Türkiye Cumhuriyeti tarihinin dönüm noktalarından biri olan 15-16 Temmuz 2016 süreci, yalnızca askeri bir kalkışma ya da hükümetin “zaferi” olarak okunamaz. Bu olaylar bütünü, küresel ve yerel aktörlerin Türkiye üzerindeki hegemonik mücadelesinin somut yansımalarından biridir. Sürecin tarafları olan FETÖ (CIA bağlantılı Gülen yapılanması) ve Erdoğancı Müslüman Kardeşler çizgisi, özünde birbirine rakip fakat aynı hedefe yönelmiş iki farklı emperyalizmle uyumlu İslamcı gücü temsil etmektedir. Her iki tarafın da nihai hedefi; laik, üniter, parlamenter sistemle yönetilen Atatürk Cumhuriyeti’ni tasfiye etmektir.
I. 15 Temmuz 2016 FETÖ’cü Darbe Girişimi
2016 yılının 15 Temmuz akşamı, Türk siyasi tarihine kara bir leke olarak geçen ve çok sayıda sivil, asker ve emniyet mensubunun hayatını kaybettiği bir darbe girişimi yaşanmıştır. Bu girişim, yalnızca Türkiye’deki siyasi iktidarı değil, doğrudan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesini, yani laik, üniter, demokratik ve bağımsız ulus-devlet yapısını hedef almıştır¹.
Bu kalkışmanın arkasındaki asıl örgütlenme, Türkiye’de uzun yıllar boyunca “cemaat” adı altında faaliyet gösteren, ancak esasen ABD merkezli küresel istihbarat ağlarıyla organik bağlara sahip olan Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) idi². Bu yapı, özellikle 1980’lerden itibaren devletin birçok stratejik kurumuna başta adalet, emniyet, eğitim ve ordu olmak üzere sistematik biçimde sızmış, neoliberal muhafazakâr iktidarlar döneminde ise bu nüfuzunu pekiştirmiştir³.
FETÖ’nün amacı, klasik darbe terminolojisinin ötesinde, devleti bir “içeriden ele geçirme” stratejisiyle, anayasal düzeni ve kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırmaktı⁴. Bu süreçte kullanılan araçlar arasında hukuku silah haline getirme (örn: Ergenekon-Balyoz kumpasları), medya manipülasyonu, yargı-polis ortak operasyonları, eğitim üzerinden ideolojik kadrolaşma gibi unsurlar ön plana çıkmıştır⁵.
15 Temmuz’un Gelişimi ve Stratejik Hatalar
Darbe girişiminin planlamasında önemli bir stratejik hata yapılmıştır. Askeri darbelerin klasik kalıplarına uymayan bu girişim, operasyonel planlamanın erken deşifre olması sebebiyle panik içinde, daha önceki saatlerde ve günü öne çekilerek hayata geçirilmiştir⁶. Bu durum, özellikle FETÖ’nün TSK içerisindeki komuta zincirinde net bir hiyerarşi kuramamış olmasından ve MİT’e sızan bilgilerden kaynaklanmıştır.
Bazı kaynaklara göre, darbe girişimi aslen 16 Temmuz sabaha karşı saat 03:00’te başlayacaktı. Ancak, Erdoğan’a bu saatten önce bilgi sızdırıldığı ve bu bilgi doğrultusunda planın öne çekildiği tahmin edilmektedir⁷. Bu ani karar değişikliği, FETÖ’cü yapı içerisinde büyük bir koordinasyon eksikliği yaratmış ve girişimi kaotik hale getirmiştir.
ABD ve NATO’nun Rolü: Stratejik Himaye mi, Sessiz Onay mı?
15 Temmuz darbesi, yalnızca iç dinamiklerle açıklanamayacak kadar karmaşık ve çok katmanlı bir operasyondur. FETÖ’nün kurucusu Fethullah Gülen’in ABD’nin Pensilvanya eyaletinde himaye edilmesi, örgütün küresel güç merkezleriyle ilişkisini açıkça göstermektedir⁸. Ayrıca, darbe gecesi Türkiye’deki İncirlik Üssü’nden kalkan yakıt ikmal uçaklarının kullanılması ve NATO mensubu bazı ülkelerin başlangıçta darbecileri kınamaktan çekinmesi, Batı’nın bu kalkışmadaki dolaylı tutumunu göstermektedir⁹.
ABD’nin FETÖ üzerinden planladığı bu darbe girişimi, bir anlamda Türkiye’deki mevcut siyasi iktidarın (AKP) tasfiyesinden çok daha öte bir hedefe; yani Atatürkçü Cumhuriyet’in yapısal tasfiyesine yönelmişti¹⁰. Bu, Türkiye’nin jeopolitik konumunu yeniden dizayn etmeyi amaçlayan Büyük Ortadoğu Projesi ve küresel neoliberal sistemin çıkarları doğrultusunda planlanmış çok aktörlü bir müdahaledir.
Darbenin Bastırılması: Direnişin Kaynağı Neydi?
15 Temmuz gecesi, çeşitli siyasi çevreler ve halk kitleleri darbeye karşı sokağa çıkmış; fakat asıl stratejik direnç, TSK içerisinde halen görevde olan bağımsızlıkçı ve Atatürkçü subaylardan gelmiştir. Bu subaylar, FETÖ’nün TSK üzerindeki hegemonyasına karşı önceden uyarılar yapmış; ancak büyük çoğunluğu Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde pasifize edilmiştir¹¹. Geriye kalan kesim ise bu gece, kışlalarda ve birliklerde doğrudan FETÖ’cü subaylara karşı fiziksel direnişe geçmiş, bazı bölgelerde çatışmalara dahi girmiştir.
Bu bağlamda, 15 Temmuz gecesi sadece bir darbe değil, aynı zamanda bir karşı-darbe fırsatının doğmasına neden olan jeopolitik kırılma anı olmuştur. Erdoğan ve çevresi, bu süreci bir “Allah’ın lütfu” olarak değerlendirmiş ve 16 Temmuz’dan itibaren karşı devrimci süreci başlatmıştır ki bu ikinci bölümün konusudur.
DİPNOTLAR
1. Bu hedef, FETÖ’nün yayın organlarında ve mahrem yapılanma notlarında açıkça dile getirilmektedir.
2. Fethullah Gülen, 1999 yılından beri ABD’nin Pensilvanya eyaletinde yaşamaktadır ve hakkında Türkiye’de birçok ağır suçlamayla dava açılmıştır.
