Blog

  • Milyon dolarlık yatlar Bodrum’da…

    Milyon dolarlık yatlar Bodrum’da…

    Milyarlara hükmeden zenginler milyon dolarlık yatları ile Bodrum’a geldi. Çokları yatları koyacak yer bulamayınca denize demir attı. Yatların uzun süre Bodrum sahillerinde dinlenmesi ile yat sahipleri alış-verişe çıktı. Bol para harcanıyor. Bazıları ise yatlarda değil çok pahalı otellerde kalıyor.

    Bodrum Boat Show 5 metrelik sürat teknelerinden 50 metrelik dev yatlara kadar 200’e yakın tekneyi deniz tutkunlarıyla buluşturdu.

    10 bin dolardan 28,5 milyon dolara kadar yüzlerce yat görücüye çıktı. Yatların içinde en dikkat çeke ise Legasea isimli 28,5 milyon avroluk lüks yat fuarın gözdesi oldu.

    Para babaları Ruslar da lüks yatları ile Bodrum’a geldi. Dünyanın en zenginleri dur durak bilmiyor. Bol para harcanıyor.

    Bodrum Limanında Muğla Büyükşehir Belediyesi, İMEAK Deniz Ticaret Odası işbirliği ve Bodrum Belediyesi ile MUTTAŞ’ın destekleriyle 15-19 Ekim tarihinde yapılacak olan Bodrum Boat Show ziyaretçilere kapılarını açtı. Boyları 5 ila 50 metre arasında değişen 200’e yakın tekne ziyaretçilerin beğenisine sunulurken, bando eşliğinde Bodrum Kalesi’nde fuarın açılışı yapıldı.

    Protokol konuşmalarının ardından kurdele kesilirken protokol heyeti ve davetliler stantlar ile tekneleri gezerek yetkililerden bilgi aldı. 10 bin avrodan 28,5 milyon avroya kadar değişen fiyat aralığıyla dikkat çeken tekneler arasında, 50 metre uzunluğundaki Legasea isimli 28,5 milyon avroluk mega yat ziyaretçilerin adeta nefesini kesti.

    Lüks yatlardan marin ekipmanlarına, su sporları ürünlerinden deniz teknolojilerine kadar geniş bir yelpazeye sahip olan Bodrum Boat Show, Türkiye’nin denizcilik sektörüne yeni bir soluk getirdi. 5 gün boyunca deniz tutkunlarının buluşma noktası olacak fuar, Bodrum’un “Mavi Ekonomi Başkenti” olma yolundaki iddiasını güçlendirdi.

    Öte yandan açılışa Tersaneler ve Kıyı Yapıları Genel Müdürü Salih Tan, Muğla Vali Yardımcısı Mehmet Eriş, İMEAK Deniz Ticaret Odası Başkanı Tamer Kıran, Bodrum Kaymakamı Ali Sırmalı, Milas Kaymakamı Mustafa Ünver Böke, Bodrum Belediye Başkanı Tamer Mandalinci ile çok sayıda davetli katıldı.

    Katılımın yüksek olduğunu ifade eden İMEAK Deniz Ticaret Odası Bodrum Şubesi Başkanı Orhan Dinç, konu ile ilgili şunları söyledi:

    “Bodrum’da böyle bir şeye ihtiyaç olduğunu herkes söylüyor. Beklediğimizin üzerinde bir katılım var. 10 bin avrodan, 28,5 milyon avroya kadar burada tekne skalası mevcut. 5 metreden 50 metreye kadar tekne var. 200’e yakın katılımcı tekne var. 500’den fazla markamız var. Fuar boyunca 25 binden ziyaretçi bekliyoruz. 50 metrenin üzerindeki teknelerin Bodrum tersanesinden çıkması bizlere ayrı bir mutluluk katıyor. Avrupa’da 30 ve 40’ıncısı yapılan boat showlar var aldığımız olumlu görüşlerle ilerleyen yıllarda biz Avrupa’daki fuarlara rakip olabiliriz”

    Legasea isimli lüks yatın fuarın en uzun yatı olduklarını belirten Ada Yacht Works CEO’su Onur Tekin,  şu bilgileri verdi:

    “Yatımızı 31 Mayıs’ta denize indirdik. Yaklaşık 2 yıllık imalat süreci vardı. 12 misafir için 6 kabin ve 10 personel için 5 kabin olmak üzere toplamda 11 kabin bulunmaktadır. Çelik ve alüminyumdan oluşmaktadır üretimi tamamen Bodrum’da yapılmıştır. Herkesin ilgisini çekiyor, fuardaki en büyük tekne ve satış fiyatı ise 28,5 milyon avrodan piyasada yerini aldı. Teknemiz istediği yere istediği şekilde gidebilir. Maksimum 16,5 seyirde ise 11,5 knot yapmaktadır. Bodrumlu firma olarak Boat Show’dan mutluyuz ve çok güzel bir fuar gerçekleşti. Türkiye’de yapılan en iyi Boat Show’ların arasına girmiş bulunmakta. Bodrum için ciddi katkı sağladığını düşünüyoruz. Haftalık 325 bin avroya kiraya verilebiliyor. Teknemize Monaco’da inanılmaz ilgi vardı. Ciddi potansiyel müşteriler bekliyoruz. Oradaki fuarı bitirip direkt Bodrum Boat Show’a geldik buraya katılmaktan mutluluk duyuyoruz. Fuar organizasyonunda emeği geçenlere teşekkür ederiz, çok gururluyuz”

  • Nobel Ödülleri ve Politik Çelişkiler

    Nobel Ödülleri ve Politik Çelişkiler

    Nobel Ödülleri, 1901 yılından itibaren bilim, edebiyat ve barış alanlarında uluslararası düzeyde prestij kazanmış ödüller olarak tanınmaktadır (Sejersted, 2010). Alfred Nobel’in vasiyetinde belirttiği üzere bu ödüller, “insanlığa en büyük faydayı sağlamış” kişilere verilmek üzere tasarlanmıştır. Başlangıçta idealist bir vizyonla yaratılan bu ödüller, evrensel bir barış, bilimsel ilerleme ve kültürel katkı standardı sunmayı amaçlamıştır. Ancak tarihsel süreçte ödül kararları, özellikle Nobel Barış Ödülü bağlamında, politik tartışmaların merkezine yerleşmiştir. Ödüllerin sıklıkla Batı yanlısı figürlere verilmesi, anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı liderlerin sistematik olarak dışlanması, Nobel Ödülleri’nin tarafsız ve evrensel olduğu iddiasına yönelik ciddi eleştirileri gündeme getirmiştir (Dower, 2001).

    Nobel Ödüllerinin Tarihçesi ve Kurumsal Yapısı

    Kuruluş ve Amaç

    Alfred Nobel’in vasiyeti doğrultusunda, Nobel Ödülleri 1901 yılından itibaren verilmeye başlanmıştır (Sejersted, 2010). Ödüller, fizik, kimya, tıp, edebiyat ve barış alanlarını kapsamakta, 1968’den itibaren de ekonomi alanı eklenmiştir. Nobel’in vasiyetinde özellikle “barışın teşvik edilmesi” vurgulanmış olup, Nobel Barış Ödülü’nün uluslararası ilişkilerde önemli bir simge olması amaçlanmıştır. Ancak ödül sürecinin tarihsel gelişimi, vasiyetin idealist çizgisinden sapmalar içerdiğini göstermektedir. Örneğin, Nobel Barış Ödülü’nün kuruluşundan itibaren birçok ödül, Batı’nın stratejik çıkarlarını destekleyen figürlere verilmiş, anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı liderler ise çoğunlukla dışlanmıştır (Dower, 2001; Henley, 2013).

    Komitenin Yapısı ve Siyasi Bağlantılar

    Nobel Barış Ödülü, Norveç Nobel Komitesi tarafından verilmektedir. Komite, Norveç Parlamentosu (Storting) tarafından seçilen beş üyeden oluşur ve üyelikler altı yıl için geçerlidir (Norwegian Nobel Institute, 2024). Komite üyeleri, parlamentodaki siyasi güç dengesini yansıtacak şekilde belirlenir; başkan ve başkan yardımcısı, üyeler tarafından seçilir. Ayrıca Norveç Nobel Enstitüsü’nün direktörü, komitenin sekreteri olarak görev yapar. Bu yapı, Nobel Barış Ödülü’nün teoride bağımsız bir değerlendirme organı olarak görünmesine rağmen, pratikte siyasi etkilerden tamamen bağımsız olmadığını göstermektedir.

    Komitenin siyasi bağlamı, özellikle Soğuk Savaş döneminde ve günümüzde Batı yanlısı figürlerin ödüllendirilmesine yol açmıştır. Örneğin, 1973 Nobel Barış Ödülü, Vietnam Savaşı bağlamında Henry Kissinger’a verilmiş, ödülün eş-sahibi Le Duc Tho tarafından reddedilmiştir. Bu durum, ödülün evrensel bir barış standardından ziyade, Batı’nın politik çıkarlarını yansıtan bir araç olarak kullanılabileceğini göstermektedir (Henley, 2013). Benzer şekilde, 2009 yılında Barack Obama’ya verilen Nobel Barış Ödülü, ödülün politik performansla değil, sembolik amaçlarla da kullanılabileceğini ortaya koymuştur (Sejersted, 2010).

    Kurumsal Eleştiriler ve Batı Hegemonyası

    Nobel Komitesi’nin seçim süreci ve yapısı, ödüllerin tarafsızlığı konusunda ciddi eleştirilere konu olmuştur. Komite üyelerinin parlamentoya bağlı olarak atanması, Batı yanlısı politikaların ödüllendirilmesini kolaylaştırmakta ve anti-emperyalist liderlerin sistematik olarak dışlanmasını açıklayan yapısal bir neden sunmaktadır (Dower, 2001). Tarihsel örnekler, Malcolm X ve Fidel Castro gibi figürlerin ödüllendirilmemesinin, yalnızca politik nedenlerle değil, kurumsal yapıdan kaynaklanan bir yönelim olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda, Nobel Ödülleri’nin “evrensel barış ve ilerleme” iddiası, komite yapısının ve siyasi bağlamın etkisiyle sınırlı kalmaktadır.

    Ödül Seçim Kriterleri ve Politik Eğilimler

    Nobel Ödülleri, özellikle Barış Ödülü bağlamında, seçim kriterleri ve uygulama süreçleri açısından ciddi eleştirilere konu olmuştur. Alfred Nobel’in vasiyetinde, ödülün “barışın teşvik edilmesine katkı sağlayan kişi veya kuruluşlara” verilmesi öngörülmüş olsa da, tarihsel olarak bu kriterler oldukça geniş ve yoruma açıktır (Sejersted, 2010). Komite, ödüllerin hangi figürlere verileceğine karar verirken hem uluslararası politik durumu hem de kendi ideolojik değerlendirmelerini dikkate alır; bu durum, özellikle Batı yanlısı politikaların ödüllendirilmesini kolaylaştırmaktadır.

    Batı Yanlısı Politikaların Ödüllendirilmesi

    Tarihsel örnekler, Nobel Barış Ödülü’nün zaman zaman Batı’nın stratejik çıkarlarını destekleyen figürlere verildiğini göstermektedir. 1973 yılında Henry Kissinger’a verilen ödül ve eş-sahibi Le Duc Tho’nun reddi, ödülün tarafsızlığına dair ciddi soru işaretleri yaratmıştır (Henley, 2013). Benzer şekilde, 2009 Nobel Barış Ödülü’nün Barack Obama’ya verilmesi, ödülün uygulamada politik mesaj verme aracı olarak kullanılabileceğini göstermiştir; Obama, ödülü alırken fiilen uluslararası bir barış başarısı elde etmemiştir. Bu durum, Nobel Ödülleri’nin “barış ve ilerleme” iddiasının, siyasi sembolizm ve diplomatik mesajlarla sıklıkla örtüştüğünü göstermektedir (Sejersted, 2010).

    Ödül verilenlerin politik profilleri incelendiğinde, Batı yanlısı tutumlar ve uluslararası güç dengeleriyle uyumlu figürlerin ödüllendirildiği açıkça görülmektedir. Örneğin, 2025 Nobel Barış Ödülü, Venezuela muhalefet lideri María Corina Machado’ya verilmiş ve bu karar, ödülün ABD’nin bölgesel politikalarına hizmet ettiği eleştirilerini doğurmuştur (Turn0news30, 2025). Machado’nun ödüllendirilmesi, anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı figürlerin dışlanmasının sistematik olduğunu ve ödül sürecinde ideolojik tercihlerin belirleyici olduğunu göstermektedir.

    Politik Tarafsızlığın Sorgulanması

    Nobel Ödülleri’nin tarafsızlığı, sadece verilen ödüllerle değil, aynı zamanda reddedilen ödüller üzerinden de tartışmaya açıktır. Jean-Paul Sartre, 1964 Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddederek, ödüllerin resmi kurumlarca kontrol edildiğini ve bireysel özgürlüğü kısıtladığını belirtmiştir (Anderson, 1995). Bu durum, ödül sürecinin yalnızca “başarı” veya “katkı” üzerinden değil, politik ve ideolojik bağlamla da şekillendiğini göstermektedir. Benzer şekilde, ödüllerin Batı yanlısı figürlere yoğunlaşması, ödüllerin evrensel bir barış standardından ziyade hegemonik çıkarları yansıttığını ortaya koymaktadır.

    Seçim Sürecinde Yapısal Eğilimler

    Norveç Nobel Komitesi’nin yapısal özellikleri, ödüllerin tarafsızlığını doğrudan etkilemektedir. Komite üyeleri, parlamentoya bağlı olarak atanmakta ve siyasi dengeler göz önünde bulundurularak seçilmektedir (Norwegian Nobel Institute, 2024). Bu durum, özellikle Soğuk Savaş ve sonrasındaki dönemde Batı yanlısı ödüllerin artışını açıklayabilir. Anti-emperyalist liderlerin ödüllendirilmemesi, yalnızca bireysel değerlendirme eksikliğinden değil, komitenin yapısal ve ideolojik yöneliminden kaynaklanmaktadır. Tarihsel olarak Malcolm ve X, Fidel Castro gibi figürlerin dışlanması, bu eğilimin somut örnekleridir (Dower, 2001).

    Ödüllerin Reddedilmesi ve İdeolojik Tepkiler

    Nobel Ödülleri’nin prestiji, birçok kişi tarafından küresel ölçekte kabul görmüş olsa da, ödüllerin reddedilmesi olgusu, tarafsızlık ve meşruiyet konusundaki ciddi eleştirilerin temelini oluşturmaktadır. Ödül reddetmeleri, yalnızca kişisel tercih veya etik kaygılarla açıklanamaz; aynı zamanda ödüllerin politik içerikli bir araç olarak kullanıldığını gösteren ideolojik tepkiler olarak değerlendirilmelidir (Anderson, 1995).

    Henry Kissinger ve Le Duc Tho Örneği

    1973 Nobel Barış Ödülü, Vietnam Savaşı bağlamında ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ile Kuzey Vietnamlı diplomat Le Duc Tho’ya verilmişti. Ancak Tho, “barış henüz sağlanmamıştır” diyerek ödülü reddetmiştir (Henley, 2013). Bu reddetme, ödülün Batı yanlısı politikaların meşrulaştırılması amacıyla kullanıldığı eleştirilerini güçlendirmiştir. Kissinger’ın ödüllendirilmesi, savaşın bitmediği bir dönemde sembolik bir ödül verme girişimi olarak yorumlanmış ve tarafsızlık iddiasına gölge düşürmüştür.

    Jean-Paul Sartre ve Edebiyat Ödüllerinin Reddedilmesi

    1964 Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddeden Jean-Paul Sartre, ödüllerin bireysel özgürlüğü sınırladığını ve resmi kurumların ideolojik kontrolüne hizmet ettiğini vurgulamıştır (Anderson, 1995). Sartre’ın bu tavrı, Nobel Ödülleri’nin sadece başarı veya katkı kriterleriyle değil, aynı zamanda siyasi ve ideolojik bağlamla şekillendiğine işaret etmektedir. Reddetmeler, ödüllerin prestijini sorgulamakla kalmaz, aynı zamanda ödülün tarafsızlık iddiasının ne denli kırılgan olduğunu ortaya koyar.

    Reddetmelerin Politik ve İdeolojik Boyutu

    Ödüllerin reddedilmesi, sadece bireysel bir tercih değil, politik bir duruşun göstergesidir. Örneğin, Kuzey Afrika ve Latin Amerika’dan birçok anti-emperyalist lider, Nobel Ödülü’nün Batı yanlısı figürlere verilmesi nedeniyle ödül teklifini ya reddetmiş ya da hiç aday gösterilmemiştir. Bu durum, Nobel Ödülleri’nin küresel ölçekte tarafsız bir “barış ve ilerleme standardı” sunma iddiasını ciddi biçimde zayıflatmaktadır. Ayrıca ödülün politik mesaj aracı olarak kullanılması, anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı figürlerin sistematik olarak dışlanmasının yapısal bir nedenini de gözler önüne sermektedir (Dower, 2001).

    Ödülün Meşruiyeti Üzerine Eleştirel Değerlendirme

    Ödüllerin reddedilmesi, Nobel Ödülleri’nin uluslararası meşruiyeti konusunda çelişkili bir tablo ortaya koymaktadır. Bir yandan ödül, küresel prestijiyle öne çıkarken, diğer yandan reddetmeler ve ödüllerin siyasi içerikli kullanımı, ödülün evrensel ve tarafsız olduğu iddiasını zayıflatmaktadır. Bu bağlamda, ödülün tarihsel ve güncel politik yönelimleri, Batı hegemonisi ile ilişkili bir araç olarak işlev gördüğünü düşündürmektedir.

    Anti-Emperyalist ve Bağımsızlıkçı Figürlerin Sistematik Dışlanması

    Nobel Ödülleri, tarihsel olarak evrensel bir “barış ve ilerleme” sembolü olarak sunulsa da, ödül dağılımı incelendiğinde Batı yanlısı politikaların belirleyici olduğu açıkça görülmektedir. Bu durum, özellikle anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı figürlerin sistematik olarak dışlanması üzerinden kendini göstermektedir. Ödüller, yalnızca başarı kriterleriyle değil, aynı zamanda uluslararası güç dengeleri ve politik çıkarlarla şekillendiği için, Batı’nın çıkarlarına aykırı duran liderler çoğunlukla ödül listesine dahi alınmamaktadır (Dower, 2001).

    Tarihsel Örnekler

    Tarihsel olarak ve Malcolm X, Fidel Castro gibi figürler, Batı’nın politik çıkarlarıyla çelişmeleri nedeniyle ödüllendirilmemiştir. Malcolm X, ABD’deki ırksal ve sosyal adalet mücadeleleriyle Batı hegemonisinin politik gündemine karşı dururken, Nobel ödüllerinin Batı yanlısı yapısı nedeniyle ödüllendirilmemiştir (Dower, 2001). Benzer şekilde, Fidel Castro’nun Küba Devrimi ve bağımsızlıkçı politikaları, özellikle Soğuk Savaş döneminde ABD ve müttefikleri tarafından tehdit olarak algılanmış ve Nobel Barış Ödülü gibi uluslararası prestijli ödüllerden sistematik olarak dışlanmıştır.

    Yaser Arafat örneği ise daha karmaşıktır; Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Arafat, 1994 yılında Oslo Anlaşmaları çerçevesinde Nobel Barış Ödülü almış olsa da, ödülün kendisine verilmesi uzun bir tartışma sürecine dayanmaktadır. Arafat’ın önceki yıllardaki bağımsızlıkçı ve anti-emperyalist duruşu nedeniyle birçok kez aday gösterilmesi engellenmiş, ödül ancak Batı’nın çıkarlarıyla uyumlu bir dönemde verilmiştir (Sejersted, 2010). Bu durum, ödülün tarafsızlığı ve evrenselliği konusundaki eleştirileri güçlendirmektedir.

    Güncel Örnekler ve Politik Eğilimler

    Günümüzde de benzer eğilimler gözlemlenmektedir. Örneğin, Amerika ve İsrailci Venezuela muhalefet lideri María Corina Machado’nun 2025 Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmesi, ödülün ABD ve Batı yanlısı politikaları destekleyen figürlere verilmesinin devam ettiğini göstermektedir (Turn0news30, 2025). Anti-emperyalist liderlerin ödüllendirilmemesi, yalnızca geçmişe özgü bir durum değil; Nobel Komitesi’nin siyasi ve yapısal eğilimlerinin günümüzde de sürdüğünü ortaya koymaktadır.

    Yapısal ve İdeolojik Nedenler

    Anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı figürlerin dışlanmasının yapısal nedenleri, Norveç Nobel Komitesi’nin atama ve seçim mekanizmalarıyla ilişkilidir. Komite üyeleri, parlamentoya bağlı olarak seçildiği için siyasi dengeler ve Batı yanlısı ideolojik eğilimler ödül kararlarını doğrudan etkileyebilir (Norwegian Nobel Institute, 2024). Bu yapısal özellik, ödüllerin tarafsızlığını zayıflatmakta ve Batı hegemonisiyle uyumlu figürlerin sistematik olarak öne çıkarılmasını açıklamaktadır.

    Eleştirel Değerlendirme

    Bu sistematik dışlanma, Nobel Ödülleri’nin prestijini ve evrensel anlamını gölgelemektedir. Ödüller, insanlık için evrensel faydayı ödüllendirme iddiasında olsa da, tarihsel ve güncel örnekler, bu iddianın çoğu zaman siyasi ve ideolojik hesaplarla sınırlı kaldığını göstermektedir. Anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı figürlerin sistematik olarak ödüllendirilmemesi, Nobel Ödülleri’nin tarafsız ve evrensel bir barış standardı sunma iddiasını ciddi biçimde zayıflatmaktadır.

    Eleştirel Tartışma ve Sonuç

    Nobel Ödülleri, uluslararası prestiji ve tarihsel itibarı ile küresel ölçekte tanınan bir simge olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte, ödüllerin tarihsel ve güncel dağılımı, özellikle Barış Ödülü bağlamında, tarafsızlık ve evrensellik iddialarına ciddi biçimde gölge düşürmektedir. Ödüllerin Batı yanlısı figürlere odaklanması, anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı liderlerin sistematik olarak dışlanması ve bazı ödüllerin reddedilmesi, Nobel Ödülleri’nin hem politik hem de yapısal olarak eleştiriye açık bir kurum olduğunu ortaya koymaktadır (Dower, 2001; Henley, 2013).

    Nobel Ödülleri’nin Politik Araç Olarak İşlevi

    Tarihsel örnekler, Nobel Ödülleri’nin sıklıkla Batı’nın politik çıkarlarını destekleyen figürlere verildiğini göstermektedir. Henry Kissinger ve Barack Obama örneklerinde görüldüğü üzere, ödül sembolik bir diplomatik araç olarak kullanılabilmektedir. Ödülün sembolik kullanımı, anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı liderlerin ödüllendirilmemesi ile doğrudan ilişkilidir; bu figürler, Batı hegemonisine karşı konum aldıkları için ödül sürecinde dezavantajlı bir konuma sahiptir (Sejersted, 2010; Turn0news30, 2025). Bu durum, Nobel Ödülleri’nin evrensel ve tarafsız bir “barış ve ilerleme standardı” sunma iddiasını ciddi biçimde zayıflatmaktadır.

    Reddetmeler ve Meşruiyet Tartışmaları

    Ödüllerin reddedilmesi olgusu, Nobel Ödülleri’nin meşruiyeti konusunda önemli bir göstergedir. Jean-Paul Sartre ve Le Duc Tho örneklerinde görüldüğü gibi, ödüller sadece bireysel katkılar üzerinden değil, aynı zamanda politik ve ideolojik bağlam üzerinden şekillenmektedir. Reddetmeler, ödülün prestijini sorgulatmakta ve ödülün tarafsızlık iddiasının kırılganlığını göstermektedir (Anderson, 1995; Henley, 2013). Bu bağlamda, Nobel Ödülleri, prestijli bir kurum olarak görünmesine rağmen, uluslararası siyasi dengelerden bağımsız değildir ve bu durum ödülün “evrensel barış ve ilerleme” misyonunu gölgelemektedir.

    Yapısal Eleştiriler

    Norveç Nobel Komitesi’nin yapısı, ödüllerin tarafsızlığı ve politik içerikten bağımsızlığı konusunda önemli eleştiriler doğurmaktadır. Komite üyeleri parlamentoya bağlı olarak seçildiği ve siyasi denge gözetildiği için ödül kararları ideolojik yönelimlerden bağımsız değildir (Norwegian Nobel Institute, 2024). Bu yapısal özellik, anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı figürlerin sistematik olarak dışlanmasını açıklayan temel nedenlerden biridir. Ödüllerin politik araç olarak kullanılabilmesi, Nobel Ödülleri’nin hem prestijini hem de evrensel iddiasını gölgelemektedir.

    Sonuç

    Nobel Ödülleri, başlangıçta insanlığa evrensel faydayı ödüllendirmeyi amaçlayan bir kurum olarak tasarlanmış olsa da, tarihsel ve güncel uygulamalar ödüllerin politik bir araç olarak işlev gördüğünü göstermektedir. Anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı liderlerin dışlanması, Batı yanlısı figürlerin ödüllendirilmesi ve ödüllerin reddedilmesi, Nobel Ödülleri’nin tarafsızlığı ve evrensel misyonu konusunda ciddi şüpheler uyandırmaktadır.

    Bu bağlamda, Nobel Ödülleri, yalnızca bilim, edebiyat ve barış alanındaki katkıları değil, aynı zamanda uluslararası politik dengeleri ve ideolojik eğilimleri de yansıtan bir kurum olarak değerlendirilmelidir. Ödülün prestiji ve simgesel değeri, bu politik yönelimlerle birlikte ele alındığında, Nobel Ödülleri’nin tarafsız ve evrensel bir normdan ziyade, Batı hegemonisi ile uyumlu bir araç olarak işlev gördüğü sonucuna ulaşılabilir.

    Kaynakça
    • Anderson, P. (1995). Sartre and the Politics of the Nobel. Cambridge University Press.
    • Dower, J. (2001). Emblems of Empire: The Nobel Peace Prize and Western Hegemony. Routledge.
    • Henley, J. (2013). The Politics of Peace: Nobel Prize Controversies. Oxford University Press.
    • Norwegian Nobel Institute. (2024). The Norwegian Nobel Committee: Structure and Function. Oslo: Norwegian Nobel Institute.
    • Sejersted, F. (2010). The Age of Nobel: Peace and Politics. Princeton University Press.
    • Turn0news30. (2025). “María Corina Machado Receives Nobel Peace Prize.”

  • Altın ve Tekno Kodlu Yeni Dünya: Finans Kapitalin Son Dansı

    Altın ve Tekno Kodlu Yeni Dünya: Finans Kapitalin Son Dansı

    Kapitalin Evrimi ve Yeni Paradigma


    21. yüzyılın ortalarına yaklaşırken, küresel ekonomi üç ana kapital türü arasında dönüşüm geçiriyor: finans, teknoloji ve altın. Finans kapital, geleneksel araçlarının etkinliğini yitirirken; teknoloji kapital, dijitalleşme ve yapay zekâ odaklı iş modelleriyle yükseliyor. Aynı zamanda, altın destekli para birimleri, özellikle Asya ve Afrika’da, finansal istikrar ve güven arayışının bir sonucu olarak yeniden önem kazanıyor. Bu makale, finans, teknoloji ve altın kapitalin küresel ekonomi üzerindeki etkilerini ve birbirleriyle olan etkileşimlerini incelemektedir.

    Finans Kapital: Dijitalleşme ve Geleneksel Araçların Etkinliğini Yitirmesi

    Finans kapital, 20. yüzyılın ortalarından itibaren küresel ekonominin merkezinde yer aldı. Ancak dijitalleşme ve teknoloji odaklı iş modellerinin yükselmesiyle birlikte, finansal kurumlar geleneksel iş yapış şekillerini sorgulamaya başladı. 2024’te küresel bankacılık sektörünün teknoloji harcamaları yıllık ortalama %9 artış göstererek, gelir artışının önünde bir hızla büyüdü. Ancak bu yatırımların verimliliği tartışmalı; ABD bankalarının verimliliği, diğer sektörlere kıyasla yıllık %0,3 azalma gösterdi (Reuters, 2025).

    Büyük teknoloji şirketlerinin finansal stratejileri de dikkat çekiyor. Apple, Amazon, Facebook, Google ve Microsoft gibi firmalar, finansal araçları kullanarak büyüme stratejilerini destekliyor. Bu durum, finansal piyasaların teknoloji şirketlerinin etkisi altına girmesine neden oluyor (Reuters, 2025).

    Finansal teknoloji (fintech) yatırımları da 2024’te belirgin bir düşüş gösterdi. Küresel fintech yatırımları, 2023’te 35 milyar dolardan 2024’te 28 milyar dolara gerileyerek %20’lik bir azalma yaşadı (SP Global, 2024).

    Bununla birlikte, bazı fintech şirketleri büyük yatırımlar almaya devam etti. Özellikle yapay zekâ ve dijital altyapı odaklı fintech girişimleri, yatırımcıların ilgisini çekmeye devam ediyor. Ancak genel olarak, fintech sektöründeki büyüme hızı yavaşlamış durumda (SP Global, 2024).

    Dolayısıyla, finans kapitalin geleneksel araçları, dijitalleşme ve teknoloji odaklı iş modellerinin yükselmesiyle birlikte etkinliğini yitiriyor. Bu durum, finansal sistemin yeniden şekillenmesine ve yeni stratejik yaklaşımların benimsenmesine neden oluyor.

    Tekno Kapital: Dijital Dönüşümün Yükselen Gücü

    Tekno kapital, veri, yazılım ve yapay zekâ odaklı iş modelleriyle finansal piyasalarda önemli bir aktör haline geldi. Özellikle yapay zekâ altyapılarına yapılan yatırımlar, finansal sistemin dijitalleşmesini hızlandırıyor. Meta, ABD merkezli veri merkezleri için 29 milyar dolarlık bir finansman sağladı (Reuters, 2025).

    Ancak bu hızlı dijitalleşme, bazı riskleri de beraberinde getiriyor. Yapay zekâ ve dijital altyapılara yapılan büyük yatırımlar, finansal sistemin istikrarını tehdit edebilir. Uluslararası Para Fonu (IMF) ve İngiltere Merkez Bankası, bu tür yatırımların finansal istikrar üzerindeki potansiyel etkilerine dikkat çekiyor (Reuters, 2025).

    Ayrıca, yapay zekâ yatırımlarının büyük bir kısmı, büyük teknoloji şirketlerinin kendi öz sermayeleriyle finanse ediliyor. Bu durum, finansal sistemin dışındaki büyük şirketlerin ekonomideki etkisini artırıyor (Reuters, 2025).

    Bununla birlikte, yapay zekâ ve dijital altyapılara yapılan yatırımlar, uzun vadede ekonomik büyüme ve verimlilik artışı potansiyeli sunuyor. Ancak bu potansiyelin gerçekleşmesi, yatırımların etkinliğine ve verimliliğine bağlı (Reuters, 2025).

    Özetle, tekno kapital, finansal sistemin dijitalleşmesini hızlandırıyor ve yeni iş modellerinin ortaya çıkmasına neden oluyor. Ancak bu dönüşüm, finansal istikrar ve ekonomik büyüme açısından bazı riskleri de beraberinde getiriyor.

    Altın Kapital: Somut Değerin Direnişi

    Altın, tarihsel olarak güvenli liman olarak kabul edilen bir değer saklama aracıdır. 2025 yılı itibarıyla, altının ons fiyatı %50’nin üzerinde bir artış göstererek 4.000 doları aştı. Bu artış, jeopolitik riskler, merkez bankalarının altın alımları ve doların zayıflaması gibi faktörlerin bir sonucu olarak değerlendiriliyor (Gold.org, 2025).

    Asya ülkeleri, altın talebinde önemli bir artış gösteriyor. Hindistan, 2025’in ilk dokuz ayında 300 ton altın ithal etti. Bu durum, altının finansal sistemdeki rolünün yeniden güçlendiğini gösteriyor (Reuters, 2025).

    Altın destekli dijital varlıklara olan ilgi de artıyor. Bu tür varlıklar, hem güvenli liman hem de yüksek likidite sağlıyor. Bu durum, yatırımcıların altına olan ilgisini artırıyor (Reuters, 2025).

    Bununla birlikte, altın fiyatlarındaki artış, bazı ekonomilerde enflasyonist baskılara neden olabilir. Bu durum, merkez bankalarının para politikalarını etkileyebilir (Reuters, 2025).

    Bu bağlamda, altın kapital, finansal sistemdeki rolünü güçlendiriyor ve yatırımcıların güvenli liman arayışını yansıtıyor. Ancak altın fiyatlarındaki artış, bazı ekonomik riskleri de beraberinde getiriyor.

    Üç Kapitalin Etkileşimi: Küresel Ekonomide Yeni Denge

    Finans, tekno ve altın kapital arasındaki etkileşim, küresel ekonomik dengeleri yeniden şekillendiriyor. Finansal piyasalarda dijitalleşme ve teknoloji odaklı yatırımların artışı, finans kapitalin geleneksel araçlarının etkinliğini azaltıyor. Aynı zamanda, altın talebinin artışı, finansal sistemin güvenli liman arayışını yansıtıyor (Reuters, 2025).

    Bu üç kapital türü arasındaki etkileşim, ekonomik büyüme, finansal istikrar ve jeopolitik stratejiler üzerinde belirleyici bir rol oynuyor. Özellikle Asya ülkeleri, altın ve teknolojiye yaptıkları yatırımlarla küresel ekonomik dengeleri etkiliyor (Gold.org, 2025).

    Ayrıca, finansal sistemdeki dijitalleşme, yeni iş modellerinin ortaya çıkmasına ve finansal ürünlerin çeşitlenmesine neden oluyor. Bu durum, yatırımcıların portföy çeşitlendirmesi ve risk yönetimi stratejilerini etkiliyor (The Times, 2025).

    Bununla birlikte, bu üç kapital türü arasındaki etkileşim, bazı ekonomik riskleri de beraberinde getiriyor. Özellikle yapay zekâ ve dijital altyapılara yapılan büyük yatırımlar, finansal sistemin istikrarını tehdit edebilir (Reuters, 2025).

    Bu anlamda, finans, tekno ve altın kapital arasındaki etkileşim, küresel ekonomik dengeleri yeniden şekillendiriyor ve yeni stratejik yaklaşımların benimsenmesini gerektiriyor (IMF, 2024).

    Geleceğe Bakış: Yeni Kapitalizm ve Sürdürülebilir Ekonomi

    Gelecekte, finans, teknoloji ve altın kapital arasındaki etkileşim daha da yoğunlaşacak. Teknoloji kapitalin yükselişi, yapay zekâ, büyük veri ve dijital altyapılar üzerinden ekonomik büyüme potansiyelini artıracak (IMF, 2024).

    Altın kapital ise jeopolitik belirsizlikler ve para birimlerinin değer kaybı nedeniyle güvenli liman olarak önemini koruyacak. Özellikle Asya merkezli altın talebi, küresel ekonomik dengelerde belirleyici bir rol oynamaya devam edecek (Gold.org, 2025).

    Finans kapital, dijitalleşmenin etkisiyle yeniden şekillenecek ve daha çok teknoloji yatırımları ve fintech girişimleri üzerinden büyüme stratejileri geliştirecek (SP Global, 2024). Bu durum, klasik bankacılık modellerinin yerini hibrit ve teknoloji destekli finansal sistemlere bırakacağını gösteriyor.

    Üç kapital türü arasındaki etkileşim, sürdürülebilir ekonomik modellerin ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor. Yatırımcılar, riskleri dağıtarak hem dijital varlıklara hem de somut değer olan altına yatırım yapmayı tercih ediyor (Reuters, 2025).

    Bu yüzden, bu yeni kapital dengesi, ekonomik istikrarın sağlanması ve küresel büyümenin desteklenmesi açısından kritik bir faktör olacak. Ülkeler ve yatırımcılar, bu üçlü kapitalin dinamiklerini göz önünde bulundurarak stratejik kararlarını şekillendirmek zorunda kalacak (The Times, 2025).

    Yatırım Stratejileri: Üçlü Kapital Dengesi

    Yatırımcılar, finans, tekno ve altın kapitalin birbirine etkisini dikkate alarak portföylerini çeşitlendiriyor. Bu yaklaşım, finansal krizler ve piyasa dalgalanmalarına karşı koruma sağlıyor (SP Global, 2024).

    Teknoloji odaklı yatırımlar, uzun vadeli büyüme ve yüksek getiriler sunuyor. Özellikle yapay zekâ ve dijital altyapı şirketleri, geleceğin ekonomik liderleri olarak görülüyor (Reuters, 2025).

    Altın destekli dijital varlıklar, hem likidite hem de güvenli liman avantajı sağlıyor. Bu, yatırımcıların belirsizlik dönemlerinde tercih ettiği stratejik bir varlık sınıfı olarak öne çıkıyor (Gold.org, 2025).

    Finansal sistemin dijitalleşmesi ve altın talebindeki artış, yatırımcıların portföy yönetim stratejilerini yeniden şekillendiriyor. Bu durum, risk ve getiri dengesinin yeniden tanımlanmasına yol açıyor (The Times, 2025).

    Bu durumda, yatırım stratejileri artık tek bir kapital türüne dayanmak yerine, üçlü kapital dengesi üzerine kurulu bir yaklaşımı gerektiriyor (IMF, 2024). Bu yaklaşım, hem krizlere karşı dayanıklılık sağlamakta hem de uzun vadeli büyüme fırsatlarını maksimize etmektedir. Üçlü kapital dengesi, yatırımcıların portföy çeşitlendirmesi ve risk yönetimi stratejilerini belirlemede kritik bir rol oynuyor.

    Krizler ve Dayanıklılık: Kapital Türlerinin Sınavı

    Finans kapital, geçmiş krizlerde kırılganlığıyla dikkat çekti. 2008 küresel finans krizi, bankaların risk yönetim stratejilerindeki eksiklikleri ortaya koymuş ve geleneksel finansal araçların sınırlılıklarını göstermiştir (IMF, 2009). Bu durum, finans kapitalin ekonomik dalgalanmalara karşı ne kadar hassas olduğunu göstermektedir.

    Tekno kapital ise krizlere karşı daha dayanıklı görünmektedir. Dijital altyapı ve yapay zekâ odaklı iş modelleri, ekonomik dalgalanmalarda hızlı adaptasyon ve verimlilik avantajı sağlamakta, böylece krizlerin etkilerini sınırlamaktadır (SP Global, 2024). Ancak teknoloji yatırımlarının büyük ölçekli finansal etkileri, sistemik riskler yaratma potansiyeli taşımaktadır (Reuters, 2025).

    Altın kapital, tarihsel olarak kriz zamanlarında güvenli liman işlevi görmüştür. Jeopolitik gerilimler, para birimlerinin değer kaybı ve ekonomik belirsizlikler, altına olan talebi artırmaktadır (Gold.org, 2025). Bu durum, altın kapitalin ekonomik istikrara katkıda bulunan bir tampon işlevi gördüğünü göstermektedir.

    Üç kapital türü arasındaki etkileşim, kriz dönemlerinde yeni stratejik dengelerin önemini artırmaktadır. Finans kapitalin kırılganlığı, tekno ve altın kapitalin sağladığı dayanıklılıkla dengelenmektedir (The Times, 2025).

    Bundan dolayı , geleceğin ekonomik sistemlerinde, krizlere karşı direnç sağlamak için üçlü kapital dengesinin korunması kritik bir öneme sahiptir (IMF, 2024).

    Jeopolitik Yansımalar: Kapitalin Siyasi Boyutu

    Uluslararası ilişkiler, kapital türlerinin değerini ve yönelimlerini doğrudan etkilemektedir. ABD ve Çin arasındaki teknoloji rekabeti, tekno kapitalin küresel ekonomi üzerindeki etkisini artırmaktadır (Reuters, 2025).

    Altın kapital, özellikle Asya ve Orta Doğu ülkelerinde ekonomik bağımsızlık ve finansal güvenlik arayışının bir göstergesi olarak öne çıkmaktadır (Gold.org, 2025). Altın rezervleri ve altın destekli para birimleri, ülkelerin jeopolitik stratejilerinde önemli bir araç hâline gelmiştir.

    Finans kapital, uluslararası piyasalardaki dalgalanmalar ve para politikalarından doğrudan etkilenmektedir. Faiz oranları, döviz kurları ve küresel likidite koşulları, finans kapitalin performansını belirlemektedir (SP Global, 2024).

    Üç kapital türü arasındaki etkileşim, jeopolitik krizler ve ekonomik yaptırımlar sırasında farklı stratejik avantajlar sağlamaktadır. Tekno kapitalin büyüme hızı, altın kapitalin güvenli liman niteliği ve finans kapitalin likidite sağlama kapasitesi bir arada değerlendirilmektedir (The Times, 2025).

