Bu yazı, Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzyıllık mirasına yöneltilen sistematik saldırıların sembol isimlerinden biri olan Sırrı Süreyya Önder’i merkeze alarak; sözde özgürlükçü ama gerçekte bölücü ve cumhuriyet karşıtı söylemlerin arka planını ele almayı amaçlamaktadır. Önder’in ölümüne dair duyulan yapay hüznü Atatürkçü ve milli bilinç açısından değerlendiren bu yazı, bir hafıza tazelemesi ve entelektüel temizlik çağrısıdır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci yüzyılına adım atarken, geçmişle hesaplaşma değil; geçmişin değerlerini savunma sorumluluğumuz vardır. Ne var ki, bazı figürler hayatları boyunca bu değerlerle kavga etmiş, öldüklerinde ise bir “aydın” ya da “özgürlük savaşçısı” olarak pazarlanmaya çalışılmıştır. Sırrı Süreyya Önder de bu figürlerin başında gelmektedir. Her ne kadar hayatını kaybetmiş olsa da, fikirleri ve eylemleri hâlâ canlıdır ve Türkiye’nin geleceği için bir tehdit olmaya devam etmektedir.
Cumhuriyetin Kazanımlarını Tüketip Ona Düşman Kesilmek
Sırrı Süreyya Önder, cumhuriyetin sağladığı tüm imkânları sonuna kadar kullanmış; sinema, edebiyat ve siyaset gibi alanlarda kendine bir kimlik inşa etmiştir. Ancak bu kimlik, özü itibarıyla cumhuriyet karşıtlığı ve bölgesel feodal yapının ideolojik propagandası üzerine kuruludur. “Ben bu cumhuriyetin ne hayrını gördüm” sözü, sadece nankörlüğün değil; bilinçli bir ideolojik sapmanın ürünüdür. Cumhuriyet olmasaydı, bırakınız milletvekilliğini, ağanın kahyası bile olamayacak bir konumdan gelip meclis kürsüsünden cumhuriyeti hedef almak, tarihsel bir ironi değilse nedir?
Postacı Olmanın Ötesinde: İdeolojik Bir Taşıyıcılık
Sırrı Süreyya Önder’in siyasi kariyerinin en tartışmalı dönemlerinden biri, PKK terör örgütünün elebaşıyla yürütülen “çözüm süreci” boyunca oynadığı roldür. Kimi zaman terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın mesajlarını kamuoyuna ileten bir “postacı”, kimi zaman ise PKK terör örgütünün ideolojisini meşrulaştırmaya çalışan bir hatip olarak sahne almıştır. Bu tavrın demokratik bir açılım değil, doğrudan doğruya terör propagandasına alan açmak olduğu açıktır. Bugün hafızası güçlü, vicdanı sağlıklı hiçbir Atatürkçü, bu figürün ardından timsah gözyaşı dökmez; çünkü aklını henüz yitirmemiştir.
Ölüm Herkese Aittir, Hakikat Bazılarına
Sırrı Süreyya Önder’in ölümü, bazı kesimlerce bir “aydının kaybı” olarak sunulmaktadır. Oysa asıl kayıp; bu ülkenin şehit verdiği Mehmetçikler, öğretmenler, doktorlar, mühendisler ve ismini bile bilmediğimiz nice vatan evladıdır. Onların ardından sessiz kalanlar, bugün bölücü söylemlerin taşıyıcısına methiyeler düzmektedir. Türk milleti bu iki yüzlülüğü unutmaz, unutmamalıdır. Ölüm, biyolojik bir sona işaret eder; ama fikirlerin etkisi, onları taşıyanların ölümünden sonra da sürebilir. Bu nedenle, Önder’in ölümünü bir “temize çekme” fırsatına çevirmeye çalışanlara karşı uyanık olmak gerekir.
Sonuç: Cumhuriyetin Düşmanına Saygı Borcumuz Yoktur
Atatürkçü ve milli bilinç, düşünen herkese hürmet eder; ama düşüneni öldürmeye yemin etmiş fikir akımlarına saygı duymaz. Bu nedenle, Sırrı Süreyya Önder’in ardından yazılan ağıtların, Atatürk’ün “fikri hür, vicdanı hür” nesillerine bir etkisi olmayacaktır. Hafızası silinmiş bir toplum, kendi celladına methiyeler düzer. Biz ise hafızamızı koruyoruz. Ve hatırlatıyoruz: Cumhuriyet, bu topraklarda sadece bir rejim değil, aynı zamanda bir direniş biçimidir. Ona düşmanlık edenler, ister hayatta olsun ister ölmüş, bu düşmanlığın hesabını tarih önünde verir.
Unutmadan:
Cumhuriyete karşı nankörce davranan Sırrı Süreyya Önder’in bu Cumhuriyete hiçbir hayrı dokunmamıştır. Kimse Türk milletinin aklıyla alay etmesin lütfen.
Fakat bu halk, artık gözünü dört açmıştır buda böyle biline..!




Bir yanıt yazın