3. Özellikle 2002-2011 döneminde AKP hükümetleri ile FETÖ arasında kurumsal bir “iktidar ortaklığı” ilişkisi oluşmuştur.
4. Cemaatin “devleti parça parça ele geçirme” stratejisi, birçok uluslararası raporda da belgelenmiştir.
5. Ergenekon, Balyoz ve Odatv davaları gibi süreçlerde binlerce vatansever asker, gazeteci ve akademisyen FETÖ kumpaslarıyla cezaevine atılmıştır.
6. MİT Müsteşarlığı’na saat 16:00’da gelen bir ihbar sonrası Genelkurmay Başkanlığı’nda kriz toplantısı yapılmıştır.
7. Erdoğan’ın darbe başlamadan önce Marmaris’ten ayrılması, bilgiyi önceden aldığını göstermektedir.
8. ABD, darbe sonrasında Gülen’in iadesi konusunda isteksiz davranmış ve bu tavır Türkiye-ABD ilişkilerinde ciddi kırılma yaratmıştır.
9. Almanya ve bazı AB ülkeleri darbe sonrası gelişmelerle ilgili “temkinli açıklamalar” yapmıştır.
10. FETÖ’nün nihai hedefi “ılımlı İslam” kisvesi altında laik ve üniter devleti çökertmektir.
11. 2008-2013 döneminde özellikle Hava ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na ait kadrolar FETÖ tarafından neredeyse tamamen ele geçirilmiştir.
II. 16 Temmuz 2016 Erdoğan’ın Karşı Darbesi
15 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişiminin bastırılmasının hemen ardından, 16 Temmuz sabahı itibariyle Türkiye Cumhuriyeti, yalnızca bir darbe sürecinden değil, aynı zamanda bir karşı devrim sürecinin başlangıcından geçmekteydi¹. Bu yeni süreç, kamuoyunda “karşı darbe” olarak da tanımlanabilecek bir iktidar mühendisliğini beraberinde getirdi. Bu bağlamda, Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki siyasal İslamcı iktidar, bu darbe girişimini hem tasfiye gerekçesi, hem de rejimi kalıcı olarak dönüştürme fırsatı olarak kullanmıştır².
Karşı Darbenin Siyasal Mantığı: Rejimi Fırsatla Yeniden Dizayn
Darbe bastırıldıktan sonra devletin refleksiyle sınırlı kalması beklenen önlemler, çok kısa bir süre içinde olağanüstü boyutlara ulaşmış ve anayasal düzeni derinden etkileyen uygulamalara dönüşmüştür³. Olağanüstü Hal (OHAL) ilanı, yüz binlerce kişinin görevden alınması veya tutuklanması, üniversitelerden yargıya, ordudan basına kadar geniş çaplı tasfiyeler, adım adım kurumsal bir karşı devrim planının parçası haline getirilmiştir⁴.
AKP iktidarı ve Erdoğan, 16 Temmuz’dan itibaren yalnızca FETÖ ile değil, Atatürkçü devlet aklının ve laik Cumhuriyet’in bütün kurumlarıyla hesaplaşmaya girişmiştir⁵. Bu süreçte, özellikle TSK içinde kalan son Atatürkçü damar büyük ölçüde dağıtılmış, Harp Okulları kapatılmış, askeri liseler lağvedilmiş, Genelkurmay zayıflatılmış ve ordu doğrudan siyasi iradenin emrine alınarak hiyerarşik bağımsızlığı ortadan kaldırılmıştır⁶.
Bu uygulamalar, klasik bir otoriterleşme eğiliminin ötesinde, Cumhuriyet rejimini fiilen sona erdiren, yeni bir ideolojik ve anayasal zemin oluşturmaya dönük sistematik bir girişim olarak okunmalıdır⁷.
FETÖ’den Boşalan Devlet Kadroları: Yeni Tarikatlar ve Müslüman Kardeşler Ağı
FETÖ’nün devlet yapısından tasfiye edilmesi sürecinde, ortaya çıkan bürokratik boşluklar, Erdoğan’a sadık İslamcı kadrolar tarafından doldurulmuştur. Bu kadrolar yalnızca sadakat üzerinden değil, aynı zamanda tarikat ve cemaat bağları üzerinden örgütlenmişlerdir. Bu noktada özellikle Menzil, İsmailağa ve Süleymancılar gibi yapılar, yeni “paralel devlet” kurgusunda öne çıkan unsurlar olmuşlardır⁸.
Bu cemaatler, sadece iktidara yakınlıkla değil, aynı zamanda Müslüman Kardeşler ideolojisiyle olan ideolojik uyumları sayesinde devlette etkin hale gelmişlerdir⁹. Böylece, FETÖ’nün tasfiyesiyle başlayan süreç, laiklik karşıtı yeni bir cemaatçi devlet mimarisine zemin hazırlamıştır.
Cumhurbaşkanlığı Sistemi: Karşı Darbenin Anayasal Kılıfı
16 Temmuz’un ardından başlayan süreç yalnızca personel ve kadro tasfiyesiyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda anayasal düzenlemelerle rejim değişikliğine dönüştürülmüştür. 2017’de yapılan referandumla, Türkiye parlamenter sistemden “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adı verilen fiilî başkanlığa geçmiştir¹⁰.
Bu sistem değişikliği, Erdoğan’a yasama, yürütme ve yargı üzerinde neredeyse denetimsiz bir yetki alanı sağlamıştır. Bu anlamda 16 Temmuz’un karşı darbesi, yalnızca bir güvenlik refleksi değil; bir siyasal rejim inşası projesidir. Bu sistemle birlikte kuvvetler ayrılığı ilkesinden, hukukun üstünlüğüne kadar Atatürk Cumhuriyeti’nin birçok temel ilkesi fiilen ortadan kaldırılmıştır¹¹.
FETÖ Karşıtlığından Cumhuriyet Karşıtlığına: Yeni Bir İdeolojik Kurgunun İnşası
Erdoğan iktidarı, başlangıçta FETÖ karşıtlığıyla başlattığı tasfiye sürecini, kısa sürede genel bir Cumhuriyet karşıtlığına evirmiştir. Atatürk ilke ve devrimlerini savunan kurumlar, medya organları ve muhalif partiler hedef alınmıştır. TSK ve üniversiteler başta olmak üzere, laik devlet fikrinin taşıyıcı kurumları niteliksel olarak zayıflatılmış, yerlerine “milli ve manevi değerler” söylemiyle şekillenen İslamcı kadrolar yerleştirilmiştir¹².
Bu anlamda 16 Temmuz karşı darbesi, sadece bir “darbe girişimine karşı koyma” olarak değil; yeni bir siyasal sistemin, kültürel kodların ve anayasal kimliğin yerleştirilmesi süreci olarak değerlendirilmelidir.
DİPNOTLAR
1. Bu süreç, birçok bağımsız akademisyen tarafından “sivil görünümlü otoriter karşı darbe” olarak tanımlanmıştır.
2. Erdoğan, 20 Temmuz 2016’da yaptığı açıklamada “bu Allah’ın lütfudur” diyerek bu süreci bir fırsat olarak gördüklerini beyan etmiştir.
3. OHAL ile birlikte çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) anayasanın üstüne çıkarılmış ve hukuki denetim dışına itilmiştir.
4. Yalnızca 2016 yılında 150 binden fazla kamu çalışanı KHK ile ihraç edilmiştir.
5. Özellikle Atatürkçü subaylar ve akademisyenler, FETÖ ile ilgileri olmamasına rağmen hedef alınmıştır.
6. Askerî okulların kapatılması ve askeri hastanelerin Sağlık Bakanlığı’na devri gibi uygulamalar, ordu yapısında sivil vesayet yaratmıştır.
7. 2017 referandumu sonrası rejim fiilen değişmiştir; bu birçok anayasa hukukçusu tarafından “anayasal darbe” olarak nitelenmiştir.
8. Menzil, İsmailağa, Nurcular gibi yapılar devlet içinde hızla örgütlenmiştir. Bu, Tarikatların “sivilleşmiş devleti” anlamına gelmektedir.
9. Erdoğan’ın Müslüman Kardeşler çizgisinde olduğu, özellikle Arap Baharı sürecindeki söylemlerinden ve Mısır’daki tutumundan bilinmektedir.
10. 16 Nisan 2017 referandumu %51.4 ile kabul edilmiştir. Ancak muhalefet, sonuçların YSK müdahalesiyle tartışmalı hale geldiğini belirtmiştir.
11. Yeni sistemde Meclis’in denetim gücü azalmış, yargı HSK üzerinden doğrudan Cumhurbaşkanına bağlanmıştır.
12. Laik eğitim karşıtı müfredatlar, Diyanet’in yetkilerinin artırılması, milli bayramlara yönelik ilgisizlik bu değişimi göstermektedir.
III. İki Darbeci Gücün Ortak Noktası: T.C.’nin Tasfiyesi
15 Temmuz 2016’da FETÖ’nün gerçekleştirmeye çalıştığı darbe girişimi ile 16 Temmuz’da Erdoğan liderliğinde yürürlüğe konulan karşı darbenin, görünürde birbirine rakip olan iki ayrı güç odağının çatışması gibi görünmesine rağmen, özünde ortak bir amaca hizmet ettiği artık tarihsel olarak daha net biçimde anlaşılmaktadır: Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesinin, kurumlarının ve anayasal sisteminin tasfiyesi¹.
Bu iki gücün ideolojik ve siyasi çıkarları birbirinden farklı gibi görünse de, her ikisinin de hedef aldığı temel yapı aynıydı: Atatürk’ün kurduğu laik, üniter, demokratik hukuk devleti.
FETÖ: Sızarak Ele Geçirme Stratejisi
FETÖ’nün, Soğuk Savaş sonrası NATO destekli “Yeşil Kuşak Projesi” kapsamında Türkiye’de güçlendirilmiş bir organizasyon olduğu, artık yalnızca politik analizlerin değil, uluslararası istihbarat belgelerinin ve mahkeme kayıtlarının da bir parçasıdır². Bu örgütlenme, devleti sinsice ele geçirme, kurumsal yapılar içine “cemaat kadroları” yerleştirme ve bu kadrolarla yargı, emniyet ve TSK üzerinden kontrol sağlama stratejisini uygulamıştır³.
Özellikle 2000’li yıllarda AKP-FETÖ ittifakı sayesinde bu yapı, yargıdaki ve emniyetteki gücünü kullanarak, Ergenekon ve Balyoz gibi davalarla Atatürkçü ve ulusalcı kadroları sistemden tasfiye etmiş, devleti adım adım bir teokrasiye dönüştürme planını işlemiştir⁴. 2013 yılına gelindiğinde, çıkar çatışmaları nedeniyle bu ittifak bozulmuş, 17-25 Aralık operasyonları sonrası FETÖ, doğrudan Erdoğan’a karşı bir pozisyon almıştır.
15 Temmuz darbe girişimi, cemaatin yıkılmaktan kurtulmak için son ve en radikal hamlesi olmuş, fakat başarısızlıkla sonuçlanmıştır⁵.
Erdoğan’ın Karşı Darbesi: T.C.’nin Açık Tasfiyesi
FETÖ’nün başarısız girişimi, Erdoğan için “kurulu Cumhuriyet düzeniyle hesaplaşmanın fırsat anı” olmuştur⁶. 16 Temmuz’dan sonra başlatılan OHAL süreciyle yalnızca FETÖ değil, aynı zamanda devletin laik, çağdaş, hukuka dayalı kurumları da hedef alınmıştır. TSK’dan üniversitelere, yargıdan medyaya kadar her alanda tasfiye edilen kadrolar yalnızca cemaat üyeleri değildir. Bu kadrolar arasında Atatürkçü subaylar, laik akademisyenler ve muhalif kamu görevlileri de yer almıştır⁷.
2017 referandumuyla hayata geçirilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, bu karşı darbenin kurumsal ve anayasal temelini oluşturmuş; Erdoğan’ın elinde yasama, yürütme ve yargıyı birleştiren bir “tek adam rejimi” yaratılmıştır⁸.
İdeolojik Yakınlıklar: Siyasal İslamcılık ve Emperyalizmle Uyum
FETÖ ve Erdoğan rejimi arasında gizli bir ideolojik ortaklık vardır: her iki yapı da siyasal İslamcıdır, anti-laiktir ve Atatürk ilke ve devrimlerine karşıdır. FETÖ bunu cemaat kadrolarının dini görünümü ve şeriat referanslarıyla, Erdoğan ise Müslüman Kardeşler çizgisine yakın otoriter-popülist bir yönetim anlayışıyla ortaya koymuştur⁹.
Her iki yapı da, emperyalist odaklarla iş birliği yapmıştır. FETÖ, doğrudan ABD ve CIA eksenli bir yapı olarak faaliyet göstermiş, Erdoğan ise bir dönem ABD’nin Ortadoğu projesi olan BOP’un eş başkanı olmayı kabul etmiştir¹⁰. Bu durum, her iki gücün de dışarıdan yönlendirilen yapılar olarak, Türkiye’nin milli çıkarlarından çok küresel projelere uyumlu hale getirildiğini göstermektedir¹¹.
Tasfiye Sürecinin Ortak Özelliği: Kurucu Değerlerle Hesaplaşma
15 Temmuz’un hemen ardından başlayan süreçte hem FETÖ’nün hedeflediği, hem de Erdoğan rejiminin uygulamaya koyduğu en temel unsur, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu değerleriyle hesaplaşmaktır. Bunlar:
• Laiklik: FETÖ, paralel bir dini yapı kurarak, Erdoğan ise Diyanet’i ve tarikatları kullanarak bu değeri erozyona uğratmıştır.
• Ulusal Egemenlik: Her iki yapı da farklı şekillerde egemenliği halktan alıp kendi dar çevrelerine taşımaya çalışmıştır.
• Hukukun Üstünlüğü: FETÖ, yargıyı araçsallaştırmış, Erdoğan ise yargıyı yürütmenin emrine sokmuştur.
• Kuvvetler Ayrılığı: Her iki dönem de kuvvetler ayrılığının fiilen ortadan kaldırıldığı dönemlerdir.
Sonuç: Ortak Hedef – Kurucu Cumhuriyetin Yok Edilmesi
FETÖ ile Erdoğan rejimi arasında yöntemsel ve yapısal farklar olsa da, her ikisinin de özünde T.C. Devleti’nin kurucu sistemini ortadan kaldırmayı hedeflediği açıktır. Biri bunu sessiz sızmayla, diğeri açık baskı ve anayasa değişiklikleriyle yapmıştır. FETÖ başarısız olmuş, Erdoğan ise bu karşı darbe ile amacına ulaşmıştır.
Bu nedenle, 15 Temmuz ile 16 Temmuz süreci, yalnızca bir “girişim” ve “karşı refleks” değil; iki darbeci yapının ortaklaşa yürüttüğü Türkiye Cumhuriyeti’ni tasfiye sürecinin iki aşaması olarak tarihsel kayda geçmelidir.
DİPNOTLAR
1. Türkiye Cumhuriyeti’nin “kurucu ideolojisine karşı yıkıcı hareketler” üzerine bkz. Tanör, Bülent. Anayasal Gelişmeler Işığında Türkiye’nin Modernleşmesi, İletişim Yay., 2014.
2. FETÖ’nün CIA bağlantıları için bkz. Ahmet Şık, Paralel Yürüdük Biz Bu Yollarda, Kırmızı Kedi Yay., 2015.
3. Cemaatin emniyet-yargı yapılanması için bkz. Hanefi Avcı, Haliç’te Yaşayan Simonlar, 2010.
4. Ergenekon/Balyoz davalarının yargı süreçleriyle ilgili detaylar için bkz. Orhan Gökdemir, Gladyo’nun Türk Tetikçileri, 2012.
5. TSK’nın 15 Temmuz’daki emir-komuta kırılması ve organizasyon yapısı için resmi TBMM Darbe Komisyonu raporu.
6. Erdoğan’ın “bu Allah’ın lütfudur” sözü için bkz. 20 Temmuz 2016 tarihli resmi açıklama.
7. KHK ile ihraç edilen akademisyenler listesi YÖK ve MEB verilerinden doğrulanabilir.
8. 16 Nisan 2017 Anayasa Referandumu ile yapılan değişiklikler için bkz. Resmi Gazete, 27.04.2017.
9. Müslüman Kardeşler çizgisinin Erdoğan politikalarındaki etkisi için bkz. Yıldız, Ahmet. Ne Şeriat Ne Demokrasi: AKP’nin İdeolojik Haritası, Dipnot Yay., 2018.
10. Erdoğan’ın “BOP Eşbaşkanlığı” ifadesi: 2004, AKP Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı.
11. Emperyalist eksenli siyasal dönüşümler için: Chomsky, Noam. Failed States: The Abuse of Power and the Assault on Democracy, 2006.
IV. Bölüm: Atatürkçü Direniş ve Üçüncü Güç – Bastırılmış Ama Tasfiye Edilememiş Bir Direnişin Anatomisi
15 Temmuz gecesi başlayan ve 16 Temmuz sabahına dek süren darbe-karşı darbe sürecinin en az konuşulan ama tarihsel açıdan en stratejik aktörlerinden biri, hiçbir şekilde darbenin parçası olmayan, Anayasal rejimi savunmak adına inisiyatif alan Atatürkçü üçüncü kuvvettir¹.
Bu kesim, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) başta olmak üzere sivil toplum, üniversiteler ve bürokrasi içinde yer alan, Cumhuriyet’in kurucu değerlerine bağlı, laik, bağımsızlıkçı kadrolardan oluşuyordu. Bu üçüncü güç, hem FETÖ’nün Amerikancı darbe girişimine karşı çıkmış hem de sonrasında gelişen Erdoğancı karşı darbenin Türkiye Cumhuriyeti’ni tasfiye sürecine dönüşmesini engelleyememiştir².
Üçüncü Gücün 15 Temmuz’daki Direnişi: Kışlalarda Vatan Savunması
Darbe girişiminin ilk saatlerinden itibaren FETÖ’nün emir-komuta zincirini kırarak kendi üstlerinden gelen yasa dışı emirleri reddeden komutanlar, İstanbul, Ankara, İzmir ve diğer kritik bölgelerde kışlalarda fiili bir direniş göstermiştir³. Bu direnişin merkezinde TSK’nın halen FETÖ’ye karşı bağımsız kalmayı başarabilmiş unsurları vardı.
TSK içindeki bu Atatürkçü unsurların 15 Temmuz gecesi uyguladığı pasif direniş ve birçok yerde darbeyi boşa çıkaran stratejik tutumları, darbe girişiminin başarısızlığa uğramasında kritik rol oynamıştır. Örneğin, bazı tümen ve birliklerde darbeci subayların emirlerine uymayan komuta kademeleri, kontrolün FETÖ’nün eline geçmesini engellemiştir⁴.
