21. yüzyılın ilk çeyreği tamamlanırken, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), iç dinamikleri açısından tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birine tanıklık etmektedir. Soğuk Savaş’ın galibi ve küreselleşmenin baş mimarı olarak tek kutuplu dünyanın tek hegemonu konumundaki bu devletin, bugün geldiği noktada ciddi bir meşruiyet ve etkinlik krizi yaşadığı gözlemlenmektedir. Bu kriz, yalnızca ekonomik dalgalanmaların ötesine geçerek, devletin temel kurumlarına duyulan güvenin sarsılması, toplumsal sözleşmenin yeniden müzakereye açılması ve siyasal elitler arasındaki uzlaşı kültürünün tamamen kaybolması gibi yapısal boyutlara ulaşmıştır. Ülke, adalet sisteminden sağlık politikalarına, göçmenlik rejiminden güvenlik bürokrasisine kadar neredeyse tüm alanlarda birbiriyle bağlantılı sorunlar ağının içinde boğuşmaktadır. Tüm bu gelişmeler, Amerikan kapitalizminin ve temsili demokrasi modelinin derin yapısal çelişkilerinin bir yansıması olarak değerlendirilmektedir (Oğuzlu, 2026; İsmayıl, 2025).
Nitekim, ABD’nin içte yaşadığı bu sarsıntı, dış politika tercihlerine de doğrudan yansımakta, ülkenin uluslararası angajmanlarında bir tür “daralma” veya en azından stratejik önceliklerin yeniden tanımlanması ihtiyacını doğurmaktadır. İç politikadaki derin görüş ayrılıkları, dış politika yapım sürecini felç ederken, bir yandan da “önce Amerika” söylemi gibi yeni izolasyonist eğilimleri beslemektedir. Özellikle 2026 Davos Zirvesi’nde ortaya çıkan tablo, Batı dünyasının kendi içindeki normatif ve stratejik uyumun çözüldüğünü, ABD’nin artık ortak değerlerden ziyade güç ilişkileri ve çıplak çıkar pazarlıkları üzerinden bir dış politika izlediğini göstermiştir (Oğuzlu, 2026). Bu bağlamda, ABD’nin “çatırdaması” olarak nitelendirilebilecek bu süreç, yalnızca bir ulus-devletin iç krizi değil, aynı zamanda 20. yüzyılda inşa edilen liberal uluslararası düzenin mimarının yaşadığı bir güven bunalımıdır (Mearsheimer, 2018; Walt, 2019).
Mevcut durumun anlaşılması, sorunların birbirinden bağımsız olmadığının kavranmasını gerektirmektedir. Epstein gibi skandallar sınıfsal adaletsizliği ve seçkinlerin dokunulmazlığını gözler önüne sererken, Trump ile Anayasa Mahkemesi arasındaki gerilim siyasal kutuplaşmanın kurumlar üzerindeki yıkıcı etkisini somutlaştırmaktadır. Öte yandan, 37 trilyon doları aşan ve hızla 39 trilyona yaklaşan ulusal borç ve artan işsizlik gibi ekonomik göstergeler, refah devleti vaatlerinin aşındığını ve toplumsal sözleşmenin giderek zayıfladığını ortaya koymaktadır (Wolfenstein, 2025; Congressional Budget Office, 2025). Tüm bu olgular, Amerikan toplumunda yargıya, siyasi kurumlara ve birbirlerine duyulan güvenin hızla eridiği bir ortamda, derin bir kutuplaşma ve güvensizlik sarmalının varlığına işaret etmektedir (Pew Research Center, 2025; Klein, 2020).
Seçkinlerin Dokunulmazlığı: Epstein Skandalı ve İki Kademeli Adalet Sistemi
Jeffrey Epstein davası, Amerikan tarihinin en büyük skandallarından biri olarak, ülkenin adalet sisteminin zenginler ve güçlüler karşısındaki acziyetini ve belki de suç ortaklığını gözler önüne sermiştir. On yıllar boyunca bir insan kaçakçılığı ağı işletmekle suçlanan bir figürün, ilk yargılanmasında aldığı aşırı hafif ceza ve bu süreçte dönemin savcılarından bazılarının sergilediği müsamahakar tutum, halk nezdinde “iki kademeli adalet sistemi” algısını pekiştirmiştir. Epstein’ın Manhattan’daki gözaltı merkezinde esrarengiz ölümü ise bu algıyı komplo teorilerine dönüştürmüş, kurumlara olan inancı daha da derinden sarsmıştır. Skandal, yalnızca Epstein’ın kendisiyle sınırlı kalmamış, onun sosyal çevresinde yer alan geniş bir elit kesimin bu suç ağıyla ilişkisine dair soruları gündeme getirmiştir (Patterson, 2021; Brown, 2020). Amerikan toplumunda, siyasi ve finansal seçkinlerin hukukun üzerinde olduğu ve kendi çıkarları için korunduğu yönündeki yaygın kanaat bu vakayla birlikte daha da pekişmiştir.
Epstein skandalının yarattığı kamuoyu tepkisi, aynı zamanda müesses nizam ile halk arasındaki uçurumun da bir göstergesidir. Bir yanda küresel çapta bir suç ağının parçası olan süper zenginler ve onları koruyan bürokratik mekanizma, diğer yanda ise adalete erişimi giderek zorlaşan sıradan vatandaşlar. Bu durum, ABD’deki gelir adaletsizliğinin adalet sistemine nasıl sirayet ettiğinin en çarpıcı örneklerinden birini teşkil etmektedir (Piketty, 2014; Stiglitz, 2019). Bu tür skandallar, halkın yalnızca mahkemelere değil, aynı zamanda onları denetlemesi gereken siyasi otoritelere ve medyaya olan güvenini de aşındırmaktadır. Zira Epstein’ın faaliyetleri yıllarca medyada yeterince sorgulanmamış, siyasetçiler ise onunla aynı sofralarda oturmaktan çekinmemiştir (Wright, 2019). Bu dokunulmazlık zırhı, kırıldığı anda ise sistemin tüm meşruiyeti sorgulanır hale gelmiştir. Dolayısıyla Epstein vakası, münferit bir hukuk skandalı olmanın ötesinde, Amerikan seçkinler sınıfının ahlaki çöküntüsünü ve bu sınıfın devlet kurumları üzerindeki nüfuzunu simgeleyen bir olguya dönüşmüştür (Graff, 2021).
Ortadoğu Politikasının İç Yansımaları: İsrail Tartışmaları ve Toplumsal Bölünme
ABD’nin İsrail’e yönelik geleneksel desteği, iç siyasette giderek daha fazla tartışma konusu haline gelmekte ve bu durum ülkenin dış politika yapım sürecindeki derin bölünmeleri yansıtmaktadır. Özellikle son dönemde artan bölgesel çatışmalar, Amerikan kamuoyunda İsrail’e yapılan askeri ve diplomatik yardımın boyutlarına dair ciddi soru işaretleri doğurmuştur. Bir yandan geleneksel olarak güçlü olan Yahudi lobisi ve Evanjelik gruplar İsrail ile ittifakın sürdürülmesini savunurken, diğer yandan özellikle genç seçmenler ve ilerici kesimler Filistin hakları konusunda daha duyarlı bir tutum takınılmasını talep etmektedir (Mearsheimer & Walt, 2007; Ben-Porat, 2023). Bu tartışma, ABD’nin Ortadoğu’daki stratejik çıkarları ile iç politikadaki etik ve insani değerler arasında bir denge kurma zorunluluğunu gündeme getirmektedir. Konunun bu denli hassas olması, dış politikanın bile iç siyasi kutuplaşmanın bir aracı haline geldiğini göstermektedir.
Bu bağlamda, ABD’nin İsrail’e verdiği desteğin sorgulanması, aynı zamanda ülkenin küresel liderlik rolüne dair daha geniş bir tartışmanın da parçasıdır. İçeride yaşanan ekonomik sıkıntılar ve altyapı sorunları varken, milyarlarca dolarlık dış yardımın sürdürülmesi, geniş halk kitleleri nezdinde anlamsız ve adaletsiz bulunmaktadır (Wolfenstein, 2025). Bu durum, “önce Amerika” söylemini güçlendirirken, geleneksel müttefiklik ilişkilerini de zora sokmaktadır. Ayrıca, İsrail politikasına yönelik bu içeriden gelen eleştiriler, ABD’nin bölgedeki ortakları nezdinde güvenilirliğini sorgulatmakta ve Washington’ın geleneksel rolünü oynamasını zorlaştırmaktadır (Indyk, 2020). Sonuç olarak, İsrail’in hegemonyasına dair tartışmalar, ABD’nin hem iç siyasi dengelerini hem de küresel stratejik konumunu doğrudan etkileyen çok boyutlu bir kriz alanına dönüşmüştür (Kurtzer & Lasensky, 2022).