    Kısaca, jeopolitik faktörler, üç kapital türünün gelecekteki değerini ve yönelimini şekillendirmede belirleyici rol oynamaktadır. Ülkeler, bu etkileşimleri dikkate alarak ekonomik ve siyasi stratejilerini oluşturmak zorunda kalacaktır (IMF, 2024).

    Sonuç: Altın ve Tekno Kodlu Yeni Dünya

    Finans, teknoloji ve altın kapital arasındaki etkileşim, 21. yüzyılın ekonomik sistemlerinde temel belirleyici unsurlardan biri hâline gelmiştir. Finans kapitalin geleneksel araçları etkinliğini kaybederken, tekno kapital dijitalleşme ve yapay zekâ ile yükselmektedir (SP Global, 2024).

    Altın kapital, kriz dönemlerinde ve jeopolitik belirsizliklerde güvenli liman işlevi görmeye devam etmektedir. Altın ve altın destekli varlıklar, küresel ekonomik dengelerde önemli bir tampon görevi üstlenmektedir (Gold.org, 2025).

    Üç kapital türü arasındaki denge, yatırım stratejilerinden ekonomik politikalara kadar geniş bir yelpazede etkili olmaktadır. Yatırımcılar ve hükümetler, bu üçlü kapitalin etkileşimlerini göz önünde bulundurarak stratejik kararlarını almak zorunda kalmaktadır (Reuters, 2025).

    Geleceğin ekonomisi, üçlü kapital dengesi üzerinde yükselmektedir. Teknoloji ve dijitalleşmenin hız kazandığı bir ortamda, altın kapitalin istikrar sağlayıcı rolü kritik önem taşımaktadır (IMF, 2024).

    Sonuç olarak, “Altın ve Tekno Kodlu Yeni Dünya”, finans kapitalin son dansını temsil etmektedir; eski araçlar gerilerken, teknoloji ve altın kapital, yeni ekonomik düzenin merkezine yerleşmektedir. Bu üçlü etkileşim, sürdürülebilir büyüme, kriz yönetimi ve stratejik planlamanın temelini oluşturmaktadır (The Times, 2025).

    Kaynakça
    • Gold.org. (2025). Gold hits USD 4,000/oz: Trend or turning point? Erişim adresi: https://www.gold.org/goldhub/gold-focus/2025/10/gold-hits-us4000oz-trend-or-turning-point
    • IMF. (2009). Global Financial Stability Report: Responding to the Financial Crisis and Measuring Systemic Risks. Washington, D.C.: International Monetary Fund.
    • IMF. (2024). Artificial Intelligence and Economic Growth. Washington, D.C.: International Monetary Fund.
    • Reuters. (2025). Meta commits $15 billion to AI data center in Texas. Erişim adresi: https://www.reuters.com/business/meta-commits-15-billion-ai-data-center-texas-2025-10-15
    • Reuters. (2025). Gold smuggling surges in India as price spikes before festivals. Erişim adresi: https://www.reuters.com/world/india/gold-smuggling-surges-india-price-spikes-before-festivals-2025-10-16
    • SP Global. (2024). Fintech funding falls in 2024 but mega rounds show tentative signs of optimism. Erişim adresi: https://www.spglobal.com/market-intelligence/en/news-insights/research/fintech-funding-falls-in-2024-but-mega-rounds-show-tentative-signs-of-optimism
    • The Times. (2025). Live latest news: UK companies, FTSE 100 shares, Wall Street banks. Erişim adresi: https://www.thetimes.co.uk/article/live-latest-news-uk-companies-ftse-100-shares-wall-street-banks-833hvjgx2

  • “Doğru idari tercihi şirketin kaderini belirliyor…”

    “Doğru idari tercihi şirketin kaderini belirliyor…”

    Turizme damga vuran uzmanların görüşü:

    “Finansal disiplin artık bir tercih değil. Gelecek, finansı ve şirketin doğru yöneticilerinin olacak. Doğru idari tercihi şirketin kaderini belirliyor. Finans ve teknoloji birlikte yürüyen bir stratejidir.”

    Almanya’nın turizmdeki dev şirketi HolidayCheck Group AG’nin Türkiye iştiraki Holiday Destination Services (HDS)’te CFO ve İcra Kurulu Üyesi İbrahim Sivri, turizm sektöründe kalıcı başarının finansal disiplini ve toplamda doğru harmanlayan vizyoner ekiplerle mümkün olduğunca dikkat edilerek, bu iki kişinin gücünün belirleneceğini vurguladı.

    Turizm sektöründe neredeyse 30 yılda yaklaşan profesyonel yöneticilik tecrübesiyle dikkat çeken İbrahim Sivri, sektörün geleceğine ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.

    Sivri, ailenin geçmişteki hatalarına takılıp kalmak yerine, geleceğin fırsatlarına odaklanmaları gerektiğini belirtti. “Gelecek, finansı ve şirketin doğru yöneticilerinin olacak.” diyen Sivri, gerçek başarının ancak düzenli ve finansal planlamalarla mümkün olabileceğini vurguladı.

    Pek çok şirkette zarar sonrasında yaşanan “bir şekilde ttoparlanırız” anlayışının sürdüğünü söyleyen Sivri, günümüzün ekonomik durumunun bu yaklaşımın varlığını kaybettiğini söyledi. İbrahim Sivri, finansın doğru, nakit akışının sürekli olarak planlanması ve risklerinin oluşmasından gelecekte beklenenin ayakta kalması için hayati olduğunu ifade etti.

    Bu noktada işin ehline teslim süreçlerinin önemine dikkat çeken Sivri, finansal verileri okunabilir ve birleştirme öngörüsü güçlü profesyonellerle krizlere karşı direnç kazandırdığını belirtti.

    Turizm sektöründe sıklıkla yapılan hatalardan birinin, sektörel geçmişi olmayan kişinin üst düzey yönetim pozisyonlarına getirilmesi olduğunu söyleyen Sivri, bu yaklaşımın kısa süreli ciddi maddi ve yaralanmalara yol açtığını ifade ederek, “Doğru pozisyonlara doğru profillerin atanması, artık bir karar verilmesi” dedi.

    Dijital olarak kullanılanların hızlandığına dikkat edilmesi Sivri, yeni nesillerin ayrılmasının ve insanların farklı bir dünyadan geldiklerini belirtti.

    “Teknolojiyi birleştiren bir avantaj haline getiren ekipler, rekabette öne geçiyor” İfadelerini kullanan Sivri, dijital pazarlama, veri analitiği, kullanıcı deneyimi ve yönetim sistemleri gibi bölgelerde güçlü altyapı kuramayan gelecekte var olmanın mümkün olmasının azalacağına işaret etti.

    10 yıl önce finansal bilginin daha kolay ve ucuz erişilebilir olduğunu hatırlatan Sivri, çağdaş kaynakların maliyetlerinin arttığını, rekabetin sertleştiğini vurguladı. Bu nedenle, birkaç adım sonrasını hesaplayan finansal planlamaya sahip olmalarının kaçınılmaz olduğunu söyledi.

    bugün raporlamanın sağlanmasının eşitlendiğini belirten Sivri, “Rize’deki bir genç ile Washington’daki bir genç artık aynı özellikleri aynı anda ulaşabiliyor. Bu durum yöneticilerine yeni bir sorumluluk yüklüyor: gençler alınabiliyor, yönlendiriliyor ve onlara yeni yollar açılıyor” dedi. Gençlerin artık “iyi niyetli bir çaba” olmadığını anlamalarının, bir şekilde gerçekleştiğini vurguladı.

    Dünya olağanüstü bir hızla değişirken finans ve teknoloji birbirinden ayrı düşünülemeyen iki derleme güç haline geldiğini söyleyen Sivri, bu alanlara yatırım yapan yenilikçi sağlam adımlarla ilerleyeceğini belirtti ve ekledi “Geleceği şekillendirecek olanlar, finans ve teknolojiye hâkim ekiplerle yola çıkan yola çıkacaklar.”

  • Yeme-içme sektörü devletten destek bekliyor…

    Yeme-içme sektörü devletten destek bekliyor…

    Sektörden gelen şu yakınmalara bakalım:

    Adı gastronomi ile anılan Türkiye’nin bu unvanını kaybetmemesi için hükümetten destek bekleniyor.

    Restoran sektöründe son dönemde eleman çıkarmalar başladı.

    Restoranlarda müşteri sayısı yüzde 50 azaldı.

    Türkiye gastronomide yeniden yükselmek istiyorsa destek şart.

    Yunanistan’la fiyat kıyaslamaları sektöre zarar veriyor.

    Türkiye’de yeme içme sektörü, yüksek vergi oranları, kira baskısı ve enerji başta olmak üzere genel giderlerdeki artışlar nedeniyle zor bir dönemden geçiyor. Türkiye’nin önde gelen balık restoranlarından Yüksel Balık’ın sahibi Yüksel Karakış, son dönemde artan maliyetler, yüksek vergi oranları ve kira baskısı nedeniyle sektörün sürdürülebilirliğini kaybetme noktasına geldiğini belirterek, “Türkiye’de yeme içme sektörü dünyaya göre pahalı ama bunun sebebi restoranlar değil, vergi yükü ve devamlı artan maliyetler.

    Hizmet sektörünün bel kemiği olan restoranlar için hükümetten bir destek bekliyoruz. KDV oranlarının yeniden düzenlenmesi, SGK primlerinde indirim yapılması, kira destekleri ve enerji maliyetlerinin düşürülmesi gibi adımlar atılırsa sektör yeniden canlanabilir. Bu sadece restoranların değil, Türkiye’nin gastronomi markasının da geleceği için hayati önemde bir konu.” dedi.

    Restoran sektöründe son dönemde eleman çıkarmaların başladığına ve bunun da istihdam açısından büyük bir risk oluşturduğuna işaret eden Karakış, “Sadece Yeşilköy bölgesinde 150 restoranın yaklaşık 100’ü el değiştirdi. Bu tablo sektörün alarm verdiğini açıkça gösteriyor.” ifadelerini kullandı. 

    Yeşilköy ve Tarabya’da iki şube ile faaliyet gösteren ve yaklaşık 150 kişiye istihdam sağlayan Türkiye’nin köklü balık restoranlarından Yüksel Balık’ın sahibi Yüksel Karakış, düzenlediği basın toplantısında yeme-içme sektörünün içinde bulunduğu ekonomik zorluklara dikkat çekti.

     Karakış, son dönemde artan maliyetler, yüksek vergi oranları ve kira baskısı nedeniyle sektörün sürdürülebilirliğini kaybetme noktasına geldiğini belirterek, “Türkiye’de yeme içme sektörü dünyaya göre pahalı ama bunun sebebi restoranlar değil, vergiler ve maliyetler. Özellikle KDV ve ÖTV yükleri, işletmelerin belini büküyor.” dedi.

    Karakış, sektörün en büyük sorununun kiralar, enerji başta olmak üzere genel giderlerdeki artışlar ve vergiler olduğunu vurgulayarak, mevcut yüklerin işletmeleri her geçen gün daha da zorlar hale geldiğini belirtti. Karakış, “Bugün halden bir balık alırken, aslında bir balığı kendimize, bir balığı da devlete alıyoruz.

    Bu kadar yüksek vergi yüküyle ayakta kalmak giderek zorlaşıyor. Vergiler, kiralar ve yüksek genel giderler sadece maliyetleri artırmakla kalmıyor, sonucunda oluşan pahalılık insanların dışarıda yemek yeme alışkanlığını da azaltıyor. Fiyatlar haklı olarak herkese pahalı gelmeye başlıyor.” dedi. 

    Karakış, yüksek maliyetlerin zincirleme bir etkiyle hem tüketiciyi hem de istihdamı olumsuz etkilediğini belirterek, restoran sektöründe son dönemde eleman çıkarmaların başladığını, bunun da istihdam açısından büyük bir risk oluşturduğunu söyledi. Karakış, şöyle konuştu:

    “Eskiden yetişmiş eleman bulmakta zorlanırdık, şimdi mevcut çalışanları korumakta zorlanıyoruz. İşten çıkarmalar hızlandı. Bu gidişle sadece restoran sahipleri değil, binlerce garson, aşçı, komi ve tedarikçi de ciddi mağduriyet yaşayacak. Sonuçta yeme-içme sektörü yalnızca restoranlardan ibaret değil, balıkçısından tedarikçisine, hal esnafından nakliyecisine kadar geniş bir ekosistem bu zincirin parçası.

    Biz bu zincirin kopmamasını ve adı gastronomi ile anılan Türkiye’nin bu ünvanını kaybetmemesi için hükümetimizden destek bekliyoruz. KDV oranlarının yeniden düzenlenmesi, SGK primlerinde indirim yapılması, kira destekleri ve enerji maliyetlerinin düşürülmesi gibi adımlar atılırsa sektör yeniden canlanabilir. Bu sadece restoranların değil, Türkiye’nin gastronomi markasının da geleceği için hayati önemde bir konu.” ifadelerini kullandı. 

    Yeme-içme sektöründe talebin dramatik biçimde azaldığını belirten Karakış, geçen yıla göre müşteri sayısında yüzde 50’ye varan bir düşüş yaşandığını kaydetti. Karakış, şunları söyledi:

    “Eskiden hafta içi dahi masa bulmak zorken, bugün birçok restoran neredeyse yarı kapasiteyle çalışıyor. Sadece Yeşilköy bölgesinde 150 restoranın yaklaşık 100’ü el değiştirdi. Bu tablo sektörün alarm verdiğini açıkça gösteriyor. Restoranlar artan maliyetlere rağmen fiyatlarını aslında maliyetler kadar bile artıramıyor, çünkü talep giderek düşüyor.

    Restoranlar yüksek fiyatla müşteriyi kaçırıyor, düşük fiyatla ise zarar ediyor. Sektör adeta sıkışmış durumda. Her gün bir restoran kapanıyor, biri açılıyor. Bir işletme gidiyor, ikinci işletme geliyor. Sürekli kendi içerisinden ortaklıklar değişiyor.”

    Yüksel Karakış, Türkiye’nin zengin mutfak kültürüne rağmen gastronomi sektörünün son yıllarda zayıfladığını ve destek olmadan yeniden güçlenemeyeceğini söyledi. Türk mutfağının dünyanın en zengin mutfaklarından biri olduğunu vurgulayan Karakış, “Ama bunu dünyaya tanıtmak, restoranlarımızın ayakta kalmasıyla mümkün. Biz, Avrupa’daki birçok restorandan daha kaliteli hizmet ve lezzet sunuyoruz.

    Ancak maliyet yükü bizi rekabet edemez hale getiriyor. Türkiye gastronomide yeniden yükselmek istiyorsa, bu sektörün yaşaması için vergi yüklerinin azaltılması ve destek verilmesi şart. Sonuçta biz sadece balık satmıyoruz, deniz kültürünü, Türk mutfağını, misafirperverliği yaşatıyoruz. Bu kültürün devamı için sektörün yaşaması ve restoranların ayakta kalması gerekiyor.” diye konuştu. 

    Son dönemde sosyal medyada Türkiye ve Yunanistan’daki restoran fiyatları karşılaştırmalarının sıkça yapıldığını hatırlatan Karakış, bu durumu “haksız ve yanıltıcı” bulduğunu dile getirdi:

    “Bazı influencerlar Yunanistan’daki fiyatları örnek gösterip Türkiye’yi pahalı buluyor. Ancak bu, çok yüzeysel bir kıyaslama. Oradaki maliyet yapısı, vergi oranları ve iş gücü fiyatları bizden çok farklı. Kalite anlamında biz onlardan çok daha iyiyiz. Bu tür karşılaştırmalar sektörümüze zarar veriyor. Türk restoranları, gerek ürün kalitesi gerek hizmet anlayışıyla dünya standartlarının üzerinde.” 

  • Seyahat nedenleri değişiyor…

    Seyahat nedenleri değişiyor…

    Hiç merak etmeyin artık seyahat nedenleri değişiyor. Bugün, deneyimler artık seyahatin tamamlayıcısı değil, seyahatin ana nedeni haline geliyor. Değişimler sizi şaşırtmasın. Hiçbir şey eskisi gibi kalmıyor.

    Seyahat eden kişiler artık bir destinasyonu seçerken orada ne tür aktiviteler yapabileceklerine göre karar veriyor. Seyahatler sadece dinlenme ile noktalanmıyor. (Z) kuşağı gezginlerinin yarısından fazlası, seyahat sırasında yapacakları aktivitelerden tasarruf etmemek için uçak, yiyecek veya alışveriş bütçelerinden kısmayı tercih ediyor.

    Rezervasyonların yaklaşık %50’si hâlâ çevrimdışı yapılıyor (otel resepsiyonları, yerel acenteler, doğrudan katılım).

    Online rezervasyonlarda ise karmaşık listeler, tutarsız açıklamalar, standart eksikliği ve belirsiz beklentiler müşterileri yoruyor. Hani seyahate çıkanlar yorulmayacaktı ne oldu?

    Seyahate çıkacak olanlar artık hiçbir şeye takılı kalmıyor. Kafalarını dinlendiriyor. Online rezervasyonlarda ise karmaşık listeler, tutarsız açıklamalar, standart eksikliği ve belirsiz beklentiler müşterileri yoruyor. Bu da ayrı bir sıkıntı.

    İşin bir de sevindirici tarafı var:

    Bu tür seyahatlerde gezginler paraya kıyarak harcama yapıyor. Yan sektörün cebine para giriyor. Herkes memnun.

    Uzun yıllar boyunca bir seyahatin temel yapısı; uçak bileti, otel ve araba kiralamadan oluşuyordu. Deneyimler ise genellikle bu yapı tamamlandıktan sonra eklenen ikincil bir unsur olarak görülüyordu. Ancak bu model artık hızla değişiyor.

    Araştırmalar bu değişimi doğruluyor. Seyahat eden kişiler artık bir destinasyonu seçerken orada ne tür aktiviteler yapabileceklerine göre karar veriyor. Skift ve McKinsey tarafından yapılan ortak bir çalışmaya göre, deneyim pazarı artık yıllık 1 trilyon doları aşan küresel bir büyüklüğe ulaşmış durumda. Bu rakamın yaklaşık dörtte biri, turlar, etkinlikler ve cazibe merkezleri gibi yapılandırılmış ve ücretli etkinliklerden oluşuyor.

    Özellikle genç nesiller bu trendin öncüsü konumunda. Z kuşağı gezginlerinin yarısından fazlası, seyahat sırasında yapacakları aktivitelerden tasarruf etmemek için uçak, yiyecek veya alışveriş bütçelerinden kısmayı tercih ediyor. Bu eğilim yavaşlayacak gibi de görünmüyor. Sonuç olarak bu durum, sektörün dağıtım modellerini, iş birliklerini ve müşteri etkileşim stratejilerini yeniden düşünmesini gerektiriyor.

    Bu deneyimsel seyahat artışı sadece tüketici tercihleriyle değil, aynı zamanda sosyal medyanın etkisiyle de hız kazanıyor. Bir konserden, yemek kursundan ya da rehberli bir doğa yürüyüşünden çekilen bir fotoğraf sadece bir anı değil; aynı zamanda bir kimlik göstergesi ve başkalarının kararlarını etkileyen bir unsur haline geliyor.

    Bu da bir kendi kendini besleyen döngü oluşturuyor: benzersiz ve otantik anlara olan talep giderek artıyor.

    Bu eğilim, sektörde hem fırsatlar hem de zorluklar yaratıyor:

    Fırsat: Deneyimler, katılımı artırıyor, müşteri sadakati oluşturuyor ve ek gelir sağlıyor. Deneyim içeren seyahat paketleri, Net Tavsiye Skorunda (NPS) %15–20 daha yüksek puanlar alıyor.

    Zorluk: Bu sektör oldukça parçalı. Hava yolları ya da oteller gibi merkezileşmiş yapılar yerine, deneyim sektörü milyonlarca küçük ölçekli yerel işletme tarafından sunuluyor. Birçoğu, dijital altyapıdan yoksun ve küresel seyahatçilerle bağ kurmakta zorlanıyor.

    Bu parçalanmış yapı ciddi sonuçlara yol açıyor:

    Örneğin: Paris’e seyahat eden biri için Eyfel Kulesi turlarının sayısı 2019’da 244 iken bugün 765’ten fazla. Seçim yapmak adeta bir çileye dönüşüyor.