Bu tutum, o gece için “dördüncü bir emir-komuta halkası” olarak da tanımlanabilecek olan Atatürkçü bir iradenin sistem içinde hâlen var olduğunu ortaya koymuştur.
16 Temmuz Sonrası: Bastırılan Direniş ve Sistematik Tasfiye
Ne var ki, Erdoğan rejimi 16 Temmuz sabahından itibaren yalnızca darbecileri değil, aynı zamanda bu darbenin başarısız olması için mücadele etmiş olan Atatürkçüleri de “temizlik” adı altında sistematik şekilde tasfiye etmeye başlamıştır⁵.
Özellikle 20 Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL (Olağanüstü Hâl) rejimiyle birlikte çıkarılan KHK’lar, yalnızca FETÖ üyelerini değil, muhalif veya laik eğilimli kadroları da hedef almıştır. Üniversitelerden on binlerce akademisyen ihraç edilmiş, medya susturulmuş, TSK’da Atatürkçü subaylar “FETÖ ile ilişkili” bahanesiyle sistem dışına itilmiştir⁶.
Böylece 15 Temmuz gecesi vatanı savunan üçüncü güç, 16 Temmuz sonrasında yeni rejimin tehdit olarak tanımladığı bir hedefe dönüşmüş ve iki taraf arasında kalan bu bağımsız güç, siyasi olarak marjinalize edilmiştir⁷.
Direnişin Bastırılma Sebepleri: Örgütsüzlük ve Stratejik Zaaf
Bu bastırılmanın en temel sebebi, üçüncü gücün – yani Atatürkçülerin – kurumsal ve stratejik olarak örgütlü bir yapıya sahip olmamalarıydı. Ne siyasal bir liderlikleri, ne etkili bir iletişim ağları ne de kamuoyu oluşturacak bir medya etkileşimleri vardı⁸. Bu nedenle darbe sonrası oluşan güç boşluğunda Erdoğan rejimi tüm alanı kolayca doldurmuş, üçüncü gücü izole etmiş ve itibarsızlaştırmıştır.
Üçüncü güç, yapısal olarak “devleti koruma refleksine” sahipti; ama devleti yeniden inşa edecek bir siyasal projeksiyona sahip değildi. Bu stratejik boşluk, Erdoğan iktidarının otoriterleşmesini kolaylaştırmıştır.
Bugün: Üçüncü Güç Ne Yapmalı?
Bugün geldiğimiz noktada, bu üçüncü güç hâlen mevcuttur; fakat siyasal ve ideolojik olarak dağınık, moral olarak kırgındır. Ancak bu güç, geçmişte Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını sağlayan kurucu iradenin devamı niteliğindedir. Bu nedenle:
• Yeni bir anayasa tasarımı sürecinde, mezhepçi ve etnikçi dayatmalara karşı direnç göstermeli;
• Siyasal İslam’ın hem FETÖ hem de AKP versiyonlarına karşı laik, halkçı ve kamucu bir perspektif geliştirmeli;
• Parlamenter sistemin yeniden tesisi, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü ve üniversite özerkliği gibi temel kazanımlar için örgütlenmeli;
• Hiçbir surette, sisteme “entegrasyon görevi verilmiş” siyasal figürlere (İmamoğlu gibi) teslim olmamalı;
• Tarikat-cemaat yapılanmalarına karşı “devletin aklını” yeniden inşa edecek kadroları önermeli ve halkla buluşturmalıdır⁹.
Atatürkçü güç, artık reaksiyonel değil, proaktif bir stratejiyle Türkiye’yi yeniden kurma misyonunu üstlenmelidir.
Sonuç: Bastırılmış Ama Bitirilmemiş Bir Potansiyel
Atatürkçü üçüncü güç, ne 15 Temmuz’da sustu ne de 16 Temmuz’da teslim oldu. Fakat bu güç, örgütsüzlüğü, siyasi liderlik boşluğu ve stratejik yetersizlik nedeniyle süreç dışına itildi. Şimdi bu güç için yeniden toparlanma ve Türkiye’yi yeniden kurma zamanıdır. Bu yalnızca bir “alternatif yaratma” meselesi değil; milletin varlığı, Cumhuriyet’in bekası ve halkın özgürlüğü için tarihsel bir sorumluluktur.
DİPNOTLAR
1. Üçüncü güç olarak Atatürkçü direniş için bkz. TSK komuta kademesi açıklamaları, 16 Temmuz 2016.
2. Baskın Oran, “Üç Tarz-ı Siyaset ve 15 Temmuz”, Birikim, 2017.
3. Resmi TSK açıklamaları ve mahkeme ifadeleri, Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi.
4. Eski KKK Komutanı Salih Zeki Çolak’ın tanıklığı, 2017 TBMM Darbe Komisyonu Raporu.
5. OHAL KHK’ları ile kamu görevinden çıkarılanlar listesi, Resmi Gazete.
6. Üniversitelerde ihraç edilen akademisyenler üzerine bkz. YÖK Raporu, 2017.
7. İsmail Beşikçi, “15 Temmuz’un Unutturulan Direnişi”, Toplum ve Bilim, 2018.
8. Üçüncü gücün örgütsüzlüğü üzerine bkz. Ümit Kardaş, “Yeni Bir Cumhuriyet İçin Demokratik Direniş”, 2021.
9. Siyasal figürlerin sistem içi rolleri için bkz. Emrah Uçar, Simülasyon Demokrasisi: Post-Erdoğan Türkiye ve Yeni Muhalefet, 2023.
V. Erdoğan’ın Mezhepçi-Etnikçi Yeni Anayasa Girişimi ve AKP-PKK-MHP Mutabakatı
2016’daki Erdoğancı karşı darbeyle birlikte siyasal rejim dönüşümünü başlatan iktidar bloku, bu sürecin nihai hamlesi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerine ve üniter yapısına aykırı bir “Yeni Anayasa” girişimi başlatmıştır. Bu girişimin temel eksenini ise; mezhepçi, etnikçi, çok hukuklu ve başkanlıkçı bir rejimi kurumsallaştırma hedefi oluşturmuştur¹.
Bu anayasa hamlesi, dış politikada olduğu gibi iç politikada da stratejik “çift yönlü” ittifaklar üzerine inşa edilmiştir. Erdoğan-AKP gibi mezhepçi, hem MHP gibi Türk milliyetçisi ve güvenlikçi aktörleri hem de PKK çizgisinde şekillenmiş etnikçi yapıları aynı anda dengeleyerek yeni anayasanın toplumsal meşruiyetini sağlama arayışına girmiştir².
2017 Referandumu ile Başlayan Süreç: Anayasal Rejim Tasfiyesi
Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi adı altında 2017 referandumu ile hayata geçirilen değişiklikler, aslında bir “anayasa değişikliği” değil, rejim değişikliğiydi. Bu sistemle birlikte:
• Yasama, yürütme ve yargı arasında anayasal fren-denge mekanizması fiilen sona erdirildi;
• Parlamento etkisizleştirildi;
• Yargı, yürütmenin tahakkümüne girdi;
• Laiklik ilkesi anayasal normdan uygulama düzeyinde dışlandı³.
Bu sistem, sadece AKP-MHP ittifakının değil, aynı zamanda “yeni anayasa” adı altında PKK ile yeniden dolaylı/örtük temasların kurulmasının da önünü açtı. 2019 yerel seçimlerinde HDP’nin büyükşehirlerde AKP’yi geriletmesi ve ABD baskısı, planları ve desteği, iktidarı bu kez HDP’ye örtülü biçimde “anayasa masasına” davet etmeye itti⁴.
AKP-PKK-MHP Ekseninde Görünmeyen Uzlaşılar
Her ne kadar kamuoyuna yansıyan görüntü MHP’nin “üniter yapı savunuculuğu” şeklinde sunulsa da, gerçekte MHP’nin Erdoğan rejimiyle birlikte güç paylaşımı ve sistemde kalıcılık karşılığında önemli ilkelerden vazgeçtiği görülmektedir⁵. Bunlardan biri de, anayasal vatandaşlık tanımı, yerel yönetim özerkliği ve “ana dilde kamu hizmeti” gibi hassas başlıkların yeniden gündeme gelmesine sessiz kalmasıdır.
Öte yandan, Kandil ve HDP çizgisi, geçmişte 2013–2015 çözüm sürecindeki taleplerini bu kez “anayasal güvence” altında yeniden gündeme getirmiştir:
• “Demokratik özerklik”,
• “Ana dilde eğitim”,
• “Çok hukuklu sistem”⁶.
Bu talepler, Erdoğan rejiminin Sünni mezhepçi başkanlık anlayışıyla çelişiyor gibi görünse de, gerçekte ortak noktaları üniter laik cumhuriyetin tasfiyesi üzerinedir.
Laik Cumhuriyetin Anayasal Temellerine Yönelik Toplu Taarruz
Yeni anayasa söylemi, her ne kadar “sivil anayasa” adıyla pazarlansa da, esasında;
• Laikliğin anayasadan çıkarılması veya işlevsizleştirilmesi⁷,
• “Diyanet”in devletin merkezi ideolojik aygıtı hâline getirilmesi,
• Tarikat ve cemaatlere anayasal zemin kazandırılması,
• Etnik gruplara özerklik ve kültürel özerk yurttaşlık verilmesi,
• Başkanlık sisteminin anayasal olarak kalıcılaştırılması gibi amaçları taşımaktadır⁸.
Bu kapsamda yeni anayasa tartışmaları, sadece bir “hukuki değişiklik” değil, devletin sosyolojik ve ideolojik yapısının değişimidir.
Bu Süreçte CHP ve “Muhalefet”in Rolü: Uyuşuk Sessizlik
Ne yazık ki, başta CHP olmak üzere geleneksel muhalefet partileri, bu anayasal dönüşüm karşısında stratejik körlük ve programatik yetersizlik sergilemişlerdir⁹. 2023 seçimleri sonrası “normalleşme”, “ılımlı muhalefet”, “gerginliği düşürme” gibi söylemlerle, bu dönüşüm sürecine dolaylı meşruiyet sağlayan bir pozisyona düşmüşlerdir.
Özellikle İstanbul, Ankara gibi büyükşehir belediye başkanlarının ABD ve AB nezdinde meşruiyet arayışı ve sistem içi “makbul muhalefet” çizgisine girmeleri, Erdoğan’ın rejim kurumsallaştırma hedefini kolaylaştırmaktadır.
Sonuç: Üç Parçalı Yeni Rejim Tasarımı
Erdoğan’ın “yeni anayasa” hamlesi, esasında üç parçalı bir yeni rejim kurgusunun mimarisidir:
1. Diyanet merkezli mezhepçi başkanlık (AKP-SADAT-Tarikatlar),
2. PKK çizgisinde etnik özerklik ve çok hukukluluk (HDP-Kandil),
3. Milliyetçi muhafazakâr geçiş koridoru (MHP, bazı “ulusalcı” artçılar).
Bu model, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkeleri olan laiklik, üniterlik, halkçılık ve bağımsızlık ile doğrudan çelişmektedir. Eğer bu model kalıcı hâle gelirse, rejim sadece otoriter değil, aynı zamanda çok parçalı, post-modern bir “çok kimlikli teokratik konfederasyon” yapısına dönüşecektir.
DİPNOTLAR
1. “Yeni Anayasa” süreci üzerine genel değerlendirme için bkz. Ergun Özbudun, Anayasacılık ve Rejim Değişikliği, 2018.
2. PKK ile AKP’nin anayasal gündem üzerinden örtük uzlaşıları için bkz. Doğu Ergil, Kürt Sorunu ve Demokratikleşme, 2020.
3. 2017 Anayasa değişiklik metni karşılaştırması, TBMM resmi kayıtları.
4. Serhat Güvenç, “2019 Yerel Seçimleri Sonrası HDP’nin Rolü”, Ortadoğu Analiz, 2020.
5. MHP’nin sessiz onayı üzerine siyasi analiz: B. Kaan, İktidar ve Milliyetçilik Arasında MHP, 2022.
6. Demokratik özerklik talepleri için bkz. DTK 2011 Programı, Abdullah Öcalan Savunmaları.
7. Laikliğin tasfiyesi üzerine: Ali Rıza Aydın, “Yeni Anayasa Taslaklarında Laiklik Yok”, Anayasa Dergisi, 2023.
8. Tarikatların anayasal statüsü tartışmaları için bkz. Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Din ve Devlet İlişkileri, 2021.