Yürütme ve Yargı Arasında: Anayasal Krizin Eşiğinde Bir Ülke
Başkan Donald Trump’ın siyasi sahneye dönüşüyle birlikte, ABD siyasetinde zaten yüksek olan tansiyon daha da artmış, Trump ile yargı erki, özellikle de Anayasa Mahkemesi arasındaki gerilim yeni bir boyuta ulaşmıştır. Trump’ın aday göstermesiyle muhafazakar çoğunluğun daha da pekiştiği Yüksek Mahkeme, beklentilerin aksine, Trump yönetiminin bazı icraatlarına karşı zaman zaman sınırlayıcı bir rol üstlenmiş, bu durum başkan ile mahkeme arasında açık bir çatışmaya yol açmıştır. Trump’ın mahkeme kararlarını sosyal medya üzerinden sert bir dille eleştirmesi, hatta bazı yargıçların görevden alınması gerektiğine dair söylemleri, kuvvetler ayrılığı ilkesini tartışmaya açmıştır (Tribe & Matz, 2021; Chemerinsky, 2022). Bu durum, yalnızca Trump’ın kişisel üslubundan kaynaklanmamakta, aynı zamanda ülkedeki derin siyasi kutuplaşmanın bir tezahürü olarak değerlendirilmektedir. Cumhuriyetçi ve Demokrat seçmenlerin neredeyse tamamının, yargı kararlarını dahi kendi ideolojik perspektiflerinden yorumladığı bir ortamda, mahkemenin tarafsız hakem rolü ciddi bir erozyona uğramıştır (Skocpol & Tervo, 2020; Mason, 2018).
Bu kutuplaşma, Yüksek Mahkeme’nin toplumsal cinsiyet, kürtaj, silahlanma ve dini özgürlükler gibi hassas konularda verdiği kararlarla daha da derinleşmektedir. Her bir karar, toplumun bir yarısında sevinçle karşılanırken, diğer yarısında meşruiyeti sorgulanmakta ve mahkemenin siyasallaştığı eleştirileri yükselmektedir. Bu bağlamda Trump’ın mahkemeyi hedef alan söylemleri, aslında mevcut tabanının duygularına tercüman olmakta ve onların kurumlara olan güvensizliğini pekiştirmektedir (Pew Research Center, 2025). Öyle ki, bir kesim için “hukukun üstünlüğü”nün son kalesi olarak görülen mahkeme, diğer bir kesim için “elitlerin” elinde bir siyasi silaha dönüşmüştür. Bu durum, ABD demokrasisinin temel işleyiş mantığını tehdit eden bir istikrarsızlık unsuru haline gelmiştir (Levitsky & Ziblatt, 2018). Başkan ile yüksek yargı arasındaki bu çatışma, aslında toplumun kendisiyle olan çatışmasının bir yansıması olarak, Amerikan siyasal sisteminin ne kadar kırılgan bir zeminde durduğunu göstermektedir.
Sınırların Ötesi: Göç Politikasının İnsani ve Siyasi Boyutları
ABD’nin içinde bulunduğu bunalımın en somut göstergelerinden biri, göçmenlik politikasındaki kaos ve bunun yarattığı insani krizdir. Özellikle güney sınırında yaşananlar, federal hükümetin en temel işlevlerinden biri olan sınır güvenliğini sağlama ve düzenli göçü yönetme konusundaki acziyetini gözler önüne sermektedir. Mevcut yasaların yetersizliği, siyasi aktörlerin konuyu sürekli olarak bir kriz malzemesi haline getirmesi ve iki parti arasında kapsamlı bir göç reformu konusunda uzlaşı sağlanamaması, milyonlarca insanın belirsizlik içinde yaşamasına neden olmaktadır (Massey, 2021; Chomsky, 2020). Bu durum, yalnızca göçmenleri değil, aynı zamanda göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki kamu hizmetlerini, okulları ve sağlık sistemini de zorlamakta, yerel halk ile göçmenler arasında toplumsal gerilimlere yol açmaktadır. Sorunun bu denli karmaşık ve çözümsüz kalması, devletin etkinliğine dair ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Göç sorunu, aynı zamanda ABD’nin kimlik ve ulus inşasına dair derin bir tartışmayı da beraberinde getirmektedir. Ülkenin demografik yapısının hızla değişmesi, bazı kesimlerde “Amerikan kimliği”nin ne olduğuna dair kaygıları körüklemekte ve bu kaygılar popülist siyasetçiler tarafından başarıyla mobilize edilmektedir (Huntington, 2004; Hochschild, 2016). Bu durum, toplumu daha da kutuplaştırmakta ve göçmen karşıtı söylemleri normalleştirmektedir. Öte yandan, ekonominin birçok sektörü göçmen işgücüne bağımlıyken, uygulanan katı göç politikaları işgücü açığına ve ekonomik verimsizliklere yol açmaktadır (Borjas, 2016). Tüm bu çelişkiler, ABD’nin göç konusunda rasyonel, insani ve uzun vadeli bir politika geliştirmekten ne kadar uzak olduğunu göstermektedir. Sınırda ailelerin ayrılması, çocukların kötü koşullarda tutulması gibi görüntüler, ABD’nin dünyadaki imajına da ciddi zarar vermektedir (Lakhani, 2020).
Sağlıkta Eşitsizlik: Sigorta Krizi ve Sosyal Güvencesizlik
Sağlık sigortası sorunu, Amerikan sosyal devlet anlayışının en zayıf halkalarından biri olarak varlığını sürdürmektedir. Dünyanın en zengin ülkesinde milyonlarca insanın sağlık sigortasına erişiminin olmaması veya yetersiz kalması, sistemin temel bir eşitsizlik üzerine kurulu olduğunu göstermektedir. Özel sigorta şirketlerinin kâr odaklı işleyişi, sağlık hizmetlerini bir lükse dönüştürmekte ve vatandaşları beklenmedik bir sağlık sorunu karşısında iflas riskiyle karşı karşıya bırakmaktadır (Himmelstein & Woolhandler, 2020; Brill, 2015). Mevcut sistem, hastalık durumunda maddi güvence sağlamak bir yana, bizzat kendisi bir güvencesizlik kaynağı haline gelmiştir. Bu durum, özellikle düşük gelirli gruplar ve küçük işletmelerde çalışanlar için hayati bir tehdit oluşturmaktadır (Krugman, 2020; Wolfenstein, 2025).
Obama döneminde hayata geçirilen Affordable Care Act (Obamacare) bile bu sorunu kökünden çözememiş, sonraki yıllarda yapılan yasal ve siyasi müdahalelerle sistem daha da karmaşık hale gelmiştir. Sağlık reformu konusu, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında sürekli bir çatışma alanı olmaya devam etmekte ve bu durum kapsamlı bir çözüm üretilmesini engellemektedir (Starr, 2022; McDonough, 2020). Pandemi dönemi, sağlık sistemindeki bu eşitsizlikleri ve kırılganlıkları tüm çıplaklığıyla ortaya koymuş, azınlık gruplarının ve yoksulların salgından çok daha ağır etkilendiğini göstermiştir (Yearby, 2021). Birinci dünya ülkesinde, temel bir insan hakkı olan sağlığa erişimin bu denli sorunlu olması, sosyal devlet anlayışının çöküşünün en önemli kanıtlarından biridir. Bu durum, halkın hükümete ve sisteme olan güvenini daha da aşındırmaktadır.
Güven Bunalımı: Yargıya Güvensizlik, Polis Şiddeti ve Meşruiyet Krizi
ABD’de yargıya ve temel devlet kurumlarına duyulan güven, son yıllarda tarihi düşük seviyelere inmiştir. Bu güven erozyonunun en önemli nedenlerinden biri, polis şiddeti vakalarının sıklığı ve bu vakalar karşısında adalet sisteminin yetersiz kalmasıdır. George Floyd’un öldürülmesiyle dünya çapında yankı bulan Black Lives Matter hareketi, aslında sistemik bir sorunun sadece görünen yüzüdür (Taylor, 2021; Lebron, 2017). Her gün farklı bir şehirde, farklı bir polis şiddeti haberiyle sarsılan toplum, özellikle siyahi ve Latin kökenli vatandaşlar, kendilerini koruması gereken güçler tarafından hedef alındıklarını hissetmektedir. Bu durum, hukuk devleti ilkesinin temelinden sarsılmasına ve devletin meşru şiddet tekelinin sorgulanmasına yol açmaktadır (Vitale, 2017; Alexander, 2020).
Yargı ve kurumlara güvenin azalması, yalnızca polis şiddetiyle sınırlı bir sorun değildir. Adalet sisteminin zenginler ve siyasiler lehine işlediği algısı, siyasi partilerin çıkar çatışmalarının kurumların işleyişine yansıması ve bürokrasinin hantallığı, vatandaşların devlete olan inancını zayıflatan diğer faktörlerdir (Fukuyama, 2014; Ziblatt, 2017). Artık birçok Amerikalı, mahkemelerin adil olduğuna, seçimlerin güvenli olduğuna veya hükümetin halkın çıkarlarını gözettiğine inanmamaktadır (Pew Research Center, 2025). Bu güvensizlik ortamı, siyasi kutuplaşmayı daha da derinleştirmekte ve toplumu ortak bir zeminde buluşmaktan alıkoymaktadır. Kurumlara duyulan güvenin bu denli düşük olması, demokrasinin sağlıklı işleyişi için en büyük tehditlerden biridir (Norris, 2022).
Borç Sarmalı ve İşsizlik: Ekonominin Kırılgan Yapısı
ABD ekonomisi, görünürdeki gücüne rağmen, derin yapısal sorunlarla boğuşmaktadır. 2025 itibarıyla 37 trilyon doları aşan ve hızla 39 trilyona yaklaşan ulusal borç, ülkenin mali sürdürülebilirliği konusunda ciddi endişelere yol açmaktadır (Congressional Budget Office, 2025). Borcun gayri safi yurt içi hasılaya oranının yüzde 120’nin üzerinde olması, uzun vadede faiz ödemelerinin bütçe üzerinde oluşturduğu yükü artırmakta ve altyapı, eğitim, sağlık gibi kritik alanlara yapılması gereken yatırımları kısıtlamaktadır. 2025 yılında faiz ödemelerinin 794 milyar doları bulması beklenirken, bu rakamın birkaç yıl içinde 1 trilyon doları aşacağı öngörülmektedir. Bu durum, savunma harcamalarını bile geride bırakan bir faiz yükü anlamına gelmektedir (Wolfenstein, 2025). Bu borç krizi, ekonomik büyümeyi yavaşlatmakta ve gelecek nesillerin sırtına ağır bir yük bindirmektedir (Kotlikoff & Burns, 2021).
Ekonomik kırılganlığın bir diğer boyutu ise işsizlik ve işgücü piyasasındaki bozulmadır. 2025 yılı Ağustos ayında işsizlik oranının yüzde 4,3’e yükselmesi ve aynı ayda yalnızca 22 bin yeni iş yaratılabilmesi, ekonominin ciddi bir yavaşlama sinyali verdiğini göstermektedir (Bureau of Labor Statistics, 2025). Özellikle genç mezunlar arasında işsizlik oranlarının artması, umutsuzluk ve geleceğe dair karamsarlığı beslemektedir. İşgücüne katılım oranının düşmesi, iş bulma ümidini kaybedenlerin iş aramaktan vazgeçtiği anlamına gelmektedir. Bunun yanı sıra, Trump döneminde Çin ile başlatılan ticaret savaşları ve uygulanan dengesiz gümrük vergisi politikaları, belirsizliği artırarak yatırımları durma noktasına getirmiş ve tedarik zincirlerini bozmuştur (Irwin, 2020; Bown, 2021). 2025’in ilk çeyreğinde ekonominin yüzde 0,3 daralması, bu politikaların olumsuz etkilerini net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Bölünmüş Bir Ulus: Siyasi Kutuplaşma ve Güvensizlik Sarmalı
ABD’yi çatırdatan tüm bu sorunların temelinde, siyasi kutuplaşma ve bunun beslediği güvensizlik sarmalı yatmaktadır. Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasındaki uçurum, artık yalnızca politika farklılıklarıyla açıklanamayacak kadar derinleşmiştir. Taraflar, birbirlerini yalnızca siyasi rakip olarak değil, ülke için bir tehdit olarak görmektedir (Abramowitz, 2018; Finkel vd., 2020). Bu durum, Kongre’de uzlaşı kültürünü tamamen ortadan kaldırmış, hükümetin kapanması, borç tavanı krizleri gibi sorunları kronik hale getirmiştir (Mann & Ornstein, 2016). Medya da bu kutuplaşmadan nasibini alarak, taraflı yayıncılıkla toplumun farklı kesimlerini ayrı gerçekliklerde yaşamaya mahkum etmektedir (Benkler vd., 2018; Iyengar & Massey, 2019). Bu kısır döngü, ülkenin karşı karşıya olduğu ciddi sorunlara karşı ortak bir tavır geliştirilmesini engellemektedir.
Kutuplaşma ve güvensizlik, yalnızca siyasi kurumları değil, toplumun dokusunu da tehdit etmektedir. İnsanlar artık farklı siyasi görüşteki komşularıyla, aile üyeleriyle bile sağlıklı iletişim kuramaz hale gelmiştir. Kamusal tartışma alanı, nefret söylemi ve linç kültürü tarafından işgal edilmiştir (Haidt, 2022; Klein, 2020). 2026 Davos Zirvesi’nde ortaya konduğu gibi, bu iç kriz ABD’nin dış politikasına da yansımakta, ülkeyi uluslararası arenada güvenilmez ve öngörülemez bir aktör haline getirmektedir (Oğuzlu, 2026). Eğer bu gidişat durdurulamazsa, ABD’nin yalnızca iç istikrarı değil, küresel liderlik rolü de tamamen sona erebilir (Kupchan, 2022; Walt, 2019). Toplumu bir arada tutan bağların koptuğu, kurumların meşruiyetini yitirdiği bir noktada, “çatırdama”nın yerini çok daha yıkıcı bir çöküş süreci alabilir.
Sonuç
Amerika Birleşik Devletleri, tarihinin belki de en karmaşık ve çok boyutlu krizlerinden birini yaşamaktadır. Epstein skandalından polis şiddetine, 39 trilyon dolarlık borç yükünden sağlık sigortası krizine kadar uzanan bu sorunlar yelpazesi, aslında aynı hastalığın farklı semptomlarıdır. Bu hastalık, giderek artan eşitsizlikler karşısında çözüm üretemeyen bir ekonomik modelin, halkın iradesini yansıtmakta aciz kalan bir siyasi sistemin ve toplumu bir arada tutan değerlerin aşınmasının bir sonucudur (Piketty, 2014; Stiglitz, 2019; Fukuyama, 2014). Tüm bu gelişmeler, Amerikan rüyasının giderek daha fazla insan için erişilemez hale geldiğini ve ülkenin kuruluş felsefesinin temelindeki vaatlerin sorgulanmaya başlandığını göstermektedir.
Yaşananlar, yalnızca ABD’yi değil, onun liderliğindeki Batı merkezli küresel düzeni de derinden etkilemektedir. 2026 Davos Zirvesi’nde açıkça görüldüğü üzere, Avrupa ile ABD arasındaki stratejik uyum çözülmekte, ortak değerler ve kurallar yerini güç ilişkilerine ve çıkar pazarlıklarına bırakmaktadır (Oğuzlu, 2026). ABD’nin iç krizleri, dış politikasını daha saldırgan ve öngörülemez hale getirirken, bir zamanlar inşa ettiği liberal uluslararası düzenin temellerini de dinamitlemektedir (Mearsheimer, 2018). Öte yandan, Çin gibi rakiplerin yükselişi karşısında ABD’nin içine kapanması, küresel güç dengelerinde kalıcı bir değişime yol açabilecek potansiyele sahiptir (Allison, 2017; İsmayıl, 2025).
Bu krizden çıkış, mevcut sorunların yüzeysel ve geçici çözümlerle değil, köklü ve yapısal reformlarla ele alınmasını gerektirmektedir. Siyasi kutuplaşmayı aşacak bir uzlaşı kültürünün yeniden inşası, adalet sistemine olan güvenin tesis edilmesi, ekonomide sürdürülebilir bir modelin benimsenmesi ve toplumsal eşitsizliklerin giderilmesi, atılması gereken adımların sadece birkaçıdır (Levitsky & Ziblatt, 2018; Putnam & Garrett, 2020). Ancak mevcut tablo, bu tür köklü reformların gerçekleştirilmesinin önündeki engellerin ne kadar büyük olduğunu da gözler önüne sermektedir. ABD’nin önümüzdeki yıllarda bu “çatırdama”yı onarıp onaramayacağı veya daha derin bir çöküşe sürüklenip sürüklenmeyeceği, yalnızca Amerikan halkının değil, tüm dünyanın geleceğini şekillendirecek en önemli sorulardan biri olarak durmaktadır.
Kaynakça
Abramowitz, A. (2018). The Great Alignment: Race, Party Transformation, and the Rise of Donald Trump. Yale University Press.
Alexander, M. (2020). The New Jim Crow: Mass Incarceration in the Age of Colorblindness (10th Anniversary Edition). The New Press.
Allison, G. (2017). Destined for War: Can America and China Escape Thucydides’s Trap?. Houghton Mifflin Harcourt.
Benkler, Y., Faris, R., & Roberts, H. (2018). Network Propaganda: Manipulation, Disinformation, and Radicalization in American Politics. Oxford University Press.
Ben-Porat, G. (2023). The Failure of the Two-State Solution: The Prospects of One State in the Israel-Palestine Conflict. I.B. Tauris.
Borjas, G. J. (2016). We Wanted Workers: Unraveling the Immigration Narrative. W. W. Norton & Company.
Bown, C. P. (2021). The US-China Trade War and Phase One Agreement. Peterson Institute for International Economics.
Brill, S. (2015). America’s Bitter Pill: Money, Politics, Backroom Deals, and the Fight to Fix Our Broken Healthcare System. Random House.
Brown, E. (2020). The Epstein Files: The Dark Secrets of a Predator. Skyhorse Publishing.
Bureau of Labor Statistics. (2025). Employment Situation Summary: August 2025. U.S. Department of Labor.
Chemerinsky, E. (2022). Worse Than Nothing: The Dangerous Fallacy of Originalism. Yale University Press.
Chomsky, A. (2020). Undocumented: How Immigration Became Illegal. Beacon Press.
Congressional Budget Office. (2025). The Budget and Economic Outlook: 2025 to 2035. U.S. Congress.
Finkel, E. J., vd. (2020). “Political sectarianism in America.” Science, 370(6516), 533-536.
Fukuyama, F. (2014). Political Order and Political Decay: From the Industrial Revolution to the Globalization of Democracy. Farrar, Straus and Giroux.
Graff, G. M. (2021). The Jeffersonians: The Men Who Made America. Liveright Publishing.
Haidt, J. (2022). The Coddling of the American Mind: How Good Intentions and Bad Ideas Are Setting Up a Generation for Failure. Penguin Books.
Himmelstein, D. U., & Woolhandler, S. (2020). The Health of Nations: The Campaign to End Poverty and Disease. The New Press.
Hochschild, A. R. (2016). Strangers in Their Own Land: Anger and Mourning on the American Right. The New Press.
Huntington, S. P. (2004). Who Are We? The Challenges to America’s National Identity. Simon & Schuster.
Indyk, M. (2020). Master of the Game: Henry Kissinger and the Art of Middle East Diplomacy. Knopf.
Irwin, D. A. (2020). The Return of Trade Protectionism. Peterson Institute for International Economics.
İsmayıl, T. (2025). “ABD–Venezuela Krizi Bağlamında Küresel Güç Değişimi: Rusya’nın Zayıflaması, Çin Stratejisi ve Yeni Müdahale Modeli.” Akademiye.org.
Iyengar, S., & Massey, D. S. (2019). “Scientific communication in a post-truth society.” Proceedings of the National Academy of Sciences, 116(16), 7656-7661.
Klein, E. (2020). Why We’re Polarized. Avid Reader Press / Simon & Schuster.
Kotlikoff, L. J., & Burns, S. (2021). The Clash of Generations: Saving Ourselves, Our Kids, and Our Economy. MIT Press.
Krugman, P. (2020). Arguing with Zombies: Economics, Politics, and the Fight for a Better Future. W. W. Norton & Company.
Kupchan, C. A. (2022). The Lost World: The Remaking of the Postwar West. Oxford University Press.
Kurtzer, D. C., & Lasensky, S. (2022). Negotiating Arab-Israeli Peace: American Leadership in the Middle East. United States Institute of Peace Press.
Lakhani, N. (2020). Who Killed My Father?. Verso Books.
Lebron, C. J. (2017). The Making of Black Lives Matter: A Brief History of an Idea. Oxford University Press.
Levitsky, S., & Ziblatt, D. (2018). How Democracies Die. Crown Publishing.
Mann, T. E., & Ornstein, N. J. (2016). It’s Even Worse Than It Looks: How the American Constitutional System Collided with the New Politics of Extremism. Basic Books.
Mason, L. (2018). Uncivil Agreement: How Politics Became Our Identity. University of Chicago Press.
Massey, D. S. (2021). The Border: Policy and Politics in the New Era. Russell Sage Foundation.
McDonough, J. E. (2020). Inside National Health Reform. University of California Press.
Mearsheimer, J. J. (2018). The Great Delusion: Liberal Dreams and International Realities. Yale University Press.
Mearsheimer, J. J., & Walt, S. M. (2007). The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy. Farrar, Straus and Giroux.
Norris, P. (2022). In Praise of Skepticism: Trust but Verify. Oxford University Press.
Oğuzlu, T. (2026). “İç kırılmalar, stratejik ayrışmalar ve meşruiyet krizi sarmalında Batı.” Anadolu Ajansı Analiz, 2 Şubat 2026.
Patterson, J. (2021). The Last Days of Jeffrey Epstein. Little, Brown and Company.
Pew Research Center. (2025). Public Trust in Government: 1958-2025. Pew Research Center.
Piketty, T. (2014). Capital in the Twenty-First Century. Harvard University Press.
Putnam, R. D., & Garrett, S. R. (2020). The Upswing: How America Came Together a Century Ago and How We Can Do It Again. Simon & Schuster.
Skocpol, T., & Tervo, C. (2020). Upending American Politics: Polarizing Parties, Ideological Elites, and Citizen Activists. Oxford University Press.
Starr, P. (2022). The Social Transformation of American Medicine: The Rise of a Sovereign Profession and the Making of a Vast Industry. Basic Books.
Stiglitz, J. E. (2019). People, Power, and Profits: Progressive Capitalism for an Age of Discontent. W. W. Norton & Company.
Taylor, K. Y. (2021). From #BlackLivesMatter to Black Liberation. Haymarket Books.
Tribe, L. H., & Matz, J. (2021). To End a Presidency: The Power of Impeachment. Basic Books.
Vitale, A. S. (2017). The End of Policing. Verso Books.
Walt, S. M. (2019). The Hell of Good Intentions: America’s Foreign Policy Elite and the Decline of the U.S. Primacy. Farrar, Straus and Giroux.
Wolfenstein, K. (2025). “ABD’nin günümüzdeki en büyük sorunları: Ekonomik zorluklar ve çözümler.” Xpert Digital, 22 Eylül 2025.
Wright, L. (2019). The Terror Years: From al-Qaeda to the Islamic State. Knopf Doubleday Publishing Group.
Yearby, R. (2021). “Structural Racism and Health Disparities: Reconfiguring the Social Determinants of Health Framework.” Journal of Law, Medicine & Ethics, 49(3), 431-441.
Ziblatt, D. (2017). Conservative Political Parties and the Birth of Modern Democracy in Europe. Cambridge University Press.


Bir yanıt yazın