kararlılığının bir göstergesi. PKK liderlerinden Murat Karayılan, İran’ın Kürt gruplara yönelik saldırılarını “büyük bir hata” olarak nitelendirirken, askeri çatışma yerine siyasi çözüm çağrısında bulunmuştur. Ancak İran yönetimi, özellikle 2022 “Kadın, Yaşam, Özgürlük” protestolarının ardından Kürt muhalif grupları varoluşsal bir güvenlik tehdidi olarak görmekte ve bu gruplara yönelik operasyonlarını sınır ötesi saldırılarla sürdürmektedir.

    İran’ın bu hamlesine karşı AB ülkelerinde hakim olan sessizlik diplomasisi ve Vatikan’ın Erbil’e verdiği desteğe rağmen Barzani yönetiminin yalnız kalması, Çin ve İran ekseninin bölgede artan etkisinin bir sonucu. Özellikle Rusya ve Çin yönetiminin, PKK’ya karşı İran’a verdiği destek, Avrupa ve Türkiye solu içindeki kullanışlı aptallara ve Amerikancı eğilimlere karşı net bir mesaj niteliğinde.

    Türkiye’deki Çözüm Süreci ve PKK’nın Geleceği

    İran operasyonları, Türkiye’de devam eden “Terörsüz Türkiye” süreciyle de yakından ilişkilidir. AKP’li yetkililer, çözüm sürecinin ilerlemesi için PKK’nın İran konusundaki tutumunu netleştirmesi ve Kandil’deki büyük mağaraları boşaltarak ağır silahları teslim etmesi gerektiğini vurgulamaktadır. PKK’nın kurucularından Duran Kalkan ise sürecin başarılı olacağını ve batmayacağını belirterek, bölgesel gelişmelerin silahlı mücadele yerine siyasi çözümü zorunlu kıldığını ifade etmiştir.

    Ancak güvenlik kaynakları, PKK’nın ABD-İran savaşından mutlak bir ABD-İsrail zaferi beklentisiyle planlar yaptığını, ancak İran’ın mağlup edilememesi sonrası bütün planlarının bozulduğunu ve örgütün silah bırakmaya ikna olduğunu belirtmektedir. Buna karşın, ABD kaynaklı haberler CIA’in PJAK’a ağır silahlar ve SİHA desteği sağlayacağını göstermekte, bu durum PKK’nın yeniden çark etme ihtimalini gündeme getirmektedir.

    Stratejik Koridorlar ve Jeopolitik Tehdit

    PKK/PJAK’ın İran’daki yeni yapılanması, Türkiye-Azerbaycan-Nahçıvan bağlantısını tehdit eden ciddi bir jeopolitik risk oluşturmaktadır. 13 kilometrelik Dilucu-Sederek sınır hattı, terör örgütünün doğrudan ateş hattına girmekte ve Zengezur Koridoru’nun güvenliği tehlikeye girmektedir. Bu durum, Türkiye’nin Orta Asya ile olan tek fiziksel bağının kopma riskini ve Türk dünyasının stratejik bütünlüğüne yönelik ciddi bir tehdidi beraberinde getirmektedir.

    Barzani Yönetiminin Geleceği ve Bölgesel Dengeler

    Operasyonun hedef tahtasındaki bir diğer önemli aktör, kuşkusuz Barzani yönetimidir. Petrol kaçakçılığı, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı alanlarında PKK ile koordineli çalışan Barzani yönetiminin, Suriye/PKK-PYD desteği de alenen ortaya çıkmıştı. 1947 yılından beri İsrail ile paralel olarak büyütülen Erbil-PKK fitnesi, İsrail’in vurulması ile sahipsiz kaldığı gözleniyor. Barzani yönetiminin yakın gelecekte tüm kaçakçılık ve terör gelirlerinin kesilmesi bekleniyor. Erbil giderek ABD-İsrail aidiyetini belirginleştirirken İran karşısında varlık bile gösteremiyor.

    Sonuç

    Kandil’in İran tarafında PKK’nın fiilen yok olma sürecine girmesi, Kuzey Irak ve Suriye’deki dengeleri de derinden sarsacak. Petrol, uyuşturucu ve silah kaçakçılığına dayalı ekonomik yapısıyla bilinen Barzani yönetiminin, bu operasyonla birlikte tüm gelir kaynaklarının kesilmesi bekleniyor. Tüm bu gelişmeler, Türkiye’nin güneyinde yeni bir güvenlik mimarisinin inşa edildiğine işaret ederken, bölgedeki aktörler için de yeni bir hesaplaşma döneminin başlangıcı olacak.

    Kaynakça

    1. Carlin, M. (2026, April 21). Turkey, Iran test new Iraqi PM’s resolve. Israel Hayom.
    2. PKK commander calls Iran attack on Kurds ‘big mistake’. (2026, July 6). Rudaw.
    3. PKK’nın kurucularından Duran Kalkan: ‘Bu süreç batmayacak’. (2026, July 16). BBC Türkçe.
    4. Beki, A. (2026, July 15). Üçlü ittifakta Öcalan’a statü krizi. Karar.
    5. Bilgen, Y. (2026, March 7). Terör örgütü PKK, İran’da yeni yapılanmaya gidiyor: Güney Azerbaycan’da Kandil’i inşa ediyorlar. Türkiye Gazetesi.
    6. Kandil’in İran kumarı tutmadı! Güvenlik kaynakları: PKK silah bırakmaya bütünüyle ikna oldu. (2026, June 15). Akşam.
    7. Tezkan, M. (2026, March 5). PKK yine çark edebilir! Marmara Yerel Haber.
    8. Sürece İran molası: ‘PKK’nin bir iki adım atması lazım’. (2026, March 15). Evrensel.
    9. Medyascope Kandil’de | Duran Kalkan Ruşen Çakır’a konuştu: “Bu süreç batmayacak”. (2026, July 16). Medyascope.
    10. Report: PKK Expanding Presence in Iran, Building “New Qandil” Base in South Azerbaijan. (2026, March 7). P.A. Turkey.
  • Black Cube: Özel İstihbarat Firmalarının Yükselişi ve Demokratik Süreçlere Etkileri – İsrail-Mossad Bağlantısı

    Black Cube: Özel İstihbarat Firmalarının Yükselişi ve Demokratik Süreçlere Etkileri – İsrail-Mossad Bağlantısı

    Black Cube, 2010 yılında İsrail’in elit istihbarat birimlerinden gelen eski mensuplar tarafından kurulmuş özel bir istihbarat şirketidir. Bu makale, şirketin yapısını, yöntemlerini ve belgelenmiş operasyonlarını kapsamlı şekilde analiz etmektedir. Black Cube’ün Nijerya, Romanya, Macaristan, Slovenya ve Kıbrıs’taki seçim müdahaleleri, Harvey Weinstein skandalındaki rolü, Meta (Facebook) tarafından yasaklanması ve Türkiye’deki organ ticareti operasyonu incelenmektedir. Makale, Black Cube’ün demokratik kurumlar ve ulusal egemenlik açısından sistemik riskler oluşturan yeni bir “özel istihbarat aktörü” kategorisini temsil ettiğini savunmaktadır. Bulgular, ulusal ve uluslararası düzeyde gelişmiş düzenleyici çerçevelere ihtiyaç olduğunu göstermektedir.

    İstihbaratın Özelleştirilmesi

    Soğuk Savaş sonrası dönem, geleneksel olarak devlet aktörlerine ait alanlarda faaliyet gösteren özel askeri ve güvenlik şirketlerinin çoğalmasına tanık olmuştur. Özel istihbarat firmaları, meşru kurumsal soruşturma, devlet destekli casusluk ve siyasi manipülasyon arasındaki sınırları bulanıklaştıran hizmetler sunan bu olgunun özellikle önemli bir alt kümesini temsil etmektedir.

    Black Cube, 2010 yılında İsrail Savunma Kuvvetleri’nin özel harekat birimlerinden gelen Dan Zorella ve Avi Yanus tarafından kurulmuş ve bu sektörde önemli bir oyuncu haline gelmiştir. Şirketin büyüme eğrisi, istihbarat hizmetlerinin küreselleşmesindeki daha geniş eğilimleri yansıtmaktadır. Tel Aviv’deki Discount Kulesi’nde bulunan genel merkezi, Londra ve Madrid’deki şubeleriyle birlikte Black Cube halihazırda yaklaşık 200 personel istihdam etmektedir.

    Şirketin kendi bildirdiği rakamlara göre, 75’ten fazla ülkede operasyon yürütmüş, 540’tan fazla davayı ele almış, 5,3 milyar dolar varlık kurtarmış ve müvekkillerine 14,7 milyar dolar değerinde mahkeme kararı veya uzlaşma sağlamıştır. Bu operasyon ölçeği, Black Cube’ü küresel ekonomik ve siyasi sonuçları etkileyebilecek önemli bir devlet dışı aktör konumuna getirmektedir.

    Organizasyonel Yapı ve Metodoloji

    Kurucular ve Danışma Kurulu

    Black Cube, IDF’nin özel harekat birimlerinde görev yapmış Dan Zorella (CEO) ve Technion’dan örgütsel davranış alanında doktora sahip, IDF stratejik planlama subayı olarak görev yapmış Avi Yanus tarafından kurulmuştur. Şirketin Uluslararası Danışma Kurulu, İsrail istihbaratı ve uluslararası güvenlik alanında önemli isimleri içermektedir:

    · Meir Dagan, eski Mossad Direktörü, 2016’daki ölümüne kadar başkan olarak görev yapmıştır
    · Efraim Halevy, eski Mossad Direktörü, mevcut yönetim kurulu üyesi
    · Giora Eiland, Tümgeneral emeklisi, eski İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi başkanı
    · Yohanan Danino, eski İsrail Polis Komiseri
    · Adrian Leppard, eski Londra Polis Komiseri

    Bu danışma yapısı, Black Cube ile İsrail’in ulusal güvenlik kurumu arasındaki derin entegrasyonu göstermektedir.

    Operasyonel Metodoloji

    Black Cube’ün operasyonel metodolojisi, belgelenmiş vakalarda tutarlı bir örüntü izlemektedir:

    Kurgusal Kurumsal Cepheler: Şirket, operasyonel olarak konuşlandırılmadan önce aylarca sürdürülen, kayıtlı ofisleri, işleyen web siteleri, LinkedIn profilleri ve e-posta adresleri olan görünüşte meşru şirketler kurmaktadır.

    Sahte Kimlik Kullanımı: Operatifler, hedeflere yaklaşmak ve gizli toplantılar düzenlemek için film yapımcısı, gazeteci, yetenek avcısı, yatırımcı veya aktivist gibi sahte kimliklere bürünmektedir.

    Gizli Kayıt: Toplantılar gizlice kaydedilmekte ve operatifler konuşma ve gözlem yoluyla istihbarat toplamaktadır.

    Kaybolma: Hedeflere ulaşıldığında, ilişkili tüm web siteleri silinmekte ve iletişim kanalları sonlandırılmaktadır.

    Stratejik Sızıntı: Manipüle edilmiş içerik, genellikle seçimlerden hemen önce veya kritik yasal işlemler sırasında, önceden planlanmış zamanlarda yayınlanmaktadır.

    “Başarı Primi” Modeli

    En azından bazı Black Cube sözleşmeleri, özellikle Weinstein anlaşması, nihai ödemenin operasyonel başarıya bağlı olduğunu öngörmektedir. Bu performansa dayalı tazminat modeli, agresif ve potansiyel olarak yasa dışı davranışlar için teşvikler yaratmaktadır.

    Belgelenmiş Operasyonlar: Demokratik Müdahale Örüntüsü

    Nijerya (2015): Seçim Müdahalesi

    Cambridge Analytica sınırlayıcısı Christopher Wylie’in İngiltere Parlamentosu’na verdiği ifadeye göre, Black Cube, dönemin Başkanı Goodluck Jonathan’a karşı yarışan muhalefet adayı Muhammadu Buhari’nin tıbbi kayıtlarını hack’lemek üzere kiralanmıştır. Jonathan seçimi kaybetmiştir. Black Cube iddiaları reddetmiştir.

