Semih Kaplanoğlu’na Manaki Kardeşler’den Onur Ödülü: Sessiz Bir Kutlama

Okuma Süresi:

5–8 dakika
❤️

Sessiz bir ödülün hikayesi:
Semih Kaplanoğlu ve Manaki’nin Işığı

Bazen bir ödül, alkıştan çok sessizlikte yankılanır…

Türk sinemasının içe dönük ama dünyaya açık yönetmenlerinden Semih Kaplanoğlu, bu yıl 46’ncı Manaki Kardeşler Uluslararası Görüntü Yönetmenleri Film Festivali‘nde “Altın Kamera 300” Dünya Sinema Sanatına Olağanüstü Katkı Özel Ödülü‘yle onurlandırıldı.

Ne var ki bu haber, Türkiye’nin kültür sayfalarından sessizce geçip gitti, neredeyse hiç yankı bırakmadan!

Kuzey Makedonya’nın Manastır (Bitola) kentinde düzenlenen festival, sinema tarihinin ilk görüntü yönetmenleri sayılan Manaki Kardeşler‘in adını taşıyor ve her yıl dünya sinemasına yön veren ustaları onurlandırıyor.

Kaplanoğlu da ödülünü, Manastır’daki tarihi Centar za Kultura sinema salonunda düzenlenen törende aldı. Festival yönetimi, yönetmenin “insana, maneviyata ve doğayla kurduğu sahici ilişkiye dair sinemasal dili” gerekçesiyle bu özel ödülü kendisine verdi.

Sinema, insanın kendini ve evreni yeniden anlamlandırma biçimidir. Bu ödülü, bütün bu anlam çabalarının bir yankısı olarak alıyorum…” diyen Semih Kaplanoğlu törende yaptığı kısa konuşmasında şunları söyledi:

“Sahnelere çağrıldığımda ve çıktığımda genellikle çok kısa teşekkür edip giderdim. Ama bu sefer biraz farklı. Çünkü hem verilen bu ödülün anlamı büyük hem de bu ödülün pek çok paydaşı var; onları anmadan ve onlara da teşekkür etmeden buradan gitmek istemiyorum. Bitola’da sinemanın bu topraklardaki ölçüleri Manaki Kardeşler’in şehrinde bu ödülü almak benim için büyük bir onur. Sinema, ışık ve gölgenin, sessizlik ve sesin, hatıra ile düşlerin dili oldu hayatımda. Çünkü sanat, insanın tekamülünde katkı sağlayan en derin yollardan biri. Modern Türkçe’nin büyük sufi şairi Yunus Emre’nin dediği gibi; ‘İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir…’ Sinemanın bize sunduğu şey de budur: Kendimizi, birbirimizi ve hakikati bilmenin bir yoludur.

Bu yolculukta bana sinemayı sevdiren ustalara; Türk yönetmenler Metin Erksan ve Ömer Lütfi Akad’a, sinemanın hakikatini öğrendiğim Bresso”a (Robert), Tarkovsky’e (Andrei), Abbas Kiarostami’ye teşekkür ediyorum.

Çocuk yaşımda beni Michelangelo, Werner, Rembrandt ile tanıştıran, fotoğraf çeken ve daha dokuz yaşımda elime 8 mm kamera tutuşturan rahmetli babama, beni yalnızca Türkçe’ye değil Tolstoy ve Dostoyevski’ye de götüren anneme şükranlarımı sunarım.

Ve en büyük teşekkürüm, en zor günlerde yanımda olan, umutsuzluğa düştüğümde bana güç veren, her türlü imkansızlıkta destek olan esin kaynağım, senaryolarımızı birlikte yazdığımız sevgili eşim, edebiyatçı Leyla’ya (İpekçi) hayat yoldaşıma, ışığıma…

Filmlerimde benimle birlikte ışığı ve gölgenin, insan yüzünün ve eşyanın esrarını anlamaya çalışan değerli görüntü yönetmenlerim, Hayk Kirakosyan, Özgür Eken, Barış Özbiçer ve ışık şeflerim ile set amirlerime, oyuncularıma ve tüm emekçilere teşekkür ediyorum.