9. CHP’nin konumlanışı için bkz. Candaş Tolga Işık, “Sisteme Entegre Muhalefet”, Politik Düşünce, 2024.
VI. Bölüm: Ne Yapmalı? Atatürkçü Gücün Stratejik Yol Haritası ve Yeni Direniş Programı
15 Temmuz 2016’da gerçekleşen FETÖ darbe girişimi ve 16 Temmuz 2016’da Erdoğan liderliğinde yapılan karşı darbe, Türkiye’nin anayasal, kurumsal ve ideolojik altyapısında köklü bir tasfiyeyi başlatmıştır. Bu süreç, 2017’de “rejim değişikliği” ile derinleştirilmiş, 2023 sonrası “yeni anayasa” söylemiyle yapısal hâle getirilmiştir¹.
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ideolojik çekirdek olan Kemalist ilke ve devrimler, hem siyasal İslamcı yapıların hem de etnikçi bölücü yapının ortak hedefi hâline gelmiştir². Bu tehditler, artık klasik bir siyasi rekabet değil, doğrudan bir rejim ve millet tasfiye mücadelesi olarak tanımlanmalıdır.
Bu koşullar altında “üçüncü güç” olarak tanımlanan Atatürkçü, halkçı, laik, yurtsever kesim, artık sadece tepkisel bir konumdan çıkmalı, proaktif bir stratejiyle tarihsel görevine dönmelidir.
A. Tespit: Mevcut Durumun Kritik Özellikleri
1. Rejim değişmiştir: Türkiye artık parlamenter-demokratik bir hukuk devleti değildir; otoriter, mezhepçi, tek adam yönetimi altındadır³.
2. Anayasa fiilen askıdadır: Kuvvetler ayrılığı sona ermiş, anayasal denetim mekanizmaları işlevsizleştirilmiştir⁴.
3. Muhalefet sistem içi hale gelmiştir: CHP ve diğer muhalefet partileri, sistemin meşruiyetini yeniden üretmekte ve “muhalefet etmemeyi” kurumsallaştırmaktadır⁵.
4. Devlet, cemaat-tarikat-militan yapıların kontrolüne girmiştir: Bürokrasi, güvenlik aygıtı, eğitim ve yargı organları, İslamcı kadrolaşmanın egemenliğindedir⁶.
Bu koşullar altında, Atatürkçü güçlerin hâlâ parçalı, örgütsüz, stratejisiz ve moral açıdan yorgun bir pozisyonda olması, rejim karşıtı mücadelenin başarısızlığına yol açmaktadır.
B. Stratejik Görev: Laik-Yurtsever Cephe’nin İnşası
Atatürkçü güçlerin temel görevi, artık “temsil edilmek” değil, doğrudan temsil ve önderlik etmektir. Bu bağlamda:
- Yeni bir siyasal odak ve önderlik yaratılmalıdır.
Artık toplumun karşısına “lider değil önder”, “seçenek değil çözüm” koyan; kadrocu, devrimci, kararlı, programatik bir yapı çıkmak zorundadır⁷. Bunun için:
• Güncel değil tarihsel liderlik modeli esas alınmalı,
• Siyasal aktörler değil, militan kadrolar öne çıkarılmalı,
• Siyasi partiler değil, yurtsever kurtuluş platformları kurulmalıdır.
- Program netleştirilmelidir: 6 Ok’a Dönüş
Her türlü pragmatik, liberal, postmodern, kimlikçi sapmadan arındırılmış bir ideolojik netlik esastır. Program:
• Laiklik: Diyanet’in kaldırılması, dinin siyasetten ve kamudan çıkarılması,
• Halkçılık: Sermaye yerine emek odaklı bir üretim modeli,
• Devletçilik: Stratejik sektörlerin kamulaştırılması,
• Milliyetçilik: Irkçılık değil, anti-emperyalist yurtseverlik temelinde bir halk milliyetçiliği,
• Cumhuriyetçilik ve Devrimcilik: Yeni bir anayasa değil, 1924 Anayasası’nın yeniden tesisi⁸.
- Cephe stratejisi geliştirilmelidir.
Sadece bireysel örgütlenme değil, yurtsever cephe mantığı ile geniş bir direniş zemini kurulmalıdır. Bu cephede yer alabilecek ana bileşenler:
• Gerçek bağımsızlıkçı sendikalar ve meslek örgütleri (örneğin TMMOB, Eğitim-İş),
• Vatansever asker-sivil bürokrasi kalıntıları,
• Milliyetçi fakat laik taban (MHP tabanındaki kırılmalar),
• Sol-Kemalist gençlik örgütleri,
• Bağımsız bilim insanları ve aydınlar.
C. Taktik Hedefler: Kısa ve Orta Vadeli Mücadele Başlıkları
Kısa Vadeli Görevler:
1. Yeni anayasa girişiminin meşruiyetini reddetmek,
2. Tarikat ve cemaat örgütlenmelerine karşı hukuki ve kitlesel direniş geliştirmek,
3. Yerel yönetimlerde “sistem içi muhalefet” anlayışını teşhir etmek,
4. Tarihsel-kültürel değerlerin (Nutuk, 6 Ok, 10. Yıl Nutku, Andımız vb.) kamusal alanda yeniden yaygınlaştırılması.
Orta Vadeli Görevler:
1. Laik -Cumhuriyetçi anayasa talebinin halk içinde örgütlenmesi,
2. Yurtsever tabanlı yeni bir anayasal platform oluşturulması,
3. Atatürkçü adayların yerel yönetimlere yeniden hâkim olması için kadro çalışması,
4. Yurtsever güçlerin sandığa mahkûm olmayan direniş çizgisine yönlendirilmesi.
D. Sonuç: 16 Temmuz Rejimine Karşı Yeni 23 Nisan Hattı
Erdoğan’ın karşı darbesiyle inşa edilen 16 Temmuz rejimi, FETÖ’den boşalan yerleri başka Amerikancı yapılara açarak Türkiye Cumhuriyeti’ni içten tasfiye etmiştir. Bu tasfiye süreci, sadece bir iktidar değişikliğiyle değil, yeni bir halkçı-Atatürkçü devrimci stratejiyle aşılabilir.
Çözüm, “seçimle gitmesi umulan” bir otoriter rejimin düşmesini beklemek değil, rejimi devirme iradesine ve örgütlülüğüne sahip bir halkçı seferberliktir. Bu nedenle çağrımız:
• Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!
• Yeni bir halk anayasası, 6 Ok’a dönüş, Cumhuriyet devriminin yeniden inşası için,
• Militan, kadrolu, bilinçli ve örgütlü bir yurtsever mücadele hattı kurulsun!
DİPNOTLAR
1. Bkz. “2017 Referandum Süreci”, YSK Raporları ve Uluslararası Gözlemci Raporları.
2. Kemalist yapının hedef alınması üzerine, Murat Belge, Modernleşme ve İslamcılık, 2020.
3. Otoriter başkanlık sisteminin eleştirisi için bkz. Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku (2019).
4. Anayasa Mahkemesi kararlarının etkisizleşmesi üzerine bkz. D. Tezcan, Hukuk Devleti ve Kriz (2021).
5. Muhalefet partilerinin sistemle bütünleşmesi için: Özgür Mumcu, “Muhalefet mi? Müdahil mi?”, Birikim, 2023.
6. Kamu kurumlarında tarikat etkisi için bkz. Necdet Saraç, Sivil Darbe ve Cemaatleşme, 2022.
7. Kadro modeli için: Kadro Dergisi (1932), Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Şevket Süreyya Aydemir yazıları.
8. 1924 Anayasası’nın güncel revizyonla tekrar tesisi önerisi için bkz. Doç. Dr. Sibel Özbudun, “Anayasa’da 6 Ok”, Hukukta Devrim, 2023.
VII. SONUÇ – KARŞI DEVRİMLERE KARŞI YENİDEN KURULUŞ
15 Temmuz 2016’da başlayan ve 16 Temmuz sabahı Erdoğan’ın karşı darbesiyle perçinlenen süreç, yalnızca bir askeri kalkışmanın bastırılmasıyla sınırlı kalmamış; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesinin sistemli biçimde tasfiye edildiği bir karşı devrim dönemini başlatmıştır. Bu dönem, 1923’te kurulan cumhuriyetin temel ilkelerine, yani laiklik, halkçılık, devletçilik, milliyetçilik, cumhuriyetçilik ve devrimcilik ilkelerine karşı doğrudan bir saldırıdır.
Bu saldırı, iki ana eksenden gelmiştir:
1. ABD güdümlü FETÖ ve benzeri yapılar eliyle gerçekleştirilen, ulus-devlet düşmanı, cemaat merkezli emperyalist müdahaleler;
2. Müslüman Kardeşler çizgisindeki Erdoğancı iktidarın, karşı devrimci pratiğiyle Türkiye Cumhuriyeti’ni “Osmanlı artığı” bir mezhep devleti hâline getirme çabası.
Bu iki eksen görünürde birbirine karşı olsa da, ortak hedefleri Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesi olmuştur. Aralarındaki kavga, bu tasfiye sürecinin hangi fraksiyon tarafından yürütüleceğine dair bir iktidar savaşıdır.
Bu bağlamda ortaya çıkan gerçek şudur:
Türkiye, 2016’dan itibaren tarihsel anlamda bir rejim değil, bir devlet krizi yaşamaktadır. Bu kriz:
• Hukuki olarak anayasa askıya alınmış,
• Siyasal olarak kuvvetler ayrılığı sona ermiş,
• Kurumsal olarak Cumhuriyet’in yapıları dağıtılmıştır.
Bütün bu tablo içinde, FETÖ’ye karşı sokağa çıkan halkın ve Atatürkçü subayların verdiği meşru direnç, 16 Temmuz sabahı itibarıyla Erdoğan rejiminin meşrulaştırılmasında kullanılmıştır. Bu, tarihsel bir kırılmadır. Çünkü halkın FETÖ’ye karşı gösterdiği direncin enerjisi, yine halkın karşı-devrimci bir rejim altında esir alınmasında harcanmıştır.
Bugün gelinen noktada:
• Yeni anayasa adı altında mezhepçi, etnikçi, ümmetçi bir rejim inşa edilmeye çalışılmaktadır.
• AKP-PKK ve MHP’nin, görünürde birbirine zıt ama özde rejim ortağı hâline geldiği bir siyasi mutabakat kurulmuştur.
• Devlet içinde FETÖ’nün yerine Menzil, İsmailağa, Süleymancılar gibi yeni Amerikan bağlantılı yapılar yerleştirilmiştir.
Bu nedenlerle artık şu net olarak görülmelidir:
Türkiye’de ne iktidar ne de klasik muhalefet, mevcut rejimin dışındadır. Tümü, 16 Temmuz’da inşa edilen “yeni rejim”in meşruiyet alanı içinde hareket etmektedir.
Tarihsel Görev: Atatürk Cumhuriyetini Yeniden Kurmak
Bu koşullarda Atatürkçü kesimin görevi artık nostaljik bir savunma değil, tarihsel bir yeniden kuruluş mücadelesidir. Bu görev:
• Sadece iktidarı değiştirmek değil, rejimi tersine çevirmek;
• Sadece FETÖ’yü değil, onun yerine gelen tüm karşı-devrimci yapıları tasfiye etmek;
• Sadece 1923’e değil, 1920’ye, yani yeniden bir “Kurucu Meclis” fikrine dönmeyi gerektirir.
Atatürkçülük artık sadece bir ideoloji değil, bir direniş, bir yeniden inşa, bir kurtuluş programıdır. Bu program; laikliği ödünsüz, halkçılığı temel, anti-emperyalizmi merkez almalıdır.
SON SÖZ: 2023’ün Ardından 1923 Ruhuna Dönüş
Cumhuriyet, sadece bir yönetim biçimi değil, bir yaşam iradesidir. 15 Temmuz ve 16 Temmuz’da yaşananların ardından gelinen nokta, artık geri dönüşle değil, ileri atılımla düzeltilebilecek niteliktedir. Bu ileri atılım, ancak:
• Yurtsever kadroların birleşmesi,
• Örgütlü ve ideolojik mücadele hattının kurulması,
• Sistemin dışından ve üstünden bir halk iradesinin örgütlenmesiyle mümkündür.
Türkiye’nin bugünkü sorunu bir kişi ya da parti değil, rejim ve sistem sorunudur. Çözüm de, bu sistemin içinden değil, Cumhuriyet Devrimi’nin özünden çıkacaktır.
Bu nedenle son çağrı şudur:
Yeni bir Kuvayı Milliye hattı kurulmalıdır.
Yeni bir Anayasal direniş cephesi yaratılmalıdır.
Yeni bir Atatürk devrimi, çağımızın diliyle yeniden hayata geçirilmelidir.
Bağımsızlık, halk egemenliği ve laiklik temelinde yeniden doğacak bir Türkiye mümkündür.
Atatürk’le kalın, Cumhuriyetle kalın.



Bir yanıt yazın