Blog

  • Rusya Türk malı istemiyor

    Rusya Türk malı istemiyor

    Türkiye ile Rusya arasında düzelen siyasi ilişkilere rağmen Rusya 2020’ye kadar tarım ve tekstilde Türkiye’den daha az mal almak istiyor. Bu amaçla ünlü markalara üretimlerini Türkiye’den Rusya’ya kaydırmalarını söylüyor.

    Rusya aynı zamanda 2020’ye kadar domates ve salatalık dahil, tüm yaş meyve ve sebze talebini yerli üretimle karşılamak istiyor.

    Zaten Türkiye ile Rusya arasında çok büyük olan dış ticaret açığının bu gelişmelere göre daha da büyümesi bekleniyor.

  • Depremin sebebini açıkladı

    Depremin sebebini açıkladı

    Ankara büyükşehir belediye başkanı Melih Gökçek deprem’in neden olduğunu açıkladı.

    Melih Gökçek’e göre Çanakkale merkezli son depremler Türkiye’yi ekonomik çöküntüye uğratmak ve hükümete karşı darbe yapmak isteyen dış güçlerin işi.

    Gökçek, Türk Silahlı Kuvvetleri başta olmak üzere yetkilileri Ege Denizi’nde ‘önlem’ almaya çağırdı ve İstanbul, Marmara, Çanakkale civarında tüm denizaltı ve büyük teçhizatlı gemilerin kontrol altında tutulmasını istedi.

  • Doğu Türkistan, Türk-İslam medeniyetinin beşiği…

    Doğu Türkistan, Türk-İslam medeniyetinin beşiği…

    Yücel Tanay, genellikle Doğu Türkistan konusundaki araştırmalar ve yazıları ile tanınıyor. Aynı zamanda Özbekistan Demokrasi Vakfı Türkiye Temsilcisi ve Uygur insan hakları actıvıstı araştırmacısı olan değerli kardeşimizin bu paylaşımlarını sürekli takip ediyor ve faydalanıyoruz.

    Geçenlerde gidip, 15 gün kaldığımız Doğu Türkistan’da izlenimlerimizi ve bazı fotoğrafları sizlerle paylaşmıştık. Türklerin ana yurdu Tanrı Dağları ve Tanrı Gölü’ne kadar da çıktığımızda buradaki Türk izlerini ve zenginliğini daha yakından tanıma fırsatımız da olmuştu. Bu konuda daha geniş bir yazıyı da hazırlayıp yine sizlerle paylaşacağız.
    Tanay, son paylaşımında “Doğu Türkistan-Türk İslam Kültür Medeniyetinin Beşiği” başlığı altında güzel bir derlemeyi bizlere taşıdı. Son gelişmelere ışık tutan bu yazı Doğu Türkistan’daki kültür zenginliğini de gözler önüne seriyor. Her hali ile tam bir Türk yurdu olan bu topraklar üzerinde çok büyük ve yüksek bir medeniyetin yattığı da son araştırmalar ışığı altında ortaya çıkarıldı.
    Sizlerin de önemseyeceğini ve ilgi ile okuyacağınıza inandığımız Yücel Tanay’ın bu yazısını sütunlarımıza alıp, paylaşıyoruz:

    “Doğu Türkistan,Türk İslam kültür ve medeniyetinin beşiği olduğu kadar, aynı zamanda dünya medeniyeti için çok önem arzetmektedir. Doğu Türkistan’da şimdiye kadar açığa çıkarılmasına izin verilmeyen büyük ve yüksek bir medeniyetin var olduğundan bahsedilir.
    Kıruvan Mumyası,son yıllarda Teklemakan çölünün binlerce yıl öncesinde kumların altına gömülmüş eski ören yerlerinde bulunan mumyalar ve çeşitli objeler bu görüşlerin doğruluğunu güçlendirmektedir.
    Bir kaç ay evvel Tekelemakan kumluğunda bulunan bir kadın mumyasının yanında bir kutu bulunmuştur. Bu mumya ve kutunun M.O.4 bin yılın öncesine ait olduğu tesbit edilmiş ve açıklanmıştır. Bu kutunun içinde bulunan madde ise, kokulu bir kadın makyaj kozmetiğidir.

    Bu maddeyi 6 bin yıl önceki ecdatlarımız süslenmek için kullanmışlardır. Ayrıca,3 bin 500 yıl öncesine ait bir çizme de bulunan eşyalar arasındadır.Bütün bu buluntuların bilim dünyasına açıklanmasına İşgalcı Çin izin vermemektedir.Çünkü,bunlar açıklandığında kendi iddialarının yanı Han Çinli’lerinin 5 bir yıllık kültür tarihi arka planda kalacaktır.
    1920’lı yıllarda Tekmlemakan’i ziyaret eden Amerikalı Bilim Tarihçisi ve Arkeologu W.Morgan Tarım medeniyeti ile ilgili şu tarihi açıklamayı yapmıştır ;
    ” DÜNYA MEDENİYETİNİN ANAHTARI,DOĞU TÜRKİSTAN’İN TEKLEMAKAN ÇÖLÜNDÜ SAKLIDIR.NE ZAMANKİ BU ANAHTAR BULUNUR, OZAMAN DÜNYA MEDENİYETİNİN SIRRI YENİDEN ÇÖZÜLECEK VE TARİH YENİDEN YAZILACAKTIR.”

    Türkistan toprakları ister Batı, ister Doğu olsun buranın Kadim Türk yurdu olduğuyla ilgili işaretlerle doludur. Atalarımız bu kadim vatanımıza Türk mührünü vurmuşlardır.
    Tarihi MÖ 200’lü yıllara (Göktürkler ve Hunlar dönemine) kadar dayanan Türkistan toprakları, tarihin ilk dönemlerinden beri Türklerin ana yurdu, bin yıldan beri de İslam toprağıdır. Tarih boyunca Türkistan adı ile bir devlet veya hanlık kurulmamış olmasına rağmen, Orta Asya’nın büyük bölümünü oluşturan söz konusu alan, eski çağlardan beri Türklerin yerleşim merkezi olduğu için Türkistan olarak adlandırılmıştır. Özellikle de araştırmacılar tarafından tarihin ilk medeniyet merkezlerinden biri
    olduğu belirtilen Doğu Türkistan, jeo-stratejik konumu itibariyle Batı ve Doğu kültürlerinin kaynaştığı bir alan olmuştur.

    Tarih boyunca büyük imparatorluklara ev sahipliği yapan bu topraklar, Halife Abdülmelik Mervan döneminde Türklerin kendi rızaları ile İslam’ı kabul edişinden sonra İslam aleminin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Özellikle Hakan Satuk Buğra’nın İslam’ı kabul etmesinin ardından 751–1216 yılları arasındaki dönem Doğu Türkistan’ın altın devri olarak bilinir.

    Medreseleri ve öğretim kurumları ile ünlenen Türkistan, bu dönem boyunca dünyanın dört bir yanından gelen öğrencileri misafir etmiş, tarihe yön veren devlet ve bilim adamları yetiştirmiştir. Bu bölgeden dünyanın dört bir yanına göç eden Türkler ise İslam’ı dünyanın çeşitli ülkelerine taşımışlardır.

    Bu topraklarda doğan Karahanlılar, Gazneliler, Harzemşahlar, Selçuklular, Saidiler İslam’ın bayrağı altında devlet kurup, Türk-İslam uygarlığının en güzel örneklerini vermiş ve insanlığa büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Mahmut Gaznevi, Abdülkerim Satuk Buğra, Timur, Selçuk Bey, Babürşah, Melikşah gibi büyük devlet adamları da bu topraklarda yetişen değerli isimlerdendir.

    İmam Buhari, İmam Tirmizi, İbn-i Sina, Ebunasril Farabi, Fergani, Zimahşeri, Sekkaki gibi eserleri ile İslam kütüphanelerini zenginleştiren, dünya bilim adamlarına yol gösteren bilginler de bu toprakların evlatlarıdır.

    Ayrıca Divan-ı Lügat-it Türk’ün yazarı Kaşgarlı Mahmud, Kutadgu Bilig’in yazarı Yusuf Has Hacib, Atebet’ül Hakayık adlı dev eserin sahibi Ahmed Yüknek gibi dünya tarihine kültür hazineleri ile yazılan isimler de Türk-İslam uygarlığının beşiği olan bu topraklarda yaşamıştır. Bu Doğu Türkistanlı alimler Doğu Türkistan’ın İslam ve Türk dünyası için taşıdığı değeri ortaya koyması açısından büyük önem taşır.”

  • Ermeni Soykırım Lobisi Fransa’da Bir Kez Daha Tökezledi

    Ermeni Soykırım Lobisi Fransa’da Bir Kez Daha Tökezledi

    Fransa, 1915 olaylarının soykırım olduğunu tanıma kararını 2001 yılında almıştı. Ermeni lobisi, İsviçre’de olduğu gibi bu ülkede de Ermeni soykırım iddialarını reddetmeyi suç sayan bir yasa çıkarılması için harekete geçti. Buna göre 1915 Tehciri’nin soykırım olmadığını söylemenin cezası bir yıl hapis, 45.000 Euro para cezası olarak belirlendi. Tarihçiler veya bilim insanlarının bundan muaf tutulması önerisi dahi reddedildi. Fransa Anayasa’sına göre belirli sayıda milletvekili ve senatörün yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne (Konseyi’ne) başvuru hakkı var. Yasa tasarısına karşı, Türkiye’dekinin aksine cumhurbaşkanı tarafından onaylanmadan Parlamento’dan 65, Sanato’dan 77 üyenin imzasıyla iptal başvurusunda bulunuldu. Mahkeme, Ocak 2012’de itiraz gerekçelerini haklı bularak tasarının iptali yönündeki başvuruyu haklı buldu.

    İptal kararının arkasındaki temel gerekçe hukukun saygınlığı ile fikir ve ifade özgürlüğüdür. Tarihi gerçeklerin, ilgili ülke arşivlerindeki belgelerin ve soykırımla ilgili uluslararası hukuk düzenlemelerinin de Türkiye’nin lehine olması işleri kolaylaştırmaktadır. Buna karşın batıdaki İslamofobi veya Hıristiyan toplumunun bilinçaltındaki “Türkler Geliyor” korkusu, soykırımcı lobi açısından suistimal edilmeye son derece müsaittir. Ancak, Ortaçağ’dan kalan bu bilinçaltı problemlerini çağdaş diplomasi ve bilim yöntemleriyle aşmak çok daha kolay olduğu halde bu konuda akademik ve diplomatik kurumlar ile diğer ilgili kuruluş ve kadrolar görevlerini yeterince yerine getirememektedirler.

    Ermeni lobisi, 2012’de yaşanan Anayasa Mahkemesi “kazasına” karşı yeni bir strateji uygulamıştır. 2016 başında Anayasa Konseyi’nin Yahudi Soykırımı ile ilgili kararı, Ermeni lobisini cesaretlendirmiştir. Yürürlükte olan Gaysot Yasasının (Yahudi soykırımını inkârı cezalandırmayı düzenler) iptali için bir Fransız vatandaşı, Konseye başvurdu. Bu aşamada Türk dernekleri 2001’de kabul edilen “1915 olaylarının soykırım olduğunu tanıma yasası”nın iptali, Ermeni vatandaşlar ise “Ermeni soykırım iddialarını inkâr edenin de cazalandırılması gerektiği” talebiyle davaya taraf oldular. Konsey, Yahudi Soykırımı ile 1915 Tehcirinin hukuki bakımdan bütünüyle farklı olduğunu belirterek Ermenilerin talebini reddetti. 2001 kararının iptalini isteyen Türk kuruluşların talebi de kabul edilmedi.

    En azından Türk kuruluşlarının da talebinin reddinden hareketle 2016 sonunda Eşitlik ve Vatandaşlık Kanunu’na ufak bir ekleme yapmak üzere Ermeni lobisi yeni bir tasarı hazırladı. “Savaş, soykırım ve insanlık suçlarının inkârı ve sıradanlaştırılması” konusundaki cezanın kapsamının genişletilmesi yönündeki tasarı parlamentodan geçti. Bu tasarıda Ermeni soykırım iddiaları zikredilmemekte, ancak 2001’de kabul edilen yasadan hareketle Ermeni lobisi hedefe ulaşmayı beklemektedir. Buna göre Ermeni soykırım iddialarını inkâr, nefret suçları kapsamına alınarak bir yıla kadar hapis ve 40.000 Eura’ya kadar para cezası öngörülmektedir. Tasarı yasalaşmadan Türk dernekleri, yetkin bir Fransız hukukçu ile Konsey’e başvurdu. Konsey, böyle bir başvuruyu kabul etmeme yetkisine sahip olduğu halde gerekçeleri ciddiye aldı ve tasarıyı 26 Ocak 2017’de iptal etti. Bu süreçte Türk derneklerini, hassasiyet ve başarısından dolayı tebrik ediyoruz. Böylece “bizim yapacağımız birşey yok” tembelliğine ve ihanetine karşı, başta diplomasi ve akademi camiası olmak üzere herkesin karşı çıkması gerektiği yeniden anlaşılmış oldu.

    Fransa Anayasa Konseyi’nin kararını açıkladığı gün Danimarka Parlamentosu Ermeni yalanlarını tanımayı reddetmiştir. Bunda Türk kuruluşlar yanında önemli ölçüde diplomatik gayretlerin etkisi vardır. Parlamento’da 1915 olaylarının trajik ve üzücü olduğunu belirten öneri yasalaşırken Türkiye’yi soykırım ile suçlayan tasarı gündemden düştü. Bu arada tarihi belgelerin tarihçilere açılması ve anlaşmazlığın diyalog yoluyla çözülmesi önerildi.

    Danimarka Dışişleri Bakanı Anders Samuelsen’in beyanatı ise Türkiye’nin önerisiyle birebir örtüşmektedir. Bakan, daha önceki hükümetlerin de 1915’de yaşananları soykırım olarak tanımadığını belirtmiş ve hükümetin tarihi bir konuda otorite olamayacağını, parlamentonun da bu tür işlere kalkışmaması gerektiğini söylemiştir. Belirtmek gerekir ki Türkiye’nin başından beri temel politikası, bu konuda parlamentoların karar alamayacağı, konunun tarihçilerin, bilim adamlarının gündeminde olması gerektiği, ilgili ülke arşivlerinin ortak komisyonu tarafından incelenerek sonuca varılması gerektiği yönündedir.
    Soykırım yalanları üzerinden ulusal kimlik kurma hevesi ile hareket eden Ermeni lobisinin bundan sonra da boş durmayacağını hatırlatmak isteriz. Nitekim Fransa Anayasa Komisyonu kararını öfkeyle karşılayan Ermeni kuruluşlar bu niyetlerini izhar etmişlerdir.

    Ancak Türkiye’de, bir dönem Haçlı dayanışması kaygısıyla ümit kesilmesine karşın (en azından belirli bir kesim tarafından) kifayetsiz de olsa araştırmalar, yayınlar, sivil toplum kuruluşlarının bilinçlenerek gerçeklere sahip çıkması, nihayet diplomatik alandaki hareketlilik ile son derece önemli başarılara imza atılmıştır. Daha önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Avrupa Birliği Adalet Divanı kararları ile yargısal alanda dönüm noktası yaşanmış, Ermeni soykırım iddialarının hukuki temeli çökmüştür. Danimarka ve Anayasa Konseyi’nin dur demesiyle dolaylı da olsa Fransa örneğinde, en “güvenilir” parlamentolarda da Ermeni lobisinin yapabileceği şeyler azalmıştır. Bununla beraber siyaset zemininin doğası gereği daha fazla yayın, propaganda, kulis yoluyla soykırımcı çevrelerin boş durmayacağı kesindir. Buna karşın Türkiye’de öncelikle diplomatik kadroların ve daha sonra diğer ülkelerdeki sivil toplum kuruluşlarının, bugüne kadar elde edilen başarılardan, özellikle Türkiye’nin görüşlerini paylaşan mahkeme kararlarından, hükümet yetkilileri beyanatlarından ve diğer hukukçuların görüşlerinden haberdar edilmesi, bu konuda çantalar dolusu evrak, kitap, dosya ve diğer malzemenin ilgili birimlere ve görevlilere ulaştırılması son derece önemlidir.

    Prof.Dr. Alaeddin Yalçınkaya
    [email protected]
    Öncevatan, 30 Ocak 2017

  • SEN DAHA ÇOK KÜÇÜKSÜN ÇOCUĞUM!.

    SEN DAHA ÇOK KÜÇÜKSÜN ÇOCUĞUM!.

    Sen daha çok küçüksün çocuğum,

    Ağlama niye ağlıyorsun.
    Büyüyüp okula gideceksin,
    yazıp öğreneceksin,neler görecek,
    göreceksin.
    Yalancılar göreceksin,
    iki yüzlüler..
    Fitne fesat iftiralarla karşılaşacaksın,
    zalimler olacak zaman zaman etrafında.
    Şaşıracaksın bu nasıl Dünya diye,
    merhamet kalmamış hiç sanki,
    işte o zaman çok ağlayacaksın utanarak.
    Nerden geldim bu Dünya’ya diyerek.
    İşte o zaman zaten ağlayacaksın.
    Sen daha çok küçüksün çocuğum,
    Ağlama niye ağlıyorsun.
    Bırak kırılsın oyuncağın,
    çiz kalemle duvarları mahsun mahsun.
    Bir çikolata,bir dondurma bile kandırırken seni,
    Ağlama çocuğum büyüyünce çok ağlayacaksın..
    Kadere,kadersizliğine ağlayacak çok zamanın,
    olacak.
    İsyan edeceksin birkaç kere..,
    adaletsizliğe yanacaksın.
    Sen daha çok küçüksün çocuğum,
    ağlama ne olursun.
    Refhan İrtem
  • Hepimiz İslam Milletindeniz…

    Hepimiz İslam Milletindeniz…

    Sayın Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz 3 Şubat 2017 günü, toplu açılış merasimi için gittiği Mersin Şehir Meydanı’nda yapmış olduğu konuşmada dedi ki: “Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Gürcü’sü, Abaza’sı, Boşnak’ı, Arnavut’u (diyerek), bizi böldüler, parçaladılar… Böyle bir ayrımcılık bizde olamaz. Bunların hepsi birer yorumdur. Biz İslam milletindeniz ve bizim kaynağımız, menşeimiz Hazreti Adem ile Havva’dır. Oradan geliyoruz.”(1) 

    Cumhurbaşkanı’nın bu sözleri, Hz. Peygamber’in, bir rivayete göre 06.03.632 günü Arafat Meydanı’nda yapmış olduğu ve “Vedâ hutbesi” olarak meşhur edilen konuşmaya dayandırdığı açıktır. O konuşmasında konu ile ilgili olarak şöyle demiştir Hz. Peygamber: “Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslüman’ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler…Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.(2) 

    Sık sık Cumhurbaşkanı’nın neden “Türk Milleti” değil de sürekli “milletimiz” ve “benim milletim” dediği eleştirilir durur bu ülkede. Dolayısıyla; Cumhurbaşkanı, bir anlamda Mersin’de yapmış olduğu konuşma ile bu yöndeki tenkitlere de cevap vererek “Milletimiz” ve “benim milletim” den kastının ne olduğunu açıkça ortaya koymuş bulunmaktadır. Cumhurbaşkanına göre; milletten maksat bütün Müslümanlardır. Bugün sayıları yaklaşık 1.6 milyara ulaşan bütün dünya Müslümanları. Yani Ümmet-i Muhammed.

    Demek oluyor ki; Cumhurbaşkanı “Millet” kavramını, kutsal kitabımız Kur’an’da geçtiği şekliyle, yani aynı dine mensup insanların tamamı olarak algılamaktadır. Tıpkı “Milleti İbrahîma hanîfa” örneğinde olduğu gibi. Bu anlamda hepimizin, yani halen yeryüzünde yaşayan ve sayılarının 1.6 milyar civarında olduğu söylenen Müslümanların, aynı millete, yani ümmete mensup olduğu tartışmasızdır! Bu anlamda sizler gibi elbette ben de İslam Milletindenim.

    Bu durumda akıllara şöyle bir soru gelebilir: Madem Cumhurbaşkanı’nın milletten kastı ümmettir; şu halde Cumhurbaşkanı “Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek vatan” derken, acaba bütün İslam ümmetinin tek bayrak altında ve tek devlet olarak birleşmesini, İslam ülkeleri arasındaki sınırların kaldırılarak, İslam dünyasının tek vatan olarak birleşmesini mi kastetmektedir? Böyle bir şey mümkün müdür? Bilmem. Ancak Hz. Peygamber ve ondan sonraki birkaç yüzyıl dışında (Asrı Saadet, Emeviler ve Abbasilerin ilk dönemleri dışında) böyle bir devlet, böyle bir millet, böyle bir vatan ve böyle bir bayrak hiç olmamıştır yeryüzünde.

    Ancak ülküler yine de güzeldir. Birileri, Türk Dünyası’nın “TURAN” adı altında birleşebileceğine inanıyorsa, birilerinin de bütün İslam Dünyası’nın tek devlet ve tek bayrak altında birleşeceğine inanması veya en azından hayal etmesi, son derece doğaldır. Kim kimin hayaline sınır ve hudut çizebilir ki bu dünyada…

    Kur’an’da Millet Kavramı

    Kur’an’da “Millet” kavramı, “Din” ve aynı dine mensup insanlar, yani “Ümmet” anlamında kullanılmıştır ve teolojinin konusudur. Kur’an’da sosyolojik anlamdaki “Millet” yani Türkçe “Ulus”, İngilizce-Fransızca-Almanca “Nation” ve Latince “Gentem” yerine ise “Kabile” ve “Kavim” kavramları kullanılmıştır. Ulus anlamındaki “Millet”, 1789 Fransız İhtilali ile önem kazanan bir kavram olup, sosyolojinin konusunu teşkil eder. Bu sebeple Sayın Cumhurbaşkanı’nın Mersin konuşması örneğinde olduğu gibi, eğer biri size derse ki; “Ben İslam milletindenim”, biliniz ki o kişi “Ben Müslüman’ım” veya “Ben İslam ümmetindenim” demektedir. Bu durumda ben de dahil olmak üzere, dini kimliğini “Müslüman” olarak tanımlayan herkesin İslam Milleti’nden olduğu ortaya çıkar ki; bu anlamda Cumhurbaşkanı’nın millet tanımı isabetlidir ve doğrudur. Zira o, milleti sosyolojik bir kavram olarak değil dini bir terim olarak ele almaktadır.

    Râgıp El-İsfahani, “Müfredât-Kur’an Kavramları Sözlüğü” isimli ünlü eserinde “Millet” kavramı hakkında şu bilgileri vermektedir: “Millet sözcüğü, din sözcüğü gibidir; ‘Yüce Allah’ın kendi ahdine, emânına ve himâyesine ulaşmaları için, peygamberlerinin diliyle kullarına teşrî buyurduğu şeyin adıdır’. Millet sözcüğüyle din sözcüğü arasındaki farka gelince, millet sözcüğü yalnızca kendisine isnât edilen nebiye izafetle kullanılır. Örneğin; ‘…Hanif olarak İbrahim milletine tabi olun'(Âl-i İmrân/95)”(3).

    Anlaşılacağı gibi; İsfahanlı Ragıb da “Millet” kelimesinin dini bir kavram olduğunu, din kavramından farkının ise belli bir peygamberin getirdiği dine mensup insanları kastettiğini, yani kısaca “Ümmet” anlamına geldiğini söylemektedir.

    Kur’an’da “Ulus-Nation-Gentem” anlamındaki “Millet” yerine ise “Kabile” ve “Kavim” kavramları kullanılmıştır ki; bu, tıpkı her şey gibi Allah’ın dilemesiyle olmuştur, Allah’ın adlandırmasıdır, Allah’ın birer ayetidir. Dolayısıyla; kavim ve kabileler, yani milletler, tıpkı Allah’ın yarattığı diğer her şey gibi saygıya ve hürmete değer olgu ve gerçekliklerdir(4). Bu sebeple, hiç kimse, diğer bir kimseyi başka kavim ve kabileye mensup olduğu için kınayamaz, hakir göremez, aşağılayamaz ve bir insanı mensubu bulunduğu kavimden sıyırıp, başka bir kavme mensup olmaya zorlayamaz. Yani asimilasyona tabi tutamaz. Hiç kimse de, üstünlük taslamadıkları ve bunu bir baskı aracı olarak kullanmadıkları sürece, diğer insanları kendi kavimlerini, yani milletlerini sevmekten alıkoyamaz ve milletini sevdiği için hiç kimse hiç kimseyi suçlayamaz.

    Çünkü Hz. Peygamber’e sordular: “Ey Allah’ın Rasulü; kişinin soyunu, sülâlesini (kavmini, ulusunu) sevmesi asabiyet (kavmiyetçilik, ırkçılık) sayılır mı? Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: Hayır. Lâkin kişinin kavmine zulümde yardımcı olması asabiyettir/kavmiyetçiliktir.”(5)

    NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE…

    ______________

    1-http://www.hurriyet.com.tr/cumhurbaskani-erdogan-sordu-evet-mi-hayir-mi-40355080

    2-http://www.enfal.de/veda.htm

    3-Râgıb El-İsfahani, Müfredât, kur’an Kavramları Sözlüğü, 1. Baskı, Çev. Yusuf Türker, Pınar Yayınları, İstanbul, 2007, s,1388.

    4-Kavim için bkz., Kur’an-ı Kerim; 4/90, 7/58-61, 10/71, 11/25 ve devam eden ayetler; Kabile için Bkz. Kur’anı- Kerim, 49/13

    5-Ahmed bin Hanbel, 4/107, 160; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3949.

  • FEYM GURUBU MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 06 Şubat 2017 )

    FEYM GURUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 06 Şubat 2017 )

    1..News.am’ de  ve Tert.am’ de  yer  alan habere  göre: Miras Partisi Meclis Grubu üyesi, milletvekili Zaruhi Bostancıyan, bugün Meclis Genel Kurul oturumunda Meclis Bşk. Galust Sahakyan’a  “  Çalışma arkadaşımız ve soydaşımız Garo Paylan’a dayanışmamızı ifade etmeliyiz diyerek” TBMM üyesi, Ermeni milletvekili Garo Paylan’ın Ermenistan’a davet edilmesini önerdi.  Bu resmi daveti siz yapmalısınız  dedi…Meclis Bşk. Sahakyan ise ; “  Garo Paylan’ın Ermenistan’a davet edilmesi  önerisini  düşünüp, değerlendirelim…Sorunu görüşmek, tahlil etmek gerek. Ermenistan’a ziyareti uyar mı ve bununla ne yapmak istiyoruz. Düşünce iyi, kabul edilebilir, ancak siyasi sorun var, bu konuda da konuşmalıyız” dedi…

    2.  Aina.org’ da  yer alan  Gatestone Enstitüsü’ nden  Uzay Bulut’ un kaleme  aldığı  yazının  başlığı : “  Batı’ nın  Gerçek  Bağnazlığı : Hıristiyanların  Katledildiklerinin  Reddi.”  Yazının Özeti: “Yıllardır  devam eden ilgisizlik  ve hareketsizlik sonunda  Washington Orta Doğu’ da yardıma  muhtaç Hıristiyanlara  yardım elini uzattı. Başkan  Donald Trump, ABD’ de  sığınmacı statüsü uygulaması gündeme  geldiğinde Orta  Doğu’ da   ezilen Hıristiyanlara  öncelik verileceğini  söyledi…Hıristiyanlar ve  Yezidiler,  geride kalan Hıristiyanları esir  etmek  ve  kültürel miraslarını yok etmek üzere büyük bir operasyon yapmakta olan  IŞİD ve  diğer İslami gurupların soykırımı ile  karşı karşıya kalmışlardır…..ABD Hükümeti verilerine  göre 2016 yılında kabul edilen 11.000 Suriyeli sığınmacının  56’ sı  Hıristiyan idi…..
    3.  Nws.am’ de yer alan haberde,  Ekonomik Kalkınma ve Yatırımlar Bakanı Suren Karayan’ ın  Fransa’nın Erivan Büyükelçisi Jean-Françios Charpentier ile  buluşmasında “Ermenistan’ ın Fransa için  Avrasya Ekonomik Birliği (AEB)  ve İran yönünde ekonomik köprü olabilir”  dediği bildiriliyor…….Bakan,  Büyükelçi Charpentier’e iki ülke ticaret hacminin artırılması için güçlerin konsolide edilmesi gerektiğini,  Ermenistan’ın Fransa için AEB  ve İran yönünde özgün bir ekonomik köprü olabileceğini,  bu çerçevede birçok yatırım paketinin hazırlandığını, bunların Fransız işadamlarının ilgisini çekebileceğini, Ermenistan – İran sınırında serbest ekonomi bölgesinin kurulmakta olduğunu, Fransız işadamlarının buraya katılımının da memnuniyetle karşılanacağını kaydetti……Elçi Charpentierise,  son yıllarda iki ülke işbirliğinin derinleştirilmesinin  kendileri için öncelik oluşturduğunu, iş ortamının iyileştirilmesi ve yatırımlara ilişkin etkinlikleri yakinen takip ettiklerini, Fransız yatırımlarını cezb  edecek konularda ilgili birimleri haberdar ettiklerini ifade  etti.
    4.   Ermeni Radyosu web sitesinde yer alan haberin başlığı : “ Belgeler, <sözde> soykırım  sırasında  Osmanlı politikasının Ermeni yetimlerini İslamlaştırmaya  dönük olduğunu ispat ediyor.” Haberin Özeti : “ Batı Ermenistan (!) Araştırma Merkezi, Osmanlı politikasının Ermeni yetimlerini İslamlaştırmaya dönük olduğunu  belirten  iki belge yayımladı…<Sözde> soykırım  sırasında  Osmanlı Hükümetinin, Ermeni kadın ve  çocuklarının  Türkleştirilmesi politikasını takip ettiğinin iddia  ediliyor  ve  haberde orijinal belgelere  yer  veriliyor. Belgelerin, ABD’ de yaşayan  araştırmacı Gevorg Hakobyan tarafından  temin edildiği belirtiliyor.
    5.  Armenpress’ te yer alan habere  göre,  Maliye  Bakanı Vardan Aramyan, tedarik sistemine yolsuzluğa  karşı  güçlü tedbirlerin ilave edildiğini bildiriyor.
    6.  Tert.am’ de yer alan habere  göre,  ABD Erivan Büyükelçisi   Richard Mills,  ABD’ nin Ermenistan’ da odaklandığı konuların yolsuzluğa karşı  gayretler  ve hukuk  kuralları olduğunu  bildiriyor. Bu konuda  Büyükelçilik  facebook’ unda  yayımlanmış olan Büyükelçi’ nin bildirisine haberde  de yer  verilmiş.
    7.  Armenpress’ te yer alan habere  göre,  Maliye  Bakanı Vardan Aramyan, devlet borçları açısından Ermenistan’ ın düşük riskli ülke  olduğunu bildirdi. Devlet borçları  2016 yılı itibarı ile 5,9 milyar dolar ….
    http://www.armenpress.am/eng/news/877554/armenia-remains-a-country-with-low-burden-of-state-debt-–-minister-assures.html
    8.  Massispost.com, Türk yetkililerinin  yarı Türkçe , yarı  Ermenice yayımlanan Agos  Haftalık Dergisi’ nin  cezaevlerine  sokulmasını yasakladığını bildiriyor.
    9.   Panarmenian.net,  Erivan’ ın 30 km batısında yer alan Metzamor  Nükleer  Santralinin modernizasyon  faaliyetlerinin 2017 yılında da  devam ettirileceği  bildiriliyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Artem Petrosyan,  modernizasyon usulleri, teçhizat, sistemler ve tesisler,  kalan yedek teçhizat hakkında bilgi  vererek 2017 yılında  radyasyon güvenliğinin  artırılacağını
    bildirdi…
    10.   Armenianweekly.com’ da   ve  Asbarez.com’ da  yer alan haberlere  göre,  Ermeni Gençlik Federasyonu (AYF – Batı ABD) ,  sığınma ile ilgili  yasak konusunda eylem yapmaya ve bildiri yayımlamaya davet etti… Donald Trump  27 Ocak günü  bir  icra  emri yayımlayarak büyük çoğunluğu Müslüman olan yedi ülke halkının  ABD’ ye  girişlerini yasaklamıştı…AYF – Batı ABD,  Ermeni sığınmacılarının  torunları olarak bu kararı şiddetle protesto ettiklerini bildirmiş ve  herkesi karara  karşı durmaya  davet etmişlerdir.

  • İyiki kâfir demiyorlar…

    İyiki kâfir demiyorlar…

    Başbakan Binali Yıldırım “neden evet” diyoruz diyerek nedenlerini sıralıyor.

    PKK Hayır diyor.

    FETÖ hayır diyor.

    HDP hayır diyor.

    İşte bunun için evet diyoruz…

    Sonra “hayırcılara bakın, ona göre karar verin” diyor.

    Yani  başbakan  “evet” çiler yurtsever vatandaşlar ama “hayır” diyecek olanlar vatan haini, teröristtir demek mi istiyor acaba?

    Bu neye benzedi biliyormusunuz, Mustafa Kemal’in Yunan ordularına karşı Kuva-yı Milliye ile milli mücadele verdiği yıllarda İslam Teali Cemiyeti Adliye Nazırı Bosnalı Rüştü, evinde topladığı Müslümanlara “Yunan Ordusunun galip gelmesi ”için dua ettirmesi gibi bir şey ya…

    Ayrıca Anadolu’da kurtuluş savaşı verenleri başta Mustafa Kemal olmak üzere dava arkadaşları için

    Kuva-yı Milliye’nin devlete ve padişaha asi olduğuna dair idam fetvası yazdırılması gibi…

    Fetvada  Mustafa Sabri Efendi şöyle demiş.

    Padişah’ın aksi emrine rağmen istilacılara karşı direnişe geçen milliyetçilerin öldürülmeleri caiz olmakla kalmayıp hatta her müslümanın dini görevidir. Bu uğurda ölenler şehit, kalanlar gazi sayılır.

    O tarihte şeyhülislam olan Haydarizade İbrahim Efendi, Mustafa Sabri’nin kaleme aldığı fetvayı okuyunca imzalamayı reddedip ve istifasını veriyor. Onun yerine gelen Şeyhülislam Dürrizade

    Abdullah Efendi imzalıyor.

    Bu fetva  “Fetva-yı Şerife” adıyla 11 Nisan 1920 tarihinde Devlet’in resmi organı olan Takvim-i Vekayi ile İstanbul’da çıkan Peyam-ı Sabah gazetelerinde yayınlanmış.

    Tarih tekerrür ediyor gibi.

    Çok sevdiğim yazar sevgili Müyesser Yıldız, ODA TV de “Hocaefendi”ye selam gönderirken FETÖ’cü çözüm sürecini desteklerken PKK’lı mıydınız? Başlıklı yazısında benim de söyleyebileceğim hatta soracaklarımın hepsini sormuş.

    Kalemine,yüreğine sağlık.

    Çok güzel bir yazı okumanızı öneririm.

    Referandum tarihi acaba 11 Nisan mı olacak diye düşünüyorum şimdi…

                                                   ***

    Hey Tanrım ne günler yaşıyoruz?

    Ümraniye’de bir camide Cuma vaazı veren İmam Hüseyin Güleç adında  bir yobaz Başkanlık referandumunda ‘Hayır’ oyu kullanacakları ‘hainlikle’ suçlamış.

    Cami karışmış haliyle.

    Vah ülkem vah diyorum bir yazımda dediğim gibi.

    İşte bu imam ve bu düşüncelerde olan din görevlileri (güya) Mustafa Sabri gibi fetvacıların torunlarıdır.

    Mustafa Kemal Paşa “Atatürk” önderliğinde başlayan bağımsızlık savaşımız zamanında aydın din görevlileri vardı.

    150 aydın din adamımızın hepsi İstiklal Savaşımızda Kemal Paşanın yanında yer almışlar ve aslanlar gibi savaşmışlardır.

    Zaferimizde büyük katkıları olmuştur.

    Şimdilerde bir gecede okuyup tamamladığım Ali Kuzu’nun yazmış olduğu  “Kurtuluş Savaşında Atatürk ve Din adamları ” kitabını bilmeyenlere öneriyorum.

    Ulu önderim Atatürk, diktatörlüğü, padişahlığı ret ederek  Cumhuriyet rejimini getirmiştir.

    Türk toplumunu siyasal, sosyal, ekonomik, töresel, kültürel ve düşünsel tüm alanlarda padişah kulluğundan çıkarıp çağdaş dünya yaşamına döndürmüştür.

    Türk Milleti ona çok şey borçludur ve asla ondan vazgeçmeyecektir.

    Ha bu arada sayın başbakana bir tavsiyem var.

    Nasıl ki Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendinin Fetvası, Hatt-ı Mümayün  ve hükümetin bildirisi ile birlikte  milyonlarca bastırılarak  İngiliz ve Yunan uçaklarıyla Anadolu’nun her tarafına ulaştırıldıysa

    Sn. Başbakan da söylemlerini aynı şekilde broşür yaptırıp tabiî ki Türk uçaklarıyla Türkiye’nin her köşesine ulaştırsın.

    Hiç değilse ben öyle dememiştim sözleri ile yaptığı veya yapacağı gafların üzerini nispeten kapatabilir.

    Tünay Süer

    06 Şubat2017

  • Referanduma katılım yüksek olacak gibi…

    Referanduma katılım yüksek olacak gibi…

    Anayasa değişikliği ile ilgili Nisan aynı ortalarında yapılacak olan referanduma katılımın büyük olacağı tahmin ediliyor. Son yapılan kamuoyu araştırmalarından çıkan sonuçlara göre % 85-90 arasında oy kullanılabilecek. Hiç kuşkusuz araştırma gruplarının yetkilileri bu oranın nedenlerini de açıklıyorlar.

    Aslına bakılacak olursa bu referandum Türkiye ve geleceğimizin nasıl yönetileceği konusunda büyük önem taşıyor. Seçmen, bu bilinç içinde sandığa gidecek. Öncelikle katılımın bu bakımdan yüksek olabileceğine dikkat çekiliyor.

    Geçenlerde A&G Araştırma Grubu Başkanı Adil Gür’ün bu konudaki açıklamalarını dinledik. Gür, yaptıkları araştırma sonuçlarını değerlendirdiklerinde seçmenlerin % 85’inin sandığa gidip oyunu kullanacağını gördüklerini söylüyor. İşte söyledikleri:
    “Bugünden bakıldığında her 100 kişiden 85’i ‘sandığa gidip mutlaka oyumu kullanacağım’ diyor. Geçmişten bugüne yapılan referandumlara bakıldığında bu kez konu çok daha önemli. Türkiye’de Hükümet Sistemi değişikliği ile ilgili bir halk oylaması yapılacak. Vatandaşta, yapılacak bu değişikliğin kendisinin, çocuklarının ve ülkesinin geleceği ile ilgili çok önemli sonuçlar doğuracağı algısı hakim. Gerek Evet, gerekse Hayır kampanyasını yürütenlerin işte tam da bu noktada algılar üzerinde etkili olacak kampanyalar yürüteceğini ve bu nedenle katılımın yüksek olacağını düşünüyorum.”

    Katılımda artışın büyük olabileceğinin görüşünde en büyük etkenlerden birisinin referandumun Nisan ayında yapılacak olmasını gösterebiliriz.

    Çünkü dikkat edilecek olursa daha önceki seçim veya referandumlar genelde hep tatil aylarına denk geliyordu. Okulların kapanması ile soluğu tatil yerlerinde alanların çoğunun tatili yarım bırakıp sandığa gelmediğini biliyoruz. Şimdi, böyle bir durum söz konusu olmayacak. Bu da sandığa gideceklerin oranını mutlaka artıracaktır.

    Şimdi sıkı durun:
    Seçmenleri sandığa gitmemeye götüren en büyük neden bizce daha önce yapılan algı operasyonlarıdır.

    Ortaya çıkan tabloda “evet” ya da “hayır “oylarının eşit olduğu görülüyor. Özetleyecek olursak referandumun sonucu bıçak sırtında ve ortaya çıkabilecek sonucu da kestirmek oldukça zor.

    İşte durum böyle olunca oy kullanacak olanlar “Benim bir oyum bile dengeyi bozabilir” düşüncesi ile sandığa gidebilir.

    Hâlbuki farklarda açık ara biri önde görülse ve bu durum algı operasyonuna dönse sandığa gidecek olanlarda “Nasıl olsa benim oyum dengeyi değiştirmez, sandığa gitmesem de olur” görüşü öne geçiyor.

    Adil Gür, yaptığı açıklamalarda bu konuya da değiniyor ve şu örneği veriyor:
    “Örneğin 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’ın %54 ile %60 arasında bir oranla seçimi kesin kazanacağını gösteren anketler ve algı AK parti seçmeninin bir bölümünü rehavete itti, sandığa gitmedi. Ve seçim %51,8 ile tamamlandı. Özetle, benim oyum seçimin sonucunu değiştirmiyor algısı, katılımın düşmesine neden oluyor.”

    Şimdi görebildiğimiz kadarı ile ortada böyle bir durum görünmüyor. Artık eskiye oranla seçmen daha bilinçli ve doğru oy kullanabilecek konumda bulunuyor. İşte sandığa gideceklerin sayısındaki artışın da buradan da kaynaklanabileceğine dikkat çekiliyor.
    Referanduma yakın zamana kadar dengelerde değişiklik olur mu? Olabilir.

    Çünkü yapılan araştırmalarda seçmenlerin % 18’inin kararsız olduğu görülüyor. Kararsız oyların etkilenmesi için yapılacak olan çalışmalar önem kazanıyor. Eğrisi ve doğrusu ile değişikliklerin iyi anlatılması kararsızlar üzerinde nasıl oy kullanacağını da ortaya koyacaktır.

    Bazı kamuoyu araştırma gruplarının yetkilileri ile görüştük. Ortak görüşlerini de sizlerle paylaşalım:
    “Şu anda kararsızlar çok görünüyor. Bazıları kararlı ama, belki çekindiklerinden nasıl oy kullanacaklarını açıklamıyor. Görebildiğimiz kadarı ile referandumun sonuçlarını bu kararsı oylar tayin edecektir. O nedenle “evet” ya da “hayır” için çalışanların en yoğunlaşacakları konu da kararsız oyları etkilemek olacak. “

    Bizim de temennimiz oy kullanacak olanların sandığa mutlaka gitmeleri, katılımın yüksek olmasıdır. Kimin ne oy vereceğine de hiç kimsenin karışmaması ve müdahale etmemesidir. Çıkacak sonuç, milletin vereceği karar olacağından buna da herkesin saygı göstermesidir.

  • Evet, “Değişime Direnenler Yok Olacak…”

    Evet, “Değişime Direnenler Yok Olacak…”

    Başbakan Binali Yıldırım, “Değişime direnenler yok olacak” demiş…

    Evet, doğru bir yargı, doğru bir yorum bu…

    Tarihin başlangıcından bu yana hep bu böyle sürüp gelmiştir…

    “Değişime direnenler yok olmuştur…”

    Bu kural, toplumların ve tarihin şaşmaz bir diyalektiğidir…

    Nice krallar, sultanlar, prensler gelip, geçmiş ama bu yasayı değiştirememişlerdir…

    Şimdi sözün tam burasında duralım ve yazının başlığına koyduğumuz bu sözü neden kabul ettiğimizi açıklayalım:

    “Değişim” insanlık için gereklidir…

    Değişim uygarlık, ilerleme, halklar için gereklidir…

    Ama nasıl bir değişim, hangi değişim?

    İki çeşit değişim vardır:

    Birincisi ileriye dönük, ikincisi geriye dönük…

    Birincisi uygarlığa dönük, ikincisi cehalete dönük…

    İki çeşit değişim vardır:

    Birincisi köleliğe dönük, ikincisi özgürlüğe dönük…

    Birincisi halktan, insandan, toplumdan yana, ikincisi diktatörden, despottan, tek kişiden yana…

    Birincisine DEVRİM, ikincisine KARŞIDEVRİM diyoruz…

    Atatürkler devrimci, Vahdettinler karşıdevrimcidir. Karşı devrimci krallar, sultanlar, başkanlar ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, ne kadar kudretli görünürlerse görünsünler, önünde sonunda toz olup gitmeğe, tarihin çöplüğümde kaybolmaya mahkûmdurlar…

    Mendereslerin, Özalların, Çillerlerin, Evrenlerin esamesi bile okunmamaktadır bugün…

    Aynı “Akıbet” AKP’yi, yöneticilerini, yandaşlarını da beklemektedir…

    Çünkü onlar uygarlıktan yana, bilimden yana, toplumdan yana değişime karşıdırlar…

    Çünkü onlar tarih çarkını geriye döndürüp, padişahlığı, tek adam diktatörlüğünü yeniden getirmeye çalışmaktadırlar. Halkı temsil eden parlamentoyu ve onun temsilcisi milletvekillerinin yetkilerini tek adama vermek istiyorlar…

    Geçmişte de sömürgecilerle işbirliği yapan irtica takımı, Mustafa Kemal’i ve Kurtuluş Savasını engelleyebilmek, efendilerine hizmet edebilmek için elinden geleni ardına koymamıştı.

    Sait Mola’lar, Şeyhülislam Dürrizade’ler, Derviş Vahdeti’ler, Anzavur’lar kolları sıvayıp, isyanlar çıkardılar. Kuvayı Milliyeye ve Atatürk’e karşı direniş hareketlerine giriştiler. Menemen’de Kubilay’ı kestiler.

    İşgalci güçlerle bütünleşerek Ulusal Kurtuluş Savaşını engellemeye çalışan bu ihanet çeteleri, Cumhuriyetin ilanından sonra da kurulan modern Kemalist düzeni benimsemeyerek, Şeyh Sait ve benzeri türden isyanlarla yine 1923 Devrimin karşısına çıkmışlardı.

    Bugün de onların mirasçıları aynı yolu izleyerek, Kemalist Cumhuriyet rejimine son vermeye çalışıyorlar. Çeşitli yalan – dolan, hile – hurda yöntemleriyle referandumdan “Evet” oylarının çıkmasına için uğraşıyorlar.

    Ama yanılıyorlar…

    Onlar şunun bilincinde değiller:

    Referandum sandığından “Evet” çıkması durumunda önce “Değişime ‘evet’ diyenler ‘yok olup’, gidecektir… Çünkü Başbakanlık, milletvekilliği, parlamento diye bir kurum kalmayacak… Tümü de tarihe karışacaktır…

    Yetkiler tek kişide toplanacaktır…

    Ve bu değişimden en çok da Başbakan zarar görecek, “Yok olup gidecektir…”

    Yineliyoruz: “Evet, değişime direnenler yok olacaktır…”

  • FEYM GURUBU   –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 05 Şubat 2017 )

    FEYM GURUBU – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 05 Şubat 2017 )

    1.. Aina.org’ da ve Panarmenian.net’ te yer alan haberin başlığı : “ ABD Destekli Suriye Kuvveti Rakka’ ya saldırıda yeni bir safhada.” Haberin Özeti : “ABD Destekli Suriye milisleri IŞİD’ in elinde bulunan Rakka’ ya Cumartesi günü yeni bir saldırıya geçti. Saldırının amacı, Deyr-i Zor’ daki terörist mevzilerine giden yolu kesmek ve kuşatmayı tamamlamak…. Suriye Demokratik Kuvvetleri’ (SDF) nden bildirildiğine göre, söz konusu saldırı ABD destekli uluslar arası koalisyon güçleri tarafından, hem hava harekatı, hem de özel kuvvetlerle giderek artan biçimde destekleniyor…. Güçlü Kürt milislerinden oluşan YPG’ yi de ihtiva eden SDF, çok aşamalı harekata Kasım 2016’ da Rakka’ yı kuşatmak ve sonuçta ele geçirmek üzere başlattı… SDF, Suriye’ deki IŞİD militanlarına karşı harekat icra eden ABD’ nin ana ortağıdır….Keza Türk Ordusu, Suriyeli muhalif kuvvetlerle, Rusya’ nın destekledi hava gücü ve İranlı milislerle bağımsız bir operasyonla Halep’ in kuzey doğusunda IŞİD militanları ile savaşıyor……”
    2. Vestnikkavkaza.net’ te yer alan yazının başlığı : “ İsrail ve Azerbaycan arasındaki askeri işbirliği, değişen bölge kapsamında olumsuz etkilere neden oluyor.” Haberden bazı alıntılar: “ Bakû, diğer İslam ülkeleri ile farklığını göstermek üzere İsrail ile ilişkilerini resmi olarak daima kullanmaktadır…. Özel ilişkiler, bazen de ittifak olarak adlandırılan bu ilişkiler, kuvvetli kültürel temele dayanmaktadır. Eski çağlardan beri Azerbaycan’da yaşayan on binlerce Musevi, aynı zamanda da eşit sayıda İsrail’ de yaşayan Musevi asıllı Azerbaycan’ lı bulunmaktadır….” (Not: Uzun ve ilginç bir yazı. Detaya girmek isteyenler aşağıdaki linkten yararlanabilir…, o.t.)
    3. Massispost.com, Agos Gazetesine atfen dün, “Garo Paylan’ ın ‘ Bu Tarihi Hatayı Düzeltelim” dediği yazısını tekrar veriyor. Bizim dünkü mesajımızın 3 üncü maddesinde özet bir açıklama yer almıştı.
    4. Massispost.com’ bugün rastladığım, oldukça eski tarihli bir haberde “ IT alanında Ermeni – Türk ilk çalışma haftası başlatılıyor.” Haberin Özeti : “ …30’ dan fazla Türk iş adamı ‘ Bilgi ve Muhabere Teknolojileri’ alanındaki bakış açılarını tartışmak üzere Ermenistan’ a geldi….Toplantıya katılan her iki ülkeden iş adamları, programcılar, tasarımcılar ve satış uzmanları bir yuvarlak masa tartışması yaptılar….Etkinlik, 8-9 Kasım’ a kadar Gümrü ‘ de devam edecek….” (Not: Bu etkinliğin nasıl sonuçlandığına ait bilgi yok. Ancak, aşağıdaki yorumu göndererek bilgi talep ettim. İlgi gösterirlerse tabii,o.t.)
    “I wonder whether the “Start–up-Weekend” created a positive outcome. I would like to appreciate if Massispost.com inform readers on the issue. I believe that kind of approaches could help to contribute the relations of the two countries… My e-mail address ; [email protected]
    5. A rmenianweekly.com, Massispost.com’ da daha önce yer alan, bizim de 03 Şubat tarihli mesajımıza özetini aldığımız “ Şöhret Diplomasisi : Ermenistan’ ın Diaspora’ daki Rolünün yeniden tanımlanması” başlıklı yazıyı yayımlıyor…
    6. başlığı : “ Avrupa Gençlik Parlamentosu’ nun Konferansı Erivan’ da yapılıyor.” Haberin Özeti : “ Avrupa Gençlik Parlamentosu’ nun ilk yenilikçi konferansı ‘ Yenilik için Bugün’ başlığı ile 4 Şubat’ ta Erivan’ da başladı…. Konferansa, AB’ nin Ermenistan’ daki Delegasyonu, Ermeni Kızıl Haç’ ı ve Oxfam Ermeni Ofisi sponsorluk yapıyor…. 4 – 6 Şubat tarihlerinde devam edecek bu program çerçevesinde yerli ve yabancı 120 genç lider sosyal sorunlara karşı yenilikçi fikirler ve çözüm önerilerini sunacaklar.
    http://www.armenpress.am/eng/news/877366/european-youth-parliament’s-conference-held-in-yerevan.html
    7. Armenpress.am’ de yer alan habere göre, Litvanya Savunma Bakanı Raimundas, ülkesinin Dağlık Karabağ sorununun barışçı yöntemlerle çözümü konusunda ülkesinin prensip edindiği duruşunu tekrarladı….Savunma Bakanı bu ifadeyi, Ermenistan’ ın Litvanya Büyükelçisi Tigran Mkrtchyan’ ın ziyareti sırasında belirtti….
    http://www.armenpress.am/eng/news/877419/lithuanian-defense-ministry-reaffirms-its-country’s-principled-stance-on-peaceful-settlement-of-nk.html
    8. FEYM Gurubu üyelerimizden Sayın Sevil Kaplun’ dan aldığım mesaj üzerine, aşağıda linkini belirttiğim ‘ Turqui-news.com’ web sitesinin , “ Türk Sivil Toplumunun Ermeni <sözde> Soykırımı konusuna katılımı ” başlıklı yazısından Fransa Senatosu’ nda bir konferans tertiplendiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Konferans, Hauts de Seine Senatörü Philippe Kaltenbach’ ın girişimi ve bizim demeye utandığım Cengiz Aktar, Ahmet Insel , Ayşe Günaysu ve Garo Paylan’ ın katılımları ile 20 Ocak’ ta yapılmıştır. Bu olayı ya sineye çekerek susacağız, veya bir tepki göstereceğiz. Benim önerim, Senatörün ve katılımcıların e-postalarını temin ederek protesto etmek. Senatöre göndereceğimiz için protesto mesajının bilgi hanesine Fransa Büyükelçiliğimizin ve Dışişleri Bakanlığımızın, Garo Paylan’ a göndereceğimiz mesajın bilgi hanesine de TBMM’ de güvendiğimiz kişilerin e-posta adreslerini, diğer kişilerin mesajlarına da “Société Civile Turque” web sitesinin varsa facebook veya web sitesini de dahil etmek…. Öncelikle, bu konuda yetenekli üyelerimizin söz konusu kişilerin e-posta adreslerini belirleyip, varsa farklı önerileri ile birlikte, Gurup içinde yayımlamalarını öneriyorum…,o.t.
    9. Agos Gazetesi, köşe yazarı Karin Karakaşlı’ nın “ Hepimiz kimiz?” başlıklı yazısını yayımlıyor. Yazıdan bazı alıntılar şöyle ; “ ABD Cumhurbaşkanı Donald Trump’ın başkanlık günleri ülkesini ve dünyayı ayağı kaldıran infiallerle başladı. Trump’ın imzaladığı, Suriyeli mültecilerin ABD’ye gelişini dört ay süreyle askıya alan ve Irak, İran, Suriye, Sudan, Libya, Somali ve Yemen vatandaşlarının ülkeye girişini yasaklayan kararnamenin yürürlüğe girmesi ve havaalanlarında ilk göz altıların başlamasıyla birlikte kızılca kıyamet koptu. Çünkü sizin hayatınızı yapılandırdığınız değerlere ilişkin kararlar, öyle tek bir imzanın konusu olamayacak kadar yaşamsaldır. İhlalleri de o derece ölümcül. …..Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği’nden (ACLU) avukatlar gözaltına alınan Irak vatandaşlarının serbest bırakılması ve Trump’ın mültecilerin ve bazı Müslüman ülkelerin vatandaşlarının ülkeye girişini engelleyen kararın durdurulması için hemen dava açtı. ABD’de bir federal mahkeme de başkanlık kararnamesini geçici süreyle askıya alarak, gözaltına alınanların sınır dışı edilmemesine karar verdi……
    Konuşmak değil buyurmak üzerine hayat ve yönetim kuran birinin masalara oturmaya nasıl ikna olacağı belirsiz. Trump’ın alenen faşist, cinsiyetçi duruşuna ilk devasa tepki, yemin ettiği günün ertesinde ABD’nin ve dünyanın her yerinde hakları ve var oluşları için milyonlarla yürüyüşe geçen kadınlardan gelmişti. Ellerinde “Hepimiz Müslümanız” yazılı protesto dövizleriyle havaalanlarına akın eden ABD vatandaşları ve ellerinde bilgisayarları göçmenlerin, yeşil kart sahibi ‘yabancı’ yurttaşların desteğine koşan avukatların gösterdiği de ikinci büyük uyarıydı…….Hepimizin kim olduğunu ilan ettiği mekân ve zaman aslında insanlığımızın sınandığı nokta. Zira, insan onuruna dokunulduğunda aslında ülkeler arası sınırlardan çok daha hayati bir sınıra toslanmış oluyor. Onur sınırı ihlal edildiğinde hiçbirimiz artakalmayız…..”
  • Akıncı neyi müzakere edecek … Prof. Dr. Ata ATUN

    Akıncı neyi müzakere edecek … Prof. Dr. Ata ATUN

    Akıncı neyi müzakere edecek

    Cenevre’de, 12 Ocak’ta başlayan Beşli Kıbrıs Konferansı Cumhurbaşkanı Akıncı’ya göre halen sürmekteymiş. KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı ve Rum lider Anastasiadis BM Genel Sekreteri Guterres’e başvurmuşlar, yeniden politik düzeyde beşli olarak Mart ayı başlarında bir araya gelinecek şekilde tarih belirlenmesi adına BM’den garantörlerle görüşmeler yapmasının talep etmişler. Anlaşılan Akıncı vermeye, Anastasiadis de almaya doymamış.

    Toprak, Harita, Güvenlik ve Garantiler, III. Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun “Müzakereler Ajandasında” en son sıralarında yer alan konulardı. Öncelikle ilk 5 başlık sonuçlanacak, uzlaşı olması halinde “Toprak ve Harita”ya geçilecek, en sonunda da Güvenlik ve Garantiler tartışılacaktı.

    Anastasiadis bu sırayı kırmayı çok denedi, araya da başta AB olmak üzere birçok aracı koydu ama bir türlü başaramadı. Çareyi Piri Reis gemisinin, II. Deniz Hukukuna göre Doğu Akdeniz’de Türkiye Cumhuriyeti’nin Münhasır Ekonomik Bölgesi içinde yer alan sularında arama yapmasını bahane edip masadan kaçmakta buldu. Zaten Piri Reis gemisi olmasaydı, Eroğlu’na “senin saçın beyaz, benimki siyah boyalı, ben kabul etmem böyle bir görüşmeyi” deyip gene kalkacaktı masadan.

    Şimdi bulmuş eline göre Akıncı’yı, hiçbir şey vermeden Türk tarafından alabileceği her tavizi, beklentisinin de ötesinde almış, oyuna doymayan kumarbaz gibi de devam etmek istiyor. Yüzde 29.2’ye düşmüş Türk Haritasını görünce gözlerime inanamadım diyen Anastasiadis, hayretini ve mutluluğunu başka türlü dile getiremezdi.

    Akıncı, son 20 aydır sürdürdüğü müzakerelerde;
    – Topraklarımızın yüzde 20’sini vererek, o topraklar üzerinde yaşamlarını sürdüren 25 bin vatandaşımızın göçmen olmasını onaylamış,
    – KKTC toprakları içine 50 bin Rum’un gelip yerleşmesini kabul ederek, asgari 15 bin ailenin evlerinden çıkmasını ve homojen yapımızın bozulmasını, Türk-Rum karma yaşama, bunca kötü olaylardan sonra tekrar geri dönülmesini kabul etmiş.
    – Dört özgürlüğü kabul ederek, sınırsız sayıda, yüzbinlerce Rum’un, Yunanlının ve AB vatandaşının KKTC topraklarında ikamet etmesini, dolaşmasını, iş kurmasını ve toprak satın almasını kabul ederek, kendi topraklarımızda azınlığa düşmemizin önünü açmış,
    – KKTC sınırları içinde Kıbrıslı Türklerin, BM müktesebatında belirtildiği gibi nitelikli çoğunlukla, yani yüzde 85 ve daha fazla oranda mülk ve nüfus sahibi olacağını, AB derogasyonu gibi sağlam bir kazığa bağlamamış,
    – Bütün Kıbrıs adası üzerinde 4 Rum’a karşın 1 Türk olacağı şekilde nüfus kısıtlamasını kabul etmiş ama Yunanlıların serbestçe Rum veya Türk tarafında gelip yerleşmesini kısıtlayacak bir tedbiri kabul ettirememiş,
    – Çalışma izinlerinin Federal Merkezi hükümet tarafından verilmesini ve çalışma izni dolan günümüz KKTC vatandaşı olan Türkiye doğumlu vatandaşlarımızın geri gönderileceğini ve ellerindeki mülkleri de iade edeceklerini kabul etmiş,
    – Garantileri ve Türkiye’nin garantörlüğünü tartışır, adadaki mevcut Türk Silahlı Kuvvetlerinin sayısının da, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasında belirtildiği gibi (650 kişilik Türk Alayı) makul bir seviyeye indirilmesini konuşurum dediniz ama karşılığında bugüne değin Rumlardan hangi tavizi aldınız.

    Dönüşümlü Başkanlığı halen daha Anastasiadis kabul etmiş değil. Siyasi eşitlik diye tanımlanan ama altı tamamen boş.
    Meclis ve Bakanlar Kurulu Rum çoğunluğun elinde olacak bir devlet yapısında “Dönüşümlü Başkanlık”ın bize sembolik bir temsiliyetten öteye ne kazandıracağını gerçekten anlayamadım. Türk devlet başkanın alacağı bir kararın geçerli olamayacağı, Rumların çoğunluğunu oluşturduğu Bakanlar Kurulunda ve Mecliste asla kabul edilmeyeceği bir eşitliği ben ne yapayım.

    Sayın Akıncı’nın ve ekibinin Rum’a verdikleri tavizlerin dışında elimizde kalan hiçbir kozumuz yok artık. Vere vere hepsi bitti. Çok merak ediyorum gerçekten, bundan sonra Akıncı elinde hiçbir koz olmadan neleri müzakere edecek Anastasiadis ile.

    Prof. Dr. Ata ATUN
    e-mail: [email protected] veya [email protected]

    Facebook: AtaAtun1

    6 Şubat 2017

  • NE DURUMDAYIZ, EFENDİM

    NE DURUMDAYIZ, EFENDİM

    NE DURUMDAYIZ, EFENDİM
    ABD, zengin hidrokarbon kaynaklı Irak ile Körfez Bölgesini kontrolü altında tutmaya çalışırken, Ortadoğu’da hegemonik gücünü sürekli arttırmayı isteyen bir politika izliyor.
    Rusya’nın da hidrokarbon piyasalarında liderliğini sürdürmesinin yolu Ortadoğu’da,Doğu Akdeniz enerji denklemindeki yerini sağlamlaştırmaktan geçiyor.
     
    *
    Ve Ortadoğu’da herşey; “Arap Çözümü” olarak adlandırılan bir stratejide, İsrail’in Filistin ile meselesi çözümünün yönünde gelişiyor.
    Buna göre; İsrail’in ivmelediği ve Arap Ligi himayesinde NATO uzantısı ortak bir Arap Savunma Ordusu ve terörle mücadeleye yönelik Suudi Arabistan merkezli ve Sünni Müslüman ülkeler arasında savunma paktı benzeri bir koalisyon oluşturulmuş, Ortadoğu’daki güç merkezi Suudi Arabistan ve İran arasında dağıtılmıştır.
    Üstelik İsrail kendi güvenliğini sağlamak üzere bölgedeki Rusya ile bir ittifakı da dizayn etmiş, Rusya’nın Suriye içerisindeki etkisini ve İran’la olan ittifakını kullanmanın yolu açılmıştır…
     
    *
    Doğu Akdeniz’de Kıbrıs; hem hidrokarbon kaynaklarının katalizör bir güç olarak devrede olduğu,
    Hem de ABD ve Rusya’nın Stratejik Silahların Sınırlandırılması Anlaşmalarında karşı karşıya geldikleri,fakat iki devletli haliyle en önemli unsur olan güvenliğin öne çıktığı bir adadır.
    NATO’nun Stratejik Konsept Belgesinde;” Türkiye, AB üyesi olmayan NATO ülkesi” olarak anılıyor ve bu tanımlama Kıbrıs’ın güvenliği ön plana çıkarıyor.
    Çünkü Türkiye, NATO’nun AB üyesi olmayan müttefiki olarak Avrupa güvenliğine katkısı için öncelikle Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasına dahil edilmesi gerektiğini savunuyor.
    Fakat AB üyesi Kıbrıs Rum Yönetimi Türkiye’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasına girmesini ve bu durumda Türkiye de Kıbrıs’ın NATO’ya girmesini engelliyor…
    Bu karmaşa, ancak Kıbrıs Türk ve Rum kesimlerinin birleşme şartlarında anlaşmaları ve “Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti”nin  NATO’ya ve Türkiye’nin de Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasına üye olmasıyla adil biçimde çözülebilecektir…
     
    *
    Birleşik Krallık ise hem Kıbrıs’ta garantör ülkedir hem de Brexit  ardından çalkantılı ve biraz da belirsiz günler yaşıyor…
    Dış İşleri Bakanı B.Johnson, 2 Aralık’ta “Küresel Britanya: Brexit Çağında Birleşik Krallık Dış Politikası” başlıklı konuşmasında,Theresa May Başbakanlığında, Muhafazakar Parti hükümetinde izlenecek politikalara ışık tutuyor.
    Brexit’in kesinlikle bir içe kapanma hamlesi olmadığını ve Birleşik Krallığın bu süreçte kendi demokratik kurumlarının kontrolünü yeniden kazanan bir ülke olacağını,
    Bu fırsattan hareketle yeniden dünyanın farklı coğrafyalarına yönelik aktif politikalar geliştirebilen, dünyaya daha açık bir ülke haline geleceğini iddia ediyor…
     
    *
    ABD Başkanı D.Trump ise kendi yönetiminin yabancı ülkelere yönelik yıkıcı müdahaleler yerine terörle mücadeleye odaklanacağını açıklamıştır.
    Çatışmaların diyalog, müzakereler ve siyasi çözümlerle sağlanacağının müjdesi olarak, “Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz yabancı rejimleri devirme çabalarına son verip terörü, IŞİD’i yok etmeye odaklanacağız. Bu hedefi paylaşan her ulus ABD’nin ortağıdır. Artık yıkıcı dış müdahale politikalarına ve kaos ortamına son verilmelidir” diyor.
     
    *
    Ama Suriye Devlet Başkanı B.Esad, ABD’de “Ana akım medya, farklı kuruluşlar ve lobilerin değişim görmeye ihtiyaçları olmadığı çok açık. Dolayısıyla yeni başkanın terörle mücadelesini veya diğer ülkelerin egemenliğine saygı duymasına dair adımlarını saptırmaya çalışacaklardır” ifadesiyle kaygılarını belirtiyor.
     
    *
    Buna rağmen Ortadoğu’da “Arap Çözümü” çerçevesinde çok zorda olsa da  terörle mücadele, Suriye ve Irak’ta barışın sağlanmasının önü açılmış gibidir.
    Şimdi çatışan tarafların uluslararası hukukun terazisinden geçeceği,dengelerin kurulacağı ve yeni bir BM statüsünün oluşacağı bir sürece girilmiş bulunuluyor.
    Nitekim Başkan D.Trump, Fox New’a verdiği röportajda  “Putin bir katil. Siz ne düşünüyorsunuz?” sorusuna verdiği, “Putin bir katil de, ülkemiz masum mu?” yanıtı bu sürece ilişkin bir işaret sayılıyor…
     
    *
    Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’da  ABD’nin Esad’a karşı İslamcı isyanı destekleme stratejisinin yenilgiye doğru gittiğini, giderek Batılı müttefiklerin her birinin kendi stratejik çıkarları peşinde koşmak üzere aralarındaki rekabeti derinleştirdiklerini görmüştür.
    ABD’nin Suriye Kürtlerini Türkiye’nin endişelerine yeğ tutmasından rahatsızlık bahanesiyle de, stratejisini Suriye’de savaşta kazanan tarafın tüm başarıların sahibi olacağı bir konuma kurmuş; Rusya’ya müttefik olmuştur…
    Rusya ise Türkiye’nin bu yeni konumunu “Suriye’de ABD’ye suçüstü yapabilecek tek kişi Erdoğan’dır” mantığı ve “sakla samanı gelir zamanı” kurgusu satın almış ve yeni bir ittifak oluşmuştur.
     
    *
    Bu çerçevede Donald Trump’ın iktidara gelmesiyle uluslararası ilişkilerde yeni bir dönem başlarken, her Devlet kendini yeniden konumlandırma çabasına girmiştir.
    Birleşik Krallık hükümeti de, kendi egemenlerinin çıkarlarını halkının çıkarlarıyla bağdaştırmayı gerçekleştirmek üzere yeni hamleler yapıyor.
    Ve Başbakan Theresa May, ABD Başkanı D.Trump ile görüşüyor.
    Philadelphia’da Cumhuriyetçi seçilmişlere yaptığı konuşmada, her iki Devletin ortak tarihini ve Commonwealth’ın uluslararası etkinliğinden ve ABD ile oluşacak bir birlikteliğin Batı dünyasına hakim olacağından bahsediyor…
     
    *
    Başbakan May’in D.Trump’ı ikna edip etmediği bilinmiyor ama, o dış gezisini Türkiye ile sürdürüyor.
    Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesinde, karşılıklı ticaretin geliştirileceği konusunda mutabık kalınıyor.
    Esas konu ise Londra ve Ankara’nın birlikte, dışarıdan Avrupa Birliği’nden nasıl yararlanabileceği üzerinedir…
    Nitekim Başbakan May, herşeyden önce Batı dünyasının lehine Rusya ve Türkiye arasındaki yakınlaşmadan kaygı duymaktadır.
    Astana görüşmelerinin amacının Türkiye ve Şam’a  bir ilk adım atma imkanı verdiğine ve doğmak üzere olan bu ittifakın bozulması gerektiğine inanıyor.
    Bu yüzden Türkiye’ye özel ekonomik haklar tanıyarak “Kıbrıs Sorunu”nu çözmeyi öngörüyor.
    Böylece Türkiye AB’ye üye olmadan birliğin piyasalarından, nimetlerinden yararlanabilecek, 
    Üstelik bu ayrıcalık emsal tutularak Brexit sonrasında Birleşik Krallık’ta AB ile ticaret yapmayı sürdürebilecektir, diye bir kurguyu işletiyor.
    Bunun için Ankara’nın Suriye’deki cihatçıların kontrolünü kendisine bırakmasını, karşılığında ise Birleşik krallığın Türkiye’nin Kürtlere karşı mücadelesine yardımcı olacağını öneriyor…
     
    *
    Cumhurbaşkanı Erdoğan – Allah hiç kimseyi onun yerine koymasın- iki arada bir derede olmanın verdiği kahırda halâ “Başkan” olmak takıntısını sürüklüyor. 
    Ve İsrail Başbakanı B.Netenyahu, Birleşik Krallık Başbakanı T.May ile görüşmek üzere Pazartesi günü Londra’ya gidiyor…
     
    4.2.2017
  • Neden EVET

    Neden EVET

    Bu ülkede siyasal sistem 1999’da çöktü. Hâla parti pırtı kavgası edenler; neye hizmet ettiğinizi sanıyorsunuz Allah aşkına.