    Romanya (2016): Ceza Mahkumiyeti

    Black Cube operatifleri, Romanya’nın baş savcısı Laura Codruța Kövesi hakkında itibar zedeleyici malzeme toplamak üzere kiralanmıştır. Operatifler David Geclowicz ve Ron Weiner, e-posta hesaplarını hack’lemek için Bükreş’e gitmiş ancak operasyonu tamamlamadan tutuklanmıştır. 2022’deki bir mahkeme duruşmasında, Black Cube kurucuları Dan Zorella, Avi Yanus ve İcra Direktörü Gal Farchi, Bükreş mahkemesinde “örgütlü suç grubu” kurma suçlamasıyla iki yıl on bir ay ertelenmiş hapis cezasını kabul ederek anlaşmaya varmıştır. Romanya, Black Cube veya liderliğine karşı ceza mahkumiyeti elde eden tek ülke olmaya devam etmektedir.

    Harvey Weinstein (2016-2017): Basın Baskısı

    Bu vaka, Black Cube’ün en kapsamlı şekilde belgelenmiş operasyonunu temsil etmektedir. Film yapımcısı Harvey Weinstein, Boies Schiller Flexner’daki avukatları aracılığıyla, The New York Times ve The New Yorker muhabirleri kendisine yönelik cinsel saldırı iddialarını araştırırken Black Cube ile sözleşme imzalamıştır.

    Sözleşme, Black Cube’ün haber makalelerinin ve ifşaatların yayınlanmasını engellemesini açıkça gerektiriyordu. Operatifler sahte kimlikler kullanarak şu isimleri hedef almıştır:

    · Oyuncu Rose McGowan, en az dört toplantıyı gizlice kaydetmiştir
    · Ronan Farrow, Pulitzer Ödülü kazanan The New Yorker gazetecisi
    · Jodi Kantor, The New York Times muhabiri
    · Annabella Sciorra, iddia edilen bir mağdur

    Alt yükleniciler Roman Khaykin ve Igor Ostrovskiy, gazetecileri gözetlemekle görevlendirilmiştir. Ostrovskiy sonunda bir sınırlayıcı ve Farrow’un başlıca kaynaklarından biri haline gelmiştir.

    Vaka, Weinstein’ın avukatı David Boies’in aynı anda The New York Times’ı temsil ederken, Times’ın soruşturmasını bastırmak için Black Cube sözleşmesini imzalaması nedeniyle önemli etik endişeler yaratmıştır. Times bunu “kabul edilemez davranış, güvenin ciddi bir ihaneti ve tüm avukatların uyması gereken temel mesleki standartların ihlali” olarak nitelendirmiştir.

    Kanada (2017): Yargı Tacizi

    Ontario Temyiz Mahkemesi’ndeki önemli bir duruşma öncesinde, Black Cube operatifi, orijinal duruşma yargıcı Emekli Yargıç Frank Newbould’u hedef almıştır. “Hugo Gabriel Saavedra Rodriguez” sahte adını kullanan operatif, Newbould ile ofisinde ve bir restoranda görüşmüş ve her iki toplantıyı da gizlice kaydederek onu itibarsızlaştırabilecek antisemitik ifadeler kışkırtmaya çalışmıştır. Girişim başarısız olmuştur.

    İran Nükleer Anlaşması (2017-2018): Eski Yetkililerin Hedef Alınması

    Black Cube ajanları, Ortak Kapsamlı Eylem Planı’nın (JCPOA) mimarları olan eski Obama yönetimi yetkilileri Ben Rhodes ve Colin Kahl’ın aileleriyle iletişime geçmiş ve belgesel film yapımcısı gibi davranmıştır. Black Cube, Rhodes ve Kahl hakkında ev adresleri, aile detayları ve araç bilgileri dahil kapsamlı dosyalar derlemiştir. Müşterinin kimliği hiçbir zaman belirlenememiştir.

    Macaristan (2018 ve 2022): Seçim Kampanyaları

    Black Cube, Macaristan’da parlamento seçimleri öncesinde iki kez operasyon yürütmüştür. 2018’de operatifler ilerici STK destekçisi kılığına girerek George Soros ile bağlantılı sivil toplum temsilcilerine yaklaşmış ve itibar zedeleyici bilgiler elde etmiştir. Bir Macar dergisi daha sonra hükümete karşı bir Soros komplosunun parçası olduğunu iddia ettiği 200’den fazla kişinin listesini yayınlamıştır.

    2022’de operasyon, en az 12 gazeteci ve Başbakan Viktor Orbán’ı eleştiren aktivisti video görüşmelerine çeken sahte LinkedIn profilleri ve iş teklifleri ağıyla tekrarlanmıştır. Kayıtlar seçimler öncesinde Orbán yanlısı medyada yer almıştır. Kasım 2022’de LinkedIn, Black Cube’ün sorumluluğunu doğrulamış ve tüm ilişkili sahte profilleri ve şirketin kurumsal sayfasını kaldırmıştır.

    Slovenya (2025-2026): Doğrudan Hibrit Tehdit

    Bu, en güncel ve kapsamlı şekilde belgelenmiş vakadır. Slovenya İstihbarat ve Güvenlik Ajansı (SISA), Black Cube temsilcilerinin 2026 parlamento seçimlerine giden altı ayda Slovenya’yı dört kez ziyaret ettiğini doğrulamıştır.

    22 Aralık 2025’te Black Cube CEO’su Dan Zorella ve yönetim kurulu üyesi Giora Eiland, Ljubljana’da SDS Başkanı Janez Janša ile görüşmüştür. Uçuş verileri, üç temsilcinin: Zorella, Eiland ve Liron Tzur’un 25 Aralık 2025’te Ljubljana’daki belirli bir konumda uzun bir durak sonrasında Slovenya’dan ayrıldığını doğrulamıştır.

    SISA direktörü, Black Cube’ün faaliyetlerinin şirketin yerleşik metodolojilerini takip ettiğini doğrulayan operasyonel bulgular sunmuştur: LinkedIn sahte profilleri aracılığıyla eleman toplama, sahte kimlikler ve değiştirilmiş görünümlerle operatifler kullanma, yurt dışında kişisel toplantılar organize etme ve manipüle edilmiş içeriği önceden planlanmış zamanlarda yayınlama.

    Slovenya Başbakanı Robert Golob, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e yazdığı mektupta durumu “ciddi bir yabancı bilgi manipülasyonu ve müdahalesi örneği” ve “Avrupa Birliği’ne karşı açık bir hibrit tehdit” olarak tanımlamıştır. Slovenya hükümeti resmi olarak AB soruşturması talep etmiştir.

    Kıbrıs (2026): “Emily Thompson” Videosu

    Ocak 2026’da “Emily Thompson” adlı sözde bir aktivist tarafından çevrimiçi olarak bir video yayınlanmıştır. Video, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Christodoulides’in yakın çalışma arkadaşlarının yatırım projeleri ve siyasi erişimi tartıştığını göstermektedir. Video, Kıbrıs’ın AB dönem başkanlığını devralmasından günler sonra yayınlanmış ve çok sayıda istifaya yol açmıştır.

    Black Cube, katılımını resmi bir açıklamada doğrulayarak, “yolsuzluğu” ortaya çıkarmaya ve adada “daha temiz bir iş ortamı” sağlamaya yardımcı olduğu için “gurur duyduğunu” beyan etmiştir. Şirket, her yargı bölgesinde yasal tavsiye aldığını ve 30 saatlik kaydedilmiş materyali yetkililere sunmayı teklif ettiğini belirtmiştir. Ancak operasyon için ödeme yapan müşteri açıklanmamıştır. Kıbrıs muhalefet partisi AKEL, şirketin itirafının “hükümetin ‘hibrit savaşlar’ ve ‘Rus katılımı’ anlatısını çökerttiğini” belirtmiştir.

    Türkiye (Tarih Belirtilmemiş): Yasa Dışı Organ Ticareti Operasyonu

    Black Cube’un Türkiye’de doğrudan bir operasyon yürüttüğü bilinmektedir. Şirketin kendi internet sitesinde yayınladığı bir vaka çalışmasına göre, Türkiye merkezli bir şirket üzerinden yürütülen yasa dışı organ ticareti ağını ifşa etmek için bir operasyon gerçekleştirilmiştir.

    Bu operasyonun detayları şöyledir:

    Konu: Türkiye’deki bir organ nakli şirketinin, İsrail’deki bir ağla işbirliği içinde olduğu iddia edilen yasa dışı faaliyetleri. Ağın, yoksul bireylerden organ temin ederek zengin hastalara yüksek ücretlerle sattığı iddia edilmektedir.

    Yöntem: Black Cube, ağın yapısını, işleyiş yöntemlerini ve finansman kaynaklarını ortaya çıkarmak için kapsamlı bir soruşturma yürütmüştür. Şirketin standart metodolojisi olan sahte kimlikler, gizli kayıtlar ve stratejik bilgi toplama teknikleri kullanılmıştır.

    Sonuç: Elde edilen bulgular, ilgili ülkelerde polis soruşturması başlatılmasına, Interpol kırmızı bülten çıkarılmasına ve ağın faaliyetlerinin durdurulmasına yol açmıştır. Black Cube, bu operasyonu “kamu yararına” bir çalışma olarak nitelendirmiş ve pro bono (ücretsiz) olarak yürüttüğünü belirtmiştir.

    Bu operasyon, Black Cube’ün yalnızca siyasi ve ticari alanlarda değil, aynı zamanda insan kaçakçılığı ve organize suç gibi alanlarda da faaliyet gösterdiğini göstermektedir. Türkiye’deki bu operasyon, şirketin 75’ten fazla ülkedeki faaliyet ağının bir parçasıdır ve kamuya açıklanan nadir örneklerden biridir.

    Dijital Operasyonlar ve Platform Tepkileri

    Meta’nın (Facebook) Yasağı

    Aralık 2021’de Meta (Facebook’un çatı şirketi), Black Cube dahil yedi “siber paralı asker” grubunu platformlarından yasakladığını duyurmuştur. Şirket, yedi ay süren bir soruşturma başlatmış ve şunları ortaya çıkarmıştır:

    · Facebook, Instagram ve WhatsApp’ta yaklaşık 1.500 sahte hesap
    · Özellikle Black Cube ile bağlantılı yaklaşık 300 hesap
    · 100’den fazla ülkede yaklaşık 50.000 hedef

    Meta’nın soruşturması, Black Cube’ün hedeflemesinin “ayrım gözetmeksizin” olduğu ve “gazeteciler, muhalifler, otoriter hükümetlerin eleştirmenleri, muhalefet liderlerinin aileleri ve insan hakları aktivistlerini” içerdiği sonucuna varmıştır. Meta güvenlik politikası başkanı Nathaniel Gleicher şunları belirtmiştir: “Gözetim-kiralama endüstrisi … en yüksek teklifi veren adına ayrım gözetmeksizin hedefleme gibi görünüyor.”

    Bu yasak, özel istihbarat firmalarına karşı kurumsal karşı önlemlerin nadir örneklerinden birini temsil etmektedir.

    Avrupa Tepkisi ve Politika Etkileri

    Bir “Hibrit Tehdit” Örüntüsü

    Black Cube’ün Romanya, Macaristan, Slovenya ve Kıbrıs’ta belgelenmiş operasyonları, Avrupa demokratik süreçlerine müdahalede tutarlı bir örüntü göstermektedir. Şirket şunları hedef almıştır:

    · Romanya’nın yolsuzlukla mücadele ajansının başkanı (şimdi AB’nin baş savcısı)
    · Macaristan’da gazeteciler ve aktivistler
    · Slovenya Başbakanı’nın yakın çalışma arkadaşları
    · Kıbrıs Cumhurbaşkanı’nın iç çemberi

    Bu operasyonlar sıklıkla seçim zamanlamasıyla örtüşmekte ve Slovenya Başbakanı Golob’un Black Cube’ün faaliyetlerini “Avrupa Birliği’ne karşı açık bir hibrit tehdit” ve “ortak değerlerimizi, prosedürlerimizi ve siyasi süreçlerimizi olumsuz etkileme veya potansiyel olarak tehdit etme” kapasitesine sahip olarak nitelendirmesine yol açmıştır.

    Kurumsal Sessizlik

    Belgelenmiş örüntüye rağmen, Avrupa Komisyonu Slovenya’nın resmi şikayetini aldığını kamuoyuna açıklamamıştır. Bu sessizlik, AB’nin iddia edilen Rus müdahalesine “Hızlı Müdahale Sistemi” ve “Avrupa Demokrasi Kalkanı” girişimleriyle tutarlı bir şekilde yanıt verirken, kanıtlanmış İsrail özel istihbarat operasyonlarına karşı yanıtsız kalması nedeniyle analistlerden eleştiri almıştır.

    Devlet-İstihbarat Bağlantısı

    Black Cube ile İsrail devleti arasındaki ilişki, herhangi bir düzenleyici yanıtı karmaşıklaştırmaktadır. İsrail Savunma Bakanlığı casus yazılımları silah olarak sınıflandırmakta ve ihracat lisansları üzerinde nihai yetkiyi elinde tutmaktadır. Bu sınıflandırmaları denetleyen yetkililer, genellikle Black Cube’ün liderliğini dolduran aynı istihbarat birimlerinin mezunlarıdır.

    Sonuç: Demokratik Egemenliğe Bir Meydan Okuma

    Black Cube, uluslararası ilişkilerde yeni bir aktör kategorisini temsil etmektedir: birden fazla egemen devlette seçim sonuçlarını, yargı işlemlerini ve kamu söylemini etkileme kapasitesine sahip özel istihbarat firması. Tel Aviv, Londra ve Madrid’de ofisleri, yaklaşık 200 personeli ve 75 ülkeye yayıldığı bildirilen erişimiyle şirketin operasyonel ölçeği, birçok ulusal istihbarat teşkilatıyla yarışmaktadır.

    Belgelenmiş vakalardan birkaç örüntü ortaya çıkmaktadır:

    Birincisi, Black Cube’ün operasyonları tutarlı bir şekilde demokratik süreçleri, özellikle seçimleri ve yolsuzlukla mücadele mekanizmalarını hedef almaktadır. Şirket Nijerya (2015), Macaristan (2018, 2022) ve Slovenya’da (2026) seçimlere müdahale etmiş ve Romanya ve Kıbrıs’ta yolsuzlukla mücadele savcılarını hedef almıştır. Türkiye’de ise organize suç ve insan kaçakçılığı alanında operasyon yürütmüştür.

    İkincisi, şirket sofistike operasyonel güvenlik sergilemekte, kurumsal cepheler kurmakta, sahte kimlikler kullanmakta ve operasyonlar tamamlanır tamamlanmaz dijital ayak izlerini silmektedir.

    Üçüncüsü, devlet-özel istihbarat bağlantısı egemenlik konusunda temel sorular ortaya çıkarmaktadır. Black Cube’ün liderliği iki eski Mossad direktörünü, eski bir İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi başkanını ve diğer kıdemli İsrail istihbarat figürlerini içermekte ve bu da İsrail devletinden operasyonel veya örtülü destek olduğunu düşündürmektedir.

    Dördüncüsü, Avrupa Birliği’nin iddia edilen Rus müdahalesini etkin bir şekilde ele alırken, belgelenmiş İsrail özel istihbarat müdahalesine yanıt vermemesi, demokratik dayanıklılık ilkelerinin seçici uygulandığını düşündürmektedir.

    Şubat 2026’da başlatılan Avrupa Demokrasi Kalkanı ve Avrupa Demokratik Dayanıklılık Merkezi, yabancı müdahaleyle mücadele için kurumsal çerçeveler temsil etmektedir. Slovenya Başbakanı Golob’un belirttiği gibi, Slovenya vakası “Üye Devletleri yabancı müdahaleye karşı koruma yetkisinin kritik bir testini” sağlamaktadır. Ancak, Black Cube gibi özel istihbarat aktörlerine karşı etkili bir düzenleyici yanıt olmadan, bu kurumlar belirli kaynaklardan gelen tehditlerin ele alındığı, diğerlerinden gelen karşılaştırılabilir tehditlerin ise görmezden gelindiği bir çifte standardı meşrulaştırma riski taşımaktadır.

    Gelecekteki araştırmalar, özel istihbarat firmalarının sınırlar ötesinde cezasız faaliyet göstermesini sağlayan düzenleyici boşlukları, devlet bağlantılı özel aktörlerin devlet çıkarlarına hizmet ederken makul inkar edilebilirliği nasıl koruduğunu ve bu ortaya çıkan aktör kategorisinin oluşturduğu benzersiz zorlukları ele almak için uluslararası yasal çerçevelerin potansiyelini incelemelidir.

    Kaynakça

    1. Prime Minister Robert Golob. (2026, March 18). Prime Minister Robert Golob informs the President of the European Commission of foreign interference in Slovenia’s elections in a letter. GOV.SI. https://www.gov.si/en/news/2026-03-19-prime-minister-robert-golob-informs-the-president-of-the-european-commission-of-foreign-interference-in-slovenias-elections-in-a-letter/
    2. The New York Times. (2017, November 15). Deception and Ruses Fill the Toolkit of Investigators Used by Weinstein. https://www.nytimes.com/2017/11/15/business/deception-and-ruses-fill-the-toolkit-of-investigators-used-by-weinstein.html
    3. Al Jazeera. (2021, December 17). Meta bans ‘cyber-mercenaries’ that targeted 50,000 people. https://www.aljazeera.com/news/2021/12/17/meta-bans-cyber-mercenaries-spying-on-journalists-activists
    4. Cyprus Radio Broadcasting Corporation. (2026, April 10). Intelligence company behind the “Emily Thompson” video. https://tr.news.rik.cy/tr/article/2026/4/10/emily-thompson-videosunun-yapiminin-arkasindaki-istihbarat-sirketi/
    5. Mladina.si. (2026, March 16). Investigation Report: How Israelis Met with Janez Janša. https://www.mladina.si/247422/investigation-report/blackcube.com/committees.parliament.uk/oralevidence/7803/committees.parliament.uk/oralevidence/7803/html
    6. Marks Gray. (2017, December 20). Attorney David Boies’s Career-Killing Ethical Breach for Weinstein. https://marksgray.com/media-law/attorney-david-boiess-career-killing-media-stories-weinstein/
    7. China Press. (2021, December 16). 7 companies banned for using Facebook to monitor 10,000 people. https://www.chinapress.com.my/?p=2787960
    8. Black Cube. (n.d.). Uncovering a Criminal Organ Trafficking Network. https://www.blackcube.com/case-study/pro-bono-organ-trafficking
    9. GOV.SI. (2026, March 18). Press release following the meeting of the National Security Council Secretariat. https://www.gov.si/en/news/2026-03-18-press-release-following-the-meeting-of-the-national-security-council-secretariat/
    10. eKathimerini.com. (2026, April 10). Israeli firm Black Cube confirms Cyprus sting to ‘expose corruption’. https://www.ekathimerini.com/politics/foreign-policy/1300775/israeli-firm-black-cube-confirms-cyprus-sting-to-expose-corruption/
    11. Law.com. (2020, January 30). Boies Schiller Lawyer Testifies Firm Helped Hire Ex-Spies to Aid Harvey Weinstein. https://www.law.com/newyorklawjournal/2020/01/30/boies-schiller-lawyers-says-firm-helped-hire-ex-spies-to-aid-harvey-weinstein/
    12. NEWSru.co.il. (2021, December 17). Meta announces it has blocked access to the Facebook platform for four Israeli cyber-espionage companies. https://www.newsru.co.il/finance/17dec2021/facebook302.html
    13. AKEL. (2026, April 14). Five days after the Black Cube company’s statement on Videogate, the Christodoulides government still maintains its deafening silence. https://akel.org.cy/black-cube/?lang=tr
    14. RT International. (2026, April 27). Wired for War: Why is the EU ignoring the Israeli cyber threat?. https://rtnewsru.com/news/639159-israel-spies-eu-pegasus/
    15. The Jerusalem Post. (2026, May 19). Black Cube doubles office space in Tel Aviv. http://members.jpost.com/business-and-innovation/article-896834
    16. Black Cube. (n.d.). Uncovering a Criminal Organ Trafficking Network. https://www.blackcube.com/case-study/pro-bono-organ-trafficking
  • LEVENT KIRCA…

    LEVENT KIRCA…

    Rahmetli…
    Büyük bir keyifle ve gözlerim yaşararak izlerdim…
    Altıma işediğim de olmuştur…
    ***
    Ölene kadar oynadığı ve yazdığı bütün komedilerde 1980’den bu yana eleştirmediği, yanlışlarına, siyasi ve sosyal ahlaksızlıklarına işaret etmeği;
    Ne Başbakan kaldı ne Cumhurbaşkanı…
    Ne parti genel başkanı, ne de belediye başkanı…
    ***
    İfade verdiği oldu ama hepimizi güldüren oyunları için hiç hapse girmedi….
    Allah gani gani rahmet eylesin…
    ***
    Bugün biliyor musunuz onun adına çok seviniyorum, hatta “iyi ki ölmüş” diyorum…
    ***
    Çünkü adım gibi eminim;
    Bugün olsaydı ya MHP’li bir meczup tarafından öldürülürdü.,
    Ya da SARAY’ın hakim ve savcılarınca “müebbet” hapis cezasıyla kodeste çürütülürdü…
    Osman Kavala gibi…
    ***
    Biraz evvel mesaj kutuma düşen haber şu;
    Cumhuriyet Başsavcılığı, sosyal medyada yayılan görüntüler üzerine
    Komedyen Deniz Göktaş hakkında “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” suçlaması kapsamında soruşturma başlattıldığını bildirdi…
    ***
    Bütün gazetelerde var…
    ***
    Sizin de gözlerinizin önüne usta sanatçı Levent KIRCA geldi değil mi?
    Acı acı gülümsediniz…
    ***
    Komedyen Deniz Göktaş tutuklanır mı?
    Mümkün…
    Çünkü Kaç’Ak sarayın işine gelmeyen, hoşuna gitmeyen, az veya çok muhalif olan herkes her an benzeri suçlamalarla tutuklanabilir…
    ***
    İddianame hazırlanmadan günlerce hatta aylarca kodeste tutulabilir…
    ***
    Var mı engel olabilecek bir babayiğit?
    (Belki Emoş, belki Biloş..!)
    ***
    Diyor ya CHP için asrın lideri “Frankenstein” yarattılar diye…
    Aslında kendi yarattıkları en büyük, en tehlikeli “Frankenstein” lar yargıdaki giyotinler,
    saraydaki komik şakşakçılar…
    ***
    Sadece muhalif olanları ezip geçen, yok eden iftira atan, montaj yapan ve suç icat edip kodese tıkan…
    ***
    Yani!..
    ***
    Başta ben olmak üzere saray aleyhine ve gerçekleri yazan, çizen hepimiz “kodes yolcusu” adayıyız…
    Silivri zindanlarına doğru…
    ***
    Ne güzel demiş atalarımız:
    “Kuştan korkan darı ekmezmiş..”
    ***
    Kaç aylık, yada kaç yıllık ömrüm kaldı bilmiyorum; ama korkarsam ve bu onurlu yoldan, mücadeleden dönersem namerdim…
    ***
    Senin etin ne budun ne diyen olacaktır…
    Nazım Hikmet vermiş cevabı;
    “Sen yanmazsan, ben yanmazsam nasıl çıkar bu ülke aydınlığa…”
    ***
    Tek istediğimiz var; korkanlar gölge etmesin yeter…
    Biz bize yeteriz…
    ***
    Ama!…
    Hiçkimse peygamberimiz dediğini unutmasın;
    “Haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytandır…”

    Erdoğan ÖZGENÇ
    İstanbul 29.06.2026 16.56

  • Yerçekimini Depolamak: Çin’in Daofu Pompalı Depolamalı Hidroelektrik Santrali’nin Enerji Sistemleri Dönüşümündeki Rolü Üzerine Disiplinlerarası Bir İnceleme

    Yerçekimini Depolamak: Çin’in Daofu Pompalı Depolamalı Hidroelektrik Santrali’nin Enerji Sistemleri Dönüşümündeki Rolü Üzerine Disiplinlerarası Bir İnceleme

    Enerji Depolama Çağının Eşiğinde

    Yirmi birinci yüzyılın enerji paradigması, derin bir çelişkiyle karakterize olmaktadır: İnsanlık, tarihinde ilk kez, gezegenin büyük bölümüne yetecek miktarda enerji üretebilecek teknolojik kapasiteye sahiptir; ancak bu enerjiyi üretildiği anda tüketmek veya depolamak konusunda ciddi yapısal sınırlamalarla karşı karşıyadır. Güneş panelleri öğle saatlerinde maksimum kapasitede çalışırken, akşam saatlerinde artan talebi karşılayamaz. Rüzgâr türbinleri fırtınalı gecelerde fazla enerji üretirken, durgun yaz günlerinde atıl kalır. Bu zamansal uyumsuzluk, yenilenebilir enerji devriminin en temel teknik ve ekonomik sorunlarından birini oluşturmaktadır.

    Çin Halk Cumhuriyeti’nin Siçuan eyaletinin kuzeybatısındaki Daofu bölgesinde yükselen devasa inşaat sahası, bu soruna verilen yanıtın en çarpıcı örneklerinden biridir. Deniz seviyesinden yaklaşık 3.500 metre yükseklikte, Tibet Platosu’nun doğu sınırında konumlanan Daofu Pompalı Depolamalı Hidroelektrik Santrali, yalnızca bir enerji altyapı projesi değil; aynı zamanda enerji depolama kavramına yönelik paradigmatik bir müdahaledir. Proje, kimyasal bataryaların sınırlılıklarını aşarak, enerji depolamanın en eski ve en güvenilir biçimlerinden biri olan yerçekimi potansiyel enerjisini benzeri görülmemiş bir ölçekte uygulamaktadır.

    Daofu Projesi’nin Teknik Anatomisi

    Coğrafi Konum ve Topoğrafik Avantajlar

    Daofu Pompalı Depolamalı Hidroelektrik Santrali, Siçuan eyaletinin Garzê Tibet Özerk İli sınırları içerisinde, Daofu ilçesi yakınlarında konumlanmaktadır. Bölge, Tibet Platosu’nun doğuya doğru alçalarak Siçuan Havzası’na geçiş yaptığı karmaşık topoğrafik kuşakta yer alır. Bu konum, projeye iki kritik avantaj sağlamaktadır: birincisi, alt ve üst rezervuarlar arasında olağanüstü bir hidrolik düşü (basınç yüksekliği) yaratmaya imkân tanıyan dik topoğrafik eğim; ikincisi, projenin Tibet Platosu’nun bol su kaynaklarına ve bölgenin giderek büyüyen yenilenebilir enerji altyapısına yakınlığı.

    Projenin en dikkat çekici teknik parametresi, iki rezervuar arasındaki yaklaşık 760,7 metrelik azami hidrolik düşüdür. Bu değer, küresel ölçekteki pompalı depolamalı hidroelektrik tesisleri arasında en yükseklerden biridir ve projenin enerji yoğunluğunu belirleyen temel faktördür. Hidrolik düşü ile depolanabilen potansiyel enerji arasındaki ilişki, temel fizik prensipleriyle açıklanabilir:

    E_p eşittir m çarpı g çarpı h

    Burada E_p potansiyel enerjiyi (Joule), m su kütlesini (kilogram), g yerçekimi ivmesini (9,81 metre bölü saniye kare) ve h hidrolik düşüyü (metre) temsil etmektedir. 760,7 metrelik hidrolik düşü, aynı miktarda su için, 300 metrelik düşüye sahip bir tesise kıyasla yaklaşık 2,5 kat daha fazla enerji depolama kapasitesi anlamına gelmektedir. Bu basit fiziksel ilişki, Daofu’nun neden özellikle bu bölgede inşa edildiğini açıklamaktadır: topoğrafya, enerji depolama verimliliğinin belirleyici değişkenidir.

    Sistem Mimarisi ve Teknik Özellikler

    Daofu PDH Santrali’nin sistem mimarisi, klasik pompalı depolamalı hidroelektrik prensiplerine dayanmakla birlikte, ölçeği ve teknik parametreleriyle dikkat çekmektedir. Projenin kurulu güç kapasitesi 2,1 GW (2.100 MW) olarak belirlenmiştir. Tasarlanan yıllık elektrik üretimi yaklaşık 2,994 milyar kWh düzeyindedir. İki rezervuar arasındaki azami hidrolik düşü yaklaşık 760,7 metreye ulaşmaktadır. Sistemin günlük enerji depolama kapasitesi yaklaşık 12,6 milyon kWh olarak hesaplanmıştır. Bu miktar, yaklaşık 2 milyon hanenin günlük elektrik tüketimine eşdeğer görülmektedir. İnşaatına Ocak 2024’te başlanan proje, yaklaşık 3.500 metre rakımda konumlanmaktadır.

    Bu parametreler, projenin ölçeğini kavramak açısından çarpıcı referans noktaları sunmaktadır. 2,1 GW kurulu güç kapasitesi, örneğin, Türkiye’nin en büyük nükleer enerji projesi olan Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin planlanan toplam kapasitesine (4,8 GW) yaklaşık yarı yarıya eşdeğerdir. Günlük 12,6 milyon kWh depolama kapasitesi ise, yaklaşık 630.000 adet 20 kWh kapasiteli elektrikli araç bataryasına eşdeğer bir enerji miktarını temsil etmektedir.

    Sistemin çalışma döngüsü, temelde iki aşamadan oluşan tersinir bir süreçtir:

    Pompalama Aşaması (Enerji Depolama): Elektrik talebinin düşük, yenilenebilir enerji üretiminin yüksek olduğu saatlerde (tipik olarak gece yarısı ile sabah erken saatler arası), sistem fazla elektriği kullanarak yüksek kapasiteli pompaları çalıştırır. Bu pompalar, alt rezervuardaki suyu 760 metreden daha yüksekte bulunan üst rezervuara taşır. Bu aşamada elektrik enerjisi, suyun yerçekimi potansiyel enerjisine dönüştürülmüş olur.

    Türbinleme Aşaması (Enerji Üretimi): Elektrik talebinin zirve yaptığı saatlerde (tipik olarak akşam saatleri), üst rezervuardaki su kontrollü bir şekilde serbest bırakılır. Yüzlerce metrelik düşü boyunca kinetik enerji kazanan su, alt rezervuar seviyesindeki türbinleri döndürerek jeneratörlerin elektrik üretmesini sağlar. Bu aşamada suyun potansiyel enerjisi, kinetik enerji ve nihayetinde elektrik enerjisine dönüştürülmüş olur.

    Bu çift yönlü enerji dönüşüm süreci, sistemin bir “batarya” olarak kavramsallaştırılmasının temelini oluşturmaktadır. Kimyasal bir bataryada elektrokimyasal reaksiyonlarla depolanan enerji, burada fiziksel bir ortamda, yüksekte konumlandırılmış su kütlesinde depolanmaktadır.

    Verimlilik ve Termodinamik Sınırlar

    Pompalı depolamalı hidroelektrik sistemlerinin gidiş dönüş verimliliği, türbinleme aşamasında elde edilen enerjinin pompalama aşamasında tüketilen enerjiye oranı olarak tanımlanır. Modern PDH tesislerinde bu oran tipik olarak yüzde 70 ila 80 aralığında seyretmektedir. Daofu Projesi’nin yüksek hidrolik düşüsü, türbin verimliliğini artıran bir faktör olarak çalışabilir; zira yüksek basınçlı düşülerde türbin kanatlarının hidrodinamik performansı genellikle daha yüksektir.

    Ancak termodinamiğin birinci yasası, hiçbir enerji depolama sisteminin yüzde 100 verimliliğe ulaşamayacağını kesin bir şekilde ortaya koymaktadır. Pompalama sırasında elektrik motorlarında, sürtünmeli boru akışında ve türbinleme sırasında jeneratörlerde meydana gelen enerji kayıpları, sistemin kaçınılmaz verimlilik sınırlarını oluşturur. Borulardaki sürtünme kayıpları, Darcy Weisbach denklemiyle modellenebilir:

    h_f eşittir f çarpı (L bölü D) çarpı (v kare bölü 2g)

    Burada h_f sürtünme kaynaklı yük kaybını, f sürtünme faktörünü, L boru uzunluğunu, D boru çapını ve v akış hızını temsil etmektedir. Daofu gibi büyük ölçekli projelerde, bu kayıpları minimize etmek için boru çapları optimize edilmekte ve iç yüzey kaplamalarıyla sürtünme azaltılmaktadır.

    Yine de, PDH sistemlerinin yüzde 70 ila 80 aralığındaki gidiş dönüş verimliliği, onları günümüzün en verimli büyük ölçekli enerji depolama teknolojilerinden biri haline getirmektedir. Lityum iyon bataryaların yüzde 85 ila 95 aralığındaki verimliliğine kıyasla daha düşük olsa da, PDH’nin çok daha uzun çevrim ömrü ve çok daha büyük ölçeklenebilirlik avantajı, bu verimlilik farkını dengelemektedir.

    Enerji Depolama Teknolojilerinin Karşılaştırmalı Analizi

    Kimyasal Depolama: Bataryalar Çağı

    Lityum iyon bataryalar, son yirmi yılda enerji depolama alanında devrim niteliğinde bir dönüşüme öncülük etmiştir. Maliyetlerin 2010’dan bu yana yaklaşık yüzde 90 oranında düşmesi, elektrikli araçların ticarileşmesini mümkün kılmış ve şebeke ölçekli batarya sistemlerinin yaygınlaşmasını hızlandırmıştır. 2023 itibarıyla küresel lityum iyon batarya üretim kapasitesi 1 TWh sınırını aşmış durumdadır.

    Bununla birlikte, lityum iyon bataryaların büyük ölçekli enerji depolama uygulamalarında karşılaştığı yapısal sorunlar bulunmaktadır:

    Hammadde Kısıtları: Lityum, kobalt ve nikel gibi kritik minerallerin çıkarımı, coğrafi olarak yoğunlaşmış durumdadır. Kobalt üretiminin yaklaşık yüzde 70’i Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde gerçekleşmektedir ki bu durum, tedarik zincirlerini jeopolitik risklere açık hale getirmektedir. Lityum ise ağırlıklı olarak Avustralya, Şili ve Çin’de çıkarılmakta; işleme kapasitesinin yüzde 60’ından fazlası Çin’de yoğunlaşmaktadır.

    Çevrim Ömrü ve Bozunma: Tipik bir lityum iyon batarya hücresi, 3.000 ila 5.000 tam şarj deşarj çevriminden sonra kapasitesinin yüzde 20’sini kaybeder. Bu durum, günde birden fazla çevrim yapması gerekebilecek şebeke ölçekli depolama sistemleri için önemli bir sınırlamadır.

    Güvenlik ve Termal Yönetim: Büyük ölçekli batarya sistemlerinde termal kaçak riski, kapsamlı soğutma ve izleme sistemleri gerektirir. 2021’de Avustralya’daki Victoria Big Battery projesinde yaşanan yangın, bu risklerin somut bir örneğini oluşturmuştur.

    Ölçek Sınırlamaları: Günümüzün en büyük lityum iyon batarya depolama tesisi olan Kaliforniya’daki Moss Landing Projesi, 1,6 GWh depolama kapasitesine sahiptir. Daofu’nun günlük 12,6 GWh depolama kapasitesi, bu değerin yaklaşık 8 katıdır.

    Mekanik Depolama: Yerçekimi ve Basınç

    Mekanik enerji depolama sistemleri, enerjiyi fiziksel ortamlarda, potansiyel enerji, kinetik enerji veya basınç formunda saklayan teknolojilerdir. Pompalı depolamalı hidroelektrik, bu kategorinin en olgun ve en yaygın teknolojisidir.

    Pompalı Depolamalı Hidroelektrik (PDH): Küresel enerji depolama kapasitesinin yüzde 90’ından fazlasını oluşturan PDH, 50 ila 100 yıllık operasyonel ömürleriyle dikkat çeker. Bir PDH tesisi, 50.000’den fazla çevrim boyunca minimal kapasite kaybıyla çalışabilir. Başlıca dezavantajı, yüksek başlangıç sermaye maliyeti (tipik olarak 1.000 ila 2.500 ABD doları/kW) ve uygun coğrafi koşullara duyduğu gereksinimdir.

    Sıkıştırılmış Hava Enerji Depolama (CAES): Enerjiyi yeraltı mağaralarında sıkıştırılmış hava formunda depolayan bu teknoloji, PDH’ye benzer ölçeklenebilirlik avantajları sunar. Ancak geleneksel CAES sistemleri, havayı ısıtmak için doğalgaz kullanır ve bu nedenle tamamen temiz bir çözüm değildir. Gelişmiş adyabatik CAES sistemleri bu sorunu çözmeyi hedeflemektedir.

    Yerçekimi Bataryaları: Energy Vault gibi şirketler tarafından geliştirilen bu sistemler, vinçler ve ağır bloklar kullanarak enerjiyi yerçekimi potansiyel enerjisi olarak depolar. Ancak bu sistemlerin ölçeği, PDH’ye kıyasla hâlen çok sınırlıdır (tipik olarak MWh seviyesinde).

    Enerji Depolamada Rekabet Değil, Tamamlayıcılık

    Farklı enerji depolama teknolojileri arasındaki ilişki, sıfır toplamlı bir rekabetten ziyade, tamamlayıcı bir ekosistem olarak kavramsallaştırılmalıdır. Her teknoloji, deşarj süresi, yanıt hızı, ölçeklenebilirlik ve maliyet boyutlarında farklı nişlere hizmet eder. Lityum iyon bataryalar, milisaniyeden birkaç saate kadar değişen kısa süreli depolama ve frekans regülasyonu için idealdir. PDH sistemleri, 6 ila 24 saatlik uzun süreli depolama ve günlük yük kaydırma için optimize edilmiştir. Yeşil hidrojen gibi kimyasal depolama çözümleri ise mevsimsel depolama (yaz güneşinden kış elektriği) potansiyeli sunar.

    Daofu Projesi, bu ekosistem içerisinde “uzun süreli, büyük ölçekli depolama” nişini hedeflemektedir. Siçuan’da bol miktarda bulunan hidroelektrik ve giderek artan güneş enerjisi kapasitesi, gündüz saatlerinde fazla enerji üretilmesine neden olmaktadır. Daofu, bu fazla enerjiyi depolayarak akşam pik talebinde kullanıma sunabilecek ve böylece yenilenebilir enerjinin şebeke entegrasyonunu optimize edebilecektir.

    Çin’in Enerji Dönüşümü Stratejisi ve PDH’nin Rolü

    Karbon Nötrlüğü Hedefi ve Depolama İhtiyacı

    Çin Halk Cumhuriyeti, Eylül 2020’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 2060 yılına kadar karbon nötr olma hedefini ilan etmiştir. Bu hedef, dünyanın en büyük sera gazı salımcısı olan ülkenin enerji sisteminde köklü bir dönüşümü gerektirmektedir. Çin, 2023 yılında 216 GW yeni güneş enerjisi kapasitesi kurarak küresel güneş enerjisi büyümesinin yarısından fazlasını tek başına gerçekleştirmiştir. Ancak bu hızlı büyüme, şebeke dengesi açısından ciddi sorunlar yaratmaktadır.

    Çin Ulusal Enerji İdaresi’nin verilerine göre, ülkenin bazı bölgelerinde güneş ve rüzgâr enerjisinin kısılma oranı yüzde 10’u aşmaktadır. Bu durum, üretilen temiz enerjinin şebekeye entegre edilememesi ve boşa gitmesi anlamına gelir. Enerji depolama sistemleri, bu kısılma sorununu çözmek için kritik bir altyapı bileşeni olarak görülmektedir.

    Çin hükümeti, 2021 yılında yayımladığı “Yeni Enerji Depolama Gelişimi için Kılavuz Görüşler” belgesinde, 2025 yılına kadar 30 GW yeni enerji depolama kapasitesi hedeflemiştir. Pompalı depolamalı hidroelektrik, bu hedefin merkezinde yer almaktadır. Ulusal Enerji İdaresi’nin 2021’de yayımladığı “Orta ve Uzun Vadeli Pompalı Depolamalı Hidroelektrik Gelişim Planı”na göre, Çin’in PDH kapasitesinin 2025’te 62 GW’a, 2030’da 120 GW’a ulaşması hedeflenmektedir.

    Siçuan’ın Stratejik Konumu

    Siçuan eyaleti, Çin’in enerji dönüşümünde özel bir konuma sahiptir. Eyalet, zengin hidroelektrik kaynakları nedeniyle uzun süredir “Çin’in bataryası” olarak anılmaktadır. Ancak son yıllarda hızla artan güneş enerjisi kapasitesiyle birlikte, eyaletin enerji sistemi yeni bir dengesizlikle karşı karşıya kalmıştır.

    Daofu bölgesi, yıllık ortalama 2.000 ila 2.500 saat güneşlenme süresiyle, fotovoltaik enerji üretimi için elverişli koşullara sahiptir. Aynı zamanda Tibet Platosu’ndan Siçuan Havzası’na doğru akan bol su kaynakları, hidroelektrik üretimi için idealdir. Ancak bu iki kaynağın mevsimsel profilleri farklılık gösterir: hidroelektrik üretimi yaz aylarında (yağmur mevsiminde) zirve yaparken, güneş enerjisi üretimi kış aylarında (daha açık gökyüzü nedeniyle) daha yüksektir. Daofu PDH Santrali, bu mevsimsel ve günlük dalgalanmaları dengeleyecek bir tampon görevi görebilir.

    Enerji Güvenliği ve Jeopolitik Boyut

    Enerji depolama teknolojilerinin seçimi, yalnızca teknik ve ekonomik kriterlere değil, aynı zamanda jeopolitik değerlendirmelere de tabidir. Lityum iyon bataryaların yaygın kullanımı, Çin’i belirli kritik minerallerin ithalatına bağımlı hale getirmektedir. Her ne kadar Çin, lityum işleme kapasitesinin büyük bölümüne sahip olsa da, ham lityumun önemli bir kısmı ithal edilmektedir.

    Pompalı depolamalı hidroelektrik ise, inşası için gerekli malzemeler (betonda kullanılan çimento, türbinlerde kullanılan çelik) büyük ölçüde yurt içinden temin edilebilir. Bu durum, PDH’yi enerji güvenliği açısından daha dirençli bir seçenek haline getirmektedir. Ayrıca bir PDH tesisinin 50 ila 100 yıllık operasyonel ömrü, 10 ila 15 yılda bir yenilenmesi gereken batarya sistemlerine kıyasla çok daha uzundur.

    Çevresel Etkiler ve Sürdürülebilirlik Tartışmaları

    Dağ Ekolojisine Müdahale

    Daofu Projesi’nin yaklaşık 3.500 metre rakımda, Tibet Platosu’nun hassas ekolojisine sahip bir bölgede inşa ediliyor olması, önemli çevresel soruları gündeme getirmektedir. Pompalı depolamalı hidroelektrik projeleri, her ne kadar operasyon aşamasında sera gazı salımı yapmasalar da, inşaat aşamasında ve ekosistem üzerinde bıraktıkları kalıcı etkiler bakımından kapsamlı bir çevresel değerlendirmeyi hak etmektedir.

    Projenin başlıca çevresel etki alanları şunlardır:

    Arazi Kullanımı ve Habitat Kaybı: Üst ve alt rezervuarların inşası, binlerce hektarlık dağ ekosisteminin sular altında kalmasına neden olacaktır. Bu alanlar, Tibet Platosu’na özgü endemik türler için habitat oluşturabilir.

    Hidrolojik Döngüye Müdahale: Suyun alt ve üst rezervuarlar arasında sürekli hareketi, yerel yeraltı suyu seviyelerini ve yüzey akış rejimini etkileyebilir.

    İnşaat Kaynaklı Emisyonlar: Projenin inşaatı sırasında kullanılacak çimento ve çelik üretimi, önemli miktarda karbon emisyonuna yol açacaktır. Bu “gömülü karbon” maliyetinin, tesisin operasyonel ömrü boyunca sağlayacağı emisyon tasarrufuyla karşılaştırılması gerekmektedir.

    Sismik Riskler: Bölge, tektonik olarak aktif bir kuşakta yer almaktadır. Büyük ölçekli su kütlelerinin hareketi ve rezervuarların ağırlığı, sismik aktiviteyi tetikleme potansiyeli taşır.

    Karşılaştırmalı Çevresel Değerlendirme

    Enerji depolama teknolojilerinin çevresel etkileri, yalnızca operasyonel aşamayı değil, tüm yaşam döngüsünü kapsayan bir perspektifle değerlendirilmelidir. Yaşam Döngüsü Analizi (LCA) perspektifinden bakıldığında, PDH sistemleri inşaat aşamasında yüksek çevresel etki gösterir, ancak 50 ila 100 yıllık ömür boyunca birim depolanan enerji başına düşük etki bırakır ve operasyon aşamasında yalnızca su olmak üzere minimal kaynak tüketimi gerektirir. Lityum iyon bataryalar ise madencilik aşamasında su kirliliği ve habitat tahribatına yol açar, 10 ila 15 yıllık ömre sahiptir ve geri dönüşüm altyapısı hâlen gelişme aşamasındadır. Hidrojen depolama ise üretim aşamasında enerji yoğun olup, depolama ve taşıma için özel altyapı gerektirir.

    Bu karşılaştırma, hiçbir teknolojinin “mükemmel” bir çevresel profile sahip olmadığını, her birinin kendine özgü ödünleşimler içerdiğini göstermektedir. Daofu Projesi özelinde, yüksek hidrolik düşünün sağladığı verimlilik avantajı, birim depolanan enerji başına düşen çevresel etkiyi azaltıcı bir faktör olarak değerlendirilebilir.

    Sosyal Etkiler ve Yerinden Edilme

    Büyük ölçekli hidroelektrik projelerinin belki de en tartışmalı boyutu, yerel topluluklar üzerindeki sosyal etkilerdir. Daofu bölgesi, ağırlıklı olarak Tibetli toplulukların yaşadığı, kültürel ve manevi değerlerin coğrafyayla yakından ilişkili olduğu bir bölgedir. Projenin inşası, tarım arazilerinin ve potansiyel olarak yerleşim alanlarının sular altında kalmasına neden olabilir.

    Çin’deki büyük altyapı projelerinde uygulanan zorunlu yeniden yerleşim programları, geçmişte önemli eleştirilere konu olmuştur. Üç Boğaz Barajı projesi, yaklaşık 1,3 milyon kişinin yerinden edilmesiyle sonuçlanmıştı. Daofu Projesi’nin ölçeği çok daha küçük olmakla birlikte, yerel topluluklar üzerindeki sosyal etkilerin şeffaf bir şekilde değerlendirilmesi ve yönetilmesi, projenin toplumsal meşruiyeti açısından kritik öneme sahiptir.

    Mühendislik Zorlukları ve İnovasyon

    Yüksek İrtifa İnşaatının Zorlukları

    3.500 metre rakımda inşaat yapmak, deniz seviyesindeki inşaata kıyasla bir dizi benzersiz mühendislik zorluğu sunar:

    Azalan Oksijen Seviyesi: Bu yükseklikte atmosfer basıncı deniz seviyesinin yaklaşık yüzde 65’ine düşer. Bu durum, hem işçi sağlığı ve güvenliği hem de içten yanmalı motorlu ekipmanların performansı açısından sorunlar yaratır. Dizel motorlar, bu yükseklikte güçlerinin yüzde 30 ila 40’ını kaybedebilir.

    Donma Çözülme Döngüleri: Tibet Platosu’nun sert iklimi, yılda 200’den fazla donma çözülme döngüsüne maruz kalabilir. Bu döngüler, beton yapıların dayanıklılığını tehdit eder ve özel beton formülasyonları ile inşaat teknikleri gerektirir.

    Ulaştırma Lojistiği: Devasa türbin bileşenlerinin ve inşaat malzemelerinin dağlık araziye taşınması, lojistik açıdan karmaşık bir operasyondur. Türbin rotorları ve statorları gibi ağır bileşenlerin taşınması, özel yol iyileştirmeleri veya modüler tasarım yaklaşımları gerektirebilir.

    Yüksek Hidrolik Düşüye Bağlı Teknik Zorluklar

    760,7 metrelik hidrolik düşü, PDH sistemleri için alışılmadık derecede yüksektir ve beraberinde özel mühendislik zorlukları getirir:

    Basınç Yönetimi: Bu yükseklikteki su kolonu, türbin seviyesinde yaklaşık 76 bar (7,6 MPa) basınç oluşturur. Bu basınç, cebri boruların ve türbin bileşenlerinin yüksek mukavemetli çelikten imal edilmesini gerektirir.

    Su Darbesi Riski: Ani valf kapanmaları veya türbin devre dışı kalmaları durumunda, boru sisteminde yıkıcı basınç dalgaları oluşabilir. Joukowski denklemiyle ifade edilen bu olgu:

    ΔP eşittir ρ çarpı c çarpı Δv

    Burada ΔP basınç değişimini, ρ suyun yoğunluğunu, c ses dalgasının sudaki hızını ve Δv akış hızındaki değişimi göstermektedir. Yüksek hidrolik düşüye sahip sistemlerde su darbesi riski daha büyüktür ve kapsamlı basınç tahliye sistemleri gerektirir.

    Türbin Teknolojisi: Yüksek basınçlı düşüler için optimize edilmiş Pelton türbinleri veya Francis türbinlerinin özel varyantları gerekebilir. Bu türbinlerin imalatı, yüksek hassasiyetli işleme ve özel alaşımlar gerektirir.

    Yenilikçi Çözümler ve Teknoloji Transferi

    Daofu Projesi’nin teknik özellikleri, Çin’in PDH teknolojisindeki yetkinliğini göstermekle birlikte, bazı kritik bileşenler için hâlâ uluslararası teknoloji transferine ihtiyaç duyulmaktadır. Özellikle yüksek basınçlı, büyük çaplı türbin tasarımı ve üretimi konusunda Voith Hydro, GE Renewable Energy ve Andritz gibi uluslararası firmaların deneyimi önem taşımaktadır.

    Bununla birlikte, Çin’in özellikle son on yılda PDH teknolojisinde kaydettiği ilerleme dikkat çekicidir. POWERCHINA gibi devlete ait mühendislik firmaları, artık PDH projelerinin tasarımı, ekipman üretimi ve inşaatı konusunda dünya liderleri arasında yer almaktadır. Daofu Projesi, bu yetkinliğin en üst seviyede sergilendiği bir referans proje olarak değerlendirilebilir.

    Ekonomik Analiz: Maliyetler, Finansman ve Piyasa Dinamikleri

    Sermaye Maliyetleri ve Finansman Yapısı

    Daofu Projesi’nin toplam yatırım maliyeti kamuya açıklanmamış olmakla birlikte, benzer ölçekteki projelerden hareketle tahmin yürütmek mümkündür. 2,1 GW kapasiteli bir PDH projesi için, birim maliyetin 1.500 ila 2.500 ABD doları/kW aralığında olacağı varsayıldığında, toplam yatırım maliyetinin 3,15 ila 5,25 milyar ABD doları aralığında olması beklenebilir.

    Bu büyüklükteki projeler için tipik finansman yapısı, yüzde 20 ila 30 öz sermaye ve yüzde 70 ila 80 borç finansmanından oluşur. Çin’de bu tür stratejik altyapı projeleri genellikle devlet bankaları (Çin Kalkınma Bankası, Çin Exim Bank) tarafından uygun koşullu kredilerle finanse edilir. Ayrıca Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) ve Yeni Kalkınma Bankası (NDB) gibi çok taraflı kuruluşlar da potansiyel finansman kaynakları arasındadır.

    Seviyelendirilmiş Depolama Maliyeti (LCOS)

    Enerji depolama teknolojilerinin ekonomik karşılaştırması için kullanılan temel metrik, Seviyelendirilmiş Depolama Maliyeti’dir (Levelized Cost of Storage, LCOS). LCOS, depolama sisteminin yaşam döngüsü boyunca depolanan birim enerji başına düşen toplam maliyeti ifade eder ve aşağıdaki formülle hesaplanır:

    LCOS eşittir (Yatırım Maliyeti artı İşletme Maliyeti_t bölü (1 artı r) üssü t toplamı) bölü (Depolanan Enerji_t bölü (1 artı r) üssü t toplamı)

    Lazard’ın 2023 analizine göre, pompalı depolamalı hidroelektrik için LCOS 150 ila 250 ABD doları/MWh aralığındayken, lityum iyon bataryalar için bu değer 200 ila 350 ABD doları/MWh aralığındadır. Ancak bu değerler bölgesel koşullara ve spesifik proje parametrelerine bağlı olarak önemli ölçüde değişebilir.

    Daofu Projesi’nin yüksek hidrolik düşüsü, birim su hacmi başına daha fazla enerji depolanmasına imkân tanıyarak LCOS’u aşağı çekici bir faktör olarak çalışacaktır. Ayrıca tesisin 50 yılı aşması beklenen operasyonel ömrü, başlangıç yatırım maliyetini uzun bir zaman dilimine yayarak LCOS’u iyileştirecektir.

    Gelir Modelleri ve Piyasa Entegrasyonu

    PDH tesislerinin gelir modeli, elektrik piyasasının yapısına bağlı olarak çeşitli bileşenlerden oluşabilir:

    Enerji Arbitrajı: En temel gelir kaynağı, elektrik fiyatlarının düşük olduğu saatlerde pompalama yaparak enerji depolamak ve fiyatların yüksek olduğu saatlerde bu enerjiyi satmaktır. Bu “düşükten al, yüksekten sat” stratejisinin kârlılığı, pik ve dip fiyatlar arasındaki farka bağlıdır.

    Yardımcı Hizmetler: PDH tesisleri, frekans regülasyonu, gerilim kontrolü ve döner rezerv gibi şebeke yardımcı hizmetleri sunarak ek gelir elde edebilir. Yüksek rampa hızları sayesinde PDH tesisleri, şebeke frekansındaki ani değişimlere hızlı yanıt verebilir.

    Kapasite Ödemeleri: Bazı piyasa yapılarında, depolama tesisleri şebeke güvenilirliğine katkıları karşılığında kapasite ödemeleri alabilir.

    Çin’in elektrik piyasası hâlen reform sürecindedir ve enerji fiyatlandırması tamamen serbest piyasa koşullarına göre belirlenmemektedir. Bu durum, Daofu gibi projelerin gelir modelini belirsizleştirebilir. Ancak Çin hükümetinin PDH’yi stratejik bir öncelik olarak belirlemiş olması, bu tür projeler için uygun piyasa düzenlemelerinin yapılacağına işaret etmektedir.

    Projenin Mevcut Durumu ve Zaman Çizelgesi

    İnşaat Aşaması

    Daofu PDH Santrali’nin inşaatı, Ocak 2024 itibarıyla resmen başlatılmıştır. Proje hâlen yapım aşamasındadır ve tamamlanmış bir tesis değildir. Sosyal medyada ve bazı haber kaynaklarında projenin tamamlanmış bir “mucize batarya” olarak sunulması, gerçeği yansıtmamaktadır. Bu tür mega projelerde inşaatın tipik olarak 5 ila 8 yıl sürmesi beklenir.

    İnşaat süreci, tipik bir PDH projesinde olduğu gibi birkaç aşamada ilerleyecektir. Birinci aşama olan Hazırlık Aşaması (2024 ila 2025) erişim yollarının inşası, şantiye alanının hazırlanması ve temel kazılarını kapsamaktadır. İkinci aşama olan Ana İnşaat Aşaması (2025 ila 2028) rezervuar alanlarının kazısı ve betonlanması, cebri boruların döşenmesi, türbin ve jeneratörlerin montajını içermektedir. Üçüncü aşama olan Devreye Alma Aşaması (2028 ila 2030) sistem testleri, su doldurma ve kademeli kapasite artırımını kapsayacaktır. Dördüncü ve son aşama olan Tam Operasyon (2030 ve sonrası) ise tam kapasite ticari işletmeye geçişi ifade etmektedir.

    Bu zaman çizelgesi, projenin karmaşıklığı ve ölçeği göz önüne alındığında iyimser bir senaryoyu temsil etmektedir. Yüksek irtifa inşaatının getirdiği zorluklar ve olası tedarik zinciri aksamaları, takvimi uzatabilir.

    Medya Temsili ve Gerçeklik Kontrolü

    Daofu Projesi’nin medyada ve sosyal medyada “dağın içine inşa edilen dev su bataryası” olarak çerçevelenmesi, projenin yenilikçi karakterini vurgulayan güçlü bir anlatıdır. Bu anlatı, enerji depolamayı soyut bir teknik kavram olmaktan çıkararak somut, anlaşılabilir bir imgeye dönüştürmektedir. “Bir dağın bataryaya dönüştürülmesi” metaforu, bilim iletişimi açısından etkili olmakla birlikte, bazı yanlış anlamalara da yol açabilir.

    Öncelikle, proje bir dağı “oyarak” inşa edilen bir yeraltı tesisi değildir. İki açık hava rezervuarı ve bunları bağlayan boru sisteminden oluşan bir yüzey tesisidir. İkinci olarak, sistem bir “batarya” değil, bir enerji depolama sistemidir; enerjiyi kimyasal olarak değil, fiziksel olarak depolar. Bu ayrım, teknik açıdan önemlidir.

    Küresel Enerji Dönüşümü İçin Çıkarımlar

    PDH’nin Küresel Yeniden Canlanışı

    Daofu Projesi, küresel ölçekte pompalı depolamalı hidroelektriğe yönelik yeniden canlanan ilginin bir parçasıdır. Uluslararası Hidroelektrik Birliği’nin (IHA) verilerine göre, 2023 itibarıyla dünya genelinde yaklaşık 160 GW PDH kapasitesi işletmededir ve 60 GW’ın üzerinde kapasite inşa halindedir. ABD’deki Eagle Mountain (1,3 GW), Avustralya’daki Snowy 2.0 (2 GW) ve İsviçre’deki Nant de Drance (900 MW) gibi projeler, PDH’nin küresel enerji dönüşümündeki stratejik rolünü göstermektedir.

    PDH’nin yeniden canlanışının arkasında birkaç temel faktör bulunmaktadır. Artan güneş ve rüzgâr enerjisi kapasitesi, uzun süreli depolama ihtiyacını artırmaktadır. Lityum iyon bataryaların ölçek ve maliyet sınırlamaları, tamamlayıcı depolama çözümlerine olan ihtiyacı vurgulamaktadır. PDH, 100 yılı aşkın operasyonel deneyime sahip, kanıtlanmış bir teknolojidir. Ayrıca 50 ila 100 yıllık operasyonel ömürler, PDH’yi uzun vadeli enerji planlaması için cazip kılmaktadır.

    Gelişmekte Olan Ülkeler İçin Model Olabilir mi?