Bu ödül hepimizin ortak emeğinin nişanesi. Ve son olarak bu ödülü İsrail güçleri tarafından öldürülen kadın sinema sanatçısı Fatima Hassouna’ya ithaf ediyorum. Onun şahsında Gazze’de soykırıma uğrayan çocuklara, kadınlara ve tüm masum sivillere…

Çok teşekkür ederim!”

Bu konuşma ve son cümle, o salonu bir anda susturmuş olmalı. Çünkü ışığın yandığı yerde gölge hep vardır ama sinema, bazen de o gölgeye bakmanın en insani yoludur.

Bu sözler, Türk sinemasının uluslararası alanda en saygın isimlerinden Semih Kaplanoğlu sinemasının özünü anlatıyor aslında. Kamera, onun için yalnızca bir araç değil; ışığın, kalbin ve aklın birleştiği bir tefekkür nesnesi.

Sinemayı bir “kendini bilme sanatı” olarak gören bu yaklaşım hem Doğu’ya hem Batı’ya yaslanıyor hem Yunus Emre’ye hem Tarkovski’ye

Belki de Türkiye’de görmezden gelinen bu ödül, tam da bu yüzden kıymetli: Çünkü sinema, şatafatla değil sessizlikle; parıltıyla değil, ışığın kendisiyle ilgilenir. Ve o ışık, bazen yalnızca zihinde yanar.

Kuzey Makedonya’nın Manastır kentinde düzenlenen festival, sinemanın doğuşuna adını yazdıran Manaki Kardeşler’in mirasını yaşatıyor. Balkan sinemasının kalbi sayılabilecek o tarihi salonda verilen ödül, yalnızca bir yönetmenin değil, bir bakışın, bir sinema ahlakının takdiri aslında. Kaplanoğlu’na verilen bu ödül, sinemayı bir “görme biçimi” olarak ele alanların ödülü.

Tören sırasında Kaplanoğlu kısa ama derin bir cümle kurdu:

“Sinema, insanın kendini ve evreni yeniden anlamlandırma biçimidir…”

Belki de Semih Kaplanoğlu‘nun tüm filmografisinin özeti, bu birkaç kelimede gizli.

Kaplanoğlu, ödülünü aldığı törenden bir gün önce, 21 Eylül Pazar günü düzenlenen basın toplantısı ve senaryo atölyesinde sinemanın özüne dair yaptığı konuşmada genç yönetmenlere dönüp şu cümleyi kurdu:

“Film, kamera ile değil, zihinle çekilir…”

Bu cümle, Kaplanoğlu sinemasının özünü tarif eden o yalın ama derin tınıyı taşıyordu. Sinemayı yalnızca teknik bir uğraş değil, “akıl ve kalpte oluşan bir sanat” olarak tanımladı. Işığın, yalnızca merceğin değil; insanın iç dünyasının da malzemesi olduğunu söyledi.

O atölyede, Makedonyalı usta eleştirmen Blagoja Kunovski Dore moderatörlüğünde genç sinemacılarla deneyimlerini paylaşırken, kendi sinemasının kaynaklarını bir kez daha görünür kıldı: Düşünce, inanç ve sabır.

Manaki’nin Işığı, Kaplanoğlu’nun Tanıklığı

Festival boyunca Semih Kaplanoğlu dünyanın dört bir yanından gelen görüntü yönetmenleriyle aynı çatı altındaydı ve oradaki deneyimlerini sosyal medya hesabından an be an bizimle paylaştı. Kaplanoğlu’nun sosyal medya günlüğüne düşürdüğü şu satırlar da bu yolculuğun özetiydi:

Görüntü yönetmenleri Darius Khondji, Wally Pfister gibi ustalarla uzun saatler geçirdim…

ARRI, Leica ve Sony’nin yeni kamera teknolojileri hakkında bilgi aldım…”

Dünyanın birçok ülkesinden gelen genç sinemacılarla tanıştım…”

Sadece sinemanın konuşulduğu bir ortamda bulunmayı çok özlemişim…

Semih Kaplanoğlu‘nun bu anekdotları ve deneyimleri hem bir hasreti hem de bir takdiri barındırıyor. Manaki gibi küçük ama ruhu büyük niş bir festivalin, Hollywood ya da Cannes özentisi olmadan, yalnızca emeğin ve inancın gücüyle nasıl bir sinema atmosferi yaratabildiğini hayranlıkla anlatıyor:

