
Emin Alper, Berlin Uluslararası Film Festivali ana yarışmasında yer alan ve Gümüş Ayı Jüri Büyük Ödülü’ne layık görülen “Kurtuluş” ile kendi sinemasının tanıdık evrenine geri dönüyor. Kapalı bir coğrafya, yükselen kolektif histeri, linç psikolojisi ve erkek egemen taşra dili; bunların tümü yıllardır Emin Alper sinemasının alametifarikası. Ancak tam da bu nedenle “Kurtuluş”, bende bir yenilik duygusu uyandırmadı. Tam tersine, Emin Alper sinemasının yıllardır dolaştığı temaların bu filmde genişlemek yerine kendi etrafında dönmeye başladığını düşündürdü.




Emin Alper sinemasını uzun zamandır yalnızca estetik bir başarı olarak değil, Türkiye’nin ruh halini okuma biçimi olarak takip ediyorum. Özellikle “Kız Kardeşler” ve “Kurak Günler” üzerine yazarken onun politik gerilimi güncel bir sezgiyle birleştirme becerisini önemsemiştim. Bu nedenle Berlinale ana yarışma kategorisinde yarışan 22 filmden biri olan “Kurtuluş” filminden beklentim yüksekti.
Ancak filmi izlediğimde salondan açıkçası hayal kırıklığıyla çıktım.
Tanıdık Bir Evren
“Kurtuluş”, Emin Alper sinemasının çok iyi bildiğimiz koordinatlarında ilerliyor. Açılış sahnesinden mekan kullanımına, gerilim kurma biçiminden yükselen linç atmosferine kadar film hem yönetmenin kendi sinemasının tekrarlarını hem de aşina olduğumuz politik alegorilerin tanıdık varyasyonlarını taşıyor; yine kapalı bir coğrafyada geçiyor, yine yükselen bir linç psikolojisi, yine kolektif paranoya, yine erkek egemen bir dil olayları şekillendiriyor.

Bu, Emin Alper’in sinema kariyerinin başından beri tüm filmlerinde kurduğunu gözlemlediğim bir evren: “Tepenin Ardı”nda görünmeyen düşman üzerinden örgütlenen korku, aslında toplumun kendi iç şiddetini açığa çıkarıyordu. “Abluka”da kent, kapalı bir zihne dönüşüyor; politik baskı bireysel paranoyaya sızıyordu. Sonrasında taşra, otorite ve kolektif histeri temaları farklı biçimlerde genişlemeye devam etti.
“Kurtuluş” da bu hattı sürdürüyor. Ancak bu kez dikkatimi çeken şey şu oldu: Bu evren atık genişlemiyor ve hatta film yeni bir düşünsel alan açmak yerine tanıdık bir atmosferi yeniden üretmekle yetiniyor.

“Neden Şimdi?” Sorusu
Filmdeki tarihsel referanslar oldukça açık. Hikaye doğrudan 2009’daki Bilge Köyü katliamını çağrıştıran bir olay üzerinden ilerliyor; tarikat yapıları ve toplumsal histeri güçlü bir politik zemin kuruyor.
Bu tercih elbette Türkiye’nin değişmeyen şiddet döngüsüne dair bir yorum olarak okunabilir. Yani mesele yalnızca bir tarihsel olay değil, Türkiye’de linç kültürünün ve kolektif paranoyanın sürekliliği olabilir.
Bu yorum mümkün.
Ancak film boyunca zihnimde dolaşan temel soru şu oldu: Bu hikaye neden şimdi anlatılıyor?
Eğer amaç tarihsel bir sürekliliğe işaret etmekse, bunun bugüne dair daha güçlü bir sezgi üretmesi gerekirdi. Oysa “Kurtuluş” bana daha çok 2000’lerin politik alegori refleksini yeniden çağırıyormuş hissi verdi.
Bugünün Türkiye’si daha hibrit, daha gri ve çoğu zaman daha görünmez şiddet biçimleriyle örülü. Politik baskı artık yalnızca taşra linçleri ya da açık kolektif patlamalar üzerinden işlemiyor; daha dağınık, daha karmaşık mekanizmalar içinde kendini gösteriyor.
“Kurtuluş” ise bu karmaşıklığı yakalamak yerine daha tanıdık bir alegori diline geri dönüyor.
Bu nedenle film, bana eski reflekslerle yapılmış bir film hissi verdi: İhtiyatlı; kontrollü ama günümüzün karmaşık siyasal atmosferini yeterince zorlamayan bir çalışma.

Tekrar mı, Bilinçli Süreklilik mi?
“Tepenin Ardı”ndaki metafor cesurdu.
“Abluka” biçimsel olarak huzursuz ediciydi.
“Kurak Günler” güncel siyasal atmosferle neredeyse eşzamanlı bir temas kuruyordu.
“Kurtuluş” ise daha güvenli bir hatta ilerliyor…
Uzun uzun anlatılan hikayeler, bitmeyen diyaloglar, zaten görüneni tekrar etmekten öteye geçmiyor. Alegori bugünü keskinleştirmek yerine mesafe koyuyor. Belki hayal kırıklığımın kaynağı tam olarak bu: Emin Alper’den yalnızca iyi kurulmuş bir politik gerilim değil, kendi estetiğini zorlayan bir kırılma bekliyor oluşumdu.

İzleyiciye Bir Not
Elbette “Kurtuluş”, Berlinale’den ödülle dönmüş bir film; dolayısıyla görülmeyi ve tartışılmayı fazlasıyla hak ediyor.
Ama benim için sonuç net: Her ne kadar jüride etkili olup aldığı ödülle Türkiye’yi gururlandırmış olsa da, “Kurtuluş” bence Emin Alper filmografisinin en zayıf halkası. İhtiyatlı, kendini tekrar eden ve bugünü yakalamayan bir film. Emin Alper’i ve Emin Alper sinemasını yeni bir yere taşımıyor.
Ele aldığı katliam ve tarikat meselesi düşünüldüğünde, “Neden şimdi bu hikaye?” sorusu film boyunca yeterince karşılık bulmuyor. Uzun diyaloglar, tanıdık erkek şiddeti temsilleri ve sürprizsiz dramatik yapı, bugünün karmaşıklığını yakalamakta zorlanıyor. Risk almayan, eski reflekslerle ilerleyen bir film için verilen “Büyük Jüri Ödülü” bu yüzden benim için tartışmalı bir konu.
Özetle “Kurtuluş”u izlerken aklıma takılan soru şuydu: Bir yönetmen kendi sinema dilini ne zamana kadar derinleştirir, hangi noktadan sonra aynı dilin içinde dolaşmaya başlar? Belki de mesele filmin ne anlattığı değil, ne zaman anlattığı. “Kurtuluş”, Türkiye’nin karanlık bir hikayesini anlatıyor; fakat o hikayenin bugüne neden yeniden anlatıldığını beni ikna edecek bir cevap sunmuyor.
Belki siz benim aksime filmde güçlü bir süreklilik fikri bulacaksınız. Belki de Emin Alper’in bilinçli olarak seçtiği bu tekrar dili, Türkiye’nin değişmeyen ruh haline dair bir iddiadır.
Asıl tartışma ise filmin vizyon tarihi olan 6 Mart’tan sonra başlayacak. Çünkü sinema ancak seyirciyle tamamlanan bir sanat. Ve nihai sözü, gerçek tartışmayı siz yönlendirecek ve nokta koyacaksınız.





Bir yanıt yazın