    Daofu Projesi’nin temsil ettiği büyük ölçekli PDH modeli, benzer coğrafi koşullara sahip gelişmekte olan ülkeler için potansiyel bir referans oluşturabilir. Yüksek dağlık bölgelere sahip Nepal, Bhutan, Etiyopya, Peru ve Türkiye gibi ülkeler, PDH projeleri için uygun topoğrafyaya sahiptir.

    Ancak bu tür mega projelerin transfer edilebilirliği konusunda ihtiyatlı olmak gerekir. Milyarlarca dolarlık yatırım gerektiren PDH projeleri, birçok gelişmekte olan ülkenin mali kapasitesini aşar; Çin’in devlet bankaları aracılığıyla sağladığı uygun koşullu finansman, başka ülkelerde mevcut olmayabilir. PDH projeleri ayrıca karmaşık planlama, düzenleme ve yönetim kapasitesi gerektirir; güçlü kurumsal yapılar olmadan, bu tür projelerin başarıyla tamamlanması zordur. Bunun yanında, PDH’nin ekonomisi, pik ve dip fiyatlar arasında yeterli farkın bulunduğu elektrik piyasalarına bağlıdır; talebin daha az değişken olduğu küçük şebekelerde, arbitraj fırsatları sınırlı olabilir.

    Enerji Depolamanın Geleceği: Entegre Sistemler

    Enerji depolamanın geleceği, tek bir teknolojinin egemenliğinden ziyade, farklı depolama çözümlerinin entegre edildiği hibrit sistemlere doğru evrilmektedir. Daofu gibi büyük ölçekli PDH tesisleri, günlük yük kaydırma ve mevsimsel depolama için ideal altyapı sağlarken; lityum iyon bataryalar frekans regülasyonu gibi hızlı yanıt gerektiren hizmetlerde; yeşil hidrojen ise uzun mesafeli enerji taşımacılığında rol oynayabilir.

    Bu entegre yaklaşım, enerji sistemlerinin dirençliliğini artıracak ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kesintili doğasından kaynaklanan zorlukları aşmada kritik bir rol oynayacaktır. Daofu Projesi, bu entegre geleceğin habercisi olarak okunabilir: devasa bir mühendislik başarısı olmanın ötesinde, enerjiyi depolamanın ve zamana yaymanın yeni yollarını inşa etme iradesinin somut bir ifadesidir.

    Sonuç

    Çin’in Daofu Pompalı Depolamalı Hidroelektrik Santrali, enerji depolama teknolojilerinin evriminde bir dönüm noktasını temsil etmektedir. Proje, 2,1 GW kurulu gücü ve günlük 12,6 milyon kWh depolama kapasitesiyle, pompalı depolamalı hidroelektrik teknolojisinin sınırlarını zorlamakta ve yenilenebilir enerji entegrasyonunun önündeki en büyük engellerden biri olan kesintililik sorununa büyük ölçekli bir yanıt sunmaktadır.

    Bununla birlikte, projenin Ocak 2024’te başlayan inşaatının hâlen devam ettiği ve tamamlanmasının yıllar alacağı gerçeği, bu tür mega projelerin zaman ufkuna dair önemli bir hatırlatmadır. Enerji dönüşümü, yalnızca teknolojik yenilikleri değil, aynı zamanda uzun vadeli planlama ve sabırlı yatırım gerektiren bir süreçtir.

    Daofu, bir dağın bataryaya dönüştürülmesinin öyküsüdür; ancak bu öykü, insanlığın en eski enerji kaynaklarından biri olan yerçekimini, en yeni enerji ihtiyaçları için yeniden keşfetmesinin de öyküsüdür. Güneş parlamadığında ve rüzgâr esmediğinde, yukarı kaldırılmış suyun potansiyel enerjisi ışıkları açık tutmaya devam edebilir. Bu basit fizik prensibi, karmaşık enerji sorunlarımıza en zarif yanıtlardan biri olabilir.

    Projenin nihai başarısı veya başarısızlığı, yalnızca teknik parametrelerle değil; aynı zamanda çevresel etkilerin ne ölçüde yönetilebildiği, yerel toplulukların ne ölçüde fayda sağladığı ve sistemin değişen piyasa koşullarına ne kadar uyum sağlayabildiğiyle de ölçülecektir. Bu bağlamda Daofu, yalnızca bir enerji altyapı projesi değil, aynı zamanda enerji dönüşümünün karmaşık sosyo teknik doğasını incelemek için bir vaka çalışmasıdır.

    Kaynakça

    1. Global Times. “China builds giant ‘water battery’ in Sichuan mountain.” 2024.
    2. China.org.cn. “Daofu Pumped Storage Power Station Project Overview.” 2024.
    3. National Energy Administration of China. “Medium and Long Term Pumped Storage Development Plan (2021 to 2035).” 2021.
    4. International Hydropower Association. “2023 World Hydropower Outlook.” London: IHA, 2023.
    5. POWERCHINA Chengdu Engineering Corporation. “Daofu Pumped Storage Project Technical Specifications.” 2024.
    6. Lazard. “Levelized Cost of Storage Analysis, Version 8.0.” 2023.
    7. Blakers, A., Stocks, M., Lu, B., and Cheng, C. “A review of pumped hydro energy storage.” Progress in Energy, 3(2), 022003, 2021.
    8. Rehman, S., Al Hadhrami, L. M., and Alam, M. M. “Pumped hydro energy storage system: A technological review.” Renewable and Sustainable Energy Reviews, 44, 586 ila 598, 2015.
    9. IRENA. “Renewable Energy Statistics 2024.” Abu Dhabi: International Renewable Energy Agency, 2024.
    10. Zhang, Y., et al. “Environmental impacts of pumped storage hydropower: A review.” Renewable and Sustainable Energy Reviews, 157, 112048, 2022.
  • Jeopolitik Kırılma Hatlarında Stratejik Kayma: ABD-İran Çatışmasında Altyapı Savaşının Askerî Doktrin, Bölgesel Yayılma ve Küresel Ekonomi-Politik Sonuçları

    Jeopolitik Kırılma Hatlarında Stratejik Kayma: ABD-İran Çatışmasında Altyapı Savaşının Askerî Doktrin, Bölgesel Yayılma ve Küresel Ekonomi-Politik Sonuçları

    Taktiksel Hedef Genişlemesinin Stratejik Mantığı ve Riskleri

    Uluslararası güvenlik çalışmalarında, bir çatışmanın seyrini belirleyen en kritik unsurlardan biri, angajman kurallarında ve hedef seçiminde meydana gelen niteliksel değişimlerdir. Askerî tarih, taktik düzeydeki bir yeniliğin veya hedef kümesindeki genişlemenin, çoğu zaman siyasi hedefleri aşan ve kontrol edilemez stratejik sonuçlar doğuran bir tırmanma dinamiğini tetiklediğini göstermektedir. ABD’nin İran’a yönelik askerî harekâtında, ateş gücünün münhasıran askerî tesislerden ve nükleer altyapıdan çıkarak, ülkenin ekonomik ve toplumsal dayanıklılığını ayakta tutan kritik ulaştırma ve lojistik omurgasını hedef almaya başlaması, işte bu türden bir dönüm noktasıdır. 16 Temmuz saldırılarıyla belirginleşen bu yeni evre, klasik bir zorlayıcı diplomasi enstrümanı olmaktan çıkmış, hasmın savaş yapma kapasitesini ve yeniden toparlanma kabiliyetini sistemli biçimde çökertmeyi amaçlayan bir “sistemik yıpratma” stratejisine evrilmiştir.

    Bandar Abbas ve Şahbahar limanlarının çevresindeki köprü ve demiryolu bağlantılarının, liman gözetleme altyapısının ve deniz üslerinin eş zamanlı olarak vurulması, bu harekâtın salt bir güç gösterisi olmadığını, İran devletinin jeo-ekonomik sinir uçlarını felç etmeye yönelik hesaplı bir mimariye sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bu strateji, İran’ı iki temel seçenek arasında bırakmayı hedeflemektedir: ya ABD’nin dayattığı siyasi koşulları kabul ederek masaya oturmak ya da giderek artan bir ekonomik çöküş ve iç istikrarsızlık sarmalına sürüklenmek. Ne var ki, sahadaki ampirik gelişmeler, Tahran’ın bu iki seçenekten hiçbirine razı olmadığını, bunun yerine kendi stratejik kültürüne ve asimetrik kapasitesine uygun, çatışmanın parametrelerini kökten değiştiren bir “üçüncü yol”u tercih ettiğini göstermektedir: çatışmayı yatay düzlemde tırmandırmak. Bu makale, söz konusu stratejik kaymanın çok boyutlu sonuçlarını; askerî doktrin, bölgesel güvenlik mimarisi, küresel tedarik zincirlerinin kırılganlığı ve ABD’nin iç politika ile dış strateji arasında sıkışan karar alma süreçleri üzerinden derinlemesine bir analize tabi tutmaktadır.

    Hedef Seçiminin Dönüşümü: Askerî Tesislerden Lojistik Omurgaya Stratejik Kayma

    Klasik hava gücü teorisi, düşmanın komuta-kontrol merkezleri, hava savunma ağları ve muharip unsurlarının öncelikli hedefler olduğunu varsayar. ABD’nin İran’a yönelik ilk saldırı dalgaları da büyük ölçüde bu çerçeveye sadık kalmış, hava savunma bataryaları, kıyı savunma füze sistemleri ve devriye botları ile deniz üsleri öncelikli hedefler olmuştur. Ancak 16 Temmuz dalgasıyla birlikte hedef kümesine ulaştırma altyapısının dahil edilmesi, savaşın seviyesini taktiksel angajmandan operasyonel ve hatta stratejik düzleme taşıyan bir sıçramadır. Bu saldırıların hedefinde yalnızca İran donanmasının ikmal hatlarını kesmek değil, aynı zamanda ülkenin uluslararası ticarete entegrasyonunu sağlayan ve özellikle Doğu’ya açılan kapısı olan Şahbahar gibi stratejik projeleri baltalamak yatmaktadır.

    Bu hedef değişikliğinin İran’ın stratejik hesapları üzerinde iki temel etkisi olmuştur. İlk olarak, askerî tesislerin aksine, sivil-askerî ortak kullanımdaki bu altyapının vurulması, İran rejimine uluslararası hukuk ve savaş suçları çerçevesinde güçlü bir propaganda malzemesi sunmuş ve iç kamuoyundaki “kuşatılmışlık” anlatısını güçlendirmiştir. İkinci ve daha önemlisi, bu saldırılar İran’a, asimetrik karşılık verme konusunda meşruiyet zemini sağlamıştır. Konvansiyonel bir karşılık veremeyeceğinin bilincinde olan İran rejimi için, saldırının maliyetini ve acısını ABD’nin bölgedeki müttefiklerine ve çıkarlarına yaymak, hayatta kalma stratejisinin ana omurgası haline gelmiştir. Bu noktada, İran’ın “cephe genişletme” stratejisi, bir zayıflık itirafı değil, bilinçli bir güç projeksiyonu biçimi olarak okunmalıdır.

    Tahran’ın Çok Cepheli Misilleme Mimarisi: Vekil Güçler ve Doğrudan Angajmanın Eş Zamanlılığı

    İran’ın yatay tırmanma stratejisi, vekil güçler ağı üzerinden yürütülen asimetrik saldırılar ile Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı Kudüs Gücü unsurlarının doğrudan angajmanlarının karmaşık bir bileşiminden oluşmaktadır. Bu stratejinin en kritik özelliği, eş zamanlı olarak birden fazla coğrafi cephede, farklı yoğunluklarda angajman yaratabilme kapasitesidir. Bu çok katmanlı mimariyi oluşturan temel unsurları ayrı ayrı ele almak, stratejinin bütüncül resmini görmek açısından elzemdir.