“Dekora, kostüme, şaşaya para harcamadan; küçücük, ulaşımı zor bir şehirde genç ve kararlı bir ekiple son derece özgün bir festival yapılabiliyor. Küçük bir şehirde, büyük bir inançla yapılan bir festivalde olmak bana sinemanın özünü yeniden hatırlattı. Emek verenlere aşk olsun…”


Bir Sessizlik Alanı Olarak Görülmemek

Türkiye’de bu haber yalnızca Anadolu Ajansı, TRT ve DHA gibi birkaç ajans bülteninde yer aldı. Ama sinema camiasında, dergilerinde, eleştirmen sayfalarında, sosyal medyanın hızlı akan kültür gündeminde bu başarıya rastlamak neredeyse imkansızdı. Sanki görünmeyene dair bir “sessizlik protokolü” devreye girmiş gibiydi.

Oysa Kaplanoğlu sineması tam da bu sessizliğin içinden konuşur: Köyde, evde, doğada, insanın kendiyle baş başa kaldığı anlarda.

Belki de bu ödül, Türkiye’deki bu görünmezliğin aynadaki yansımasıdır. Çünkü bazen, kendi sesini kısmayı bilene dünya biraz daha dikkatle kulak verir.


Görülmeyenin Değeri

Türkiye’de sinemaya dair tartışmalar çoğu zaman kimliği, politik yönelimi ya da estetik biçimi merkeze alır. Ama bazen tüm bunların ötesinde bir şey olur: Bir yönetmen, kendi iç yolculuğunu tutarlılıkla sürdürür; dış dünyanın gürültüsüyle ilgilenmeden.

Kaplanoğlu tam da bunu yaptı yıllardır.

“Yumurta”, “Süt”, “Bal” üçlemesiyle insanın doğayla ve inançla bağını arayan Kaplanoğlu, “Bağlılık” serisiyle modern dünyanın içsel boşluğunu anlatmayı sürdürdü. Derinleşen bu filmografisi, insanın iç sesini görünür kılmaya devam ediyor.

Manaki Ödülü, bu sürekliliğe verilmiş bir “tanıklık ödülü” gibi okunabilir. Onun filmleri çoğu zaman sessiz, ağır ama derin bir iç sesi taşır.
Bu yüzden Kaplanoğlu’nun Manastır’da aldığı bu ödül, yalnızca sinemasal bir takdir değil; o iç sesin evrenselliğine verilmiş bir yanıt gibidir.

Bir yönetmenin sineması bazen memleketinde tartışma yaratır ama dünyanın uzak bir köşesinde saygıyla alkışlanır. Belki de sinema tarihindeki en uzun yol, görülmemekten görülmeye uzanan yoldur.

Son Söz Yerine: Işığın Kalpten Geçtiği Yer

Bazı başarılar manşet olmasa da sinema tarihine not düşer. Manastır’daki o salonda bir yönetmen kendi ülkesinin gölgelerinde kalsa da dünya sinemasının ışığında yeniden parladı.

Belki de bu ödül, yalnızca Semih Kaplanoğlu’na değil, sinemada derinliği arayan ve sinemayı hala içsel bir yolculuk olarak gören herkese verilmiş gibiydi. Çünkü ışık, her zaman aynı yerden gelmez; bazen Balkanlar’dan, bazen bir sessiz kadrajın içinden parlar ve ışık, yalnızca projektörden değil kalpten de geçer. Ve biz o ışığı fark ettiğimiz anda, sinema yeniden doğar.

Manaki Kardeşler Festivali Hakkında

1905’te ilk Balkan filmlerini çeken Yanaki ve Milton Manaki kardeşler, sinemanın bu topraklardaki doğuşunu temsil eder. Onlar, bir anlamda sinemanın vicdanını kurmuş insanlardı: Görmek, kaydetmek, tanıklık etmek.

Onların mirasına adanan festival, yalnızca görüntü yönetmenliğine değil, sinema sanatının bütünsel ruhuna odaklanan bir etkinlik olarak kabul ediliyor. Bu yıl da o mirası taşıyan ustalara ışık tuttu.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar