Blog

  • Eski Düşman Yunanistan’dan Dost  Olmaz

    Eski Düşman Yunanistan’dan Dost Olmaz

    15 Temmuz darbe girişiminin ardından Yunanistan’a kaçan 2 Binbaşı, 4 Yüzbaşı ve 2 Başçavuşu , Yunanistan Yüksek Mahkemesi’nin Türkiye’ye iade  etmemesini ben normal karşıladım. Çünkü  Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) “Türkiye’nin düşmanı benim dostlarımdır”  görüşünden hareketle  yıllardır Türkiye’ye sorun çıkarmıştır.

    Yunanistan, Türkiye’ye dost görünüp arkadan vuran bir ülkedir. Türkiye’nin burnunun dibinde yer alan Ege’deki 18 kayalık adayı işgal etmiştir. Dönemin Yunanistan’ın Başbakanı Yorgo A. Papandreu için 2011 Dünya Üniversitelerarası Kış Oyunları açılış töreninde “Erzurum seninle gurur duyuyor” sloganı atılmıştır ama aynı Papandreu Erzurum’da yapılan Üçüncü Büyükelçiler Konferansı’nda Türkiye’yi işgalci olmakla suçlamış ve “Kıbrıs’ta işgal sürdükçe Avrupa Birliğine giremezsiniz” demiştir.

    Benzer şekilde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi de Yunanistan gibi Türkiye’nin  Avrupa Birliği üyelik sürecini engellemiştir.1 Mayıs 2004 tarihinde Kıbrıs (GKRY) dahil 10 ülke, Türkiye ile AB arasında imzalanan Ankara Anlaşması’na taraf olmuştur. AB Komisyonu, Kıbrıs’ın AB üyesi olması  sebebiyle  Türkiye’nin Ek Protokol ile Ortaklık (Ankara)  Anlaşması’nın kapsamının Kıbrıs’ın da dahil edilecek şekilde genişletilmesini şart koşmuştu. Bu şart doğrultusunda Türkiye’nin Ek Protokol’e yönelik yükümlülüklerini tam uygulamadığı gerekçesiyle AB Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi, 11 Aralık 2006 tarihinde Gümrük Birliği’yle ilgili 8  başlığın  müzakeresinin dondurulmasına ve hiçbir  başlığın  geçici olarak kapanmamasına karar vermiştir. AB Konseyi de Brüksel Zirvesi’nde  (14-15 Aralık 2006)   kararı onaylamıştır.

    GKRY, 2006 yılındaki  Ek Protokol ile ilgili Türkiye’ye yeni yaptırımlar uygulanmasını istemiş,  fakat diğer üye devletler tarafından öneri kabul edilmeyince 2009 yılında  tek taraflı olarak İşçilerin Serbest Dolaşımı (2. Başlık), Enerji (15. Başlık), Yargı ve Temel haklar (23. Başlık), Adalet Özgürlük ve Güvenlik (24. Başlık), Eğitim ve Kültür (26. Başlık), Dış Güvenlik ve Savunma Politikası (31. Başlık) dahil 6 başlığı bloke etmiştir.

    Yunanistan Başbakanı Çipras, FETÖ’cü kaçakları  iadenin uluslararası hukukun öngördüğü biçimde çözüleceğini vurgulamış olmasına rağmen, 15 Temmuz sonrasında helikopterle kaçan darbeciler  iade edilmemiştir. Geçen yıl Kasım ayında Cumhurbaşkanı Erdoğan “Yunanistan’a kaçanların iadelerini istedik. Çipras, ’15-20 gün içinde neticelendiririm’ demişti. Maalesef kaç 15-20 gün geçti. Benzer bir durumda biz geciksek, kıyameti koparırlardı. Kararlılığımızı devam ettireceğiz. Üzerine gideceğiz” diyerek iadenin uzamasına tepki göstermiştir.

    Yunan mahkemesi önce 3 darbecinin iade edilmesine karşı çıkmış, sonra diğer 5’inin iadesine karar vermiştir.  Yunanistan Yüksek Mahkemesi, hem iadesine karar verilen ve  hem de iadesi reddedilen darbecilerle ilgili temyiz başvurularını 10, 11 ve 13 Ocak’ta görüşerek karara bağlayacağını açıklamıştır.

    Atina ile Ankara arasındaki son gerginlik, darbe girişiminin ardından Yunanistan’a sığınan  darbecilerin  iade edilmemesi  üzerine başlamıştır. Bu gelişme üzerine   Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hulisi Akar,   kuvvet komutanlarıyla birlikte Kardak kayalıklarına  bir ziyaret  gerçekleştirmiştir.

    Daha sonra Yunanistan Savunma Bakanı Panos Kammenos, 1996 yılındaki Kardak olaylarının 21’nci yılı  sebebiyle Kardak kayalıklarının deniz bölgesine çelenk atmış  ve Türkiye’yi  “Anadolu tipi kovboy hareketleri”  yapmakla suçlamıştır. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da  Yunan bakana “Aklını başına topla” demiştir. Bunun üzerine Kammenos,  “Ben kendi evimde dolaştım. Kimseye sormam gerekmez” iddiasında bulunmuştur.

    Artan gerginlik üzerine Yunanistan Savunma Bakan Yardımcısı Geiorge Papadakis’in talimatı ile Yunan özel birliğindeki paraşütçülerin  Kardak kayalıklarına yaklaşık iki mil uzaklıktaki Psemiros ile İstanköy adaları arasındaki bölgede uçaktan atlayarak gövde gösterisi yapmıştır.
    Yunanistan Osmanlı’dan bağımsızlığını kazandığı  1832 yılından bu yana Venizelos dönemi dışında Türkiye’ye  dost olmamıştır.

    Atatürk, Kurtuluş Savaşından sonra Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan nüfus ve taşınmaz mal  değişimini  bir  anlaşma ile gerçekleştirdiği için  Yunan Başbakanı Venizelos Atatürk’ü 1934 yılında Nobel Barış ödülüne aday göstermiştir.  Yunanlılar  Osmanlı egemenliğine karşı 1821 yılında  ayaklanmışlardı. Yunan bağımsızlığının yıldönümü olan 25 Mart 1821  Yunanistan’da ulusal tatil günüdür.

    Yunanistan, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekatı  sonrasında Türkiye aleyhtarı politikalara ağırlık vermiştir. 1981 yılında  terör saldırısında yakalanan Ermeni Terör Örgütü ASALA üyesi Ekmekjian,  Güney Kıbrıs’ta Trodos dağlarında kurulmuş kampta askeri eğitim aldıklarını belirtmiştir. 1982 yılında  yine Trodos dağlarındaki kamplarda eğitilen  PKK’lı  teröristler 1984 yılında Türkiye’de   ilk saldırılarını   gerçekleştirmişlerdir.

    Abdullah Öcalan  yakalandığında üzerinde  Mavros Lazaros adına, dönemin eski Rum Temsilciler Meclisi Başkanı ve EDEK Genel Başkanı  Vassos Lissaridis’in onayı ile   Kıbrıs Rum Muhaceret Dairesi tarafından  verilen   (No. C015918) Güney Kıbrıs Rum  Yönetimi  pasaportu çıkmıştır.

    Yunanistan’daki Lavrion  Mülteci Kampı’nda yıllarca Türkiye’den kaçan teröristler barındırılmıştır.

    Adını başkent Atina’nın güneydoğusunda Ege sahilinin Türkiye’ye bakan yamacındaki küçük liman kenti Lavrio’dan alan kamp, Yunanistan  Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (EYP)  katkıları ile  ASALA, PKK, DHKP-C, MLKP gibi  sol terör örgüt üyelerinin eğitim alanı olmuştur. Ermeni terör örgütü ASALA 36 Türk diplomatını şehit etmiştir. Onlardan  biri, Eskişehir İTİA’nin  hocalarından Prof. Yusuf Binatlı’nın  eşinin kuzeni, 4 Temmuz 1994 tarihinde Atina’da şehit edilen  Atina Büyükelçiliği Müsteşarı Haluk   Sipahioğlu’dur. Sipahioğlu, Paris’te 1980’li yıllarda OECD Büyükelçiliğimizde görev yaparken benim oda arkadaşımdı.

    Lavrion kampı, Yunanistan’ın 60 yıldır  açık olan en eski mülteci kampıdır. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nden kaçan mültecilerin barındırılması için açılmış, 1984  yılından sonra Türkiye’den kaçan PKK’ların  kampına dönüşmüştür. Kamp sakinleri tarafından çalıştırılan kafenin duvarlarında çatışmalarda ölen PKK’lıların fotoğrafları asılıdır.

    2013 yılında kampa giren bir Türk gazeteciye göre; Türkiye’nin talebi üzerine Yunanistan’ın kapatıldığını açıkladığı kamp günümüzde  aktiftir.  Kamp, 1999 yılında yakalanarak tutuklanan Abdullah Öcalan’ın kendini sorgulayan kişilere, Yunanistan’ın Lavrion kampında PKK militanlarına askeri eğitim verdiğini ve silah  sağladığını söylemesi üzerine Türkiye, Yunanistan’ı uyarmıştır. 2013 yılında da kampın; DHKP-C gibi Türkiye, ABD, İngiltere ve AB tarafından terör örgütü kabul edilen örgütler tarafından kullanıldığını açıklayarak, kampın kapatılmasını istemiştir. Bunun üzerine  kampta arama yapan Yunan polisi şüpheli herhangi bir şey bulunmadığını  açıklamıştır.

    Yunan hükümetinin Mülteci Krizi Yönetimi sözcüsü Giorgos Kyritsis, Middle East Eye’a  yaptığı açıklamada, “Kampta bir PKK meselesi yok. Eğer birileri barışçıl biçimde siyasi kimliğini ortaya koymak istiyorsa, Yunanistan’da bunu serbestçe yapabilir” demiştir. Kampta neden Yunan yetkililerinin olmadığı sorusuna Kyristis, “Bütün kamplarda personel sıkıntısı var. Çünkü maddi kaynak aktarımı yetersiz” şeklinde cevap vermiştir.

    Yunanlıların akıllarında   Megali -Megalo- Idea (Büyük Ülkü) yatmaktadır. İstanbul’un fethinden sonra Yunan milliyetçileri eskiden Bizans’a ait olan toprakları yeniden elde ederek İstanbul  başkent olmak üzere büyük  Helen İmparatorluğunu  kurmayı hayal etmektedirler.

    Aşağıdaki  iki fotoğraf  geçen yıl Kavala şehrinde  tarafımdan çekilmiştir. İlk fotoğraf şehrin merkezindedir. İstanbul yerine “Konstantinoupolis 460”  yazılıdır.  460 rakamı, Kavala’dan İstanbul’a olan uzaklıktır. Bunun anlamı şudur: Siz Kavala’dan  460 kilometre sonra İstanbul’a hiçbir sınır kontrolü olmadan gidebilirsiniz. Çünkü İstanbul, Yunanistan sınırları içindedir.

    İkincisi ise şehrin giriş ve çıkışlarına konulmuştur ve Türklere hakaret edilmektedir:  “Kıbrıs’ı unutma: işgalci Türkler Kıbrıs’tan defolun.” 

    .

    Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu  2007 yılında vefat eden   eski Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in yanında   sirtaki oynamış, Cem de ona alkışlarla eşlik etmiştir.  1990 yılında yukarıda bulunan ve OECD Büyükelçimizdeki görevimden  yurda kesin dönüş yaparken  çekmiş olduğum fotoğrafları (1990 yılında İngilizce idi, daha sonra Yunanistan’ı geçiş için kullanan Türkler anlasın diye Almanca yazılmıştır)  İsmail Cem’e göndererek bu tabelaların  kaldırılmasını talep etmiştim. Fakat konu ciddiye alınmadığı için   tabelalar  günümüzde de yerli yerinde durmaktadır. Fotoğrafları rahmetli Cem’e göndermemin sebebi, Cem’in Papendreu ile samimiyetiydi.

    Bu  fotoğrafları  şimdi  Sayın Bakan Çavuşoğlu’nun dikkatine sunuyorum. Özellikle  “Kıbrıs’ı unutma: İşgalci Türkler Kıbrıs’tan defolun – Turkische eindriglinde hinaus  aus  ZYPERN” yazısı olanını.

    Kırım Gelişim Vakfı’nın Kültür ve Dayanışma Gecesi Ankara’da  Yapıldı

    Kurucusu olduğum Kırım Gelişim Vakfı’nın Cumartesi akşamı Ankara’da düzenlediği Kırım Kültür ve Dayanışma Gecesi  etkinliğini aynı masada yer aldığımız Abdülkadir Adar ile birlikte coşku ile kutladık. Etkinlik; başta Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu olmak üzere eski Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış, MHP Genel Başkan Yardımcısı önceki Eskişehir Milletvekili Dr. Ruhsar Demirel, Ukrayna Büyükelçisi Andrii Sybiha, Odunpazarı Belediye Başkanı Kazım Kurt ve kalabalık bir davetli grubunun katılımıyla gerçekleşmiştir. Ukrayna büyükelçisi yaptığı konuşmada “İki hafta sonra 3 yıl olacak. Ne zaman bu cehennemden kurtulacağız, ne zaman Ukrayna’nın parçası olacağız” diyerek Kırım’ın işgalini protesto etmiştir.

    Ruhsar Demirel’in  “Hükümetten de  bir temsilcinin  bulunmasını arzu ederdik. Kırım’ın öncelik kazanması gerekir”  açıklaması  üzerine Egemen Bağış, “Ben Başbakanın selamını getirdim. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu her ortamda Kırım’ın özgürlüğü için çalışıyor” demiştir.

    Başbakan  Binali Yıldırım’ın  FETÖ ihanetini tarif ederken kullandığı Bizim memlekette bir tabir vardır, Tatarından kurtardık  beterine rastladık” açıklaması  gündeme gelince Egemen Bağış, bu ifadenin yanlış yorumlandığını  açıklamıştır. Fakat Başbakan’ın  benzetmesi Türkiye’deki Tatar diasporasını  üzmüştür.

    ***

    EGE Sanayicileri ve İşadamları Derneği  32. Yüksek İstişare Konseyi Toplantısına katılan SBF’den arkadaşım Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın Tatar kökenli olduğundan,  konuyu gündeme getirerek Rusya için “Tabii ki Kırım’a çıkacaktı. Biz Fatih Sultan Mehmet veya Kanuni olmadığımıza göre oradaki kültürel azınlığımızı korumak için Putin’e yanaşıp anlaşacaktık. Bunun yerine hayal peşinde koşup Merkel ile Ukrayna’yı konuştular. Merkel ne yapacak Ukrayna’da” ifadesi yanlış anlamalara yol açmamalıdır. Kırım’ın uluslararası hukuka aykırı bir şekilde Rusya tarafından işgali yüzünden , Kırım’daki soydaşlarımızın nasıl bir baskı altında  yaşadığı unutulmamalıdır.

  • Yahudiliği ve Yahudileri anlama kılavuzu!

    Yahudiliği ve Yahudileri anlama kılavuzu!

    Fıkra dostum Erdoğan Pamuk’tan. “Kırgızistan Mektubu” başlıklı yazısında anlatmış vaktiyle. Bazı küçük değişikliklerle bir de biz anlatalım:

    Hahamla papaz iyi dost olmuşlar. Bir gün papaz hahamdan kendisine Tevrat’ı öğretmesini istemiş. Haham buna yanaşmamış. Papazın ısrarı üzerine haham; “Senin Tevrat’ın mantığına aklın yetmez” deyince papaz daha bir yalvar yakar olmuş. Bunun üzerine:

    Haham;

    – Bir isli bacadan iki kişi düşse, biri kirli biri temiz çıksa, önce hangisi yıkanır?

    Papaz;

    – Elbette kirli olan yıkanır.

    Haham;

    – Bilemedin, önce temiz olan yıkanır, zira karşısındakine bakıp kendini de kirli zanneder!

    Papaz;

    – Doğru ya, düşünemedim, başka sor!

    Haham;

    – Bir isli bacadan iki kişi düşse, biri temiz biri kirli çıksa, önce hangisi yıkanır?

    Papaz;

    – Temiz olan yıkanır dedik ya!

    Haham:

    – Bilemedin! Önce kirli olan yıkanır, çünkü temiz olan kirli olanın haline gülünce, kirli olan hemen yıkanmaya koşar.

    Papaz boynunu büker;

    -Haklısın der! Ne olur başka sor.

    Haham;

    – Bir isli bacadan iki kişi düşse, biri temiz biri kirli çıksa, önce hangisi yıkanır?

    Papaz;

    – Aynı soru. Cevabını verdik ya!

    Haham;

    – Değil. Aynaya bakıp yıkanmaya karar verirler.

    Papaz;

    – Ama ayna yoktu. Şimdi nereden çıktı bu ayna meselesi?

    Haham;

    – Tevrat tevilsiz olmaz! Ayna tevilimizdir. Senin Tevrat’ın mantığını anlamana imkân yok papaz efendi. Bunun için öncelikle senin Yahudi olman lazım!

    Papaz;

    -Yahudi olayım o zaman! Çünkü iyice meraklandım. O zaman bana Tevrat’ı öğret!

    Haham;

    – Bir isli bacadan iki kişi düşse, biri temiz biri kirli çıksa, önce hangisi yıkanır?

    Papaz;

    – Bırak şimdi isli bacayı filan! Sen bana Tevrat’ı öğreteceksin. Cevapları biraz önce öğrettin ya!

    Haham;

    – Bre akılsız papaz! Hiç aynı isli bacadan aynı anda düşen iki kişiden biri temiz, biri kirli çıkar mı? Temiz dediysek temiz olur mu?

    Erdoğan Pamuk, yukarıdaki fıkrayı anlattıktan sonra yazısının sonunu şöyle bağlamış: “Bu kıssadan herkes bir hisse alır da Tevrat’ın mantığına gerçekten akıl yetiremiyorum. Misal için Tekvin’de anlatılan Yakup peygamberin Allah’la güreş tutup onu yenince,  kutsanma istemesi ve kendisine İSRAİL adının verilmesini, sanırım Yahudilerden başkası çözümleyemez.” şeklinde bağlamış.

    Tanrıyla Güreşen Adam: İsrail! 

    Erdoğan Pamuk dostumuzun bir miktar “Öğrenilmiş Çaresizlik” içeren “Yahudilerden başkası çözümleyemez.” şeklindeki kanaatini değiştirmeye kâfi gelir mi bilmem ama 25 Mayıs 2012 tarihinde yayınlanan “Tanrıyla güreşen adam Türkiye’ye karşı” başlıklı yazımda şu bilgileri de vermiştim:

    Halkımızın Hz. Yakup hakkındaki bilgisi, genelde Hz. Yusuf’un kardeşleri tarafından kuyuya atılması hikâyesiyle sınırlıdır. Bu hikâyedeki Hz. Yakup, iki gözü görmeyen, yaşlı ve biricik oğlu Yusuf için sürekli gözyaşı döken çaresiz ve zavallı bir adamdır! Hatta “Ağlar Yakup ağlar Yusuf’um diye” şeklinde acıklı bir ilahimiz bile vardır bizim. Oysa Hz. Yakup, Yahudiler ve İsrail oğulları için, bugünkü İsrail Devleti’ne de adını verecek boyutta çok önemli ve güçlü bir şahsiyettir. Çünkü İsrail Milleti, adeta Hz. Yakup ile başlar. Onun 12 oğlu, Beni İsrail’i teşkil eden 12 kabilenin de atası sayılır. Öyle ki hem kendi adı, hem de onun çocuklarına vermiş olduğu isimler, bugün Yahudilerin sıklıkla kullanmış olduğu isimlerdir. Örneğin, Yusuf’tan başka Levi, Yahuda, Ruben, Binyamin, Şimeon gibi isimler de onun oğullarına vermiş olduğu isimlerdir. Yani anlayacağınız Sayın Başbakan’ın Davos’ta “One minute” çektiği bugünkü İsrail Cumhurbaşkanı Peres de Yakup’un oğullarından Şimeon’un adını taşımaktadır; yani Şimon Peres(1).

    İsrail, Hz. Yakup’un ikinci ismi veya lakabıdır. Bu lakap, Yakup isminin yerine kaim olmak üzere Kur’an’da da geçmektedir(2). İsrail kelimesinin anlamına gelince; bu konuda iki ayrı görüş vardır. Daha çok bazı İslam âlimlerinin benimsedikleri bir görüşe göre İsrail; “Gece yürüyen adam”, yani “Gece yürüyüşçüsü” demektir. Rivayete göre; Hz. Yakup, ikiz kardeşi Ays’ın kendisini öldürmesinden korktuğu için dayısının yanına giderken gündüzleri saklanıp geceleri yürüdüğü için kendisine “Gece yürüyüşçüsü” anlamında İsrail denilmiştir(3). Bilindiği gibi Arapça “İsrâ” kelimesi “Gece yürüyüşü” demek olup, bilindiği gibi Hz. Peygamber de Miraca çıkarken bir gece yürüyüşü gerçekleştirmiştir.

    Ancak bu rivayet, akılcı olmakla birlikte, Tevrat kaynaklı diğer rivayet kadar meşhur olamamıştır. Hz. Yakup’un ikinci ismi veya lakabı olan “İsrail” ile ilgili Tevrat kaynaklı ikinci rivayete göre “İsrail”, “Tanrıyla güreşen” hatta “Tanrıyı yenen adam” demektir. Hangi tanrı? Elbette Yahudilerin bir anlamda Milli Tanrı pozisyonuna soktukları ve “Allah” yerine koydukları “Yehva” veya “Yehova”. Yehova’nın kelime anlamı “O, olmasına neden olur” demektir. Tıpkı İslam’da Allah için kullanılan “Kün fe yekûn-Ol dedi oldu” gibi bir kabul ve anlamlandırmadır bu. Dolayısıyla Yehova, Yahudilikte bir anlamda Allah demektir. Böylece Tevrat’a göre; Hz. Yakup, Allah ile güreşmiş ve onu yenmiştir!

    Yukarıda Hz. Yakup’a, bir görüşe göre; kardeşi Ays’ın kendisini öldürmesinden korktuğu için dayısının yanına giderken gündüzleri saklanıp geceleri yürüdüğünden dolayı “İsrail” denildiğini söylemiştik. İşte O’nun, insan suretine giren tanrıyla veya onun meleğiyle güreşmesi(4), muhtemelen bu gece yürüyüşü sırasında vuku buluyor. Bu esrarengiz olay Tevrat’ta (Tekvin/ Bab32/24-32) şöyle anlatılmaktadır:

     “Bir adam gün ağarıncaya kadar onunla güreşti. Yakup’u yenemeyeceğini anlayınca, onun uyluk kemiğinin başına çarptı. Öyle ki, güreşirken Yakup’un uyluk kemiği çıktı. Adam, “Bırak beni, gün ağarıyor” dedi. Yakup, “Beni kutsamadıkça seni bırakmam” diye yanıt verdi. Adam, “Adın ne?” diye sordu. “Yakup.” Adam, “Artık sana Yakup değil, İsrail denecek” dedi, “Çünkü Tanrı’yla, insanlarla güreşip yendin.” Yakup, “Lütfen adını söyler misin?” diye sordu. Ama adam, “Neden adımı soruyorsun?” dedi. Sonra Yakup’u kutsadı. Yakup, “Tanrı’yla yüzyüze görüştüm, ama canım bağışlandı” diyerek oraya Peniel adını verdi. Yakup Peniel’den ayrılırken güneş doğdu. Uyluğundan ötürü aksıyordu. Bu nedenle İsrailliler bugün bile uyluk kemiğinin üzerindeki siniri yemezler. Çünkü Yakup’un uyluk kemiğinin başındaki sinire çarpılmıştı.”(5)

    Görüldüğü gibi, Tevrat’a göre; Hz. Yakup, Tanrı (Yehova) ile gecenin bir yarısında güreşe tutuşmuş ve bu güreş sabaha kadar devam etmiştir! Tanrı, yakasını bir türlü Yakup’un elinden kurtaramamış ve güreş bir anlamda tanrının pes etmesiyle neticelenmiştir! Oysa böyle bir kabul, İslam’a göre Allah düşüncesine ters bir kabuldür, hurafedir ve uydurmadır…

    İsrail Devleti’nin, bugün izlemekte olduğu siyasetin ve komşularına karşı takınmış olduğu şımarık ve umursamaz tavrın oluşmasında hiç şüphesiz bu kabulün de etkisi bulunmaktadır. Yani İsrail oğulları, kendilerini, hâşâ gerekirse Tanrı’yla bile başa çıkacak derecede güçlü hissetmekte ve kendilerine bu derece güven duymaktadırlar. İsrail’in umursamaz tavrının arkasında yatan güçlerden birisi ABD’nin tutumu ise de bence en önemli güç, işte bu Yahudi Milli Şuuru’dur. Ve bu şuur, büyük ölçüde muharref, yani tahrif edilmiş Tevrat’tan kaynaklanmaktadır.

    Kendisine Tevrat gönderilen Hz. Musa, genel kabul görmüş bilgilere göre; M.Ö.14. yüzyılın sonu ile 13. yüzyılın başında yaşamıştır. Bugün elimizde bulunan Tevrat ise, yine genel kabul görmüş bilgilere göre; M.Ö.6’ncı yüzyılın sonları ile 5’inci yüzyılın başlarında yazılmıştır. Zira yaşadığı devir olarak M.Ö.604 ile 502 arasında olmak üzere muhtelif tarihler verilen Bâbil kralı Nabokadnezzar (Nabukatnezar)’ın, diğer adıyla Buhtunnassar, Kudüs’ü ve Tevrat nüshalarını yakıp yıkmış, Tevrat okuyanların büyük çoğunluğunu öldürüp bir kısmını da Babil’e sürgün ve esir etmiştir. Bu yıkım ve felâket sebebiyle Tevrat hükümleri büyük ölçüde unutulmuş ve günümüzdeki Tevrat nüshaları, yıllar sonra ve halk arasında hatırlandığı kadarıyla Yahudi bilginleri tarafından tekrar kaleme alınmıştır. İşte bu kaleme alma sırasında Rahip Ezra ve arkadaşları, Tevrat’a hem kendi düşüncelerinden, hem de Sumer ve Bâbil efsanelerinden bazı intihal ve ilaveler yapmışlardır(6)

    “Yahudilerin Babil Sürgünü” başlıklı yazarı belli olmayan bir yazıda olay şöyle anlatılmaktadır:

     “… Zorobabel’in önderliğinde Babil’den ana yurtlarına dönen Yahudiler, M.Ö. 515 yılında Kudüs’te ‘2. Bet-Amikdaş’ adını verdikleri ikinci tapınağı inşa etti. Yahudi tarihçilerine kalırsa; bu tapınağın yapımı, Pers Kralı’nın Yahudi asıllı karısı Ester’den doğan oğlu Kral 2. Darius’un katkısıyla başarılmıştır. Kudüs’teki ikinci tapınağı inşa eden Yahudilerin dinsel liderliğini bir sofer (Tevrat yazıcısı) ve koen (rahip) olan Ezra üstlenmişti. Tevrat’ın ilkelerini ülkeye yeniden yerleştirmeye girişti ve asimilasyona, karma evliliklere karşı topluluğu uyardı”(7).

    Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere; bugün elimizde olan Tevrat, Hz. Musa’ya inen orijinal Tevrat olmayıp, elbette içinde orijinal Tevrat’tan da ayetler bulunan muharref bir Tevrattır ve en iyi ihtimalle M.Ö.6’ncı yüzyılın sonu ile M.Ö. 5’inci yüzyılın başlarında Tevrat yazıcıları ve Yahudi din adamları tarafından kaleme alınmıştır.

    Yahudi kaynaklarında ismi “Ezra”, sıfatı “Tevrat Yazıcısı” ve “Rahip” olarak geçen kişi, İslam kaynaklarında ismi Hz. Üzeyr olarak geçen ve Peygamber olma ihtimali çok yüksek olan bir zattır. İsmi Kur’an’da da geçen ve Peygamber olması şüpheli üç kişiden birisi olanak kabul edilen Hz. Üzeyr, İslam Tarihçisi M.Asım Köksal’a göre; Babil Sürgünü sırasında çocuk yaşta olduğu halde Tevrat tamamıyla ezberinde olan bir kimsedir. Babil hükümdarı, bütün Tevrat nüshalarını yaktırdığı ve Tevrat okuyanları öldürttüğü halde, çocuk olduğu ve onun Tevrat’ı ezberden okuyacağına ihtimal vermediği için kendisini öldürtmemiştir. Dolayısıyla, sürgün hayatı bitip de Yahudiler tekrar Kudüs’e döndüklerinde “Yüce Allah, İsrail oğulları için, Tevrat’ı yenilesin ve bu, kendileri için de, bir Mucize olsun diye, Uzeyr Aleyhisselâmı gönderdi. O da onlara Tevrat’ı okuyup yazdırdı”(8).

    Görüldüğü gibi, son devrin önemli İslam âlimlerinden sayılan ve yazmış olduğu İslam Tarihi Pakistan’da bile ödül alan M.Asım Köksal, Ezra’nın, yani Hz. Üzey’in, Tevrat’a kendiliğinden bir şey katmadığını imâ etmektedir.  Bir taraftan “Tevrat ve İncil, tahrif edilip bozulduğu için onların yerine kaim olmak üzere Kur’an gönderilmiştir. …“ deyip, bir taraftan da bu hususu teğet geçen bilgileri üstelik de Diyanet yayınlarına dercederek Müslümanların bilgisine sunmak da ancak bize yakışan bir durum olsa gerekir!

    _______________

    1-Hz. Yakup’un hikâyesi için bkz. TDV İslam Ansiklopedisi, “İsrail-Beni İsrail” maddesi, c, 23, s, 193-195, İstanbul, 2001 & M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, c,1, s, 263 ve devamı, TDV Yayını, Ankara, 990.

    2- Âl-i İmrân, 3/93, Meryem 18/58,

    3- M.Asım Köksal, age, s, 271,

    4- TDV İslam Ansiklopedisi, c,23,  s, 194.

    5- bkz. Prof. Dr. Süleyman Ateş, “Hz. Yakup’un unvanı ‘İsrail’dir” başlıklı yazısı, & Cengiz Duman, “Hz. Yakub’un İsrail lakabını alması” başlıklı yazısı, ,

    6- Bu konuda ayrıntılı bilgi için bk. Muazzez İlmiye Çığ, Kur’an, İncil ve Tevrat’ın Sumer’deki Kökeni, s. 102 ve devamı, 19. Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2008.

    7-http://www.masonlar.org/masonlar_forum/index.php?topic=9131.0,

    8- M.Asım Köksal, age, c, 2, s, 279-280,

  • “Astana’dan Cenevre’ye Suriye Barışı…”

    “Astana’dan Cenevre’ye Suriye Barışı…”

    Son günlerde Suriye konusu, dış politikamızda ve bölgemizde en önemli konuların başında geliyor. Rusya ile uçak krizinden sonrası başlayan dostluk havası, Suriye konusunda da önemi adımların atılmasına neden oldu. Bunlardan birisi de Kazakistan’ın Astana kentinde Türkiye, Rusya ve İran’ın bir araya gelip, Suriye konusunu masaya yatırması olmuştur.

    Komşumuz Suriye’de barışın sağlanması, toprak bütünlüğünün korunması konusunda Türkiye’nin ortaya koyduğu önerilerin en kısa zamanda hedefine ulaşması gerektiğinin önemini biliyoruz. Her zaman söylediğimiz gibi, ülkemizi tehdit eden terör örgütlerine karşı Suriye topraklarında başlatılan askeri harekatı destekliyor ve başarı ile sonuçlanmasını bekliyoruz.

    Türkiye ile Avrasya ülkeleri arasındaki iyi niyet ve dostluk ortamının gelişmesine katkıda bulunmak ve bu alanlarda kamuoyu oluşturmak amacıyla 10 yıldır faaliyetlerine aralıksız devam eden Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği (EkoAvrasya), yaptığı etkinliklere ’’Beyin Fırtınası Toplantıları’’ kapsamında ’’Astana’dan Cenevre’ye Suriye Barışı’’ konulu önemli bir toplantı ile yine gündeme not düştü.

    Konu ile ilgili olarak Ekonomik İlişkiler Derneği (EkoAvrasya) da Ankara’da ses getirecek bir toplantıya imza attı. “Astana’dan Cenevre’ye Suriye Barışı” konulu etkinlikte bir konuşma yapan Derneğin Yönetim Kurulu Başkanı Hikmet Eren “15 Mart 2011 tarihinde Suriye’nin Dera kentinde muhaliflerin silahlı mücadeleye başlamalarının ardından başlayan iç savaş nedeniyle mülteci konumuna düşen Suriyelilerin sayısı altı milyon, hayatını kaybedenlerin sayısı ise beş yüz bin rakamını bulmuş durumdadır” dedi.

    Kazakistan Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Alimkhan Yessengeldiyev’in katılımı ile gerçekleştirilen toplantının açılış konuşmasını yapan EkoAvrasya Yönetim Kurulu Başkanı Hikmet Eren’i dinleyelim:

    “15 Mart 2011 tarihinde Suriye’nin Dera kentinde muhaliflerin silahlı mücadeleye başlamalarının ardından başlayan iç savaş nedeniyle mülteci konumuna düşen Suriyelilerin sayısı altı milyon, hayatını kaybedenlerin sayısı ise beş yüz bin rakamını bulmuş durumdadır. Son yılların en vahşi küresel oyununa evsahipliği yapan Suriye’nin mevcut durumundan kurtulabilmesi için Türkiye, Rusya ve İran’ın üstlenmiş olduğu garantörlük sürecine Kazakistan’ın da katkı sağlamış olması bizleri ümitlendirmiştir. Önümüzdeki günlerde Cenevre’de gerçekleştirilecek görüşmelerin akabinde ümidimiz odur ki Suriye’de barış zemini tesis edilir’’

    Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Salih Yılmaz’ın konuşmacı olarak katıldığı toplantıda, Türkiye, Rusya ve İran’ın garantörlüğünde 23-24 Ocak 2017 tarihlerinde Astana’da yapılan Suriye’de Barış Görüşmelerinin olumlu sonuçlanmasının büyük önem taşıdığını ümit ettiğini söyledi. Yılmaz daha sonra konuşmasında şu görüşleri yansıttı:
    ’’Astana Görüşmeleri sonrası yapılan açıklamada 2254 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararına sıkça vurgu yapılarak bundan sonraki müzakerelerin bu karar doğrultusunda ilerleyeceğinin belirtilmesi aslında siyasi çözüme dair beklentileri de artırmıştır. Çünkü 18 Aralık 2015 tarihinde oybirliğiyle kabul edilen 2254 sayılı karara göre Suriye’de acil bir ateşkesin sağlanması ve ülkede siyasi çözüme ulaşılması çağrısı yapılmıştı. Ayrıca ilgili kararda sivil hedeflere yönelik saldırıların acilen son bulması ve Ocak 2016’da siyasi dönüşüme ilişkin bir ateşkes ve resmî görüşmelerin başlatılması çağrısı vardı. Terörist olarak nitelendirilen DEAŞ ve El-Nusra Cephesi bu ateşkes görüşmelerinin dışında bırakılmıştı. Bu gruplara yönelik saldırı ve savunma amaçlı eylemlerin devam edeceğine dair kararlılık belirtilmiş ve sağlanacak olan ateşkesin Birleşmiş Milletler misyonu tarafından gözlemleneceği ilan edilmişti. Astana Görüşmeleri’nin bu kararın kapsama aldığı birçok yükümlülüğü yerine getirdiğini söyleyebiliriz. İlgili kararda BM Misyonuna vurgu vardıysa da Suriye’de Astana Görüşmeleriyle inisiyatifin Türkiye/Rusya ve İran’a geçtiğini söyleyebiliriz’’

    Kazakistan hem İran nükleer krizinin çözümünde hem de 24 Kasım 2015 tarihinde Türkiye’nin Rus savaş uçağını düşürmesiyle gerilen ve gerileyen Rusya-Türkiye ilişkilerinde arabulucu olarak bölgesel ve küresel barışa katkı sunduğunu ifade eden Prof. Dr. Salih Yılmaz, ’’Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev, üç garantör ülkeyi Astana’da buluşturarak bölgenin aktörü rolünü pekiştirmiştir. Bu vesile ile kendilerine şükran borcumuz olduğunu da ifade etmemiz gerekir’’ dedi.

    Toplantıda genel bir değerlendirme yapan EkoAvrasya Akademik Kurulu Üyesi Doç. Dr. Can Ünver ise Astana Zirvesi’nin Türk Diplomasi tarihi açısından da büyük önem taşıdığını belirterek, ’’Son yıllarda Türk diplomasisinin birçok başarısına şahit olduk fakat şunu belirtmemizde yarar vardır ki Astana Zirvesinin icra edilme aşamasında Türk Hariciyesi büyük bir hamle yaparak tarihe not düşmeyi başarmıştır’’ görüşlerini yansıttı.

    Çok sayıda davetlinin katıldığı programın akabinde, Kazakistan Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Alimkhan Yessengeldiyev ve Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Salih Yılmaz’a EkoAvrasya Yönetim Kurulu Başkanı Hikmet Eren tarafından teşekkür plaketi verildi.

  • FEYM GURUBU MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 04 Şubat 2017 )

    FEYM GURUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 04 Şubat 2017 )

    1.. Massispost.com, Emeni <sözde> soykırımını tanıyan Türk entelektüelleri dizisine devamla Eser Karakaş’ ı tanıtıyor. Haberde yer alan bilgi ye göre Prof. Karakaş, 2015 yılında Todayzaman’ da yazdığı yazıda şunları belirtiyor: “ ….Ben tarihçi değilim, Osmanlı Türkçesi ile okuyup yazamam…Bu nedenle 1915’ in öncesi ile ilgili konuşamam…Ancak, temel bir gerçek var ki, 100 yıl önce bu ülkede pek çok Ermeni asıllı halk vardı, şimdi pek az….Eğer konu ile ilgili teknik ve tarihi detayları bir kenara bıraksak bile 1915 yılında bu ülkede sinir bozucu olaylar olduğunu görmeye yeterlidir….. ( 2015 Yılında) Pek çok parlamento bu olayları soykırım olarak tanıyacak…” Not: Haberde Eser Karakaş’ ın Sabetay asıllı olduğu belirtiliyor. Massispost, bugüne kadar çoğu yorumumuzu yayımladı, o.t.)
    2. Theparisreview.org’ da yer alan yazının başlığı : “ Unutulan Amerikalı bir diplomat Ermeni <sözde> soykırımına nasıl direndi.” Yazıdan bazı alıntılar : “Henry Morgenthau’nun Osmanlı İmparatotluğu’ na ABD Büyükelçisi olarak kariyeri, Amerikan deniz aşırı diplomasi alanında en ilginç bölümlerden birisidir. Ocak 1916’ da iki yıldan biraz fazla görev yaptıktan sonra İstanbul’ u terk edip Woodrow Wilson’ un ikinci dönem başkanlığı için New York’ a gitti…. Morgenthau, Wilson’ un dünya düzenini yeniden şekillendirebilecek en iyi aday olduğuna inanmıştı…… Osmanlı hükümetinin kendi halkına konuşulmayan tecavüzünü, bir milyondan fazla etnik Ermeni’ yi <sözde> katlettiğini görmüştü….1 inci Dünya Savaşı’ nın ilk üç yılında <sözde> katliamlara tanıklık etmiş Amerikan diplomatları, misyonerleri ve iş adamları ağı için bir dayanaktı….Onların tanıklıkları Ermenilere neler yapıldığını anlatıyordu…..<Sözde> katliam haberleri Morgenthau kanalı ile ABD’ ye ulaşıyordu. İstanbul dışındaki Amerikan Konsoloslukları Ermenilerin Medz Yeghern dedikleri <sözde>Büyük Suç’ a yakından şahit olmuşlardı… Ermenilerin üçte bir nüfusa sahip olduğu Harput’ taki Amerikan Konsolosu Leslie Davis idi….Avukat olan Davis 1910 yılında Dışişleri’ ne girdi. İlk olarak Batum Konsolosluğunda görev aldı…1914 Yılında Harput’ a atandı. ….Türkler ve Ermenilerin dostça yaşadıklarını gördü…1914 Kasım ayında Osmanlı İmparatorluğu Mihver Devletler safına geçince İstanbul’ daki askeri liderler, kaybedilmiş Türk medeniyetini yeniden keşfetmek ve kaybedilmiş toprakları yeniden ele geçirmek üzere bunun altın bir fırsat olduğunu düşündüler…..Osmanlı Devletinin kaynakları kısıtlı idi ve savaşa iyi hazırlanmamıştı….. Osmanlı’ yı “Üç Paşalar” denilen milliyetçi bir ortaklık yönetiyordu. Bu kişiler için özellikle Ermeniler vatan haini idiler….1915 Yılının ilk aylarında, zehirli bir atmosfer gelişti: bu düşmanları izole ve yok etmek bir askeri gereklilik ve vatanseverlik göreviydi….” ( Not : Uzun yazıda Ermenilerin dillerine doladıkları Davis’ in yalanları anlatılıyor. Bu yazı, üyemiz Sayın Sili Özerdim tarafından bana gönderildi. Kendisine teşekkür ediyorum. Yazıda yorum imkanı yok. Ancak, yazının yayımlandığı kaynağa ulaşılarak en azından editöre Morgenthau’ yu tekzip eden bir yazı, veya Sayın Şükrü Server Aya’ nın <armenians-1915.blogspot.com> daki “Preposterous Paradoxes of Ambassador Morgenthau” kitabına link verilerek atıf yapılan bir yazı gönderebilir…,o.t.)
    3. Massispost.com, Agos Gazetesine atfen, Garo Paylan’ ın ‘ Bu Tarihi Hatayı Düzeltelim’ dediğini bildiriyor. Paylan’ ın anlattığına göre; “ Geçen hafta Dink’ i anma töreni nedeniyle Berlin’ de bulunduğunu…., törenden sonra Bundestag’ ın bazı üyeleri ile buluştuğunu…, Bundestag’ ın yer aldığı Reichstag binasındaki konferans salonunda Merkel dahil pek çok MV’ nin Holokost’ u anmak üzere bir piyano konseri dinlediklerini gördüğünü…., kıskandığını itiraf ettiğini…., Holokost nedeniyle Alman kimliğinin lekelenmediğini…, bir hafta önce, Osmanlı’ nın son döneminde halkına ne olduğunu sorduğu için parlamentodan atıldığını…., TBMM’ de daha önce de soykırım kelimesini kullanmış olduğunu…,” ifade ederek haberin sonunda ‘ Çok geç olmadan bu tarihi hatayı düzeltelim’ diye öneriyor.
    4. News.am’ de yer alan haberin başlığı : “ Kanada Dışişleri Bakanı: Ermenistan ve Kanada zengin ve kapsamlı ikili bağlar geliştirdiler.” Haberin Özeti : “ Dışişleri Bakanları Edward Nalbandyan ve Chrystia Freeland Ermenistan ve Kanada arasında diplomatik ilişkilerin 25 inci tesis yıldönümü vesilesiyle mesaj teatisinde bulundular. Nalbandyan mesajında ‘Geçen çeyrek asır esnasında, devletlerimiz arasında karşılıklı güven ve saygı zemininde güçlü bağlar kurmak ve siyasi diyaloğu yüksek düzeyde muhafaza etmek mümkün oldu. Devletlerarası dinamik ilişkiler halklarımız arasında var olan dostane, tarihi derinliklere giden bağların güçlü temelinde inşa oldu’. …… Chrystia Freeland mesajında ; ‘…iki devlet arasında, geçen çeyrek asır esnasında şekillenen güçlü ekonomik bağlara değinmek için iyi bir fırsat olduğunu belirtmekte, 1992 yılında seleflerimiz , şüphesiz halklarımız arasındaki on yıllardır var olan sıkı bağlarda kökleşmiş modern diplomatik ilişkiler yaratmayı öngörmüşlerdir. Daha sonra biz zengin ve kapsamlı ilişkiler geliştirdik, bu BM Teşkilatında, Uluslar arası Frankofoni Teşkilatında olduğu gibi uluslar arası kuruluşlardaki sıkı işbirliğimizle genişledi’ dedi….”
    5. Armenpress’ te yer alan habere göre, Maliye Bakanı Vardan Aramyan, ABD Büyükelçisi ile yaptığı görüşmede Ermenistan’ ın yolsuzluk riskini en aza indirmek üzere reformlara hızla sarıldığını bildirdi.
    http://www.armenpress.am/eng/news/877408/armenia’s-government-embarks-on-rapid-reforms-–-says-finance-minister.html
    6. Armenpress’ te yer alan habere göre, Glendale eski Belediye Başkanı Zareh Sinanyan, ikinci defa Meclis üyeliğine aday oluyor. 2014-15 yıllarında Glendale Belediye Başkanlığı yaptı.
    7. Panarmenian.net, YouGov anket firmasının araştırmasına göre, Amerikalıların % 27’si Ermenistan’ ı dost ulus olarak gördüğünü bildiriyor. Ayrıca, ankete göre % 6’sı müttefik, %8’ i ilişkilerin dostça olmadığı, % 2’ si ise düşman olarak görüyor. Anketin, 28 Ocak – 1 Şubat tarihlerinde ve 7.150 yetişkin kişi ile yapıldığı bildiriliyor. Anket sorusu : ‘Aşağıda sıralanan devletlerin ABD’ ye dost mu, düşman mı olduğunu düşünüyorsunuz?’ Haberi yazan Ermeni gazetesi tabii ki Türkiye’ yi düşünür ve şöyle yazar : ‘ % 4 Türkiye’ nin düşman olduğunu, % 24 Müslüman ülke olduğu için dost değildir demiş….(Not: Laik Cumhuriyetimize Müslüman devlet imajı verirsek ve gerekli yurt dışı tanıtım faaliyetlerini siyasal partilerin tanıtımından fırsat bularak yapamazsak bu tablo doğaldır. Ancak, Türkiye’ de sorsak belki ABD’ ye düşmanımız diyen çok büyük bir kesim çıkacaktır. Bu da tablonun diğer tarafı…,o.t.)
    8. Agos Gazetesinde yer alan yazının başlığı : “Şimdiki zaman tarihçisi’nden Ermeni -Türk ilişkileri.” Yazıdan bazı alıntılar : “ Kafkasya üzerine yaptığı araştırmalarla ve Karabağ çatışmasını konu alan ‘Karabağ: Barış ve Savaş süreçlerinde Ermenistan ve Azerbaycan’ kitabıyla tanınan gazeteci, yazar Thomas de Waal’ın yeni kitabı İletişim Yayınları’ndan “Büyük Felaket’ten Sonra: Soykırım’ın Gölgesinde Ermeni – Türk İlişkileri” başlığıyla çıktı. Yazıda, De Waal ile kitabından yola çıkarak, günümüzde Güney Kafkasya’da yaşanan gelişmeleri konu alan bir söyleşi yapıldığı belirtiliyor. De Waal’ ın söyleşide belirttiği bazı hususlar şunlar :
    ‘Benim için dönüm noktası, New York Başpiskoposu Barsamian’ın beni Amerikalı Ermenilerin Türkiye’nin doğusuna yapacağı hac yolculuğuna davet etmesi oldu. Atalarının topraklarını ziyaret eden, çoğu yaşlılardan oluşan bir grup Ermeni ile geçirdiğim birkaç gün, unutulmaz ve dokunaklı bir deneyimdi. Bu kadar etkilenmemin ilk sebebi, yolculukta o insanların içinden dökülüveren unutulmaz aile hikâyeleriydi. İkincisi, bu tarihi yerleri ziyaret edebilme şansını yakalamış olmamdı. Üçüncüsü de bu yolculuğu yaptığım 2012 yılında Doğu Anadolu geçmişini ve tarihini kabulleniyordu; tanıştığımız Türklerin ve Kürtlerin neredeyse hepsi çok samimi davrandılar. Hem Türkler hem de Kürtler bölgelerinin Ermeni mirası ve 1915-16’da ne kadar çok şey kaybedildiği konusunda son derece samimi ve dürüstlerdi. (Not : Bir konferansta Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ da Sayın Nazmi Kal’ ın TRT adına 1915 olaylarının canlı tanıkları ile 1982 yılında yaptığı çekimlerin kasetlerinin TRT depolarında olduğunu öğrendim. Bu kasetlerin akıbetini şimdi kimse bilmiyor, maalesef…,o.t.)….. Benim için bu yolculuk, bu zor ve karmaşık meselenin kapısını açan anahtar oldu. Sonraki yıllarda birçok Ermeni, Kürt ve Türk ile uzun uzun konuşarak, Ermeni-Türk ilişkilerini keşfederek epey zaman geçirdim. Ben akademik olarak tarihçi değilim; seçkin tarihçilerin on yıllardır çalıştığı bir alana katkı sunmaya kalkışmam uygun olmazdı. Fakat kendimi, yakın geçmiş ve tarihin bugüne etkisi üzerine çalışan ve zamanın siyasi bağlamını iyi kavrayan bir ‘şimdiki zaman tarihçisi’ olarak tanımlayabilirim. Kitabımın teması da bu zaten; işlerin neden bu kadar değiştiğini ve olaylardan yüz yıl sonra bile bu meselenin neden hâlâ bu kadar sancılı olduğunu irdeleyen, 1916 sonrası Ermeni-Türk ilişkilerinin ‘tarihinin tarihi’ üzerine bir çalışma…….Ermenistan-Türkiye ilişkileri konusunda hâlâ bardağın yarısının dolu olduğunu söylemek için geçerli sebeplerimiz var. Öncelikle şöyle bir gerçek var: 15 yıl önce Türkiye’de yaptığım görüşmeleri anlatmam ve bu görüşmeleri anlatan bir kitabın Türkiye’de yayınlanması mümkün olmazdı. Türkiye toplumumun büyük bir kısmı, neredeyse tüm Osmanlı Ermenileri’ nin öldürüldüğü, tehcir edildiği veya zorla Müslümanlaştırıldığı tarihlerinin karanlık sayfalarıyla yüzleşti. 1970’li yıllarda Türkiye’de kök salan inkarcı anlatı geçersiz hale geldi. Tarihçiler gerçek olayları yazıyor ve kitaplar basılıyor. Birkaç kilise yeniden açıldı. Sıradan Ermeniler ve Türkler arasında kültürel düzeyde birçok bağ kuruldu….. “( Not: Bu ifadelerden de anlaşılıyor ki, haksız, isyankar ulus, yaptığı propagandalarla haklı duruma çıkmış, biz de uyuşukluğumuz, adam sendeciliğimiz sonucu suçlu duruma düşmüşüz. Bu ilgisizliğimizin cezasını hiç şüphe etmeyelim, torunlarımıza miras bırakıp gideceğiz…,o.t.)……Yazı, yazarın şu ifadeleri ile sona eriyor: “ ….Bu nedenle çok daha insani ve vakur olduğunu düşündüğüm ve sadece Ermenilerin 1915-16’da yaşadıklarına dair olan ‘Medz Yeghern’ ifadesini yeğliyorum. ‘Soykırım’ kelimesinden kaçınılsaydı ve bunun yerine herkes ‘Medz Yeghern’ ifadesini kullansaydı, bence Ermenistan-Türkiye arasındaki uzlaşmada çok daha fazla ilerleme kaydedilirdi.”
  • Cumhurbaşkanı kanunsuz ve usulsüz orada oturuyor

    Cumhurbaşkanı kanunsuz ve usulsüz orada oturuyor

    Recep Tayyip ERDOĞAN kesinlikle üniversite mezunu değildir.

    Yüksek Seçim Kurulunca Anayasamız ve yasalarımız ayaklar altına alınıp, PASPAS GİBİ ÇİĞNENEREK; Recep Tayyip ERDOĞAN’ ın Cumhurbaşkanı aday adaylığı başvurusu; kanunsuz ve usulsüz olarak nasıl kabul edilebilmiştir?

    Yüksek Seçim Kurulu Başkan ve üyeleri ile birlikte; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve başsavcı vekilleri – Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi hareket partisi’ nin en üst düzey yöneticileri; maalesef Recep Tayyip ERDOĞAN’ ın bu konuda açıkça suç ortağı konumundadırlar.

    Cumhurbaşkanı adayı gösterilmesi, yasalarımıza göre imkânsız olan Recep Tayyip ERDOĞAN’ a; Cumhurbaşkanlığı yüce makamı ALTIN TEPSİ İÇİNDE nasıl ikram edilebilmiştir?

    İvriz ve Hasanoğlan KÖY ENSTİTÜLERİ menşeli; emekli lise öğretmeni

    Timur EREN, 03 Şubat 2017

  • Ahlaksızlık, Sevgisizlik, Tehdit Başını Aldı Gidiyor…

    Ahlaksızlık, Sevgisizlik, Tehdit Başını Aldı Gidiyor…

    Cangıl ormanında yaşıyoruz…

    Gücü yeten gücü yetene…

    Ülkemizde orman yasaları geçerli…

    Hak, hukuk hak getire…

    İktidara yakınsan, yandaşsan, onun emir eri gibi çalışıyorsan, sorun yok… Sıkıntı yok… El bebek, gül bebeksin…

    El üstündesin…

    Karşı görüşü savunuyorsan… Yobazların yanında değilsen… Atatürkçü isen, Cumhuriyet, demokrasi sevdalısıysan…

    Bilimin, insan haklarının yanındaysan… Zulmün, din sömürüsünün, yolsuzluğun, hırsızlığın karşısındaysan…

    Kadın haklarını savunuyorsan…

    “Vatanımdan bir karış toprağı yabancılara vermem, fabrikalarımı, kamu mallarını sattırmam” diyorsan…

    Maden çıkarmak için, HES’ler için ormanlarımın, derelerimin talan edilmesine izin vermem diyorsan…

    “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” diyorsan…

    Yani vatanseversen… Vatanını, vatandaşını canından çok seviyorsan… Vatandaşının ezilmesine, tavuklar gibi yolunmasına, limon gibi sıkılmasına, aşağılanmasına gönlün razı gelmiyorsa…

    Tüm haksızlıklara karşı çıkıyorsan…

    İŞTE O ZAMAN ÖLÜMLERDEN ÖLÜM BEĞEN…

    Tehditler, şantajlar başına yağmur gibi yağar…

    Amaa adam çıkıyor kendi vatandaşına “Gavat” diyor…  Yandaş müteahhit çıkıyor “Milletin orasına koyuyor…” Bakan çıkıyor, hakkını arayan köylüye “Gözünü toprak doyursun” diyor…

    Yandaş gazeteciler kendi vatandaşına ağza alınmayacak küfürler ediyorlar:

    “Beyinsiz, dinsiz, kâfir” diyor… 10 Kasımda, saat 9’u 5 geçe kenefe gidin” diyor… Açık açık yasaları çiğniyor… Hem de paspas gibi…

    Onlara karışan, görüşen yok… Onlara şantaj, tehdit, baskı yapan yok…

    Yandaş kadınlar almışlar ellerine “Seçim sadakalarını”, seçim paketlerini, sırıtarak poz veriyorlar objektiflere… Açık açık yasaları çiğniyorlar… Hem de paspas gibi…

    Onlara karışan, görüşen yok… Onlara şantaj, tehdit, baskı yapan yok…

    Bir mafya lideri tehditler savuruyor, “Sokağa çıkan olursa onları sokakta bekliyor olacağız” diyor. Cumhuriyeti, seçim sandığını korumakla görevli savcılar sadece seyrediyorlar… Ne bir ses, ne bir nefes, ne bir hareket…

    Düzce’de 19 yaşındaki bir genç arkadaşıyla çektiği tabancalı fotoğrafını “Başkanlık sistemine ‘hayır’ diyenleri tıpkı 15 Temmuz gibi sokaklarda bekliyor olacağız” notuyla facebook hesabından paylaşıyor… Gözaltına alınıyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi serbest bırakılıyor…

    Türkiye bir kaos, bir kargaşa ortamına girdi…

    Canı isteyen tabancasını çekiyor, halkı tehdit ediyor… Canı isteyen bıçağını çekiyor, otobüs şoförünün boğazına dayıyor ya da “gıcık aldığı” bir kişinin…

    Canı isteyen bayanları tekmeliyor, hamile kadınlara saldırıyor… Tecavüz, taciz artık günlük olaylardan sayılıyor…

    Ahlaksızlık, tehdit, şantaj başını aldı gidiyor…

    Geçen gün bir okuyucumdan bir ileti geldi. Bir yandaş ona aynen şunları söylemiş:

    “Bu referandumda yüzde 90 ile ‘evet’ çıkacak ve biz ‘hayır’ diyecekleri “FETÖ”cü diye içeri alacağız…” Korkmuş…

    Ben de ona aynen şöyle dedim: “Türkiye’de 54 milyon seçmen var, hadi diyelim ki 24 milyonu ‘evet’ dedi ve kazandılar, peki, 20 milyonu içine alacak hapishane yapıldı mı ki korkuyorsun?  Akıllı olun, oyuna gelmeyin…”

    Yani AK TROLLER işbaşında.

    Referandumda “HAYIR” diyecekleri PKK’lı, HDP’li, FETÖ’cü olmakla suçlayıp, silahla tehdit ederek sindirmeye, korkutmaya çalışıyorlar… Amaç sandığa gitmelerini her ne şekilde olursa olsun önlemek…

    Türkiye hiçbir dönemde bu kadar düşman kamplara ayrılmamıştı. Ortalıkta kin, nefret, öç alma kol geziyor…

    İnsanlarımız birbirlerine saldırmaya hazır durumda bekliyor; dövecek, sövecek adamlar arıyorlar…

    Paylaşma, bölüşme, yardımlaşma çook uzaklara kaçmış… Ara ki bulasın!!!

    Bu gidişle insanlarımız kâfirler – dindarlar, müminler – münafıklar diye ikiye ayrılırsa hiç şaşmayalım…

    Elbette Türkiye bugünkü ortama kendiliğinden gelmedi…

    Sen çıkıp “Kindar ve dindar nesiller yetiştireceğiz, minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz…” dersen, elbette olacağı bu…

    Ne ekersen, onu biçersin…

    Belli ki bir şeyler yanlış gidiyor…

    Sadece bu yanlışları düzeltmek için bile “HAYIR” demekte “HAYIR” vardır…

  • Türkiye’ye neden turist gelmiyor?…

    Türkiye’ye neden turist gelmiyor?…

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya ile uçak krizinden sonra başlayan ve bir daha toparlanamayan turizm sektörüne destek için gurbetçilere seslendiği konuşmasında “Komşunu da al gel” diye seslendi. Bu çağrı hiç kuşkusuz önemlidir.

    Erdoğan çağrısında “Baba ocağına gelen akrabalarını ziyaret eden vatandaşlarımız izinlerinden en azından bir haftasını da Türkiye’de evimiz, vatanımızı da tanıyalım anlayışı ile turizme ayırmalıdır. Yurt dışındaki vatandaşlarımız sadece kendileri gelmekle kalmayıp yaşadıkları ülkelerindeki komşularını, dostlarını, arkadaşlarını da ülkemize davet etmelerini istiyorum” dedi.

    Turizm sektörümüzün sıkıntıları biliniyor. 2016 yılını kriz ile geçiren sektörün 2017 yılını da sıkıntılı geçireceği görülüyor. Beklenen rezervasyonlar gerçekleşmedi. Yapılan rezervasyonların da önemli bölümü iptal edildi. “Bacasız sanayi”den beklentiler yerine gelmeyince de yaşanan ekonomik krize sektörün yükü de binecektir.
    Rusya’dan beklenen turist sayısındaki azalma endişe veriyor. Ancak, Avrupa’dan gelmekte olan turistin de önü kapalı. Yıllardır Avrupa, Türkiye’ye turist göndermiyor. Bir de üstüne üstlük yetkililer vatandaşlarını “Türkiye’ye gitmeyin” diye uyarıyor.
    Sanıyoruz, Cumhurbaşkanı, konuşmasında Avrupa’daki gurbetçilere seslenerek çağrıda bulundu. Gurbetçilerimiz bu çağrıya kulak verir mi, verirlerse yapacakları çalışmalar nasıl sonuçlanır bunu ilerleyen zaman içinde göreceğiz.

    Çünkü Avrupa’dan gelen turist sayısı Rusya’dan gelen turist sayısından hem daha çok, hem de daha fazla para bırakıyor.

    Daha önce konu ile ilgili çok yazdık. Vurgulamaya çalıştığımız noktalar da oldu. “Türkiye’ye neden turist gelmiyor?” sorusuna da yanıt aradık. Şimdi bu konuyu bir kez daha sütunlarımıza taşıyoruz.

    Türkiye’nin dışarıdaki imajı çok kötü. Özellikle Avrupa’daki yazılı ve görsel medya sürekli olarak Türkiye’yi kötüleyen yazılar ve görüntüler yayınlıyor. Türkiye’yi terör ve savaşın ortasında bir Ortadoğu ülkesi olarak göstermeye çalışıyor. “Can ve mal güvenliği tehlikede” deniliyor. Bütün çabamıza rağmen bunu önleyemedik. Ya da çalışmalarda yetersiz kalıyoruz.

    Turist, güven duymadığı, can ve mal güveninin olmadığı bir ülkeye gitmez, tatil yapmaz. Özellikle Batılılar buna çok önem veriyor. Türkiye’nin imajını kötüleyen yazı ve görüntülerden de çok etkileniyorlar. Yapılan araştırmalarda “Türkiye’yi tercih etmememizin en büyük nedeni can ve mal güvenliğinin tehlikede oluşu” görüşünü öne sürüyorlar.
    Bundan da komşularımız ve diğer rakip ülkeler istifade ediyor.

    Türkiye’ye gelmeyen turistlerin önemli bir bölümü Yunanistan’ı ve adalarını tercih ediyor. İspanya, İtalya, Fransa’ya gidenlerin sayısındaki artışların da buradan kaynaklandığına dikkat çekiliyor.

    Ortada hiç kuşkusuz siyasi ve ekonomik durum da var. Bu konuyu bir başka yazımızda enine boyuna gündeme getireceğiz.

    Bakın, geçenlerde Freedom House bir araştırmanın sonuçlarını yayınladı. Bu sonuçlar Batı’da çok önemli ses getirdi. Birçok medyada da köşelere taşındı. Türkiye özgürlüklerin gerilediği bir ülke olarak bu araştırmada yer alıyor.

    Avrupalı turist işte bundan da etkileniyor.
    Özgür olamayacağını düşündüğü bir ülkeye Batılı bir turisti getirmek, ikna etmek mümkün mü?
    İşte o açıklamanın haberi:
    Freedom House, Türkiye’nin 2016 yılında özgürlüklerin en çok gerilediği ülke olduğunu açıkladı. Küresel Demokrasiye Çifte Tehdit’ başlıklı raporda Türkiye bu yıl da ‘kısmen özgür’ kategorisinde tutulurken son 10 yılda özgürlüklerin en çok gerilediği ülkeler sıralamasında Orta Afrika Cumhuriyeti’nin ardından ikinci sırada yer aldı. 2016’da ise özgürlüklerin en çok gerilediği ülke Türkiye oldu

    Tamam, Cumhurbaşkanı’nın gurbetçilere çağrısını yerinde buluyoruz, umutlanıyoruz ve destekliyoruz ama, bir de madalyonun öteki yüzünü görmemiz de gerekmiyor mu?
    Şimdi “Türkiye’ye neden turist gelmiyor?” sorusuna daha kolay yanıt verilebilecektir sanıyoruz.
    Yine de temennimiz ve beklentimiz Erdoğan’ın çağrısının yerini bulması ve gerçekleşmedir.

  • Alın size dindar ve kindar gençlik…

    Alın size dindar ve kindar gençlik…

    Birkaç gün önce facebookta sonra basında iki genç çocuğun ellerinde tabancaları ile topluma açık bir meydanda çektirdikleri resimleri gördük.

    Resmin altına şöyle yazmışlar.

    Başkanlık sistemine hayır diyenleri tıpkı 15 Temmuz gibi sokaklarda bekliyor olacağız’ .

    Referandum günü kimler sokaklarda olacaklar?

    Teröristler mi, düşman ordusu mu, kimler?

    Kimleri bekleyeceklermiş bu delikanlılar?

    Başkanlıktan ne anlıyorlar acaba?

    Rejim değişikliği diyince sarayları, haremlerdeki cariyeleri mi düşünüyorlar?

    Acaba payitaht kavgalarını, iktidar hırsı ile kardeşlerini boğduran, babalarını hatta oğullarını öldürten padişahları biliyorlar mı dersiniz?

    Türkiye’de neler değişecek veya değiştirilmek isteniyor biliyorlar mı?

    Atatürk’ü, yokluklar içerisinde bağımsızlık savaşı verdiğimizi, 7 düveli nasıl yendiğimizi, destan olan İstiklal Savaşımızı biliyorlar mı?

    Laik Cumhuriyetten ne anlıyorlar?

    Özgür birey olmak ne demek?

    Soruları çoğaltabiliriz.

    ***

    Mutlaka birilerinin hoşuna gitmiştir bu gençlerin yaptıkları.

    Bıyık altından gülmüşlerdir.

    Bugün yarın ödüllendirirler…

    ***

    Düzce Savcılığı tepkiler artınca soruşturma başlatmış ve geceyi emniyette geçirmiş iki kafadar.

    Efendim, “Vatanımızı ve milletimizi sevdiğimiz için böyle bir şey yaptık” demişler.

    Onlara Vatan deyince ne anladıklarını sorun bakalım, ne diyecekler.

    Milletten ne anlıyorlar?

    Sanırım ümmet diyeceklerdir.

    Bu çocuklar ne yazık ki karşıt görüşlere karşın kin ve nefret tohumları ile yetiştiriliyorlar.

    Yadırgamayalım.

    Okullardan Andımız bunun için kaldırılmadı mı?

    Erdoğan “Ben kindar ve dindar gençlik yetiştireceğim” dedi mi, demedi mi?

    Alın size işte, Ortaçağa dönmeye hazır gençliğiniz…

    Görün ve eserinizle gururlanın.

    ***

    Evlerinde yapılan aramada tabancaların kurusıkı tabancalar olduğu görülmüş ve el konulmuş.

    Sabahleyin ‘Halkı kin ve düşmanlığa tahrik’ suçlamasıyla adliyeye sevk edilmişler.

    Bence onlarda suç aramasın savcı bey.

    Halkı kin ve düşmanlığa sevk edenler esas suçludurlar.

    Yani, Müslüman, dindar, dinsiz, Laik, Kürt, Türk, Alevi diye ayırım yapan, halkı bölmeye çalışan, çatışmaya yönlendiren politikacılarda suç aramalıdır savcı bey…

    Evet, onlar suçludurlar.

    Türkiye’yi 15 senede bu hale getirenler suçludurlar.

    Tünay Süer

    4  Şubat 2017

  • FEYM GURUBU MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 03 Şubat 2017 )

    FEYM GURUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 03 Şubat 2017 )

    1.. Massispost.com’ da yer alan haberin başlığı; “ Şöhret Diplomasisi : Ermenistan’ ın Diaspora’ daki Rolünün yeniden tanımlanması” Haberin Özeti : “Her yerdeki, özellikle de Ermenistan’ daki seçim politikalarının karşı karşıya olduğu sorunları akademisyenlerden ve uzmanlardan dinlemek üzere altı yüz kişi Güney Kaliforniya Üniversitesine gittiler….Beş politik bilimci, beş artist ve üç tıp adamı demokrasinin gerçekleri ve karşı karşıya kaldığı sorunlar üzerine konuştular…. Şöhret Diplomasisi programı Amerikan Ermeni Etütleri Enstitüsü tarafından düzenleniyor. Ermeni Etütleri Enstitüsü Direktörü Salpi Ghazarian açış konuşmasında şunları söyledi : ‘ Ermenistan’ daki ve dünyadaki seçim politikalarını anlamaya çalışıyoruz. 2 Nisan’ a planlanan Ermenistan parlamento seçimleri tarihidir… Bu seçim ile Ermenistan parlamenter sisteme geçecek…En fazla oy alan parti Başbakanı seçecek. (Not: Haberin daha sonraki bölümüne girmeye gerek görmüyorum. Biz nelerle uğraşıyoruz, onlar parlamenter sisteme geçmeye çalışıyorlar…,o.t.)
    2. Tert.am’ de yer alan haberin başlığı : “ Ermenistan’ da ekonomik politikalar ulusal güvenliğe bağlıdır.” Haberin Özeti : “Bu aldatıcı bir politika olup gelişme şanslarını bloke etmektedir. Ermenistan’ ın küresel akımlara proaktif reaksiyon göstermesine izin vermemektedir…..”
    3. Tert.am, Merkel’ in Erdoğan’ a medyaya hürriyet sağlamasını istediğini bildiriyor. Almanya Hükümet Başkanı, Türk Cumhurbaşkanını muhalif görüşlerin demokratik bir hükümetin ayrılmaz parçaları olduğunu hatırlattı…..İslami Terör terimini kullandığı için Merkel’ e karşı geldi…Erdoğan, bu İslami terör terimi bizi üzmektedir dedi..
    4. Aina.org, Suriye’ nin, ülkesine yasal olmayan biçimde giren Türkiye’ yi BM’ de sert biçimde kınadığını bildiriyor. Suriye, Türkiye’ nin bir Arap ülkesi olan Suriye’ nin egemenliğini ihlal ettiğini belirterek BM’ in sorumluluğunu yerine getirmesini istedi….
    5.. Aina.org, Türk Protestan Kiliseleri Derneği’ nin, yayımladığı rapor ile, Türkiye’ de Hristiyanlık karşıtı nefret söylemlerinde artış olduğunu bildiriyor. Parlamentodaki AKP’ li üyeler, laik hükümeti devirmeyi ve Anayasayı İslami bir anayasa haline getirmeyi konuştular..
    6. Mirrorspectator.com, Massachusetts Temsilciler Meclisi’ nde 9 uncu Worcester bölgesi temsilcisi David K. Muradian, Jr.’ ın Eylül 2016’ da Vartan Şövalyeleri delegasyonunun bir parçası olarak Ermenistan’ ı ziyaret etmiş ve bir seri konferanslar vermişti. Massachusetts’ te doğup büyüyen Muradian’ ın baba tarafı <sözde> Batı Ermenistan’ dan gelmektedir. Muradian, gençlerin politika ile ilgilenmelerini istiyor. Geçmiş yıllarda Boston’ da düzenlenen Ermeni <sözde> soykırımı anmalarına katılan Muradian önümüzdeki Nisan’ da Eyalet Meclisi’ nde yapılacak törenin yöneticisi olacak
    7. Ermeni Radyosu web sitesi , Rusya Dışişleri sözcüsü Mariza Zakharova’ nın, bir basın toplantısında Karabağ anlaşmazlığının Ermenistan ve Azerbaycan güvenliği, istikrarı ve gelecek gelişmeleri için doğrudan tehdit olduğunu söylediğini bildiriyor.
    8. Ermeni Radyosu web sitesi ve Armenpress, AB’ nin Ermenistan’ ın geleceğinde yatırıma devam edeceğini bildiriyor. AB Üst Düzey Heyeti 2-3 Şubat günleri Ermenistan’ ı ziyaret etti. Heyet, 3 Şubat günü Cumhurbaşkanı Serzh Sargsyan, Başbakan Karen Karapetyan ve diğer ilgililerle görüşerek AB – Ermenistan arasındaki işbirliğinin derinleştirilmesini görüştüler.
    9. Armenianweekly.com, Belarus Başkanı Lukashenko, yargı yetkililerinden, Dağlık Karabağ ziyareti nedeniyle Rus Yahudisi blogçu Alexander Lapshin’ in Azerbaycan’ a iadesini istedi.
    11. Agos Gazetesinde BaskınOran’ ın “Kara Büyü sonunda bozulurken…” başlıklı yazısı yer alıyor. Yazının özeti : “ ….Görülmemiş baskılarla, TBMM İç Tüzüğü Md. 94 ile Anayasa Md. 175/1’deki gizli oy şartını göstere göstere ihlal ederek, ısırık izi bulunmayan “ısırık”ları İkinci Kabataş Olayına döndürerek, ölü kulağına pamuk tıkar gibi ittire kaktıra kan-ter içinde geçirilen Anayasa değişikliği kanunundan bahsediyoruz. ….. Gönderilmemişti, çünkü kamuoyu yoklamaları artık olumsuz çıkıyor. MHP’lilerin yarısından fazlası (% 50,1) Hayır, % 24,7’si Evet diyor. % 15,5’i kararsız, yüzde 9.7’si oy kullanmıyor. AKP’lilerin yüzde 65,1’i Evet’çi, % 10.5’i Hayır’cı, % 13,2’si kararsız, % 11,2’si ise oy kullanmayacak. Büyü bozuluyor… Çünkü Erdoğan rejimi eşyanın tabiatını fazla zorladı. ……Buna mukabil, popçular-türkücüler-futbolcular birbirine pas atarak rahat rahat “Evet” demeye soyunuyorlar. Ama Murat Boz garibimden öteye geçemediler maalesef……Hadi onlarınki piyasa ekmeği, Okan Bayülgen’in hali bile malum; ama “Evet” kampanyaları bizzat devletin “tarafsız” memurlarına bulaştırılıyor. Erdoğan’ın atadığı rektör ve kaymakamlardan birkaçı da aynı şeyi yapayım diyor ama onlarda da bu saadet zinciri üçüncüden öteye gidemiyor; demek ki eğilimi hissetmişler. Valilerden, emniyet müdürlerinden, jandarma ve sahil güvenlikten ses bekliyoruz şimdi….. En vahimi, seçimi emanet edeceğimiz bir YSK il seçim müdürü “Kılıçdaroğlu’nun başı için Evet” rezilliğini RT ediyor, alamayacağı kadar büyük tepki gelince de, “Ben yapmadım oğlum yaptı” diyor. Bunların oğulları yapmadıysa şoförleri yapıyor zaten…….Büyü bozuluyor, çünkü ekonomi yavaş ama “istikrarlı” biçimde batıyor……..Büyü bozuluyor, çünkü dış politika iflas eşiğini çoktan aştı.
    Suriye konusunda bizzat Başbakan Yrd. N. Kurtulmuş “Başından beri yanlıştı, tamir ediyoruz” diye yakınıyor, ertesi gün “Bütün uluslar arası camiayı da katarak söyledim” diye toparlıyor. ……Zart-zurtçu Trump’ın gelişine çok sevinen Erdoğan iktidarından İslamofobik vize politikasına “Onların takdiridir” (Bekir Bozdağ) dışında ses çıkmıyor. Ses, Amerikalı bir “bayan” federal yargıçtan çıkıyor, ardından eyalet başsavcıları birbiri ardına Trump’ın yasaklarına karşı dikilmeye başlıyor. Bunun üzerine N. Kurtulmuş yarım ağızla, “Rencide edicidir” demek zorunda kalıyor . ….”
  • TÜRKİYE’DE EMPERYALİZM VE ANTİEMPERYALİZMİN  KRONOLOJİSİ

    TÜRKİYE’DE EMPERYALİZM VE ANTİEMPERYALİZMİN KRONOLOJİSİ

    TÜRKİYE’DE EMPERYALİZM VE ANTİEMPERYALİZMİN  KRONOLOJİSİ
    “Önce Amerika” görüşlü Başkan D.Trump ile birlikte Avrupa ve özellikle ABD ile Almanya arasındaki savaş sonrası ilişkilerde bir kötüleşme yaşanıyor.
    Avrupa’daki hükümetler kendi çıkarlarını güvenceye almak için etki alanlarına geri dönmeye başladıklarına ilişkin izlenimler veriyor.
    Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD), ABD Başkanı D.Trump’ın ulusalcı politikasının, bir tehlike olması yanında Almanya’nın kendi büyük güç emellerini gerçekleştirmek için bir fırsat olduğunu düşünüyor,bu çerçevede partide görev değişiklikleri yapılıyor.
    “Eğer Trump Asya ve Güney Amerika ile bir ticaret savaşı başlatırsa, bu bizim için fırsatların önünü açar. Avrupa hızla yeni bir Asya stratejisi üzerine çalışmalı. Amerika’nın boşalttığı alanlar kullanılmalı “düşüncesi gelişiyor.
     
    *
    Alman Hristiyan Demokrat Birliği Partisi lideri ve Başbakan A.Merkel’ de,
    Savaş sonrasında Almanya’nın Naziler tarafından işlenmiş olan suçlardan dersler çıkarttığı, barışçıl bir dış politika benimsediği ve istikrarlı bir demokrasi geliştirdiği propagandasının bir masal olduğunu ortaya çıkarırcasına,
    Almanya’nın Ortadoğu’da da belirleyici bir rol oynamasını garantiye almak üzere Türkiye’ye bir günlük bir çalışma ziyareti yapmış bulunuyor.
     
    *
    Kılıçlar çekilmiş, ABD emperyalizmine karşı Alman emperyalizmi başta olmak üzere saf tutulmaya başlanmıştır.
     
    A.Merkel, Türkiye’de askeri, siyasi, ekonomik tüm ilişkilerle ulusal, bölgesel terör olaylarını görüşmüştür.
    Gündemin en önemli konusu Türkiye’nin; IŞİD’le mücadele kapsamında Almanya’nın İncirlik Üssü’nde bir karargâh kurma inşaatına karşı,
    Üste konuşlu Alman Tornado keşif uçaklarının Suriye ve Irak’ta IŞİD ile ilgili görüntüleri paylaşmasına rağmen Kürt hareketlerini gösterir görüntüleri Türkiye’ye vermemesi olduğu söyleniyor.
     
    *
    Bu noktada, Türkiye’de ABD emperyalizmin buyruğunda,AKP hükümetinin devlette ve şimdilerde tasfiye edilen FETÖ’nün  derin devletteki iktidarı,
    Ve Kemalist ideolojiyi zayıflatmak görevini yapan bir partinin de muhalefeti oluşturduğu yapının;
    Terörle mücadele stratejisindeki fiyaskolarının Terör Sorunu’nu önce Kürt Sorunu’na, sonra Kürdistan Sorunu’na erdirdiği bir görünüm ortaya çıkıyor.
     
    *
    Kürdistan Sorunu, halkların başka uluslarla birlikte ya da ayrı yaşamaya karar verebileceği, birlikte yaşam ve ayrılma hakkının taraflarca garantiye alındığı noktada Kürt ulus haklarını kapsıyor.
    Kürtler, Türkiye’de nufusun dörtte birini, toprağın üçte birini kapsayan alanda ve İran, Irak, Suriye’de bölünmüş Kürdistan’da kendi içindeki çeşitli gruplar yönünden kendisinden başka egemen gücü, kendi üstünde de başka egemenliği kabul etmeyen bir ulus devlet olmanın talebi sürdürüyor..
    Şimdi bu talebin üzerinde Alman Emperyalizmi,bütün saldırganlığıyla kendisini gösteriyor.
     
    *
    Büyük devlet emperyalizmlerinin cirit attığı bu bölgede Kürdistan Sorununun çözülmesinin yegane çözümü antiemperyalist politikalar uygulamaktan geçiyor.
    Bakınız, Emperyalizm yaklaşık yüzyıldan beri Türkiye’yi ekonomisiyle ne hallerden ne hallere sürüklemekte,
    Ekonominin sergüzeştinde şimdilerde cehalet ve hurafelere dayanan irticaî kesimlerle ve ulus devleti bölmeye yeltenenlerle mücadele etmenin koruyucusu olan lâik ve demokratik hukuk düzenini nasıl kast etmektedir. 
    Üstelik her defasında “güncelleşiyoruz” iddialarıyla CHP Kemalizm’i nasıl da iğdiş etmektedir? 
     
    *
    I. ve II.Dünya Savaşları neticesinde Pax Britannica yıkılmış yerine Pax Americana kurulmuştu.
    Üretimde ve sermayedeki temerküz öyle yüksek bir gelişime ulaştı ki, ekonomik yaşamda belirleyici rol oynayan tekeller oluştu.
    Banka sermayesi ile sanayi sermayesi kaynaştı ve finans oligarşisi kuruldu.
    Sermaye ihracı, mal ihracından farklı olarak özel önem kazandı, dünyayı kendi aralarında paylaşan uluslararası tekelci kapitalist birlikler doğdu.
     
    *
    Bugün yeryüzünün büyük emperyalist devletler arasında paylaşılması halâ sürüyor…
    Devletler ekonomik üstünlük sağlamak, ticaret yaptıkları alanları genişletmek için daha daha emperyalizm silahına başvuruyor.
    Üstelik ABD’yi, Rusya ve Çin ile karşı karşıya getiren anlaşmazlıkların farklı bir yöne geliştiği bir durum yaşanıyor…
     
    *
    1918’de I.Dünya Savaşı’nı sona erdiren Mondros Mütarekesi imzalandığında,
    Osmanlı İmparatorluğu’nun Mezopotamya toprakları, Musul hariç Birleşik Krallık işgali altına girdi.​
    İtilaf devletleri Nisan 1920’de San Remo Konferansı’nda;​
    Osmanlı’nın Asya ve Afrika’da bulunan Arap toprakları üzerindeki tüm haklarından vazgeçmesini, Bağımsız bir Ermenistan ve özerk bir Kürdistan’ın kurulmasını,
    Suriye topraklarında iki A tipi manda teşkil edilerek Suriye ve Lübnan’ın Fransa’ya,
    Filistin’in Birleşik Krallık idaresine ve Irak topraklarının da Birleşik Krallık mandasına girmesini öngördüler.
    Sonra Atatürk, “Bütün soy gururumuzu, Türk olmanın içinde buluruz” dedi.
    “Antiemperyalist, Bağımsızlıkçı ve Çağdaş” olmak idealizmi üzerinde Cumhuriyetin ulusal bütünlüğünü belirledi.
     
    *
    Türkiye Cumhuriyeti üst üste savaşlar sonucu yıkılmış bir ekonomi ve dış borçları devraldı.
    1923’te;
    1- Özel teşebbüs esas alındı. Özel teşebbüsün yeterince ele alamadığı sektörler devlet yatırımlarıyla ele alınacak, böylece kalkınma ve sanayileşme hızlandırılacaktı.
    2. Devlet teşebbüsleri enerji, madenler, imalat sanayii ve ulaştırma sektörü için sözkonusu olacaktı.
    3- Tarımda araştırma amacıyla kurulacak üretim çiftlikleri, sulama, köy yolu gibi yatırımlar devlet tarafından ele alınırken, devlet tarımsal üretimde olmayacaktı.
    Bu çerçevede ama Lozan Antlaşmasının öngördüğü liberal bir ekonomi politikasını izlendi…
    Ticaret; sanayiye aktaracak yeterli sermayesi olmayan azınlıkların ve levantenlerin elindeydi.
    Türklerin çoğu devlet memuru ve askerlik mesleğini seçti.
    Çiftçiler ulaşım eksikliğiyle kapalı ekonomi içinde düşük teknoloji ve sermaye ile çalışıyordu.
    Yeterli vergi geliri yoktu, gelir sağlamak amacıyla sigara ve içki üzerinde devlet tekeli kuruldu.
    Liberal ekonomi ve serbest dış ticaret politikasıyla 1930’a kadar önemli miktarda dış ticaret açıkları verildi…
     
    *
    1929 Dünya Bunalımı Türkiye ekonomisini de zorladı, kalkınma ve sanayileşmeye set çekti.
    Lozan Antlaşması koşullarının denetlenmemesi fırsatıyla devletçi politikalara geçiş yapıldı.
    Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu ve katı bir döviz rejimi bu dönemde devreye girdi.
    İthal ikamesine dayalı, devletin KİT’ler aracılığıyla üretimin doğrudan içinde bulunduğu bir model uygulanmaya başlandı.
    1935’ten sonra iki kez 5 yıllık sanayi planı uygulandı ve Türkiye’nin dış ticaret açıkları fazlaya dönüştü.
    Üç akım oluştu;
    1-Kadro Hareketi, Kemalizm’e “sosyalizm” ile “kapitalizm” arasında 3. yol olarak bakmak istedi.
    Kemalist hareketi sömürgeci Batı ülkelerine karşı bir başkaldırı olarak yorumladı. 
    2-İsmet İnönü, ekonomik tedbir olarak yoğun ve kalıcı devlet girişimi, devlet müdahaleleri ve kontrolleri talep etti.
    3-Celal Bayar iş adamları, tüccar ve sanayicilerle birlikte liberal ekonomiyi, özel teşebbüsü istediler.
    Temel alanlarda süratli kalkınma ve sanayileşme sağlamak üzere devletçiliği geçici telakki ederek ılımlı bir devletçiliği önerdiler.
     