    İşte bu nedenle teknoloji, deneyimlerin yaygınlaştırılmasında merkezde yer almalı. Uçuşlar ve otellerde olduğu gibi, deneyimler de aynı güvenilirlik ve kolaylıkla rezervasyon sürecine entegre edilmelidir.

    Seyahat endüstrisinde bağlantı ve dağıtım çözümleri sunan, küresel ölçekte faaliyet gösteren teknoloji şirketleri bu noktada deveye giriyor. Otellerin, seyahat acentelerinin, çevrimiçi seyahat platformlarının (OTA’lar) ve diğer distribütörlerin birbirine entegre bir şekilde çalışmasını sağlayan yazılım altyapılarını geliştiren şirketlerden söz ediyoruz. 

    Amaçları bağlantıyı güçlendirmek ve dağıtım sistemlerini birleştirmek. Deneyimleri, insanların karar verdiği anlarda (uçak bileti alırken, otel rezervasyonu yaparken veya destinasyonda gezerken) gerçek zamanlı ve kişiselleştirilmiş biçimde sunmak.

    Ancak yalnızca bağlantı kurmak yetmez. Keşif süreci de evrilmeli.

    Seyahatçiler artık deneyimlerin:
    Kolayca bulunmasını,
    Kendi ilgi alanlarına göre özelleştirilmesini,
    Karar yorgunluğu yaratmayacak şekilde sunulmasını bekliyor.

    McKinsey verileri, gezginlerin farklı profillere ayrıldığını gösteriyor:

    “Sosyal maceraperestler” her detayı önceden planlıyor.

    “Rahat araştırmacılar” ise anlık kararlarla gezmeyi tercih ediyor.

    Bu yüzden, platformlar veri, yapay zekâ ve kişiselleştirme araçlarıyla kişiye özel öneriler sunabilmeli.

    Uçuşlar ve oteller genellikle aylar öncesinden planlanırken, deneyim rezervasyonları çoğu zaman son dakikada yapılıyor.

    Bir gezgin:

    Bir yemek kursunu aylar öncesinden ayırtmak isteyebilir,

    Ancak aynı sabah, hava durumuna veya ruh haline göre yürüyüş turuna karar verebilir.

    Bu da dağıtım sistemlerinden esneklik talep eder.

    Konserler, spor organizasyonları gibi büyük etkinlikler de tematik seyahatin bir parçası olarak öne çıkıyor.

    Böyle etkinlikler için seyahat eden kişiler ortalama 1000 doların üzerinde harcama yapıyor. Ancak bu tür talepler:

    Zamana duyarlı,

    Ani ve kısa süreli.

    Dolayısıyla dağıtım platformlarının bu fırsatlara hızla adapte olabilmesi, envanteri ve pazarlamayı esnek şekilde yönetebilmesi gerekiyor.

    Deneyimler, artık sadece ek gelir değil; otel ve hava yolları için marka farklılaştırma ve müşteri sadakati yaratmada temel bir unsur.

    Oteller, deneyimleri kullanarak marka imajlarını güçlendirebilir, sadakat programlarını zenginleştirebilir.

    Havayolları, deneyim paketleriyle uçuşlarını çeşitlendirebilir, aktarma sürelerinde destinasyon turları sunabilir, sık uçan yolcu programlarını daha cazip hale getirebilir.

    Yazar: Duane Overgaard – DerbySoft | Divisional CEO, Hospitality

    Duane Overgaard, DerbySoft’ta Hospitality bölümünün Divisional CEO’su olarak görev yapmaktadır. Konaklama sektöründe 30 yılı aşkın deneyime sahiptir ve bu süre boyunca birçok liderlik pozisyonunda bulunmuştur.

  • Avrupa turizmini şekillendiren temel güçler…

    Avrupa turizmini şekillendiren temel güçler…

    Avrupa mevcut turizmle yetinmiyor. Bu nedenle “Avrupa Turizminin Geleceğe Hazırlanması” adlı bir çalışma yayınladı. Yeniden ele alınması istenilen Avrupa turizmi şekillendirilecek.

    Avrupa turizm sektörü, iklim değişikliği, jeopolitik istikrarsızlık, teknolojik gelişmeler, demografik değişimler ve değişen gezgin beklentileri gibi zorluklarla karşı karşıya kaldığı kritik bir on yıla giriyor.

    Siz istemezseniz de Avrupa turizmini şekillendirecek temel güçler devreye girecek ve her şey yeniden ele alınacak.

    Bu eğilimler, uzun vadeli planlamayı giderek daha karmaşık hale getirirken, dayanıklılık ve uyarlanabilir stratejilere olan ihtiyacı da artırıyor.

    Destinasyonların bu karmaşık ortamda yol almalarına yardımcı olmak için Avrupa Seyahat Komisyonu (ETC), turizmi şekillendiren güçleri ve 2035’e kadar olası gelecekleri inceleyen Senaryo Planlama ve Stratejik Öngörüyle Avrupa Turizminin Geleceğe Hazırlanması adlı bir çalışma yayınladı.

    Çalışma, stratejik öngörüyü (özellikle senaryo planlamasını) kesintileri önceden tahmin etmek için pratik bir yöntem olarak ele almaktadır. Geleceği öngörmese de, birden fazla olası sonucu keşfetmeye ve farklı koşullar altında sağlamlığını koruyan stratejiler tasarlamaya olanak tanır.

    Çok disiplinli uzmanların girdilerine ve Avrupa Turizm Gelecekleri Enstitüsü’nün analizlerine dayanan çalışmada, 2035 yılına yönelik dört keşif senaryosu ve Ulusal Turizm Örgütleri için önerilen bir dizi stratejik seçenek ortaya konuyor.

    Rapor, Avrupa turizm sektörünün önümüzdeki on yılda nasıl gelişeceğini belirleyecek altı birbiriyle bağlantılı gücü ortaya koyuyor. Bu güçler bir araya geldiğinde, hem destinasyonların uyum sağlaması gereken kesinliklere hem de sektörü çok farklı yönlere itebilecek belirsizliklere ışık tutuyor.

    İklim değişikliği – Giderek daha öngörülemez hale gelen ve aşırı hava koşulları mevsimselliği yeniden şekillendiriyor, maliyetleri artırıyor ve operasyonları aksatıyor.

    (Hızlı) değişim korkusu – Hızlı teknolojik ve sosyo-kültürel değişimler istikrarsızlık ve belirsizlik yaratır.

    Avrupa düzeyinde yönetişim ve düzenleme – Polikriz zorluklarının ele alınmasında Avrupa düzeyinde daha güçlü bir koordinasyon kritik öneme sahiptir.

    Küresel orta sınıfın yükselişi ve evrimi – Yaşlanan Avrupa nüfusu ve yurtdışındaki genç orta sınıfların artan talebi, ziyaretçi akışını yeniden şekillendiriyor.

    Nesiller arası talep değişimi – Genç gezginler giderek daha fazla sürdürülebilir, esnek ve otantik deneyimler arıyor ve hibrit seyahat, dijitalleşme ve yeni kültürel formatlar aracılığıyla teklifleri dönüştürüyor.

    İşgücü ve beceri zorlukları – Sektörün yenilik yapma ve uyum sağlama kapasitesi, kıtlıklar ve uyumsuzluklar nedeniyle sınırlanıyor.

    Bunlardan Avrupa yönetişimi ve nesiller arası talep değişimleri, çok farklı geleceklere yol açabilecek başlıca belirsizlikler olarak öne çıkıyor. Buna karşılık, iklim değişikliği ve küresel orta sınıfın yükselişi, her senaryoda turizmi etkileyecek değişmez gerçeklikler olarak görülüyor. Bu arada, hızlı değişim korkusu ve işgücü ve beceri zorlukları, bu belirsizliklerin nasıl ortaya çıktığını şekillendiren ve etkilerini artıran bağlamsal güçler olarak işlev görüyor.

    2035 yılına odaklanan çalışma, senaryo planlamasını kullanarak farklı güç kombinasyonlarının Avrupa’nın turizm manzarasını nasıl yeniden şekillendirebileceğini hayal ediyor. Rapor, Avrupa turizmi için dört olası gelecek öngörüyor:

    Parçalanmış ve Tanıdık – Zayıf AB yönetimi ve küresel platformlardaki hakimiyet kitle turizmini teşvik ediyor ancak KOBİ’lerin rekabette zorlanmasıyla birlikte otantikliği aşındırıyor.

    Koordineli ve Tanıdık – Daha güçlü AB iş birliği, dayanıklılığı ve risk yönetimini iyileştiriyor, ancak platform bağımlılığı ve kitle pazarı alışkanlıkları devam ediyor.

    İşbirlikçi Dönüşüm – Kapsayıcı yönetişim, kuşak değişimleri ve iklim ve dijital gündemlerle uyum, yenileyici ve katılımcı turizmi teşvik eder.

    Eşitsiz Dönüşüm – Yerel topluluklar ve KOBİ’ler inovasyonu yönlendiriyor, ancak AB çapında uyum sağlanmadığı takdirde sistemik eşitsizlikler devam ediyor.

    Bu geleceklerde, zayıf KOBİ kapasitesi, yetersiz iklim adaptasyonu ve platform hakimiyeti gibi sistemik tehditler, küresel orta sınıftan gelen talep, değer odaklı seyahat ve aşağıdan yukarıya inovasyon gibi fırsatlarla çelişiyor.

    Rapor, gelecekteki her türlü bağlamda değerli olacak stratejik eylemlerle sonuçlanıyor. Bunlar arasında daha yakın sınır ötesi iş birliği, KOBİ’lere daha güçlü destek, iklim değişikliğine özel uyum ve iklim değişikliğiyle mücadele ve turizmin yerel etkisini göstermenin daha net yolları yer alıyor.

    Ayrıca, inovasyonda ortak olarak teknoloji platformlarının kullanılmasını öneriyor ve Ulusal Kalkınma Örgütlerinin (NTO) değişimin erken belirtilerini takip etmelerine ve stratejilerini zaman içinde ayarlamalarına yardımcı olacak bir gelecek laboratuvarı oluşturulmasını tavsiye ediyor.

    Bulguları yorumlayan ETC Başkanı Miguel Sanz şunları söyledi:

    “Avrupa’da turizm, iklim değişikliği, değişen demografik özellikler ve yeni talep kalıplarının etkisiyle derin bir dönüşüm geçiriyor. Ulusal Turizm Örgütleri için artık yalnızca kısa vadeli plan yapmak yeterli değil, çok farklı olası geleceklere hazırlıklı olmaları gerekiyor. Bu çalışma, onlara bunu yapmaları için öngörü araçları sağlıyor. AB iş birliğini teşvik ederek, dayanıklılığı güçlendirerek ve farklı senaryolarda geçerliliğini koruyan eylemlere işaret ederek, rapor, Ulusal Turizm Örgütlerinin önümüzdeki yıllarda Avrupa turizmini güçlü ve uyumlu tutacak kararlar almalarına yardımcı oluyor.”

    Rapor, ulusal turizm örgütleri ve destinasyon yöneticileri için belirsizlik ortamında yol alma ve daha sürdürülebilir ve dayanıklı turizm gelişimi için fırsatları yakalama araçları sunan pratik bir rehber olarak tasarlanmıştır.

  • Talepleriniz için Büyük Ağabey’e başvuruyorsunuz

    Talepleriniz için Büyük Ağabey’e başvuruyorsunuz

    Sn. Demirer’in meseleye katkısı için teşekkür ederim

    Ve paylaştığı belgeler için de…..

    Papaza yazdığı  “ Taleplerinizi gerçekleştirebilmek için Büyük Ağabey’e (ABD) başvuruyorsunuz. O da Türkiye’yi zayıflatacak her türlü girişimi desteklediği için size yardımcı oluyor.

    Bir yanda Washington’da Trump ile görüşüyor öte yanda Türkiye dostu olmayan

    Serdar Korucu’nun kitabına ÖNSÖZ gibi yazı yazıyorsunuz.” tümceleri üzerinde durulması gerekir.

    Şöyle ki:

    Tarihi süreç içinde Birinci Dünya Savaşında emperyal güçlerin İkinci Cihan Harbinden değin patronu İngiliz’dir. “Bir ırmakta iki balık kavga ediyorsa, bilin ki oradan uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir.” Kızılderili atasözünü anımsayalım

    · İkinci Cihan Harbinden sonra ABD’nin patron olduğu malum. Henrry Kissenger “ Amerika’nın düşmanı olmak tehlikelidir. Amerika’nın dostu olmaksa ölümcüldür.” demiş ise bir bildiği olduğu kesin. 

    · Fener Kilisesi Patrikleri, 1950’lere kadar Lozan’ın çizdiği çerçevenin dışına acıkmaya yeltenmez. İstanbul ve Çanakkale Gökçeada,Bozcaada) ili içindeki Rum cemaatin dini gereksinmeleri ile ilgilenir.

    · Atatürk’ün yorulup 1938’de bu dünyadan gitmesinden sonra cumhurbaşkanı olan milli şef İnönü döneminin CHP hükümetleri ,Türkiye Cumhuriyeti’ni  emperyalistlere yanaştırmasından sonra işler değişir.

    · Devleti zaafa uğratan iç cephenin(*)  halinden cesaret bulan Fener Kilisesinin de eski hıyanet huyları depreşir.

    BU SÜREÇTE NELER OLDU?

    · 1948 yılında Patrik 5.Maksimos  istifa ettirilir ve yerine bir ABD vatandaşı Atenagoras Türk vatandaşı yapılarak Fener Kilisesi’ne patrik yapılır.

    · ABD Başkanı Truman’ın özel uçağıyla Türkiye’ye getirilir. Truman’ın mesajını Türkiye Cumhurbaşkanı (DP’li) Celal Bayar’a sunar.

    · Emperyalizmin psikolojik harp yönteminin  metotlarının bir parçası olan papazın bu edimi “arkamda Sam amcamız var” demektir.

    · Baş papaz Atenagoras’ın icraatları:

    –  Bazı Yunan metropolitliklerini Fener Patrikhanesine bağlar.

    –  Bizans dönemi teşkilatını yeniden canlandırmak için Rum halkı bulunmayan yerlere metropolitlikler atar.

    –  Metropolitlik sayısını yediden yirmiye çıkarır.

    –  Doğu ve Batı (Roma ve Bizans Ortodoks) kiliselerinin birleştirilmesi için çalışır.

    –  ABD ve Kanada’da “Rum lobisi” oluşturur.

    –  Lobiler , Megali İdea’ya hizmet edecek şekilde örgütlenir.

    –  İstanbul ve Çanakkale’dei Rum okullarında Rumluk propagandası başlatır.

    –  Kıbrıs’ta EOKA terör örgütünü destekler.(1 )

    · Emperyalistlerin kucağındaki patrikhane , hukuka çağrıldığında ise

    “ Rumlara baskı yapılıyor “ diye Batı’yı ayağa kaldırır.

    · Türk Devlet zaafı ve hükümetlerin ve Maclsi’in Atlantik korkusu nedeniyle Fener Kilisesi “ Ekümenik Patrik” unvanıyla tutum almaktadır

    · Bu söylem ve eylemi tarihi ve hukuki bir dayanağı yoktur.

    · Yargıtay’ın 2007 yılındaki kararı ile de  “patrikhanenin ekümenik unvanını kullanmasının hukuken geçerli olmadığı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10. Maddesine aykırı olduğu ve patrikhanenin evrensellik yetkisi bulunmadığı” hüküm altına almıştır.(2)

    · CIA’nın güdümündeki Fener Kilisesi(patrikhane)  Türkiye ve Rusya’nın arasını açma faaliyetlerinde bile bulunma cüretini dahi gösterir.

    Son söz: Üste yer alan bilgiler ülkesi, milletiyle kaygısı olanlarca malumdur.

    Yeri geldiği için anımsatma amaçlı yer verilmiştir.

                ( BU YAZI DERLEMEDİR )

     (*)6 Mart 1922’de Meclis’in gizli oturumunda Mustafa Kemal (  41 yaşında) yaptığı konuşmayı hatırlamalıyız.

    – Milletin varlığı ve istiklâli için gönlünde, vicdanında belirmiş, gelişmiş olan istek ve emelleri sağlamlığıdır. 

    – Millet, içindeki bu isteği ne kadar güçlü bir şekilde ortaya koyarsa, bu istek ve emelinin gerçekleşmesi için ne kadar çok azim ve iman gösterirse, düşmanlara karşı başarı sağlamak için o kadar güçlü bir vasıtaya sahip olduğumuza inanırım. 

    -İkinci vasıta, milleti temsil eden Meclis’in millî isteği ortaya koy makta ve bunun gereklerini inanarak uygulamakta göstereceği kararlılık ve yiğitliktir. 

    -Meclis, millî isteği ne kadar büyük bir dayanışma ve birlik içinde aksettirebilirse, düşmana karşı o kadar güçlü bir üstünlük vasıta sına sahip oluruz :

    – Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği bir cephedir. 

    -Görünürdeki cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silâhlı cephe sidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir. 

    -Fakat bu durum hiç bir zaman bir memleketi, bir milleti yok edemez. 

    – Önemli olan, memleketi temelinden yıkan, milleti esir ettiren iç cephenin çöküşüdür. 

    -Bu gerçeği bizden çok daha iyi bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüz yıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. 

    -Bugüne kadar başarı da sağlamışlardır. Gerçekten, kaleyi içinden almak dışından zorlamaktan çok kolaydır. 

    -Bu maksadı gerçekleştirmek için içimize kadar sokulabilen bozguncu mikropların ve ajanların varlığını iddia etmek yerindedir.

    – Meclis’in zihniyeti, çalışmaları ve durumu düşmana ümit verici olmadıkça iç ve dış cephelerimizin yerinden oynamasına imkân ve ihtimal yoktur.

     (1 ) Doç. Dr. Musa Süreyya Şahin, Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 12, S. 348-v

    (2 ) Bartholomeos hakkında Suç Duyurusu, Kıvılcım Haber, 27 Mayıs 2025

  • PATRİK SAYIN BARTHOLOMEOS’A AÇIK MEKTUP

    PATRİK SAYIN BARTHOLOMEOS’A AÇIK MEKTUP

    Bu mektup, yazılarında Türk milletini ve devletini devamlı karalayan, aşağılamaya çalışan, ama konu Türk – Ermeni sınırının açılması olunca üslup değiştiriveren Serdar Korucu’nun 6 Eylül 1955 Olayları ile ilgili yeni kitabında yazdıklarınız hakkında yazılmıştır.

    Önce ben kimim?

    Sizden 75 gün daha yaşlı (12.12.1939) bir T. C. vatandaşıyım. Rumlar ve Yunanistan eksenli ve bu mektup için düzenlenmiş özgeçmişim için bkz. EK – 1.

    Olaylar hakkında vardığım sonuçlar ve nüfus bilgileri:

    1. Olayları, Londra’daki Kıbrıs Konferansı’nın SONUÇSUZ dağılmasını ve ENOSİS ihtimallerinin yok olmasını engellemek için Yunan Derin Devleti TERTİPLEDİ. Biz Türkler yaptık. Dünyaya biz REZİL olduk.
    2. Olaylar nedeniyle İstanbul Rumları Yunanistan’a göç etmemiştir.
    3. 1957 seçimlerinde DP, İstanbul’u Rumların oyları sayesinde kazandı.
    4. İstanbul Rumlarının Yunanistan’a gidişleri 1964 yılında Hükümetin çıkardığı SÜRGÜN Kararnamesi sonucu yaşanmıştır.
    5. Yunanistan Dışişleri Bakanı Averoff, “LOST OPPORTUNITIES” başlıklı kitabında 1959 yılında İstanbul’da 65.000 Rum bulunduğunu ve durumlarının çok iyi olduğunu yazmıştır.
    6. 12 Mayıs 1959 tarihinde Türkiye’ye gelen Yunanistan Başbakanı Karamanlis ve Dışişleri Bakanı Averoff’un ziyareti sonucunda İstanbul’daki Rumların ve Batı Trakya’daki Türklerin tüm sorunlarını incelemek üzere Büyük Elçiler Bitsios ve Kuneralp görevlendirilmişlerdir. Raporları yayımlanmıştır(ISIS Press, 1997): “İkili Rapor”- “Rapport des Deux”. Bu rapor İstanbul Rumlarının göç etmediklerinin resmi belgesidir. Tarihi 4 Ağustos 1959’duyr. Raporda Batı Trakya Türklerinin sorunları ile kıyaslandığında İstanbul Rumlarının çok daha az ve önemsiz sorunları olduğu görülmektedir. Rapor yayımlanmıştır.
    7. İstanbul’da 1925 nüfus sayımına göre 181 000 Rum vardı, EK – 2. 
    8. İstanbul’da 1955 yılında 65 bin Rum ve yaklaşık 20 bin Elen vardı.

    Sayın Bartholomeos, 

    Serdar Korucu’nun kitabındaki aşağıda alıntıladığım beyanlarınız ve yorumlarım:   

    1.Beyan:  “Olaylardan 1-2 gün önce bir şeylerin yaşanacağı belliydi.”  

    YORUM: Yunan Derin Devletinin yoğun mesai yaptığı 4 ve 5 Eylül günleri. Patrik nereden haber almış?       

    2.Beyan:  “İstanbul’da olduğu gibi bir şey olmadığı için bizde büyük bir endişe olmadı. Ancak 1964’te Eritme Programı nedeniyle birkaç hafta içinde ada boşaldı. Kaçan kaçanaydı. Kaçan kaçana!” 

    YORUM: “ERİTME PROGRAMI” dediğiniz 16 Mart 1964 SÜRGÜN Kararnamesi. Kararname kapsamında Elenler 6 ay sonra Türkiye’yi terk edeceklerdi. Acil bir ortam yoktu, kaçan-maçan da !  EN ÖNEMLİ GERÇEKDIŞI BEYAN,  

    3.Beyan: “Yavaş yavaş kiliseler restore edildi ama Ankara’dan büyük bir maddi yardım da gelmedi bildiğim kadarıyla. (1) Fakat 1955’ten sonra Türkiye’den ayrılma fikri Rumların aklına yerleşti. Artık emniyette olduklarını hissedemiyorlardı. Bu dönemden sonra göç etmeye karar verdiler. 1964’te Yunan tebaalılar sınır dışı edildi, sonra 1974’te Kıbrıs Olayları çıktı, o dönem Türkiye ve Yunanistan harbe çok yaklaştı.”

    YORUMLAR: 

    (1) İstanbul Defterdarlığında büro kuruldu. Tahrip ve Talan eylemleri nedeniyle zarara uğrayanlar başvurdular. Muhalefet konuyu iktidarın aleyhinde kullanır diye görkemli bir şekilde ilan edilmedi. 60 milyon TL (=20 milyon $) tazminat ödendi. 

    EKSİK BİLGİYE DAYALI YANLIŞ BEYAN.

    1964 KARARNAMESİ hk. YORUM: Rumların 6 Eylül 1955’den sonra kendilerini nasıl hissettiklerine ilişkin bir belge yoktur, ancak o dönemde herhangi bir göç kararı alınmamıştır. 1964 Kararnamesi Elenler için sürgün demekti. 6 Eylül 1955 tarihinden 9 yıl sonra yaşandı. Olaylar ile ilgili değildi. Elenler ile birlikte akrabaları Rumlar da gittiler. Sürgüne gönderilmemişler, İstanbul’dan dokuz yıl önce alınmış bir göç kararı nedeniyle ayrılmamışlardı. 1964 Kararnamesi olmasaydı, 1974 Barış Harekatı yaşanmasaydı Rumlar da Elenler de İstanbul’da yaşamaya devam ederlerdi, 1955-64 döneminde olduğu gibi. Ermeniler gibi, bkz. EK – 4.

    YANLIŞ (KASITLI?) BİLGİLENDİRME = DEZENFORMASYON 

    SAVAŞ İDDİASI hk. YORUM: 6 Eylül Olayları ile ilgili bir kitaba, Olaylardan 19 yıl sonra yaşanan ve Olaylarla hiç ilgisi bulunmayan Kıbrıs Barış Harekatı’na değinerek SAVAŞ konusunu getirmek bir din adamına, bence, hiç yakışmamış.

    4.Beyan: “Bugün modern Türkiye. Rumlara ve diğer gayrimüslim cemaatlere olduğu kadar Türkiye’nin de aleyhine olan bu büyük haksızlığın karşısında duruyor. Bu yaşananları acıyla anmayan aklı başında hiçbir Türk vatandaşı yok. Fakat bizim bir konuyu açığa çıkarmamız gerekiyor. Toplumun bir kesimi, nasıl olur da toplumun başka bir kesimini bu kadar düşman olarak algılama ve ona yapılacak her türlü zulmü hak olarak görme durumuna gelir. Dünü doğru tahlil ederek bunu anlayabilirsek, benzerlerinin gelecekte vuku bulmasını engelleyebiliriz.”

    YORUM: Herhangi bir konuyu açıklayamıyor, sadece dünü doğru tahlil edelim, diyor. Ancak dün olanları da dezenformatif bir şeklide ortaya konuyor:

    1. Olaylarda Toplumun (İstanbul’un) nüfusu 1 500 000,                       Toplumun bir kesimi (Rumlar ve Elenler)        85 000 (% 5.7)          Tahrip ve talan eylemlerin katılanlar                   1 000 

    YORUM: Bir buçuk milyonluk bir şehirde en çok bin kriminal ruhlu kişinin (bin kişi toplumun bir kesimi değil, çok küçük bir parçası) İstanbul EkspreS gazetesinin hedef gösterdiği Elenler ve Rumlara yönelik saldırılarını toplum içinde bir iç-savaşmış gibi göstermek bir paragraf önceki SAVAŞ çağrışımının talihsiz uzantısıdır. 

    1.  Dünü doğru tahlil edebilmek için aşağıdaki olaylardan hiç bahsetmiyor:

    Birileri küçük bir gazetenin yazı işleri müdürünü 2. Baskı yapmaya ve radyoda 13:00 ana haberde başbakanın onayı ile sıradan bir haber olarak 8. sırada verilen bir gece önce Selanik’te patlayan bomba olayını çok abartarak manşete taşımaya ikna etmiş. 

    NOT: O Müdür birkaç yıl sonra Paris’te haber ve fotoğraf ajansı açmıştı.

    Olaylardan altı gün önce, 1 Eylül günü, Londra’da devam etmekte olan, “İngiltere-Türkiye – Yunanistan” arasındaki Kıbrıs Konferansı’nda Türkiye, YENİ KIBRIS TEZİ’Nİ açıklamıştı:

    “Türkiye Kıbrıs adası üzerindeki egemenliğini Lozan’da Birleşik Krallık’a devretmiştir. Bu devir işleminde iki imza vardır: Türkiye ve Birleşik Krallık. 

    “EĞER BİRLEŞİK KRALLIK KENDİSİNE DEVRETTİĞİMİZ KIBRIS’IN EGEMENLİĞİNİ KISMEN YA DA TAMAMEN DEVRETMEK İSTERSE, ULUSLARARASI HUKUK KURALLARINA GÖRE ADA ESKİ MAL SAHİBİNE İADE EDİLİR. BİZ HAZIRIZ”

    “Yunanistan Kıbrıs egemenliğinin devrinde yoktur. Dolayısı ile Kıbrıs konusunda taraf değildir.  Aksi takdirde Lozan Antlaşması delinmiş olur. Eğer Yunanistan bunu istiyor ise biz hazırız.” 

    Bu açıklamalar sonunda Yunanistan şaşırmış, Konferans’ta Yunanistan Heyeti Başkanı, Dışişleri Bakanı Atina’ya çağrılmış ve tüm Atina gazeteleri 3 Eylül günü “Kıbrıs’ı kaybettik” manşetleri ile yayımlanmışlardı. 

    İşte bu aşamada, Kıbrıs’ta 25 yıldır sürdürdüğü ENOSİS (Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleşmesi) çalışmalarının sonuçsuz kalacağını gören Yunan derin devleti devreye girdi, Selanik’teki bomba olayını düzenledi, İstanbul’daki Olayları tertip etti.

    SONUÇ: Toplumun (1.5 milyon kişi) çok küçük bir parçasının (maksimum bin kişi) toplumun bir başka kesimine (yüz bin kişi) saldırısını (bir başka ülkenin tertiplediği) toplum içi bir savaşmış gibi algılamak ve tanımlamak bir dini liderin aklına en son gelecek senaryo olabilir, ya da ruhundaki SAVAŞ çığırtkanlığının dışa yansıması.   

                                                                                  ***

    SON BİRKAÇ SÖZ ve BİR SORU:

    SAYIN BARTHOLOMEUS,

    Siz, T. C. Devleti’nin kabul etmediği “Ekümeniklik” iddianızı Türkiye dışında sürdüren, T. C. vatandaşı bir dini lider, T. C. kanunlarına göre Türkiye Rumlarının PATRİĞİSİNİZ. 

    Siz, dünyadaki tüm Rumların dini lideri olduğunuzu iddia ediyorsunuz, Papa ve Katolikler gibi. Dolayısı ile Fener Patrikliği için Vatikan statüsü istiyorsunuz.

    Taleplerinizi gerçekleştirebilmek için Büyük Ağabey’e (ABD) başvuruyorsunuz. O da Türkiye’yi zayıflatacak her türlü girişimi desteklediği için size yardımcı oluyor.

    Bir yanda Washington’da Trump ile görüşüyor öte yanda Türkiye dostu olmayan Serdar Korucu’nun kitabına ÖNSÖZ gibi yazı yazıyorsunuz.

    Buraya kadar her şey 75 günlük ağabeyinizin, benim, ilgi alanımın dışında. Ne zaman ki, 6 Eylül Olaylarını “6-7 Eylül…” diye tanımlar ve GERÇEKDIŞI (YALAN) yazar, aklınızca “Türkler aptaldır, cahildirler, nasılsa 6 Eylül ile 16 Mart arasındaki farkı bilmezler” diye düşünür, Rumların 1964’de “kaçtıklarını” iddia ve SAVAŞ, TOPLUM İÇİ çatışma gibi büyük laflar edersiniz, karşınızda beni bulursunuz Sayın Patrik. Kim miyim mi ben? Bakınız sizin ve bu Mektup için düzenlediğim ÖZGEÇMİŞ, EK – 1.

    GELDİK SORUYA: Siz, şahsen, biz Türklere düşman gözüyle mi bakıyorsunuz? Heybeliada’daki okul için Trump’a şikayet ederken bizleri nasıl tanımlıyorsunuz, ki, Okul gündemin birinci sırasına oturuyor? Cevap lütfederseniz memnun olurum.   

         EK – 1

    ÖZGEÇMİŞ

    1.  12 Aralık 1939

    Lise (Ankara Koleji) mezuniyeti: 1957

    Üniversite (Cambridge) mezuniyeti: 1961

    Araştırma I (Cambridge) Certificate of Advanced Engineering: 1964

    Mühendislik mesleği süresinde: 1 Ekim 1966 – 2 Ekim 2016 (50 yıl + 1 gün)

    1. İsrail’den fiberglas üretimi teknoloji transferi: 1967
    2. Kamyon üretimi 1967 – 1974, 6 bin kamyon (Fabrika müdürü)
    3. Traktör üretimi:  1975 – 1996, 55 bin traktör (Teknik Danışman)

    Araştırma II (TÜBİTAK) 7090218 s. AR-GE Projesinin Proje Yürütücülüğü. Tuzlu suların tuzsuzlaştırılmasında SIFIR ATIK konusunda Patent Başvurusu sahibi.

    RUMLARLA TANIŞMA 

    1. Kıbrıs (Haziran – Eylül 1953) İngiliz Yaz Okulu
    2. Makarios öğle yemeği, Cambridge Afro-Asian Exp. Bşk. olarak, 12 Mayıs 1962
    3. Klerides, Türkiye’den su getirilmesi konusunda görüşme, Haziran 1999, EK –5

    YUNANİSTAN

    Çok yakın akrabam ve yakınım Serrar İksel Atina büyükelçimizdi. Sık sık ziyaret.

    DENKTAŞ ve Kıbrıs Türk Kalkınma Platformu Başkan Yardımcılığı, 1997-2002, EK-6,

    KIBRIS KONFERANSI, Türkiye-Yunanistan-İngiltere, 29 Eylül- 8 Ekim 1955. İngiltere’de yaz okulunda idim. Settar İksel Türkiye heyetindeydi, o sayede Konferansı takip ettim  

    GATWICK UÇAK KAZASI, 17 Şubat 1959. Kurtulanlar arasında, Ulaştırma e. Bakanı babam da vardı. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Antlaşması, babamın da kaldığı hastanede imzalandı. Cambridge’de öğrenci idim. Olayı yakından takip ettim.

    YAYINLARIM: KİTAPLAR:

    6 EYLÜL 1955 – YASSIADA 6/7 EYLÜL DAVASI, Bağlam Yayınevi, 440 sayfa, 1996 NOT: Son sayfasında Mihail Vasiliadis’in mektubu var, 1957’de Rum oyları DP’ye gitti, diyor. 

    50. yılda 6 Eylül 1955 Olayları – yeni  Bakış, Demokratlar Kulübü, 144 sayfa, 2005

    DERGİLER: Olaylar ve ‘İstanbul 1955 Eylül ayı etkinlikleri’ hk. 2 dergi, 2019, 2020                                                    

    EK – 2

    EK – 3 BABAMA “KARDEŞİM” MENDERES’E DE “SAYIN BAŞBAKANIMIZ” DİYE HİTAP EDEN EVYENİDİS’İN ATİNA’DAN 19.2. 1959 TARİHLİ MEKTUBU

    NOT: Ailesine Atina’ya taşımış kendisi de Şubat ayında Atina’da. “Eğer dönüşte Atina’ya uğrarsan elini sıkmak isterim, kardeşim” diyor. Bir çeşit özür mü diliyor, Atina’ya yerleştiği için? Babam hala kardeşi, Menderes de “Sayın Başbakanı”.

    EK – 4  

    OĞLUMUN ÜNİVERSİTE ARKADAŞI ARDEM’İN BABASI BAY KİRKOR VE ANNESİ BAYAN ELİ İLE 25 OCAK 1995 t. YAPILAN SÖYLEŞİ NOTLARI

    6 Eylül 1955’de Bay Kirkor 21 yaşında, lise mezunu, askere gitmek üzere. Bayan Eli ise 15 yaşında öğrenci ve Rum. Bay Kirkor Ermeni T. C . vatandaşı ve Moda’da oturuyor. Bayan Eli ise Beyoğlu’nda oturuyor. 

    Her ikisi de havanın yaklaşık 19.00’da karardığını hatırlıyorlar. Bay Kirkor, Moda’ya Kadıköy’den daha çok genç ve öğrencilerin yürüyüş yaptıklarını hatırlıyor. Bayan Eli aralarına “çapulcuların” da katıldığı ilk tahripçilerin gençler olduğunu ve Beyoğlu’nda ilk tahrip olaylarının saat 20.00 sularında anımsadığını anımsıyor.

    Bay Kirkor, Sn. Gökşin Sipahioğlu’nu iyi hatırlıyor. Sn. Sipahioğlu o tarihte basketbol oyuncusu ve İstanbul Ekspres’in yazı işleri müdürü. İkinci baskıyı ısrarla isteyen kişi. MİT ile ilişkisi var mıydı?  “Bilemiyorum” ama o ikinci baskı İstanbul’u fitillemişti. Saat 16.30’da dağıtıma başlamışlardı. Bay Kirkor’un babasının Perşembe pazarında ticarethanesi varmış. Bugün de duruyor. O gece çok tahrip olmuş. Kasa bile kırılmış, mal ve para çalınmış.

    Bayan Eli’nin babasının Yüksek Kaldırım’da dört katlı bir mağazası varmış. Buzdolabından, bisiklete, çok çeşit mamüllerin satışı yapılıyor. Hemen tümü ithal. Her şey tahrip oluyor. Büyük ölçüde talan var. Babası bir daha  belini doğrultamıyor ve ticareti terk ediyor. Her iki aile (1965’de evlenmişler) hala (1995) İstanbul’da yaşıyorlar ve 1957’de oylarını DP’ye vermişler. 

    Bay Kirkor şöyle anlatıyor. 6 Eylül’den sonra toplu göç olmadı. Bir soğukluk oldu. İnsanlar bu ülkede gelecekleri olup olmadığını düşünmeye ve Varlık  vergisini (Kırklı yıllarda CHP Hükümeti’nin azınlıklardan aldığı vergi) hatırlamaya başladılar.

    Tahrip ve talan öncelikle tüm gayrimüslimlerin mallarını hedef almıştı ama Türklerin işyerlerine de saldırılmadı değil. 

    Azınlıklar 1957 genel seçimlerinde oylarını yine Adnan Menderes’e verdiler çünkü kötü niyetin (Yassıada deyimi ile “tertibin”) olduğuna kesinlikle inanmamışlardı. 

    Rumların göçü 1964’den sonra olmuştur. O tarihte seksen-doksan bine yakın Rum vardı. Şimdi iki bin. Ermeni Nüfusu ise oldukça sabit kaldı: yaklaşık elli bin. 

    NOT: Tahrip ve Talan Sipahioğlu’nun abartılı manşeti ile ilgili. Atatürk’ün doğduğu eve bomba saldırısı. Ermenilere de yönelik doğrudan eylem yok. O nedenle Ermeni nüfusu azalmamış, artmış.

    Bayan Eli’nin babasının işyeri kapanmış olmasına rağmen eşi ile birlikte göç etmemiş, İstanbul’da kalmışlar. (30 Ağustos 2025) 

    EK – 5 

    EK – 6

  • Savaṣarak aldıḡımız baḡımsızlıḡımızı, basiretsiz dıṣiṣleri ve iṣbirlikçi hükümetlerle, masada kaybettik

    Savaṣarak aldıḡımız baḡımsızlıḡımızı, basiretsiz dıṣiṣleri ve iṣbirlikçi hükümetlerle, masada kaybettik

    Yunanistan ve „Güney Kıbrıs“ 1981 de iki ayrı devlet olarak Avrupa Birliḡine (AB) alındılar Böylece Yunanistan’ın AB’de iki oyu oldu. AB’nin kuruluṣ sözleṣmesinde kararların „oybirliḡi“ ile alınması ṣartı vardır. Dolayısıyla 1981 den sonra Türkiye’nin AB ye alınma ṣansı sıfırlanmıṣ oldu. 

    AB’nin özellikle Güney Kıbrıs’ı almasının en önemli sebebi, Malta, Girit ve Kıbrıs’ın doḡu Akdeniz‘de birer uçak gemisi iṣlevi görmesidir Kıbrıs’da eskiden beri, toplam alanı 254 km² olup üzerinde 7500 kadar ingilizin yaṣadıḡı iki Ìngiliz askeri üssü (Ağrotur ve Dikelya) vardı. Ìngiltere AB’ye girerken, fiilen kendi parçası olan bu alanları AB dıṣında bıraktırmıṣtı. Güney Kıbrıs AB üyesi olunca, Fransa ve Almanya da Güney Kıbrıs’da birer askeri üs kurma ṣansını elde ettiler. 

    Türkiye bunları bilmezmiṣ gibi 1987 de AB’ye tam üyelik baṣvurusu yaptı. Dıṣiṣleri Bakanlıḡı  konsolosluklar vasıtasıyla Almanya‘da farklı ṣehirlerde yaṣayan Türk akademisyenlerden 70 kadarını 1987 sonu ve 1988 baṣında iki defa Münih’deki Einhorn Oteline toplayarak, onların Almanya çapında lobi çalıṣmaları yapmalarını istedi. Bu toplantılara eski Dıṣiṣleri Bakanlarından  Hasan Esat Iṣık, Ìhsan Sabri Çaḡlayangil ve Madrid Türk Büyükelçisi de katıldılar. 

    Her iki toplantıda da Almanya’dan toplanan, çoḡu birbirini önceden tanımayan Türk akademisyenler, Türkiye’den gelen dıṣiṣleri mensuplarına, sanki önceden toplanıp aḡız birliḡi yapmıṣlar gibi, bu AB’ye girme giriṣiminin baṣarı ṣansı olmadıḡını anlatmaya çalıṣtılar. Ama Türkiye’den gelen diplomatlarımızı, kafalarındaki „Avrupa birliḡi Türkiyesiz yapamaz; bizi almaya mecburlar!“ fikrinden vazgeçiremediler. Türk diplomat ve politikacıları ise, bazı AB üyesi devletlere verecekleri tavizler ile, Türkiye’yi AB’ye aldırabilme hayallerinden vaz geçmedi, ve 1987 sonrası bütün hükümetlerimiz halkımızı aldatmaya devam ettiler ve halen de ediyorlar. AB ülkeleri ise Türkiye’nin bu politikada ısrar etmesini kendi çıkarları için kullanıyorlar. 

    Joschka Fischer Almanya Dıṣiṣleri bakanıyken Türkiye’ye yaptıḡı bir ziyaretinde, belli ṣartları yerine getirirsek, AB’ye girebileceḡimizi söyledi. Almanya’ya dönünce Danimarka Dıṣiṣleri bakanı kendisini telefonla arayıp, bunun mümkün olmayacaḡını söyleyince, Fischer de, bunu kendisinin de bildiḡini fakat Türklerin böyle bir vaat beklediklerini ifade etti ve bu konuṣma aynen basına da yansıdı. Yani AB‘ politikacıları Türk politikacılarını ciddiye bile almıyorlardı.

    2000 senesinde (Ecevit hükümeti) dıṣiṣleri  bakanımız Ìsmail Cem Ìpekçi bir ay kadar ortada görünmemiṣti. Sonradan anlaṣıldıḡına göre kendisi bu sürede Brüksel’de eski Alman dıṣiṣleri bakanı Verheugen ile görüṣmüṣ ve, Verheugen’in kısa süre sonrası Türkiye ziyaretinde AB’ye girme ṣartları olarak sunduḡu „Kopenhag Kriterlerini“ orada beraber hazırlamıṣlardı. Bu haber benim kalemimden Aydınlık dergisinde yayınlanmıṣtı. 

    Baṣbakan Mesut Yilmaz Alman Baṣbakanı Helmut Kohl ile Köln’de yaptıḡı görüṣmeden sonra, Almanya’da yaṣayan Türk vatandaṣlarına tanınmakta olan „çifte vatandaṣlık“ uygulamasına son vereceklerini ve buna karṣı Almanya’nın Türk vatandaṣlarına vizesiz girme hakkını tanıyacaḡını açıkladı. Türkiye çifte vatandaṣlık uygulamasını kaldırdı fakat Almanya Türk vatandaṣlarına vize uygulamasını kaldırmadı, tersine daha da zorlaṣtırdı.

    Çiller hükümeti zamanında Türkiye’nin Gümrük Birliḡi’ne alınması da davul-zurna ile kutlanmıṣ ve bu, Çiller hükümetinin büyük bir baṣarısı olarak tanıtılmıṣtı. Bu anlaṣmaya göre Türkiye, Avrupa’dan ithal edilen, gıda maddeleri dahil, birçok ürüne gümrük uygulamayacak, buna karṣı kendi ürünlerini de gümrüksüz ihraç edebilecekti. Gümrüksüz ihrac konusunda ise birçok sınırlamalar vardı. Eski birlik üyelerinin önemli ihraç maddelerini, rekabeti önlemek için, Türkiye ihraç etmeyecek, Birliḡin baṣka ülkelerle ticaret kararlarını da uygulayacaktı, fakat Türkiye’nin bu kararları veren komisyonda hiçbir temsilcisi olmayacaktı. Kısacası, bu anlaṣma, Türkiye’yi eṣdeḡer bir üye olarak kabul etmeyip, sadece birliḡin kararlarını itiraz hakkı olmaksızın  uygulamaya mahkȗm ediyordu. Türkiye anlaṣmanın daha ilk senesinde 60 milyar kayba uḡradı. Türkiye’ye sadece, çivi, çelik halat, çekiç gibi basit metal ürünlerini ihraç etmek kalıyordu. Türkiye’de çok ucuz üretibilen bu maddelere bile, örneḡin Almanya, anlaṣmanın „dampingi önleme“ maddesine dayanarak %25 gümrük uygulamakta. Bu anlaṣma ile Türkiye, Cumhuriyetimizin ilk senelerinde zorla kaldırdıḡımız „kapitulasyonlara“ yeniden izin vermiṣ oluyor.Dıṣiṣleri Türkiyemizin, AKP öncesinden beri büyük sorunlarından biridir. Dıṣ temsilcilerimizin hükümeti yanlıṣ bilgilendirmesi, Ìktidarların dıṣ iliṣkileri yanlıṣ deḡerlendirmesi ve halkımıza (seçmenler) gerçek dıṣı haberler yayması da ayrı bir sorun.

  • OTOKRAT DEMOKRASİ

    OTOKRAT DEMOKRASİ

    Sn. Erdoğan’a son yıllarda, muhaliflerce ve siyasi otoritelerce bu sıfat söylenmeye başlandı.

    Otokrasi nedir denilince:

    Otokrasi, siyasi iktidarın devlet ve hükûmet başkanı tarafından mutlak biçimde kullanıldığı bir yönetim biçimidir. Bu sistem, özellikle bazı monarşi türleri ile tüm diktatörlük biçimlerini kapsarken, demokrasi ve feodalizm gibi çoğulcu ya da yerel güçlere dayalı yönetim biçimleriyle keskin bir karşıtlık içerisindedir.

    Sn. Erdoğan ve ekibi ile baş destekçisi MHP ve Sn. Bahçeli’nin söylem ve davranışlarını muhalefet bu tanımlama ile belirtiyorlar.

    Deniliyor ki Sn. Erdoğan; “muhalefet sussun, basın kötü gidişatı yazmasın, halkı uyandırmasınlar ve biz, bu şekilde ülkeyi yönetmeye devam edelim.” İstiyor.

    Bu tür demokrasilere de siyaset bilimciler, otokrasi diyorlar.

    Sn. Erdoğan ve AKP’nin, bu sistemi yürütebilmesi için, iktidarda kalması bunun içinde her seçimi, engelsiz kazanması gerekli.

    Bu nasıl olacak?

    Kendine rakip, halkta tabanı olan, karşı adayların bertaraf edilmesi gerek. Bu nasıl yapılacak? Muhalefetin iddialarına göre hukuk yoluyla. Hukuk birilerine karşı hemen harekete geçerken, birilerine göre sağır olacak.

    Elbette çok saygın ve hukukun üstünlüğünü namus bilen değerli yargıç ve savcılarımız baş tacımız.

    Otokrat sistemi devam ettirmenin yolu, muhaliflerinizi ve karşınızda rakip olabilecekleri bir şekilde susturmak ya da bertaraf etmekle olasıdır.

    İddialara göre Sn. Erdoğan, işe kendisine en büyük rakip olan E. İmamoğlu’nu: bir şekilde içeri attırarak ve cumhurbaşkanı aday olmasını kökten engelleyecek diplomasını iptal ettirerek başlamış. Otuz yıllık diploma nasıl iptal edilir, yasalar geriye nasıl çalıştırılır, bu da sizlerin yorumunuza kalsın.

    İmamoğlu bitirilince ortalık sütliman oldu mu?

    Ne gezer. İmamoğlu’ndan daha tehlikeli bir isim var ortada: Sn. Mansur Yavaş.

    Sn. Yavaş, hukuk dünyasından, milliyetçi-ülkücü kesimden, dindar ama siyasete angaje olmamış dindar kesimden, vatan sevgisi yüksek Kürt kesimden oy alabilecek, İmamoğlu’ndan daha tehlikeli bir aday konumunda.

    Siz olsanız ekonominin alarm verdiği, enflasyonun tavan yaptığı, fakirliğin ülkeyi sardığı, eğitimin, sağlığın, ticaretin süründüğü, işsizliğin arttığı bir ortamda; Sn. Yavaş ile seçime girer misiniz?

    Kaldı ki, Sn. Erdoğan ve AKP genel merkezi sık sık kamuoyu yoklaması yaptıran ve siyaseti matematiksel ve ilmi yapan bir sistem uygulamakta.

    Ne yapmak gerek?

    Bir kulp bulup böylesine güçlü bir rakibi de bertaraf etmek gerek.

    Bu olası mı?

    Maalesef yargımızın son kararlarına bakınca, “neden olmasın” demek daha kolay.

    Sn. Yavaş isyanlarda, hukuk tek taraflı uygulanıyor diye. Sesini duyarlar inşallah. Sn. Arınç’ın bile “Parsel parsel Ankara’yı sattı “dediği kişi, Sn. Yavaş’nı 2 milyar liraya yakın yolsuzluk ve zarar dosyalarını adalete teslim ettiği halde, hiçbir şey yokmuş gibi ortalıkta dolaşması, adaletin nasıl işlediğinin açık bir göstergesi değil mi?

    Ben yaşı 80 olmuş köy çocuğu bir emekli eğitimci-Yazarım. Edindiğim bilgi ve tecrübelerime bakarak diyorum ki, “BÜTÜN ÇİÇEKLERİ KOPARSANIZ DA O, İLKBAHAR MUTLAKA GELİR.”

    Asıl olan, kubbede bir hoş seda bırakmak. Bırakanlara selam olsun.

    Ülkeler ortak akılla yücelir. Ortak akılda ileri demokrasi ve çok katılımcının bileşkesi ile olur.

    Padişahların bile bir Sadrazam’ı, Şeyhülislamı, Anadolu ve Rumeli beylerbeyleri vardı.

    Cumhurbaşkanlığı, saygınlığın tepe noktası idi. Cumhurbaşkanı orta yolu bulan, anlaşmazlıkları çözen, uzlaştıran saygın bir makam idi. Sn. Erdoğan böyle bir yönetim değil de, başbakanlık ve seçilmiş bakanların oluşturduğu bir demokrasi de cumhurbaşkanlığı yapsaydı; böyle hedefte olur ve eleştirilir miydi?

    Ne dersiniz?

    “El adlü esasül mülk- Adalet ülkenin temelidir.” Adaleti yok ederseniz, kalkınmayı, güveni kaybedersiniz.

    Esen Kalınız.

  • Dünya Gıda Gününde, Gıdaya Erişim Sorunu ve Küresel Yoksulluk Gerçeği

    Dünya Gıda Gününde, Gıdaya Erişim Sorunu ve Küresel Yoksulluk Gerçeği

    16 Ekim Dünya Gıda Gününde Gıdaya Erişim ve Beslenme Durumu Sorgulanmaktadır

    FAO’ya göre gıda güvenliği;  “Tüm insanların, her zaman, aktif ve sağlıklı bir yaşam için gerekli olan besin ihtiyaçlarını ve gıda tercihlerini karşılayacak şekilde, fiziksel, sosyal ve ekonomik açıdan yeterli, güvenli ve besleyici gıdaya erişiminin olması durumudur.” 

    Dünya Gıda Gününün en ciddi sorunlardan biri, gıdaya erişim yetersizliğidir. Günümüzde artan iklim değişiklikleri, nüfus yoğunluğu ve göçler sonucunda metropollerin varoşlarına yığılan milyarlarca insan, başta sağlıklı su, hijyen ve gıdaya erişim konusunda ciddi sıkıntılar yaşamaktadır. Geçen yüzyıldan bugüne yoksulluk ve açlık sorunlarının azalmak bir yana, özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde giderek büyüdüğü görülmektedir.

    2025 yılı teması “Daha İyi Gıdalar ve Daha İyi Bir Gelecek İçin El Ele.” Ancak geçek ne yazık ki el ele değil ellerin birbirinden uzaklaştığı bir dengesizlik yaşanıyor. Bugün milyonlarca insan günlük yalnızca birkaç dolarla yaşam mücadelesi vermekte olduğu günümüzde derin yoksulluk olgusu, artan gıda enflasyonu ile birleştiğinde, özellikle gıdaya erişimi sağlayacak düzeyde gelire sahip olmayan kesimleri çok daha zor durumda bırakmaktadır. Mevcut durumda, dünya nüfusu 8,2 milyara ulaşmış olup bunun yaklaşık 1 milyarı açlık sınırında yaşamaktadır. Kişi başına yıllık milli gelir 2 bin dolardan 60 bin dolara kadar değiştiği dünyadaki dengesiz gelir dağılımı gıdaya erişime de yansımaktadır. Başta Afrika ve Sahra Altı Asya kıtalarında milyonlarca insan için ciddi gıda yetersizliği yaşanmaktadır. Öte yandan Avrupa ve Amerika gibi gelişmiş toplumlarda da gelir dağılımındaki adaletsizlik ve kapitalist üretim-tüketim yapısının yarattığı paylaşım sorunları nedeniyle, başta çocuklar, kadınlar, göçmenler ve şehirlerin varoşlarında yaşayan milyonlarca kişi gıdaya erişim sıkıntısı çekmektedir. ABD’de varoşlardaki Afrikalı ve diğer göçmenlerin barınma beslenme durumu beklenin ötesinde kötü.  

    Türkiye’de Beslenme ve Ekmek Gerçeği

    Ülkemiz günlük gıdasının ve enerji gereksiniminin yaklaşık %40-50 kadarını kişilerin gelir düzeyi ve beslenme durumuna bağlı olarak buğday temelli gıdalardan sağlamaktadır. Çoğu ailede ekme ekmek yenmeden karın doymuyor. Günümüzde Türkiye’de yılda 9.2 milyon ton ekmek üretilmekte (günlük 101 milyon ekmek) , bunun 6 milyon kadarı bayatlayarak israf edilmektedir. Kişi başına düşen yıllık ekmek tüketimi yaklaşık 120 kilogram ile Türkiye dünyada ilk sıralarda yer almaktadır (Ulusal Beslenme Konseyi Emek Raporu, 2025).

    Türkiye ekmekle besleniyor”

    3 Mart 2029 tarihli hürriyet gazetesi Haber’de  İstanbul Haber Servisi – Türkiye’nin ekmek tüketiminde dünya birincisi olduğu, yılda kişi başına 120 kilogram ekmek tüketildiği, bu rakamın İngiltere’de yılda 32 kilo 25 gramda kaldığı belirtildi. Gıda Güvenliği Hareketi Derneği’nin (GGHD) en son yayımladığı “Ekmek Raporu’na göre, Türkiye 220 milyar dolarlık ekmek tüketimiyle dünya ülkeleri arasında lider. Derneğe göre, beyaz undan yapılmış beyaz ekmek, diyabetli çocuk sayısı ve diyabetli bebek doğumlarını da hızla artırıyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre, Türkiye’de insanların günlük enerji ihtiyaçlarının yüzde 44’ünü ekmekten karşılanıyor, tüketilen ekmeğin ise yüzde 87’si ise beyaz ekmek oluşturuyor”.

    Bir tarafta gıda yetersizliği ve erişim sorunu bir taraftan Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP)in 2024 yılı Gıda İsrafı Raporu’na göre, her yıl dünya genelinde yaklaşık 1,05 milyar ton gıda tüketilmediği için veya sofralara ulaşmadan çöpe gitmektedir. Gıda güvencesinin sağlanması bakımından konun ciddiyetle ele alınması gerekir. UNEP 2022 Gıda İsrafı Endeksi Raporu’na göre ise Türkiye’de gıda israfı sorunu ciddi. Çoğunluğu evlerde (%60 kadar) olmak üzere kişi başı yıllık gıda israfı 102 kilogram olduğu rapor edilmiş.

    Yiyecek Var, Ancak Erişim Adil Değil

    Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) istatistiklerine göre Türkiye’de insanlar yazılı veriler üzerinde iyi besleniyor görünse de, bölgesel gıda dağılımına dair veriler yetersizdir. FAO’ya göre Türkiye nüfusunun ana enerji kaynağı ekmek (%44) ve diğer tahıllardır (%58). Bu durum, toplumun hayvansal protein kaynaklarına erişimde ciddi kısıtlılık yaşadığını göstermektedir.

    TÜRK-İş’in Eylül 2025 verilerine göre, Türkiye’de açlık sınırı 27.970 TL, yoksulluk sınırı ise 91.109 TL’dir. Bu değerlerin altında gelire sahip olan büyük çoğunluk, yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. TÜİK verilerine göre de her dört aileden biri, çocuklarının günde en az bir kez et, tavuk veya balık tüketmesini sağlayacak maddi imkâna sahip değildir.

    Ekmek ve makarna ağırlıklı beslenme, hayvansal gıdalardan elde edilmesi gereken proteinlerden mahrumiyet anlamına gelmektedir. Çocukların beden ve zihin gelişimi; hafıza, algılama ve bilişsel yetenekleri doğrudan dengeli beslenme ile ilişkilidir. Bu bağlamda yalnızca ekmekle beslenen çocukların ülkenin sağlıklı geleceğine katkı sağlaması son derece güç görünmektedir.

    Veri ve İstatistiklerin Önemi

    Pandemi döneminde olduğu gibi, günümüzde de yeterli ve bütünlüklü verilerin toplanamaması, gıda güvenliği sorunlarının doğru analiz edilmesini zorlaştırmaktadır. FAO ve ulusal kurumlar, mevcut istatistikleri güncel ve şeffaf biçimde tutmak zorundadır. Aksi takdirde, gıdaya erişim sorunu yaşayan nüfusun gerçek durumu bilinmediğinden, çözüm politikaları da yetersiz kalmaktadır.

    Gıda güvencesi konusu bir insan hakkı konusu olup ülkeler, vatandaşlarının beden ve ruh sağlığının korunması için beslenme, barınma ve eğitim alanında tüm kaynaklarını öncelikli olarak kullanmakla yükümlü olduğu bir durumdur. Devlet yapısı veya toplumsal sözleşmeler insanları bir arada iş ve işleyişleri koordineli olarak yürütülmesi için şekillendirildiler.  

    Sonuç olarak; Dünya Gıda Gününde insanlığın gıda güvenliği ve güvencesi sorunu çözülmüş değil. İnsanın tarım devrimi ile başladığı ve o zamana herkesin doğada yeteneğine göre avlayıp toplayabildiği kadarı ile beslendiği durumdan bugün istese de avlayamayacağı ve toplayamayacağı özelleşmiş yer yüzeyi durumuna geldi. Gıdaya üretimi teknolojik gelişme ile artı ancak dağılımı ve erişimi sorunu dengesiz ve adaletsiz bir konumdadır. Güç ve baskılar ile yer yüzeyinin parsellenmiş haliyle dünyada artan gelir dağılımı bozulmuş, açlıktan insanların öldüğü güvensiz güvencesiz bir duruma gelmiş görülüyor. Milyarların yetersiz beslenmesi ve gıdaya erişim sorununun beraberinde getirdiği, iç ve dış göçler, sosyal sorunlar dünyanın istikrarı içinde ciddi bir tehdit oluşturmaya başlamıştır.

    Gıda güvencesi, yalnızca açlıkla mücadele değil; aynı zamanda eşitsizliklerin azaltılması, sağlıklı nesillerin yetiştirilmesi ve sürdürülebilir kalkınmanın teminatı olarak ele alınmalı ve üst düzeyde önemler alınmalıdır. Kullanılan teknolojiye bağlı olarak gıda üretim, tüketimi ve dağıtımı dengesizliği kadar çok ciddi miktarda gıdanın çöplere gitmesi de azaltılması gereken bir önlemdir. Gıda güvencesi kadar gıda egemenliği de önemli bir konu olarak dünya çapında egemenlere bırakılmadan yerelden evrensele ele alınması gerekmektedir. Konu çok yönlü siyasi, eko-politik, teknik ve uluslar arsı boyutu olan bir konu. Önce insan sağlığı ve gıdaya temiz suya ve barınmaya erişim sağlanmalıdır.

  • Paket tatil rezervasyonu yaptıranlar kazanıyor…

    Paket tatil rezervasyonu yaptıranlar kazanıyor…

    Paket tatil rezervasyonları hız kesmeden devam ediyor. Paket tatil rezervasyonu yapmanın en önemli nedeni paranın karşılığını almak olarak yorumlanıyor.

    Tatilciler en lüks ve sorunsuz tatil istiyor. Bunu görmezlerse İleriki tatillerini başka yerlerde değerlendirecekler. Bunun için ev sahiplerinin dikkatli olması isteniyor.

    ABTA’nın Tatil Alışkanlıkları raporu, seyahat acentelerinin ve tur operatörlerinin değerini ortaya koyuyor.

    ABTA’nın Calvià’daki Seyahat Kongresi’nde yayınlanan Tatil Alışkanlıkları 2025-26 raporundan elde edilen bulgular, insanların seyahat acenteleri ve operatörlerinin mükemmel müşteri hizmeti ve paranın karşılığını veren harika tatiller sunmalarına verdikleri önemi pekiştiriyor.

    Son 12 ayda tatil rezervasyonu yapmak için seyahat uzmanlarından yararlananların üçte biri (%34), bunu yapmalarının en yaygın nedeni olarak rezervasyon kolaylığı (%57) ve bunu zamandan tasarruf (%42) takip ediyor.

    Bir acente veya operatör aracılığıyla rezervasyon yaptırarak kendilerini daha güvende hissettiklerini söyleyenlerin sayısı, bu yıl beş puan artarak %41’e yükselirken, bu oran bir önceki 12 ayda %36 idi. Bu durum, seyahat profesyonellerinin herhangi bir değişiklik, zorluk veya aksama durumunda müşterilerini destekleme ve rezervasyonlarını yeniden düzenleme konusundaki önemli rolünü yansıtıyor olabilir.

    Müşterilerin özel gereksinimlerine ve ihtiyaçlarına cevap verebilmek de yanıtlar arasında yer alıyor; katılımcıların %16’sı, bunun herhangi bir engellilik veya hareketlilik gereksiniminin hesaba katılmasını sağlamaya yardımcı olduğunu söylüyor.

    İnsanlar sadece seyahat profesyonellerinin tatillerini organize etmedeki rolünü takdir etmekle kalmıyor, aynı zamanda beşte biri (%22) onlarla rezervasyon yapmanın bir sonucu olarak daha iyi bir tatil geçirdiklerini söylüyor; 18-24 yaş arasındakilerde bu oran %30’a yükseliyor.

    ABTA’nın raporu, insanların tatil kararlarında paranın karşılığının ön planda olduğunu gösteriyor. Paket tatil rezervasyonu yapanların %43’ü, fiyatına göre en iyi seçenek olduğu için rezervasyon yaparken, 18-24 yaş aralığındakiler arasında bu oran %47’ye çıkıyor. Bu aynı zamanda insanların paket tatil rezervasyonu yapmasının en yaygın nedeni.

    Benzer şekilde, insanların %39’u bir seyahat profesyoneli ile rezervasyon yapmalarının nedeni olarak paranın karşılığını almanın önemini belirtti. 

    ABTA – Seyahat Birliği İcra Kurulu Başkanı Mark Tanzer şunları söyledi:

    “ABTA olarak, üyelerimizin- seyahat acenteleri ve tur operatörleri- insanların tatillerine kattığı katma değeri çok iyi biliyoruz. İnsanlar, acentelerin ve operatörlerin sağladığı iyi fırsatlardan faydalanırken, seyahat etme konusunda kendilerine güven duymaları, uzmanlığa erişim sağlamaları ve tüm seyahat düzenlemelerini yöneterek hayatlarını kolaylaştırmaları gibi birçok başka açıdan da bu fırsatların değerini anlıyorlar. Tüm bunlar, daha iyi bir tatil için olmazsa olmaz.”

  • Turizmde” Dolu olsun yeter” dönemi bitti…

    Turizmde” Dolu olsun yeter” dönemi bitti…

    Ege Turistik İşletmeler ve Konaklamalar Birliği (ETİK) Başkanı, Türkiye Otelciler Federasyonu (TÜROFED) Başkan Yardımcısı Mehmet İşler, turizmde sürdürülebilirliği tehdit eden unsurların giderek büyüdüğünü belirterek, yapısal acil dönüşüm sürecini yaptı. İşler; Başta yüksek faiz, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) primleri ve vergi yüklerinden kaynaklanan maliyet baskısının ekonomik büyümeyi tehdit ettiğine dikkat edildi ve gelecek sezon için hızlı hareket edilmesi amaçlandı.   

    Turizm dünya insanının, işe bakış açısını yönlendiren, vitrinidir, yüzüdür. Bu vitrin güçlü kalmalıdır. Vergiler, su, elektrik ve diğerleri otelleri zorluyor. Oteller maliyet baskısı altında eziliyor. Ekonomiye can suyu olan turizmi korumalı ve kollamalıyız. Zor günlerden geçiyoruz ancak bunları atlatacağız. Eğer sektör maliyet yükü altında ezilirse, yalnızca mevcut değil, mevcut, taşeronlar, ulaşım sektörü ve yerel esnaf da zarar görecektir. Zaten bitik durumda olan esnaf iyice bitme noktasına gelebilir.

    Sıkıntılar devam eder, gerekli tedbirler alınmazsa önümüzdeki sezon turizmde “çökme yılı” olabilir. Aman dikkat.

    ETİK Başkanı Mehmet İşler, dünyadaki ve bunlarla ilgili güncel gelişmelerin turizme etkilerine yönelik değerlendirmelerde bulundu.

    Türkiye’de turizm sektörünün son ömründe en zorlu yaşamın birinin yaşadığını savunan İşler, genel bir yeniden yapılanmanın zorunlu hale geldiğini söyledi. Mehmet İşler; Yüksek faiz oranları, artan enerji ve kişisel giderleri, SGK primleri ve vergi yükleri otellerin kârlı şekilde ciddi biçimde zorluyor.

    Sektörün bu baskı altında ayakta kalabilmesi için acilen bir yeniden yapılanmaya var. Bol miktarda bölgede doluluklar yüksek. Ancak, maliyet baskısı altında eziliyor. Sürdürülebilir bir tablo değil. Artık ‘dolu olsun’ döneminde kârlı bir şekilde geçirilmeli. Turizm; dövizle döviz kazandıran, cari açıkları kapatan, ekonomiye can suyu, indirilebilir bir sektördür. Yalnızca ekonomik değil, aynı anda işlem yapan bir değerdir. Dünya insanının, işe bakış açısını yönlendiren, vitrinidir, yüzüdür. Bu vitrin güçlü kalmalıdır. Turizm işletmeleri bu nedenle sadece değil, sosyal ödemeler da yeniden desteklenmektedir. Bugün otellerin gelirlerinin büyük bir bölümü, prim ve enerji harcamalarına gidiyor. Eğer sektör maliyet yükü altında ezilirse, yalnızca mevcut değil, mevcut, taşeronlar, ulaşım sektörü ve yerel esnaf da zarar görecektir. SGK primleri, vergiler ve yerel harçlar otelcinin sırtındaki en ağır yük haline gelmiştir. Devletin ve özel sektörde el ele verebileceği bir turizm reformuna acilen ihtiyacı vardır. Faiz yükü, SGK primleri, stopaj, KDV ve seyahatte vergisinde sadece zamansızın yapılabilir. Bu turizmci için değil, Türkiye için de bir hareket etmek üzere, 2026 yılı Hazırlık bugünden başlamalıdır. Sektörün nefes alabilmesi için kalıcı bir dönüşüm artık kaçınılmaz hale gelmiştir. Aksi halde önümüzdeki sezon çıkarılamaz.”

  • “Türkler gastronomi konusunda çok yetenekli…”

    “Türkler gastronomi konusunda çok yetenekli…”

    Gastronomi turizminin yaygınlaşması Türk aşçılarının yeteneklerini ortaya çıkardı. “Türler gastronomi konusunda çok yetenekli” diyen uzmanlar Anadolu kültürünü de övdü. Anadolu yemek kültürünün üstün değerde olduğu da aynı açıklamada yer aldı.

    Çok kısa zaman diliminde Türk şefleri en çok aranan şefler olarak öne çıkabilirler. Türk şeflerin yetenekleri övgü alıyor.

    Eğitim konusunda Türk şeflerin yerinde gördükleri ve uygulamaları takip ediliyor. Şeflerin iyi eğitim almış olmaları da iyi not olarak değerlendiriliyor. Bolu Mengen’de açılan kurslarda iyi eğitimden geçirilen Türk şeflere şimdiden yurt dışından teklifler gelmeye başladı.

    Türkiye’nin saygın mekanlarından Divan Kuruçeşme’nin Executive Chef’i Ayhan Aydın, misyonu ve Türk aşçıları hakkında önemli açıklamalarda bulundu.

    Türklerin gastronomi alanında çok yetenekli olduğunu belirten Aydın, kendilerine sunulan koşullar ve eğitim fırsatlarını iyi değerlendiren aşçıların ekonomik dünyaya açılabileceğini ve Türkiye’yi bu alanda başarıyla temsil edilebileceğini söyledi. 

    Gastronomi giderek yaygınlaşıyor. Tatile çıkacak olanlar önce gidecekleri ülkelerin gastronomide hangi noktada olduğunu tespit ediyor. Tatil ile gastronomiyi bütünleştiriyorlar. Türk yemekleri büyük beğeni alıyor.

    Yaptığı Türk aşçı ve şeflerin çok yetenekli olduğunu gösteren Aydın. “Eğer doğru yetiştirilirlerse 20 yıl sonra Türk şefleri dünyanın en çok aranan şefleri olacak” dedi.

    Türk aşçılara fırsat bildirimi diyen Aydın bu konuda şunları söyledi:

    “Evet, aşçılarımız çok yetenekli ama tek başına yetenek yeterli değil. Öğrenmeye açık ve sürekli yeni arayışlar içinde olmak gerekiyor. Onlara iyi bir fırsat verir, Türk aşçılar çok daha iyi noktalara da gelecek. Son yıllarda Türk aşçıları dünyanın farklı yerlerinde bulunabiliriz. Bu gurur veren bir durum. Bu sektörde yoğun iş temposu ve talepler işimize bir sanat olarak bakamıyoruz. Genel anlamda aşçılara yüklenen ciddi bir iş yükü var ve bu yük yerinde oldukça yıpratıyor. Bu durumda yapılan işe sanat gözüyle görmek yerine, pratik ve hızlı çözümler bulmak zorunda kalıyoruz. Divan Kuruçeşme’de ise sanat eseri göz yapmak için bir sanat olarak bakamıyoruz. Modelleri ortaya koymanız gerekiyor. Ar-ge tarafında sık sık güncelleme ekibi ile birlikte nasıl sürdürülebilir hale getirilebilecek konularını görüşüyoruz. Biz Divan Kuruçeşme’de iyi bir ekibe ve bize olanak sunan, bizi anlayan yöneticilere sahibiz”

    Aşçılık, teorik bilgiler yanı sıra pratik eğitimin de büyük önem taşıyan bir sanat olduğunu belirten Ayhan Aydın, sözlerini şöyle noktaladı:

    “Ne kadar çok teorik bilgi sahibi olun, mutfakta doğru doğrama tekniklerini uygulamaz, doğru pişirme tekniklerini bilmez ve doğru kombinlemeyi beceremezseniz yönetmek mümkün değildir. Bunun için teorik bilgileri, uygulama becerisiyle bir gerekli. Gastronomi ve mutfak becerilerinin daha çok uygulama alma dersleri olduğunu düşünüyorum. Hazırlıklı olmalarını sağlıyor. İşte onlara bu fırsat da veriliyor durumdayız.”

  • Yapay zeka hayatımıza girdi…

    Yapay zeka hayatımıza girdi…

    Artık yapay zekasız adım atamaz olduk. Yapay zeka hayatımıza girdi. Tatil programlarını bile yapay zekaya hazırlatanlar var. Rapora göre seyahat planlamasında yapay zeka kullanan Britanyalıların sayısı önemli ölçüde artarken, seyahat profesyonelleri aracılığıyla yapılan tatil rezervasyonlarında hafif bir düşüş yaşanıyor.

    İlgililer yapay zekanın sadece turizmde kullanılmadığını diğer bütün sektörlerde aynı sistemin geçerli olduğunu söylüyor. Kısacası şu: Yapay zeka tamamen hayatımıza girdi. Artık onsuz adım atmıyoruz.

    Özellikle genç yetişkinler arasında yapay zekâ kullanımı hızla artıyor: Tatil ilhamı için gençlerin yaklaşık %20’si AI araçlarını kullandı. Ancak bu kullanım yaş gruplarına göre büyük farklılıklar gösteriyor: 55 yaş üstü bireylerde bu oran %3’ün altında kaldı.

    İngiliz Seyahat Acentaları Birliği ABTA’nın 2025–2026 Tatil Alışkanlıkları Raporu’nun önemli bölümünü yayınlamıştık.  Raporun seyahat planlamasında yapay zekâ kullanımı bölümü ise, son dönemde yayınladığımız çok sayıda eğilim raporunu da doğrular nitelikte.

    Rapora göre, tatilcilerin %34’ü bir seyahat profesyoneli aracılığıyla rezervasyon yaptı – bu oran geçen yıla göre %10’dan fazla düşüş anlamına geliyor.

    Bu veriler, ABTA’nın İspanya’da düzenlenen kongresinde paylaşıldı.

    Ekonomik belirsizliklere rağmen, katılımcıların %87’si geçen yıl en az bir kez tatile çıktığını belirtti.

    ABTA CEO’su Mark Tanzer, şu açıklamayı yaptı:

    “Sektörümüz için esas zorluk, yapay zekânın potansiyelinden yararlanırken aynı zamanda seyahat acentelerinin sunduğu kişisel dokunuş ve uzmanlığın değerini korumak ve bunu öne çıkarmaktır.”

    Tanzer ayrıca, AI kullanımındaki artışın yalnızca seyahat sektörüne özgü olmadığını, modern çağın tüm sektörlerinde benzer bir dönüşüm yaşandığını belirtti. Geçtiğimiz yıl yapılan bir ankete göre, tatil planlamasında yapay zekâ kullanımı bir yılda iki katına çıkmış durumda.”

    Turistin parasını çalmışlar.

    İstanbul’un Fatih ilçesinde, turistleri ağına düşüren hırsızlar, bozdurulmak istenen paraları kontrol ediyormuş gibi yaparak ‘tırnakçılık’ yöntemiyle çaldı. İran uyruklu 1’i kadın 3 şüpheli kısa sürede yakalanırken, hırsızlık anları güvenlik kamerasına yansıdı.

    Olay, 1 Ekim Çarşamba günü Fatih ilçesi Topkapı Mahallesi Topkapı Caddesi’nde meydana geldi. Edinilen bilgiye göre, Lübnan uyruklu turist Y.K.’nın bin 400 dolar parası, ‘tırnakçılık’ yöntemiyle çalındı. Şüphelilerin para bozdurmaya çalışan turistin parasını kontrol eder gibi yaparken çaldıkları belirlendi. Hırsızlık Büro Amirliği olayla ilgili inceleme başlatıldı. Polis tarafından kimlikleri tespit edilen şüphelilerin İran uyruklu K.A. (56), A.A. (27) ve S.K. (25) olduğu belirlendi.


    Şüpheliler polis ekipleri tarafından kısa sürede yakalandı. Gözaltına alınan şüpheliler ardından ifadeleri alınmak üzere İstanbul Asayiş Şube Müdürlüğü’ne götürüldü. Şüphelilerin 3 Mart 2025’te Akşemsettin Mahallesi Fevzipaşa Caddesi’nde bulunan mağazada Özbekistan uyruklu turist S.S.’nin 4 bin dolarının çalınması, 9 Nisan 2025’te Macar Kardeş Kardeşler Caddesi’nde Tunus uyruklu turist S.B.S.’nin 500 eurosunun çalınması, 10 Kasım 2024’te Fatih Sultanahmet Meydan’ında Ürdün uyruklu turist  H.O.’nun bin 400 dolar parasının çalınması ve 20 Temmuz 2024’te Uzun Çarşı Caddesi’nde mağdur M.A.’nın bin 400 dolarının çalınması olaylarının failleri olduğu tespit edildi.


    Şüpheliler emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edildi. Şüphelilerden K.A. tutuklanarak cezaevine gönderilirken, diğer şüpheliler ise adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

    Şüphelilerin hırsızlık yaptığı anlar güvenlik kamerasına saniye saniye yansıdı. Görüntülerde, hırsızların para bozdurmak isteyen turistlerin paralarını el çabukluğuyla çaldığı anlar güvenlik kamerasına yansıdı.

  • Ortadoğu Sorununun Çözümünde Türkiye’nin Rolü

    Ortadoğu Sorununun Çözümünde Türkiye’nin Rolü

    Ortadoğu Sorununun Çözümünde Türkiye’nin Rolü – Barış Zirvesi’nde İmza – YORUM –
    Sedreddin İsmayılov (Sedreddin Soltan), “Report” İnformasiya Agentliyi

    13 Ekim Ortadoğu’da tarihi bir gündü. ABD, Mısır, Katar ve Türkiye liderleri, Şarm El-Şeyh’te düzenlenen zirvede, daha önce Donald Trump tarafından önerilen 20 maddelik barış planına dayanan “Gazze Şeridi’nde ateşkes” imzaladı.

    ABD Başkanı Donald Trump, zirvede 20’ye yakın dünya liderine hitaben yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Birlikte, herkesin mümkün olduğunu düşünmediği bir şeyi başardık. Ortadoğu’da barış sağlandı.”

    Türkiye’nin garantör devletlerden biri olarak belgeyi imzalaması, Ankara’nın son 24 yıldaki dış politikasının başarısının bir tezahürüdür. Donald Trump’ın meslektaşı Recep Tayyip Erdoğan hakkında söyledikleri de bunu doğruluyor. ABD başkanı, Türk liderin Ukrayna’daki çatışmanın çözümüne de yardımcı olabileceğini göz ardı etmedi çünkü “Rusya ona saygı duyuyor”.

    ABD başkanı başkana “arkadaşım” dedi. “Zayıfların dilini konuşmuyorum. Ve güçlü olanlarla konuşacağım.” Bu arada Beyaz Saray şefi, Beyaz Saray’ın güçlü olduğunu kabul etti. Belgenin imzalanmasından önce Donald Trump, Türk lidere teşekkür ederek, “Bizi hiçbir zaman zor durumda bırakmadı. Ordusu ondan daha güçlü. Son olaylara bakarsanız kazandığını göreceksiniz. Ama herhangi bir tanıma ihtiyacı yok. O sert bir adam ama o benim bir arkadaşım ve ona ihtiyacım olduğunda her zaman yanımda. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in mükâfatına şükrediyorum.


    ABD, Türkiye, Mısır ve Katar tarafından imzalanan Mutabakat Zaptı’nın özeti aşağıdadır:

    Irk, din ve etnik köken ayrımı gözetmeksizin herkesin hoşgörü, onur ve fırsat eşitliği temelinde barış, güvenlik ve ekonomik refah içinde özlemlerini gerçekleştirebileceği bir bölge arzuluyoruz;

    “Bölgede karşılıklı saygı ve ortak kader ilkelerine dayanan kapsamlı bir barış, güvenlik ve ortak refah vizyonunu hedefliyoruz. Bu ruhla, Gazze Şeridi’nde kapsamlı ve kalıcı bir barışın tesis edilmesinde kaydedilen ilerlemeyi ve İsrail ile bölgesel komşuları arasındaki dostane ve karşılıklı yarar sağlayan ilişkileri memnuniyetle karşılıyoruz.

    Gelecek nesillerin barış içinde gelişebileceği ilham verici temeller oluşturmak için birlikte çalışmaya kararlıyız;

    Sürdürülebilir bir geleceğe bağlıyız.

    Bu belge aynı zamanda Ortadoğu ülkeleri arasındaki ilişkilerin normalleşmesi, geliştirilmesi ve işbirliğinin yanı sıra İsrail ile ilişkilerin kurulması ve İsrail ile Filistin devletinin tanınması için bir “yol haritası” olarak da değerlendirilebilir. Yeni bir Ortadoğu’nun inşası yönünde katılımcı ve garantör devletlerin ortak faaliyetleri ve işbirliği için de bir ön koşul olarak görülebilir.

    Türkiye bu sürecin önde gelen mimarlarından biridir.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin Gazze Şeridi’nde barış, istikrar ve güvenliğin tesisi için gerekli tüm çabayı gösterdiğini söyledi. Bölgede ateşkes anlaşmasının koşulsuz uygulanmasının önemini vurguladı. Cumhurbaşkanı ayrıca ateşkesin uygulanması ve devamı için Türkiye’nin üzerine düşen sorumlulukları yerine getireceğini söyledi.

    “Gazze’de soykırım durumuna dönmenin maliyeti çok yüksek olacak. Başta Gazze olmak üzere bölge kandan, katliamdan ve gözyaşından bıkmış durumda. Selam onun üzerine olsun ve barış onun üzerine olsun.”


    Buna Ortadoğu’daki Soğuk Savaş da denilebilir. Çünkü Gazze’deki durum bir bütün olarak bölgeyi istikrarsızlaştırdı, güvenliği tehdit etti, işbirliği ve ilişkiler açısından sorunlar yarattı.

    Şarm El-Şeyh Barış Zirvesi, bu tür sorunların ortadan kaldırılması için umut veriyor. Donald Trump’ın dediği gibi, Ortadoğu Üçüncü Dünya Savaşı’nın başlatılacağı yer değildi.

    Türkiye aynı zamanda yeni Ortadoğu’nun oluşumunda da liderlerden biridir. Bu topraklar yüzlerce yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu tarafından yönetilmiştir. Son 100 yıldır halefi Türkiye sadece bölgede olup bitenlerle ilgili açıklamalar yaptı. Başka bir deyişle, Ortadoğu’da önemli bir figür gibi değildi.