    Körfez Arap Devletleri, İran’ın yatay tırmanma stratejisinde özel bir konuma sahiptir. Bahreyn ve Kuveyt gibi ülkeler, doğrudan füze ve insansız hava aracı saldırıları veya yerel hücreler aracılığıyla kritik altyapıları ve ABD üslerinin hedef alındığı bir cephe haline gelmiştir. Buradaki stratejik amaç, ABD’nin Körfez’deki müttefiklerini caydırmak, onları Washington’ın stratejisinden uzaklaştırmaya zorlamak ve özellikle Bahreyn’de konuşlu Beşinci Filo’nun harekât serbestisini kısıtlamaktır. Körfez ülkelerinin ekonomik ve siyasi istikrarını doğrudan tehdit eden bu saldırılar, ABD’nin bölgesel ittifak sisteminin temellerini sarsmayı hedeflemektedir.

    Yemen ve Kızıldeniz Cephesi ise İran’ın en güçlü asimetrik kozlarından birini oluşturmaktadır. Husiler aracılığıyla Bab’ül Mendeb Boğazı’nda ticari ve askerî gemilere yönelik saldırıların yoğunlaştırılması, küresel ticaretin en kritik boğum noktalarından birini tehdit ederek ABD ve müttefiklerine çatışmayı sonlandırmaları için muazzam bir küresel ekonomik baskı oluşturmaktadır. Bu hamlenin belki de en stratejik yanı, Hürmüz Boğazı’na alternatif olarak görülen rotaları da aynı ölçüde güvensizleştirmesidir. Böylece İran, Hürmüz’ü bizzat kapatmanın doğuracağı devasa riskleri üstlenmeden, küresel enerji ve ticaret akışını manipüle edebilmektedir.

    Levant ve Mezopotamya coğrafyası ise İran’ın hem doğrudan hem de dolaylı angajman araçlarını aynı anda kullandığı karmaşık bir satranç tahtasıdır. Suriye’deki ABD unsurlarına, örneğin Tenef Üssü çevresindeki varlığa yönelik doğrudan saldırılar düzenlenirken, Irak’taki Şii milis gruplar aracılığıyla ABD askerî varlığına ve diplomatik tesislerine yönelik sürekli ve düşük yoğunluklu bir baskı sürdürülmektedir. Buradaki nihai hedef, ABD’yi Levant’taki stratejik varlığından tamamen çıkarmak ve Irak’ta siyasi-askerî maliyeti sürekli kılarak Washington’u yormaktır. Bu üç cephenin eş zamanlı aktivasyonu, İran’ın yalnızca pasif bir misilleme değil, çatışmanın gündemini ve coğrafyasını belirlemeye yönelik proaktif bir strateji izlediğini göstermektedir.

    Küresel Enerji ve Lojistik Mimarisi Üzerindeki Basınç: Kademeli Tehditten Sistemik Krize

    ABD-İran çatışmasının en yıkıcı potansiyeli, küresel ekonominin üzerine inşa edildiği kırılgan deniz ticareti ve enerji lojistiği ağını felç etme kapasitesinde yatmaktadır. Tehdit, yalnızca Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz sevkiyatının kesintiye uğramasıyla sınırlı değildir. Sorun, artık tehdit vektörlerinin çoğalması ve alternatif güzergâhların da birer birer güvensizleşmesidir.

    Saldırılar başlamadan önce dahi, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, Hürmüz’e bağımlılığı azaltmak için stratejik boru hatlarına ve alternatif limanlara milyarlarca dolar yatırım yapmıştı. Ancak İran’ın yatay tırmanma stratejisi, bu alternatifleri de doğrudan hedef tahtasına oturtmaktadır. Suudi Arabistan’ın Doğu-Batı Boru Hattı, ülkenin doğusundaki zengin petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki Yanbu terminaline bağlayarak Hürmüz’ü by-pass etmek için hayati bir arter olarak inşa edilmiştir. Ne var ki Husilerin Kızıldeniz’deki saldırıları, bu terminalden yapılan ihracatı da aynı derecede riskli hale getirmektedir. Bir tankerin Yanbu’dan ayrılması, artık Bab’ül Mendeb engelini aşmak zorunda olduğu anlamına gelmekte ve bu durum, Hürmüz’e alternatif olarak geliştirilen bu rotanın stratejik değerini büyük ölçüde sıfırlamaktadır.

    Benzer bir kırılganlık, Birleşik Arap Emirlikleri’nin en büyük alternatif ihracat kapısı olan Fucerat limanı için de geçerlidir. Hürmüz Boğazı’nın hemen dışında, Umman Denizi kıyısında stratejik bir konuma sahip olan bu liman, İran’ın doğrudan askerî menzili içerisindedir ve çatışma durumunda kolayca tehdit edilebilir. Fucerat çıkışlı ihracatta yaşanacak aksaklıklar, BAE’nin ekonomik dayanıklılığını doğrudan vuracak ve küresel piyasalara arz edilen petrol miktarında ciddi bir daralmaya yol açacaktır. Tüm bu senaryoların kesişiminde, küresel piyasaları bekleyen tablo basit bir fiyat artışından ibaret değildir. Dünya ekonomisi; enerji maliyetlerindeki sıçrama, deniz taşımacılığı sigorta primlerindeki astronomik artış, gemilerin Afrika çevresine yönelmesiyle uzayan sefer süreleri ve konteyner navlun fiyatlarındaki patlamanın tetikleyeceği çok başlı bir maliyet enflasyonu ile karşı karşıya kalabilir. Bu şokun, COVID-19 sonrası toparlanmaya çalışan ve Rusya-Ukrayna savaşının etkilerini henüz atlatamamış küresel gıda ve gübre tedarik zincirlerini vurması, özellikle Güney Küresi’nde ciddi gıda güvenliği krizlerine ve siyasi istikrarsızlığa yol açabilir.

    Washington’un Stratejik Şizofrenisi: Hint-Pasifik Söylemi ile Ortadoğu Realitesi Arasındaki Makas

    Sahadaki bu çok cepheli ve yıpratıcı tırmanış sürerken, Washington’dan yükselen stratejik söylem şaşırtıcı bir uyumsuzluk sergilemektedir. Başkan Trump’ın ulusa sesleniş konuşmasında Çin’i ve komünizmi büyük stratejik tehditler olarak konumlandırması ve Dışişleri Bakanı Rubio’nun bu söylemi güçlü bir şekilde yinelemesi, ABD ulusal güvenlik bürokrasisinin temel önceliğinin artık tartışmasız biçimde Büyük Güç Rekabeti ve Hint-Pasifik coğrafyası olduğunu teyit etmektedir. Bu yönelim, ABD’nin son yıllarda yayımladığı tüm stratejik belgelerle de tam bir uyum içindedir. Eş zamanlı olarak seçim güvenliği tartışmalarının yeniden alevlenmesi, yönetimin iç politikadaki meşruiyet krizlerini dış tehdit algısı üzerinden yönetmeye çalıştığı izlenimini daha da güçlendirmektedir.

    Ancak bu söylem ile Ortadoğu’daki askerî angajmanın yoğunluğu arasındaki derin çelişki, yönetimin karşı karşıya olduğu stratejik açmazın tam da özünü oluşturmaktadır. Washington, bir yandan İran’ı askerî olarak baskılayarak “caydırıcılığı yeniden tesis etmeyi” amaçlarken, diğer yandan bu çatışmayı sınırlı ve kontrol edilebilir tutarak asıl rakip olarak tanımladığı Çin’e karşı kıt kaynaklarını seferber etmek gibi imkânsız bir denklemi çözmeye çalışmaktadır. Ne var ki, sahada her geçen gün derinleşen ve yeni cephelere yayılan bir çatışma, tam da bu stratejik önceliklendirmeyi uygulanamaz kılmaktadır. ABD donanmasının bazı kritik muharip unsurlarını Pasifik’e kaydırmak zorunda kalırken, Ortadoğu’da bıraktığı sınırlı sayıdaki savaş gemisiyle hem Hürmüz Boğazı’nda İran’a karşı inandırıcı bir caydırıcı duruş sergilemeye, hem Kızıldeniz’de Husilerin tehdidi altındaki seyrüsefer serbestisini korumaya hem de Doğu Akdeniz’de Rusya’nın varlığını dengelemeye çalışması, tarihteki klasik “imparatorlukların aşırı yayılması” vakalarını akla getirmektedir. Bu durum, ABD’nin bölgedeki varlığını, uzun vadeli stratejik planlamanın bir ürünü olmaktan giderek çıkarıp, günübirlik krizlere verilen anlık ve giderek daha maliyetli hale gelen taktiksel tepkiler sarmalına dönüştürmektedir. İç politikada seçim güvenliği tartışmalarıyla boğuşan ve Çin tehdidi üzerinden bir ulusal birlik anlatısı kurmaya çalışan bir yönetimin, dış politikada bizzat kendi yarattığı ve giderek kontrol edemediği bir bölgesel yangınla uğraşmak zorunda kalması, karar alma süreçlerindeki derin rasyonalite sorununu gözler önüne sermektedir.

    Sonuç ve İleriye Dönük Değerlendirme: Kontrolsüz Tırmanmanın Jeopolitik ve Ekonomik Maliyeti

    ABD’nin İran’a yönelik harekâtında kritik lojistik altyapıyı hedef alma yönündeki stratejik kararı, kısa vadede belirli taktiksel kazanımlar getirse de, stratejik düzlemde son derece maliyetli ve öngörülemez bir tırmanma sarmalının fitilini ateşlemiştir. Tahran’ın bu hamleye verdiği yanıt, yani çatışmayı yatay düzlemde tırmandırarak Körfez’den Kızıldeniz’e, Suriye’den Irak’a uzanan geniş bir coğrafyada vekil güçleri ve doğrudan angajman araçlarını eş zamanlı olarak devreye sokmak, ABD’yi tam da kaçınmak istediği bir noktaya sürüklemiştir: çok cepheli, yıpratıcı ve sonu belirsiz bir bölgesel savaşın eşiğine.

    Washington’ın Hint-Pasifik odaklı stratejik söylemi ile Ortadoğu’da her geçen gün derinleşen askerî angajmanı arasındaki devasa uyumsuzluk, ABD’nin küresel güç projeksiyon kabiliyetini ciddi biçimde sorgulatan bir “aşırı yayılma” sinyali olarak okunmalıdır. Bu stratejik açmazın bedelini ise yalnızca çatışmanın doğrudan tarafı olan bölge ülkeleri değil, enerji fiyatlarındaki sıçramadan gıda güvenliğine, deniz sigortacılığının çöküşünden küresel enflasyona kadar zincirleme bir reaksiyonla tüm dünya ekonomisi ödemeye adaydır. Nihai tahlilde, ABD’de uzayan ve başarısız bir kriz yönetimi görüntüsü veren bu savaş, her şeyden önce Amerikan vatandaşlarının ekonomik refahını doğrudan ve somut biçimde tehdit etmektedir. Tarihin defalarca gösterdiği üzere, seçmenin cebine yansıyan bu tür dış politika başarısızlıklarının sandıkta mutlaka bir karşılığı olacaktır. Bu durum, ABD karar alıcıları için en acil ve hayati stratejik meseledir; zira bugün kısa vadeli taktiksel kazanımlar uğruna alınan anlık güç gösterisi kararları, yalnızca bugünün değil, önümüzdeki on yılların jeopolitik ve ekonomik mimarisini geri döndürülemez biçimde şekillendirecek stratejik sonuçlar doğurmaktadır.

    Kaynakça

    Freedman, Lawrence. Strategy: A History. New York: Oxford University Press, 2013.

    Kennedy, Paul. The Rise and Fall of the Great Powers: Economic Change and Military Conflict from 1500 to 2000. New York: Random House, 1987.

    Pape, Robert A. Bombing to Win: Air Power and Coercion in War. Ithaca: Cornell University Press, 1996.

    Schelling, Thomas C. Arms and Influence. New Haven: Yale University Press, 1966.

    The White House. National Security Strategy of the United States of America. Washington, DC, Ekim 2022.

    U.S. Department of Defense. Summary of the 2018 National Defense Strategy of the United States of America: Sharpening the American Military’s Competitive Edge. Washington, DC, 2018.

    U.S. Energy Information Administration (EIA). “The Strait of Hormuz is the world’s most important oil transit chokepoint.” 21 Haziran 2022.