    *
    1933’te ABD Başkanı F.D. Roosevelt ekonomik buhrana karşı “New Deal” adıyla sosyal yardımlara ve devletin ekonomiye müdahalesine dayanan yeni bir politika getirdi.
    Yahu, II.Dünya savaşının ekonomi üzerinde ciddi menfi etkileri oluyordu.
    İnönü kısmen savaşın etkilerini,esas itibariyle kendi felsefesi doğrultusunda yoğun bir devletçilik rejimi uyguladı.
    Devletin kontrol ve müdahalelerini arttırdı, mesela savaşın finansmanı için servet vergisi koydu.
    Ama giderek Atatürk’ün Cumhuriyet ilke ve inkilaplarını emanet ettiği CHP’nin; ekonomik rejimle ilgili felsefesi ve görüşleri Atatürk’ün ılımlı devletçilik anlayışından ziyade İnönü’nün yoğun, kalıcı ve doktriner devletçilik anlayışının etkisi altında kaldı…
     
    *
    1944’te Bretton Woods ile IMF ve Dünya Bankasının, ABD blokuna dahil ülkelerde özel teşebbüsü ve özel yabancı sermaye akımını teşvik etmesi, ithalatın giderek serbestleştirilmesi şartları koşuldu.
    1950’de Demokrat Parti ile yeniden liberal politikalara dönüldü.
    NATO’ya üye olundu, Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu, Petrol Kanunu bu dönemde çıkarıldı, tarımda makineleşme  başlatıldı.
    DP gerek sınai gerek tarımsal üretimi ve özel teşebbüsü teşvik etmek üzere yoğun alt-yapı yatırımlarını, özel teşebbüs tarafından yüksek sermaye gerektirdiği için ele alınamayan temel sınai ve tarımsal mallar ve ara malları üretimini devlet ve KİT’ler eliyle geliştirdi.
    Böylece kamu yatırımları, özel yatırımları teşvik eden bir politika unsuru oldu.
    Ama Türkiye 1950’lerin tamamında dış ticaret açıklarıyla karşılaştı…
     
    *
    1960 Devrimi ile Türkiye yeniden devletçi politikalar ağırlıklı olmak üzere planlı ekonomi modeline geçti.
    Özel teşebbüsün ve İktisadi Devlet Teşekküllerinin yer aldığı karma ekonomi ilkesi benimsendi.
    Karma ekonomi daha sonraki yıllarda yoğun devletçi rejim taraftarlarınca kamu kesiminin yoğunlaştırılacağı,Liberal ekonomi yanlıları tarafından ise özel teşebbüsün teşvik edileceği bir rejim olarak yorumlandı.
    Kamu kesimi ağırlıklı ekonomi politikası izleniyor, ithalat ikamesi ve sabit döviz kuru rejimi uygulamasına karşın dış ticaret açıkları artarken;Türkiye yine krize düşüp IMF’ye muhtaç duruma geliyordu.
    Bu sırada İsmet İnönü, CHP için “ortanın solu” kavramını benimsedi.
    Ortanın solu aslında merkez sol terimine tekabül eden ılımlı bir görüştü ama Marksistlerin etkisiyle radikal sola doğru kaydı, Kürt Hareketini de ivmeledi.
    CHP özel teşebbüse, Avrupa Ekonomik Topluluğuna, ABD’ye ve NATO’ya karşıt karmaşık bir konuma dönüştü. 
     
    *
    Ne ki, Demokrat Parti ve sonraki Adalet Partisi aydınlardan ve basın özgürlüğünden uzaklaştı.
    Adalet Partisinin ekonomik felsefesine karşıt  tutum alındı, politik denge CHP tezine doğru yöneldi.
    12 Mart 1971’de askerler muhtıra vererek AP hükümetinin istifasını ve meclis dışından bir reform hükümetinin kurulmasını sağladılar.
    Milliyetçi akımı temsil eden MHP, dinci akımı temsil eden MSP gibi radikal sağ partiler de meclise girerek koalisyonlara katıldılar.
    MSP Anadolu’daki sanayicinin yanında yer aldı, MHP milliyetçi akımı ise yoğun müdahaleci, korumacı ve devletçi olmak eğiliminde kaldı.
    CHP’nin başında bulunduğu hükümet toprak reformu konusunu gündemden düşürdü.
    1970’ler istikrarsız koalisyonlar, radikal akımlar ve artan terör olaylarıyla geçti.
    Türkiye ödemeler dengesi krizine girdi…
     
    *
    1980’de, 24 Ocak kararlarıyla ağır bir devalüasyondan sonra ekonomiye yeniden şekil verildi.
    12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesiyle eski politikacılara siyaset yasağı kondu.
    Yeni kurulacak siyasi partilerin eski partilerle hiçbir ilişiğinin olmaması şartı koşuldu.
    1983’te Turgut Özal hükümetleriyle yeniden liberal politikalara dönüldü.
    Sabit kur rejiminden müdahaleli dalgalı kur rejimine geçildi ve fiyat denetimlerinden vazgeçildi.
    Kamu harcamaları vergi gelirleriyle karşılanamaz hale gelince de  kamu borçlanması hızla artırıldı ve borçlanma asıl finansman aracı oldu.
    PKK’ya karşı yürütülen askeri mücadelede ciddi can kayıpları yanında savunma bütçesindeki büyük yükleri dolayısıyla büyüme hızı azaldı.
    Bütçe açıklarının hızla artması enflasyonu, enflasyonun artması faizleri ve hepsi birden kamu borçlanmasını artıran bir kısır döngü makinesi haline geldi…
    CHP’nin tüm ilkeleri çökertildi…
     
    *
    1990’lı yıllar ilginç koalisyonlar dönemidir.
    Farklı görüşte ve farklı ekonomik rejim ve politika anlayışına sahip partiler bir araya geldiler.
    Nitekim enflasyonun en yüksek noktasına vardığı yıl kriz yaşanan 1994 yılıdır. 
    1994’te derin bir ekonomik krize giren Türkiye bir kez daha IMF desteğiyle krizden çıkmayı başardı ama kriz ekonomiye büyük bir maliyet yükledi.
    PKK terör olayları arttı, dinci ve bölücü akımlar giderek ekonomik ve politik kuvvet kazandı.
     
    *
    2001 ekonomik krizi Türkiye’nin şimdiye kadar yaşadığı en büyük krizdi.
    Büyük miktarda IMF desteği alınarak yeni bir döneme girildi
    1980’lerde başlayan yüksek enflasyon olgusu düşme eğilimine girdi. 
    Özel kesim ağırlıklı ekonomi politikası izlenmeye başlandı.
    Dalgalı kur rejimi uygulanıyor, KİT’ler özelleştirilmeye başlanmış ya da üretimdeki ağırlığı kaldırılmıştır, kararları piyasa vermektedir.  
    Ne ki, 2008-2009 küresel krizi Türkiye’ye de yansımıştır.
    Şimdi dibe doğru giden bir kriz var.
    Çünkü 2003-2014’te yabancı sermaye yatırımı girişindeki büyük artış büyümeye pozitif katkı sağlamamıştır.
    Yabancı sermayenin önemli bölümü inşaat sektörüne yatırım için gelmiş ve büyümeye bir defalık katkı yapmış ya da yeni yatırımdan çok mevcut tesisleri ve şirketleri özelleştirmelerle satın almak için kullanılmıştır…
    Şimdilerde gelen yabancı sermaye kâr transferlerine hız vermiş, yani büyümeye katkı yapmıyor sadece cari açığın finansmanına katkı sağlarken,cari açığa ek finansman sorunu da yaratmaktadır…
     
    *
    Artık Türkiye’nin öngörülebilir bir ülke olması için ekonomik onarımlardan çok politik iklimini değiştirmesi gerekiyor.
    Hukuk, yargı, mülkiyet hakları gibi sorunları vardır, gerilim yaşanıyor, kutuplaşma ve iç savaş tehlikesi bulunuyor.
    Ya da uygulan özel sektörle büyüme modelinde şirketlerin döviz açığı 2011’e göre ikiye katlanmış,
    Hane halkı tüketici kredileriyle bankalara borçlandırılmış ve bu borçların yüzde 10’u batıktır…
     
    *
    Atatürk ilke ve devrimleri emanetinde olan CHP ise Bülent Ecevit’in “Ortanın Solu”, Deniz Baykal’ın Sosyal Demokrat” ve K.Kılıçdaroğlu’nun ağırlıklı olarak “Liberal Sosyal Demokrasi” söylemleriyle güncelleştiğini sandığı noktada, aslında komada bulunuyor.
     
    *
    Halbuki bu ülkenin yekpare olarak kalmasının biricik çaresi önce bireylerin “antiemperyalist” olmasından geçiyor.
    AKP iktidarı rejimi değiştirmek noktasına gelmiş, Kürtler devletleşme aşamasına gelmişse; neden Kemalizmin “antiemperyalist olmak” ilkesine sarılınmıyor?
     
     
    4.2.2017
  • Başkanlık, Atatürk Cumhuriyetinin Sonu Olacaktır…

    Başkanlık, Atatürk Cumhuriyetinin Sonu Olacaktır…

    Başkanlık sistemine geçiş, çok sinsi bir plandır…

    Federal Bir İslam Cumhuriyetinin kuruluşu için çok kurnazca hazırlanmış bir tasarıdır…

    Bu plan, emperyalistlerle birlikte yapıldı… Onların yardımları ve destekleriyle kotarıldı, gün ışığına çıkarıldı…

    Bir de kendisine “Milliyetçiyim” diyen bir adam buldular, onun da yardımıyla Türk milletine taarruza geçtiler… Peki, düşman kim? Düşman, Atatürk… Atatürk milliyetçiliği… Türk… Türklük… Üniter devlet… Ulus devlet ve parlamenter sistem…

    Arada bir küresel güçler, bu “Başkanlık sistemi” konusunda kuşkularını dile getiriyorlar, “Demokrasi – memokrasi” lafları ediyorlar ama tümü de palavra…

    Tümü de göstermelik… Hokkabazlık. Orta oyunu…

    Alan memnun, satan memnun…

    ABD de AB de memnun…  AKP’li yöneticiler de…

    Şeriatçı, sömürgeci ortaklığı zevkten dört köşe…

    Emperyalist memnuniyetinin temel kaynağında öç alma duygusu var… Amaç, Sevr’in Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından yırtılıp, tarihin çöplüğüne atılmasının öcünü almak… Daha da önemlisi, “Kurtuluş Savaşları Çağı”nı başlatan Atatürk’ü yeryüzünde etkisiz hale getirmek…

    Zaten yıllardan beri bu planı uygulama alanına koymak için fırsat kolluyorlardı…

    Hedefleri, Atatürk Cumhuriyetine son darbeyi vurmak, Türkiye’yi Ortaçağ artığı şeriat devletlerinin arasına katmaktı…

    Öteki Arap ülkelerinden ülkemizi ayıran en büyük özelliğini, yani bir 1923 Aydınlanma Devrimini ortadan kaldırmaktı…

    Başkanlık sistemi Türk halkı tarafından kabul edilirse, siyasal İslamcılar, Federal bir İslam Cumhuriyetinin ilanını 2023 yılında yapmayı düşünüyorlar… Çünkü o tarih çağdaş, tam bağımsız, uygar bir Türk Cumhuriyetinin kurulduğu tarihtir…

    Küresel sömürgeciler de böylece yüz yıl sonra bir taşla iki kuş vuracaklar…  Birinci kuş, Atatürk Cumhuriyetini ortadan kaldırıp, tüm dünya devletlerine dönüp diyecekler ki, “Bakın biz yüzyıl sonra bile olsa, bize karşı isyan bayrağı açanları dize getirir, onları yok ederiz… Kimse bize savaş açamaz, kimse bize kafa tutamaz, kimse bizi engelleyemez…”

    İkinci kuş, laik, çağdaş, parlamenter düzeni ortadan kaldırıp, bilinçsiz, emir kulu, sürü haline gelmiş insanların yaşadığı bir ülkeyi diledikleri gibi sömürmek…

    Yeraltı ve yerüstü kaynaklarını diledikleri gibi talan etmek…

    Peki, bir siyasal iktidar, bir parti başkanı niçin bir “Başkanlık Sistemi”ne ihtiyaç duyar, niçin bazı riskleri de göze alarak böyle bir mücadeleye atılır?

    Liderler, partiler, yöneticiler bir ülkeyi “Yönetemez” duruma geldikleri zaman bu türden çözüm yolları ararlar… Bunun dünyada çok örneği vardır.

    Bugün ülkemiz tehlikeli bir ekonomik kriz içerisine girmiştir. Dolar hızla artmakta, enflasyon hızla yükselmektedir. Üretim durmuştur. İşsizlik hızla yaygınlaşmaktadır. Homurtular yükselmeye başlamıştır…

    Tüm saldırılarına, sataşmalarına, unutturma çabalarına karşın Atatürk dimdik ayakta durmakta, gönüllerde yaşamaktadır… 10 Kasımlarda Anıtkabir dolup dolup taşmakta, milyonlar atasını ziyarete gitmektedir…

    Ulusal bayramları yasakladılar ama halk kutlamaya devam etti. Çelenk koyanları tutukladılar, ama çelenkler azalacağı yerde çoğaldı. TC’i tabelalardan, resmi binalardan silmeye çalıştılar başaramadılar, ANT’ı yasakladılar, on binler meydanlarda yüksek sesle okudu.

    Yıllarca halkı uyutmak için kullandıkları futbol maçları, sahalar, stadyumlar milli marşların söylendiği arenalara döndü… Halkın bilinçlendiği okullar oldu…

    Bu gidişi durdurmak gerekiyordu.

    Bu durum karşısında bir tek çözüm kalmıştı… Anayasayı değiştirip, “Başkanlık Sistemi’ni getirmek, Türkiye’yi “Tek Adam yönetimi”ne teslim etmek… Referanduma gitmek…

    “Cumhurbaşkanlığı seçimi” adı altında halkı uyutup, bu tasarıya onların oy vermelerini sağlamak…

    Bu girişim, Türk milletinin “Olmak” ya da “Olmamak” savaşıdır. Bu karanlıkla aydınlığın, uygarlık çağı ile Ortaçağın, bilimle cehaletin, demokrasi ile faşizmin, Cumhuriyetle şeriatçılığın savaşıdır…

    Bir sabah kalkıp da (İran’da olduğu gibi) tüm kadınların “çarşaf satan dükkânlara” silah zoruyla ve hapishane korkusuyla koşmamaları için, imam hatiplere dönüşmüş okullara çocuklarımızı göndermemek için, yargıçların yerine emir kulu “Kadı”ların atandığına tanık olmamak için, bir sabah kalkıp da Atatürk Cumhuriyeti yerine “Federal İslam Cumhuriyetini görmemek için mücadele edelim…

    Zaten bu tasarının belirtilerine şimdiden rastlamaya başladık bile… Tüm cumhurbaşkanlarının onurla oturduğu Çankaya Köşkü bugün yıkıma terkedilmiştir. Atatürk’e ve İnönü’ye savaş açılmıştır…

    Halkın arasına karışalım, bu yapılanları gözler önüne serelim, Gerçekleri anlatalım…

    Ama parti bayrağı, parti rozeti taşımadan, parti adını söylemeden, parti ayrımı yapmadan demokratik rejimi savunalım.

    YAKLAŞAN TEHLİKEYİ ÖRNEKLERİ İLE AÇIKLAYALIM.

    Siyasal İslamcı faşist uygulamalara ve “Tek Adam” yönetimine “DUR” diyelim…

    Geçit vermeyelim…

  • Yeni Kimlik Kartı Nasıl Alınır

    Yeni Kimlik Kartı Nasıl Alınır

    Çipli kimlik kartları için 2 Ocak 2017’den itibaren Tüm Türkiye’den başvurular yapılabiliyor. Kimlik kartı almak için 15 yaşından büyüklerin yurtiçinde ilçe nüfus müdürlüklerine, yurtdışında ise dış temsilciliklere şahsen başvuru yapması gerekiyor. Yeni çipli kimlik kartı için randevular “https://ekimlikrandevu.nvi.gov.tr” internet sitesinden, “Alo 199” çağrı merkezinden randevu alınarak veya randevusuz ilçe nüfus müdürlüklerine, yurt dışında ise dış temsilciliklere gidilerek yapılabiliyor. Başvuru sonunda kişilere PIN zarfında bulunan 6 haneli şifre verilecek. Bu şifre, banka kartlarında olduğu gibi bazı işlemlerde kimlik doğrulama amacıyla kullanılacak.

    YENİ ÇİPLİ KİMLİK KARTINA NASIL BAŞVURACAKSINIZ?

    Kimlik kartı almak için 15 yaşından büyüklerin yurt içinde ilçe nüfus müdürlüklerine, yurt dışında ise dış temsilciliklere şahsen başvuru yapması gerekiyor. Bunun için en yakın müdürlüğe müracaat edilebileceği gibi, herhangi bir müdürlüğe de başvurulabilecek.

    Başvuru için ilçe nüfus müdürlüğüne doğrudan ya da zaman kaybına sebep vermemek için randevu alarak gidilebilecek.

    Başvurular yazının sonundaki bağlantıdan internet üzerinden veya “Alo 199” çağrı merkezinden randevu alınarak veya randevusuz ilçe nüfus müdürlüklerine, yurt dışında ise dış temsilciliklere gidilerek yapılabiliyor.

    YENİ ÇİPLİ KİMLİK KARTLARI POSTAYLA ULAŞACAK

    Başvuru esnasında kimlik bilgileri kontrol edilecek, gereken alanlarda güncellemeler gerçekleştirilecek, fotoğraf taranacak, biyometrik verileri alınacak (her iki el için parmak izi, parmak damar izi, el ayası damar izi).

    YENİ ÇİPLİ KİMLİK KARTI İÇİN ŞİFRE VERİLECEK

    Başvuru sonunda kişilere PIN zarfında bulunan 6 haneli şifre verilecek. Bu şifre, banka kartlarında olduğu gibi bazı işlemlerde kimlik doğrulama amacıyla kullanılacak. PIN kodu, kimlik kartı teslim edilinceye kadar aktive olmayacak. PIN kodu ilçe nüfus müdürlüklerinde bulunan kioskları kullanarak değiştirebilecek. Yapılacak değerlendirmenin ardından kimlik kartı hazırlanarak, başvuru esnasında belirtilen adrese PTT Kargo aracılığıyla teslim edilecek.

    Yeni çipli kimlik kartı için 199’dan randevu alın

    Vatandaştan bu yoğunluğu atlatmada kendilerine yardımcı olmalarını isteyen Kart, “Öncelikle internet üzerinden ekimlikrandevu.nvi.gov.tr ya da 199 numaralı hattan randevu alarak yanlarında 1 adet biyometrik fotoğrafla nüfus müdürlüklerine gelmeleri hem yoğunluğa kalmadan kimliklerini almalarını hem de bizim daha hızlı hizmet vermemizi sağlar” diye konuştu.

    ÇİPLİ KİMLİK KARTI ÖZELLİKLERİ

    Uluslararası alanda Türkiye’yi temsil rengi olan turkuazın ağırlıklı olarak kullanıldığı kimlik kartları, kadın-erkek ayrımı olmaksızın tek renk ve tek tasarımda olacak.

    Dünyadaki benzerlerine göre yerli mühendislik ve yerli üretim katma değeri çok daha yüksek olan kimlik kartı elektronik, görsel ve kimyasal bir çok güvenlik unsuru barındırıyor.

    Tamamen benzersiz ve yalnızca kimlik kartına özel tasarlanmış ve üretilmiş olan şifreli grafik tasarımlar, özel DNA’ya sahip mürekkepler, mikro ve nano yazılar gibi onlarca gizli ve açık güvenlik özelliğine sahip kimlik kartının bazı güvenlik özellikleri ise açıklanmıyor.

    Tüm haberleşme altyapısı ve işletim sistemi TÜBİTAK tarafından geliştirilen şifre mekanizmalarıyla korunan kimlik kartının içerdiği bilgilere art niyetli yollarla ulaşmak imkansız.

    Çipli kimlik kartları için ilçe nüfus müdürlüklerine şahsen başvuru yapılacak. Bunun için tüm ilçe nüfus müdürlükleri başvuru ihtiyaçlarına göre hazırlandı. Vatandaşlara bankolar yerine masalarda hizmet verilecek.

    Sağlık ya da benzeri sebeplerle ilçe nüfus müdürlüğüne gidemeyen vatandaşların evlerinde başvurularının alınabilmesi için gerekli teknik hazırlıklar tamamlandı. Onaylanan kimlik kartları, vatandaşların beyan ettikleri adreslerde teslim edilecek. Kimlik kartıyla ilgili resmi web sitesi açılacağını ifade eden yetkililer, vatandaşlara, resmi olmayan web sitelerine, duyurulara, sosyal medyada yer alan haberlere itibar etmemeleri uyarısında bulundu.

    Çipli kimlik ile hangi işlemler yapılabilecek?

    – Kimlik kartıyla güvenli kimlik doğrulaması yapılacak.
    – E-Devlet kapsamında sunulan hizmetlere internetin bulunduğu her yerden kimlik kartıyla erişilebilecek.
    – Seyahat belgesi ve elektronik imza olarak yararlanılabilecek.
    – Kamu hizmetlerinden yararlanan kişilerin hak sahipliği denetimi güvenli bir şekilde yapılacak.

    Çipli kimlik için 15 lira ödenecek

    – Kanuni süresi içerisinde yapılan doğum bildirimleri hariç her kimlik kartı için 15 lira tahsil edilecek.
    – Başvurusu alınan ve gerekli kontrollerden geçirilerek onaylanan kimlik kartları, vatandaşların adreslerine teslim edilecek.

    İNTERNET ÜZERİNDEN YENİ KİMLİK RANDEVUSU ALMAK İÇİN AŞAĞIDAKİ ADRESE GİTMENİZ GEREKİYOR

    ekimlikrandevu.nvi.gov.tr/Pages/homepage.aspx

  • Bu yıl Avrupa yerine, Türkiyeli KKTC’ye, KKTC’li Türkiye’ye ….

    Bu yıl Avrupa yerine, Türkiyeli KKTC’ye, KKTC’li Türkiye’ye ….

    Yurdagül ATUN

    Türkiye Cumhuriyeti Recep Tayyip Erdoğan’ın yurt dışındaki vatandaşlara turizm çağrısı çok önemli.
    “Yurt dışındaki vatandaşlarımızdan sadece kendileri gelmekle kalmayıp, yaşadıkları ülkelerdeki komşularını, dostlarını, arkadaşlarını da ülkemize davet etmelerini istiyorum” diyor Erdoğan. Hatta adını da koymuş: “Komşunu Al Gel Kampanyası.”

    Dış güçlerin Türkiye’yi “güvensiz” ülke konumuna getirip, dışarıdakilere, -terör olaylarının medyada yansıtılış şekliyle- Türkiye deyince Suriye, Irak, Mısır gibi ülkeler tahayyül edilmesini hedefleyen hıyanet planlarına ayak direyen Türk milletine yol haritalarını da sunuyor Cumhurbaşkanı Erdoğan.
    Aklın yolu bir, yapılması gereken de tam da bu…

    Erdoğan’ın sözleri evimizde eşimle konuştuklarımızın geniş kesimlere ulaşmışı. Türkiye’nin 2016 turizm istatistiklerine bakınca eşimle aynı şeyleri konuşmuş, aynı kararı almış olmamız tesadüf değil. Dövizin yükselmesiyle paramızın değerinin düşmesi ve turizmde yaşanan duraklama bizim de mecbur olmadıkça yurtdışına gitmeme kararı almamızın nedeni…

    Kararlıyız; Seminer, konferans gibi mecburiyetler olmazsa Avrupa ülkelerine gitmeyeceğiz. Bunun yerine Türkiye’de görmediğimiz yerleri görmeyi planlıyoruz. Türkiye vatandaşlarının da tatil planlarını kendi ülkeleri ve aynı para birimini kullandıkları, aynı dili konuştukları KKTC’den yana kullanmalarını tavsiye ediyoruz.

    KKTC’ye gelin… Yerimiz çok, komşunuzu da getirin. Molehiyamız, magarina bullimiz, bullezimiz, humusumuz, fırın kebabımız, hellimimiz, Kıbrıs köftemiz sizi bekliyor. Biz de buradan komşularımızı alıp Türkiye’ye geliyoruz. Gaziantepli baklavamızı hazırlasın, Ispartalı gül reçellerimizi, su böreğimizi hazırlasın, Karadenizli kara lahana dolmamızı hazırlasın, Konyalı etli ekmeğimizi hazırlasın, Adanalı kebabımızı hazırlasın, Eğirdirli kızarttığı balıkları göl kenarındaki masamıza getirsin, Egeli çiçek dolmamızla birlikte balığımızı sunsun binbir mezeyle. Karslı kaşarımızı, Vanlı kahvaltımızı hazır etsin bize… Aynı anda dört mevsimi yaşayan Anavatanın her bir insanı, Türk misafirperverliğini göstersin cümle aleme.

    ***

    “Övünmek gibi olmasın ama Türküm”
    Türkiye çok zor bir dönemden geçiyor. Belki de tarihinin en zor dönemlerinden biri… Düşmanda plan çok. Binbir entrika ve enstrümanla karşımıza dikiliyor, bir ülkeyi zora sokacak ne kadar hamle varsa hepsini yapıyorlar.

    Terörü tırmandırıyor, ekonomik yaptırımla uyguluyor hainler. Tüm bu hamleler, Türkiye’ye diz çöktürmek, bir korku atmosferi oluşturup, halkı canından bezdirecek noktaya getirmek, Türkiye’yi, Arap Baharı adı altında karıştırdıkları Ortadoğu ülkelerine benzetmek ve bölme planlarına meşruiyet temin etmek için…

    Hesap edemedikleri; Türk milletinin her şarta uyum sağlama, kenetlenme kabiliyeti.
    O yüzden bu milletin belini ekonomik kriz bükemiyor.

    Etkileniyor, sendeliyor elbet ancak ayağını yorganına göre uzatmayı biliyor Türk halkı.
    Son dönem o kadar çok kullanılıyor ki klişe oldu ama ben yine de kullanacağım: Şimdi siyasi farklılıkları bir yana bırakarak kenetlenme zamanı.

    Aynı gemide gittiğimiz Hükümete kızıp, geminin altını delmek pek akıl işi olmadığından, genlerimizde bulunan her sıkıntıdan güçlenerek kalkma kabiliyetinden ötürü bunu da atlatacağız Allahın izniyle. Hem ben size daha İngiltere’deki bakımevlerinde hergün iki bakıma muhtaç yaşlının bakımsızlıktan öldüğünü, bir Afrika ülkesinde tedavi gören 97 akıl hastasının hayatını kaybettiğini anlatmadım. (İngiliz The Sun gazetesi, 2015 yılında hastanelerdeki 297 kişinin açlıktan ve 429’unun da susuzluktan öldüğünü öne sürerken, bakımevlerinde açlıktan ölenlerin sayısının 54, susuzluktan ölenlerin sayısının da 76 olduğunu kaydetmişti.) Bir dahaki sefere ben bunları yazacağım, siz de eminim “övünmek gibi olmasın ama Türküm” diyeceksiniz.
    Yurdagül ATUN

  • Trump’un hedefinde şimdi İran var…

    Trump’un hedefinde şimdi İran var…

    Yıllardır Amerika ile İran arasında uyuşmazlık olmuştur. Ancak, Obama yönetimi ile İran’ın arasının düzelmesi ile esen soğuk rüzgârlar yerini bahar havasına bırakmıştı. Şimdi ise Trump ve yönetimi ile İran arasında yine soğuk rüzgârlar esmeye başladı.

    Buna neden olarak İran’in balistik füze denemesi gösteriliyor.
    Amerika’nın yeni Başkanı Trump, konu ile ilgili olarak basın mensuplarının “İran’a askeri müdahaleyi düşünüyor musunuz?” şeklindeki sorusuna “Masadaki her seçeneği değerlendiriyoruz” şeklinde yanıtlamış bulunuyor.

    Ancak İran’dan füze denemesinin başarılı olduğu yönünde bir açıklama geldi. Füze fırlatıldığını kabul eden Tahran yönetimi, daha önce yaptığı açıklamada ise Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararının ihlal edilmediğini vurgulamıştı. BMGK’nın beş üyesi ve Almanya’nın İran’la imzaladığı anlaşma, Tahran’ın sekiz yıl boyunca balistik füze geliştirmesini engelliyor. ABD medyası, 965 kilometre kateden füzenin atmosfere dönmeden infilak ettiğini bildirmişti.

    Öyle görünüyor ki, bundan sonra Amerika ile İran arasındaki söz düellosu ve çekişme hızlanarak sürecek. Trump’un sağı solu belli olmuyor. Ani kararlarla dünya kamuoyunu hoplatıyor.

    İran, sadece balistik füze denemesi yaptığı için mi hedefte? Tabii ki değil. İran, yıllardır bölgede İsrail’in en büyük düşmanı olarak biliniyor. Bugüne kadar Amerika ile İran arasındaki sıkıntıların ana kaynağının da İsrail olduğunu söyleyebiliriz.
    Bölge yeniden şekilleniyor. Haritalar da değişebilir. İsrail’in büyümesi ve tehdit alanlarının yok edilmesi yönünde Trump’un arkasına bakmadan adımlar atabileceğini görmeliyiz.

    Sorun İran’la da sınırlı kalmayacak. Filistin konusunun da çok baş ağrıtabileceğini şimdiden görebiliyoruz.

    Nitekim, göreve gelir gelmez İsrail ile olan yakınlaşmasını pekiştirme yönünde adımlar atacağını açıklayan Trump’un bugün oluşturulmaya çalışılan kadrosuna baktığımızda karşımıza adeta bir İsrail Kabinesinin oluşmakta olduğunu görmüş oluruz.
    Gelişmelere ve haberlere kısaca göz atalım. Bu gelişmeler fazla yoruma gerek olmadığını da gösteriyor.

    İsrail’de yayımlanan The Jerusalem Post gazetesi 20 Ocak’ta göreve gelen ABD’nin yeni başkanı Donald Trump’ın ekibinde çok sayıda Yahudi isimler olacağını açıkladı. Gazete haberinde Trump ekibinde yer alacak bazı Yahudi asıllı politikacıları birer birer tanıttı. Amerika’da yaşayan Yahudilerin sadece yüzde 24’ünün oyunu alan Trump idaresinde yer alacak muhtemel etkin Yahudi bürokratlardan biri Jared Kushner. 36 yaşında olan Kushner, aynı zamanda ABD Başkanı Trump’ın damadı. Beklentiler Kushner’in Donald Trump’ın danışmanı olması yönünde. Kushner’in Ortadoğu, İsrail, serbest ticaret ve özel şirketler konusuna yoğunlaşacağı iddia ediliyor.

    Trump’ın kızı Ivanka’yla evli olan Jared Kushner seçim sürecinde etkili çalışmalar yaptı. Trump’ın ekibinde yer alması beklenen bir diğer Yahudi asıllı isim ise David Friedman. Yaşı altmışa dayanan ve uzun zaman Trump’a avukatlık yapan Friedman’ı ABD’nin İsrail büyükelçisi seçtiğini Trump daha önce söylemişti. İsrail’in Filistin’de illegal bir şekilde yerleşim birimleri inşa etmesini açıkça desteklediğini belirten Friedman, Filistin’de iki devlet çözüme de karşı olduğunu ifade etmişti.

    1980’li yıllarda Batı Şeria’daki Yahudi dini okuldan mezun olan Jason Dov Greenblatt daha sonra İsrail ordusunda da görev yaptı. 50 yaşında olan Greenblatt’ın uluslararası görüşmelere, özellikle de Filistin-İsrail, ABD-Küba görüşmeleri yanında ABD’nin uluslararası ticaret anlaşmalarına bakması bekleniyor. Daha önce yaptığı açıklamada Greenblatt, ABD Başkanı Trump’ın İsrail’ hiçbir çözümü dayatmayacağını, İsrail’in inşa ettiği yerleşim birimlerinin barışın önünde bir engel olarak görmediklerini ifade etmişti.
    Çok kritik görevlere getirilmesi beklenen Yahudi asıllı isimler, ABD’nin yeni başkanı Trump’ın oluşturduğu kabine adeta İsrail kabinesini anımsatıyor. ABD’nin yeni maliye bakanı olması muhtemel Steven Mnuchin, Trump’ın ekibindeki bir başka Yahudi asıllı isim. 54 yaşındaki Mnuchin’in 15 yıldan fazla bir süredir yakın olduğu Trump’un seçim sürecinde mali işler danışmanlığını yaptı. Trump’ın ekibindeki Yahudi asıllı bazı isimler ve atanmaları muhtemel görevler şöyle: Stephen Miller: 31 yaşında olan Miller’in Trump’a politikalar konusunda müsteşar olması bekleniyor. Miller, seçim kampanyasında Trump’ın konuşmalarının hazırlanmasında önemli bir rol üstlenmişti. Carl Icahn: 80 yaşında bir iş adamı. Trump’ın özel danışmanı olması bekleniyor. Boris Epshteyn: Otuz yaşlarında olan Epshteyn’in Trump’ın özel yardımcısı, iletişim müdürü olması bekleniyor. 1993 yılında Moskova’da doğan Epshteyn’in New York’ta yatırım avukatlığı yaptığı dönemde 100’den fazla kez Trump’ı savunduğu biliniyor. Gary Cohn: 56 yaşında olan Cohn, Beyaz Saray’da Ulusal Ekonomik Konseye başkalık ediyor .David Shulkin: Dahiliye doktoru. Kongre tarafından kabul edilirse Gaziler Bakanı olarak görev alacak. Reed Cordish: Kırk yaşlarında olan Cordish, Trump’ın hükümetler nezdindeki girişimlerinden ve teknolojiden sorumlu yardımcısı olacak. Avraham Berkowitz: 27 yaşında. Trump’ın özel danışmanı ve Jared Kushner’in de asistanı olarak görev alması bekleniyor.

    .

  • FEYM GURUBU MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 02  Şubat 2017 )

    FEYM GURUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 02 Şubat 2017 )

       1..    Armenpress’ te  yayımlanan  habere  göre, Ermenistan Ordusu kuruluşunun  25 inci yılı nedeniyle  Brüksel’ deki NATO Karargahında resmi bir resepsiyon verildi.

    2.Massispost.com’ da yer alan habere  göre,  ABD Büyükelçisi  Richard Mills, Ermeni yetkililerini politik iradelerini  göstererek  hür ve demokratik  seçime gitmelerini ve hükümetin yolsuzlukla samimi biçimde  mücadeleye  davet etti….

    3.Massispost.com’ da yer alan habere  göre,   Rusya’n nın İnsan Hakları Savunucusu  RF İnsan Hakları Yüksek Komiseri Tatiana Moskalkova Belarus  yetkililerini Rus Musevisi  blogçu Alexander Lapshin’ i Azerbaycan’ a  teslim etmemeleri konusunda  uyardı.

    4.Ermeni Radyosu web sitesi’ nde ve Massispost.com’ da yer alan habere  göre;  Yıllık 15 inci Ermeni Film Festivali  Fresno’ da yapılacak. İlk film 2013 Lusin Dink yapımlı “ Saroyan Ülkesi”. Uzun metrajlı film, izleyicileri William Saroyan ailesinin  yaşadığı şehir olan Bitlis’ e götürüyor. Festivalde  yer alan ısa  metrajlı film Anahid Nazarian’a  ait 2012 yapımı “Şeş Beş”. Ayrıca,  2005 yılı (İsveç) PeAHolmquist ve Suzanne Khardalian’ a ait “ Köpeklerden  Nefret Ederim : Hayatta  kalan son kişi” de  festival  dahil  edilmiş.

    1. Tert.am’ de yer alan habere göre, Suriye  Ordusu’ nun  IŞİD kontrolündeki El Bab’ a  hızla ilerlemesi  Türkiye’ yi  çatışma  riskine  atıyor. Suriye, Türkiye’ nin daha derine  gitmeyi  durdurmasını istiyor.

    6.Tert.am’ de  yer alan habere  göre, Azerbaycanlı esir  asker ile ilgili olarak Karabağ’  lı yetkililerin insanlara  asla  işkence  yapılmadığını ve  askere ölüm  ihtimalinin olmadığını  söylediklerini bildiriyor.

    7.Tert.am,  ABD’ nin Ermenistan  Büyükelçiliğinin Trump’ ın talimatını müteakip  vize işlemlerini revize  ettiğini bildiriyor.  ABD’ nin yeni kuralı, özellikle vize yenilenmesi bekliyen  Ermenileri ilgilendiriyor.

    8.News.am’ deki habere  göre   Kazakistan elçisi  Ocak-Ekim 2016’da Ermenistan-Kazakistan ticaret hacminin  %55.4 arttığını bildiriyor. Kazakistan’ın Erivan Büyükelçisi Timur Urazayev,  “  İkili ticari ilişkilerde ne yazık ki kullanılmayan büyük bir potansiyel olduğunu ifade ederek ʺHatta ilk elde ulaştırma ve lojistik olma üzere objektif güçlükler de var. Gerek Kazak gerek Ermeni partnerler için bu tema öncelikli meseleler arasında yer almaktaʺ dedi

    9.Ermeni Radyosu  web sitesinde yer alan habere  göre ;  Büyükelçi Richard Mills iki ABD  firması  Ermenistan’ da  daha  fazla  yatırım  yapmayı planlıyor dedi. Enerji sektöründe ilk ABD yatırımı yapan ContourGlobal , Vorotan hidroelektrik tesisi  teçhizatını 2016 yılında tamamladı… ContourGlobal, ayrıca,  önümüzdeki yıllarda  70 milyon dolarlık yatırım planlıyor…. Büyükelçi Richard Mills, ayrıca “ ABD Hükümetinin ABD ile  Ermenistan arasında  ticari fırsatları geliştirmeye çalıştığını “ bildirdi….

    10.Armenpress’ te  yayımlanan  habere  göre, Avrupa Komisyonu Genişlemeden sorumlu Direktörü  Christian Danielsson,  AB – Ermenistan ilişkilerinin  güçlendirilmesi  çerçevesinde  vize  serbestisi için sağlam zemin oluşturulduğunu  söyledi.

    http://www.armenpress.am/eng/news/877161/armenia-eu-have-set-firm-grounds-for-visa-liberalization-–-danielsson.html

    11.Armenpress’ te  yayımlanan  habere  göre, Küçük Asya Uluslar Ligi  bölgedeki halkın  müşterek problemlerini birleştiriyor. Batı <sözde>  Ermenistan  Ulusal Kongresi,  Küçük Asya Uluslar Ligi  girişimini  başlattı. Girişimin  amacı,  bölgenin baskı altındaki ve  sürgün edilmiş kişilerinin müşterek problemlerini  birleştirmek.

    12.Armenianweekly.com’ da  yayımlanan  habere  göre, ABD Büyükelçisi Richard Mills, Ermenistan  Ticaret Odasında  yaptığı konuşmada  ABD – Ermenistan arasındaki ilişkileri  değerlendirerek iki ülke  arasındaki ortaklığın daha da ileriye  götürüleceği ilave  adımları anlattı. 

    13.Middleeastmonitor.com’ da yer alan  habere  göre,  Rusya’ nın Suriye için öngördüğü anayasa   Çeçenistan modelini esas  almaktadır. Suriye için önerilen anayasa Moskova’ nın Çeçenistan için  hazırladığı  anayasa  taslağından  farksız. Her ikisinde  de  Rusya’ nın  kesin nüfuzu  söz konusu.

     https://www.middleeastmonitor.com/20170202-russias-constitution-for-syria-has-chechnya-as-its-model/

    14.Middleeastmonitor.com’ da yer alan habere göre,  Kremlin’ den  sızdırılan  yeni anayasa  taslağında  Rusya’ nın yeni Suriye’ sinin  ne  Arap, ne  de  İslam olacağı anlaşılıyor. Taslak  anayasa  Esad’ ın temsilcisine  ve  Muhaliflere  verildi..

    15. Agos gazetesinde “Yurttaş Girişimi ve Barış Bloku ‘hayır’ diyor” başlıklı haberin  özeti  şöyle : “Yurttaş Girişimi ve Barış Bloku ‘OHAL’de Anayasa Referandumu’ başlıklı bir panel düzenledi.  Yurttaşlar Girişimi ve Barış Bloku’nun çağrısıyla bir araya gelen gazeteciler, akademisyenler, sanatçılar, aktivistler ve siyasetçiler anayasa değişikliği referandumunu tartıştı. Taksim Point Otel’de gerçekleşen ve eski Anavatan Partisi Genel Başkanı Nesrin Nas’ ın moderatörlük yaptığı panelde, eski CHP Genel Başkanı, gazeteci Altan Öymen, eski TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk, AKP kurucularından Ertuğrul Yalçınbayır, eski AİHM Yargıcı Rıza Türmen ve Prof. Ayşe Erzan konuşmacıydı. Ertuğrul Yalçınbayır, “Özgürlükçü bir anayasa özgür zamanlarda yapılır, anayasa inen kalkan ellerle yapılmaz” dedi; TBMM’de 24’üncü dönem Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda 60 madde üzerinde mutabakat sağlanmışken, AKP’nin başkanlığı gündeme getirmesiyle komisyonun dağılmak durumunda kaldığını belirtti….Türmen konuşmacıların farklı siyasi geçmişlerden olmalarına karşın bir araya gelmiş olmalarının, Türkiye’de demokrasinin tehlikede olmasının  bir işareti olduğunu belirtti. Referandumda ‘hayır’ oyu kullanacağını söyleyen Türmen, “Bu anayasanın demokratik meşruiyet eksikliği var, tüm güçler tek elde toplanıyor ve kutuplaşmaya yol açacak” dedi. Referandumun olağanüstü hal koşullarında gerçekleşeceğine vurgu yapan Türmen “Anayasanın demokratik bir anayasa olup olmadığı tartışmasından önce, hazırlanma yöntemi demokratik değil” ifadelerini kullandı. Bunun gerçek bir ‘başkanlık’ sistemi de olmadığını söyleyen Türmen, cumhurbaşkanının meclisi feshetme yetkisini eleştirdi; partili cumhurbaşkanlığı nedeniyle artık cumhurbaşkanının arabuluculuk yapamayacağını söyledi……Panelin moderatörlüğünü yapan Eski ANAP Genel Başkanı Nesrin Nas “Bu referandumda milletin vekâletini degil, velayetini alacaklar” diyerek, “yeni anayasanı asla kabul edilemez olduğunu” savundu…… Ardından konuşmasını gerçekleştiren Altan Öymen, hükümetin ‘Cumhurbaşkanlığı sistemi’ ndeki ısrarı hakkında, Erdoğan’ın “Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle Türkiye’nin yönetim sisteminin değiştiği” yorumunu alıntılayarak, “Bizim bildiğimiz önce hukuki çerçeve ortaya çıkar, sonra ona uygun fiili değişiklik olur. Bugün ise bu haksız iddia üzerine ısrar edilmeye devam ediliyor” dedi.  Öymen, devletin OHAL’deki yetkilerini sıralayarak, referandumun bu koşullar altında gerçekleşemeyeceğini söyledi. …… Barış Bloku Eş       sözcüsü Ayşe Erzan, “Bir gözdağı olarak, çoğunluğu tek başına temsil etme iddiası olarak, demokratik değerleri ve kendisinin dışındaki kesimleri yok sayıyor” dedi. ….Hüsamettin Cindoruk, 12 Eylül darbesinde getirilen siyaset yasaklarının kaldırıldığı 1987’deki referandumu hatırlatarak, “Referandum kumardır; Turgut Özal, 87’deki seçimde kaybetmişti. Daha sonra “Keşke gitmeseydik” demişti” diye konuştu.  http://www.agos.com.tr/tr/yazi/17627/yurttas-girisimi-ve-baris-bloku-hayir-diyor

  • Meclisin Kapalı oturum tutanakları … Prof. Dr. Ata ATUN

    Meclisin Kapalı oturum tutanakları … Prof. Dr. Ata ATUN

    Meclisin Kapalı oturum tutanakları

    Cenevre’de yüzde 29.2 oranında bir toprağın kalmasını KKTC halkına layık görüp, günümüz KKTC topraklarının neredeyse beşte birinin veya da yüzde 20’sinin iadesini içeren haritayı, büyük bir stratejik hata ile resmen masaya koyan Cumhurbaşkanı Akıncı, halkımız tarafından yoğun bir şekilde eleştirilince, “1986 Cueller Belgesinde yer alan 29+ yüzdeliğini Cumhurbaşkanı Rauf bey kabul etmişti. Harita KKTC Meclisinde Cuellar Belgesi ile ilgili yapılan kapalı oturumunda oylanmıştı ” diyerek topu rahmetlik Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş’a atmaya çalıştı ama top, KKTC Meclisi Başkanı Dr. Sibel Siber’in 17 Nisan 1986 tarihinde KKTC Meclisinde gerçekleştirilen kapalı oturumun tutanaklarını açıklayınca, dosdoğru kendisine geri döndü.

    KKTC Meclisi Başkanı Dr. Sibel Siber, TDP Milletvekilinin talebi üzerine söz konusu kapalı oturumun tutanaklarını açtı ve konu ile ilgili olarak yaptığı açıklamada “Cuellar Çerçeve Anlaşma taslağı 17 Nisan 1986 tarihli kapalı oturumda görüşülmüş ama oylama yapılmamıştır. O dönemin dışişleri bakanı, “BM genel sekreterinin 29 Mart tarihinde taraflara sunmuş olduğu Çerçeve Anlaşma Taslağı konusunda Yüce Meclis’e bilgi sunmak için huzurlarınızdayım” diyerek sözlerine başlamıştır.” (Cumhuriyet Meclisi Başkanı Dr. Sibel Siber’in Cuellar Çerçeve Antlaşması Taslağı ile ilgili konuşması. 31 Ocak 2017, KKTC Meclisi) diyerek, Cumhurbaşkanı Akıncı’nın iddialarının aksine haritanın oylanmadığını net olarak ortaya koydu.

    Cumhurbaşkanı Akıncı’nın, 1 Şubat günü yaptığı açıklamada “Cuellar belgesinin oranın 29-30 arası bir yerde olacağını çağrıştırdığını” belirtmesi (TAK, Lefkoşa, 1 Şubat 2017, Haber Özetleri. 55) Cenevre sonrasında yaptığı açıklamalar ile ters düşmekte. “KKTC meclisinin kapalı oturumunda harita oylanarak kabul edilmiştir” diyerek son derece emin konuşan Akıncı, bu açıklaması ile haritanın yüzdeliğini kesinlikten çıkarıp “çağrışıma” dönüştürmekte. Yani “Rauf Bey böyle söylemedi ama ben böyle anladım”a getirdi konuyu.

    Cumhurbaşkanı Akıncı’nın, Cenevre’de yaptığı stratejik bir hata ile masaya koyduğu, BM ve Rumlara sunduğu harita ile ilgili yaptığı her açıklamanın kendisini biraz daha sıkıntıya soktuğu kesin. 1 Şubat Cumhurbaşkanı Akıncı’nın harita konusunda günü yaptığı açıklamada “Yüzde 29+” söyleminin bazı kesimlerce çarptırıldığını ve bunun ‘yüzde 35 de olabilir diye söylendiğini” kaydederek, ‘Masada yüzde 35’i isteyemezsiniz fakat yüzde 25’e de kimse Kıbrıslı Türkleri ikna edemez” (TAK, Lefkoşa, 1 Şubat 2017, Haber Özetleri. 55) demesi ise bir başka konuyu saptırmaca girişimi. Cumhurbaşkanı bu sözleri ile aslında Kıbrıs Türk halkına “Ölümü gösterip Sıtmaya razı olmalarını isteyerek” kendini haklı çıkarmaya çalışmakta. Kıbrıs Türk halkının büyük bir kısmının ve Türkiye Cumhuriyeti’nin toprak tavizine karşı olduğunu, KKTC topraklarının beşte birinin yani yüzde yirmi büyüklüğünde bir arazinin Rumlara geri verilmesinin, 12 Şubat 1977 tarihinde Rahmetlik Cumhurbaşkanı Rauf R. Denktaş ve Makarios arasında yapılan ve günümüze kadar uzamış müzakerelerin temelini oluşturan I. Doruk Anlaşmasındaki 2. Maddeye yani “Her toplumun yönetiminde bulunacak toprak, ekonomik bakımdan üzerinde yaşanabilirliliği, verimliliği ve toprak mülkiyeti ışığında ele alınacaktır” maddesine aykırı olduğu kesin.

    Böylesi büyüklükte bir toprak tavizinin verilmesini ve Rumlara KKTC’nin beşte birinin iadesini, KKTC vatandaşlarının büyük çoğunluğunu ile adanın garantörlerinden bir tanesi olan Türkiye Cumhuriyeti’nin de kabul etmeyeceği de kesin. Cumhurbaşkanı Akıncı’nın ve müzakere heyetinin artık bu bilinçle ve gerçekle masaya oturması gerekmekte, eğer tüm bu olanlardan sonra hala daha masaya oturacaklarsa…

    Prof. Dr. Ata ATUN
    e-mail: [email protected] veya [email protected]

    Facebook: AtaAtun1

    3 Şubat 2017

  • Prof Dr Siber Göksel’den Nilhan Osmanoğlu’na (Osmanli Hanedanina) bir mesaj bir mesaj

    Prof Dr Siber Göksel’den Nilhan Osmanoğlu’na (Osmanli Hanedanina) bir mesaj bir mesaj

    Bak kızım Nilhan

    Bizim babalarımız. dedelerimiz. mezun vermeyen okulun “onbeşlik” diye anılan gençleri hep “Ya İstiklal. ya ölüm” diye öldüler.. Çanakkale’de o kadar yüzbin kişi ölmeye gitti bu vatan için. Bu ülke kanla kuruldu. kanla kurtuldu.. “Benim canım sıkıldı bu rejimden” diye bir laf olmaz. canın sıkıldıysa sen git kendine bir oyuncak bul. onunla oyna.. Senin deden gavur teknesine binip tuydü…o zaman senin baban ana rahmine düşmemişti. Bak bir resim koydum. eşimin babası..Dede seninki gibi olmaz. böyle olur. Bu Kuvvacı Dr Aziz bey Yunan’a esir düştü. Lefkada adasında esaret çekti. döndü. kuvvaya katıldı. Niceleri de esarette öldüler. Bizim nenelerimiz. kundaktaki bebelerinin üzerindeki battaniyeyi alıp silahın üzerine örttü. silahlar yakalanmasın diye ağlayan bebeklerinin ağzına zorla meme tıkıştırdı…Senin ecdadın o zamanlar neredeydi..Senin dedeler İzmir’e “Yunan’a direnmeyin” diye emir verdiğinde. Hasan Tahsin bayrağı dikip öldü.. Vatanı kurtarmak Şanzelizede kafe içmeye benzemez.

    Biz ikinci Cihan savaşında karneyle ekmek yedik. ama babalarımz sağ kaldı..Hangi birini anlatayım.. Atatürk kadınlarımıza “kadın haklarını” altın tepside sunarken. Avrupa’da birçok medeni ülkede kadınların seçme hakkı yoktu…..Senin Türkçen iyiyse tarih oku. Biz tarih dersierimize çok çalıştık. bizim çok iyi hocalarımız vardı. Sevr’de küçücük bırakılan ülkeye onay veren senin o kaçak dedendi. Size izin verildi. tekrar döndünüz. buna şükret. Rahmetli Ertugrul Osmanoğlu Atatürk’ün değerini anlamış.onun sözlerini bul da bir oku. çok sey öğrenir. aydınlanırsın. Yapılanların daha hangibirini anlatayım. kitaplar almaz… O saraylar. mallar bu milletin parasıyla yapıldı..Sakın haaa. sizin mirasınız falan değil.

    O daha once aday olan ve size birtakım haklar öneren beyefendi de bu ülkeye ne verdi bir düşünsün. bizim kesemizden dostlarını ağırlamaya kalkmasın. Yıllarca dışarlarda oturup. pat diye milletvekili oluverdi. Ben profesör emeklisi maaşıyla zor geçiniyorum. 50 yıl hekimlik ettim. vatandaşa elimden geleni yaptım..O beyefendi dışarıdan gelip pat diye milletin vekilliğini kaptı. Biz bu ülkeye yıllardır hizmet verdik. onca hekimin yetişmesinde katkım oldu. onlar şimdi yurdun her yerinde ışık saçıyorlar. Biz kafa gezdirmedik. Yok Dolmabahçeyi isterim. yok şurasının mirascısıyız lafına gelemeyiz..Oraları Türk milletinin kesesinden para sarfedilerek yapıldı. Dedenin malı değil. Sen bu üke için ne yaptın..Siz olacağınıza şimdiki durumumuza razıyız. Biz aramızda çözeriz… Kendine gel. otur otuduğun yerde. Haydi selametle.

    Prof Dr Siber Göksel.

    Türkiye Yüksek İhrisas Hastanesi Kardiyoloji Kliniği Direktörlüğünden Emekli Atatürkçu Cumhuriyet kadını Yaş 81…

    facebook.com/photo.php?fbid=1435359459809527&set=a.713265085352305.1073741825.100000064600437&type=3&theater