    1990’lardan sonra Türkiye’de yeni bir sosyal, siyasal ve ekonomik manzara oluşmaya başladı. 2001 yılında cumhuriyetin siyasi seçkinlerinin devrimci değişimi, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin dönemin anayasası temelinde hükümeti kurmasıyla birlikte, 1985’ten 1990’a kadar cumhuriyetin yaşamında bir yeniden yapılanma ve yeniden keşif yaşandı. Türkiye’nin lider bir dünya devleti olabilmesi için öncelikle ülkenin toprak bütünlüğünü, egemenliğini ve güvenliğini tehdit eden iç, dış güçlerin ve grupların etkisiz hale getirilmesi gerekiyordu.

    Irak ve Suriye’deki terörist kampları ve sığınakları yok edildi. Çok sayıda terörist öldürüldü. Aynı zamanda, dünyanın önde gelen güçleri de dahil olmak üzere uluslararası toplumla terörle mücadelenin özü üzerine diplomatik görüşmeler yapıldı. Bu sayede Irak ve Suriye’de terörle mücadele operasyonları yürütebilir ve bu ülkelerle sınır bölgelerinde tampon bölgeler oluşturabilirsiniz. Türkiye’nin IŞİD terör örgütüne karşı mücadelede ABD liderliğindeki uluslararası koalisyonda yer alması, bölgedeki sorunların çözümüne katılımına ivme kazandırdı.

    2010’ların sonlarında Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki “Arap Devrimi” Türkiye’yi ön plana çıkardı. Devrimden sonra yaşanan Müslüman ülkeler, Türkiye’dekine benzer bir yönetim sistemi kurma isteklerini gizlemediler. Ankara, bu yönde reformlar gerçekleştirmelerine yardımcı olma konusundaki ilgisini gizlemedi.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Tunus ziyareti sırasında Türkiye’nin bölgesel çıkarlarını dile getirdi. Akdeniz’de ve Libya’da geri adım atmayacağını ve başladığı şeyi yapmaya devam edeceğini söyledi. Ankara, Libya’nın başkaları tarafından işgal edilmesine ve bir terör üssüne dönüştürülmesine izin vermedi.

    Türkiye, Doğu Akdeniz’de varlığını kanıtlamıştır. Libya’da da merkezi hükümeti savunarak gücünü gösterdi. Ayrıca Suriye’deki Esad rejiminin devrilmesinde de kilit rol oynadı. 8 Aralık 2024’te Ahmed el-Şara liderliğindeki silahlı kuvvetler, Suriye Savunma Kuvvetleri ile birlikte iktidara geldi. Onlara Türkiye’ye ilk yardımlarını yaptı. Tüm bunlar ve cumhuriyetin Suriye’deki çatışmayı çözmek için attığı adımlar, Ortadoğu’daki siyasi, askeri ve sosyal durumun değişmesine ivme kazandırdı.

    Bu arada dış güçlerin elinde kukla haline gelen ve bölge ülkelerinde ağ oluşturan PKK terör örgütünün duyurulması da çatışma çözümü açısından önemli bir faaliyet olarak değerlendiriliyor. Resmi Ankara, Suriye’de geçici hükümetin kurulmasında, PKK’nın ülkedeki kolu olan Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) silahsızlandırılmasında veya resmi silahlı kuvvetlere entegrasyonunda da önemli bir rol oynadı.

    Türkiye’nin başarısının temel ön koşulu uluslararası hukuka bağlılığıdır. Ülkelerin toprak bütünlüğünü ve egemenliğini savunur. Kendisini koruyanlara karşı terörle savaşır.

    Ankara, Ortadoğu’nun temel sorunu olan İsrail-Filistin çatışmasının barışçıl ve müzakere yoluyla çözülmesinden yanadır. Bu bağlamda Filistin’in toprak bütünlüğünün savunulması ve Gazze Şeridi’nin ablukadan çekilmesi Erdoğan hükümetinin temel tezleri arasında yer aldı.

    Mayıs 2010’da Mavi Marmara gemisi boğaza insani yardım ulaştırdı. Üç yolcu ve üç kargo gemisindeki yaklaşık 700 toplum aktivisti, Gazze Şeridi sakinleri için 10.000 ton insani yardım kargosu (ilaç, gıda ve inşaat malzemeleri) taşıdı. Ancak İsrail Savunma Kuvvetleri’nin onlara yönelik gerçekleştirdiği operasyon sonucunda dokuz aktivist öldürüldü, 30’u da yaralandı. Bu da Türkiye ile İsrail arasında krize yol açtı. Ankara, ilişkileri normalleştirmek için İsrail hükümetinden olaydan dolayı özür dilemesini ve mağdurlara tazminat ödemesini talep etti.

    Son gelişmeler Türkiye’nin bu konuda doğru bir konumda olduğunu teyit etmiştir.

    Türkiye’nin Gazze Şeridi ve Filistin meselesindeki liderliği, Türk Devletleri Teşkilatı örneğinde Türkistan (Orta Asya), Güney Kafkasya ve Orta Doğu arasındaki işbirliği ve ilişkilerin geliştirilmesi için yeni bir sayfa açıyor.


    Anketler de Türkiye’nin Orta Doğu’daki etkisini doğruluyor. Washington’daki Pew Araştırma Merkezi’nin yaptığı araştırmaya göre Türkiye, Orta Doğu’nun en etkili ikinci ülkesi. Ankete katılanların yüzde 64’ü Rusya’nın, yüzde 63’ü Türkiye’nin, yüzde 62’si ABD’nin, yüzde 53’ü İran’ın, yüzde 46’sı İsrail’in, yüzde 41’i Suudi Arabistan’ın ve yüzde 19’u Mısır’ın bölgede nüfuzu olduğunu söyledi. Anket, bu yıl 27 Şubat ile 25 Nisan tarihleri arasında Türkiye, Tunus, Lübnan, Ürdün ve İsrail’den 6.204 katılımcıyla anket yaptı.

    Osmanlı İmparatorluğu’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu gelişmeye devam etti. Anlaşmazlıkların çözümünde önde gelen uzmanlardan biridir. Gazze Şeridi’nde barış anlaşmasını imzalayan dört ülkeden biri olması da bunu bir kez daha kanıtlıyor.

    Sedreddin İsmayılov (Sedreddin Soltan), “Report” İnformasiya Agentliyi



  • RUH SAĞLIĞIMIZ MI KALDI

    RUH SAĞLIĞIMIZ MI KALDI

    Dünya Sağlık Örgütü ne iyi etmiş de Dünya Ruh Sağlığı Günü ilan etmiş.

    Birleşmiş Milletler de toplantılar yapıp her ayın bir  gününü herhangi bir gün olarak ilan etmemiş mi!

    İyi de bir günü ilan etmek yetmiyor,hatta çözümlerini de sayıp döküyor…Bu yetiyor mu peki,içinde bulunduğumuz koşullarda ruh sağlığımızı nasıl koruyacağız…

    Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 1948 yılında yaptığı tanımda sağlık; sadece bedensel değil, ruhsal ve sosyal yönden de tam bir iyilik hali olarak belirtilmektedir.DSÖ klasik tanımında ruh sağlığına önem verilmeye başlanmıştır.

    Geçmişte ruh sağlığı tıbbın dışında bir alan, ruh sağlığı sorunları ise gerçekte var olmayan durumlar olarak algılanmıştır.

    Her dengesi bozulanı deli olarak damgalamak en kolay yol omadı mı!Toplumun dışına itmedik mi bu tür insanları,halbuki en çok onların yardıma ihtiyacı var.

    Dünya Ruh Sağlığı Federasyonu tarafından 1992 yılından itibaren 10 Ekim, Dünya Ruh Sağlığı Günü olarak belirlenerek kutlanmaya başlanmıştır.

    Prof Dr Figen Çulha Ateşci“sadece hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, bedence, ruhça ve sosyal yönden tam bir iyilik hali”der.

    Bedensel sağlığın yanında ruhsal sağlığımıza da önem vermeliyiz.10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı günü,ruh sağlığının ve ruh hastalarının toplumda farkındalığını arttırmak amacıyla kutlanmaktadır.

    Hiç düşündünüz mü,ruh sağlığımızı nasıl koruyacağız?

    Her yıl farklı bir temayla kutlanır Dünya Ruh Sağlığı Günü Örneğin“İşyerinde Ruh Sağlığı”İş yerindeki stresi,aşırı iş yükünü,mobbing uygulamalarını depresyonu düşünün.

    Çoğumuza iş yerinde mobing uyhulanmıştır,kaçımız bunu yetkililere duyurabildik!İşimizden olma korkusu yetmiyormuş gibi,bir de toplum baskısı,kim bize inanacak” kancık köpek kuyruk sallamazsa,erkek köpek peşinden gitmez”gibi sözlerimiz varken…

    Ayrıca utanmak denen bir duygumuz var,o yetmiyormuş gibi evliysek yuvamızın dağılması korkusu…

    İşimiz gelir kaynağımız,bir yandan ihtiyaçlarımız için para kazanmak zorundayız ama iş para kazanmakla bitmiyor.İş yerindeki insanlarla sosyal ilişkiler kuruyoruz ve sadece kendimiz için değil,bir yandan da topluma katkıda bulunuyoruz.

    İşyerinde ruh sağlığımızı bozan kötü, sert, emeğine takdir etmeyen, adaletsiz, kişisel ihtiyaçlara ilgisiz yaklaşımların son derece yıkıcı olabildiği bilinmektedir.

    Bu durum çalışanın ruhsal sağlık sorunları,çalışanın devamsızlığına, üretkenliğinin düşmesine ve maliyetin artmasına neden olmaktadır.Örneğin Avrupa’da iş sebepli depresyonun yıllık maliyetinin 617 milyar Euro civarında olduğu tahmin edilmektedir.

    Üretkenliğin artırılması ve maliyetlerin düşürülmesi için çalışanların ruh sağlığına önem verilmeli. İnsan sadece bedensel olarak hastalanmaz.Çalışanın ruh sağlığını korumak için uygun çalışma ortamları yaratılmalı, çalışanların iş ve sosyal dengesini destekleyen, geliştiren program ve uygulamalar olmalıdır.Ancak bu şekilde İş yaşamındaki ruhsal sorunlar çözülüp verimlilik artırılabilir.Ruhsal sorunlar erken dönemde fark edilirse tedavisi de kolaylıkla sağlanabilir.

    Bunun için de işverenin ahlaklı ve vicdanlı olması ve o da “çalma kimsenin kapısını parmak ile,birgün çalarlar kapını tokmak ile”sözünü hatırlayıp,annesine,kızına,karısına böyle birşey yapılınca nasıl düşüneceğini hatırlaması gerekir.

    Gençlerin ruh sağlığını korumak,güçlendirilmesi,bu konuda farkındalık yaratmak, gençlerin dayanıklılığını arttırmak ve önlenebilir ruhsal hastalıkların önlenmesi hedeflenmektedir.

    Bu konuda en büyük darbeyi gençler yiyor.Özellikle ülkemizde,ülkenin iyi yönetileme yişinden okula beslen me bile götüremiyor,bir simit alamıyor,yaşıtları özel okula gidiyor, onun okulunda yeterli eğitimi almış öğretmen yok,temizlik yapacak kimse yok,tuvaletler pislik içinde,her türlü hastalığa açık,okulu bitiriyor sınavlar başlıyor,okulu kazanıyor, kitaplar pahalı alamıyor,okulu zorla bitiriyor atanamıyor,iş bulamıyor,parası olmadığı için evlenip yuva kuramıyor,nasıl koruyacak ruh sağlığını…

    Gençlik dönemi, bireyin yetişkin rolüne hazırlandığı, kimliğini oluşturmaya başladığı çok önemli bir dönem olmakla birlikte, önemli ruhsal hastalıkların ortaya çıkma riskini de barındıran bir dönemdir. Günümüz gençleri daha önceki dönemlerden daha farklı ve daha hızlı değişimlerin olduğu bir dönemde yaşamakta, yoğun olarak teknolojik gelişmelere maruz kalmaktadır. Bu hızlı değişim ve gelişmeler, onların hayatında olumlu olduğu kadar, doğru olarak desteklenmediğinde olumsuz bir takım etkilere de sebep olabilmektedir.

    Aile takip etse de çocuğun sanal ortamda dolaşmasını engelleyemiyor.

    Gençlerin birçoğu teknolojinin sunduğu sanal ilişkilerle bağ kurmaya çalışırken, sosyal  etkileşimin azlığı onları yalnız hissettirmektedir. Ruh sağlığını güçlendirecek ya da psikososyal destek alabilecekleri doğru kaynakları da bilememektedir. Bu nedenle onların doğru yönlendirilmeleri ve psikososyal yönden aradıkları destekleri nereden bulacakları konusunda bilgilendirilmeleri gerekmektedir.

    Okullarda bu konuyla ilgili ders konulmalı ve öğrenciler bu konuda bilgilendirilmeli…

    Çünkü kontrolsüz ve bilgisizce sosyal ortamda dolaşırken tarikatların,terör örgütlerinin, uyuşturucu tacirlerinin eline düşüp,ruh sağlığını iyice kaybedebilir… 

    İnsan sadece kendisi için değil,sevdikleri için de yoğun kaygı, öfke, korku, çaresizlikten  kaynaklanan stres ve ruhsal bozukluk yaşayabiliyor.Ayrıca sosyoekonomik sorunlar da cabası.

    Anne-babalar endişe içinde çocuğunun geleceğiyle ilgili korkular ve endişeler yaşarken ruh sağlığını kaybedebilir…

    Toplum olarak yetişkin ve çocuk ergen psikiyatristleri, psikolog, sosyal çalışmacı ve çocuk gelişimcilerine ihtiyaç var.

    Dünya Sağlık Örgütüne göre (2018)tüm dünyada her 40 saniyede bir kişinin intihar ederek öldüğünü belirtiyor.Her yıl intihar ederek 800.000’den fazla insan ölüyor ve bu ne yazıkki savaş ve cinayet nedeniyle ölenlerin toplamından daha fazla.Ayrıca ölenlerden daha fazla, intihar girişiminde bulunan insan var.İntihar edenler sadece kendi hayatlarına son vermekle kalmıyor. Aileleri,geride kalan insanlar üzerinde uzun süreli ve yıkıcı etkileri olan bir trajedi oluşturuyor.

    İntihar edenlere dikkat ediyor musunuz,sorunu ya okulu,ya işi,ya yuvası değil mi!Durup dururken mi intihar ediyorlar…

    Ayrıca 2020 Yılı tüm dünyadaki insanların ruh sağlığını da etkileyen COVID-19 salgını yaşamıştı.Dünya virüsü kontrol altına almak ve çözüm bulmak için mücadele ederken, yaşanan endişe, korku, izolasyon, sosyal mesafe ve kısıtlamalar belirsizlik ve duygusal sıkıntıları artırmaktaydı.

    Hepimiz evlerden çıkamadık,soyal hayatı bir kenara bırakın okula bile gidemedi çocuklar aileler,sürekli birlikte olduklarından sorunlar yağayıp,ruhsal bunalımlara düşmediler mi?Ayrıca sürekli hasta olma korkusuyla yaşamak ruh sağlığını etkilemez mi?  

    DSÖ 2001 Dünya Sağlık Raporuna göre yaklaşık 450 milyon insan, dünya çapında sağlıksızlık ve engelliliğin önde gelen nedenleri arasında yer alan ruhsal bozukluklarla yaşamıştı.

    DSÖ 2012 Dünya Sağlık Raporuna göre ise her dört kişiden biri hayatlarının bir döneminde ruhsal bir bozukluktan etkilenirken, zihinsel, nörolojik ve madde kullanım bozuklukları, toplam küresel hastalıkların %13’ünü oluşturtu.

    Pandemi, savaşlar, göçler ve iklim değişikliklerinin etkileri ile insanların ruh sağlığının nasıl etkilendiğini gördük ve intihar düşüncesi olan insanların sayısı artış gösterdi.

    En son yaşadığımız İsrail-Filistin savaşını düşünün,annesi-babası gözünün önünde öldürülen çocuklar,çocukları gözünün önünde öldürülen anne-babalar,yersiz yurtsuz kalanların ruh sağlığını kimler,nasıl düzeltebilecek…

    Önleyici çalışmalar psikiyatrik bozukluğu olan kişilerin yaşam kalitesini arttırdığını farkediyoruz.Toplumda koruyucu, önleyici ruh sağlığı müdahalelerine öncelik verilmesi gerekmektedir.Bu konuda hepimiz üzerimize düşeni yapmalıyız.

    Sadece sağlık sistemi değil,çağdaş ekonomik sistemler de küresel sorunlarla başa çıkmakta yetersiz kaldı. Bu kriz dönemlerinde çalışanların ruh sağlığını destekleyecek düzenlemelerin eksikliği hissedildi.Bunun için iş ortamları ve çalışma koşulları çalışanların ruh sağlığını destekleyecek şekilde düzenlenmelidir.

    Egzersiz, iyi beslenme, gıdaya erişimin yaygınlaştırılmalı,çalışma süreleri ve ortamları düzenlenmeli.

    Açlığa ve yoksulluğa son vermek, sağlıklı ve kaliteli bir yaşamı güvence altına almak, herkes için nitelikli eğitim sağlamak, toplumsal cinsiyet eşitliğini ve kadınların güçlenmesini sağlamak, iklim krizi ile mücadele etmek gibi küresel hedeflere ancak toplumun ruh sağlığını iyileştirmeye yönelik önemli yatırımlar yapılırsa ulaşılabilir.

    Açlık sınırında yaşayan insanların,iyi beslenemediği ve iyi eğitim alamadığından çocuklarının geleceği için ve emekliliğinde nasıl geçineceğini düşünüp duranların ruh sağlığını kim düşünüyor…

    Pandemi sürecinde tüm ulusların ruh sağlığı krizine ve uzun süreli etkilerine hazırlıklı olmadıklarını görüldü.

    2020 yılından bu yana, pandemi ile birlikte sağlık hizmeti sunumundaki eşitsizlik daha da derinleşti. Yalnızca pandemi nedeniyle yaşananlar değil, iklim krizinin neden olduğu afetler ve enerji krizi, savaş ve tüm dünyada baş gösteren ekonomik zorluklar, gündelik hayattaki stresi baş etmesi güç düzeylere çıkardı.

    Kronik ruhsal hastalığı olanlar, kadınlar, çocuklar ve yaşlılar, yoksullar, hükümlüler, cinsel kimliği ve yönelimi nedeniyle olağan koşullarda da damgalamaya ve ayrımcılığa maruz kalan gruplar, göçmenler ve mültecilerin yaşadığı ruhsal zorlanmalar pandemi ile daha da arttı. Bu koşullarda, ayrımcılık ve nefret söylemine maruz kalan grupların sağlıklı ve güvenli bir yaşam sürebilmeleri için acilen yeni politikalara ihtiyacımız var.

    Artık”Ruh Sağlığı Yasası” sadece ruh sağlığı çalışanlarını veya ruhsal hastalıkları olan kişileri değil tüm toplumu yakından ilgilendirecek çok önemli bir konu olarak ele alınmalı.  Bilimsel, özgürlükçü, önleyici, koruyucu, insana yaraşır koşullarda ruh sağlığı hizmeti verilmeli.

    2022 yılında Dünya Ruh Sağlığı Günü”Ruh Sağlığını ve Ruhsal İyilik Halini Küresel Bir Öncelik Haline Getirelim”sloganı, yaşadığımız küresel zorlukların karşısında toplumumuzu ve dünyayı daha iyi yaşanılabilir bir yer haline getirmek zorundayız.

    Günümüzde ruh sağlığı sorunları dünya genelinde her sekiz kişiden birini etkilemektedir.970 milyon kişinin bir ruh sağlığı sorunu vardır. 301 milyon kişi anksiyete, 280 milyon kişi depresyon tanısına sahiptir.Çocuklar da ruh sağlığı sorunlarından etkilenmektedir.

    Madde/alkol kötüye kullanımı,yeme bozuklukları,demans,şizofreni,stres ve diğer ruh sağlığı sorunlarıdır.

    Anne-baba olarak çocuklarımızın,gençlerimizin;Orta yaştakiler hasta ve yaşlılarımızın; Öğretmen olarak öğrencilerimizin; Patron olarak çalışanlarımızın ruh sağlığına yeterli özeni gösterip,onları anlamaya ne kadar dikkat ediyoruz.Bunu her birey kendine sormalı ve farkındalığa dikkat çekerek neler yapabiliriz üzerinde durmayı kendimize bir borç bilmeliyiz.

    Dünyayı ben mi kurtaracağım diye düşünmeyelim,yangına su taşıyan karınca hikayesini hatırlayalım…

    Daha iyi dünyada,ruh ve beden sağlığımız yerinde,mutlu huzurlu günlere…