Bir Ölümün Perde Arkası

Okuma Süresi:

2–4 dakika
❤️

Ölümler genellikle sessiz anlatılır; birkaç dua, birkaç hatıra, birkaç gözyaşı… Oysa her ölümün arkasında, kimsenin konuşmak istemediği bir perde daha vardır. Bu perde açıldığında, yalnızca bir insanın vedasını değil; bir ailenin gerçek yüzünü, yıllarca saklanan adaletsizlikleri, görünmez emeği ve hiç kimsenin sahiplenmediği yükleri de görürsünüz…

Bizim toplumda ölüm, herkesin “bir araya gelme” ritüeli gibi anlatılır. Ama çoğu zaman o bir araya gelmenin ardında, hiç yan yana durmamış insanların son anda sahneye çıkıp kendilerine rol biçtiği tuhaf bir düzen saklıdır.

Aylarca ortada görünmeyenler, bir günlüğüne kahraman kesilir; yükü sırtlayanlar ise perde arkasında unutulur. Gösteri hep öndekiler içindir; gerçeği taşıyanların sesi ise duyulmaz.

Çünkü belki de bir ölümü konuşmak kolaydır. Zor olan, o ölümün gerisinde biriken yükleri, kırgınlıkları, sessiz kahramanlıkları, hoyratlıkları ve aile denen yapının karanlık odalarını anlatmaktır.

Ben bugün o odaya bakmayı, o perdenin arkasında kalanları görünür kılmayı seçiyorum. Çünkü bazen ölümün kendisinden daha ağır olan, onun perde arkasında yaşananlardır.

Bir Ölümün Perde Arkası

Bizim coğrafyamızda aile, çoğu zaman bir dayanışma alanı olarak anlatılır. Sözde herkes birbirinin yanındadır, herkes yükü paylaşır, herkes elini taşın altına koyar. Ama iş gerçeğe geldiğinde, özellikle bir hastalık, bakım ya da ölüm süreci yaşandığında bu romantik anlatılar bir anda buharlaşır. Geriye, yıllardır süregelen bir toplumsal gerçek kalır: Emeğin yükünü birkaç kişi taşır; geri kalanlar ise kenardan ahkam kesmekle yetinir.

Aile içinde, görünmez bir görev dağılımı hep vardır. Çalışma şartları, hayat düzeni, kişisel sınırlar, psikolojik kapasiteler kimsenin meselesi değildir. Tek ölçüt şudur:

“Kimin işi daha esnekse, kimin sesi daha az çıkıyorsa, kime sorumluluk yüklemek daha kolaysa onun sırtına yığılır bütün yük.

Ve bu yük çoğu zaman aylarca, yıllarca süren bir bakım emeğidir. Hastane randevularından ilaç düzenlemelerine, geceleri beklemekten kriz anlarını yönetmeye kadar tamamı görünmez bir çaba.

Toplumsal kabul şunu söyler:
“Yapan yapsın, zaten hep o yapıyor.”
Yani emek verenin emeği normalleştirilir, tüketilir, yok sayılır.

Bu süreçlerde en ağır çelişki ise şudur:
Süreci hiç omuzlamayanlar ya da ucundan kıyısından sürece dahil olanlar söz söyleme hakkını en yüksek perdeden kendilerinde görür.

Sürece dahil olmayanlar ya da dahil olmaktan kaçınanlar, cenaze günü bir anda “aile büyüğü” kesilir.

Aylarca bir kez telefon açmayanların sözü, en çok koşturanın emeğinin önüne geçer.

Toplumun bakışında “otorite” hep görünür olana değil, kendisini görünür kılmak isteyene verilir.

Bir de kriz anlarında ortaya çıkan çok tanıdık bir tutum vardır:
Gerçeği bilmeyenler, sürecin dışındaki anlatıyı daha kolay sahiplenir. Çünkü her ailede kendini sözcü ilan eden birileri çıkar; en ufak bir emeği olmadan yaşananları çarpıtır, dramatikleştirir, kendine pay çıkarır.

Toplum da çoğu zaman bu seslere inanmayı seçer; çünkü hakikati aramak zahmetli, hikayeyi dinlemek kolaydır.

Cenaze kültürümüzde ise ilginç bir durum yaşanır:
Aylarca görünmez olan emeğin sahibi, o gün en arkaya itiliverir.
Taziyeler süreçte olmayanlara gider.
Hatta bazı ailelerde kriz anı, iç çekişmelerin üstüne tuz biber eker; hakaret, tehdit, hoyratlık bile ölünün yanında yaşanabilecek kadar sıradanlaşır. Acıya saygı değil, güç gösterisi önem kazanır.

Ve bütün bunlar bireysel bir hikaye değil; ülkenin dört bir yanında tekrar eden, neredeyse kültürel bir alışkanlığa dönüşmüş davranış biçimleri.

Bu ülkede bakım emeğini üstlenenler, en sonunda hem tükenmiş hem de yok sayılmış hisseder. Ve çoğu zaman da bir gerçeği fark eder:

Aile, her zaman dayanışma demek değildir.
Bazen en ağır yüklerin paylaştırılmadığı, sorumlulukların adaletsizce dağıtıldığı, görünmez emeğin hoyratça tüketildiği bir yapıdır.

Bugün toplumsal olarak yeniden konuşmamız gereken şey şudur:
Kim gerçekten yanında durdu?
Kim gerçekten yük aldı?
Ve kim sadece “aileymiş gibi” yaptı?

Çünkü belki de birçok insan için asıl kayıp, bir yakınını toprağa vermek değil; yıllardır kutsanan aile mitinin nasıl kolayca çöktüğünü görmek oluyor.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

  1. Onur avatarı
    Onur

    Yazıyı okudum; kelimelerinizde büyük bir öfke ve kırgınlık var, bu anlaşılabilir. Ancak biz o gün cenazedeydik. ‘Perde arkası’ dediğiniz o sahnede, abinizin arkadaşları olarak uzattığımız elin nasıl havada bırakıldığını, baş sağlığı dileyenlere nasıl üstünkörü ve tepeden bakıldığını bizzat yaşadık.

    Yazıda başkalarını ‘rol kesmekle’ suçluyorsunuz ama cenaze günü asıl olay çıkaran, misafirlere sırtını dönen ve ortamı geren ne yazık ki sizdiniz. Entelektüel birikim, böyle günlerde insanları ayırmak için değil, birleştirmek için kullanılmalıydı. Acınız taze, yükünüz ağır olabilir ama bu durum, cenazeye saygıyla gelen insanlara karşı egolu bir tavır sergilemeyi haklı çıkarmaz. Bu tür meselelerin yeri burası değil. Yazmak kolaydır, asıl zor olan o gün orada olgunlukla durabilmekti.

  2.  avatarı
    Anonim

    Mehmet’cim o kadar doğru şeyler yazmissin ki çok güzel bi yazi ellerine sağlik

  3. Anonim avatarı
    Anonim

    Sadece Çarşambayı sel almadı. Son 25 senedir Türkiye’yi enflasyon seli aldı. Öldük kardeşim, hepimiz ayakta gezen ölüyüz. Günün birinde, inşallah bu din sahtekarlarının olmadığı bir yerde Türk milleti olarak, tekrar doğmak hepimize nasip olur umuduyla….!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar