

Berlinale’de filmler kadar jürilere de bakarım. Çünkü Berlin’de kimin neyi ödüllendirdiği, çoğu zaman kimin sinemaya nasıl baktığını da ele verir. 2026 Berlinale jürileri açıklandığında ilk hissim şu oldu: Festival, yine yalnızca “iyi film” değil, dünyayla teması olan bir sinema arıyor.

Uluslararası Jüri’nin başında bu yıl Wim Wenders var. Yönetmen, yazar, fotoğrafçı… Ve belki de en önemlisi, Berlin’le kişisel bir hafızası olan bir sinemacı. Wenders’in jüri başkanlığı, Berlinale’nin hızla tüketilen festival heyecanından ziyade, sinemanın zamanı ve belleğiyle ilgilendiğini hatırlatıyor. Altın ve Gümüş Ayı’ların sahibini belirleyecek 22 film, 21 Şubat’ta Berlinale Palast’ta açıklanacak; ama jürinin bileşimi şimdiden bir şeyler söylüyor.
Wenders’e eşlik eden isimler dikkat çekici bir coğrafi ve estetik çeşitlilik sunuyor: Nepal’den Min Bahadur Bham, Güney Kore sinemasının güçlü yüzlerinden Bae Doona, Hindistan’dan arşivci ve yapımcı Shivendra Singh Dungarpur, ABD’den Reinaldo Marcus Green, Japon yönetmen HIKARI ve Polonyalı yapımcı Ewa Puszczyńska. Berlinale, bu jüriyle Batı merkezli bir bakıştan bilinçli bir şekilde uzak duruyor.
İlk Filmler, İlk Cesaretler
Berlinale’nin genç sinemacılara açtığı alanlardan biri olan Perspectives bölümü ve En İyi İlk Film Ödülü, festivalin geleceğe dönük en net yatırımlarından biri. 50 bin euroluk ödül yalnızca maddi bir destek değil; bir yönetmenin yolculuğuna eşlik edecek sembolik bir “ilk işaret fişeği”.

Bu yıl jüri koltuğunda Sofia Alaoui, Frédéric Hambalek ve Dorota Lech oturuyor. İlk filmler söz konusu olduğunda, bu jüri daha çok potansiyeli, risk alma cesaretini ve kişisel bir sinema dili arayacaktır. Berlinale’nin “kusursuz” değil, samimi ve cesur ilk adımlara alan açtığını biliyoruz.

Kısa Filmler, Uzun Etkiler
Berlinale Shorts jürisi de en az ana yarışma kadar politik ve estetik bir hat çiziyor. Suriyeli yönetmen Ameer Fakher Eldin, Avusturyalı eleştirmen Stefan Grissemann ve Alman sanatçı Gabriele Stötzer, kısa filmin hala deneysel, rahatsız edici ve özgür bir alan olduğunu hatırlatan bir üçlü.
Altın Ayı, Gümüş Ayı ve Avrupa Film Ödülleri adaylığına ek olarak verilen CUPRA Filmmaker Award, kısa film alanında yeni bir yönetmen için gerçek bir sıçrama tahtası olma potansiyeli taşıyor.
Belgesel: Berlinale’nin Vicdan Alanı
Belgesel sinema, Berlinale’de her zaman özel bir yere sahip oldu. 2017’den bu yana verilen Berlinale Belgesel Ödülü, festivalin dünyaya bakışının en çıplak halini yansıtıyor. Bu yıl yarışan 16 belgesel, yalnızca biçimsel çeşitlilikleriyle değil, ele aldıkları politik, kişisel ve tarihsel yüklerle de dikkat çekiyor.

Jüri koltuğunda Lemohang Mosese, belgesel sinemanın yaşayan efsanelerinden B. Ruby Rich ve All That Breathes ile hafızalara kazınan Shaunak Sen var. Seçkide Rusya’dan Ukrayna’ya, kişisel arşivlerden politik yüzleşmelere uzanan geniş bir harita açılıyor. Berlinale, belgeseli bir türden çok, bir yüzleşme biçimi olarak görüyor.

Çocuklar, Gençler ve Geleceğin Seyircisi
Berlinale’nin belki de en sessiz ama en politik bölümü olan Generation ise Berlinale’nin en umut veren alanlarından biri. Çocukların ve gençlerin yalnızca izleyici değil, jüri olarak söz sahibi olduğu bu alan, festivalin geleceği kimin ellerine bıraktığını açıkça gösteriyor. Generation Kplus ve 14plus bölümlerinde Crystal Bear ödüllerini belirleyen Çocuk ve Gençlik Jürileri, sinemayı “uzmanların” tekelinden çıkarıp gerçek seyircisine teslim ediyor. Berlinale, bu tercihiyle sinemayı yalnızca bugünün estetik tartışmalarına değil, yarının bakışına da emanet ediyor.
Berlin’de festival günleri yaklaştıkça, jürilerin isimleri kadar neye baktıkları da belirleyici olacak. Berlinale 2026, yine yıldızlardan çok, sinemanın vicdanına kulak veren bir festival olmaya hazırlanıyor.




Bir yanıt yazın