    Şu anda 1924 Anayasasını ortaya çıkaran şartları yaşıyoruz. Şimdiki taslak da ondan farklı değil.  Olan şey şu; Cumhuriyet rejimi kendini yeniliyor.

    Geçen yıllar içinde başına bela olmuş emperyalist kuyruklarından kurtuluyor. Dikte ettiği birçok şey olmasına rağmen, Atatürk bir diktatör müydü. Hayır. Fakat her kafadan bir ses çıkan bir ortamda, bir şekilde otoriteyi elinde tutarak sistemi dizayn etti.

    Bunu başaramasaydı, düşmanın da körüklemesiyle belki elli yıl sürecek bir iç savaşın içine girecektik. Irak örneği ortada. Yapılan işleri beğenirsin beğenmezsin ayrı konu. O günkü şartlarda, en azından,  Anadolu gibi bir yurda sahip olup, devlet otoritesini temin etmek bir nimetti.

    Şimdi ise o nimeti bile bize çok görüyorlar ve bölüp parçalamak istiyorlar. Emperyalizm bunun için her koldan projeler hazırlamış ve hayatımızın içine sokarak hepimizle bir şekilde eyitişim içine girmiş.

    Ve şimdi o kuzu postuna bürünmüş çakallar içten dıştan bizi parçalamaya hazır, salyalı ağızlarıyla bekliyorlar.

    Ve şuna emin olun ki bu milleti kimse dikta ile yönetemez. Bunu herkes biliyor.

    Türkiye Cumhuriyetinin kendini korumaya matuf iç dinamikleri binlerce yılın tecrübesinden gelmektedir. Ve şu anda o dinamikler devrededir. Konu, zannedildiği gibi tek adam meselesi değil, tam tersine devlet mekanizmasının  devreye girmesiyle ilgilidir.

    Yaşanılan iç ve dış tehditler kişileri hatta kurumları aşmış durumdadır. Ve buna karşı ciddi bir refleks geliştirmek gerekmektedir. Nitekim 1924’te de M.K.Atatürk’ün izlediği metot da budur. İki anayasayı incelerseniz, gündemdeki taslakla nasıl örtüştüğünü görürsünüz. Şimdi aynı otoriteyi yeniden tesis etmekle mükellefiz.

    Buna hayır diyorsan en azından bir alternatifle gelmelisin, o da yok. Düşman da senin keyfini beklemez. İçimize sirayet eden maşalar hiç beklemez. O zaman, devlet ve millet de beklemez, içindeki bütün ihanet çetelerini temizler.

    Bunun için de ciddi bir otoriter güce ihtiyaç var.   İşte bu sebeple “EVET” derim ve takipçisi olurum. 1924’te diktatörlük olmayan Türkiye, şimdi hiç olmaz, merak etmeyin. Allah göstermesin parçalanma gibi talihsiz bir sürece girersek, Anadolu cehenneme döner. Benden söylemesi, gerisi herkesin vicdanına akıl ve izanına kalmış. Ve / veya bu ülkeyi ve milleti gerçekten sevip sevmediğine yahut kendini bu millete ait hissedip hissetmediğine!….. –

    Sabri Özcan Yazar-Yapı Denetim Uzmanı-Ekonomist

    Kaynak:

  • Bebeğim artık prenses benim

    Bebeğim artık prenses benim

    Nilhan Sultan Hanımefendi Hazretleri, canınıza da yetse, yapacak bir şey yok. Ayaklar baş oldu, sorma bacım! Galatasaray Adası’nı filan vermeyeceğim size çünkü artık orası bizim kraliyet ailesinin. Dava da açma, kraliyet ailesi kalabalık, 80 milyonuz hangimizle uğraşacaksın?

    Nilhan Osmanoğlu, 2. Abdülhamit’in beşinci kuşak torunuymuş. Ve parlamenter sistem kendisinin canına yetmiş. Sultanı üzmüşüz, görüyor musun sen?

    Türkiye onu ilk kez ‘Kim 500 Milyar İster’ yarışmasında tanımıştı.

    Bu bir “Yav bir gidin Allasen, şaka mısınız?” yazısıdır. Ha derseniz ki, koskoca sultana bıdı bıdı yapan sen kimsin? Hemen söyleyeyim efenim.

    Ordu Gölköylü Feyzullah Bey ve Uşak Merkez ilçesinden Asım Bey’in torunu Gülse Sultan ben!

    * * *

    Nilhan Hanımcığım, benim dedeler Osmanlı sultanı değillerdi ama çok kral adamlardı. Napolyon’un “Benden daha zengin tek insandır” dediğini iddia ettiğiniz 2. Abdülhamit padişahımız (ki o doğduğunda Napolyon ölmüştü, neyse üstünde durmayacağım) gibi varlıklı değillerdi tabii. Galatasaray Adası’nı filan bırak, bir elma bahçesi bile yok bize dededen kalan. Ama çok acayip İstiklal madalyaları var. Dizi dizi. Artık kaç yerlerinden yaralandılarsa bu memleketin bağımsızlık savaşında, bildiğin koleksiyon olmuş. “Bildiğin” diyorum da o dönemleri bilmezsiniz, sizin aile yurtdışındaydı sanırım! E biz de n’apalım, sizin dedeler gidince, ailecek kendi sultanlığımızı kurduk:

    Babam mesela, Uşak’tan İstanbul’a gelip, yurtta kalarak hukuk fakültesinde okudu, çok kral bir avukat oldu.

    Evlerimizi, arazilerimizi, işyerlerimizi istiyormuşsunuz…

    Ben, cumhuriyetin, o canınıza yeten parlamenter sistemin, hatasıyla sevabıyla inşa ettiği devlet okullarında ilkokulu, liseyi, üniversiteyi bedava okudum. Sonra meğer sistem o kadar da kötü değilmiş ki o okullarda aldığım eğitim, dünyanın en ‘kral’ üniversitelerinden Columbia Üniversitesi’nde yüksek lisansa kabul edilmeme ‘yetti’.

    19 yaşından beri yazıyorum. Muhtemelen son 15 yılda yaptıklarımın bazılarını takip ettiniz, eğer Türkiye’de yaşadıysanız… Napolyon’u ilgilendiren konuları filan bırak. Evet piremses gibi hayatım var o ayrı da esas gülüyorlar, tanıyorlar, seviyorlar, sayıyorlar. Kime sorsan gösterir. Kalplerde taht kurdum desem yeridir, affedersin! Yani kusura bakma, artık prenses benim! Biziz!

    E cumhuriyet böyle bir şey. Krallık, kraliçelik bedava değil. Bileğinin hakkıyla. Yani kadın, erkek, fakir, zengin, köylü, kentli, herkes kral olabiliyor o ‘canınıza yeten düzende’… ‘Since 1923’!

    * * *

    Siz illa sultan mı olmak istiyorsunuz Nilhan Hanım kardeşim? İnternet sitenizde Osmanlı tarzı eşyalar satıyorsunuz ya… O işi öyle bir büyütüp o kadar başarılı, o kadar yenilikçi, orijinal bir hale getirirsin ki sana “Vay be, e-ticaretin sultanı oldu” derler, anca öyle olur o. Ondan sonra bileğinin hakkıyla para, şan, şöhret, sevgi, saygı kazanmış biz sıradan ölümlüler gibi karşımıza geçer, “Ha bir de benim 5 kuşak önceki dedem Sultan 2. Abdülhamit” dersin. “Aa ne hoş” deriz biz de, sohbetin kenar süsü olur.

    Tabii Amazon’u filan kurmadıysan, e-ticaretle ada almak zor. Siz Galatasaray Adası dahil, İstanbul’un farklı yerlerinde vatandaşların çalışıp çabalayıp aldığı evlerin, işyerlerinin arazilerini filan istiyormuşsunuz. Hatta Türkiye Cumhuriyeti’ne Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde dava açacakmışsınız.

    Olmaz. Bir kere Galatasaray Adası benim! Arada yazın gidip yüzüyorum ben orada. Vermem, kusura bakmayın. Ben ve kraliyet ailem ekonomik şartlarımız sınırlarında oradan faydalanma hakkına sahibiz. Kraliyet ailesi de artık çok kalabalık. 80 milyon olmuşuz, dün söylediler. Yani dava filan zor, hangi birimizle uğraşacaksın?

    Vaziyet böyle sultanım, gördüğün gibi ayaklar baş oldu; bacaklar, kollar yani tırnaklarıyla kazan herkes baş oldu özetle. E tabii canınıza yeter, kolay mı?

    Sevgi, saygı ve muhabbetle…

    İmza

    Çok kral insanlardan İstiklal madalyalı Gazi Feyzullah ve Asım beylerin torunu

    Gönüllerin Sultanı Gülse Hanım

    Kaynak: Gülse Birsel, Hürriyet

  • İtirafçı pilotlar

    İtirafçı pilotlar

    15 Temmuz darbe girişimi sonrası itirafçı olan pilotlar, ifadelerinde, FETÖ’nün dar gelirli ailelerin başarılı olan çocuklarını ilköğretimden itibaren takip ettiğini, örgüt evlerine yerleştirdiğini ve son olarak askeri okullara yönlendirdiğini anlattı. İlköğretimden itibaren örgütün ‘mahrem abi’lerine bağlanan pilotların, yüzbaşı rütbesine kadar aynı kişilerin takibinde olduğu ve buna bağlı hareket ettiği anlatıldı. FETÖ’nün 2 pilotu bir mahrem abiye zimmetlediği, mahrem abinin pilotu yüzbaşı rütbesine kadar takip ettiği, yüzbaşı rütbesini alan pilotun ise Hava Kuvvetleri imamına karşı sorumlu tutulduğu belirlendi.

    Verilen ifadeler doğrultusunda yapılan çalışmada ise örgütün pilotlardan sorumlu 120 mahrem abisi deşifre edildi. Mahrem abilerden 35’i gözaltına alındı. 28’i tutuklanırken, 7’si itirafçı oldu.

    İtirafçı olan pilotlardan üsteğmen Y.S. ifadesinde özetle şunları söyledi: “Askeri okul sınavlarına, cemaat evlerindeki abilerin yönlendirmesiyle girdim. Okulda eğitim gördüğüm dönemlerde veya meslek hayatımda FETÖ/PDY yapılanması ile ilişki ve irtibatım oldu. Bu sürede örgütün içerisinde benden sorumlu abi tarafından ‘ima ile namaz kılma, oruç tutmama, teyemmüm yaparak abdest alma’ gibi konularda bana nasıl davranmam gerektiği konusunda telkinlerde bulunuldu.

    Örgüt abilerine para

    Mesleğe başlayıp maaş almaya başladığımdan itibaren maaşımdan aylık 300 – 350 TL parayı benden sorumlu olan abilere veriyordum. FETÖ adına ‘kurban bağışı’ adı altında kurban bayramlarından önce genelde 750-800 TL para yardımını yukarıda bahsettiğim abilere verirdim. FETÖ’ye ait olduğu bilinen gazete olan Zaman gazetesine abone ücreti olarak 250 TL, Sızıntı dergisi için yıllık abone ücreti 50-60 TL para verirdim. 15 Temmuz kalkışması öncesi ve sonrası FETÖ üyelerince çalışmış olduğum birimde bana kalkışma ile ilgili herhangi bir görev verilmedi. Bu örgüt, gelecek nesillere ve vatanımıza daha fazla zarar vermeden bitirilmelidir. Bu nedenle örgütün deşifre edilebilmesi için örgüt içerisinde bulunan insanların bildiklerini, gördüklerini, yaşadıklarını en yakın ilgili birimlere bildirmesini istemekteyim.”

  • Eski Düşman Yunanistan’dan Dost  Olmaz

    Eski Düşman Yunanistan’dan Dost Olmaz

    15 Temmuz darbe girişiminin ardından Yunanistan’a kaçan 2 Binbaşı, 4 Yüzbaşı ve 2 Başçavuşu , Yunanistan Yüksek Mahkemesi’nin Türkiye’ye iade  etmemesini ben normal karşıladım. Çünkü  Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) “Türkiye’nin düşmanı benim dostlarımdır”  görüşünden hareketle  yıllardır Türkiye’ye sorun çıkarmıştır.

    Yunanistan, Türkiye’ye dost görünüp arkadan vuran bir ülkedir. Türkiye’nin burnunun dibinde yer alan Ege’deki 18 kayalık adayı işgal etmiştir. Dönemin Yunanistan’ın Başbakanı Yorgo A. Papandreu için 2011 Dünya Üniversitelerarası Kış Oyunları açılış töreninde “Erzurum seninle gurur duyuyor” sloganı atılmıştır ama aynı Papandreu Erzurum’da yapılan Üçüncü Büyükelçiler Konferansı’nda Türkiye’yi işgalci olmakla suçlamış ve “Kıbrıs’ta işgal sürdükçe Avrupa Birliğine giremezsiniz” demiştir.

    Benzer şekilde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi de Yunanistan gibi Türkiye’nin  Avrupa Birliği üyelik sürecini engellemiştir.1 Mayıs 2004 tarihinde Kıbrıs (GKRY) dahil 10 ülke, Türkiye ile AB arasında imzalanan Ankara Anlaşması’na taraf olmuştur. AB Komisyonu, Kıbrıs’ın AB üyesi olması  sebebiyle  Türkiye’nin Ek Protokol ile Ortaklık (Ankara)  Anlaşması’nın kapsamının Kıbrıs’ın da dahil edilecek şekilde genişletilmesini şart koşmuştu. Bu şart doğrultusunda Türkiye’nin Ek Protokol’e yönelik yükümlülüklerini tam uygulamadığı gerekçesiyle AB Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi, 11 Aralık 2006 tarihinde Gümrük Birliği’yle ilgili 8  başlığın  müzakeresinin dondurulmasına ve hiçbir  başlığın  geçici olarak kapanmamasına karar vermiştir. AB Konseyi de Brüksel Zirvesi’nde  (14-15 Aralık 2006)   kararı onaylamıştır.

    GKRY, 2006 yılındaki  Ek Protokol ile ilgili Türkiye’ye yeni yaptırımlar uygulanmasını istemiş,  fakat diğer üye devletler tarafından öneri kabul edilmeyince 2009 yılında  tek taraflı olarak İşçilerin Serbest Dolaşımı (2. Başlık), Enerji (15. Başlık), Yargı ve Temel haklar (23. Başlık), Adalet Özgürlük ve Güvenlik (24. Başlık), Eğitim ve Kültür (26. Başlık), Dış Güvenlik ve Savunma Politikası (31. Başlık) dahil 6 başlığı bloke etmiştir.

    Yunanistan Başbakanı Çipras, FETÖ’cü kaçakları  iadenin uluslararası hukukun öngördüğü biçimde çözüleceğini vurgulamış olmasına rağmen, 15 Temmuz sonrasında helikopterle kaçan darbeciler  iade edilmemiştir. Geçen yıl Kasım ayında Cumhurbaşkanı Erdoğan “Yunanistan’a kaçanların iadelerini istedik. Çipras, ’15-20 gün içinde neticelendiririm’ demişti. Maalesef kaç 15-20 gün geçti. Benzer bir durumda biz geciksek, kıyameti koparırlardı. Kararlılığımızı devam ettireceğiz. Üzerine gideceğiz” diyerek iadenin uzamasına tepki göstermiştir.

    Yunan mahkemesi önce 3 darbecinin iade edilmesine karşı çıkmış, sonra diğer 5’inin iadesine karar vermiştir.  Yunanistan Yüksek Mahkemesi, hem iadesine karar verilen ve  hem de iadesi reddedilen darbecilerle ilgili temyiz başvurularını 10, 11 ve 13 Ocak’ta görüşerek karara bağlayacağını açıklamıştır.

    Atina ile Ankara arasındaki son gerginlik, darbe girişiminin ardından Yunanistan’a sığınan  darbecilerin  iade edilmemesi  üzerine başlamıştır. Bu gelişme üzerine   Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hulisi Akar,   kuvvet komutanlarıyla birlikte Kardak kayalıklarına  bir ziyaret  gerçekleştirmiştir.

    Daha sonra Yunanistan Savunma Bakanı Panos Kammenos, 1996 yılındaki Kardak olaylarının 21’nci yılı  sebebiyle Kardak kayalıklarının deniz bölgesine çelenk atmış  ve Türkiye’yi  “Anadolu tipi kovboy hareketleri”  yapmakla suçlamıştır. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da  Yunan bakana “Aklını başına topla” demiştir. Bunun üzerine Kammenos,  “Ben kendi evimde dolaştım. Kimseye sormam gerekmez” iddiasında bulunmuştur.

    Artan gerginlik üzerine Yunanistan Savunma Bakan Yardımcısı Geiorge Papadakis’in talimatı ile Yunan özel birliğindeki paraşütçülerin  Kardak kayalıklarına yaklaşık iki mil uzaklıktaki Psemiros ile İstanköy adaları arasındaki bölgede uçaktan atlayarak gövde gösterisi yapmıştır.
    Yunanistan Osmanlı’dan bağımsızlığını kazandığı  1832 yılından bu yana Venizelos dönemi dışında Türkiye’ye  dost olmamıştır.

    Atatürk, Kurtuluş Savaşından sonra Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan nüfus ve taşınmaz mal  değişimini  bir  anlaşma ile gerçekleştirdiği için  Yunan Başbakanı Venizelos Atatürk’ü 1934 yılında Nobel Barış ödülüne aday göstermiştir.  Yunanlılar  Osmanlı egemenliğine karşı 1821 yılında  ayaklanmışlardı. Yunan bağımsızlığının yıldönümü olan 25 Mart 1821  Yunanistan’da ulusal tatil günüdür.

    Yunanistan, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekatı  sonrasında Türkiye aleyhtarı politikalara ağırlık vermiştir. 1981 yılında  terör saldırısında yakalanan Ermeni Terör Örgütü ASALA üyesi Ekmekjian,  Güney Kıbrıs’ta Trodos dağlarında kurulmuş kampta askeri eğitim aldıklarını belirtmiştir. 1982 yılında  yine Trodos dağlarındaki kamplarda eğitilen  PKK’lı  teröristler 1984 yılında Türkiye’de   ilk saldırılarını   gerçekleştirmişlerdir.

    Abdullah Öcalan  yakalandığında üzerinde  Mavros Lazaros adına, dönemin eski Rum Temsilciler Meclisi Başkanı ve EDEK Genel Başkanı  Vassos Lissaridis’in onayı ile   Kıbrıs Rum Muhaceret Dairesi tarafından  verilen   (No. C015918) Güney Kıbrıs Rum  Yönetimi  pasaportu çıkmıştır.

    Yunanistan’daki Lavrion  Mülteci Kampı’nda yıllarca Türkiye’den kaçan teröristler barındırılmıştır.

    Adını başkent Atina’nın güneydoğusunda Ege sahilinin Türkiye’ye bakan yamacındaki küçük liman kenti Lavrio’dan alan kamp, Yunanistan  Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (EYP)  katkıları ile  ASALA, PKK, DHKP-C, MLKP gibi  sol terör örgüt üyelerinin eğitim alanı olmuştur. Ermeni terör örgütü ASALA 36 Türk diplomatını şehit etmiştir. Onlardan  biri, Eskişehir İTİA’nin  hocalarından Prof. Yusuf Binatlı’nın  eşinin kuzeni, 4 Temmuz 1994 tarihinde Atina’da şehit edilen  Atina Büyükelçiliği Müsteşarı Haluk   Sipahioğlu’dur. Sipahioğlu, Paris’te 1980’li yıllarda OECD Büyükelçiliğimizde görev yaparken benim oda arkadaşımdı.

    Lavrion kampı, Yunanistan’ın 60 yıldır  açık olan en eski mülteci kampıdır. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nden kaçan mültecilerin barındırılması için açılmış, 1984  yılından sonra Türkiye’den kaçan PKK’ların  kampına dönüşmüştür. Kamp sakinleri tarafından çalıştırılan kafenin duvarlarında çatışmalarda ölen PKK’lıların fotoğrafları asılıdır.

    2013 yılında kampa giren bir Türk gazeteciye göre; Türkiye’nin talebi üzerine Yunanistan’ın kapatıldığını açıkladığı kamp günümüzde  aktiftir.  Kamp, 1999 yılında yakalanarak tutuklanan Abdullah Öcalan’ın kendini sorgulayan kişilere, Yunanistan’ın Lavrion kampında PKK militanlarına askeri eğitim verdiğini ve silah  sağladığını söylemesi üzerine Türkiye, Yunanistan’ı uyarmıştır. 2013 yılında da kampın; DHKP-C gibi Türkiye, ABD, İngiltere ve AB tarafından terör örgütü kabul edilen örgütler tarafından kullanıldığını açıklayarak, kampın kapatılmasını istemiştir. Bunun üzerine  kampta arama yapan Yunan polisi şüpheli herhangi bir şey bulunmadığını  açıklamıştır.

    Yunan hükümetinin Mülteci Krizi Yönetimi sözcüsü Giorgos Kyritsis, Middle East Eye’a  yaptığı açıklamada, “Kampta bir PKK meselesi yok. Eğer birileri barışçıl biçimde siyasi kimliğini ortaya koymak istiyorsa, Yunanistan’da bunu serbestçe yapabilir” demiştir. Kampta neden Yunan yetkililerinin olmadığı sorusuna Kyristis, “Bütün kamplarda personel sıkıntısı var. Çünkü maddi kaynak aktarımı yetersiz” şeklinde cevap vermiştir.

    Yunanlıların akıllarında   Megali -Megalo- Idea (Büyük Ülkü) yatmaktadır. İstanbul’un fethinden sonra Yunan milliyetçileri eskiden Bizans’a ait olan toprakları yeniden elde ederek İstanbul  başkent olmak üzere büyük  Helen İmparatorluğunu  kurmayı hayal etmektedirler.

    Aşağıdaki  iki fotoğraf  geçen yıl Kavala şehrinde  tarafımdan çekilmiştir. İlk fotoğraf şehrin merkezindedir. İstanbul yerine “Konstantinoupolis 460”  yazılıdır.  460 rakamı, Kavala’dan İstanbul’a olan uzaklıktır. Bunun anlamı şudur: Siz Kavala’dan  460 kilometre sonra İstanbul’a hiçbir sınır kontrolü olmadan gidebilirsiniz. Çünkü İstanbul, Yunanistan sınırları içindedir.

    İkincisi ise şehrin giriş ve çıkışlarına konulmuştur ve Türklere hakaret edilmektedir:  “Kıbrıs’ı unutma: işgalci Türkler Kıbrıs’tan defolun.” 

    .

    Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu  2007 yılında vefat eden   eski Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in yanında   sirtaki oynamış, Cem de ona alkışlarla eşlik etmiştir.  1990 yılında yukarıda bulunan ve OECD Büyükelçimizdeki görevimden  yurda kesin dönüş yaparken  çekmiş olduğum fotoğrafları (1990 yılında İngilizce idi, daha sonra Yunanistan’ı geçiş için kullanan Türkler anlasın diye Almanca yazılmıştır)  İsmail Cem’e göndererek bu tabelaların  kaldırılmasını talep etmiştim. Fakat konu ciddiye alınmadığı için   tabelalar  günümüzde de yerli yerinde durmaktadır. Fotoğrafları rahmetli Cem’e göndermemin sebebi, Cem’in Papendreu ile samimiyetiydi.

    Bu  fotoğrafları  şimdi  Sayın Bakan Çavuşoğlu’nun dikkatine sunuyorum. Özellikle  “Kıbrıs’ı unutma: İşgalci Türkler Kıbrıs’tan defolun – Turkische eindriglinde hinaus  aus  ZYPERN” yazısı olanını.

    Kırım Gelişim Vakfı’nın Kültür ve Dayanışma Gecesi Ankara’da  Yapıldı

    Kurucusu olduğum Kırım Gelişim Vakfı’nın Cumartesi akşamı Ankara’da düzenlediği Kırım Kültür ve Dayanışma Gecesi  etkinliğini aynı masada yer aldığımız Abdülkadir Adar ile birlikte coşku ile kutladık. Etkinlik; başta Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu olmak üzere eski Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış, MHP Genel Başkan Yardımcısı önceki Eskişehir Milletvekili Dr. Ruhsar Demirel, Ukrayna Büyükelçisi Andrii Sybiha, Odunpazarı Belediye Başkanı Kazım Kurt ve kalabalık bir davetli grubunun katılımıyla gerçekleşmiştir. Ukrayna büyükelçisi yaptığı konuşmada “İki hafta sonra 3 yıl olacak. Ne zaman bu cehennemden kurtulacağız, ne zaman Ukrayna’nın parçası olacağız” diyerek Kırım’ın işgalini protesto etmiştir.

    Ruhsar Demirel’in  “Hükümetten de  bir temsilcinin  bulunmasını arzu ederdik. Kırım’ın öncelik kazanması gerekir”  açıklaması  üzerine Egemen Bağış, “Ben Başbakanın selamını getirdim. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu her ortamda Kırım’ın özgürlüğü için çalışıyor” demiştir.

    Başbakan  Binali Yıldırım’ın  FETÖ ihanetini tarif ederken kullandığı Bizim memlekette bir tabir vardır, Tatarından kurtardık  beterine rastladık” açıklaması  gündeme gelince Egemen Bağış, bu ifadenin yanlış yorumlandığını  açıklamıştır. Fakat Başbakan’ın  benzetmesi Türkiye’deki Tatar diasporasını  üzmüştür.

    ***

    EGE Sanayicileri ve İşadamları Derneği  32. Yüksek İstişare Konseyi Toplantısına katılan SBF’den arkadaşım Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın Tatar kökenli olduğundan,  konuyu gündeme getirerek Rusya için “Tabii ki Kırım’a çıkacaktı. Biz Fatih Sultan Mehmet veya Kanuni olmadığımıza göre oradaki kültürel azınlığımızı korumak için Putin’e yanaşıp anlaşacaktık. Bunun yerine hayal peşinde koşup Merkel ile Ukrayna’yı konuştular. Merkel ne yapacak Ukrayna’da” ifadesi yanlış anlamalara yol açmamalıdır. Kırım’ın uluslararası hukuka aykırı bir şekilde Rusya tarafından işgali yüzünden , Kırım’daki soydaşlarımızın nasıl bir baskı altında  yaşadığı unutulmamalıdır.

  • Yahudiliği ve Yahudileri anlama kılavuzu!

    Yahudiliği ve Yahudileri anlama kılavuzu!

    Fıkra dostum Erdoğan Pamuk’tan. “Kırgızistan Mektubu” başlıklı yazısında anlatmış vaktiyle. Bazı küçük değişikliklerle bir de biz anlatalım:

    Hahamla papaz iyi dost olmuşlar. Bir gün papaz hahamdan kendisine Tevrat’ı öğretmesini istemiş. Haham buna yanaşmamış. Papazın ısrarı üzerine haham; “Senin Tevrat’ın mantığına aklın yetmez” deyince papaz daha bir yalvar yakar olmuş. Bunun üzerine:

    Haham;

    – Bir isli bacadan iki kişi düşse, biri kirli biri temiz çıksa, önce hangisi yıkanır?

    Papaz;

    – Elbette kirli olan yıkanır.

    Haham;

    – Bilemedin, önce temiz olan yıkanır, zira karşısındakine bakıp kendini de kirli zanneder!

    Papaz;

    – Doğru ya, düşünemedim, başka sor!

    Haham;

    – Bir isli bacadan iki kişi düşse, biri temiz biri kirli çıksa, önce hangisi yıkanır?

    Papaz;

    – Temiz olan yıkanır dedik ya!

    Haham:

    – Bilemedin! Önce kirli olan yıkanır, çünkü temiz olan kirli olanın haline gülünce, kirli olan hemen yıkanmaya koşar.

    Papaz boynunu büker;

    -Haklısın der! Ne olur başka sor.

    Haham;

    – Bir isli bacadan iki kişi düşse, biri temiz biri kirli çıksa, önce hangisi yıkanır?

    Papaz;

    – Aynı soru. Cevabını verdik ya!

    Haham;

    – Değil. Aynaya bakıp yıkanmaya karar verirler.

    Papaz;

    – Ama ayna yoktu. Şimdi nereden çıktı bu ayna meselesi?

    Haham;

    – Tevrat tevilsiz olmaz! Ayna tevilimizdir. Senin Tevrat’ın mantığını anlamana imkân yok papaz efendi. Bunun için öncelikle senin Yahudi olman lazım!

    Papaz;

    -Yahudi olayım o zaman! Çünkü iyice meraklandım. O zaman bana Tevrat’ı öğret!

    Haham;

    – Bir isli bacadan iki kişi düşse, biri temiz biri kirli çıksa, önce hangisi yıkanır?

    Papaz;

    – Bırak şimdi isli bacayı filan! Sen bana Tevrat’ı öğreteceksin. Cevapları biraz önce öğrettin ya!

    Haham;

    – Bre akılsız papaz! Hiç aynı isli bacadan aynı anda düşen iki kişiden biri temiz, biri kirli çıkar mı? Temiz dediysek temiz olur mu?

    Erdoğan Pamuk, yukarıdaki fıkrayı anlattıktan sonra yazısının sonunu şöyle bağlamış: “Bu kıssadan herkes bir hisse alır da Tevrat’ın mantığına gerçekten akıl yetiremiyorum. Misal için Tekvin’de anlatılan Yakup peygamberin Allah’la güreş tutup onu yenince,  kutsanma istemesi ve kendisine İSRAİL adının verilmesini, sanırım Yahudilerden başkası çözümleyemez.” şeklinde bağlamış.

    Tanrıyla Güreşen Adam: İsrail! 

    Erdoğan Pamuk dostumuzun bir miktar “Öğrenilmiş Çaresizlik” içeren “Yahudilerden başkası çözümleyemez.” şeklindeki kanaatini değiştirmeye kâfi gelir mi bilmem ama 25 Mayıs 2012 tarihinde yayınlanan “Tanrıyla güreşen adam Türkiye’ye karşı” başlıklı yazımda şu bilgileri de vermiştim:

    Halkımızın Hz. Yakup hakkındaki bilgisi, genelde Hz. Yusuf’un kardeşleri tarafından kuyuya atılması hikâyesiyle sınırlıdır. Bu hikâyedeki Hz. Yakup, iki gözü görmeyen, yaşlı ve biricik oğlu Yusuf için sürekli gözyaşı döken çaresiz ve zavallı bir adamdır! Hatta “Ağlar Yakup ağlar Yusuf’um diye” şeklinde acıklı bir ilahimiz bile vardır bizim. Oysa Hz. Yakup, Yahudiler ve İsrail oğulları için, bugünkü İsrail Devleti’ne de adını verecek boyutta çok önemli ve güçlü bir şahsiyettir. Çünkü İsrail Milleti, adeta Hz. Yakup ile başlar. Onun 12 oğlu, Beni İsrail’i teşkil eden 12 kabilenin de atası sayılır. Öyle ki hem kendi adı, hem de onun çocuklarına vermiş olduğu isimler, bugün Yahudilerin sıklıkla kullanmış olduğu isimlerdir. Örneğin, Yusuf’tan başka Levi, Yahuda, Ruben, Binyamin, Şimeon gibi isimler de onun oğullarına vermiş olduğu isimlerdir. Yani anlayacağınız Sayın Başbakan’ın Davos’ta “One minute” çektiği bugünkü İsrail Cumhurbaşkanı Peres de Yakup’un oğullarından Şimeon’un adını taşımaktadır; yani Şimon Peres(1).

    İsrail, Hz. Yakup’un ikinci ismi veya lakabıdır. Bu lakap, Yakup isminin yerine kaim olmak üzere Kur’an’da da geçmektedir(2). İsrail kelimesinin anlamına gelince; bu konuda iki ayrı görüş vardır. Daha çok bazı İslam âlimlerinin benimsedikleri bir görüşe göre İsrail; “Gece yürüyen adam”, yani “Gece yürüyüşçüsü” demektir. Rivayete göre; Hz. Yakup, ikiz kardeşi Ays’ın kendisini öldürmesinden korktuğu için dayısının yanına giderken gündüzleri saklanıp geceleri yürüdüğü için kendisine “Gece yürüyüşçüsü” anlamında İsrail denilmiştir(3). Bilindiği gibi Arapça “İsrâ” kelimesi “Gece yürüyüşü” demek olup, bilindiği gibi Hz. Peygamber de Miraca çıkarken bir gece yürüyüşü gerçekleştirmiştir.

    Ancak bu rivayet, akılcı olmakla birlikte, Tevrat kaynaklı diğer rivayet kadar meşhur olamamıştır. Hz. Yakup’un ikinci ismi veya lakabı olan “İsrail” ile ilgili Tevrat kaynaklı ikinci rivayete göre “İsrail”, “Tanrıyla güreşen” hatta “Tanrıyı yenen adam” demektir. Hangi tanrı? Elbette Yahudilerin bir anlamda Milli Tanrı pozisyonuna soktukları ve “Allah” yerine koydukları “Yehva” veya “Yehova”. Yehova’nın kelime anlamı “O, olmasına neden olur” demektir. Tıpkı İslam’da Allah için kullanılan “Kün fe yekûn-Ol dedi oldu” gibi bir kabul ve anlamlandırmadır bu. Dolayısıyla Yehova, Yahudilikte bir anlamda Allah demektir. Böylece Tevrat’a göre; Hz. Yakup, Allah ile güreşmiş ve onu yenmiştir!

    Yukarıda Hz. Yakup’a, bir görüşe göre; kardeşi Ays’ın kendisini öldürmesinden korktuğu için dayısının yanına giderken gündüzleri saklanıp geceleri yürüdüğünden dolayı “İsrail” denildiğini söylemiştik. İşte O’nun, insan suretine giren tanrıyla veya onun meleğiyle güreşmesi(4), muhtemelen bu gece yürüyüşü sırasında vuku buluyor. Bu esrarengiz olay Tevrat’ta (Tekvin/ Bab32/24-32) şöyle anlatılmaktadır:

     “Bir adam gün ağarıncaya kadar onunla güreşti. Yakup’u yenemeyeceğini anlayınca, onun uyluk kemiğinin başına çarptı. Öyle ki, güreşirken Yakup’un uyluk kemiği çıktı. Adam, “Bırak beni, gün ağarıyor” dedi. Yakup, “Beni kutsamadıkça seni bırakmam” diye yanıt verdi. Adam, “Adın ne?” diye sordu. “Yakup.” Adam, “Artık sana Yakup değil, İsrail denecek” dedi, “Çünkü Tanrı’yla, insanlarla güreşip yendin.” Yakup, “Lütfen adını söyler misin?” diye sordu. Ama adam, “Neden adımı soruyorsun?” dedi. Sonra Yakup’u kutsadı. Yakup, “Tanrı’yla yüzyüze görüştüm, ama canım bağışlandı” diyerek oraya Peniel adını verdi. Yakup Peniel’den ayrılırken güneş doğdu. Uyluğundan ötürü aksıyordu. Bu nedenle İsrailliler bugün bile uyluk kemiğinin üzerindeki siniri yemezler. Çünkü Yakup’un uyluk kemiğinin başındaki sinire çarpılmıştı.”(5)

    Görüldüğü gibi, Tevrat’a göre; Hz. Yakup, Tanrı (Yehova) ile gecenin bir yarısında güreşe tutuşmuş ve bu güreş sabaha kadar devam etmiştir! Tanrı, yakasını bir türlü Yakup’un elinden kurtaramamış ve güreş bir anlamda tanrının pes etmesiyle neticelenmiştir! Oysa böyle bir kabul, İslam’a göre Allah düşüncesine ters bir kabuldür, hurafedir ve uydurmadır…

    İsrail Devleti’nin, bugün izlemekte olduğu siyasetin ve komşularına karşı takınmış olduğu şımarık ve umursamaz tavrın oluşmasında hiç şüphesiz bu kabulün de etkisi bulunmaktadır. Yani İsrail oğulları, kendilerini, hâşâ gerekirse Tanrı’yla bile başa çıkacak derecede güçlü hissetmekte ve kendilerine bu derece güven duymaktadırlar. İsrail’in umursamaz tavrının arkasında yatan güçlerden birisi ABD’nin tutumu ise de bence en önemli güç, işte bu Yahudi Milli Şuuru’dur. Ve bu şuur, büyük ölçüde muharref, yani tahrif edilmiş Tevrat’tan kaynaklanmaktadır.

    Kendisine Tevrat gönderilen Hz. Musa, genel kabul görmüş bilgilere göre; M.Ö.14. yüzyılın sonu ile 13. yüzyılın başında yaşamıştır. Bugün elimizde bulunan Tevrat ise, yine genel kabul görmüş bilgilere göre; M.Ö.6’ncı yüzyılın sonları ile 5’inci yüzyılın başlarında yazılmıştır. Zira yaşadığı devir olarak M.Ö.604 ile 502 arasında olmak üzere muhtelif tarihler verilen Bâbil kralı Nabokadnezzar (Nabukatnezar)’ın, diğer adıyla Buhtunnassar, Kudüs’ü ve Tevrat nüshalarını yakıp yıkmış, Tevrat okuyanların büyük çoğunluğunu öldürüp bir kısmını da Babil’e sürgün ve esir etmiştir. Bu yıkım ve felâket sebebiyle Tevrat hükümleri büyük ölçüde unutulmuş ve günümüzdeki Tevrat nüshaları, yıllar sonra ve halk arasında hatırlandığı kadarıyla Yahudi bilginleri tarafından tekrar kaleme alınmıştır. İşte bu kaleme alma sırasında Rahip Ezra ve arkadaşları, Tevrat’a hem kendi düşüncelerinden, hem de Sumer ve Bâbil efsanelerinden bazı intihal ve ilaveler yapmışlardır(6)

    “Yahudilerin Babil Sürgünü” başlıklı yazarı belli olmayan bir yazıda olay şöyle anlatılmaktadır:

     “… Zorobabel’in önderliğinde Babil’den ana yurtlarına dönen Yahudiler, M.Ö. 515 yılında Kudüs’te ‘2. Bet-Amikdaş’ adını verdikleri ikinci tapınağı inşa etti. Yahudi tarihçilerine kalırsa; bu tapınağın yapımı, Pers Kralı’nın Yahudi asıllı karısı Ester’den doğan oğlu Kral 2. Darius’un katkısıyla başarılmıştır. Kudüs’teki ikinci tapınağı inşa eden Yahudilerin dinsel liderliğini bir sofer (Tevrat yazıcısı) ve koen (rahip) olan Ezra üstlenmişti. Tevrat’ın ilkelerini ülkeye yeniden yerleştirmeye girişti ve asimilasyona, karma evliliklere karşı topluluğu uyardı”(7).

    Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere; bugün elimizde olan Tevrat, Hz. Musa’ya inen orijinal Tevrat olmayıp, elbette içinde orijinal Tevrat’tan da ayetler bulunan muharref bir Tevrattır ve en iyi ihtimalle M.Ö.6’ncı yüzyılın sonu ile M.Ö. 5’inci yüzyılın başlarında Tevrat yazıcıları ve Yahudi din adamları tarafından kaleme alınmıştır.

    Yahudi kaynaklarında ismi “Ezra”, sıfatı “Tevrat Yazıcısı” ve “Rahip” olarak geçen kişi, İslam kaynaklarında ismi Hz. Üzeyr olarak geçen ve Peygamber olma ihtimali çok yüksek olan bir zattır. İsmi Kur’an’da da geçen ve Peygamber olması şüpheli üç kişiden birisi olanak kabul edilen Hz. Üzeyr, İslam Tarihçisi M.Asım Köksal’a göre; Babil Sürgünü sırasında çocuk yaşta olduğu halde Tevrat tamamıyla ezberinde olan bir kimsedir. Babil hükümdarı, bütün Tevrat nüshalarını yaktırdığı ve Tevrat okuyanları öldürttüğü halde, çocuk olduğu ve onun Tevrat’ı ezberden okuyacağına ihtimal vermediği için kendisini öldürtmemiştir. Dolayısıyla, sürgün hayatı bitip de Yahudiler tekrar Kudüs’e döndüklerinde “Yüce Allah, İsrail oğulları için, Tevrat’ı yenilesin ve bu, kendileri için de, bir Mucize olsun diye, Uzeyr Aleyhisselâmı gönderdi. O da onlara Tevrat’ı okuyup yazdırdı”(8).

    Görüldüğü gibi, son devrin önemli İslam âlimlerinden sayılan ve yazmış olduğu İslam Tarihi Pakistan’da bile ödül alan M.Asım Köksal, Ezra’nın, yani Hz. Üzey’in, Tevrat’a kendiliğinden bir şey katmadığını imâ etmektedir.  Bir taraftan “Tevrat ve İncil, tahrif edilip bozulduğu için onların yerine kaim olmak üzere Kur’an gönderilmiştir. …“ deyip, bir taraftan da bu hususu teğet geçen bilgileri üstelik de Diyanet yayınlarına dercederek Müslümanların bilgisine sunmak da ancak bize yakışan bir durum olsa gerekir!

    _______________

    1-Hz. Yakup’un hikâyesi için bkz. TDV İslam Ansiklopedisi, “İsrail-Beni İsrail” maddesi, c, 23, s, 193-195, İstanbul, 2001 & M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, c,1, s, 263 ve devamı, TDV Yayını, Ankara, 990.

    2- Âl-i İmrân, 3/93, Meryem 18/58,

    3- M.Asım Köksal, age, s, 271,

    4- TDV İslam Ansiklopedisi, c,23,  s, 194.

    5- bkz. Prof. Dr. Süleyman Ateş, “Hz. Yakup’un unvanı ‘İsrail’dir” başlıklı yazısı, & Cengiz Duman, “Hz. Yakub’un İsrail lakabını alması” başlıklı yazısı, ,

    6- Bu konuda ayrıntılı bilgi için bk. Muazzez İlmiye Çığ, Kur’an, İncil ve Tevrat’ın Sumer’deki Kökeni, s. 102 ve devamı, 19. Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2008.

    7-http://www.masonlar.org/masonlar_forum/index.php?topic=9131.0,

    8- M.Asım Köksal, age, c, 2, s, 279-280,